Kırşehir Ahi Evran University
Discipline

Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı

Kırşehir Ahi Evran University

290

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativalı hastalarda dokuda interlökin-6, interlökin-8 ve tümör nekroz faktör benzeri zayıf apopitoz indükleyici (TWEAK) ekspresyonlarının değerlendirilmesi

Hidradenitis süpürativa, ağrılı nodül ve abselerle seyreden, çift komedonların karakteristik olarak görüldüğü, ilerleyen evrelerde sinüs ve skatrislerin oluşabildiği kronik inflamatuar bir hastalıktır. Ağrı, hareket kısıtlılığı, kötü koku, akıntı gibi sebeplerle hastaların günlük yaşamlarını olumsuz etkilemektedir. Çalışmamızın amacı hidradenitis süpürativa hastaları ile sağlıklı gönüllülerin derilerinde interlökin-6, interlökin-8 ve tümör nekroz faktör benzeri zayıf apopitoz indükleyici gen ekspresyon düzeylerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Çalışmaya Trakya Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniği'ne başvuran, klinik olarak tanı almış ve tedavisiz olan 19 hidradenitis süpürativa hastası ve 18 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta ve sağlıklı gönüllülerin aksilla veya inguinal bölgelerinden 4 mm punch biyopsi alınmıştır. Hastaların biyopsileri lezyondan lezyonel ve lezyon kenarındaki sağlam görünen deriden olmak üzere iki farklı alandan yapılmıştır. Hastaların demografik ve klinik özellikleri kaydedilmiştir. Çalışmamızda hasta grubunda interlökin-6 ve interlökin-8 düzeyi lezyonel alanda sağlıklı gönüllülere göre artmış olarak bulunmuşken tümör nekroz faktör benzeri apopitoz indükleyici düzeyinde anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmamız gelecek çalışmalarda interlökin-6, interlökin-8 ve tümör nekroz faktör benzeri apopitoz indükleyici sitokinlerinin tedavi seçeneği olarak yer almasına ışık tutabilir.

Hande Yelgen İlyas
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarının aşılanma konusunda bilgi, tutum ve uygulamalarının değerlendirilmesi

Psoriasis dünya çapında nüfusun yaklaşık %2'sini etkileyen kronik, inflamatuar hastalıktır. Patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Etyolojide genetik ve çevresel faktörlerin etkileri üzerinde durulmaktadır. Kronik plak, guttat, eritrodermik, püstüler, fleksural, palmoplantar plak ve tırnak olmak üzere çeşitli alt tipleri vardır. En sık görülen alt tipi eritemli skuamlı plaklarla karakterize kronik plak psoriasistir. Tedavi seçenekleri klinik tipe, hastalığın şiddetine, süresine, önceki tedaviler ve yanıtına göre değişebilmektedir.Tedavide topikal tedaviler, fototerapi, sistemik konvansiyonel tedaviler ve biyolojik tedaviler kullanılmaktadır. Kullanılan immünsüpresif ilaçların da etkisiyle kronik hastalığa sahip bireylerde sistemik enfeksiyonlara eğilimi artmaktadır. Bu enfeksiyonların çoğunluğu uygun aşılama programları ile önlenebilmektedir. Çalışmamızda 320 psoriasis hastasının demografik özellikleri, hastalık klinik alt tipleri ve hastalık şiddeti, geçmişte ve şu anda kullanılan tedaviler, hastalığın veya tedavilerin yaşam kalitesi üzerine etkisi, erişkin aşılanma takvimi konusunda bilgi düzeyleri ve aşılanma oranları anket yöntemi ile incelenmiştir. Ayrıca hastaların aşılanma oranları yaşam kalite ölçekleri ile değerlendirmeye çalışılmıştır. Aşılanma oranları; hepatit B ve erişkin tip tetanoz-difteri için literatürdeki verilerden daha yüksek, influenza ve koronavirüs hastalığı-19 aşısı için; literatürle benzer oranlarda, pnömokok ve herpes zoster aşısı için literatürdeki oranlardan daha düşük bulundu. Hastaların yaklaşık üçte ikisi aşı olma önerisi almıştı. Aşılanma önerisi alanların çoğuna öneri dermatolog tarafından yapıldı. Canlı ve ölü aşı arasındaki farkı bildiğini belirten hasta oranı literatürdeki verilerle benzer, immünsüpresif tedavi kullanırken canlı aşılardan kaçınması gerektiği konusunda bilgi sahibi olan hasta oranı literatürdeki verilerden yüksek saptandı. Hastalarımızın Psoriasis Alan Şiddet İndeksi ve Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi puanı literatürdeki verilerden daha düşük bulundu.Psoriasis hastalarının aşılanma programlarına alınması ve aşılanma durumlarının elektronik sistem üzerinden düzenli takibi yapılması durumunda hem hekimlerin hem de hastaların aşılanma konusunda farkındalığının ve aşılanma oranlarının artacağını düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Psoriasis, Aşılama, Psoriasis Alan Şiddet İndeksi

Ayşen Yılmaz Umut
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasisli hastalarda polifarmasi sıklığı ve polifarmasi ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Psoriasis, kronik inflamatuar yapısı nedeniyle çok sayıda komorbidite ile birlikte seyredebilir ve bu durum eşzamanlı ilaç kullanımını gerektirerek polifarmasi riskini artırır. Literatürde polifarmasi, hastanın beş veya daha fazla ilacı kullanması şeklinde tanımlanır ve artan ilaç yükü; yan etkiler ve tedaviye uyumsuzluk gibi olumsuz sonuçlara yol açabilir. Çalışmamız, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı'nda 30.04.2024–30.04.2025 tarihleri arasında izlenen, kronik plak psoriasis tanılı 18 yaş ve üzeri hastalarda polifarmasi sıklığını, polifarmasi ile ilişkili faktörleri ve tedavi uyumunu değerlendirmek amacıyla yürütülen kesitsel bir araştırmadır. Çalışmamızda; 268 psoriasis hastasının polifarmasi prevalansı %22,4 olarak saptanmıştır. Cinsiyet, eğitim durumu, hastalık süresi ve aktif sigara kullanımı ile polifarmasi arasında anlamlı ilişki bulunmazken; ileri yaş ve yüksek vücut kitle indeksi polifarmasi için önemli risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Ayrıca psoriatik artrit ile kardiyovasküler, metabolik ve nörolojik komorbiditelerin polifarmasiye ek yük getirerek polifarmasi oranını artırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda tedavi uyumu, Medication Possession Ratio yöntemiyle değerlendirilmiş ve uyumu belirleyen başlıca faktörün ilaç alım sıklığı olduğu saptanmıştır. Hastalık süresi, hastalık şiddeti, komorbiditeler ve polifarmasi varlığının tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Sonuç olarak, psoriasisli hastalarda polifarmasi sıklığının yaş, vücut kitle indeksi ve komorbidite varlığı ile ilişkili olduğu, ayrıca doz aralığı daha uzun tedavilerin uyumu belirgin biçimde artırdığı gösterilmiş olup bu bulgular, hastaların klinik özellikleri ve eşlik eden hastalıkları göz önünde bulundurularak, doz aralığı da dikkate alınacak şekilde bireyselleştirilmiş tedavi planlamasının önemini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Psoriasis, Polifarmasi, Tedavi Uyumu

Akın Arif Kurtoğlu
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarının inflame deri doku örneklerinde TAAR1 ve JAK/STAT yolağı gen ekspresyonlarının ve protein miktarlarının incelenmesi

Hidradenitis süpürativa kronik inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Eser amin ilişkili reseptör 1 ekspresyonu ve janus kinaz/ sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü yolağı ile ilişkisi bildiğimiz kadarıyla inflamatuvar deri hastalıklarında daha önce değerlendirilmemiştir. Çalışmamızda hidradenitis süpürativa hastalarından alınan lezyonel ve perilezyonel ile sağlıklı bireylerden alınan deri örnekleri karşılaştırılmıştır. Eser amin ilişkili reseptör 1, interlökin-6, interlökin-6 reseptörü, janus kinaz 1-3, sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü 1-6, sitokin sinyal baskılayıcısı 1-3'e ait gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon yöntemi ile ölçülmüştür. İnterlökin-6, eser amin ilişkili reseptör 1, sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü 3 ve fosforile sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü 3 protein düzeyleri, üç doku örneğinin bir havuzda birleştirilmesiyle hazırlanan örneklerde Western blot analizi ile değerlendirilmiştir Hidradenitis süpürativa hastalarının deri örneklerinde interlökin-6, interlökin-6 reseptörü, eser amin ilişkili reseptör 1, janus kinaz 1-2, sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü 1, 3-5 ve sitokin sinyal baskılayıcısı 1-3 gen ekspresyon düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır. Western blot analizinde eser amin ilişkili reseptör 1, sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü 3 ve interlökin-6 protein düzeyleri kontrollere kıyasla artmıştır. Fosforile sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü 3 protein düzeyinde anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışmamız, eser amin ilişkili reseptör 1 ekspresyonunu hidradenitis süpürativa fizyopatolojisinde rol oynayabilecek potansiyel bir hedef molekül olarak ortaya koymakta ve bu molekülün janus kinaz/sinyal transdüktörü ve transkripsiyon aktivatörü sinyal yolağı ile ilişkisini değerlendirmektedir. Ayrıca, sitokin sinyal baskılayıcısı 1-3'ün inflamasyonun düzenlenmesinde önemli katkı sağladığını ortaya koymaktadır. Elde edilen veriler, hidradenitis süpürativa gibi hastalıklar için yeni terapötik ajanların geliştirilmesine yönelik ileri araştırmalara katkı sağlayacaktır.

Hidradenitis süpürativa
Gülden Karakalem
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remisyonda olan ve aktif hastalık bulguları olan kronik ürtikerli hastalarda anksiyete, depresyon ve serum 25 hidroksivitamin D düzeylerinin değerlendirilmesi

Kronik ürtiker popülasyonun %1-5'ini etkileyen ve 6 haftadan uzun süren, ataklarla karakterize, inflamatuar bir cilt hastalığıdır. Çalışmamızda tedavi altında stabil seyreden hastalar ile aktif hastalık bulguları olan hastaların, 25(OH) vitamin D değerleri ile anksiyete ve depresyon skorlamaları değerlendirilmiştir. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine 1 Nisan – 31 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 70 kronik ürtiker hastasının ÜAS7 skorlaması değerlendirilip, tüm hastaların serum 25(OH) vitamin D düzeyleri ve Beck Depresyon Ölçeği ile Beck Anksiyete Ölçeği skorlamaları karşılaştırılmıştır. Çalışmaya alınan 70 kronik ürtiker hastasının 49'u (%70) kadın, 21'i (%30) erkekti. Yaşları 18-64 arasında olup, yaş ortalaması ve standart sapması 38,47±11,57 idi. D vitamini düzeyi ile ürtiker aktivite skoru arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=-0,415; p=0,000). Anksiyete skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,417; p=0,000). Depresyon skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,270; p=0,024). Depresyon ve anksiyete skoru ile 25(OH) D vitamini seviyeleri arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. 49 D vitamini eksikliğinin kronik ürtiker etyolojisi ve ürtiker tedavisine cevabı etkilemesindeki rolünün geniş çaplı çalışmalarla kanıtlanması, hastalığın tedavisinde klinisyenlere kolaylık sağlayacaktır. Benzer şekilde anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik bozuklukları bulunan hastaların ürtiker tedavisine bütüncül olarak yaklaşılması, standart tedavi algoritmasından ziyade hasta bazlı tedaviye yönelmek açısından önemlidir.

AnksiyeteDepresyonRemisyon+2
Birol Kaldan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Daha önce biyolojik ajan kullanmamış psöriazis tanılı hastaların biyolojik ajan kullanımı sürecinde serum sitokin (TNF-α,IFN-α2, IFN-γ, IL-1β, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12p70, IL-17A,IL-18, IL-23, IL-33, MCP-1) değerlerindeki değişimlerin değerlendirilmesi

Psöriazis, immün aracılı kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Proinflamatuar sitokinler patogenezde önemli bir role sahiptir. Mevcut tedaviler temel olarak TNF-α, IL-12, IL-17 veya IL-23 yolakları üzerinde etkilidir. Tedavi öncesi sitokin düzeylerinin belirlenmesinin, hastalık aktivitesinin izlenmesi ve kişiselleştirilmiş tedavi seçimi için yararlı biyobelirteçler olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, psöriazis hastalarında hastalık şiddetini, tedavi yanıtını ve hastalık prognozunu tahmin etmeye yardımcı olabilecek biyobelirteçlerin oluşturulmasına katkıda bulunmak ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Biyolojik naif 40 psöriazis vulgaris hastası ve 15 sağlıklı bireyde biyolojik ajanlarla tedaviden önce ve tedaviden dört ay sonra sitokinlerin (TNF-α, IFN-α2, IFN-γ, IL-1β, IL-6, IL- 8, IL-10, IL-10, IL-12p70, IL-17A, IL-18, IL-23, IL-33, MCP-1) serum seviyelerindeki değişiklikleri analiz ettik. Sitokin seviyelerinin belirlenmesi için flow sitometri yöntemi (LEGENDplexTM Multi-Analyte Flow Assay Kit Human Inflammation Panel 1, 13 Plex with V-bottom Plate [BioLegend, San Diego, CA]) kullanıldı. PAŞİ (Psöriazis Alan Şiddet İndeksi) ve DYKÖ (Dermatoloji Yaşam Kalitesi Ölçeği) skorları dahil olmak üzere klinik ve demografik bilgiler kaydedildi. Ayrıca, akut faz reaktanları (CRP, ESH, ferritin, albümin) tedaviden önce ve dört ay sonra ölçüldü. Elde edilen veriler NCSS 2007 istatiatik yazılım programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tedavinin dördüncü ayındaki PAŞİ ve DYKÖ skorları başlangıca kıyasla anlamlı derecede düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, p=0.0001). Sitokin değerleri incelendiğinde; hastaların tedavi sonrası IFN-γ seviyelerinde yükselme görüldü (p=0,007). Hastaların tedavi öncesi IL-33 ve IL-1β seviyeleri sağlıklılardan düşük bulundu (p=0,045) fakat tedavi öncesi ve sonrası bu sitokinlerin ortalamaları arasında değişiklik olmadı. Biyolojik ajanlar arasında IL- 17A fark düzeyleri sadece sekukinumab kullanan hastalarda daha yüksek bulundu (p=0.022). Sekukinumab grubunun tedavi öncesi ve sonrası IL-17A farkı diğer ilaçlardan daha yüksekken (p=0.004 p=0.009), diğer biyolojik ajanlar arasında istatistiksel bir fark gözlenmedi (p>0.05). Hastalık başlangıç yaşı, PAŞİ ve DYKÖ ile sitokin seviyeleri arasında korelasyon saptanmadı. Hastaların ESH, CRP ve ferritin değerleri tedavi öncesinde sağlıklı kontrollerden daha yüksekti (sırasıyla p=0.011, p=0.022 ve p=0.037). Ancak, psöriazis hastalarında tedavi sonrasında sadece ESH azaldı (p=0.027). Bu çalışmada serum sitokin düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ancak literatür, serum seviyeleri değişmeden kalabilirken, doku seviyelerinin önemli ölçüde farklı olabileceğini göstermektedir. Gelecekteki çalışmalar hem serum hem de doku düzeylerinde sitokin analizlerini içermelidir.

Tutku Bulut
Tekirdağ Namık Kemal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa'lı hastalarda serum endocan, TNF-α ve IL-17A düzeylerinin hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisinin araştırılması

Hidradenitis suppurativa (HS), sıklıkla aksiller, inguinal, mamarian ve gluteal bölgelerde, pilosebase ünitelerin foliküler bölümünü etkileyen kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. HS'nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış olup multifaktöriyel bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Kıl folikülü oklüzyonu sonrası anormal immün yanıt HS gelişimini başlatmak için gereklidir. HS patogenezinde, TNF-α ve IL-17A'nın anahtar sitokinler olduğu öne sürülmektedir. Endocan, yaklaşık 50 kDa ağırlığında, çözünebilir ve salgılanabilir bir dermatan sülfat proteoglikanıdır. Endocanın, kronik inflamatuvar hastalıkların patogenezindeki rolüne ve serum düzeylerinin biyobelirteç olabileceğine yönelik son yıllarda yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda, HS'nin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve komorbiditeleri ile yakın ilişkisi nedeniyle endocanın, HS patogenezinde anahtar rolü olduğu düşünülen TNF-α ve IL-17A'nın hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin ölçülmesi amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmamıza 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında monosit, hs-CRP, rutin biyokimya ve lipid parametreleri ölçüldü. Serum endocan, TNF- ve IL-17A düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca tüm katılımcıların vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında serum endocan düzeyi ortalaması (sırasıyla 6108,80 ± 1517,35 pg/ml, 6114,51 ± 1561,89 pg/ml, p=0,906) ile serum IL-17A düzeyi ortalamasının (sırasıyla 45,78 ± 24,92 pg/ml, 38,78 ± 12,84 pg/ml, p=0,981) benzerdi. Serum TNF-α düzeyi ortalaması (sırasıyla 81,72 ± 51,51 pg/ml, 53,55 ± 32,83 pg/ml, p=0,016) ise hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Hurley evreleme sistemine göre bakılan hastalık şiddeti ile serum endocan ve IL-17A düzeyi arasında korelasyon olmadığı, serum TNF-α düzeyi ile pozitif anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Hasta grubunda serum endocan düzeyi ile serum TNF-α düzeyi ve monosit/HDL-K oranı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamızın HS'nin patogenezine ışık tutacağını ve bir proteoglikan olan endocanın HS ile ilişkisi üzerine yapılacak ileri çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Sonuçlarımız HS patogenezinde TNF-α'nın, IL-17A'dan daha önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir. HS patogenezinin ve endocanın HS'de rolünün aydınlatılması için hem serum hem de doku düzeyinde geniş vaka serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Deri hastalıklarıEndokanHastalık şiddeti indeksi+4
Mehmet Cirit
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik spontan ürtiker hastalarında Akdeniz Diyeti ve serum I-FABP düzeylerinin ilişkisi

Ürtiker, kaşıntılı ve ödemli papül ve plaklarla karakterize bir hastalıktır. Klinik olarak; altı hafta veya daha uzun sürüyorsa kronik ürtiker olarak tanımlanır. Histamin, PAF ve aktif hale gelmiş olan mast hücrelerinden salınan sitokinler gibi mediyatörler; duyusal sinir aktivasyonuna, plazma ekstravazasyonuna ve ürtikeryal lezyonlara neden olur. Akdeniz diyetinde, yüksek düzeyde sebze, meyve, kabuklu yemiş, tahıl, zeytinyağı tüketimi, orta düzeyde balık ve kümes hayvanı tüketimi; düşük düzeyde şeker, kırmızı et, süt ürünü tüketimi vardır. İnce bağırsak epitelinde üretilen I-FABP, FABP2 olarak da bilinmektedir. Yağ asitlerinin hücre içi taşınmasında rol oynadıkları düşünülmektedir. Serum I-FABP düzeyinin, bağırsak geçirgenliğiyle ilişkisini inceleyen çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda, kronik spontan ürtiker (KSÜ) hastaları ve sağlıklı katılımcıların serum I-FABP düzeylerinin karşılaştırılması; bu düzeylerin hastalık şiddeti, Akdeniz diyet uyumu ve metabolik, biyokimyasal ve inflamatuvar parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 54 KSÜ hastası ve 54 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcıların açlık glukozu, kreatinin, ALT, lipit parametreleri, tam kan hemogram, ESR ve hs-CRP parametreleri ölçüldü. Serum I-FABP düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Katılımcıların fiziksel özellikleri, tansiyon, nabız ölçümleri, alışkanlıkları ve sosyodemografik verileri kaydedildi. Çalışmanın verileri SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29 programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmamızda; kontrol grubunun ortalama serum I-FABP düzeyi (1,27±1,02 ng/mL), hasta grubundan (0,80±0,71 ng/mL) anlamlı olarak yüksek bulundu. KSÜ hastalarında serum I-FABP düzeyinin yaş, vücut kitle indeksi, bel çevresi ve ESR düzeyiyle korele olduğu görüldü. Kontrol grubunda Akdeniz diyetine sıkı düzeyde uyumlu katılımcıların serum glukoz düzeyleri anlamlı olarak düşük saptandı. Her iki grupta da Akdeniz diyeti uyumuyla hiçbir parametre arasında anlamlı bir ilişki kurulamadı. Serum I-FABP düzeyleri, Akdeniz diyeti bağlılık ölçeği skoru ve ÜAS7 skoru arasında herhangi bir korelasyon gözlenmedi. Çalışmamızın KSÜ tedavisine yönelik literatüre katkı sağlayabileceği ve I FABP'nin KSÜ ile ilişkisi üzerine yapılacak diğer çalışmalara öncülük edebileceğini düşünüyoruz. KSÜ hastalarında Akdeniz diyetinin faydası ve serum I-FABP düzeylerindeki değişimlere yönelik daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Ege Aykaş
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Saçlı deri frontal bölge alopesilerinin ayırıcı tanısında trikoskopinin yeri

Alopesi veya saç dökülmesi yaygın olarak görülen ve hastalarda sıklıkla psikolojik stres yaratan bir durumdur. Alopesilerin ayırıcı tanısında klinik ve fizik muayene bulguları her zaman yeterli olmamaktadır. Saçlı deri biyopsisi ise invaziv olması nedeniyle her zaman uygulanamaz. Trikoskopi (saç ve saçlı deri dermatoskopisi) saç hastalıklarının tanısını koymak ve takibini yapmak için kullanılır. Çıplak gözle görülemeyen morfolojik yapıları tanımamızı sağlayan hızlı ve invaziv olmayan bir tekniktir. Trikoskopinin doğruluğunu ve tutarlılığını artırmak için standardize edilmeye ihtiyacı vardır. Çalışmamızda tanısında oldukça zorlandığımız özellikle frontal bölgede alopesi ile seyreden traksiyonel alopesi (TA), erkek tipi saç dökülmesi (MAGA), kadın tipi saç dökülmesi (FAGA) ve telogen effluvium (TE) gibi hastalıkların trikoskopi ile ayırıcı tanılarının yapılabilmesi ve trikoskopik standardizasyona katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Aralık 2023- Mayıs 2024 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran saç dökülmesi şikayeti olup muayenede frontal bölgede alopesisi olan 30'u FAGA, 17'si MAGA, 28'i TA, 25'i TE, 3'ü frontal fibrozan alopesi ve 4'ü trikotillomani tanılı 107 hasta alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, deri fototipleri, türban kullanımı, saç bağlama şekli ve saç şekillendirme yöntemi kaydedildi. Tüm hastaların videodermatoskop aracılığıyla saçlı deri frontal, verteks, temporal ve oksipital bölgeleri fotoğraflandı ve her bölge 4 görsel ile kıl şaftı bulguları, foliküler bulgular, perifoliküler bulgular, saç dağılım paterni, damar paterni ve saçlı deri bulguları olmak üzere 6 ana başlık altında trikoskopik açıdan değerlendirildi. Veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 29.0 kullanılarak analiz edildi. Frontal bölgede yeniden uzayan saç bulgusu; TE tanılı hastaların 23'ünde (%92), TA tanılı hastaların 19'unda (%67,9), FAGA tanılı hastaların 10'unda (%33,3) ve MAGA tanılı hastaların 4'ünde (%23,5) izlendi. Frontal bölgede saç tozu bulgusu; TA tanılı 5 (%17,9) hastada, MAGA tanılı 1 (%5,9) hastada izlenirken TE ve FAGA tanılı hiçbir hastada izlenmedi. Frontal bölgede çap farkı bulgusu; FAGA tanılı hastaların 27'sinde (%90), MAGA tanılı hastaların 17'sinde (%100), TA tanılı hastaların 25'inde (%89,3) ve TE tanılı hastaların 9'unda (%36) izlendi. Vertekste peripilar bulgu FAGA tanılı hastaların 2'sinde (%6,7), MAGA tanılı hastaların 4'ünde (%23,5) ve TA tanılı hastaların 1'inde (%3,6) izlendi. TE tanılı hiçbir hastada izlenmedi. Frontal bölgede tekli foliküler ünite bulgusu sayı ortalaması FAGA (10,70 ± 6,59), MAGA (13,12 ± 9,05) ve TA (9,21 ± 3,99) tanılı hasta gruplarında TE (4,16 ± 2,88) tanılı hasta grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksekti. Frontal bölgede vellüs saç bulgusu sayı ortalaması MAGA (16,18 ± 13,12) tanılı hasta grubunda FAGA (4,63 ± 5,92) ve TE (1,16 ± 2,49) tanılı hasta gruplarına göre anlamlı düzeyde daha yüksekken FAGA ve TA (6,11 ± 4,55) tanılı hasta gruplarında da TE tanılı hasta grubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti. Frontal bölgede ince saç bulgusu sayı ortalaması FAGA (14,30 ± 7,55), MAGA (16,35 ± 8,35) ve TA (12,07 ± 5,08) tanılı hasta gruplarında TE (5,84 ± 4,42) tanılı hasta grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksekti. Sonuçlarımız trikoskopinin alopesilerin ayırıcı tanısında yararlı olduğunu ve saçlı deri biyopsi ihtiyacını azaltabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamız ayırıcı tanısında zorlandığımız alopesilerde trikoskopinin daha verimli ve doğru kullanımı ile ilgili atılacak yeni adımların öncüsü olabilir. Trikoskopik bulguların standartize edilebilmesi ve tüm alopesilerde trikoskopik bulguların doğru şekilde kullanılabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

AlopesiDermoskopiSaç hastalıkları+1
Muhammed Ali Gökkaya
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazisli hastalarda serum catestatin düzeyinin hastalık şiddetiyle ve metabolik parametrelerle ilişkisinin araştırılması

Psöriazis, dünya nüfusunun yaklaşık %2'sini etkileyen, genellikle deri ve eklemleri tutan, sistemik komorbiditelerin de eşlik edebildiği kronik seyirli inflamatuvar bir hastalıktır. Genetik ve çevresel faktörler hastalık patogenezinde birlikte rol oynar. Kromogranin A'nın çeşitli dokularda proteolitik işlenmesi sonucu birçok aktif peptid oluşur. Bunlar içerisinde catestatinin (CST) antimikrobiyal peptid özelliklere sahip olduğu ve vücutta çeşitli anti adrenerjik, antihipertansif ve anti inflamatuvar etkilere aracılık ettiği, leptin sinyalizasyonunu düzenleyerek lipit metabolizmasında önemli rolü olabileceği düşünülmüştür. Literatürde psöriazisli hastalarda serum CST düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, psöriazisin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve çeşitli komorbiditelerle yakın ilişkisi nedeniyle CST'nin hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmaya 70 psöriazis hastası ve 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında hs-CRP, rutin biyokimya parametreleri, serum lipid profilleri ölçüldü. Serum CST düzeyleri de ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmanın sonuçlarında; hasta ve kontrol grubunda serum CST düzeylerinin ortanca değerleri sırasıyla 0,519 (0,267) ve 0,453 (0,231) ng/ml olarak bulunmuş olup iki grup arasında serum CST düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,013). Tırnak tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre serum CST ortanca değerleri istatiksel açıdan anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,037). Ancak serum CST düzeyleri ile PASI ve NAPSI skoru arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Psöriazis gelişiminde rol oynayabilecek risk faktörleriyle birlikte çok değişkenli lojistik regresyon analizinde catestatin düzeyindeki artışın psöriazis gelişim riskini 6,8 kat arttırdığı saptandı (p=0,027). Çalışmamızın psöriazis patogenezine ve hastalığa eşlik eden komorbiditelerin önüne geçilmesi doğrultusunda geliştirilebilecek yeni tedavi modalitelerine yönelik yapılacak çalışmalara ön ayak olabileceğini düşünüyoruz. Hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak kapsamlı vaka serileriyle, psöriazis patogenezinin ve CST'nin psöriazisteki rolünün daha iyi bir şekilde aydınlatılması gerekmektedir.

Deri hastalıklarıHastalık şiddeti indeksiHipertansiyon+3
Onur Köse
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren Aftöz Stomatit hastalarında serum midkine düzeylerinin değerlendirilmesi

Rekürren Aftöz Stomatit (RAS), toplumun geniş bir kesimini etkileyen, ağrılı oral ülserlerle karakterize, tekrarlayıcı inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamış olup genetik yatkınlık, mikrobiyal etkenler, hematolojik eksiklikler, stres ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi birçok faktörle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu karmaşık yapının anlaşılması, tanı ve tedavi süreçlerinde biyobelirteç ihtiyacını gündeme getirmektedir. Midkine, çeşitli dokularda eksprese edilen ve başta inflamasyon olmak üzere birçok fizyopatolojik süreçte etkili olan bir büyüme faktörüdür. Özellikle Th1 tipi immün yanıt ile ilişkili pek çok hastalıkta serum düzeylerinin arttığı ispatlanmıştır. Literatürde RAS'lı hastalarda serum midkine düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamız, midkine düzeyinin RAS patogenezindeki olası yerini değerlendirmeyi ve midkine'in hastalık aktivitesiyle olan ilişkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmamıza 44 RAS hastası ve yaş ile cinsiyet açısından eşleştirilmiş 44 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Katılımcıların detaylı klinik öyküleri alınmış, hs-CRP, vitamin B12, folat, hemoglobin, demir, ferritin parametreleri ölçülmüştür. Serum midkine düzeyleri de ELISA yöntemiyle çalışılmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 30.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edilmiştir.Çalışmamızda hasta grubunun serum midkine düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu gösterilmiştir (p= 0,006). ROC analizinde midkine'in 0,228 ng/mL kesme değeri için %97,7 özgüllük, %22,7 duyarlılıkla RAS'ı ayırt etmede etkili olabileceği belirlenmiştir. Bu sonuç midkine'in RAS tanısında yüksek özgüllüğe sahip destekleyici bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir.Midkine düzeyi ile hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca kontrol grubunda serum hemoglobin ve vitamin B12 düzeyleri hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak bu çalışma, midkine'in RAS'ın tanı sürecinde ve etyopatogenezinin aydınlatılmasında potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebileceğini ortaya koymakta; bu doğrultuda, midkine ile RAS arasındaki ilişkiyi inceleyecek çalışmalara bilimsel bir temel oluşturabileceğini düşündürmektedir. RAS patogenezinin ve midkine'in bu süreçteki olası rolünün daha kapsamlı biçimde anlaşılabilmesi için hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak geniş örneklemli ileri düzey çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyobelirteçlerDeri hastalıklarıMidkin+3
Ali Sarıca
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarındaki tırnak tutulumu ile vestibüler sistem ilişkisinin incelenmesi

Psoriasiste, iç kulak tutulumunun olduğu bilinmektedir. Özellikle psoriatik artriti bulunan hastalarda vestibüler sistemin ciddi şekilde etkilendiğine dair kanıtlar vardır. Psoriatik artrit hastalarının %32 ila %97'sinde tırnak tutulumu olduğu bilinmektedir. Distal interfalengeal eklem ile tırnağın yakın komşulukta olması nedeniyle benzer şekilde tırnak tutulumunun vestibüler sistemi etkilediği yönünde önemli bir bulgu olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle çalışmamız psoriasis hastalarındaki tırnak tutulumunun vestibüler sistem üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız prospektif, randomize paralel çift kollu (1:1) deneysel çalışma olarak tasarlandı. Çalışmamızı Mayıs 2024 ile Mayıs 2025 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran ve psoriasis tanısı alan hastalar oluşturmaktadır. Çalışmanın örneklemi 18-65 yaş aralığındaki bilinen işitme ve denge sistemi patolojisi bulunmayan ve son altı ay içerisinde fototerapi, asitretin ve metotreksat tedavisi almamış 31 tırnak tutulumu olan ve 30 tırnak tutulumu olmayan (kontrol grubu) hastadan oluşmaktadır. Dermatoloji polikliniğine başvuran hastalar psoriasis açısından kapsamlı bir şekilde değerlendirildi. Değerlendirmede Psoriasis Takip Formu, psoriasis şiddetini belirlemek için Psoriasis Alan Şiddet İndeksi (PAŞİ) ve tırnak tutulum şiddetini belirlemek için Tırnak Psoriasisi Şiddet İndeksi (NAPŞİ) kullanıldı. Ardından kulak burun boğaz hekimi tarafından hastalar değerlendirildi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların vestibüler değerlendirmesi Cervikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyel testi (cVEMP), oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyel testi (oVEMP) ve Video Baş İtme Testi (vHIT) ile gerçekleştirildi. Hastaların gruplara atanmasında polikliniğe başvurma zamanı göz önünde bulundurularak rastgelelik sağlandı. Çalışmamız sonucunda cVEMP test sonuçlarında tırnak tutulumu ve kotrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p>0.05). oVEMP testinde, tırnak tutulumu ve kotrol grubu arasında sağ P1 Latans (p=0.009), sağ P1-N1 Latans farkının (p=0.043) ve sol P1-N1 Latans farkının (p=0.017) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı tespit edildi. oVEMP testinde sol P1 Latans süresi ile PAŞİ skoru arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki saptandı (p<0.05). vHIT test sonuçlarında tırnak tutulumu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Çalışmamızda, psoriasis hastaları arasında tırnak tutulumunun subklinik vestibüler sistem patolojiler için önemli bir bulgu olduğu sonucuna varılmıştır. Bu doğrultuda tırnak tutulumu olan hastaların, düşme gibi vestibüler sistem patolojilerin olası sonuçları açısından değerlendirilmesi önerilir.

PsoriyazisTırnak hastalıklarıVestibüler fonksiyon testleri+1
Merve Akkurt
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dermoskopik görüntüler kullanılarak yapay zeka tabanlı tanı sistemi oluşturulması ve tanı sisteminin asistan eğitimindeki yerinin değerlendirilmesi

Giriş: Yapay zeka; öğrenme, problem çözme, anlam çıkarma ve hatırlama gibi yeteneklerin makinelere kazandırılması olarak tanımlanmaktadır. Yapay zeka günümüzde hızla gelişen görüntü işleme becerisi kazanmıştır. Dermatolojide tanı koymada kullanılan dermoskopi yönteminde de klinisyenler lezyonların özel olarak çekilen görüntülerini analiz ederek tanı koymaktadır. Yapay zeka ile dermoskopik görüntülerin analizi üzerine çalışmalar bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yapay zeka dermoskopik görüntülere tanı koymada tecrübeli uzman doktorlardan dahi başarılı olarak bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı kendi hasta grubumuzun özelliklerini yansıtan dermoskopik görüntüler kullanılarak eğitilmiş bir yapay zekanın dermatoloji uzmanlık eğitiminde araştırma görevlilerinin var olan becerilerine katkısını ortaya koymaktır. Yöntem ve Gereçler: 2013-2023 yılları arasında hastanemizde tanı ve takip amaçlı çekilen dermoskopik fotoğraflar değerlendirildi. Bazal hücreli karsinom, skuamöz hücreli karsinom, melanom, displastik nevus, melanositik nevus, benign keratozlar, aktinik keratoz, dermatofibroma ve vasküler lezyonlar tanılı 4.220 adet görüntüden oluşan veri seti hazırlandı. Bu veri setine literatürde yer alan ISIC 19 açık veri seti eklendi. Bir görüntü işleme yapay zeka algoritması oluşturuldu. Algoritmanın eğitimi ve testinde elde edilen veri seti kullanıldı. Yapay zekanın araştırma görevlilerinin tanı doğruluklarına etkisini araştırmak amacıyla bir ağ uygulaması tasarlandı. Çalışmaya ünitemizde uzmanlık eğitimi alan akademik eğitim takvimi içinde en az bir yıl dermoskopi dersi almış ve en az bir yıllık poliklinikte dermoskopi tecrübesi olan n=17 araştırma görevlisi dahil edildi. Katılımcılara önce kendileri, daha sonra yapay zeka desteği ile yanıtlayacakları her bir tanıdan altışar adet toplam n=54 adet dermoskopik görüntü sorusu uygulama üzerinden yöneltildi. Uygulama üzerinden veriler kaydedildi. Uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Veri seti ISIC19'a ait n=24.731 (%85) dermoskopik fotoğraf ile Hacettepe Üniversitesi (HÜ) hastalarına ait n=4.220 (%15) dermoskopik fotoğraf kullanılarak n=28.951 fotoğraftan oluşturuldu. Yapay zeka n=5.910 fotoğraf ile test edildi. Yapay zekanın tanı koymada 0,91 (%91) doğruluk oranı elde ettiği görüldü. Algoritmanın dengeli doğruluk oranı 0,78 (%78) ve F1 skoru 0,80 olarak hesaplandı. Test setinden hazırlanan 54 soruluk katılımcı değerlendirme testine göre Katılımcıların (n=17) yapay zeka desteği ile doğruluk oranlarındaki değişim bağımlı t testi ile 0,13 (p<0.001) olarak hesaplandı. Yapay zeka desteği ile tüm tanılarda en düşük 0.01 ve en yüksek 0.24 olarak duyarlılık artışı izlendi. Duyarlılıkta en yüksek iyileşme 0,24 (p=0.001) ile bazal hücreli karsinomda görüldü. Bu değeri, 0,20 (p=0.001) ile melanositik nevüs ve 0.19 (p=0.002) ile skuamöz hücreli karsinom değerleri takip ettiği görüldü. Duyarlılık değerindeki en düşük iyileşme değerin ise 0,01 (p=0.773) ile displastik nevüs tanısına ait olduğu hesaplandı. Deneyime göre alt grup analizinde birinci yıl araştırma görevlilerinin yapay zeka desteği ile doğruluk oranları 0,18 (p=0.068) artarak en yüksek değişim değerine sahip olduğu görüldü. İkinci yıl araştırma görevlilerinde yapay zeka desteği ile doğruluk oranı artışı 0,10 (p=0.144); üçüncü yılda 0,12 (p=0.068) ve dördüncü yıl için değişim 0,11 (p=0.042) olarak hesaplandı. Yapay zeka desteğinin sağladığı doğruluk oranı artışının araştırma görevlilerinin deneyim yılı ile anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız yapay zekanın dermatoloji araştırma görevlilerinin dermoskopik görüntüler ile tanı koyma doğruluğunu arttırarak uzmanlık eğitiminin bir parçası olabileceğini göstermiştir. Yapay zeka desteğinin özellikle melanom dışı deri kanserleri öncelikli olmak üzere melanom dahil malign tanılarda duyarlılık artışı sağladığı izlenmiştir.

Tuğçe Arslan
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligolu hastalarda çözünür ürokinazplazminojen aktivatör reseptörü seviyesininincelenmesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisinindeğerlendirilmesi

Çözünür ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörü (suPAR) immün sistemin aktivasyonu ile ilişkili olup hem inflamatuvar hücreler hem de inflamasyon sırasında oluşan proteazların seviyesi hakkında bilgi vermektedir. suPAR seviyelerinin kalp, karaciğer, böbrek ve akciğer hastalıklarının yanı sıra tüberküloz, HIV, sıtma, sepsis, menenjit ve pnömoni gibi enfeksiyon hastalıklarında yükseldiği tespit edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, ilk kez vitiligo hastalarında suPAR düzeyini incelemenin yanı sıra, klinik, dermoskopik ve laboratuvar bulgularla olası ilişkisini ortaya koymaktır. Bu amaçla çalışmaya vitiligo tanılı 76 hasta ve 68 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun suPAR düzeylerini karşılaştırmanın yanı sıra, hastaların demografik, klinik ve laboratuvar bulguları ile suPAR düzeyleri arasındaki ilişki istatistiksel yöntemlerle araştırıldı. Hasta (%52,6 kadın) ve kontrol grubu (%57,4 kadın) arasında ortanca suPAR düzeyi anlamlı olarak düşük saptandı [2470 (1761-11376) pg/mL vs. 2943 (1756-13592)pg/mL; p<0,001]. Vitiligo hastalarında serum suPAR düzeyi ile VIDA skorlaması (r=0,264; p=0,021) ve vitiligo hastalık aktivitesi belirleyen dermoskopik skorlaması (BPLeFoSK) skorlaması (r= -0,302; p=0,008) arasında anlamlı korelasyon olduğu gösterildi. Dermatolojik muayene bulgularından perifoliküler depigmentasyon, keskin sınır ve pigment ağı varlığı daha düşük suPAR düzeyleri ile ilişkili bulundu (sırası ile; p=0,016; p=0,012 ve p=0,009). Sonuç olarak, vitiligo hastalarında suPAR düzeyi sağlıklı kontrollere göre anlamlı farklılık göstermemekle birlikte, hastalık aktivitesi ve stabilitesi hakkında bilgi verebilir. Perifoliküler depigmentasyon, keskin sınır ve pigment ağı varlığı vitiligo hastalarında düşük inflamasyon şiddetinin göstergesi olabilir.

Adam Y. M. Jarbou
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miks tip bazal hücreli karsinom olgularının klinik ve dermoskopik özelliklerinin incelenmesi

Bazal hücreli karsinom (BHK), epidermal bazal hücrelerden veya kıl folikülünün dış kök kılıfından geliştiği düşünülen malign bir deri tümörüdür. Histopatolojik alt tipin tespiti, tedavi seçimi ve hasta takibi için yol gösterici olabilmektedir. Alt tip tayininde histopatolojik inceleme altın standart olmakla beraber dermoskopik inceleme de yardımcı olabilmektedir. BHKlar içerisinde histopatolojik alt tipe yönelik dermoskopik bulgular tanımlanmış ancak miks tip BHK kombinasyonlarında bu dermoskopik özelliklerin değişimi bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde histopatolojik olarak tek ve miks tip BHK tanısı almış hastaların demografik özelliklerini incelemek, klinik ve dermoskopik bulgular ile histopatolojik alt tipler arasındaki korelasyonu araştırmaktır. Bu amaçla, merkezimizde total eksizyon uygulanarak histopatolojik BHK tanısı alan ve dermoskopik bulguları fotoğraflanan erişkin hastalar çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 68,8±12,7 yıl (aralık: 30-94) olan 157 hastaya ait toplam 186 BHK lezyonu değerlendirildi. Lezyonların en sık yerleşim yeri baş-boyun bölgesi (%74,7) olup histopatolojik alt tip açısından %42,5`i nodüler, %37,6`sı miks, %12,4`ü yüzeyel, %3,2`si bazoskuamöz, %2,7`si infiltratif, %1,1`i mikronodüler, %0,5`i ise fibroepitelyal histopatolojik alt tipe sahipti. Miks tip BHK`lar içerisinde en sık rastlanan histopatolojik alt tip kombinasyonları, nodüler-infiltratif (%32,9) ve nodüler-yüzeyel (%31,4) birlikteliği idi. Dermoskopide kısa ince telenjiektazi (p<0,001), sarı-beyaz yapısız alan (p=0,023), skuam (p=0,020) ve rozet (p=0,003) yapısına miks tip lezyonlarda tek tip lezyonlara göre daha sık rastlandı. Buna karşılık, tirbuşon damar paterni tek tip lezyonlarda daha yaygındı (p=0,048). Miks tip lezyonlarda yüzeyel histopatolojik komponentinin varlığı dermoskopide artmış tekerlek benzeri yapı ile ilişkili bulunmuşken, infiltratif komponentin varlığı noktasal ve glomerüler damar paterni, bazoskuamöz komponent ise dallanan damar paterni ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca miks tip BHK`larda dermoskopide dallanan damar paterni (p=0,019) ve noktasal damar paterni (p=0,025), yüksek riskli alt tiple ilişkili bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamız, dermoskopik incelemede görülen bulguların miks tip BHK lezyonlarını tanımada ve alt tip komponentlerini ayırt etmede, ayrıca bu bulgular eşliğinde tedavi kararını vermede yol gösterici olabilir. Anahtar kelimeler: Bazal hücreli karsinom (BHK), dermoskopi, miks tip BHK.

Fathı Zaıd
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Androgenetik alopesi hastalarında bağırsak mikrobiyomunun değerlendirilmesi ve serum ıl-22 düzeyi ile ilişkisi

. Androgenetik alopesi (AGA), ilerleyici, skarsız saç dökülmesinin en yaygın türüdür. AGA, saç dökülmesinin şiddeti, başlangıç yaşı ve saçlı derideki tutulum bölgesi değişkenlik gösteren hem poligenik hem de hormonel bir hastalıktır. Erken başlangıçlı AGA'nın, koroner arter hastalığı (KAH), hipertansiyon, tip-2 DM (tip-2 diyabetes mellitus), PCOS (polikistik over sendromu), metabolik sendrom gibi hastalıklarla birlikte görülme sıklığı artmıştır. Bu hastalıkların patogenezinde bağırsaktaki disbiyozis önemli bir yer tuttuğu düşünülmektedir. Literatürde IL-22 düzeyi ile bağırsak mikrobiyomu arasında da bir ilişki gösterilmiştir. Bu çalışmada mevcut bulgular eşliğinde, AGA tanılı bireylerin bağırsak mikrobiyomu ile serum IL-22 düzeylerinin değerlendirilip sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ve AGA hastalığının patogenezindeki rollerinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde bu konuda yapılan bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmaya 18-35 yaş arası 15 erkek AGA hastası ve 15 erkek sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik ve klinik bilgileri kaydedilmiştir. Gaita örnekleri metagenomik analiz ile incelenmiş, IL-22 düzeyleri ölçüldü. Hasta grubunun yaş ortalaması 25,87 ± 4,76 yıl (Aralık: 18-35), kontrol grubunun yaş ortalaması ise 25,80 ± 4,65 (Aralık: 20-35) yıl idi. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında öğün düzenlerinde (p=0,039), geceleri yemek yeme alışkanlıklarında (p=0,025), anne sütü alma sürelerinde (p=0,005) ve ilk 6-7 yıl yoğun antibiyotik alma öykülerinde (p=0,022) istatistiksel olarak anlamlı farklar mevcuttu. Hasta grubu ve kontrol grubunun şube düzeyinde bağırsak mikrobiyomu beta çeşitlilikleri anlamlı seviyede farklıydı (Bray-Curtis farklılık indeksi, p=0,002). Hasta grubunda Bacillota (p=0,002), Thermodesulfobacteriota (p=0,02) şubeleri azalmışken; Bacteroidetes (p=0.0006) şubesi artmıştı. Ayrıca, hasta grubunun bağırsak mikrobiyomunda kontrol grubuna göre cins ve tür düzeyinde alfa çeşitliliği de anlamlı olarak daha düşüktü (Cins seviyesi InvSimpson çeşitlilik indeksi, p=0,006, tür seviyesi InvSimpson çeşitlilik indeksi, p=0,01). Sonuç olarak, AGA hastalarında sağlıklı kontrollere göre bağırsak mikrobiyomunda, 3 farklı şubede, 27 farklı cinste ve 53 farklı türde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı. Bu da hastalığın patogenezinde bağırsak mikrobiyomunun rolü olabileceği hipotezini desteklemektedir. IL-22 düzeyleri açısından ise hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,119). Bu bulguların daha fazla hasta ile yapılan geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

Burkay Adem Şahin
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa tanılı hastalarda tümör nekrozis faktör-alfa gen polimorfizminin incelenmesi

Hidradenitis süpürativa (HS), vücudun apokrin ter bezlerinden zengin kıvrım bölgelerinde, tekrarlayan ağrılı nodül, sinüs traktı ve skar oluşumu ile karakterize derinin kronik, inflamatuar bir hastalığıdır. Hastalığın etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış olmakla beraber, genetik, sigara ve obezite gibi çevresel faktörlerin etkisiyle tetiklenen pilosebase-apokrin ünitedeki hiperkeratoz ve inflamasyon hastalık oluşumunda rol oynamaktadır. HS patogenezinin daha iyi anlaşılmasıyla TNF-alfa'nın patogenezde önemli rollere sahip olduğu gösterilmiştir ve anti-TNF tedavi kılavuzlarda yerini almıştır. Ancak zaman içerisinde HS hastalarında tedavi yanıtlarında ve hastalık şiddetindeki farklılıkların TNF gen polimorfizmleri ile ilişkili olabileceği düşüncesi yaygınlaşmıştır. Biz de bu çalışmamız ile TNF gen polimorfizmi ile hastalığa yatkınlık ve hastalık şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Bu amaçla 87 HS hastası, 89 sağlıklı kontrol ile karşılaştırılmıştır. TNF geninin promotor bölgesindeki -376 G>A, -308 G>A ve -238 G>A polimorfizmleri değerlendirilmiş olup, her üç bölgede de polimorfizm varlığı açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmamıştır (p = 0.243, p = 0. 841 ve p = 0.187). Hastaların klinik özellikleri ve polimorfizmler arasındaki ilişki incelendiğinde ise -376 G>A, -308 G>A ve -238 G>A polimorfizmlerinin varlığıyla hastalık fenotipi ve şiddeti arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Çalışmamızın sonucuna göre, TNF geninin promotor bölgesindeki -376 G>A, -308 G>A ve -238 G>A polimorfizmlerinin varlığının Türk toplumunda HS için yatkınlık oluşturmadığı ve hastalık şiddeti ile ilişkili olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla Türk toplumunda HS ve TNF gen polimorfizmi ilişkisinin incelendiği ilk çalışmadır.

Hidradenitis süpürativaPolimorfizm-genetikTümör nekroz faktörü-alfa
Beril Yel Aydınoğlu
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seboreik keratozu olan hastalarda insülin direnci, metabolik sendrom riski ve IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması

Seboreik keratoz derinin en sık görülen benign epidermal tümörüdür. İlerleyen yaş ile sıklığı artmakla birlikte patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Seboreik keratozlarla insülin direnci veya metabolik sendromun ilişkisi henüz araştırılmamıştır. Diyabet hastalarında seboreik keratozlarda EGFR ekspresyonunun arttığı ve farelerde obezite modelinde benign deri tümörlerinde EGF ve IGF-1 arasında kesişim yolakları olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada seboreik keratozu olanlarda insülin direnci ve metabolik sendrom riskinin ve serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması ve doku IGF-1 ve IGBP-3 ekspresyonunun incelenmesi amaçlandı. Ayrıca dermoskopik bulguların bu klinik ve histopatolojik bulgular ile olası korelasyonunu incelendi. Çalışmaya en az bir seboreik keratozu olan 100 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş aynı sayıda kontrol dahil edildi. Diyabet veya polikistik over sendromu tanısı olanlar ve insülin ve karbonhidrat metabolizmasını etkilediği bilinen ilaç kullananlar dışlandı. Tüm bireylerde açlık insülin, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, serum lipitleri, karaciğer enzimleri, serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ölçüldü ve Homeostatic Model Assessment of Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplandı. Tüm bireylere antropometrik ölçümler ve Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Yetişkin Tedavi Paneli III (NCEP ATP III) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterlerine göre metabolik sendrom değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca hasta grubunda lezyonlardan biri dermoskopik inceleme sonrası tıraş (shave) eksizyonla çıkarılarak dokuda IGF-1 ve IGFBP-3 immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, hasta grubunda açlık insülin düzeyleri ve HOMA-IR değerleri kontrol grubundan daha yüksek olup insülin direnci açısından artmış risk bulundu (p<0,01). Metabolik sendrom sıklığı hem NCEP ATP III hem de IDF kriterlerine göre hasta grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p<0,001). Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi ölçümleri ve ALT, GGT ve LDL düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). Serum IGFBP-3 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (t=2,213, p=0,028). Serum IGF-1 düzeyi açısından ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05); ancak normal popülasyonda görülen yaş ile negatif korelasyon IGF-1 için hasta grubunda kaybolmuştu (p>0,05). İmmunohistokimyasal incelemelerde, IGF-1 için lezyonlu bölgede ve komşuluğundaki normal deride granüler tabakada pozitif sellüler boyanma izlendi. Lezyonlu bölgede normal deriye göre 23 vakada (23,2%) bir alanda, 19 vakada (19,2%) iki alanda ve 13 vakada (%13,1) üç ve üstü alanda IGF-1 ile fokal pozitiflik saptandı. IGFBP-3 için ise tüm vakalarda normal deri ile lezyonlu bölgede eşit yoğunlukta ve seviyede nükleer boyanma görülmüş olup aralarında farklılık saptanmadı. Dermoskopik bulgularda; firkete damarlar ile açlık insülin düzeyi arasında (p=0,038) ve tombul parmak bulgusu ile de açlık insülin düzeyi, AKŞ ve HOMA-IR arasında (p<0,01), milium benzeri kistler ile serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında (p=0,033 ve p=0,002) ve keskin sınırlı kenar ile doku IGF-1 ekspresyonu arasında (p<0,01) negatif korelasyon olduğu görüldü. Toplam lezyon sayısı ile serum IGF-1 düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,250, p=0,012). Sonuç olarak, seboreik keratoz hastalarında insülin direnci ve metabolik sendrom açısından artmış risk vardır ve bu hastalarda bir belirteç olabilir. İnsülin direnci araştırılmasında bu hastalarda özellikle açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR bakılması faydalı olacaktır. Hem serum hem dokuda elde edilen sonuçlar düşünüldüğünde IGF-1 ve IGFBP-3'ün seboreik keratozların patogenezinde rolü olabilir. Bu açıdan yapılacak ayrıntılı moleküler çalışmalara ihtiyaç vardır.

İnsülin benzeri büyüme faktörleriİnsülin benzeri büyüme faktörü Iİnsülin direnci+4
Leyla Elmas
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni varlığı ve sıklığının araştırılması

Giriş: Psoriazis, kronik, multisistemik, inflamatuvar bir hastalıktır. Temel olarak yaş ilişkili kas kitlesinde ve kas fonksiyonlarında azalma ile karakterize bir hastalık olan sarkopeni, çeşitli inflamatuvar hastalıklar ile de ilişkili olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda sarkopeni prevalansı, romatoid artrit, spondiloartrit, otoimmun karaciğer hastalığı, sistemik skleroz, sistemik lupus eritematozus, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuvar hastalığa sahip bireylerde daha yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığına dair veri bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, psoriazisli geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığını araştırmak ve bu grupta sarkopeni gelişimi ile ilişkili faktörleri ortaya koymaktır. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya merkezimizde takip edilen 60 yaş ve üzeri psoriazis tanılı hastalar ve aynı sayıda geriatrik kontrol grubu dahil edildi. Katılımcıların demografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra, kan C-reaktif protein, eritrosit sedimantasyon hızı ve 25(OH)D vitamin düzeyleri, kas ultrasonografisi ve Tanita vücut analizi sonuçları değerlendirildi. Olası sarkopeni durumu el kavrama kuvveti (handgrip testi), konfirme sarkopeni tanısı ise biyoelektriksel impedans analizi (BIA) sonuçlarına göre belirlendi. Psoriazis tanılı hastalarda sarkopeni sıklığı ve bu grupta sarkopeni ile ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle incelendi. Bulgular: 25(OH)D vitamin düzeyi psoriazisli hastalarda (18.4 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla (26.1 ng/ml) daha düşüktü (p=0.002). Psoriazisli hastalarda handgrip testi ile belirlenen olası sarkopeni sıklığı %12.7 olup kontrol grubundan (%28.6) düşüktü (p=0.028). BIA ile saptanan konfirme sarkopeni sıklığı ise kontrol grubuna göre düşük olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (%17.5 ve %22.2, p=0.503). Ultrasonografik incelemede gastroknemius kalınlığı ve pennat açısı, rektus femoris kalınlığı ve kesit alanı, ve rektus abdominis kalınlığı psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptandı (sırasıyla p=0.002, p=0.012, p<0.001, p<0.001, p=0.034). Psoriazisli hastalarda artan yaş ve tanı yaşı olası sarkopeni; kronik akciğer hastalığı ve düşük vücut kitle indeksi (VKİ) ise konfirme sarkopeni ile ilişkili bulundu. Çoklu lojistik regresyon analizinde düşük VKİ değeri konfirme sarkopeni için bağımsız risk faktörü olarak gösterildi (OR:0.542, %95GA:0.367-0.802, p=0.002). Tanı testleri ROC analizi ile incelendiğinde Tanita vücut analizi ile elde edilen yağsız vücut kitlesi (Erkekler: EAA: 0.878, p<0.001; Kadınlar: EAA: 0.918, p<0.001) ve visseral yağ oranı (Erkekler: EAA: 0.826, p=0.002; Kadınlar: EAA: 0.782, p=0.001) parametrelerinin anlamlı tanısal öngörüsel özelliğe sahip olduğu ortaya konuldu. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda geriatrik psoriazis hastalarında sarkopeni sıklığının benzer yaş aralığındaki popülasyondan yüksek olmadığı, hatta handgrip testi sonuçları ve bazı ultrasonografik parametrelere göre daha iyi durumda oldukları gösterilmiştir. Psoriazisli hastalarda düşük vücut kitle indeksinin BIA ile belirlenen konfirme sarkopeni için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı. Bunların yanı sıra, Tanita vücut analizinin sarkopeni tanısında rolü olabileceğine dair kanıtlar ortaya konuldu. Anahtar kelimeler: Psoriazis, sarkopeni, ultrasonografi, Tanita, biyoelektriksel impedans analizi.

GeriatriKas distrofileriPsoriyazis+2
Memduh Veysi Seyit
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adjuvan sistemik melanom tedavisi alan hastalarda melanositik lezyonların dermoskopik ve patolojik özelliklerinin incelenmesi

Melanom, deri kanserlerinin yaklaşık %1'ini oluşturmakla beraber deri kanseri kaynaklı ölümlerin yaklaşık %80'inden sorumludur. Uzun yıllardır melanom tedavisinde kullanılan IFN-α tedavisi, son yıllarda yerini hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapilere bırakmıştır. Bu ajanların yol açtığı kutanöz yan etkilerle de daha sık karşılaşılır olunmuştur. Ayrıca bu tedavilerin melanositik nevüsler üzerinde de etkileri olduğu ve değişiklikler yapabileceği bilinmektedir. Çalışmamız ile adjuvan sistemik tedavi alan melanom hastalarındaki melanositik nevüslerde görülen dermoskopik ve histopatolojik değişiklikleri incelemeyi amaçladık. Bu amaçla adjuvan sistemik tedavi alan 25 melanom hastasına ait 1299 adet melanositik nevüsün tedavi öncesi ve tedavi sonrası görüntülemeleri değerlendirildi. Adjuvan sistemik tedavi alan veya almayan toplam 67 melanom hastasının klinik takibinde eksize edilen 129 adet melanositik nevüsün histopatolojik özellikleri incelendi. Hedefe yönelik tedavi alan melanom hastalarında, IFN-α ve immünoterapi alan melanom hastaları ile karşılaştırıldığında, tedavi altında melanositik nevüslerde genel pigmentasyonda azalma ve pigment ağında silinme daha sık gözlenmiştir (p=0.000 ve p=0.000). IFN-α tedavisi alan melanom hastalarında, hedefe yönelik tedavi ve immünoterapi alan melanom hastaları ile karşılaştırıldığında, tedavi altında melanositik nevüslerde pigment ağında atipik değişiklikler daha sık gelişmektedir (p=0.003). Adjuvan sistemik tedavi almayan melanom hastaları ile karşılaştırıldığında, adjuvan sistemik tedavi alan melanom hastalarından eksize edilen melanositik nevüslerde yapısal atipi, sitolojik atipi, inflamasyon ve fibroplazi daha sık görülmektedir (p=0.003, p=0.004, p<0.001 ve p=0.020). Histopatolojik olarak gözlenen bulgular nevüslerde tedavi altında meydana gelen dermoskopik değişikliklerle ilişkili olabilir. Melanom hastasının takibinde dermoskopik ve histopatolojik bulgular klinisyen ve patolog tarafından dikkatle yorumlanmalı, yeni tanı ve tedavi kararı bu durum göz önünde bulundurularak verilmelidir.

Hüseyin Berk Yalçın
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van ve çevresinde görülen tinea kapitis kliniğinde etken florası

Tinea kapitis hastalığı genelde çocuk yaş grubunda görülen ve dünyanın her yerinde rastlanabilen bir dermatofitozdur. Van ve çevresini içeren yörede önceki çalışmalarda da ortaya konduğu şekilde oldukça sık görülmekte ve klinik olarak dikkati çekecek ölçüde bazı farklılıklar sergilemektedir. Bu farklılıkların daha net olarak açıklanması ve tinea kapitisten sorumlu etken dermatofit florasının ortaya konması amacıyla yapılan bu çalışmada Yüzüncü Yıl Üniversitesi tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hastalar ele alındı. Yaş ortalaması 6.52±3.20 olan 28'i erkek 12'si kız toplam 40 hasta üzerinde yürütülen çalışmada erkeklerin hem daha fazla sayıda olduğu hem de muayeneye daha erken dönemde getirildikleri görüldü. Hastalarda daha önce de bildirildiği şekilde tinea kapitis profunda kliniğinin diğer klinik tiplerden sık görüldüğü saptandı. Alınan örneklerin mikolojik incelemesi sonucu %75'inin pozitif direkt mikroskopik bulgular taşıdığı aynı oranda ve tamamen aynı hastaları içermeyecek şekilde hastalıktan sorumlu dermatofitin ortaya konduğu görüldü. Hem direkt mikroskopik bulguların hem de besi yerindeki izolasyon oranlarının tinea kapitis profunda kliniğinde daha düşük olması dikkati çekti ve bunun lezyonlardaki eksudada bulunan dermatofit inhibitör faktöre bağlı olabileceği görüşüne varıldı. Buna göre çalışmada ele alınan hastalardaki tinea kapitis florası sıklık sırasına göre %43.33 T. verrucosum, %30 T. violaceum, %23.33 T.rubrum, %3.34 T. mentagrophytes'ten oluşuyordu. Tinea kapitis profunda kliniğinin çoğunlukla T. verrucosumla meydana geldiği ve bu klinikteki hastaların daha çok kırsal alandan başvuran hastalar olduğu görüldü. Bu bulgular Türkiye ve dünyanın farklı yerlerinden bildirilen çalışmalarda ulaşılan sonuçlarla karşılaştırıldığında sonuçlarımızın epidemiyolojik olarak benzer bazı özellikler sergilediği görülürken floranın oldukça değişik olduğu ortaya kondu. Bu duruma sebep olarak da yöredeki halkın sosyoekonomik yapısının ve yaşam tarzının etkili olabileceği kanaatine varıldı.

Şule Gökşin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tinea capitis olgularında tanıda ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde direkt mikroskobik incelemenin yeri

Amaç: Tinea capitis, saç ve saçlı deriyi tutan, çocukluk çağının en sık rastlanan dermatofit enfeksiyonudur. Belirli toplumlarda daha sık görülmesi bu bölgelerde hastalığın klinik önemini artırmaktadır. Dermatolojide özellikle mantar enfeksiyonlarının tanısında kullanılan direkt mikroskobik inceleme, kullanımı kolay ve hızlı sonuç veren bir yöntemdir. Çalışmamızda tinea capitis olgularına ait demografik ve klinik özelliklerle birlikte tanı ve tedavi sürecinde direkt mikroskobik bulgulara vurgu yaparak literatüre katkı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na başvuran klinik olarak tinea capitis tanısı konan 45 çocuk olgu dahil edildi. Olgulara ait yaş, cinsiyet, enfeksiyonun klinik tipi, lezyonların yerleşim yeri, başvuru öncesi hastalık süresi, başvuruda lökosit ve CRP düzeyleri, aile öyküsü, başvuru öncesi antifungal kullanımı, hayvan teması, tinea corporis varlığı, lenfadenopati ve id reaksiyonu varlığı gibi özellikler kaydedildi. Olgulara başvuru sırasında Wood ışığı muayenesi yapıldı. Tüm olgulardan ilk başvuru sırasında, tedavi başlangıcından 4. hafta ve 8. hafta sonunda saç ve saçlı deri örnekleri alınarak direkt mikroskobik incelemede fungal elemanların varlığı araştırıldı. Elde edilen sonuçlar kaydedildi ve istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 6,36 saptanmış olup erkek/kız oranı 2,75:1 olarak bulundu. En sık görülen klinik tip 40 (%88,9) olgu ile tinea capitis profunda olurken 5 (%11,1) olguda tinea capitis superficialis kliniği görüldü. Olguların başvuru öncesi hastalık süresi ortalama 13,96 gündü. Başvuruda olguların %44,4'ünde lökositoz, %77,8'inde CRP yüksekliği görülürken tinea capitis profunda olgularında daha yüksek CRP düzeyleri saptandı. En sık lezyon yerleşim yeri parietal bölge (%35,6) olarak izlendi. Olguların %26,7'sinde aile öyküsü mevcuttu. 38 (%84,4) olguda hayvan teması öyküsü mevcutken tür olarak en sık (%35,6) küçükbaş hayvan teması görüldü. Klinik muayenede olguların %15,6'sında tinea corporis, %35,6'sında lenfadenopati, %17,8'inde id reaksiyonu varlığı saptandı. Wood ışığı muayenesinde 14 (%31,1) olguda floresans alındı. İlk başvuruda yapılan direkt mikroskobik incelemede 41 (%91,1) olguda pozitif sonuçlar alınırken bunların ii 24'ünde ektotriks kıl tutulumu, 17'sinde endotriks kıl tutulumu izlendi. Ülkemizde tinea capitis olgularında direkt mikroskobik inceleme yapılan çalışmalar olmasına rağmen kıl tutulumunu endotriks ve ektotriks olarak sınıflayan geniş kapsamlı bir çalışmaya rastlanmadı. Elde ettiğimiz bulgular çalışmamızın yapıldığı bölgede daha önceki çalışmalarda kültürde sık saptanmış dermatofit etkenlerinin kıl invazyon paterni düşünüldüğünde tahmin edilebilir sonuçlardı. Direkt mikroskobik bulgular ile olguların hayvan teması ve Wood muayenesi sonuçları arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). Tedavi başlanmasını takiben 4 hafta sonunda yapılan kontrol mikroskopide 6 hastada pozitif sonuçlar görülmye devam ederken, 8 hafta sonunda 1 hastada pozitif sonuçlar devam etmekteydi. Sonuç: Çalışmamızda olgulara ait demografik ve klinik özellikler daha önce yapılan çalışmaların sonuçları ile benzer bulundu. Elde edilen mikroskobik bulgular olgulara ait anamnez, klinik ve tanısal bulgular ile birlikte değerlendirildiğinde etken dermatofite yönelik tahmin yürütülmesine ve tedavi sürecinin öngörülmesine olanak sağladı. Klinik pratikte direkt mikroskopinin kullanımının yaygınlaşmasının, tanıda ve tedavi sırasında hastaların klinik yanıtının gözlemlenmesinde faydalı olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Tinea capitis, tinea capitis profunda, tinea capitis superficialis, dermatofit, mikroskopi, hifa, spor.

Taha Güven
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areata tanılı hastalarda serum dheas ve kortizol düzeyleri ile psikojenik stres ölçeklerinin hastalık şiddeti ile ilişkisi

Amaç: Alopesi Areata (AA), nedeni tam olarak bilinmeyen; ancak genetik özellikler, otoimmünite, emosyonel stres ve atopi gibi çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Biz de çalışmamızda AA'nın etyolojisinde önemli yer tutan, psikojenik stresin göstergesi olan Beck depresyon testi ve serum kortizol ile Dehidroepiandrosteron Sülfat (DHEAS) seviyelerinin ölçümlerini yaparak psikojenik stresin AA'daki hastalık şiddeti üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Metod: Çalışmamızda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na, 2023 Kasım ve 2024 Mart ayları arasında başvuran 18-65 yaş arası 50 AA tanılı hasta ve hayatının hiçbir döneminde AA tanısı almamış 18-65 yaş arası 50 kişiden oluşan kontrol grubu yer almaktadır. Tüm katılımcıların serum DHEAS ve kortizol seviyeleri ölçülüp, psikojenik stres durumlarını değerlendirmek için Beck depresyon testi uygulandı ve çıkan sonuçlar kaydedildi. Ayrıca hasta grubundaki bireylerin Severity of Alopecia Toll (SALT) skorları klinik değerlendirmeyle belirlenerek kaydedildi. Elde edilen veriler kendi aralarında ve hasta ile kontrol grubu arasında istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan 100 gönüllünün 42'si (%42) kadın, 58'i (%58) erkektir. Katılımcıların büyük çoğunluğu %72'si 18-34 yaş aralığındaydı. Katılımcıların %96'sı Van yerleşik yaşamaktadır. Katılımcılardan sadece 1'inde (%1) serum kortizol değeri normalin üzerinde gelmiş olup ve hasta grubunda yer almaktadır. Serum DHEAS seviyesi ise tüm katılımcıların 7'sinde (%7) normalin üzerinde gelmiş olup; %42,8'i hasta grubunda yer almaktadır. Tüm katılımcıların 37'sinde minimal depresyon olup, %54,1'i hasta grubunda yer almaktadır. Hafif depresyon hasta ve kontrol grubunda eşit sayıda görülmüş olup toplamda 30 (%30) kişide hafif depresyon saptanmıştır. Orta depresyon toplam 28 (%28) kişide görülmüş olup %42,9'u hasta grubunda yer almaktadır. Şiddetli depresyon ise toplamda 5 (%5) kişide görülmüş olup %60'ı hasta grubunda yer almaktadır. Hasta grubunun SALT skor analizleri incelendiğinde ise %68 oran ile hastaların büyük çoğunluğu < %25 kıl kaybının olduğu grupta, yer almaktadır. Sonuç: Elde ettiğimiz verilere göre istatiksel olarak hem DHEAS ile psikojenik stres, hem de SALT skoru arasında anlamlı bir ilişki bulunmamakla birlikte DHEAS düzeyi yüksek olan bireylerde; hafif ve şiddetli depresyonun görülme oranı DHEAS düzeyi normal olanlara göre daha yüksek seyretme eğiliminde olduğu görülmüştür. Benzer şekilde Beck depresyon testi sonucundaki depresyon şiddeti ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Elde ettiğimiz veriler istatiksel olarak anlamlı gelmese de, minimal ve şiddetli depresyonun hasta grubunda görülme oranı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Stresin AA etyolojisindeki rolü inkar edilemese de daha anlamlı sonuçlar elde edebilmek için daha büyük örneklem kümelerine ihtiyaç vardır.

Cemre Tuğrul
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis ve periodontitisli hastalarda serum ve dişeti oluğu sıvısında yardımcı T hücre 9/17/22 sitokin düzeylerinin karşılaştırılması

Psoriazis ve periodontitis, ortak risk faktörlerini barındıran birbiriyle yakından ilişkili kronik immün aracılı iki inflamatuvar hastalıktır. İki hastalık arasındaki çift yönlü nedensel ilişki henüz tam olarak tanımlanamamış olsa da ortak immünpatogenezde interlökin (IL)-23/yardımcı T hücre (Th)17 yolağı suçlanmaktadır. Bu çalışma IL-9, IL-10, IL-17A, IL-21, IL-22, IL-23 ve IL-27'nin psoriazis ve periodontitis ortak patogenezinde rol oynayabileceği hipotezini test etmek amacıyla prospektif, karşılaştırmalı ve kontrollü, klinik bir çalışma olarak tasarlandı. Çalışmamıza Psoriazis (+)/Periodontitis (+) (n=20), Psoriazis (+)/Periodontitis (–) (n=20), Psoriazis (–)/Periodontitis (+) (n=20) ve Psoriazis (–)/Periodontitis (–) (n=20) olmak üzere 4 grup alındı. Serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) IL-9, IL-10, IL-17A, IL-21, IL-22, IL-23 ve IL-27 düzeyleri, multipleks yöntemi ile belirlendi. Bireylerin periodontal durumları, diş sayısı, sondlama derinliği, plak indeksi, gingival indeks, klinik ataçman düzeyi ve sondlamada kanama değerlerinden oluşan periodontal klinik ölçümler ile değerlendirildi. Ek olarak bireylerden oral mukozada kandida kolonizasyonunu değerlendirmek için oral kandida sürüntü kültürü alındı. Gruplar arasında oral kandidiyazis sıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.214). Psoriazis (+)/Periodontitis (+) grup ile Psoriazis (–)/Periodontitis (+) grup karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artmış ortalama sondlama derinliği, klinik ataçman düzeyi ayrıca azalmış diş sayısı ve DOS IL-27 düzeyi saptandı (tümü, p<0.05). Psoriazis (+)/Periodontitis (–) grup ve Psoriazis (–)/Periodontitis (–) grup karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artmış ortalama sondlamada kanama değerleri ve serum IL-23 düzeyi saptandı (p=0.021 ve p=0.040). Psoriazis (+)/Periodontitis (+) grup ve Psoriazis (–) /Periodontitis (–) grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artmış serum IL-17A, IL-22, IL-23 düzeyleri ile azalmış serum IL-21, DOS IL-17A ve IL-27 düzeyleri saptandı (tümü, p<0.05). Psoriazis hastalarında diş sayısı ile DOS IL-22 düzeyleri arasında ve DOS IL-27 düzeyleri ile klinik ataçman düzeyi ve sondlama derinliği arasında negatif korelasyon bulundu (tümü, p<0.05). Elde edilen sonuçlar psoriazis hastalarının daha kötü periodontal klinik ölçümlere sahip olduğunu ve her iki hastalığın ortak patogenezinde IL-17A, IL-21, IL-22 ve IL-27'nin yer aldığını düşündürmüştür. Psoriazis hastalarında artmış serum IL-22 düzeyleri ve azalmış DOS IL-27 düzeyleri periodontitis komorbiditesi varlığı açısından riskli bireylerin belirlenmesinde yardımcı olabilir.

GingivaGingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklar+5
Öykü Durmuş
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik rekürren aftöz stomatit hastalarında serum zonulin seviyesi ve serum IL-8 düzeyi ile karşılaştırılması

Rekürren aftöz stomatitin (RAS) etyopatogenezi henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Otoimmünitenin rolü ise uzun yıllardır araştırılmaktadır. Genetik ve çevresel faktörlerin ortak etkilerinin otoimmüniteyi tetiklediği bilinmektedir. Son dönemde ise geçirgen bağırsağın otoimmünitedeki rolü tartışılmaktadır. Zonulin, geri dönüşümlü olarak bağırsak geçirgenliğinde artışa yol açan bir proteindir. Bu çalışmada, RAS'ta öncelikle intestinal geçirgenlik belirteci olan zonulinin serum düzeyinin ölçülmesi ve literatürde RAS aktivasyonunun en iyi belirteci olduğu belirtilen serum interlökin-8 (IL-8) düzeyi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız prospektif bir vaka kontrol çalışmasıdır. Vaka grubuna RAS tanısı ile takibi devam eden 18-65 yaş arası hastalar dahil edilerek hastalar aktif aft durumuna göre iki gruba ayrıldı. Behçet hastalığı, inflamatuvar bağırsak hastalığı, çölyak hastalığı ve sistemik lupus eritematozus gibi sistemik inflamatuvar hastalığı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Diğer dışlama kriterleri, sistemik ilaç kullanımı, aktif enfeksiyon varlığı, immünsupresyon ve antibiyotik kullanımıydı. Hastaların demografik bilgileri, sigara içme alışkanlıkları, hastalık öyküsü, ilaçları, doğum şekli, anne sütü alma süresi, aft tipi, aft atak sıklığı, hemoglobin, serum ferritin, folat ve B12 vitamin düzeyleri olgu değerlendirme formuna kaydedildi. Zonulin ve IL-8 düzeyleri, enzim bağlı immün assay (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Yirmi yedi (21 kadın, 6 erkek) RAS tanılı ve aktif aftı olan, 25 (21 kadın, 4 erkek) RAS tanılı ancak aktif aftı olmayan hasta ve 26 (20 kadın, 6 erkek) sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Vaka grupları için ortalama yaşlar sırasıyla 36 ± 11.7 (yıl) ve 36 ± 13.2 (yıl), kontrol grubu için 33.4 ± 9.4 (yıl) idi. Üç grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.798, p=0.792). Hasta gruplarında serum zonulin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 127.3 ± 61.5 ng/ml, 121 ± 62.9 ng/ml, 89.2 ± 49.5 ng/ml; p<0.05). Hasta grubundan 2 kişi ve kontrol grubundan 3 kişi hariç tüm serum IL-8 seviyeleri değerlendirme aralığının altında kaldı. Çalışmamız, RAS tanılı hastalarda serum zonulin düzeyinin arttığını ve geçirgen bağırsağın rekürren aftöz stomatit patofizyolojisinde muhtemel rolü olduğunu gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler: aftöz stomatit, geçirgen bağırsak, interlökin-8, zonulin Destekleyen kuruluş: HÜTF BAP Destek Birimi, proje no: 19544

Bağırsak geçirgenliğiBağırsak hastalıklarıStomatit+2
Gülsün Hazan Bozbek
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Statin kullanan hastalarda deri sebum ve nem seviyesinin değerlendirilmesi

Amaçlar: Stratum korneumun hücreler arası lipidleri ağırlıklı olarak kolesterol, seramidler ve yağ asitlerinden oluşur. Bu lipid bileşiminin değişimi derideki sebum ve nem dengesini değiştirerek deride kserozis ve buna bağlı yan etkilere sebep olabilir. Bu çalışmada kolesterol sentezini inhibe eden statinlerin kullanımının derideki nem ve sebum seviyelerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran hiperkolesterolemi tanılı toplamda 45 hasta dahil edildi. Tüm hastaların deri sebum ve nem seviyeleri başlangıçta ve tedaviden sonra 3 ve 6. aylarda non-invaziv bir şekilde ölçüldü. Bulgular: Statin tedavisi sonrası deri sebum seviyesi 3. ve 6. ay ortalaması tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay ortalaması 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Hastaları sebum değerlerine göre kuru, normal ve yağlı olarak sınıfladığımızda ise tedavi sonrası 3. ve 6. ay sebum düzeylerindeki değişim tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay sebum düzeyinde ise 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı. Tedavi sonrası 3. ve 6. ay nem seviyesinin ortalaması tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay ortalaması 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Hastaları nem değerlerine göre çok dehidrate, dehidrate ve normal olarak sınıfladığımızda ise tedavi sonrası 3. ve 6. ay nem düzeylerindeki değişim tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay nem düzeyinde ise 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda statin kullanan hastalarda sebum ve nem değerleri başlangıç değerine kıyasla anlamlı bir biçimde düşse de hastaları sebum ve nem değerlerine göre sınıfladığımızda bu düşüş anlamlı bulunmamıştır.

Rozerin Neval Altunkalem
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sikatrisyel alopesi hastalarında demografik ve klinik bulguların retrospektif değerlendirilmesi

Amaçlar: Sikatrisyel alopesinin (SA) özellikle orta yaş grubu popülasyonda önemli bir sağlık problemi olduğu birçok çalışmada vurgulanmıştır. Biz üçüncü basamak referans üniversite hastanesinde, Deri ve Zührevi hastalıkları polikliniğine saç dökülmesi şikayeti ile başvuran ve SA tanısı alan hastaların verileri değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 15.12.2020-15.03.2024 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine saç dökülmesi şikayeti ile başvuran ve SA tanısı alan hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların demografik verileri, Fitzpatrick deri tipleri, ek hastalıkları, dermatolojik muayene bulguları, hastalık süreleri, hastalık şiddetleri, tutulum yüzdeleri ve tutulum alanları not edildi. Ayrıca, SA alt tipleri ve hastalara uygulanan medikal tedavi modaliteleri değerlendirildi. Ayrıca, hastalar remisyon ve aktif hastalık grubuna ayrılarak veriler karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamız toplam yaş ortalaması 39,1 ± 12,6 yıl olan 308 hastanın verilerini içermektedir. Hastaların 73'ü (%23,7) folikülitis dekalvans, 62'si (%20,1) liken planopilaris (LPP), ve 54'ü (%17,5) perifolikülitis kapitis absedens et suffodiens tanısı almıştır. Hastalığın başlangıç yaşı ortalama 35,3 ± 10,8 yıl olarak hesaplanmıştır. Medyan hastalık süresi 3 yıl (2 - 5 yıl) olarak hesaplanmıştır. Hastalığın şiddeti açısından hastalar değerlendirildiğinde, 119 hasta (%38,6) hafif, 162 hasta (%52,6) orta ve 27 hasta (%8,8) şiddetli alopesiye sahipti. Tutulum alanları incelendiğinde, 65 hasta (%21,1) frontal alan, 80 hasta (%26,0) parietal alan, 130 hasta (%42,2) oksipital alan, 113 hasta (%36,7) verteks alan ve 47 hasta (%15,2) temporal alan dahil olmak üzere birden fazla bölgeyi içermektedir. Aktif gruptaki hastaların yaş ortalaması (35,3 ± 11,2 yıl), remisyon grubundakilerin yaş ortalamasına göre (44,5 ± 12,5 yıl) istatistiksel anlamlı düzeyde düşük olarak bulunmuştur (p=0,001). Tutulum yüzdesi medyan değeri aktif grupta %20 (10 - 20), remisyon grubunda ise %10 (5 - 20) olarak hesaplanmıştır (p=0,001). Hastalık şiddeti açısından aktif grupta hastaların %26,3'ü hafif, %59,2'si orta, %14,5'i şiddetli alopesiye sahipken, remisyon grubunda hastaların %55,8'i hafif, %43,4'ü orta ve %0,8'i şiddetli alopesiye sahiptir (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda SA alt tiplerinden en sık olarak folikulitis dekalvans, LPP, ve perifolikülitis kapitis absedens et suffodiens' in tanı aldığını saptamıştır. En sık orta yaş grubundaki hastalar SA tanı alırken, ortalama hastalık süresi üç yıl olarak bulunmuş, en sık tutulan alanın ise oksipital bölge olduğu saptanmıştır. Aktif ve remisyon grubundaki hastalar karşılaştırıldığında, aktif hastalığa sahip olanların, remisyondaki hasta grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha genç oldukları, anlamlı olarak daha erken yaşlarda başladığı, tutulum yüzdelerinin ve hastalık şiddetinin anlamlı olarak daha fazla olduğunu saptanmıştır.

Turana Mammadova
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa hastalarında şiddet ve potansiyel komorbidite riskini belirlemek için sistemik inflamatuar biyobelirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Ciddi sistemik komorbidite ve komplikasyonlarla seyreden HS hastalığında; biyobelirteçler ile hastalığın klinik şiddetini, gelişebilecek komorbiditeler ile ilişkisini ve tedavi seçimindeki olası rolünü tanımlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Kasım 2022 – 1 Kasım 2024 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları kliniğine başvuran ve Hidradenitis Suppurativa tanısı almış her iki cinsiyetten 66 hasta dahil edildi. Retrospektif olarak klinik ve labaratuvar bulguları not edilmiş ve hastaların labaratuvar belirteçleri, demografik özellikleri, klinik özellikleri ve şiddet evrelemelerine ait veriler kategorize edilerek, aralarındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Hurley Evresi ile biyobelirteçlerin korelasyon analizine göre; CRP, sedimentasyon, Serum Amiloid A ve Seruloplazmin (her biri p < 0,001) değerleri Hurley Evresi ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği hesaplandı. Haptoglobulin (p <0,001), WBC (p = 0,011), nötrofil (p = 0,024), SIII (p = 0,007) değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı düşük düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği hesaplandı. NLR'nin (p = 0,101) Hurley Evresi ile korelasyonu istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. PLR değerinin korelasyonu ise sınırda anlamlılık göstermiştir (p=0,055). IHS4 Skoru ile biyobelirteçlerin korelasyonu incelendiğinde, CRP, Serum Amiloid A, Seruloplazmin, Sedimentasyon ve haptoglobulin (her biri p<0,001) değerlerinin IHS4 Skoru ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. NLR (p=0,002) ve PLR (p = 0,024) değerlerinin korelasyonu da istatistiksel olarak düşük düzeyde anlamlı bulundu. Seruloplazmin ve haptoglobulin düzeylerinin IHS4 şiddeti arttıkça anlamlı şekilde yükseldiği saptandı (p<0,001). SIII de şiddetli grupta anlamlı bir artış gösterdi (p=0,002). PLR ve PIV değerlerinin IHS4 şiddetli grupta diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,026, p=0,040). CRP, sedimentasyon ve serum amiloid A düzeylerinin şiddetli grupta anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). PGA Skoru ile biyobelirteçlerin korelasyon analizinde; Serum Amiloid A, CRP, Seruloplazmin, Haptoglobulin ve sedimentasyon (p <0,001) değerlerinin PGA Skoru ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. NLR (p = 0,367) ve PLR (p = 0,080) değerinde PGA Skoru ile anlamlı bir ilişki bulunmadı. CRP düzeyinde görülen her bir birimlik artış, PGA skoru artışı olma olasılığını 1,995 kat artırdığı tespit edildi. Haptoglobulin, Seruloplazmin, ve SIII değerlerinin PGA skoru üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmadı. DYKİ skoru ile biyobelirteçlerin korelasyon analizine göre, Serum Amiloid A (p<0,001), CRP (p<0,001), sedimentasyon (p<0,001), Seruloplazmin (p<0,001) ve haptoglobulin (p<0,001) değerleri DYKİ Skoru ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. NLR (p=0,001) ve PLR (p=0,020) değerlerinin DYKİ Skoru ile anlamlı düşük veya orta düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Bu uzmanlık tez çalışmasının sonuçlarına göre, CRP ve ESR, hastalığın klinik şiddetini belirlemede güvenilir biyobelirteçler olabilir, SAA ise tedavi seçiminde ve komplikasyonların önlenmesinde potansiyel bir rol oynayabilir. Haptoglobin ve SIII düzeyleri, bazı komplikasyonlarla ilişkili olabilir, ancak bu ilişki daha fazla araştırmayla netleştirilmeli. NLR ve PLR'nin mevcut verilerle hastalık şiddetini öngörmede sınırlı bir etkisi olduğu görülmektedir. PIV, hastalık takibi ve metabolik komorbiditelerin önlenmesi için umut veren bir biyobelirteç olarak araştırılmaya değerdir. Gelecekteki çalışmaların kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarını güçlendirecek veriler sağlaması, Hidradenitis Suppurativa yönetiminde bu biyobelirteçlerin daha etkin kullanımını mümkün kılabilir. Anahtar kelimeler: Hidradenitis Suppurativa, Hastalık Şiddeti, Biyobelirteçler, Sistemik İnflamasyon, Serum Amiloid A, Haptoglobulin,

Merve Nil Bayramoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prurigo nodularis ve atopik dermatitte IL-1beta, IL-4, IL-13, S100A7, TARC ve IL-22 seviyelerinin karşılaştırılması

Amaçlar: Bu çalışma, Prurigo Nodularis (PN) ve Atopik Dermatit (AD) hastalarında belirli biyobelirteçlerin (IL-1β, IL-4, IL-13, S100A7, TARC ve IL-22) serum seviyelerini karşılaştırarak, iki hastalık arasındaki immünolojik benzerlikleri ve farklılıkları belirlemeyi amaçlamaktadır. PN'nin patogenezi tam olarak açıklığa kavuşmamış olup, bazı araştırmalar bu hastalığın bir AD varyantı olabileceğini öne sürmektedir. Bu doğrultuda, belirteç seviyelerinin analiz edilmesi, kontrol hastaları ile karşılaştırılmasıyla her iki hastalığın biyolojik mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Gereçler ve Yöntem: Çalışmaya, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı'na başvuran histopatolojik olarak tanı konulmuş 48 PN, 22 AD ve 11 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 80 birey dahil edilmiştir. Kan örnekleri alınarak ELISA yöntemi ile IL-1β, IL-4, IL-13, S100A7, TARC ve IL-22 seviyeleri ölçülmüştür. Gruplar arasındaki farklılıkları belirlemek için istatistiksel analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: PN hastalarında IL-4, IL-13, IL-22 ve TARC seviyelerinin sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. AD hastalarında ise özellikle IL-1β ve IL-4 seviyelerinin belirgin bir artış gösterdiği gözlemlenmiştir. IL-4, IL-13 ve TARC seviyelerinin hem PN hem de AD hastalarında yüksek olması, bu iki hastalık arasında patofizyolojik benzerlikler olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç: Elde edilen bulgular, PN'nin Th2 ağırlıklı immün yanıt ile ilişkili bir hastalık olabileceğini ortaya koymaktadır. AD hastalarında gözlenen yüksek IL-1β seviyeleri ise, hastalığın sistemik inflamatuar yükünün daha belirgin olduğunu göstermektedir. Çalışma sonuçları, PN'nin AD ile ortak biyolojik mekanizmalara sahip olabileceğini düşündürmekte olup, iki hastalığın ilişkisinin daha kapsamlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Prurigo Nodularis, Atopik Dermatit, Biyobelirteç

Dermatit-atopikPrurigo nodülaris
Gürbüz Yıldırım
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik ajan kullanan psoriasis tanılı hastalarda lipit profil parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Psoriasis, yalnızca deri lezyonlarıyla sınırlı kalmayıp sistemik inflamasyonla ilişkili kronik bir hastalıktır. Artmış proinflamatuar sitokinler (TNF-α, IL-17, IL-23), çeşitli metabolik bozukluklara zemin hazırlayabilir. Bu çalışmada, biyolojik ajan tedavisi alan psoriasis hastalarında sistemik inflamasyonun azalmasının metabolik parametreler üzerindeki etkileri incelenmiştir. Yöntem: Temmuz 2024 - Şubat 2025 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne başvuran ve biyolojik ajan tedavisi başlanan 18 yaş üstü 200 psoriasis hastası retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tedavi başlangıcı ve 6. ayda AST, ALT, total kolesterol, trigliserid ve LDL düzeyleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %55,5'i erkek (n=111), %44,5'i kadın (n=89) olup yaş ortalaması 44,1±13,1 yıldır. En sık kullanılan biyolojik ajanlar risankizumab (%27,5) ve iksekizumab (%21,5) olmuştur. Tüm grupta tedavi öncesi ve sonrası AST (27,1±12,5 vs. 26,8±11,9 U/L; p=0,61), ALT (29,4±13,7 vs. 28,9±13,2 U/L; p=0,49), total kolesterol (195,3±41,2 vs. 196,5±42,1 mg/dL; p=0,72), trigliserid (151,8±77,6 vs. 155,4±79,1 mg/dL; p=0,33) ve LDL (118,6±35,9 vs. 119,8±36,2 mg/dL; p=0,65) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Alt grup analizinde kadın hastalarda trigliserid düzeyinde belirgin bir artış izlenmiştir (148,2±68,5 mg/dL'den 162,9±71,4 mg/dL'ye; p=0,009). Diğer parametrelerde cinsiyete veya kullanılan biyolojik ajana göre anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Ayrıca, 6. ay sonunda vücut kitle indeksinde %0,64 oranında hafif bir artış gözlenmiş ancak bu değişiklik istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,28). Sonuç: Biyolojik tedavi alan psoriasis hastalarında karaciğer enzimleri ve lipit profili genel olarak stabil seyretmiştir. Ancak özellikle kadın hastalarda trigliserid düzeyindeki artış dikkate değerdir. Biyolojik ajanların metabolik etkilerini daha iyi anlayabilmek için uzun dönemli ve geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ceyda Kılıçtaş Kasapoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Artrit tanısı olmayan tırnak tutulumu olan ve olmayan psoriasis hastalarında entezit

Amaç: Psoriatik artritli hastalarda deri bulguları genellikle eklem tutulumundan önce ortaya çıkmakta, bu da erken tanıda dermatologların rolünü önemli kılmaktadır. Subklinik entezit, hastalığın erken evresinde tanı koymada önemlidir ve ultrasonografi ile saptanabilir. Tırnak tutulumu ile entezit arasında anatomik ve patofizyolojik bir ilişki olduğu bildirilmiş olsa da, PsA tanısı almamış hastalarda bu ilişkiyi değerlendiren çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada, psoriasis hastalarında tırnak tutulumu ile entezit varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Haziran–Aralık 2024 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde 121 psoriasis vulgaris hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, PASI, NAPSI skorları kaydedildi. Altı bilateral entezis bölgesi, Madrid Sonografik entezit indeks skorlama sistemine göre ultrasonografik olarak değerlendirildi. Bulgular: El ve ayak tırnak tutulumu olan hastalarda toplam ve akut entezit skorları anlamlı derecede yüksekti. El tırnak tutulumu özellikle patellar ligament, quadriceps, triceps tendonları ve Aşil tendonunda yüksek akut skorlarla ilişkiliydi. Ayak tırnak tutulumu ise neredeyse tüm bölgelerde anlamlı skor artışıyla ilişkiliydi. Sonuç: Tırnak tutulumu, entezit sürecinin erken bir göstergesi olabilir. Bu bulgu, tırnak değişikliklerinin yalnızca lokal değil, sistemik inflamasyonun habercisi olabileceğini göstermektedir.

Miraç Zengin Uçar
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa'da sistemik tedavilerin serum inflamatuar biyobelirteçlerine etkisi

Amaç: HS'deki heterojen seyir, hastalık aktivitesini objektif yansıtan güvenilir biyobelirteçlere olan ihtiyacı artırmaktadır. Bu çalışma, HS patogenezinde rol oynayan katelisidin, LL-37,S100A7 ve S100A15 serum düzeylerini, (i) sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak, (ii) tedavi sonrası değişimlerini inceleyerek ve (iii) klinik hastalık şiddetiyle ilişkilerini değerlendirerek potansiyel biyobelirteç değerlerini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, vaka-kontrol tasarımı ve 3 aylık prospektif bir takip içermektedir. Serum biyobelirteç düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Hastalık şiddeti Hurley evresi ve IHS4 ile, tedavi yanıtı ise HiSCR kriterleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 40 HS ve 16 sağlıklı bireyden oluşan 56 katılımcı dahil edildi. İncelenen biyobelirteçlerin serum düzeyleri, HS hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Buna karşın, HS hastalarında yalnızca katelisidin düzeyleri, Hurley / IHS4'le anlamlı ve pozitif korelasyon göstermiştir. (p = 0.042, r= 0.32 / (p = 0.016, r= 0.38) Üç aylık tedavi sonunda, serum katelisidin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptanmış (p<0.001) ve bu etki özellikle biyolojik tedavi alan grupta gözlenmiştir. Sonuç: Serum katelisidin, HS'de hastalık şiddetiyle korele olan ve özellikle biyolojik tedavilere yanıt olarak anlamlı şekilde modüle olan dinamik bir biyobelirteç olarak görülmektedir. LL-37, S100A7 ve S100A15'in serum düzeyleri ise HS varlığını göstermede anlamlı farklar sunsa da, hastalık aktivitesini veya tedavi yanıtını izlemede katelisidin kadar tutarlı bir performans sergilememiştir. Bulgularımız, katelisidinin HS'de hastalık aktivitesinin takibi ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde umut verici bir aday olduğunu göstermekte ve bu potansiyelin doğrulanması için daha geniş, prospektif ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: hidradenitis suppurativa, katelisidin, antimikrobiyal peptidler, biyobelirteç, IHS4, biyolojik tedavi

Muhammed Melikşah Taner
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntradermal nevüslerin total cerrahi eksizyonu sonrası skar gelişiminin önlenmesinde amniyotik membran etkinliğinin klinik ve radyolojik olarak değerlendirildiği tek kör randomize kontrollü prospektif çalışma

Amaçlar: Çalışmanın amacı, intradermal nevusların total cerrahi eksizyonu sonrası gelişebilecek sikatris oluşumunu önlemede amniyotik membranın (AM) etkinliğini araştırmak ve elde edilen sonuçları standart cerrahi pansuman yöntemi ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, sikatris değerlendirmesinde kullanılan Vancouver Sikatris Skalası (VSS) ile Shear Wave Elastografi (SWE) ölçümleri arasındaki uyumu ortaya koymak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, histopatolojik olarak intradermal nevus tanısı doğrulanan toplam 52 hasta dâhil edilmiştir. Randomizasyon ile hastalar iki gruba ayrılmıştır: kontrol grubunda (n=27) standart cerrahi sonrası povidon-iyot pansumanı uygulanmış, müdahale grubunda (n=25) ise eksizyon hattı amniyotik membran ile kapatılmıştır. Sikatris değerlendirmeleri 0. gün ve 4. ayda iki ayrı zamanda yapılmıştır. Klinik değerlendirmeler VSS, radyolojik değerlendirmeler SWE kullanılarak gerçekleştirilmiş; gruplar arası farklar ve zaman içindeki değişiklikler istatistiksel analiz edilmiştir. Bulgular: Her iki grupta da 0. gün ile 4. ay arasında VSS ve SWE değerlerinde anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,05). Ancak, amniyotik membran grubunda bu iyileşme daha belirgin bulunmuştur. Standart pansuman grubunda 0. gün ortalama VSS skoru 5,96±1,16 iken 4. ayda 4,30±1,44'e; amniyotik membran grubunda ise 4,48±1,29'dan 2,36±0,95'e gerilemiştir. SWE ölçümleri de benzer şekilde AMG'de daha güçlü azalmayı göstermiştir. VSS ve SWE arasında orta–iyi düzeyde korelasyon elde edilmiş, cihaz temelli objektif ölçümlerin klinik gözlemleri desteklediği ortaya konmuştur. Sonuç: Amniyotik membran, intradermal nevus eksizyonu sonrası sikatris gelişimini azaltmada standart cerrahi pansumana kıyasla daha etkin bulunmuştur. Klinik ve radyolojik yöntemlerin uyumlu sonuçları, amniyotik membranın kozmetik açıdan daha iyi sonuçlar sağladığını göstermektedir. Bu nedenle, amniyotik membran, sikatris oluşumunu önlemede güvenilir bir biyolojik materyal olarak öne çıkmakta, daha geniş örneklemlerle ve uzun dönem takiplerle yapılacak çalışmalarla etkinliğinin desteklenmesi gerekmektedir.

Emre Bayındır
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Liken planopilaris ve diskoid lupus eritematozusta merkel hücre sayısı ile derideki dağılımının ve cd200 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Liken planopilaris (LPP) ve diskoid lupus eritematozus (DLE), primer skatrisyel alopesiye neden olan hastalıklardır. Bu hastalıkların patogenezinde folikülün "bulge" bölgesindeki immün ayrıcalığın bozulmasının agresif immün yanıta neden olabileceği düşünülmektedir. CD200, transmembran bir protein olup CD200 reseptörüne bağlanınca immün toleransı destekler ve kıl folikülünde"bulge" bölgesindeimmün ayrıcalıklı bir ortam oluşturur. Merkel hücreleri kıl folikülünün dış kök kılıfında yer alırlar ve immün yanıtta rol oynayabilecekleri düşünülmektedir.Bu çalışmada derinin inflamatuvar hastalıklarında Merkel hücresinin orkestra şefi gibi merkezi bir rol oynadığı hipotezinden yola çıkılarak, LPP ve DLE'da Merkel hücre sayısı ve dağılımı (CK20 immünhistokimyasa boyamasıyla) ile CD200 ekspresyonuna kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak bakıldı. DLE grubuna 31, LPP grubuna 60, kontrol grubuna 28 olmak üzere toplam 119 olgu çalışmaya dahil edildi. İmmünhistokimyasal incelemelerde epidermal Merkel hücre sayısı bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Foliküler Merkel hücre sayısı, toplam Merkel hücre sayısı (epidermal+foliküler), ortalama foliküler Merkel hücre sayısı (foliküler Merkel hücre sayısı/folikül sayısı)vaka gruplarında (DLE ve LPP) kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha azdı. Vaka gruplarında CD200 ekspresyonunun da istatistiksel anlamlı olarak daha az olduğu görüldü.CD200(-) olan olgularda, (+) olanlara göre foliküler Merkel hücre sayısının ve toplam Merkel hücre sayısının istatistiksel anlamlı olarak daha az olduğu saptandı. Sonuç olarakbulgularMerkel hücreleri ile CD200 molekülünün ilişkisini ve Merkel hücrelerindeki azalmanın immün yanıt üzerine etkisini destekler nitelikteydi. Kısıtlılıklarına rağmen çalışmamız skatrisyel alopesilerde Merkel hücrelerinin rolünü inceleyen ilk araştırmadır. Ancak bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

AlopesiDeri hastalıklarıKıl folikülü+3
Ece Erbağcı
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve geç başlangıçlı psoriazisli hastaların sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması

Psoriazis başlangıç yaşına göre erken başlangıçlı psoriazis (EBP) ve geç başlangıçlı psoriazis (GBP) olmak üzere iki tipe ayrılmaktadır. 40 yaş altında başlamış olan psoriazis EBP, 40 yaş ve üzerinde başlamış olan psoriazis GBP olarak sınıflandırılmaktadır. Genetik altyapı, klinik prezentasyon ve hastalık seyri açısından EBP ve GBP farklılık göstermektedir. Bu çalışmada EBP ve GBP'nin psoriazisde sık görülen sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması ve olası farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır, ayrıca bu komorbiditeler açısından farklı risk gruplarının tanımlanması hedeflenmiştir. Çalışmaya 121 EBP ve 39 GBP'li olmak üzere toplam 160 plak psoriazisli hasta dahil edildi. Veriler yüz yüze anket yöntemi ile özgeçmiş, soygeçmiş, hastalık özellikleri ve psoriazisle ilişkili sistemik inflamatuvar komorbiditelerin varlığı açısından sorgulamak üzere oluşturulmuş sorular yöneltilerek toplandı. EBP'de aile hikayesi %47.1 (n=57), GBP'de ise %17.9 (n=7) olarak bulundu. EBP'de aile hikayesinin daha sık olduğu görüldü (p=0.001). EBP'de en sık başlangıç yeri %39.7 oranda saçlı deri iken GBP'de lezyonlar en sık olarak %25.6 oranında ekstremite ekstansör yüzlerinden başlamaktaydı. EBP'de tırnak lezyonlarının gelişme süresi 9.6 ± 8.5 ay, GBP'de ise bu sürenin 2.1 ± 3 ay olduğu görüldü, GBP'de EBP'ye kıyasla tırnak lezyonlarının daha kısa sürede geliştiği gözlendi (p<0.01). EBP'de hastalık başlangıcından itibaren psoriatik artrit (PsA) gelişme süresinin 15.72 ± 10.36 ay, GBP'de ise bu değerin 0.75 ± 7.6 ay olduğu görüldü. GBP'de EBP'ye kıyasla PsA'nın daha kısa sürede gelişmekte olduğu saptandı (p<0.01). GBP'de kardiyovasküler hastalık sıklığı (KVH) %7.7, hipertansiyon (HT) sıklığı %38.5, diyabetes mellitus (DM) sıklığı %33.3 ve metabolik sendrom (MS) sıklığı % 44.7;. EBP'de KVH sıklığı %0.8, HT sıklığı %14, DM sıklığı %9.9 ve MS sıklığı % 24.8 olarak saptandı. Yapılan karşılaştırmalarda GBP'de KVH, HT, DM ve MS'nin daha sıklıkla görüldüğü bulundu (p=0.045, p=0.001, p<0.01, p=0.022). Sistemik komorbiditelerin gelişimine psoriazis tipinin katkısı incelendiğinde, GBP'nin KVH ve DM için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı (p<0.01, R square: 0.036 ve p<0.01, R square: 0.077). Sonuç olarak GBP'nin sistemik komorbiditelerle etkileşerek daha şiddetli inflamatuvar yük oluşturan ve daha hızlı seyir gösteren bir psoriazis tipi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler : psoriazis, komorbidite, erken başlangıçlı psoriazis, geç başlangıçlı psoriazis, inflamasyon

Deri hastalıklarıKomorbiditePsoriyazis+1
Leyla Huseynova
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun incelenmesi

Hidradenitis süpürativa derinin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Patogenezi henüz kesin olarak aydınlatılamamıştır ve bu sebeple tedavisinde güçlükler yaşanmaktadır. Hidradenitis süpürativa, psoriazis ve inflamatuar bağırsak hastalıkları kronik inflamatuar hastalıklar olmaları; genetik yatkınlık; Th1, Th17 ve Treg hücreleri ilişkili TNF-α, INF-γ, IL-12, IL-17 ve IL-23 gibi inflamatuar sitokin yanıtları ve benzer tedavilere cevap vermeleri açısından bir çok paralellik gösterir. Bu hastalıkların patogenezinde ortak olarak bağırsak mikrobiyomundaki disbiyogenezin sistemik bir inflamasyonun tetikleyicisi olabileceği hipotezinden yola çıkılarak, 15 hidradenitis süpürativa hastası ve 15 sağlıklı kontrolün fekal örnekleri yeni nesil dizileme yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Hidradenitis süpürativa hastalarının bağırsak mikrobiyomlarında bakteri bolluğu ve çeşitliliğinin sağlıklı insanlara kıyasla azaldığı gösterilmiştir (Shannon çeşitlilik indeksi, p=0,048). Hastaların bağırsaklarında mikrobiyal topluluk bileşimi, benzer türler bulunma ve zenginliği bakımından sağlıklı insanlardan farklıdır (Bray-Curtis farklılık indeksi, p=0,01). Ortak tür içerme bakımından birbirlerine en yakın bireyler sağlıklı bireyler iken, en uzak bireyler ise hasta bireyler olarak bulunmuştur (Jaccard Distance, p=0,007). Bakteri dağılımında Clostridiales_unclassified, Fusicatenibacter ve Firmicutes_unclassified cinsi bakteriler hidradenitis süpürativa hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalmıştır (sırasıyla p=0,005, p=0,046 ve p=0,029). Sonuçlar hidradenitis süpürativa hastalığında bağırsak mikrobiyomundaki disbiyozisin hastalığın patogenezinde rolü olabileceği hipotezini desteklemektedir. Bu çalışma hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun yeni nesil dizileme yöntemi ile analiz edildiği ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler :Hidradenitis süpürativa, bağırsak mikrobiyomu

BağırsaklarDeri hastalıklarıHidradenitis süpürativa+2
Neslihan Demirel Öğüt
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

kadın tipi androgenetik alopesi olgularında trombositten zengin plazma(TZP) etkinliği

Giriş: Kadın tipi androgenetik alopesi (AGA); genetik predispozisyonu olan kadınlarda dihidrotestosteronun etkisiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Ön saç çizgisinin korunduğu bu tabloda, frontal ve pariyetal bölgelerde terminal saçların minyatürizasyonu ve ardından saç kaybı gerçekleşir. Tanısı öykü ve klinik bulgular ile konmakta, laboratuar tetkikleri diğer alopesi tiplerinin ayırıcı tanısı açısından fayda sağlamaktadır. Hastalığın tedavi seçenekleri oldukça kısıtlıdır. FDA tarafından onaylı tek tedavisi; topikal minoksidil %2 solüsyondur. Trombositten Zengin Plazma (TZP) uygulaması trombositlerin içerdiği yara iyileşme ve büyüme faktörlerini açığa çıkararak bunların hastaya enjeksiyonu temeline dayanan bir tedavidir. Günümüzde hem kadın hem de erkek tipi androgenetik alopesi olgularında uygulanmaktadır. Literatürde bu konudaki araştırma sayısı sınırlıdır. Türk kadın tipi AGA olgularında ise bu konuda araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmada kadın tipi androjenik alopesi hastalığında TZP tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: Bu çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğe 2017 Haziran-2017 Ağustos tarihleri arasında başvuran ve kadın tipi androgenetik alopesi tanısı alan premenapozal dönemdeki 20 ardışık hasta dahil edildi. Bu hastaların yaşı, hastalık süresi, daha önce kullandığı tedaviler sorgulandı. Hastalık şiddeti Ludwig skalasına göre değerlendirildi. Her hastaya uygulama öncesinde yapılacak işlemler sözel olarak anlatıldı ve ayrıntılı bilgilendirilmiş gönüllü onam formu okutularak onayları alındı. Her hasta için üç seans TZP üç hafta arayla napaj tekniği ile uygulandı. Ayrıca tüm hastalarda tedavi öncesi, her seans sonrası ve üç seans tedavisi tamamlanan olgularda ise birinci ve üçüncü ay kontrol fotoğrafları klinik ve dermoskopik olarak çekildi. Fotoğrafların aynı bölgeden çekilebilmesi için her bireye göre kalıp oluşturuldu. Her fotoğraflamada aynı bölge çekildi. Fotoğraflar ekranda büyütülerek araştırmacı tarafından sayıldı. Saç sayım yönteminde dermoskopik fotoğraflama ile fotoğraflar 10 kat büyütüldü. Paint programı (Microsoft Windows 7, sürüm 6.1) ile %200 büyüterek foliküller işaretlendi ve sayım yapıldı. Üç dermatolog tarafından eşit şartlarda yapılan sayımlar karşılaştırıldı. Araştırmacılar arası hata payı %15 olarak hesaplandı. Aynı araştırmacının farklı zamanlarda aynı fotoğraf üzerinden yaptığı sayımlardaki hata payı ise %10 bulundu. Etkinlik değerlendirilirken %15' in üzerindeki tedavi IX yanıtı anlamlı kabul edildi. Ayrıca tedavi öncesi toplam saç sayısı, üç seanslık tedaviden sonraki birinci ve üçüncü aydaki toplam saç sayısı değişimi hesaplandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde nonparametrik testler tercih edildi ve Friedman ve Wilcoxon testler kullanıldı. P değerinin 0.05 den küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Prospektif kendi-kontrollü çalışmamızın Ege Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul onayı (17-tıp-032) mevcuttur. Bulgular: Klinik olarak androjenik alopesi tanısı alan 20 kadın hasta araştırmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşları 40.95±5.5 ortanca 42.5 olup, en küçük 28, en büyük 47 yaşındaydı. Hastaların muayenelerinde Ludwig sınıflanmasına göre 19'ü (%95) Ludwig II ve bir hasta (%5) Ludwig tip III olarak değerlendirildi. Hastaların alopesi süreleri ortalama 9.7±4.83 medyan 10 yıldı (4-20 yıl). Üç seanslık tedavinin bitiminden sonraki birinci ayda yedi hastada (%35) tedavi yanıtı %15'in altında, 13 hastada (%65) tedavi yanıtı %15'in üzerindeydi. Üçüncü ay kontrollerinde ise 3 hastada (%15) %15'in altındaydı, 17 hastada (%85) %15'in üzerindeydi. 20 hastanın tedavi öncesi ortalama saç sayımı 135.20±30.6 olarak sayıldı, mimimum 94 ve maksimum 213 saç sayım yapıldı. Üç seanslık tedavinin bitiminden bir ay sonra ortalama 158.75±30.9 (minumum 121, maksimum 221 ); üç ay sonra ise ortalama 167.20 ±32.4 sayıldı, (minimum 128 ve maksimum 234). Tedavi öncesine göre üç seanslık tedavinin bitiminden sonraki birinci ay kontrol fotoğraflarında ortalama saç sayısı artışı %18.68±12.55(min %1.37-max %50.00) ve üçüncü ayda %24.98±12.89 (min %6.16-max %59.84) ve birinci aydan sonra üçüncü ayda %5.41±3.96 (min %1.02-max %17.69) artış saptandı. Tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.0001). Tartışma ve Sonuç: TZP tedavisinin Türk kadın tipi AGA olgularında etkili bir yöntem olduğu tesbit edilmiştir. Onaylı tedavilere yanıt vermeyen hastalarda alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Trombositten zengin plazma, napaj, kadın tipi androgenetik alopesi

Alborz Moshfeghı
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skatrisyel alopesi olgularında pilosebase folikül kök hücrelerinin durumu ve T lenfosit infiltrasyonu alt tiplerinin değerlendirilmesi

Sikatrisyel alopesiler etiyolojisi ve patogenezi henüz net aydınlatılamamış kronik, inflamatuvar bir hastalık grubudur. Kıl folikülü primer sikatrisyel alopesilerde (PSA) otoagresif immunitenin primer hedefi olarak bilinmektedir. Kıl folikülü kök hücrelerinin (KFKH) geri dönüşümsüz harabiyetinin genellikle inflamatuvar mekanizmalar sonucunda gerçekleştiği düşünülmektedir. Patogenezde birçok mekanizma suçlanmıştır. Bunlardan en çok göze çarpanı inflamasyon ve kök hücre harabiyetidir. Çalışmamızda PSA'larda pilosebase foliküldeki kök hücrelerin varlığı, hastalık ilişkili inflamatuvar infiltratın tipinin belirlenmesi, varsa aralarındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. 2007-2015 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları ve Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan 26 liken pilanopilaris (LPP), 15 diskoid lupus eritematozus (DLE), 7 (Brocq'un psödopeladı) BP olmak üzere toplam 48 PSA olgusu ve 9 normal saçlı deri örneği kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Hastalar dermatolojik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Dermatolojik muayenede olguların alopesik alanları, lokalizasyonu, skar varlığı, PSA alt tipi tanısına yönelik atrofi, eritem, skuam, püstül, perifoliküler hiperkeratoz, perifoliküler papüllerin varlığı değerlendirildi. Patolojik değerlendirmede ise tüm hastaların hematoksilen&eozin (H&E) boyali preparatları fibrozis, inflamasyon, folikültropizm açısından incelenirken ayrıca her olguya sitokeratin-15 (CK-15), CD34, nestin, CD4 ve CD8 immun boyama yapılarak immunhistokimyasal (İHK) olarak da değerlendirildi. PSA'larda klinik olarak gözlenen ana bulgu skatris, alopesik odaklar iken, LPP'de perifoliküler likenoid papüller ve hiperkeratoz; DLE'de eritem, skuam, atrofi; BP'de ise değişik paternlerde gözlenen atrofik yamalar izlendi. PSA'larda histopatolojik olarak gözlenen ana bulgu sebase atrofi, perifoliküler yangısal infiltrasyon ve kıl folikülü harabiyeti idi. Dermoepidermal hasar bulgularından bazal membran kalınlaşması DLE'li olgularda, foliküler dilatasyon ve multinükleer dev hücre varlığı da LPP'li olgularda daha sık gözlendi. Perifoliküler inflamasyon DLE tanılı olgularda, LPP ve BP tanılı gruplara göre belirgin olarak daha yoğun izlendi. Perifoliküler yerleşimli infiltrasyon PSA alt tiplerinde en yoğundan en hafife sırasıyla DLE, LPP, BP şeklinde sıralandı. Kök hücre belirteçleri olan CK-15, CD34 ve nestin pozitif hücreler folikülün farklı bölgelerinde gözlendi. Hastaların %89,6'sında CK-15 kaybı izlendi, CK-15 tam kaybı gözlenen hastalarda belirgin inflamasyon ve minimal fibrozis izlendi. CK-15'in DLE'de diğer PSA alt tipleri ve kontrol gruba göre hem epidermal hem foliküler bölgede kayıp olması anlamlı bulundu. Sikatrisyel alopesilerin patogenezi ve kök hücre kaybı ile ilişkisi karmaşık bir süreçtir. Kök hücre harabiyetinin belirgin olduğu olgularda inflamatuvar infiltratın yoğun olması bu düşünceyi desteklemektedir. Yine de bu hastalık grubunun patofizyolojisinin daha net anlaşılabilmesi, patogenezde kök hücrelerin rolünü tanımlanabilmesi ve tedavide yeni, etkili terapötik ajanların geliştirilebilmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

AlopesiDeri hastalıklarıKök hücreler+4
Gizem Kocabaş Yenipazar
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında yaşa bağlı klinik ve epidemiyolojik özelliklerin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine 2006-2016 tarihleri arasında başvurmuş ve histopatolojik olarak psoriasis tanısı almış 374 olgu (%54,3 erkek, %45,7 kadın) retrospektif olarak değerlendirildi. Bu çalışmada amaç cinsiyet, yaş, hastalık süresi, aile öyküsü, klinik tip, PAŞİ (Psoriasis Alan Şiddet İndeksi), tırnak ve eklem tutulumu, komorbiditeler ve dermatozlar, verilen tedaviler gibi parametrelerin hem genel, hem de 0-18, 19-40, 41-65 ve 65 yaş üzeri olmak üzere dört yaş grubunda karşılaştırmalı olarak değerlendirmekti. Çalışmanın istatistik analizi IBM SPSS Statistics 21.0 programı kullanılarak yapıldı. Analizler 'Pearson's Chi-Square' testi ile yapıldı. Çalışmamızda hastaların yaşları 6 ile 85 arasında (ortalama 42,17±18,54) idi. Lezyonları başlangıç yaşı 3 ile 70 arasında (ortalama 25,98±14,56) değişiyordu. Hastaların %16'sı 0-18 yaş arasında, %26,7'si 19-40 yaş arasında, %45,5'i 41-65 yaş arasında ve %11,8'i 65 yaş üzerinde idi. Hastaların %67,9'unda plak, %9,1'inde guttat, %6,7'sinde izole saçlı deri, %4,8'inde palmoplantar, %4'ünde palmoplantar püstüler, %3,2'sinde jeneralize püstüler, %2,7'sinde eritrodermik, %1,6'sında invers psoriasis kliniği görüldü. Guttat psoriasis ve jeneralize püstüler psoriasis kadınlarda erkeklere göre anlamlı oranda sık görülmekteydi (p=0,001). Tüm yaş gruplarında en sık görülen klinik tip plak psoriasis olmakla birlikte 0-18 yaş arasında guttat psoriasis (%31,7) sıklığı diğer yaş gruplarına göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p<0,001). Ortalama PAŞİ değeri 10,45±7,02 olarak saptandı. En yüksek PAŞİ değerleri 41-65 yaş arasında (11,94±6,88) görülürken, en düşük değerler 0-18 yaş grubunda (6,28±4,63) izlendi. Tırnak tutulumu hastaların %53'7'sinde görüldü. Tırnak tutulumu 41-65 yaş arasındaki hastaların %64,7'sinde görülürken, 0-18 yaş grubunda bu oran %18,3 idi (p<0,001). Jeneralize püstüler psoriasis (n=12) ve eritrodermik psoriasisli (n=10) tüm hastalarda, palmoplantar psoriasisli hastaların %88,9'unda, plak psoriasisli hastaların %57,5'inde tırnak tutulumu izlenirken, invers psoriasisli hastaların hiçbirinde tırnak tutulumu görülmedi. Hastalığın klinik tipi ile tırnak tutulumu sıklığı arasındaki bu ilişki anlamlı bulundu (p<0,001). Eklem tutulumu 24 hastada (%6,4) izlendi. Eklem tutulumu sıklığı 0-18 yaş arasında %1,7, 19-40 yaş arasında %4, 41-65 yaş arasında %8,8, 65 yaş üzerinde %9,1 olarak saptandı (p<0,001). Eklem tutulumu jeneralize püstüler psoriasis hastalarının %50'sinde, eritrodermik psoriasisli hastaların %40'ında izlenirken, palmoplantar psoriasis, palmoplantar püstüler psoriasis, saçlı deri psoriasisi ve invers psoriasis hastalarının hiçbirinde görülmedi (p<0,001). Eklem tutulumu olan hastalarda tırnak tutulumu eklem tutulumu olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek sıklıkta (%83,3) izlendi (p<0,001). Komorbiditeler arasında en sık hipertansiyon (%24,3) ve diyabetes mellitus (%22,5) görüldü. Komorbiditelerin sıklığında yaşla birlikte anlamlı artış izlendi (p<0,001). Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında sigara kullanım oranı %44,7 olarak saptandı. Sigara kullanımı guttat psoriasis hastalarında düşük oranda (%20,6) iken, palmoplantar püstüler psoriasis hastalarının çoğunda (%93,3) görüldü (p<0,001). Toplam 374 hastanın %24,9'una fototerapi yapılmıştı. Fototerapi palmoplantar psoriasis hastalarının %66,7'sinde, guttat psoriasisli hastaların %44,1'inde, plak psoriasisli hastaların %22,8'inde kullanılmıştı (p<0,001). Hastaların %59,8'ine sistemik tedavi (metotreksat, asitretin ve siklosporin) verilmişti. Sistemik ajanlardan en sık metotreksat (%44,7) kullanılmıştı. Farklı yaş gruplarında verilen sistemik tedavi ajanlarının karşılaştırmalı değerlendirdiğimizde 0-18 yaş arasında en sık kullanılan sistemik tedavi ajanı asitretin (%20) idi. Diğer yaş gruplarında en sık kullanılan sistemik tedavi ajanının metotreksat olduğu görüldü (p<0,001). Hastaların %19,2'sinde biyolojik ajan kullanılmıştı. Biyolojik ajanlardan en sık verilen adalimumab (%9,9) iken, hastaların %8,8'inde etanercept, %8,6'ında infliksimab, %3,5'inde de ustekinumab kullanılmıştı. Biyolojik ajan kullanımı açısından farklı yaş gruplarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Bu çalışmada, yaşa göre psoriasis hastalarının aile öyküsü, klinik tipleri, PAŞİ değerleri, eklem ve tırnak tutulumları, komorbiditeler, eşlik eden dermatozlar, uygulanan tedaviler gibi parametreler karşılaştırılmıştır. Özellikle klinik tiplerin dağılımında, eklem ve tırnak tutulumunda, komorbiditelerde ve tedavi seçiminde yaşın istatistiksel olarak anlamlı bir faktör olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Psoriasis, farklı yaş grupları, karşılaştırma.

Hasan Alakbarov
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege Üniversitesi yüz ve ağız içi lezyonları (egeya) konseyinde oral lökoplaki tanısı alan hastaların demografik özellikleri, oral lökoplakilerin klinik ile histopatolojik özellikleri ve birbirleri ile ilişkileri : Retrospektif çalışma

Oral lökoplaki (OL), "klinik ve histopatolojik olarak diğer tanımlanabilir beyaz hastalık ve rahatsızlıklar dışlandıktan sonra tanı konulabilen kuşkulu davranışa sahip ağırlıklı olarak beyaz lezyon ya da plak" şeklinde tanımlanmaktadır. Oral mukozada en sık karşılaşılan prekanseröz lezyondur. Prevalansı %1,7-2,7 oranlarında bildirilen OL, tütün alışkanlığının getirdiği bir sonuç olarak 40 yaş üzerinde ve erkeklerde daha sık görülmektedir. Etyolojisi multifaktöryeldir. Etyolojide en sık sorumlu tutulan faktör tütün kullanımıdır. Diğer risk faktörleri arasında alkol, Human Papilloma Virüs (HPV), dental restorasyon, mekanik irrtitasyon, Candidiazis, serum A vitamini ve beta karoten düzeylerindeki düşüklük yer almaktadır. Ağız içinde herhangi bir lokalizasyonda yerleşebilmekle beraber en sık karşılaşılan lokalizasyon bukkal mukozadır. OL lezyonlarının yüzey özelliklerine göre başlıca 2 klinik tipi mevcuttur: Homojen ve nonhomojen OL. Homojen lökoplakinin de 2 ana tipi mevcuttur: İnce, düz ve kalın, fissürlü lökoplaki. Nonhomojen OL ise klinik görünümlerine göre eritrolökoplaki, verrüköz ve nodüler olarak gruplandırılmaktadır. Agresif kliniği, multifokal yerleşimi, tedaviye dirençli oluşu, yüksek oranda rekürrens ve malign transformasyon göstermesi ile ayrı bir öneme sahip olan proliferatif verrüköz OL ise verrüköz OL'nin alt tipidir. Klinik olarak OL düşünülen tüm lezyonların histopatolojik örneklemesi yapılmalıdır. OL histopatolojik görünümü displazinin eşlik etmediği skuamöz hiperplaziden şiddetli displaziye dek değişmektedir. Displazi varlığı malign transformasyon açısından en önemli risk faktörü olarak kabul edilmektedir. OL'lerde malign transformasyon %0,13-17,5 oranlarında bildirilmektedir. OL klinik tipi, yerleşim yeri, histopatolojik özellikler gibi faktörlere göre tedavi verilmeksizin yakın takip ile izlenebilir ya da medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi edilebilir. Cerrahi tedavi seçenekleri konvansiyonel cerrahi eksizyon, lazer cerrahi (eksizyon ya da evaporasyon), elektrokoagülasyon ya da kriyoterapidir. Medikal tedavi seçenekleri arasında ise A, C ve E vitaminleri, sistemik β karoten, likopen, retinoidler, ketorolak, lokal bleomisin ve fotodinamik tedavi sayılabilir. Çalışmamızda 2007-2015 yılları arasında EGEYA konseyinde değerlendirilip klinik ve histopatolojik olarak oral lökoplaki tanısı alan hastalar hasta bilgi formları ve konsey fotoğraf arşivi üzerinden retrospektif olarak tarandı. Tespit edilen 79 OL hastasının epidemiyolojik, klinik, histopatolojik özellikleri ve bu hastalara uygulanan tedavi yöntemleri değerlendirildi. Çalışmamıza katılan hastaların 40'ı erkek (%50,6), 39'u (%49,4) kadın olup ortalama yaşları 58,73(±17,952)'idi. Çalışmaya alınan hastaların %57'si (n=45) sigara kullanmaktaydı. Sigara kullanım miktarı ortalama 28,44 ± 34,625 paket/yılıydı. Tütün çiğneme alışkanlığı hastaların %3,8'inde (n=3) mevcuttu. Kronik alkol kullanımı hastaların %27,8'inde (n=22) mevcuttu. Oral hijyenin hastaların %68,4'ünde (n=54) kötü olduğu tespit edildi. Amalgam dolgu hastaların %35,4'ünde (n=28) mevcuttu. Hastaların %27,9 (n=22) mikolojik inceleme yapıldı ve %19 (n=15) Candida albicans üremesi saptandı. Çalışmamızda OL lezyonları en sık (%31,6) bukkal mukozada yerleşmekteydi. İkinci sıklıkta dilde (%29,1) sonra sıra ile gingivada (%11,4), sert damakta (%7,6), yumuşak damakta (%6,3), ağız tabanında (%6,3) ve labial mukozada (%2,5) mevcuttu. Çalışmaya katılan hastaların %49,4'ünde (n=39) homojen OL görürken, %50,6'sında (n=40) nonhomojen OL görülmekteydi. Homojen OL'nin %35,4'ü (n=28) kalın fissürlü OL iken %13,9'u (n=11) ince düz OL'idi. Nonhomojen OL hastalarının %22,8'i (n=18) granüler nodüler, %11,4'ü (n=9) verrüköz, %10,1'i (n=8) eritrolökoplaki, %6,3'ü (n=5) proliferatif verrüköz OL tipindeydi. Lezyonlardan alınan biyopsi örneklerinin histopatolojik incelenmesi sonucunda %46,8'inde (n=37) skuamöz hiperplazi (SH) ve hiperkeratoz, %15,2'sinde (n=12) skuamöz intraepitelial neoplazi 1 (SIN1), %21,5'inde (n=17) SIN2, %15,2'sinde (n=12) SIN3, %3,9'unda (n=3) skuamöz hiperplazi+SIN1, %1,3'ünde (n=1) ise SIN2+SIN3 olarak tespit edildi. Bu sonuçlarla hastaların %48,1'ine (n=38) konvansiyonel cerrahi tedavi, %13,9'una (n=11) medikal tedavi, %8,9'una (n=7) kriyoterapi uygulandı. Ek olarak hastaların %6,3'ünde (n=5) sigara bıraktırıldı; %6,3'üne (n=5) amalgam değişimi yapıldı; %3,8'inde (n=3) oral hijyen sağlandı; %3,8'ine (n=3) tedavi verilmeksizin yakın izlem yapıldı; %2,6'sına (n=2) sigara bırakma ve oral hijyenin sağlanması, %2,6'sına (n=2) sigara bırakma ve medikal tedavi, %1,3'üne (n=1) sigara bırakma ve kriyoterapi, %1,3'üne (n=1) sigara bırakma, amalgam değişimi ve oral hijyen sağlandı; %1,3'ünde (n=1) amalgam değiştirildi, oral hijyen sağlandı ve beraberinde medikal tedavi uygulandı. Hastaların %7,8'inde (n=6) alan kanserizasyonu tespit edildi. Alan kanserizasyonu tespit edilen hastaların %5,2'sinde (n=4) dil karsinomu, %1,3'ünde (n=1) akciğer karsinomu, %1,3'ünde (n=1) ise tonsilde karsioma in situ, hipofarinks ve epiglottiste SHK, larinkste ise karsinoma in situ tanısı mevcuttu. Lezyon klinik tipleri ile etyolojik faktörler, histopatolojik sonuç ve uygulanan tedaviler ilişkilendirildiğinde klinik tipler arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Bu durum hasta sayısının az ve değerlendirilen parametrelerin çok olması nedeniyle oranların düşmesi ile ilişkilendirildi. Anahtar kelimeler: Oral lökoplaki, epidemiyoloji, histopatoloji, tedavi, alan kanserizasyonu

Ecem Bulut Okut
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa tanılı hastalarda cinsel işlev bozukluğu, depresyon ve anksiyetenin yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Hidradenitis suppurativa, kronik ve tekrarlayan cilt hastalığıdır. Bu hastalık, koltuk altları, kasık ve meme altı gibi kıvrımlı bölgelerde görülür ve ağrılı, iltihaplı nodüller, apseler ve fistüller ile karakterizedir. Bu hastalığın tedavisi zor ve sınırlıdır, bu nedenle hasta yaşam kalitesi üzerinde önemli bir etkisi olabilir. Hidradenitis suppurativa tanılı hastaların yaşam kalitesi, cinsel işlev bozukluğu, depresyon ve anksiyete gibi psikolojik etkilerden olumsuz yönde etkilenebilir. Bu etkilerin birçok nedeni olabilir. İlk olarak, ağrılı lezyonlar ve acı hissi nedeniyle cinsel ilişki sırasında ağrı yaşanabilir, bu da cinsel işlev bozukluğuna neden olabilir. Depresyon ve anksiyete, hidradenitis suppurativa tanılı hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen diğer psikolojik faktörlerdir. Hastalığın belirtileri, hastaların sosyal hayatlarını ve günlük aktivitelerini kısıtlayabilir, bu da depresyon ve anksiyetenin gelişimine yol açabilir.Bu çalışmanın amacı, HS;li hastalarda cinsel istek ve işlevsellikte bozulmanın yaygınlığını ve yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon, psikolojik sıkıntı ve klinik özellikler ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya hidradenitis süpürativa tanısı konulan 60hasta(hasta grubu) ve 60sağlıklı birey(kontrol grubu) olmak üzere toplam 120 birey çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcılara; Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (FSFI)/Uluslararası Erektil İşlev İndeksi(IIEF) ölçekleri uygulandı. Hasta ve kontrol gruplarının ölçek skorları karşılaştırıldı. Hasta grubunda ölçek skorlarının hastalığın şiddeti, yaygınlığı ve tutulum yerleri ile ilişkisi değerlendirildi. Hastalardaki depresyon, anksiyete ve cinsel işlev bozukluğunun birbirleri ile ve kontrol grubuyla ilişkisi değerlendirildi. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS 21 ve MedCalc istatistik paket programı kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastaların 40'ı (%66,6) erkek ,20'si (%33.3) kadındı.Hastaların yaş ortalaması (n:60) 35,1±11,9 yıl ve hastalık başlangıç yaşı 25,9±10,2 yıldır. Hastaların en yüksek oranda bulunduğu yaş aralığı (%36.7) 20-29 idi. Hastaların %61.7'si sigara içtiğini belirtmektedir. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi ortalama 27,91±5,16 iken ,hastaların %33.3'ü obez,%38.3'ü kiloluydu. Hastalarda ağırlıklı olarak %21.7'sinde DM, %23.3'nde HT,%15'inde dislipidemi, %10'unda KVH eşlik etmekteydi. Cinsiyetler arasında; sigara pkt/gün ortlamaları arasındaki fark anlamlı (p<0,05) bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların HS yerleşim yerlerinin dağılımına göre incelendiğinde, en sık inguinal(%70), koltuk altı(%66.7), pubis(%53.3) ve daha sonra uyluk iç yüz(%50) ve kalça(%51) tutulumu olduğu saptandı. Çalışma grubumuzdaki hastaların %36.7'si (n=22) Hurley sınıflandırmasına göre evre 2, %35'i (n=21) evre 1 ve %28.3'ü (n=17) evre 3'dü. Hurley Evresi ile Modifiye Sartorius arasında pozitif yönlü, yüksek dereceli (r=0,90) anlamlı ilişki söz konusudur (p<0,05).Hastaların Hurley Evresi ile DYKI arasında pozitif yönlü, orta dereceli (r=0,50) anlamlı ilişki söz konusudur (p<0,05). Hastaların Hurley Evresi ile Hekim Global Değerlendirmesi arasında pozitif yönlü, yüksek dereceli (r=0,91) anlamlı ilişki söz konusudur (p<0,05). DYKI,Beck Depresyon Ölçeği ,Beck Anksiyete Ölçeği ve ACYÖ toplam puan ortalamaları arasındaki fark hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı idi (p<0,05). Kadın hasta ve kontrol grupları arasında; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçek skorları puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı iken (p<0,05); FSFI ve ACYÖ skorları arasında puan ortalamaları arasında anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Erkek hasta ve kontrol grubu arasında; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve ACYÖ ölçek skorlarının puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı iken (p<0,05) IIEF ve IIEF-Erektil Disfonksi- yon ölçek skorları puan ortalamaları arasında anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Erkek ve kadın hasta grupları arasında DYKİ, BDÖ, BAÖ, ACYÖ ölçekleri, modifiye sartorius skoru ve hurley evrelemesi incelendiğinde; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, ACYÖ ve Modifiye Sartorius Skorunun toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan 7 anlamlı fark bulunmadı.(p>0,05) Hurley Evresi ile hastalık süresi, DYKI, BDÖ ve BAÖ ölçekleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki söz konusudur (p*<0,05). Hurley Evresi ile IIEF arasında negatif yönlü anlamlı ilişki söz konusudur (p*<0,05). Hurley Evresi ile FSFI arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Hastalarda genital bölge tutulum olanlarda; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, ACYÖ ve IIEF ölçeklerinin puan ortalamaları,tutulum olmayanlara göre istatistiksel açıdan fark anlamlı iken (p<0,05); FSFI ölçek puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı.(p>0,05) Hastalarda DYKİ ile ilişkili veriler incelendiğinde; tutulan bölge sayısı ve hastalık şiddetinin(Modifiye Sartorius skoru) hastaların DYKİ üzerine etkisi anlamlı saptandı(p<0,05). Hasta yaşı,hastalık süresi,hastalık başlagıç yaşı ve sigara miktarı pkt/gün ortalamalarının DYKİ'ne etkisi istatiksel açıdan anlamlı değildi(p>0,05). DYKI ile Hekim Global Değerlendirmesi, hurley evresi ve pilonidal sinus varlığı arasında anlamlı bir ilişki saptandı. (p<0,05) Çalışmamızda genital bölge tutulumu olan hastalarda DYKİ, BDÖ, BAÖ, ACYÖ ve IIEF skorları ile genital bölge tutulumu olmayan hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). FSFI skorunda ise; genital bölge tutulumu olan hastalar ile genital bölge tutulumu olmayan hastalar karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmamıştır.(p=0.97) Sonuç olarak HS'nin cinsel sağlık ve yaşam kalitesi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu göstermekteyiz. Ayrıca çalışmamız HS'li hastalarda eşlik eden psikiatrik hastalıkların dikkate alınmasınının hastanın psikososyal durumunun değerlendirilmesinin ve gerektiğinde psikiatriye yönlendirilmesinin önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Anksiyete, Cinsellik, Depresyon, Hidradenit, Yaşam kalitesi

AnksiyeteCinsel işlev bozuklukları-psikolojikCinsel işlev bozukluğu-fizyolojik+4
Neslihan Deniz
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rozase hastalarında gastrointestinal sistem hastalıklarının değerlendirilmesi

Rozase, yüzün santralinde kalıcı eritem, papülopüstüler erüpsiyon, telenjiektatik damarlar, yüzde kuruluk, ödem ve yüzün farklı bölgelerinde fimatöz değişikliklere ek olarak oküler tutulum izlenebilen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Rozasenin gastrointestinal sistem dahil olmak üzere birçok sistemik hastalıkla birlikteliği görülmüştür. Gastrointestinal sistemin bağışıklık sistemi, metabolik ve sinir sistemi üzerine etkileri ile cilt homeostazını ve allostazını etkilediği, bağırsak mikrobiyomunun yalnızca bağırsak mukozasında değil tüm vücutta bağışıklık sisteminin dengesinde ve inflamasyon oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran rozase tanılı hastalarda gastrointestinal sistem hastalıkları birlikteliği ve mikrobiyata ile rozase ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 151 rozase tanılı hastada 2019 ROSCO ve 2002 NRS sınıflamasına göre rozase klinik özellikleri değerlendirilmiş ve hastalarda gastrointestinal semptomlar, ROMA-IV kriterleri ile İBS tanısı, gastrointestinal sistem hastalık prevalansları, "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda yüzde yanma batma hissi, papülopüstüler erüpsiyon ile gastrointestinal semptomların bazıları ilişkilendirilmiştir. "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı ile gastrointestinal semptomlar ilişkisiz bulunmuştur. Demodikozis saptanan hastalarda oküler tutulum ve yüzde kuruluk daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda hastalarda bildirilen şişkinlik/gaz, epigastrik bölgede ağrı ve yanma ve regürjitasyon oranları ülkemizden bildirilen prevalanslardan yüksek saptanmıştır. 7 (%4,6) hasta İBS tanısı almıştır. Çalışmamız literatürdeki gastrointestinal hastalıklar ve rozase birlikteliğini gösteren çalışmaları desteklemektedir. Rozase ilişkili komorbiditelerin ortaya koyulması rozase patogenezinin anlaşılması ve yeni tedavilerin geliştirilmesi konusunda aydınlatıcı olabilir.

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal sistemGül hastalığı+1
Selen Gökçel
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtiker hastalarında tedavi ile yaşam kalitesi değişimi

Amaç: Kronik Ürtiker hayat kalitesini oldukça düşüren dermatolojik hastalıklardan biridir. Tedavide anti-histaminik ilaçlar ve Omalizumab gibi IG E üzerinden etki eden yeni nesil biyolojik ilaçlar etkin olarak sıkça kullanılmaktadır. Uygulanan tedavilerin etkinliğini görmek için Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ) ve Kronik Ürtiker Yaşam Kalite İndeksi-CUQ2oL- validasyonu yapılmış iki yaşam kalitesi testi kullanılabilmektedir. Bu çalışmada kronik ürtikerli hastaların tedavi ile yaşam kalitelerinin nasıl değiştiğini DYKİ ve CUQ2oL kullanarak ölçmek ve bu veriler ile anti-histaminik ilaç grubu ile Omalizumab tedavisinin etkinliğini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şişli Florence Nightangale Hastanesi Dermatoloji polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş arasında, bilinen genetik veya kronik hastalığı olmayan, fizik muayeneleri tarafımızca ayrıtıntılı olarak yapılan 76 Kronik Ürtiker hastası dahil edilmiştir. Hastalar ilk başvurularındaki CU-Q2oL ve DYKİ değerleri 8 haftalık takip ile tekrar ölçülmüştür. Meydana gelen değişim ise istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Omalizumab uygulanan grubun ilk DYKİ ölçümlerine göre 2.ay ölçümlerindeki değişimleri, antihistaminik uygulanan grup değişimlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,001; p<0,01). Omalizumab uygulanan grubun ilk CU-Q2oL ölçümlerine göre 2.ay ölçümlerindeki değişimleri, antihistaminik uygulanan grup değişimlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,001; p<0,01).DLQI ve CUQoL ölçümlerinin değişimleri arasında pozitif yönlü (DLQI değişimi arttıkça CUQoL değişimi de artan) %64,5 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r:0,645; p=0,001; p<0,01). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre 300mg/ay dozunda uygulanan Omalizumab tedavisinin tam doz 2. Jenarasyon H1 Antihistaminik alan gruba göre yaşam kalite indeksi (CU-Q2oL ve DYKİ) üzerinde daha etkili olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kronik Ürtiker, Yaşam kalitesi, Omalizumab, Antihistaminik

Histamin antagonistleriOmalizumabTedavi+2
Ömer Çay
Demiroğlu Bilim University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum asprosin düzeyinin androgenetik alopesi hastalarında belirteç olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Androgenetik alopesi çoğunlukla erkeklerde görülen, kıl foliküllerinde ilerleyici minyatürizasyon ile karakterize, bir saç dökülme paternidir. Metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, gibi hastalıkların androgenetik alopesiyle ilişkili olduğu bildirilmiştir. Asprosin yeni keşfedilen bir adipokindir. Obezite, tip 2 diabetes mellitus dahil olmak üzere çeşitli metabolik hastalıklarda asprosin düzeylerinin arttığı gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı serum asprosin düzeylerinin androgenetik alopesi tanısı koymada ve androgenetik alopesi komorbiditelerini saptamada bir belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya androgenetik alopesi tanılı 80 erkek hasta ile yaş özellikleri açısından uyumlu 77 gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun antropometrik, demografik, özgeçmiş, soygeçmiş ve klinik verileri kaydedildi. Androgenetik alopesi tanısına yardımcı olarak her hastaya trikoskopi yapıldı, bulguları kaydedildi. Androgenetik alopesili hastalar Hamilton-Norwood skalasına göre derecelendirildi ve şiddete göre 3 subgruba ayrıldı. Gruplar arasında metabolik sendrom, insülin rezistansı ve dislipidemi varlığına bakıldı. Açlık kan şekeri, lipid paneli, C-reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hızı, insülin ve serum asprosin düzeyleri ölçüldü. Viseral adipozite indeksi hesaplandı. Bu parametreler hasta ve kontrol grubuyla, şiddete göre subgruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Androgenetik alopesi grubunda metabolik sendrom varlığı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,013). Androgenetik alopesili grupta serum LDL ve total kolesterol düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla; p=0,009, p=0,021). Androgenetik alopesili hastalar ile kontrol grubu arasında serum asprosin düzeyleri (p=0,740) ve viseral adipozite indeksi düzeyleri (p=0,869) açısından anlamlı fark saptanmadı. Serum asprosin düzeyi ile metabolik sendrom ve insülin rezistansı varlığı arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Serum asprosin düzeyi ile açlık insülini, vücut kitle indeksi, viseral adipozite indeksi değerleri arasında anlamlı korelasyon izlenmedi (sırasıyla; p=0,768, p=0,365, p=0,172, p=0,906, p=0,272). Viseral adipozite indeksinin metabolik sendromla, vücut kitle indeksiyle, insülin rezistansı ve açlık insülini ile istatistiksel olarak anlamlı korele olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,000, p=0,000, p=0,00, p=0,000). Androgenetik alopesi grubunun trikoskopik muayenesinde frontal bölgede en sık minyatürize saçlar görülürken, verteks bölgesinde en sık saçlar arası çap farkı görüldü. Bal peteği desenli pigmentasyon androgenetik alopesi şiddetiyle anlamlı düzeyde korele bulundu. Sonuç: Androgenetik alopesi metabolik sendrom gibi pek çok komorbiditeye eşlik etmektedir. Çalışmamızda hasta ile kontrol grubu arasında serum asprosin düzeyleri ve viseral adipozite indeksi açısından istatiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Serum asprosin düzeyleriyle metabolik sendrom ve insülin rezistansi arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, viseral adipozite indeksi ile metabolik sendrom ve insülin rezistansı varlığı arasında istatistiksel anlamlı korelasyon saptadık. Viseral adipozite indeksinin androgenetik alopesi hastalarında metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıkları predikte etmekte kullanılabilecek bir gösterge olabileceğini düşünmekteyiz.

Şeyma İçöz Aytaç
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

NRF2 ve Selenoprotein-P'nin psoriasis şiddeti, tırnak ve eklem tutulumu ile korelasyonu

Amaç: Psoriasis kronik bir hastalıktır ve fizyopatolojisinde inflamasyon, anormal keratinosit diferansiyasyonu ve epidermal hiperproliferasyon bulunmaktadır. Oksidatif stres ve reaktif oksijen türlerinin birikimi de patogeneze katkıda bulunur. Antioksidan özelliği olan Selenoprotein-P, karaciğerden selenyumun dokulara taşınmasını sağlayan bir glikoproteindir ve Nükleer Faktör Eritroid-2 İlişkili Faktör-2 ise (NRF2) oksidatif streslere karşı hücresel savunmayı düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür. Bu antioksidan proteinlerin düzeylerinin, psoriasis hastalarında hastalık şiddeti, tırnak ve eklem tutulumu ile ilişkisini incelemeyi amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya psoriasis tanılı 50 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından benzer 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hastalara aile öyküsü ve hastalık süresi sorulmuş, ek olarak psoriatik artrit tanısı almış hastalar kaydedilmiştir. Hastalar Psoriasis Alan Şiddet İndeksi ve Tırnak Psoriasisi Şiddet İndeksi kullanılarak değerlendirilmiştir. Serum Selenoprotein-P ve NRF2 düzeyleri ölçülmüş, bu parametreler hasta ve kontrol grubuyla, hasta grubunda şiddete göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubunun serum NRF2 düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,026) ve eklem tutulumu, tırnak tutulumu, hastalık süresi, tırnak psoriasis şiddet indeksi ile arasında anlamlı bir ilişki gözlemlenmedi. ((p=0,587), (p=0,197), (p=0,110, rho=-0,229), (p=0,120, rho=-0,223)). Serum Selenoprotein-P düzeylerinde hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmedi (p=0,788). Eklem tutulumu, tırnak tutulumu ve Psoriasis Alan Şiddet İndeksi ile Selenoprotein-P arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı ((p=0,506), (p=0,121), (p=0,062, rho=-0,266)). Sonuç: Psoriasis hastalarında serum NRF2 düzeyleri sağlıklı kontrollere göre düşük olduğu bulunmuş, Selenoprotein-P ile anlamlı ilişki bulunamamıştır. NRF2'nin antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri, bu proteinin eksikliğinin hastalığın gelişiminde etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ancak sınırlı hasta sayısı ve yeterli çalışma olmaması nedeniyle daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışmalar, NRF2 ve Selenoprotein-P'nin psoriasis patogenezindeki rollerini aydınlatarak, tanı ve tedaviye katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: İnflamasyon, NRF2, oksidasyon, psoriasis, Selenoprotein-P

Mehmet Enes Sevgili
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı endikasyonlarla fototerapi alan hastaların tedavi uyumları ve tedavide kalma durumlarını etkileyen faktörler

Amaç: Fototerapi dermatolojide uzun yıllardır başarıyla kullanılan bir tedavi olmasına rağmen literatürde hasta uyumunu araştıran çalışmalar sınırlıdır. Mevcut çalışmalar sekonder tedavi uyumunu araştırmakta olup, primer tedavi uyumu ile ilgili veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada endikasyon ayırt etmeksizin fototerapi tedavisine uygun hastaların hem primer hem sekonder tedavi uyuma etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine Mart 2022- Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran, tedavisi sırasında fototerapi önerilen 18 yaş üstü 207 hasta onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Primer tedavi uyumu araştırılırken tedaviyi reddeden hastaların sosyodemografik, hastalık ilişkili özellikleri ve ret sebepleri öğrenildi. Tedaviyi kabul eden hastalar takip edilerek sekonder uyum araştırıldı, ek olarak tedavi ilişkili faktörler ve ekip ilişkili faktörler sorgulandı. Bulgular: Hastaların 81'i (%39,1) erkek ve 126'sı (%60,9) kadındı. Yaşları 18 ile 81 arasında değişmekte olup, ortalaması 50,80±14,69 yıldı. Eğitim düzeyi ve ortalama aylık gelir arttıkça primer tedavi uyumunun arttığı bulundu. Özel sektörde çalışanların kamuda çalışanlara göre; çalışmayanların emeklilere göre ret oranı anlamlı yüksekti. Uzaklık ve varış süresindeki artışın primer tedavi uyumunu azalttığını bulundu. Psoriasis hastalarının hem primer hem sekonder tedavi uyumu diğer hastalıklara göre düşüktü. Hastalık süresindeki uzama, özellikle 10 yıl ve üzeri, tedavi ret oranlarını arttırmaktaydı. Görünür yerde hastalık tutulumu primer tedavi uyumunu artırmakta, yüzde tutulum sekonder tedavi uyumunu azaltmaktaydı. DYKİ skoru arttıkça primer tedavi uyumu artarken sekonder tedavi uyumunun azaldığı bulundu. Daha önce tedavi almamış olmak, dış görünüşü için tedavi arayışında olmak da primer tedavi uyumunu arttırmaktaydı. Geçmiş topikal tedavileri düzensiz kullandığını söyleyen kişilerin primer, sistemik tedavileri düzensiz kullandığını söyleyen kişilerin sekonder tedavi uyumu düşüktü. Sistemik ilaç kullanmak istemeyen hastaların primer tedavi uyumu yüksek ancak sekonder tedavi uyumu düşük bulundu. En sık ret sebepleri uzaklık ve işten izin alamamaktı. Tedavi alan hastalarda yan etki oranı %19,2 bulunmuştur. Hastaların %9,6'sında hiperpigmentasyon veya lentigo, %5,8'inde eritem, %4,8'inde kuruluk kaşıntı gelişmiştir. Çalışma sonunda fototerapide primer tedavi uyumu %63,8, sekonder tedavi uyumu %91,3, genel tedavi uyumu %53 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamız fototerapide primer tedavi uyumunun araştırıldığı literatürdeki ilk çalışmadır. Ayrıca Türkiye'de fototerapi tedavi uyumunu gösteren ilk verilerdir. Prospektif oluşu ile tedavi alanlarda hasta takip verileri de belirtilmiştir. Çalışmanın bir diğer farklılığı da farklı çok sayıda endikasyonu içermesidir. Fototerapi hastalarına bütüncül yaklaşım ile tedavi uyumu ve başarısını arttırabilecek faktörler literatüre kazandırılmıştır.

Deri hastalıklarıDermatolojiFototerapi+2
Kaan Gündüz
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında prognostik faktörlere göre majör organ tutulum riski ve ortaya çıkış sürelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Behçet hastalığında mukokutanöz bulgular en sık görülen bulgulardır ve hastaların çoğunda sistem tutulumlarından önce erken başlangıç göstermektedir. Dermatoloji uzmanları Behçet hastalığının tanısında ve takibinde büyük rol oynamaktadır. İzlem sırasında hastaların sistem tutulumlarının bulguları açısından değerlendirilmesi, major organ tutulumlarının erken tanı ve tedavisini sağlayacağından son derece önemlidir. Literatürde sistem tutulumlarının ortalama ortaya çıkış sürelerini içeren çalışmalar bulunmakla birlikte, prognostik faktörlere göre değerlendirme yapan çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada hastaların izlemine yol göstermesi açısından; majör organ tutulum riski ve ortaya çıkış sürelerinin cinsiyet ve başlangıç yaşı gibi prognostik faktörlere göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 1999-Aralık 2022 arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Multidisipliner Tanı ve Tedavi Ünitesi'nde Behçet hastalığı tanısıyla takip edilen, Uluslararası Behçet Hastalığı kriterlerini (ICBD) karşılayan ve belirtilen kriterleri karşılamasının üzerinden ≥5 yıl geçmiş olan 1085 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı kriterlerini tamamladıkları yaş, majör organ tutulumları ve kriterlerin tamamlanmasından tutulumların ortaya çıkmasına kadar geçen süre ile ilişkili bilgileri retrospektif olarak tarandı. Göz, vasküler, nörolojik ve GİS tutulumları majör organ tutulumu olarak tanımlandı. Hastalar; kadın/erkek, juvenil (tanı yaşı ≤16) /erişkin (tanı yaşı >16), tanı yaşı ≤25/ >25, tanı yaşı ≤40/>40 olarak alt gruplara ayrıldı. Alt gruplar kendi aralarında majör organ tutulum sıklığı ve tanı kriterlerinin tamamlanmasından majör organ tutulumuna kadar geçen süre açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların %56,4'ü (n=612) kadın, %43,6'sı (n=473) erkekti. Tanı yaşı ortalama 29,1±9, takip süreleri ortalama 13,73±6,89 yıldı. Hastaların %48'i mukokutanöz tutulumla takipliyken %52'sinde en az bir majör organ tutulumu bulunmaktaydı. Tüm majör organ tutulumları erkek hastalarda kadın hastalara göre anlamlı olarak daha sık bulundu. Göz tutulumu kadın hastalarda tanıdan ortalama 4,6 ±6,6 yıl, erkek hastalarda 2,6 ±5,4 yıl sonra ortaya çıkmıştı. Erkek hastalarda göz tutulumunun ortaya çıkma süresi kadın hastalara göre anlamlı olarak daha kısaydı. Cinsiyete göre vasküler, nörolojik ve GİS tutulumlarının ortaya çıkma süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hastaların 16 yaş, 25 yaş ve 40 yaşından önce/sonra tanı almalarına göre yapılan karşılaştırmada majör organ tutulum sıklığı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. 25 yaş sonrasında tanı alan grupta göz ve vasküler tutulumun ortaya çıkış süresi (sırasıyla tanıdan ortalama 2,9±5,7 yıl ve 3,3±6 yıl sonra) 25 yaş ve öncesinde tanı alan gruba göre (sırasıyla tanıdan ortalama 4,7±6,6 yıl ve 6±5,8 yıl sonra) anlamlı olarak daha kısa bulundu. Sonuç: Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak erkek hastalarda major organ tutulumları daha sık olarak saptanmıştır. Ancak 25 yaşından sonra tanı alan hastalarda majör organ tutulum sıklığının ≤ 25 yaşta tanı alan gruptan anlaml farklılık göstermemesi ve daha kısa sürede ortaya çıktığının gösterilmesi, bu hastalarda da sık aralıklarla takibin uygun olacağını göstermektedir. Juvenil hastalarda bu sürenin erişkin hastalara göre, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, daha uzun olarak saptanmış olması, bu hastaların takip ve tedaviden kopmamasını sağlamanın önemini ortaya koymaktadır. Genel olarak major organ tutulumlarının büyük bölümü tanıdan sonraki ilk 5 yılda gelişmekle birlikte, az sayıda hastada da olsa tanı kriterlerinin karşılanmasından 18 yıl önce ve 31 yıl sonra bile gelişmiş olması, hastalığın hastadan hastaya çok farklı bir seyir gösterebildiğini göstermekte ve uzun süreli takibin önemini ortaya koymaktadır

Behçet hastalığıCinsiyetHasta takibi+2
Kübra Gündüz
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis vulgaris hastalarında nükleer faktör kappa B (NF- κb) ile ilişkili kodlamayan RNA'ların (ncRNA) analizi

Psoriazis genetik, çevresel ve immünolojik faktörlerin bir arada rol oynadığı, çok sayıda komorbidite ile ilişkili sık görülen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Patogenezi multifaktöriyeldir. Özellikle erken başlangıçlı psoriaziste, genetik faktörler patogenezde çok önemlidir. Son çalışmalar, patogenezde kodlamayan RNA (ncRNA)'ların rollerine odaklanmaktadır. Kodlamayan RNA'lar, genomda aktif olarak kopyalanan ancak protein kodlamayan RNA transkriptleridir. Düzenleyici kodlamayan RNA'ların, 200 nükleotitten uzun olanları uzun kodlamayan RNA (lncRNA) olarak adlandırılmaktadır. Uzun kodlamayan RNA'lar başta kanserler olmak üzere çok sayıda hastalıkla ilişkilendirilmiştir. Psoriazisle ilişkilendirilen çok sayıda uzun kodlamayan RNA da vardır. Kodlamayan RNA'lar nükleer faktör kappa B (NF- κB), JAK-STAT, mTOR, MAPK gibi sinyal yollarının aktivitelerini düzenlemektedirler. Nükleer faktör kappa B, psoriazis patogenezinde önemli sinyal yolaklarından biridir. Çalışmamızda psoriazis hastalarında, NF-κB ile ilişkilendirilen uzun kodlamayan RNA'lardan, lncRNA PACER ve H19 ekspresyonlarını analiz ettik. Ayrıca bu genlerin hedefleri olan COX-2 ve p65 ile bunlara ek p50 mRNA ekspresyonlarını analiz ettik. Çalışmamız için, son 3 ayda sistemik tedavi, fototerapi ve son 1 ayda topikal tedavi kullanmayan 35 psoriazis vulgaris (17 erkek, 18 kadın) hastasının lezyonlu derisinden biyopsi alındı. Kontrol grubunda, plastik cerrahide opere edilen veya blefaroplasti yapılan hastaların atıl dokuları kullanıldı. Çalışmaya dermatolojik hastalığı olmayan 32 sağlıklı kontrol (20 kadın, 12 erkek) dahil edildi. Psoriazis hastalarında, sağlıklı kontrole kıyasla PACER ve H19 ekspresyonları artmış olarak saptandı. Psoriazis hastalarında, sağlıklı kontrole kıyasla COX-2, p65 ve p50 ekspresyonları azalmış olarak saptandı. Erkek hastalarda, kadınlara kıyasla PACER ve H19 ekspresyon değişim oranları daha fazla artış gösterdi. Erken başlangıçlı psoriazis hastalarında, geç başlangıçlı psoriazis hastalarına kıyasla PACER ve H19 ekspresyon değişim oranları daha fazla artış gösterdi. Hafif şiddette psoriazis hastalarında, orta/şiddetli şiddette psoriazis hastalarına kıyasla PACER ekspresyon değişim oranları daha fazla artış gösterdi. Aile öyküsü olmayan psoriazis hastalarında, aile öyküsü olan psoriazis hastalarına kıyasla COX-2 ekspresyon değişim oranları daha fazla azalma gösterdi. Hem hasta hem de kontrol grubunda PACER ile H19 arasında, COX-2 ile p65 arasında ve p65 ile p50 arasında aynı yönde korelasyonlar saptandı. Kontrol grubunda COX-2 ile p50 arasında aynı yönde korelasyon saptandı. Hasta grubunda PACER ile hastaların yaşı, PACER ile hastaların vücut kitle indeksi arasında zıt yönde korelasyon saptandı. Hasta grubunda hastaların yaşı ile vücut kitle indeksleri arasında aynı yönde korelasyon saptandı. Bu çalışmadan elde edilen veriler psoriazis patogenezine ve genetiğine yönelik yeni bilgiler edinmemizi sağlayacaktır. Elde ettiğimiz yeni verilerle, ileride özellikle kişiye özel yeni tedavi stratejileri geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktayız.

Deri hastalıkları-enfeksiyözDeri hastalıkları-genetikDizi analizi-RNA+5
Sevilay Ertürk
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ürtiker immünopatogenezinde T regülatör ve T helper hücrelerinin araştırılması: Serumda RORγt, mTOR, STAT3, FOXP3 transkripsiyon faktörleri ve ilgili sitokin düzeylerinin incelenmesi

Kronik spontan ürtiker (KSÜ) patogenezinde Th17/Treg dengesizliğinin ve ilişkili sitokin ortamının katkısını aydınlatmak, IL-23 merkezli biyobelirteç panelinin tanısal performansını ve hastalık aktivitesiyle ilişkilerini değerlendirmek ve makine öğrenmesine dayalı öngörü modelleri geliştirmek amacıyla kesitsel bir çalışma yürütüldü. Kesitsel tasarıma sahip çalışmaya 45 KSÜ hastası ve yaş cinsiyet uyumlu sağlıklı kontroller dâhil edildi. Serumda FOXP3, IL 17A, IL 22, IL 23, IL 6, IL 13, IL 21, IL 10, IL 35, mTOR, STAT3 ve RORγt düzeyleri ELISA ile ölçüldü. Demografik ve klinik veriler kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS v26.0 ile; ROC analizi ve lojistik regresyonun yanı sıra Random Forest, SVM ve XGBoost algoritmaları Python scikit learn kütüphanesi kullanılarak uygulandı. KSÜ grubunda IL-23, IL-6, IL-13, IL-17A, IL-22 ve RORγt anlamlı olarak yüksek, mTOR belirgin düşük saptandı (tümü p<0,001). IL-23 için >1,34 pg/mL eşiği %87 duyarlılık ve %100 özgüllük sağladı. En iyi tanısal performans AUC=0,975 ile Random Forest modelinde elde edildi ve en güçlü belirleyiciler IL-23, IL-6, mTOR ve IL-13 oldu. Hastalık aktivitesi (UAS7), D-dimer ile pozitif (ρ=0,37) ve IL-21 ile negatif (ρ=−0,38) korelasyon gösterdi. Tip 2B alt tipini ayırt etmede yüksek IL 23 bağımsız belirteçti(OR = 13.6). Bulgular, KSÜ'de bozulmuş Th17/Treg eksenini desteklemekte ve IL-23'ün güçlü bir tanısal biyobelirteç olduğunu ortaya koymaktadır; rutin laboratuvar parametreleriyle entegre Random Forest tabanlı yaklaşım, KSÜ sınıflandırmasında yüksek doğruluk sunmaktadır. Çok merkezli doğrulama ve IL-23 hedefli stratejilerin klinik etkisinin araştırılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker; Th17; Treg; IL 23; Biyobelirteç; Makine öğrenmesi

BiyobelirteçlerÜrtiker
Bekir Kurt
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarında serum ve doku düzeyinde TL1A,IL-17,IL-22,IL-13,IL-4,IL-11,IL-34,IL-9,TGF-beta seviyelerinin araştırılması

Hidradenitis Süpürativa Hastalarında Serum Ve Doku Düzeyinde Tl1a, Il-17, Il-22, Il- 13, Il-4, Il-11, Il-34, Il-9, Tgf-Beta Seviyelerinin Araştırılması Hidradenitis süpürativa(HS), derin yerleşimli, deri ve deri altı dokuları etkileyen, ağrılı nodüller, drene olan apseler ve sinüslerle karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır; genellikle 18-34 yaş arasındaki genç bireylerde görülür. Gluteal bölge, kasıklar, koltuk altı, anogenital bölge ve saçlı deri en sık etkilenen bölgelerdir. HS patogenezi karmaşık olup genel görüş olarak foliküler oklüzyonun süreci başlattığı ve inflamasyon sürecini ve ilişkili sitokinlerin salınımını yol açtığı düşünülmektedir. TNF-alfa ve IL-17 gibi sitokinlerin rolü çok fazla çalışmada gösterilmiş. TL1A da birçok inflamatuar süreçte rol aldığı ve çeşitli inflamatuar hastalıklarda yükseldiği gösterilmiş. HS ile patogenez açısından benzer olan CH'da ve psöriazisde yüksek saptanması ilham kaynağı oldu. Çalışmamızda başta TL1A olmak üzere IL-17, IL-22, IL-13, IL4, IL-11, IL-34, IL-9, TGF-BETA sitokinlerinin hasta ve kontrol grubunda serum seviyelerini ve hasta grubunda lezyonel ve perilezyonel sağlam dokudaki ekspresyonlarını değerlendirip hastalık şiddeti ve inflamatuar parametrelerle korelasyonu incelemek amaçlandı. Çalışmamıza 25 HS hastası ve 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Serum sitokin seviyeleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Tüm sitokinlerin doku örneklerinde ekspresyon analizi yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarında vücut kitle indeksi, bel çevresi, C-RP, ESR, rutin biyokimya ve lipid parametreleri kaydedildi. Serum TL1A seviyeleri hasta ve kontrol grubunda anlamlı farklılık saptanmadı. Perilezyonel dokuda lezyonel dokuya göre daha fazla oranda TL1A ekspresyonu saptandı. ). Serum TL1A seviyeleri yükseldikçe lezyonel deride IL-17-22-13-9 expresyonlarının da arttığı gözlemlenmiştir. Serum IL-17-22 ve TGF-beta seviyeleri hasta grubunda anlamlı derecede yüksek saptandı. Serum IL-9-11-13-34 seviyeleri hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Serum IL-4 düzeyi hasta grubunda anlamlı derecede daha düşük bulundu. Lezyonel dokuda perilezyonel gruba göre IL-11 (-6.74), IL-13 (-3.78), IL-17 (-2.16), IL-22 (-1.83), IL-34 (-3.73), IL-4 (-5.13),IL-9 (-1.83),TL1A (-2.29) daha az eksprese edildi ,yalnızca TGF-β (+1.28) lezyonel dokuda daha fazla ekspresyonu saptandı. . Serum IL-22 ile lezyonel TL1A,IL17-22-11 arasında negatif korelayon saptandı 80 Bunun yanında serum IL-22 ile NLR düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. IL-22 ile TL1A arasında negatif korelasyon bulunmuştur. yalnızca IL-22 ile Hurley evrelemesi arasında anlamlı korelasyon saptandı.Serum crp değerleri ile IHS4 ve serum TGF-β ile anlamlı korelasyon saptandı. Çalışmamızdaki sonuçlar HS patogenezine ışık tutacağını ve ileri çalışmalar ile bu sitokinlerin patogenezdeki yerini netleşeceğini , hastalığın tedavisinin geliştirilmesinde de önemli rol oynayacaktır. Anahtar Kelimeler :TL1A,Hidradenitis Süpürativa,IL-4,IL-13,IL-34

Sevda Edis Çınar
Pamukkale University
2025
00