Kırşehir Ahi Evran University
Discipline

Moleküler Tıp Anabilim Dalı

Kırşehir Ahi Evran University

162

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastalarda bazı biyokimyasal parametrelerin incelenmesi ve risk kestirim modellerinin oluşturulması

Amaç: Bu tezin amacı şizofreni, bipolar bozukluğu olan hastalarda biyokimyasal parametrelerin incelenmesi ve risk kestirim modellerinin oluşturulmasıdır. Hipotezler: Şizofreni ve bipolar hastalarının bazı biyokimyasal parametre değerleri ile kontrol gruparasında anlamlı fark olması beklenmektedir. Yöntem: 65 şizofreni, 65 bipolar hastasının biyokimya değerleri tiroid fonksiyon testleri (TSH, T 3 ve T 4 ), 25-0H D 3 , kalsiyum, ferritin, demir, folat, vitamin B 12 , magnezyum düzeyleri incelenerek istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Elde edilen bulgular doğrultusunda sağlıklı grubun risk analizi değerlendirildi. Kontrol grubu için TSH, T3, T4, 25-0H D 3 , kalsiyum, ferritin, demir, folat, magnezyum düzeylerini etkilemeyecek herhangi bir metabolik hastalığı olmayan ve bu parametrelerin düzeylerini etkileyebilecek bir ilaç kullanmayan kişiler seçilmiştir. Bulgular: Şizofreni tanısı alanların %55.4'ü erkek, bipolar bozukluk tanısı alan hastaların %61.5 i kadın hastadır. Bipolar bozukluk tanısı alan erkek hastaların kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Vitamin B 12 (p=0.013) ve Ferritin düzeyleri (p=0.035) yüksek, T 3 düzeyleri (p<0.001) ise düşük bulunmuştur. TSH, D vitamini (25-OH D 3 ), Folat, Ca, Fe, Mg, T 4 düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Şizofren tanısı alan erkek hastaların kontrol grubu ile karşılaştırıldığında T 3 düzeylerinin düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0.001). TSH, Vitamin B 12 , Ferritin, D vitamini (25 (OH) Vitamin D 3 ), Folat, Ca, Fe, Mg, T 4 düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Bipolar bozukluk tanısı alan kadın hastalar ve şizofreni tanısı alan kadın hastalarda kontrol grubuna göre Ferritin düzeyleri (p=0.002), T 4 düzeyleri (p=0.019) yüksek, T 3 düzeylerinin (p<0.001) ise düşük olduğu belirlenmiştir. TSH, Vitamin B 12 , D vitamini (25 (OH) Vitamin D 3 ), Folat, Ca, Fe, Mg düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç: Vitamin eksikliği tespit edilip müdahale edilmedikçe, psikotrop ilaçlarla tedavi başarısız olabilir. Psikotik semptomlarda; antipsikotik tedavinin yanı sıra, serum düzeyleri düşük olan vitamini yerine koyma iyileşme üzerinde olumlu etki sağlayacaktır. Bu nedenle, özellikle bilişsel bozukluğu olan psikiyatrik hastaların ilk başvurularında serum vitamin B 12 , T 3 , T 4 ve TSH hormonları ile ferritin seviyelerinin rutin tarama testi olarak kullanılması önerilebilir.

Bipolar bozuklukMinerallerRisk faktörleri+5
İsmail Eren Polat
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Morbid obezitede MİR27A RS895819 mutasyonunun analizi

Obezite tüm dünyada giderek yaygın hale gelen bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkmaktadır. Obezitenin tedavisinde ilerlemeler sağlamak amacıyla obezite ile ilişkili olan genetik faktörler sıklıkla araştırılmaktadır. Bu bağlamda yapısal genlerdeki mutasyınlarun yanında gen ekspresyonlarının düzenlenmesinde görev alan miRNA'lar veobezite arasındaki ilişkiler sıklıkla araştırılan konulardan biri olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada miR27a rs895819 mutasyonu ile morbid obezite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmada morbid obez tanısı almış 57 hasta ve sağlıklı kontrol grubu olarak da 55 birey incelendi. Hasta grubunun yaş ortalaması 38,91±12,03 iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 25,76±4,23'dir. Hasta grunun ortalama beden kütle indeksi 40 kg/m2 ve üzeri olarak belirlenmiştir. Hasta ve kontrollerin kan örneklerinde DNA izolasyonları gerçekleştirilerek, polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle miR27a rs895819 bölgesi incelendi. Elde edilen sonuçlar Ki-kare ve Hardy-Weinberg dengesi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda miR27a A>G mutasyonu ve morbid obezite arasında allel ve genotip sıklığı bakımından anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir(p>0,05). Sonuç olarak, çeşitli çalışmalarda adipogenik yolakların negatif regülatörü olarak belirlenen miR27a'nın rs895819 mutasyonunun kısıtlı bir Türk populasyonunda obezite oluşum süreçleriyle ilişkili olmadığı belirlenmiştir. Elde edilen sonuçların kesinlik kazanması için daha büyük ve farklı populasyonlarda doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler:Obezite, morbidite, beden kütle indeksi, miR27a

Gen ifadesiMorbiditeMutasyon+3
Cansu Teke
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Termomineral sularda ve meyve sularında kurşun, bakır ve nikel tayini için analitik yöntem geliştirilmesi

Ağır metallerin çoğu hayatsal fonksiyonlar için gereksiz olup belirli bir konsantrasyonda insan vücuduna zarar verebilir. Çevre kirliliği nedeniyle; göl, okyanus ve toprakta artış gösteren ağır metaller insanlık için ciddi riskler getirmektedir. Bu nedenle, çevresel örneklerin ağır metal içeriğinin belirlenmesi için yeni ve hassas yöntemler geliştirmek gerekli ve önemlidir. Bu çalışmada, Yüksek Çözünürlüklü Sürekli Işın Kaynaklı Alevli Atomik Absorpsiyon Spektrometresi (HR CS- FAAS) kullanılarak meyve suları ve termomineral sularda eser miktarda kurşun, bakır ve nikel miktarının belirlenmesi için yeni bir katı faz ekstraksiyon (SPE) yöntemi geliştirilmiştir. Çalışmada, asma dalından (ACVS) elde edilen bir aktif karbon, adsorban olarak kullanılmıştır. Kolon tekniği ayırma ve zenginleştirme işleminde uygulanmıştır. En uygun koşulları belirlemek için; örnek çözeltinin pH'ı, geri kazanım çözeltisinin türü ve konsantrasyonu, örnek çözeltinin ve geri kazanım çözeltisinin akış hızı, örnek çözeltinin hacmi ve yabancı iyonların analit iyonlarının geri kazanım verimine etkisi incelendi. ACVS içeren kolonda, kurşun, bakır ve nikel için tespit sınırları (LOD) 0,36, 0,69 ve 0,28 µg L-1, zenginleştirme faktörü 60 olarak belirlendi. Yöntemin doğruluğu bilinen miktarda analit iyonlarının gerçek örneklere ilave edilmesiyle yapılan geri kazanma çalışmalarıyla kontrol edildi. Geliştirilen metot, çeşitli meyve sularına ve termomineral su örneklerine başarıyla uygulandı. Aralık 2019 – xiii+ 55 Sayfa Anahtar Kelimeler: Meyve Suyu, Termomineral Sular, Aktif Karbon, Alevli Atomik Absorpsiyon Spektrometri, Ağır metaller

Aktif karbonAtomik soğurma spektrometriAğır metaller+7
Hilal Yıldız Karakoç
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Evde yaşayan yaşlıların sıvı alım durumları ve etkileyen faktörlerin incelenmesi

Yaşlıklıkta çeşitli nedenlerle sınırlı seviyede sıvı alımı ve yaşanan sıvı kayıpları önemli sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Bu durum yaşlılarda ölüm gibi ağır sonuçlara varacak riskleri barındırmaktadır. Araştırma evde yaşayan yaşlı bireylerin sıvı alım durumları ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı-ilişkisel türdedir. Araştırmanın örneklemini Kırşehir il merkezinde ikamet eden ve evinde yaşayan 98 yaşlı birey oluşturmuştur. Veriler sayı, yüzde, ortalama olarak özetlenmiş değerlendirmelerde sıvı açığı miktarı ve etkileyen faktörler arasındaki ilişki Pearson Korelasyon analizi, Spearman korelasyon analizi ve Ki Kare analizi kullanılarak incelenmiştir. Araştırmaya katılan bireylerin günlük ortalama sıvı alım miktarlarının 1721,4±478,6 ml. olduğu ve 89 bireyin (%90,8) ise günlük almaları gereken miktardan daha az sıvı aldıkları tespit edilmiştir. Ayrıca bireylerin depresyon seviyeleri ve günlük yaşam aktivitelerinde başkalarına olan bağımlılıkları ile sıvı açığı düzeyleri arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişkiye rastlanmıştır. Son olarak bireylerin yaş gruplarına, eğitim düzeylerine ve birlikte yaşadıkları kişi durumuna göre günlük sıvı tüketim düzeyleri incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Yaşlıların özellikle sıvı alım durumları ile etkileyen faktörler yönünden izlenmesi ve yeterli sıvı tüketim alışkanlığının kazandırılmasının önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yaşlılar, su tüketimi, dehidrasyon.

DehidratasyonGeriatriSu tüketimi+2
Buse Dönmez
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik hastalığı olan yaşlılarda vitamin ve biyoelementlerin kullanım sıklığının belirlenmesi

Araştırma kronik hastalığı olan yaşlılarda vitamin ve biyoelementlerin kullanım sıklığı, kullanım özellikleri ve bu özellikler üzerine sosyodemografik değişkenlerin etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel türde yapılmıştır. Araştırmanın örneklem grubunu Kırşehir il merkezinde bulunan bir Aile Sağlığı Merkezi'nde kayıtlı 260 yaşlı birey oluşturmuştur. Veriler sayı, yüzde ve ortalama olarak özetlenmiş, değerlendirmelerde Ki-kare analizi kullanılmıştır. Çalışmaya katılan yaşlı bireylerin yaş ortalaması 69,0±3,83 olup %51,2'si kadındır. Yaşlıların %32,3'ü vitamin ve biyoelementleri, %12,3'ü biyoelementleri, %20,0'ı ise vitaminleri kullanmaktadır. Yaşlıların kullandıkları biyoelementler sırasıyla Kalsiyum (%4,7), Magnezyum (%3,1), Demir (%1,5), ve Çinko (%1,5)dur. Yaşlıların kullandıkları vitaminler ise sırasıyla C vitamini (%8,8), D vitamini (%6,2) ve B12 vitaminidir (%5,0). Yaşlıların %12,5'i biyoelementleri, %13,8'i ise vitaminleri reçetesiz kullanmaktadır. Vitamin ve biyoelementleri kullanan bu yaşlıların %18,5'i hastalıklardan korunmak, %13,8'i ise hastalıkların tedavisi için kullanmaktadır. Sağlık personeline danışarak vitamin ve biyoelementleri kullanma oranı yaşlılarda %23,1'dir. Çalışmaya katılan yaşlı bireylerde; kadın cinsiyetinde, bekar olanlarda, hayatının uzun bir bölümünü ilçe, kasaba, köyde geçirenlerde, sağlık durumunu kötü algılayanlarda, herhengi bir işte çalışmayanlarda, sağlık kurumuna ulaşımda sorun yaşamayanlarda biyoelement kullanma oranları yüksek olarak belirlenmiştir (p<0,05). Yaşlı bireylerden evli olanların bekar olanlara göre ve çalışmayanların çalışanlara göre vitaminleri kullanma oranları yüksek olarak belirlenmiştir (p<0,05). Yaşlıların vitamin ve biyoelementleri kullanmadaki en önemli sorunları reçetesiz ve sağlık personeline danışarak kullanmaları olmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda yaşlıların vitamin ve biyoelementleri akılcı kullanımı konusunda farkındalık kazandırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Vitaminler, eser elementler, kronik hastalık, yaşlı.

Eser elementlerGeriatriKronik hastalık+3
Nermin Kılıç
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

idrar yolu enfeksiyon etkeni E.coli izolatlarında fosfomisin direnç genlerinin moleküler karakterizasyonu

Bu Çalışmada, Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Mikrobiyoloji Laboratuvarına gelen idrar örneklerinden izole edilen 24 fosfomisin dirençli E.coli izolatı dâhil edilmiştir. İzolatların tür tayini ve antibiyotik duyarlılık çalışmaları Vitek 2 Compakt (bioMérieux, Fransa) otomatize sistemi ve disk difüzyon yöntemleri ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen E.coli izolatlarında fosfomisin direncinden sorumlu olduğu bilinen plazmit kaynaklı fosA, fosA3, fosB, fosC, fosC2, fosX genleri spesifik primerler kullanılarak PCR yardımı ile taranmıştır. E.coli izolatlarının ayrıca beta-laktam ve kinolon grubu antibiyotiklerine karşı dirençten sorumlu olan blaTEM, blaSHV, blaOXA-1, blaPER-1, blaGES, blaVEB, blaCTX-M, qnrA, qnrB, qnrS, aac-(6')-ıb-cr genlerin ve Sınıf-1 ve Sınıf-2 integron varlığı spesifik primerler kullanılarak PCR yardımı ile taranmıştır. İzolatların Klonal ilişkileri REP PCR yardımı ile çalışılmıştır. İzolatlardan elde edilen konjugatif ve transformant plazmitlerin replikasyon orijinleri PCR-temelli replikasyon orijini belirleme yöntemine göre gerçekleştirilmiştir. Fosfomisin direncini belirlemek için yapılan PCR işlemi sonucunda 24 örnekten 1 (FF25)'i fosA3 geni bakımından pozitif bulunmuştur. Örneklerin 11'inde blaTEM, 6'sında blaOXA-1, 3'ünde blaSHV geni varlığı tespit edilmiştir. blaCTX-M geni için yapılan PCR sonucunda ürünler dizin analizine gönderilmiş ve 14 pozitif sonucun hepsinin CTX-M15 grubuna ait olduğu tespit edilmiştir. İzolatların hiçbirinde blaPER-1, blaGES, blaVEB genleri tespit edilememiştir. E.coli izolatlarının 6'sı qnrB ve qnrS, 9'u aac-(6^')-ıb-cr geni içerdiği tespit edilmiştir. İzolatların hiçbiri qnrA geni içermemektedir. Sınıf-1 ve Sınıf-2 integron içerikleri araştırıldığında; izolatların 3'ünün Sınıf-1, 5'inin de Sınıf-2 integron içerdikleri tespit edilmiştir. Yapılan konjugasyon çalışmaları sonucunda 24 bakteri izolatının 1'inin konjugatif plazmit taşıdığı tespit edilmiştir. Transformasyon deneyleri sonucunda da 2 izolatın fosfomisin direncinin plazmit üzerinde taşıdığı tespit edilmiştir. Transformant plazmitlerin fosfomisin direnç genleri tanımlanamamıştır. Çalışmada elde edilen epidemiyolojik veriler ve literatür araştırmaları sonucu fosfomisin antibiyotiği alternatif ajan olarak kullanılma girmesi ile direnç oranı yükselmeye başlamıştır. Bu çalışma direncin hem ülkemizde hem de dünyada yayılımının belirlenmesinde oldukça önemli ipuçları verecektir. Aynı zamanda bundan sonra yapılacak olan çalışmalar için çok önemli bir veri tabanı olacaktır.

DNA replikasyonuEscherichia coli enfeksiyonlarıFosfomisin+7
Funda Yağ
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlı bireylerin akılcı ilaç kullanımıyla ilgili bilgi ve uygulamaları

Bu çalışma, yaşlıların akılcı ilaç kullanımına yönelik bilgi ve uygulamalarının incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı türdeki çalışma 382 yaşlı birey ile yürütülmüştür. Veriler Akılcı İlaç Kullanım Anketi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Veriler tanımlayıcı analiz yöntemleri ve ki-kare testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmada yaşlıların %72.5'i doktor tavsiyesi olmadan ilaç kullandıklarını, %23.6'sı doktora danışmadan ilaç dozlarını artırıp/azalttıklarını, %91.1'i doktorun önerdiği ilaç saatlerine uyduklarını, %44.2'si de doktorun önerdiği süreden önce ilaç kullanmayı bıraktıklarını ifade etmişlerdir. Yaşlılarda akılcı ilaç kullanımı ile ilgili en önemli sorunların doktor tavsiyesi olmadan ilaç kullanımı ve ilacın önerilen süreden önce bırakılmasıdır. Bu sonuçlar doğrultusunda yaşlıların akılcı ilaç kullanımı konusunda desteklenip, bilgilendirilmesi ilaçların akılcı kullanımına önemli katkı sağlayacaklardır.

Akılcı ilaç kullanımıBilgiGeriatri+4
Ömer Hacıoğlu
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Hemşirelik öğrencilerinin COVID-19 pandemisinde kendi kendine ilaç kullanım özellikleri

Kendi kendine ilaç kullanımı dünya çapında yaygın bir uygulamadır ve bunun sonucu maddi, manevi ve sağlık kayıpları olmaktadır. AraĢtırma COVID-19 pandemi sürecinde hemĢirelik bölümü öğrencilerinin kendi kendine ilaç kullanım yaygınlığını ve etkileyen faktörleri değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı nitelikte yapılmıĢtır. ÇalıĢma KırĢehir Ahi Evran Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi hemĢirelik bölümünde 2020-2021 eğitim-öğretim yılında, araĢtırmaya katılmayı kabul eden 560 öğrenci ile yürütülmüĢtür. AraĢtırmada evrenin %61.40'ına ulaĢılmıĢtır. Veriler, araĢtırmacılar tarafından ilgili literatür incelenerek oluĢturulan "Veri Toplama Formu" kullanılarak toplanmıĢtır. Verilerin analizinde, sayı, yüzde, ortalama ve Ki-Kare testi kullanılmıĢtır. AraĢtırmaya katılan hemĢirelik öğrencilerinin yarıdan fazlasının (%63,6) kendi kendine ilaç kullandığı, en sık oranda baĢ ağrısı, nezle/grip ve menstruasyon ağrısı nedeniyle ilaç kullandıkları ve en sık kullanılan ilacın ağrı kesici/analjezik (% 69,8) olduğu belirlenmiĢtir. HemĢirelik öğrencileri en çok kendi kendine ilaç kullanma nedenleri önceden aynı ilacı kullanma (%56,2), ilaca iliĢkin tıbbi bilgiye sahip olma (%26,8), ilacın evde mevcut olması (%26,8), önemsiz gibi görülen sağlık sorunu (%16,8), sorunun acil olması (%14,6) ve pandemi süreci (COVID-19) nedeni ile (%13,4) Ģeklinde belirlenmiĢtir. Öğrencilerin kendi kendine ilaç kullanma durumları ile sosyodemografik özellikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıĢtır (p>0,05). Anne eğitim durumu ortaokul ve üstü olan öğrencilerin, evde eczane dolabında, buzdolabında ya da dolapta ilaç bulunduran öğrencilerin kendi kendine ilaç kullanım oranının daha fazla olduğu bulunmuĢtur. HemĢirelik öğrencilerin, kendi kendine ilaç kullanma oranı oldukça yüksektir. HemĢirelik lisans eğitimi ders müfredatlarında kendi kendine ilaç kullanımı konusuna yer verilmelidir. Ayrıca, öğrenciler kendi kendine ilaç uygulamalarının sonuçları konusunda eğitilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kendi kendine ilaç kullanımı, hemĢirelik öğrencisi, ilaçlar.

COVID 19HemşirelerHemşirelik+7
Ayşe Çiğdem Şahin
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

COVID-19 pandemi sürecinde yaşlıların bitkisel ürün kullanma durumlarının belirlenmesi

Araştırma COVID-19 pandemi sürecinde yaşlıların bitkisel ürün kullanma durumlarının belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı türde yapılmıştır. Araştırmanın örneklem grubunu Kırşehir il merkezinde bulunan Aşıkpaşa Aile Sağlığı Merkezlerinde kayıtlı 65 yaş ve üzeri 268 birey oluşturmuştur. Veriler, araştırmacılar tarafından ilgili literatür incelenerek oluşturulan "Veri Toplama Formu" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde, sayı, yüzde, ortalama ve KiKare testi kullanılmıştır. Yaşlıların %18,3‟ünün COVID-19 tedavisi için, %64,6‟sının COVID-19‟dan korunmak için ve %77,2‟sinin COVID-19 dışında herhangi bir nedenden dolayı bitkisel ürün kullandığı belirlenmiştir. COVID-19 pandemi öncesinde ve sonrasında en çok kullanılan bitkisel ürünler turunçgiller, sarımsak, sirke, nane, ıhlamur ve kuşburnu olup bu bitkisel ürünlerin COVID-19 pandemi sürecinde kullanım sıklıklarının artığı belirlenmiştir. Yaşlıların %61,9‟u bitkisel ürünler hakkında arkadaş ve komşularından bilgi edindiğini, %44,8‟i pandemi sürecinde bitkisel ürünlere ayrılan bütçede artış olduğunu belirtmiştir. Çalışan yaşlıların çalışmayan yaşlılara göre, sağlık kurumuna ulaşımda sorun yaşamayan yaşlıların sorun yaşayanlara göre bitkisel ürün kullanım oranın daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Yaşlılardan COVID-19‟a yakalananların ve COVID-19 şüpheli hasta olarak hastane veya evde karantinada kalanların bitkisel ürün kullanımları daha yüksek olarak belirlenmiştir (p<0,05). Sağlık profesyonellerinin COVID-19 pandemi sürecinde bitkisel ürün kullanımına yönelik veri toplaması ve bitkisel ürün kullanımı için etkili danışmanlık stratejileri uygulamaları önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Bitkisel ürünler, COVID-19, yaşlı.

BitkilerBitkisel ürünlerCOVID 19+4
Hazal Buhur
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Alüminyuma maruz kalmış sıçanlarda; karaciğer, böbrek ve beyin dokularına nar (Punica Granatum L.) suyunun bazı elementler üzerine etkisinin araştırılması

Bu tez çalışmasında, sıçanlarda AlCl3 ile oluşturulan oksidatif strese karşı nar (Punica Granatum L.) suyunun koruyucu etkisi araştırılmıştır. Çalışmada; Kontrol (K), Nar suyu (NS), Alüminyum (Al) ve Nar suyu +Alüminyum (NS+Al) şeklinde dört grup oluşturulmuştur. AlCl3 8,3 mg/kg olacak şekilde intraperitonal yolla ve nar suyu ise 4 ml/kg olacak şekilde oral gavaj yolu ile gün aşırı 30 gün boyunca uygulanmıştır. Sıçanların karaciğer, böbrek ve beyin dokularında bazı eser elementlerinin düzeyleri Yüksek Çözünürlüklü Sürekli Işın Kaynaklı Alevli Atomik Absorpsiyon Spektrometresi (HR CS-FAAS) kullanılarak belirlenmiştir. Karaciğer dokusu eser element düzeyleri incelendiğinde, Al grubunun, K grubuna göre Ca ve Al düzeylerinde artış görülürken, Mn düzeyinin azaldığı gözlemlenmiştir. Al+NS grubu Mn ve Al düzeyleri Al grubuna göre azalmış, Ca düzeyi ise artmıştır. Böbrek dokusu eser element düzeyleri incelendiğinde Al grubu Cu, Ca, Mg ve Al düzeylerinde K grubuna göre artış gözlenmiştir. Al+NS grubu Cu, Ca ve Al düzeylerinin, Al grubuna göre önemli düzeyde azaldığı tespit edilmiştir. Beyin dokusu eser element düzeyleri incelendiğinde ise Al grubunun, K grubuna göre Fe, Ca ve Al düzeylerinin arttığı, Mn düzeyinin ise azaldığı gözlemlenmiştir. Al+NS grubu Fe, Ca ve Al düzeyleri ise Al grubuna göre azaldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, AlCI3 maruziyetinde Nar suyu uygulamasının sıçan dokularında oluşan toksisiteye karşı koruyucu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir.

AlüminyumAntioksidanlarBeyin+7
Habibe Koç
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Hela hücre hatlarında primula vulgaris ekstraktı yüklü gümüş nanopartiküllerin BCL2, MDR1 ve P53 gen ekspresyon seviyeleri üzerine etkisinin araştırılması

Serviks kanseri dünya çapında kadınlar arasında meme kanserinden sonra en yaygın ikinci kanser türüdür. HeLa hücreleri bir insan serviks kanseri hücre hattıdır. HeLa, kanserli hücrelerin moleküler biyolojik özelliklerini incelemek amacıyla en yaygın kullanılan model hücre hattıdır. Bu çalışmada, Primula vulgaris bitkisinin çiçek ve yaprak ekstraktları yüklü gümüş nanopartiküllerinin (AgNP) HeLa hücre hattında hücre proliferasyonu ile BCL2, MDR1 ve p53 gen ekspresyon seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Primula vulgaris bitkisinin çiçek ve yaprak ekstraktları yüklü AgNP IC50 doz değerleri iCELLigence gerçek zamanlı hücre analiz sistemiyle belirlendi. IC50 doz belirlenmesinin ardından, IC50 doz grubu (1. Grup), LD50 doz grubu ( 2. Grup), Sisplatin grubu (3.Grup), bitki ekstraktı yüklenmemiş AgNP doz grubu (4.Grup) ve kontrol grubu (5. Grup) olmak üzere 5 farklı grupta BCL2, MDR1 ve p53 gen ekspresyon seviyeleri qRT-PCR yöntemiyle analiz edildi. HeLa hücre hatlarına; Primula vulgaris çiçek ekstraktı yüklü AgNP ilavesi ardından 12.saat ve 24. saatte belirlenen IC50 değerleri sırasıyla 58,39 ug/mL ve 57,65 ug/mL'dir (r2= 1). Primula vulgaris yaprak ekstraktı yüklü AgNP ilavesi ardından 12.saat ve 24. saatte belirlenen IC50 değeri sırasıyla 42,14 ug/mL ve 48,50 ug/mL'dir (r2= 1). Primula vulgaris çiçek ve yaprak ekstraktı yüklü AgNP uygulanan HeLa hücrelerinin ölüm oranlarının doza bağlı olarak artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0.05). Primula vulgaris ekstraktı yüklü AgNP IC50 doz grubunda kontrol grubuna göre; BCL2 gen ekspresyon miktarında 0,7 kat artış, MDR1 gen ekspresyon miktarında 1,2 kat artış ve p53 gen ekspresyon miktarında 2,6 kat azalma gözlenmiştir. Sonuç olarak, Primula vulgaris çiçek ve yaprak ekstraktları yüklü AgNP'lerin HeLa hücre hattı üzerinde dozla orantılı olarak hücre ölümüne neden olduğu belirlenmiştir. Primula vulgaris çiçek ekstraktı yüklü AgNP dozundaki artışla orantılı olarak BCL2 ve MDR1 gen ekspresyon seviyelerindeki artışlar ilaç direnci gelişimi açısından değerlendirilmelidir. Primula vulgaris ekstraktının serviks kanserinin tedavisinde kullanımı konusunda daha detaylı ve in vivo araştırmaların yapılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Gen ifadesiGenler-Bcl-2Genler-MDR 1+7
Gamze Dulkadir
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yeşil sentez yöntemi uygulanarak primula vulgaris ekstraktı yüklü gümüş nanopartiküllerinin MCF-7 hücrelerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, Primula vulgaris bitkisinin kurutulmuş kök, yaprak ve çiçek ekstraktı kullanılarak yeşil sentez yöntemi ile gümüş nanopartikül (AgNP)'ler sentezlenmiştir. Elde edilen Primula vulgaris ekstraktı yüklü gümüş nanopartiküller (PVLAgNP)'in MCF-7 hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisi değerlendirilmiştir. PVLAgNP'lerin sentez ve karakterizasyon işlemlerinde Görünür bölge spektrofotometresi (U-Vis), X-Işını Kırınımı (XRD), Fourier Dönüşümlü İnfrared Spektroskopisi (FTIR), Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) ve Zeta Potansiyel ölçüm teknikleri kullanılmıştır. Kök, çiçek ve yapraktan sentezlenmiş AgNP çözeltileri için maksimum absorpsiyon dalga boyu 440 nm olarak bulunmuştur. PVLAgNP'lerin XRD spektrumlarına göre kristal yapı olduğu belirlenmiştir. PVLAgNP'lerin Zeta potansiyel değerleri ortalama -14 ila -28 mV aralığında olduğu tespit edilmiştir. SEM analizi, sentezlenen PVLAgNP'lerin ağırlıklı olarak küresel şekilli ve parçacık boyutunun 22 nm ila 52 nm aralığında olduğunu göstermiştir. PVLAgNP'lerin MCF-7'ye karşı sitotoksisite aktiviteleri için iCELLigence (gerçek zamanlı hücre analiz sistemi) kullanılmıştır. PVLAgNP'lerin inhibitör konsantrasyonlarının (IC50), 24 saatlik inkübasyonda yaprak, kök ve çiçek için sırasıyla 30.37, 36.74 ve 57.64 µg/mL olduğu bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, PVLAgNP'in MCF-7 kanser hücre hatları üzerine önemli bir sitotoksik etkisinin olduğu tespit edilmiştir.

Bitki özütüGümüşHücreler+7
Burcu Yazıcı
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Anne sütü alan ve almayan bebeklerde Lactobacillus spp. bakterilerinin araştırılması ve bazı probiyotik karakterlerin belirlenmesi

Bu çalışmada; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Pediatri Polikliniği'ne başvuran sağlıklı 0-4 aylık, son 3 ayda antibiyotik, probiyotik takviye almamış, herhangi bir sağlık sorunu bulunmayan 45 bebekten alınan gaita örneklerinden izole edilmiş olan Laktik Asit Bakterileri (LAB) kullanılmıştır. Mass Spectrometry (MALDI-TOF MS) yöntemine göre tanımlanarak seçilen 21 adet izolattan 6 farklı tür elde edilmiştir. Çalışmamızda en sık görülen tür %59 oranında Lactobacillus rhamnosus suşu olurken bu suşu %13,6 oranıyla Lactobacillus paracasei takip etmektedir. Ardından %9 oranlarında Lactobacillus reuteri, Lactobacillus gasseri ve %4,5 oranlarında Enterococcus faecalis, Pediococcus acidilactici suşları gelmektedir. Suşların antimikrobiyal aktivitelerinin değerlendirilmesinde vancomycin, tetracycline, gentamicin, netilmicin, tobramycin, penicilin, ampicilin, teicoplanin ve amikacin antibiyotikleri kullanılmıştır. Çalışmamızda bütün suşlar amikacin antibiyotiğine dirençliyken, tetracycline, penicilin, gentamicin, netilmicin, teicoplanin, vancomycin, ampicilin ve tobramycin antibiyotiklerine duyarlı bulunmuştur. LAB'nin antagonistik aktivitelerinin değerlendirilmesinde 6 farklı patojen ( Escherichia coli 25922, Staphylococcus aureus 6538, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus 25923, Candida albicans, Listeria monocytogenes) kullanılmış olup çalışma sonucunda suşların bütün patojen mikroorganizmalar üzerinde antimikrobiyal etki gösterdiği belirlenmiştir. Suşların kolesterol asimilasyon yeteneklerinin değerlendirildiği çalışmada %39.1 oranında T21 ve T22 suşları en yüksek kolesterol asimilasyonu gerçekleştirmiştir. Sonuç olarak izole edilen suşların pek çoğunun probiyotik potansiyele sahip olduğu özellikle T29 L. gasseri ve T30 L. paracasei suşları tek başına veya diğer Lactobacillus suşları ile birlikte preparatların üretiminde kullanılabilecek probiyotik suşlar olabileceği düşünülmektedir.

Anne sütüBakterilerBebekler+3
Tuğçe Muslu Çağal
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerin kendi kendine ilaç kullanım özellikleri

Kendi kendine ilaç kullanımı dünya çapında yaygın bir Halk sağlığı sorunudur. Çalışmada yetişkin bireylerin kendi kendine ilaç kullanımı ve etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı nitelikte yapılan çalışma, Kırşehir'in Mucur ilçesindeki bir Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı 160 yetişkin birey ile yürütülmüştür. Araştırmada verileri, literatüre dayalı geliştirilen 27 soruluk anket formuyla toplanmıştır. Verilerin analizinde, sayı, yüzde, ortalama ve Ki-Kare testi kullanılmıştır. Araştırmada bireylerin %40,6'sı kadın olup yaş ortalaması 29,10±8,54'tür. Bireylerin %23,1'inin doktor tarafından tanılanmış mevcut kronik hastalığı olduğu, %23,8'inin düzenli ilaç kullandığı ve günlük kullanılan ilaç sayısı ortalamasının 1,20±1,72 olduğu belirlenmiştir. Araştırmaya katılan yetişkin bireylerin yarıdan fazlasının (%68,8) kendi kendine ilaç kullandığı, ağrı kesicinin bireyler tarafından en çok kullanılan ilaç olduğu ve kendi kendine ilaç kullanımının ilk sebebi önceden aynı ilacı kullanma olarak belirlenmiştir. Bireylerin yaş grupları, cinsiyet, medeni durum, çalışma durumu, algılanan gelir durumu, aile yapısı ve birlikte yaşanılan kişiler ile kendi kendine ilaç kullanımı arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Eğitim düzeyi yüksekokul ve üzeri olan bireylerin kendi kendine ilaç kullanımının daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin sosyal güvence durumu, sağlık kurumuna ulaşmada sorun yaşama durumu, doktor tarafından tanılanmış mevcut kronik hastalığı olma durumu ve düzenli ilaç kullanımına göre kendi kendine ilaç kullanımı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Evde eczane dolabında, buzdolabında ya da dolapta ilaç bulunduran bireylerin kendi kendine ilaç kullanım oranının daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). Yetişkin bireylerin, kendi kendine ilaç kullanma oranı oldukça yüksektir. Anahtar Kelimeler: İlaçlar, kendi kendine ilaç kullanımı, yetişkin birey.

Yetişkinlerİlaç kullanımıİlaç kullanımını değerlendirme+2
Akgul Babayeva
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı actinobacteria türlerinin enfeksiyon etkeni Pseudomonas spp., Staphylococcus spp. ve Proteus spp. izolatları üzerine antimikrobiyal etkilerinin deneysel ve tüm genom tabanlı araştırılması

Bu tez çalışmasında T.C. Sağlık Bakanlığı Bursa Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi'nde Ocak 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında en önemli hastane enfeksiyonlarına yol açan, çeşitli servislerde yatan hastalardan elde edilmiş klinik izolatlar olan Pseudomonas spp., Proteus spp. ve Staphylococcus spp. kullanılmıştır. Çalışmada 57 adet Pseudomonas aeruoginosa, 50 Adet Staphylococcus aureus ve 5 adet Proteus mirabilis kullanıldı. Elde edilmiş klinik izolatların %75'i idrar kültüründen, %16.6'sı trakeal aspirat kültürü, %8,4'ü kan kültüründen izole edilmiştir. Pseudomonas spp. izolatları Vitek-2 cihazında, Staphylococcus spp. ve Proteus spp. izolatları ise APİ kullanılarak tanımlanmıştır. Tanımlanan izolatların Gentamisin, Tigesiklin, Ampisilin, Ertapenem, Sefepim, Meronem, Cefazolin, Linezolid, Seftazidim, Teikoplanin, Tetrasiklin, Vankomisin, Amoksisilin klavulanik asit antibiyotiklerine karşı antibiyotik direnç profilleri belirlenmiştir. Actinobacteria cinsleri antibiyotik üretimi başta olmak üzere, enzimler, immünosüpresif ajanlar ve antitümör ajanlar gibi çeşitli metabolitler üretme potansiyeline sahip bakterilerdir. Günümüzde patojenlerin antibiyotik dirençleri ve tedavide oluşan yetersizlikler sebebiyle yeni antibiyotiklerin keşfi kaçınılmaz olmuştur. Belirtilen tarihler arasında izole edilen suşlar 6 farklı Actinobacteria suşu seçilerek antimikrobiyal aktive testine tabi tutulmuştur. Pseudomonas aeruoginosa suşlarında Actinomadura sp. 14C53 %56,6 oranında, Staphylococcus aureus suşlarında Nonomuraea zeae DSM 100528T %50 oranında zon çapı ölçülmüştür. Proteus mirabilis suşlarında zon çapı ölçülmemiştir. Sonuç olarak, Actinobacteria üyesi türlerin antimikrobiyal aktive test sonuçlarında bazı patojenler üzerinde olumlu sonuç verdiği gözlenmiştir.

Antibiyotik dirençliliğiAntibiyotik duyarlılığıAntibiyotikler+7
Muhammet Fatih Toru
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerin COVİD -19 pandemi sürecinde geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamalarını kullanma durumlarının belirlenmesi

Araştırma COVID-19 pandemi sürecinde yetişkin bireylerin geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamalarını kullanma durumlarının belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı türde yapılmıştır. Araştırmanın örneklem grubunu Mucur Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı 20-65 yaş aralığında olan 385 yetişkin birey oluşturmuştur. Veriler, araştırmacılar tarafından ilgili literatür incelenerek oluşturulan "Veri Toplama Formu" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde, sayı, yüzde, ortalama ve Ki-Kare testi kullanılmıştır. Bireylerin %22,1'inin COVID-19 tedavisi için geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamaları kullandığı ve %66,0'ının COVID-19'dan korunmak için geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamaları kullandığı belirlenmiştir. Bireylerin COVID-19 pandemi sürecinde en çok kullandıkları fitoterapi yöntemi (bitkisel tedavi) vitamin, turunçgiller, sarımsaktır. Beden ve zihin uygulamalarından en çok nefes egzersizi, hareket terapileri ve müzik terapi uyguladıkları saptanmıştır. COVID-19 pandemi sürecinde bireylerin diğer tamamlayıcı sağlık yaklaşımları uygulamaları ise dua okumak, namaz kılmak kurşun döktürmektir. Çalışmada kadınların erkeklere göre, geniş aile yapısına sahip bireylerin çekirdek aile yapısına sahip bireylere göre geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamaları kullanımlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. COVID-19 şüpheli hasta olarak hastane veya evde karantinada kalanlarda ve COVID-19 hastalığında geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamalarının etkinliğine inananlarda geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamaları kullanım oranları daha yüksektir. Sağlık çalışanlarının COVID-19 pandemi sürecinde geleneksel ve tamamlayıcı sağlık uygulamalarını yönelik veri toplaması, topluma bu konuda eğitim ve danışmanlık hizmeti vermesi önerilmektedir. Kasım 2022, 65 sayfa Anahtar Kelimeler:COVID-19 virüs, Geleneksel tıp, Orta yaş

KoronaKorona virüs enfeksiyonlarıTıp-geleneksel+1
Gül Uyar
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı endemik tıbbi aromatik bitkilerin element içeriklerinin araştırılması

Bu çalışmada bazı endemik Tıbbi Aromatik bitkilerin içerdikleri element düzeylerinin belirlenmesi ve elde edilen sonuçların Ulusal ve Uluslararası standartlarla karşılaştırılması ve insan sağlığı açısından riskinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Moritanya'da aktarlardan satın alınan Acacia senegal L. Willd (Arap zamkı), Psoralea plicata, Acacia nilotica L. Willd (Dikenli akasya), Hordeum vulgare L. (Arpa), Senna alexandrina (Sinameki), Balanites aegyptiaca L. Delile. (Çöl hurması) Tamarindus indica L (Demir hindi), Maytenus Senegalensis bitkilerinin, makro mineral (Ca ve Mg), eser element (Zn, Cu, Mn ve Fe) ve ultra eser element (Al, Pb, Cr, Co, Cd ve Ni) tayinleri yapılmıştır. tayinleri yapılmıştır. Bitki örneklerini çözmek için optimize edilen şartlar altında mikrodalga çözünürleştirme yöntemi uygulamıştır. Bitki örneklerindeki mineral ve eser elementlerin tayinlerinde Yüksek Çözünürlüklü Sürekli Işın Kaynaklı Alevli Atomik Absorpsiyon Spektrometresi (HR CS-FAAS) kullanılmıştır. Yöntemin doğruluğu, standart referans madde NIST SRM 1570a (Trace Elements in Spinach Leaves) kullanılarak sınanmıştır. Sertifikalı değerler ile elde edilen sonuçlar arasında bağıl hata %5'den daha az olarak belirlenmiştir. İncelenen tıbbi bitkilerdeki element düzeyleri, Ca için (0,51-16,13 mg g-1), Mg için (2,63–6,49 mg g-1), Al için (11,2–200,8 μg g-1), Zn için (6,5–28,2 μg g-1), Fe için (5,6–453,1 μg g-1), Ni için (1,1–6,4 μg g-1), Mn için (11,0–301,5 μg g-1), Cu için (0,7–9,0 μg g-1) aralığında belirlenmiştir. Cr, Pb, Cd ve Co seviyeleri ise tüm örneklerde gözlenebilme sınırının altında bulunmuştur. Bitki türlerindeki element düzeyleri Ulusal ve Uluslararası standartlar ile karşılaştırılarak Tahmini Haftalık Alım Düzeyi (EWI) ve Hedef Tehlike Oranı (THQ) hesaplanmıştır. Çalışılan elementler için EWI değerlerinin Tolere Edilebilir Haftalık Alım Miktarları (PTWI) değerlerinden düşük olduğu tespit edilmiştir. THQ değerleri 1'den küçük (Al elementi hariç) hesaplanmıştır. Böylece analizi yapılan bitki türlerinin tüketilmesi halinde tüketici açısından kanser harici sağlık problemlerinin ortaya çıkma olasılığının düşük olacağı kararına varılmıştır.

Alevli atomik soğurma spektrometresiAromatik bitkilerElementler+3
Vatimetou Ethmane
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Adölesan idiopatik skolyozlu olgularda normal eklem hareketi değerlerinin incelenmesi

GiriĢ: Skolyoz, kolumna vertebraliste ortaya çıkan en yaygın deformite kaynağıdır. Uzanma pozisyonunda çekilen direkt grafilerde, frontal düzlemde 10° ve üzerinde meydana gelen lateral eğrilikler skolyoz olarak tanımlanmaktadır. OluĢan deformite sadace frontal düzlem ile sınırlı kalmamakta, aksiyel ve sagittal düzlemleri de kapsayan üç boyutlu bir deformasyon oluĢmaktadır. Etiyolojisi bilinmeyen yapısal skolyozlar konjenital, nöromüsküler veya idiyopatik skolyoz (ĠS) olarak sınıflandırılmaktadır. ĠS‟un bir çeĢitli olan Adölesan idiopatik skolyoz (AĠS), puberte baĢlangıcından büyüme plakları kapanana kadar geçen dönemde meydana gelmektedir. AĠSʼde laterale deviasyonla beraber sagital ve transvers düzlemlerde de deformasyonlar ortaya çıkmaktadır. Materyal ve Metod: AĠS‟ li bireylerde normal eklem hareketi değerlerini incelenmeyi amaçlayan bu çalıĢmaya, AĠS tanısı konan ve dahil olma kriterlerini sağlayan 83 AĠS‟li ve 100 sağlıklı birey dahil edilmiĢtir. Bireylerin sosyo-demografik bilgileri sorgulandıktan sonra, normal eklem hareketlerinin (NEH) ölçümünde 360 derecelik universal gonyometre kullanılarak omurga, temporamandibular eklem, üst ekstremite (omuz, dirsek ve el bileği) ve alt ekstremite (kalça, diz ve ayak bileği) eklemleri ölçülmüĢ ve kaydedilmiĢtir. Bulgular: AĠS‟li bireylerin üst ve alt ekstremite, omurga ve temporomandibuler eklem, eğri durumuna göre üst ve alt ekstremite NEH açıklığı ölçümlerinin bazı parametrelerinde anlamlı farklılıklar kaydedilmiĢtir (p<0,05). Aynı zamanda servikal bölge, temporomandibular eklem, dirsek, ön kol, el bileği, diz, ayak bileği eklemlerinin NEH açıklıklarının bazı parametrelerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıĢtır.(p>0,05) Sonuç: AĠS‟li bireyler ve sağlıklı bireyler üzerinde yaptığımız ölçümler sonucunda omurgada meydana gelen rotasyon ve lateral fleksiyonların ekstremite ve gövde eklem hareketlerini etkileyerek bir asimetri yarattığı ve bu asimetrinin de eğrilik tipi ve sayısı ile iliĢkili olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Ġdiopatik Skolyoz, Adölesan Ġdiopatik Skolyoz, Normal Eklem Hareketi

Eklem hareket açıklığıEklemlerErgenler+1
Aykut Çelik
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

P. aeruginosa suşlarının linezolid ortamında biyofilm yapısının incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, P. aeruginosa izolatlarının dirençli oldukları linezolid ortamında biyofilm oluşturma yetenekleri ve derecesinin belirlenmesi amaçlanmıştır. İzole edilen toplam 40 P. aeruginosa'nın çeşitli antibiyotiklere duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile test edilmiştir. Test sonucuna göre izolatlar kanamycin, oxacillin, teikoplanin, rifampicin, streptomycin ve linezolide dirençli bulunmuştur. Ancak, gentamisin (%97.5), amikasin (%87.5), cefoperazone/sulbactam (%75) ve netilmisin (%57.5) duyarlı olduğu saptanmıştır. Kongo red agar , kristal viyole ve safranin yöntemiyle yapılan biyofilm test sonuçlarına göre izolatların sırası ile %70, %75 ve %72.5'inde biyofilm oluşumu görülmüştür. Sonuç olarak planktonik yapıdaki P. aeruginosa izolatlarına linezolid ile muamele edilmesi sonucu minimum inhibitör konsantrasyonları (MİK) 64 mg/L olarak saptanmıştır. P. aeruginosa izolatlarının linezolidli ortamda biyofilm inhibitör konsantrasyonu (BİK) 128 mg/L belirlenmiştir. Biyofilm oluşturan P. aeruginosa'lar planktonik formuna göre linezolide karşı daha dirençli hale gelmiştir. P. aeruginosa kaynaklı enfeksiyonların antibiyotik tedavisindeki direnç mekanizmalarının daha detaylı incelenmesi gerekmektedir. Günümüzde gelişmekte olan teknolojiyle birlikte P. aeruginosa'nın biyofilm yapısını ve direnç mekanizmasına etkili olabilecek yeni antibakteriyel ilaçların geliştirilmesi gerekmektedir.

AntibiyotiklerBakterilerBiyofilmler+4
Ahmet Köremezli
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Nöbetli çalışan erkeklerde BDNF, GDNF ve nörotrofin 3 düzeylerinin ve beyin hacimlerinin incelenmesi

Giriş: Uyku, neredeyse tüm canlıların yaşadığı periyodik olarak belirlenmiş bir zaman dilimidir. Nöbetli çalışanlarda uyku bozuklukları görülmektedir. Uyku bozukluğunun öğrenme, bellek ve bilişsel fonksiyonlarda görevli olan nörotrofin düzeylerini etkilediğini ileri süren çalışmalar bulunmaktadır. Nörotrofinler, nöronal ve nöronal olmayan hücrelerin proliferasyonu, farklılaşması, yaşaması ve ölümünü etkileyen bir grup polipeptid büyüme faktörü ailesidir. Brain-derived neurotrophic factor (BDNF), Glial-derived neurotrophic factor (GDNF) ve Nörotrofin 3 bu ailenin üyelerindendir. Yeni sinaps oluşumu ve sinaptik plastisiteyi tetikleyerek öğrenme ve bellek oluşumundan sorumludurlar. Amaç: Bu çalışmanın amacı nöbetli çalışan erkeklerde BDNF, GDNF ve Nörotrofin 3 düzeylerinin ve beyin hacimlerinin incelenmesidir. Yöntem: Bu araştırma, prospektif gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 06.04.2021 tarih ve 2021-07/78 numarası ile etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Çalışmaya en az 1 yıldır nöbetli çalışan 49 erkek dahil edilmiştir. Nöbetli çalışmada yalnızca yaklaşık 16.00 itibaren başlayan gece çalışmayı kapsayan vardiya (≥4gün/1 ayda minimum) esas alınmıştır. Vardiyalı çalışma süresine göre Grup 1 (kısa süredir çalışanlar (1-5 yıl)) (n=25) ve Grup 2 (uzun süredir çalışanlar (5 yıl üzeri)) (n=24) olarak iki grup yapılmıştır. Kişilerin sosyodemografik bilgileri ve vardiyalı çalışma ile ilgili bilgileri alınarak, uyku kalitesini değerlendirmek amacı ile PUKİ uygulanmıştır. Bilişsel performansı değerlendirmek için MOCA ve İz Sürme Testi, anksiyete düzeyini değerlendirmek için Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. 1 adet EDTA'lı tüpe yaklaşık 5 cc kan alınarak plazma BDNF, GDNF ve Nörotrofin 3 düzeyleri incelenmiştir. 3 Teslalık cihaz çekimi olan MRI görüntülerinde T1 ağırlıklı aksiyal görüntü grubu kullanılarak MR görüntüsü işleme programlarından olan Matlab 7.10.0 ile analiz edilebilir hale getirilen verilerler hacim ölçüm programlarından Volbrain (84) ve MriCloud (85) uygulaması kullanılarak hacim ölçümü yapılmış ve raporlanmıştır. Bulgular: Çalışmamız sonuçlarına göre Grup 2 nin BDNF ve NT-3 düzeylerinde anlamlı (p<0.05), GDNF düzeylerinde ise anlamlı olmayan (p>0.05) bir azalma olduğu belirlenmiştir. İki grup arasında ilgili beyin bölgeleri hacimlerinde anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). PUKİ sonuçlarına göre her iki grubunda kötü uyku kalitesi olduğu ve gruplar arasında istatistiksel bir anlamlılık olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). İki grup arasında Beck Anksiyete Ölçeği ve İz Sürme Testi sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). MOCA değerleri bakımından iki grup arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p<0.05). Grup 1 MOCA değerlerinin Grup 2 ye göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Hem kısa süreli hemde uzun süreli nöbetli çalışan erkeklerde uyku kalitesinin kötü olduğu belirlenmiştir. Uzun süredir nöbetli çalışanların BDNF, GDNF ve NT-3 düzeylerinde görülen azalma nöbetli çalışma sisteminin öğrenme ve bellek üzerinde olumsuz etkilere neden olabileceğini göstermektedir. Ağustos 2022, 93 sayfa. Anahtar Kelimeler: Beyin Kaynaklı nörotrofik faktör, Glial hücre kaynaklı nörotrofik faktör, Nörotrofin 3, Uyku Bozukluğu, Vardiyalı Çalışma.

BellekBeyinBiliş+7
Mücahide Büşra Balcıoğlu
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of epstein barr virus molecular polymorphism and tumor biomarkers associated with non-hodgkin's lymphoma in Iraqi patients

The current study was conducted to evaluate the Epstein-Barr virus molecular polymorphism and tumor biomarkers associated with non-Hodgkin's lymphoma in Iraqi patients. Our study concerned 50 cases pooled together in the hematology service of the Department of Pathology at Hawler Medical University, Erbil (Hawler) in the Kurdistan Region of Iraq from January 2020 through March 2021. Male patients were 56.1 years and female patients were 56.4 years old without any difference statistically. In our study, we identified 4 age groups where the average age of our patients is 56.5 years. Maximum 18 years old up to 79 years old. Almost half of our patients belong to the age group above 60 years, or 42% of cases, on the other hand, the group of patients under 20 years of age makes up only 8% of cases. The distribution of patients by sex showed an increase statistical of men, i.e. 60% and only 40% of women, most patients came from different parts of Iraq, which capital region (Baghdad) with a frequency of 30%, followed by the region of Erbil with a frequency of 20% and the rest distributed among the different regions of the Diyala:15%, Wasit:15%, Thi Qar:10%, and Al-Najaf: 10%. The frequency of anti-EBNA-l antibody in the infected group was higher than in the control group, however, the frequency of anti-EBNA- l IgG Ab in the case group was higher than anti-EBNA- l IgM Ab may be due to latent re-infection, so the high-frequency distribution of anti-EBNA- l IgG Ab were data 19 cases (47.5%) in age group (60-74)years, followed by 8cases (20.2%), in the age group 45-59 and 5 cases (12.5%) recorded in age group ˃75 years and 30-44 years respectively while the lowest level 3(7.5%) show in the age group 15-29 years. The level of anti-EBNA- l IgG Ab showed 23 cases (57.5%) in males was higher than anti-EBNA- l IgM Ab in 16 cases (76.1) while in females IgG was 17 cases (42.5%) and for IgM 5 cases (23.8). Evaluation according to the antecedents, the majority of patients (64%) present with ATCD or we notice that heart disease presents the large percentage either 30% followed by type 2 diabetes or 24% while hypertension and tuberculosis have only been presented. by 8% and 2% for each and only 36% of patients did not present with DCDA. Assessment according to general signs Almost all of our patients (74%) presented general signs of fever, night sweats, and weight loss. And only 26% of patients presented no symptoms. The presence of general signs or signs commonly called B symptoms such as fever, weight loss, and sweating were present in the majority of our patients with 74%. Evaluation according to the clinical stage we have observed that a large number of our patients have stage 4 NHL (i.e. 50%). Evaluation according to the phenotype: In our series, the majority of patients are type B NHL with a percentage of 86% and only 14% phenotype T. Evaluation according to the secondary location the major localization is in the bone marrow (40%) followed by the liver (36%) while the spleen represents the least affected organ (6%). 6% of our patients do not present an extranodal extension. Assessment according to the subtypes of NHL almost half of these patients present a large cell NHL (40%) followed by small B cell NHL (29%) while the other subtypes are present with small percentages (20.1%). Assessment according to the tumor syndrome (ADNP) the existence of ANDP in 82 % of cases. Cervical involvement is the most common, estimated at (50%), while axillary involvement is only present in 32% of cases, while only 18% of cases do not present with DNAP. In the histological study, the histological appearance of the ganglion affected by diffuse large B-cell non-Hodgkin lymphoma, where it shows that the structure of the ganglion parenchyma is disorganized and erased by tumor cells as well as lymphoma cells (CL) are large in size. Gastric histology shows that the chorionic is largely ascended; at high magnification, we note the presence of a polymorphic lymphoid population with a decrease in glandular mass and the presence of foci of a cryptic abscess as well as sectors of intestinal metaplasia sometimes in dysplasia. And shows a medullary space, the whole of which is infiltrated by a diffuse and dense lymphomatous proliferation made up of a rounded lymphomatous cell population of varying sizes. In Molecular study recorded the Level of L1PA2 Gene Expression significant increase in lymphoma patients' level of L1PA2 gene expression in the blood tissue. and MicroRNA-532-5p gene recorded a significant decrease in the level of lymphoma patients of patients with non-Hodgkin's lymphoma compared with the control group.

Biomarkers-tumorGenesIraq+3
Wıqar Adnan Azeez Aboomeıma
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Molecular detection of FIM H, MRKD, and WCAG genes responsible for biofilm formation in klebsiella pneumoniae isolated from different sites of infection

Background: Klebsiella pneumoniae leads to hospital and community-acquired illnesses with substantial morbidity and death. K. pneumonia's biofilm production is connected to virulence genes. Resistance is enhanced by biofilm development. This research investigated sodium hypochlorite as well as carnation extract against K. pneumoniae biofilm. Materials and methods: About 100 Klebsiella pneumoniae isolates were obtained from various clinical specimens taken from hospitals in the Medical City of Baghdad, Iraq, between June 2021 and January 2022. This bacterium was isolated by used traditionally laboratory methods and identification by used VITEK-2 automated system, biofilm-related genes (fimH, wcaG and mrkD) were detection by conventional-PCR as well as biofilm evaluation by three different methods (Tryptic Soy Broth TSB, Congo Red Agar CRA and Brain Heart Infusion Broth BHIB). Additionally, the impact of anti-biofilm materials (sodium hypochlorite and carnation) on biofilm was measured. Results: In this investigation, K. pneumoniae isolates obtained from sputum, burns, urine, and blood formed biofilms. Pus, ear fluid, and fluid isolates were less likely to form biofilms. When compared to the use of Congo red agar and the brain-heart infusion broth techniques, tryptic soy broth is readily quantified and may be a reliable way to identify biofilm growth. The high frequency of the mrkD and fimH genes in isolates was also a strong correlation among the capacity to produce biofilm along with the presence of mrkD and fimH genes. In addition, sodium hypochlorite and carnation, in particular Syzygium aromatics, revealed a strong inhibitory influence on the biofilm establishment in K. pneumoniae isolates. Conclusion: mrkD and fimH genes in K. pneumoniae are associated with biofilm formation, making them interesting appropriate treatment options. The tryptic soy broth technique is a more efficient and dependable way to identify biofilm-forming bacteria in laboratories. Sodium hypochlorite and carnation, in particular Syzygium aromatics, inhibited and removed K. pneumoniae biofilm, and the impact increased with a level in the both bactericidal and bacteriostatic spectrum.

BiofilmsKlebsiella pneumoniae
Noor Abdul Jabar
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kinolon dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarında plazmid aracılı kinolon direnç genlerinin araştırılması

Antibiyotikler, hastane veya toplum kaynaklı enfeksiyonların tedavisinde sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Antibiyotiklerin yaygın ve akılcı olmayan kullanımına bağlı olarak meydana gelen direnç, günümüzde özellikle nazokomiyal enfeksiyonlarda morbidite ve mortalitenin artmasına neden olmaktadır. Acinetobacter baumannii (A. baumannii) ülkemizde ve dünyada birçok antibiyotiğe hızlı direnç geliştirmesi dolayısıyla en önemli nazokomiyal etkenlerden biridir. Bu çalışmada, Kırşehir Eğitim-Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji labaratuvarında çeşitli klinik izolatlardan izole edilen ve Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı kültür koleksiyonunda stoklanan kinolonlara dirençli A. baumannii izolatlarında plazmit aracılı kinolon direnç genl…

Bakteriyel enfeksiyonlar
Duha Nagım Abdallh Abdallh
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Acinetobacter baumannii izolatlarında plazmit aracılı pAMC vebeta-laktamaz direnç genlerinin belirlenmesi

Acinetobacter (A.) baumannii'nin neden olduğu nozokomiyal enfeksiyonlar, tüm dünyada halk sağlığı için ciddi bir tehdit olarak kabul edilmektedir. A. baumannii birçok beta- laktam antibiyotiğe karşı direncinin gelişmesi ve artması nedeniyle günümüzde tedavisi güç olan ciddi enfeksiyonlara neden olmaktadırlar. Bu çalışmada, Kırşehir Eğitim- Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuvarında çeşitli klinik örneklerden izole edilen ve Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı kültür koleksiyonunda stoklanan Beta-laktam dirençli 29 A. baumannii izolatlarında plazmid aracılı pAMC (blaMOX, blaCIT, blaDHA, blaACC, blaEBC, blaFOX) ve Beta-lactam direnç genlerinin (blaTEM, blaSHV, blaCTX-M1, blaCTX-M2, blaGES, blaVEB, blaOXA-1) varlığını araştırmak amaçlanmıştır. Plazmid aracılı pAMC ve Beta-laktam genlerini belirlemek için konvansiyonel PCR kullanılmıştır. İzolatların tamamının imipenem, piperasilin/tazobaktam ve seftazidime dirençli iken tigesikline duyarlı olduğu belirlenmiştir. A. baumannii izolatlarında Beta-laktamaz direnç genlerinden blaTEM, blaSHV, blaCTX-m1, blaCTX-m2, blaOXA-1 ve blaGES genleri sırasıyla 9 (%31), 16 (%55.1), 2 (%6.8), 10 (%34.4), 2 (%6.8) ve 20 (68.9) olarak tespit edilmiştir. İzolatlarda plazmid aracılı pAMC direnç genlerinden ise sadece 1 izolatta blaDHA geni belirlenmiştir. Disk difüzyon yöntemiyle antibiyotik duyarlılıkları belirlenen bu izolatların birinin 8 farklı antibiyotiğe (Ampisilin, seftriakson, amoksisilin-klavulanik asit, sefotaksin, piperasilin/tazobaktam, seftazidim, aztreonam ve trimethopsim) dirençli olduğu tespit edilirken, diğer ikisinin sadece iki antibiyotiğe (ampisilin ve amoksisilin- klavulonik asit) dirençli olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; yapılan bu çalışmada A. baumannii izolatlarında konjugatif plazmid varlığının potansiyel olarak antibiyotik direncin yayılmasında potansiyel ciddi riskler meydana getirdiği tespit edilmiş ve konu ile alakalı daha kapsamlı analizlerin yapılacağı araştırmaların gerektiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Acinetobacter baumannii, beta laktamaz, pAMC, konjugativ plazmid

Acinetobacter baumannii
Rand Kamıl Majeed Jawaherı
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Iraklı kadınlarda polikistik overli hastalarda CYP11A1 ve CYP19A1 genlerinin polimorfizmlerinin taranması

daha sonra doldurulacaktır

Sarah Shamıl Balasım Al-behadılı
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Çoban Çantası (Capsella bursa-pastoris) bitkisinin farklı ekstrakt içerikleri, toplam antioksidan kapasite, antidiyabetik ve antimikrobiyal aktivitelerinin belirlenmesi

Son zamanlarda bitkiler sadece hastalıkları iyileştirme amaçlı değil aynı zamanda boya, beslenme, baharat, tarım ve eczacılık alanlarında da sıkça kullanılmaktadır. Özellikle bitkilerin farklı kullanım amaçlarının araştırılması çok önemlidir. Bu çalışmada tıbbi ve aromatik bir bitki olan Çoban çantası (Capsella bursa-pastoris) bitkisinin iki farklı ilde (Kırşehir ve Balıkesir) doğal ortamlarda yetişmiş toprak üstü kısımları kullanıldı. Bitki ekstraktlarının alınmasında saf su, etanol ve aseton çözücüleri kullanıldı. Bu çalışmada bitkinin GC- MS (gaz kromatografisi-kütle spektrometrisi) analizleri, antioksidan (Total fenolik ve flavonoid miktarları, DPPH• ile ABTS•+ radikalleri giderim güçleri), antidiyabetik (α-amilaz enzim inhibisyonu) ve antimikrobiyal (agar kuyucuk difüzyon yöntemi) aktiviteleri belirlenmesi amaçlandı. GC-MS (gaz kromatografisi ile kütle spektrometrisi) analizleri katı faz mikro ekstraksiyonu (SPME) yöntemi kullanılarak belirlendi. Kırşehir ilindeki bitki örneğinde 54 adet, Balıkesir örneğinde 38 adet biyoaktif maddelerin varlığı tespit edildi. Bu tespit edilen maddelerin farklı kullanım alanlarına sahip oldukları belirlendi. Bitki ekstrakt örneklerinin antioksidan aktivitelerinin belirlenmesinde, ilk önce total fenolik madde miktar analizleri gerçekleştirildi. Bu amaçla standart Gallik asit maddesinden yararlanıldı. Numunelerdeki total fenolik madde miktarı en fazla etil alkol ekstraktlarında ve Balıkesir bitki numunesinde olduğu tespit edildi (58.67±1.45 mg GAE/g ekstrakt). Total flavonoid madde miktarlarının belirlenmesinde, standart Kuersetin maddesi kullanıldı. Total flavonoid madde miktarı sonuçlarına bakıldığında yine Balıkesir bitki numunesinin etanol ekstraktının yüksek miktarlarda (81.56±1.35 mg QE/g ekstrakt) olduğu tespit edildi. İki farklı radikal (DPPH• ile ABTS•+) kullanılarak bu bitki ekstraktlarının radikal inhibisyonları ölçüldü. Standart madde olarak Askorbik asit kullanıldı. Ayrıca tüm numunelerin % inhibisyon değerlerine ilaveten IC50 (inhibitör konsantrasyonları) belirlendi. Sonuçlar her iki şekilde gösterildi. En yüksek DPPH• radikali inhibisyonu Balıkesir etanol ekstraktında (IC50 0.083 µg/mL) olarak tespit edildi. ABTS•+ radikali inhibisyonunun en yüksek olduğu numune Balıkesir ili su ekstraktında gözlendi (0.120 µg/mL). Sonuçlar standart Askorbik asit ile karşılaştırıldı. Bu bitkinin antioksidan aktivitesi sonucunda Balıkesir ilinde toplanan bitki numunesinin Kırşehir ilinde toplanan numuneye göre daha fazla olduğu sonucuna varıldı. Ayrıca bu bitkinin antidiyabetik aktivitesi araştırıldı ve bu amaçla α-amilaz enzim inhibisyonları incelendi. Standart madde olarak Akarboz kullanıldı. En yüksek enzim inhibisyonunun Kırşehir ili su ekstraktında (IC50 0.889 µg/mL) olduğu belirlendi. Bitki ekstrakt numunelerinin antimikrobiyal analizleri de gerçekleştirildi. Özellikle her iki ilin su ekstraksiyonu numunelerinde antimikrobiyal aktivite belirlenmedi. Ancak etanol ve aseton çözücülerinin kullanıldığı ekstraktlarda antimikrobiyal aktivite ölçüldü. Yine en yüksek antimikrobiyal aktivite Kırşehir ili etanol ekstraktında ölçüldü. Özellikle P. Aeruginosa ve C. tropicalis mikroorganizmalarına karşı 20 ve 25 mm inhibisyon zonları oluşturdukları belirlendi. Sonuç olarak, çoban çantası bitkisinin yapısındaki biyoaktif maddelerin varlığı bu bitkiyi biyolojik aktiviteler açısından güçlü olmasını sağlamaktadır. Ancak bitkinin yetiştiği ortam ve ekstraksiyon şartlarının da çok önemli olduğu sonucuna varıldı. Bu bitkinin farklı ekstraktlarının farklı amaçlarla kullanılabileceği tespit edildi. Ayrıca bitkinin antioksidan, antidiyabetik ve antimikrobiyal amaçlı kullanımının faydalı olacağı kanaatindeyiz. Şubat 2025, xiii+63 Sayfa. Anahtar Kelimeler: Çoban çantası (Capsella bursa-pastoris), GC-MS, Antioksidan, Antidiyabetik, Antimikrobiyal

Gizem Nur Aksoy
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

The role of P53 and P21 in cell density dependent cisplatin resistance in ovarian cancer cells

Kemorezistans, over (yumurtalık) kanserinde karşılaşılan en büyük zorluklardan biridir. Hastalığın nüksüne neden olan dirençli kanser hücreleri, over kanseri hastalarında en yaygın ölüm nedenleri arasında yer almaktadır. Sisplatin, over kanserinin tedavisinde en yaygın kullanılan platin bazlı kemoterapötik ajanlardan biridir. Ana etki mekanizması, DNA'ya kovalent olarak bağlanarak adductlar (bağlantılar) oluşturması, bu yolla DNA hasarına neden olması ve transkripsiyonu engelleyerek hücre ölümüne yol açmasıdır. Tümör baskılayıcı p53, hücrelerin sisplatin maruziyeti sonrası apoptoza mı gideceği yoksa DNA hasarını mı onaracağı kararında önemli bir rol oynar. p53 ile ilişkili olarak görev yapan p21, hücre döngüsünü G1/S ve G2/M evrelerinde durdurarak hücresel onarımdan sorumlu olan bir siklin-bağımlı kinaz inhibitörüdür (CDK inhibitörü). Sisplatinin kullanımı over kanserinde kemoterapinin etkinliğini arttırsa da, sisplatine direnç klinikte önemli bir zorluktur. Son zamanlarda yapılan çalışmalar, over kanseri hücrelerinde yeni bir sisplatin direnç tipi tanımlamıştır. Hücre yoğunluğuna bağlı sisplatin direnci olarak tanımlanan bu direnç tipinde, kanser hücre popülasyonunda hücrelerin yoğunlukları arttıkça, sisplatine direnç artmaktadır. Bu direnç tipi önemli klinik sonuçları olabilecek bir direnç tipi olsa da, hücre yoğunluğu bağımlı sisplatin direncinin altında yatan mekanizmalar henüz net olarak bilinmemektedir. Over kanserinde hücre yoğunluğunun sisplatin direncini nasıl etkilediğini anlayabilmek için, bu tez çalışmasında sisplatine duyarlı (A2780) ve dirençli (CP16) over kanseri hücre hatlarının sisplatine verdikleri yanıtlar, düşük, tam ve aşırı konfluent hücre kültürü koşullarında incelenmiştir. p53 ve p21'in hücre yoğunluğuna bağımlı kemorezistans üzerindeki katkılarını anlayabilmek amacıyla, bu proteinlerin ve fosforile formlarının farklı hücre alt fraksiyonlarındaki ekspresyon seviyeleri analiz edilmiştir. Bu şekilde, artan hücre yoğunluğu seviyelerinde sisplatin direncinin olası mekanizmalarını aydınlatmak hedeflenmiştir. Ayrıca, farklı yoğunluk seviyelerindeki hücre – hücre etkileşim derecesinin hücrelerin sisplatin alımı veya atılım kapasitelerini etkileyip etkilemediğini anlamak için hücre içi sisplatin birikimini belirleyen içeri alım ya da dışa atım pompalarındaki değişiklikler de incelenmiştir. Çalışmamız, p53 ve p21'in sisplatine yanıt olarak hücre yoğunluğuna bağlı şekilde düzenlendiğini; bu bağlamda fosforilasyon durumlarında ve hücresel lokalizasyonlarında değişiklikler olduğunu göstermektedir. CP16 hücrelerinde gözlemlenen hücre yoğunluğu bağımlı p53 ve p21 düzenlenme paterni, yüksek hücre yoğunluğunda gözlenen sisplatin direncini açıklarken; A2780 hücrelerinde bunun tersi bir patern görülmektedir.

Maya Ananı
Koç University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Dosetaksel, glutamin ve selenyum kombinasyonunun prostat kanseri hücre hatlarında kemoprevantif etkinliğinin araştırılması

Prostat kanseri gelişen ülkelerde yüksek insidansıyla önemli bir kanser türünü temsil etmektedir. Dosetaksel oldukça toksik bir antineoplastik ajandır. Bu çalışmada androjen reseptörü negatif prostat kanseri hücre hatları olan DU-145 ve PC-3 üzerinde glutamin ve selenyumun dosetakselle kombine kullanımında antikanser etkisi incelendi. Bu amaçla dosetaksel, selenyum ve glutaminin PC-3 ve DU-145 hücre hatları üzerinde prevantif etkilerini belirlemek ve etkin dozunu saptamak amacıyla sitotoksisite deneyi yapıldı. Belirlenen etkin konsantrasyonlar, farklı ilaç kombinasyonlarında hücrelere uygulanarak akım sitometrik yöntemle hücre döngüsü ve apoptoz analizleri yapıldı.Bulgularımız, glutamin ve selenyumun prostat kanseri hücre hatlarının apoptozisini arttırdığını, dosetaksel rejimine bu kombinasyonun eklenmesiyle ise nekrotik hücre ölüm oranını azalttığını göstermiştir. Ayrıca PC-3 hücre hattında dosetaksel rejimine selenyum ve glutaminin eklenmesinin dosetaksel ajanının hücre döngüsüne olan etkisini değiştirmediği, DU-145 hücre hattında ise dosetakselin hücresel düzeyde hasar vermiş olduğu hücre oranının azaldığı ve bu hücrelerin G0/G1 ve G2+M tutulduğu belirlendi.Hormonoterapiye dirençli, metastatik prostat kanseri hücrelerinde, klasik dosetaksel tedavisine glutamin ve selenyumun eklenmesinin anti-kanser etkinliği arttırdığı ve dosetakselin sitotoksik etkilerini azalttığı belirlendi. Bu bulgular, prostat kanseri standart dosetaksel tedavisine katkıda glutamin ve selenyumun önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.

Antineoplastik ajanlarDosetakselGlutamin+4
Fırat Soyarat
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
10
Master'sOpen AccessTR

Selenyumun insan glioblastoma multiforme hücre hatlarında in vitroetkilerinin araştırılması

Beyin tümörleri 100.000 kişiden üç ila beş kişide görülmekte ve kansere bağlı ölümlerin %2,7'si beyin tümörlerinden kaynaklanmaktadır. Primer beyin tümörleri, malign hastalıkların yaklaşık %2'sini oluşturur. Glioblastoma multiforme (GBM), santral sinir sisteminin glial hücrelerinden köken alan ve en sık (% 50-60) rastlanan primer beyin tümörüdür. Daha çok erişkin yaşta (45-70) ortaya çıkmakta ve yüksek invaziv fenotipe sahip olup çok hızlı progresyon göstermektedir. Bu çalışmadaki amaç selenyumun glioblastoma hücreleri üzerindeki olası in vitro etkilerinin değerlendirilmesidir.Bu çalışmada, GMS-10 ve DBTRG-05MG insan glioblastoma multiforme hücre hatlarında selenometiyonin (SeMet) uygulanan ve uygulanmayan gruplarda selenyumun hücre içine alınım düzeyleri, hücre proliferasyonu, sitotoksisite, ve hücre proliferasyon göstergesi olarak Ki-67 protein ekspresyon değişimi incelendi. Selenyumun organik formu olan selenometiyoninin hücre proliferasyonu üzerine etkisi WST-1 testi ile, sitotoksite laktat dehidrogenaz testi (LDH) ile değerlendirildi. Ki-67 protein düzeyi western blot yöntemi ile saptandı ve hücre süpernatantlarındaki ve lizatlarındaki selenyum düzeyi ölçümü grafit fırın atomik absorpsiyon spektrofotometresi kullanılarak yapıldı.GMS-10 ve DBTRG-05MG hücreleri üzerine SeMet'in etkisi bu çalışma ile ilk defa incelenmiştir. Araştırmamızın bulgularına göre her iki hücre hattı için, doza ve zamana bağlı olarak LDH testi ile hücre ölüm artışı belirlendi. WST-1 testi sonuçlarına bakıldığında zamana bağlı olarak çalışmamız için düşük olarak kabul ettiğimiz 50 ve 100 µM dozlarda hücre proliferasyonunda 24 saat inkübasyon sonucu artış gözlendi. Atomik absorpsiyon spektrofotometresi (AAS) bulguları incelendiğinde canlılık ve sitotoksisite testleri ile uyumlu olarak hücrelerin selenometiyonin düzeyleri belirlenmiş oldu.Sonuç olarak bu çalışmada, gerek DBTRG-05MG hücrelerinde, gerekse GMS-10 hücrelerinde SeMet'in, in vitro ortam koşullarında, doza ve inkübasyon süresine bağımlı olarak proliferasyonu azalttığı ve sitotoksisite gösterdiği, bu olayların da hücre içine alınan SeMet ile büyük ölçüde korele olduğu bulunmuştur.Bu araştırmada ortaya çıkan bulgular ve daha önceki bilgilerin ışığında bulgularımızın apoptoz denemeleri, ELIZA gibi yöntemler ile desteklenmesi gerekmektedir. Selenyumun organik formu kullanılarak yapılan bu çalışmamızın glioblastoma multiforme çalışan diğer araştırmacılara yön göstereceğini umut ediyoruz.

Beyin neoplazmlarıGlioblastomaKi-67+4
Duygu Harmancı
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Selektif RXR ligandı Beksaroten'in Tiroid kanser hücre hatları üzerine etkinliğinin incelenmesi

Tiroid kanseri, dünyada tüm kanser tiplerinin yaklaşık olarak %1'ini oluşturmakla birlikte endokrin sistemin en sık görülen malignitesidir. Son dekatlarda görülme sıklığı en hızlı artan kanserlerden birisidir ve etkili tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Vitamin A'nin biyolojik türevleri olan retinoidler, hücre çoğalması, farklılaşması ve apoptoz gibi hücre davranışlarını düzenleyici rol oynamaktadırlar. Etkilerini, retinoik asit reseptörleri (RAR) ve retinoid X reseptörleri (RXR) olarak adlandırılan hücre içi reseptörlere bağlanarak gösterirler. Selektif RXR ligandı Beksaroten (LGD1069) 'in, Kutanöz T-hücre lenfoma (CTCL)'da tedaviye tepkisiz hastaların yanıtını, minimal toksisite ile %50 artırdığı ve solid tümörlerde migrasyon, invazivite ve anjiogenezi azalttığı saptanmış ve FDA tarafından CTCL tedavisinde 2000 yılında onaylanmıştır. Çalışmamızda; beksarotenin diferansiye ve andiferansiye özellikli olan BCPAP (insan papiller tiroid karsinomu), CGTH-W-1 (insan foliküler tiroid karsinomu sternal metastaz), 8505C (insan andiferansiye-anaplastik tiroid karsinomu) ve CAL-62 (insan anaplastik tiroid karsinomu) hücre hatlarında, hücre canlılığı, hücre döngüsü, apoptoz ve nekroz üzerine olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hücre hatları uygun koşullarda kültüre edildi ve hücre canlılık testi CCK-8 kullanılarak her hücrenin beksaroten ajanı ile hücre canlılığının %50'sini inhibe eden doz (IC50) belirlendi. IC50 dozları, BCPAP hücre hattında 34 µM, CGTH-W-1 hücre hattında 50 µM, 8505C hücre hattında 48 µM ve CAL-62 hücre hattında 46 µM olarak saptandı. Hücrelerin canlılığının %50'sini inhibe eden doz en düşük olarak papiller tiroid kanseri hücre hattı olan BCPAP hücrelerinde, en yüksek olarak ise metastatik foliküler tiroid kanseri hücre hattı CGTH-W-1 hücrelerinde saptandı.Belirlenen IC50 dozları ile hücrelerde akım sitometrik olarak apoptoz ve hücre döngüsü analizleri gerçekleştirildi. 48 saatlik beksaroten uygulamasından sonra elde edilen bulgular, beksarotenin 8505C hücrelerini hücre döngüsünün sentez fazında tutulumunu istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığını, 8505C ve CAL-62 hücrelerinin Sub-G1 fazında tutulumunu anlamlı olarak artırdığını göstermiştir (p<0,05). Apoptoz analizleri, beksaroten bileşiğinin, çalışmada ele alınan hücre hatlarında canlılık oranını istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığını, apoptotik ve nekrotik hücre ölümü oranlarını artırdığını göstermektedir (p<0,05). Sonuç olarak in vitro çalışmamızda, beksaroten ajanının diferansiye ve andiferansiye tiroid kanseri hücre hatları olan BCPAP, CGTH-W-1, 8505C ve CAL-62 hücreleri üzerine hücre canlılığını azaltıcı, hücre döngüsünü durdurucu, apoptotik ve nekrotik hücre ölümünü artırıcı yönde etkinliği gösterilmiştir. Bulgularımız eşliğinde in vitro çalışmamız ileri in vivo çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar sözcükler: Apoptoz, Beksaroten, Hücre Döngüsü, Kemoprevansiyon, Reksinoid, Tiroid Kanseri Hücre Hattı

ApoptozisBeksarotenHücre dizisi+6
Pınar Daşıyıcı
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Indiferansiye insan anaplastik tiroit karsinoma hücre hattında kalsitriolün NDRG2 (N-Myc downstream regulated gene-2) ve NIS (sodyum iyot simporter) gen ekspresyonları üzerindeki olası etkisi

Giriş: Anaplastik tiroid kanseri en agresif neoplazilerden biridir. Sodyum-iyod simporter ve TSH-reseptöründeki ekspresyon kayıpları, tiroidektomi ya da radyoaktif iyodür tedavisi gibi konvensiyonel tedavilerin sonuçsuz kalmasına neden olmaktadır. Ameliyat, radyoterapi ve agresif kemoterapi ajanlarının birlikte kullanıldığı multimodel tedavilere rağmen, sağ kalım oldukça düşüktür. Bu nedenle anaplastik tiroid kanserinin tedavisinde tümör büyümesini inhibe edici ve diferansiyasyonu tetikleyici, kemoterapötikler ile kullanımında düşük sitotoksisite gösteren ajanların geliştirilmesi önemlidir. Amaç: Bu çalışmanın amacı Nthy-ori-3-1 hücreleri ile 8505C hücrelerinde N-Myc Dowstream Regulated Gene-2 (NDRG2) ve Sodyum-İyot Simporter (NIS) gen ekspresyonlarındaki olası farkın karşılaştırılması ve 1,25-dihidroksivitamin D3'ün (kalsitriol) farklı sürelerde inübasyonunun 8505C hücrelerinde hücre canlılığı ile NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları üzerindeki meydana getirebileceği olası değişimlerin incelenmesidir. Materyal ve Yöntemler: Çalışma, Nthy-ori-3-1 normal insan tiroid folliküler epitelyal hücreleri ile 8505C indiferansiye insan anaplastik tiroid kanseri hücreleri üzerinde gerçekleştirildi. Her iki hücre hattındaki başlangıç NDRG2 ve NIS gen ekspresyon düzeyleri Real-Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) ile incelendi. Kalsitriolün 8505C hücre hattında, hücre canlılığı üzerindeki etkisi WST-1 testi ile değerlendirildi. Kalsitriolün 8505C hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları üzerinde meydana getirdiği olası değişimler de RT-PCR ile değerlendirildi. Bulgular: Nthy-ori-3-1 hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları, 8505C hücrelerine göre anlamlı ölçüde yüksek bulundu. WST-1 bulgularına göre 8505C hücrelerinin 60 nM kalsitriol ile 24,48 ve 72 saat inkübasyonları sonucu, kalsitriolün hücre canlılığı üzerinde sırasıyla %62, %63 ve %56 düzeyinde azalma meydana getirdiği gözlendi. 60 nM kalsitriol ile 24 ve 48 saat inkübe edilen 8505C hücreleri ile kalsitriol uygulanmayan kontrol grubu arasında NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları bakımından anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Nthy-ori-3-1 hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları 8505C hücrelerine göre anlamlı ölçüde yüksek bulundu. Ancak kalsitriolün 8505C hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları üzerinde anlamlı bir fark yaratmadığı saptandı. Anahtar Kelimeler: Anaplastik tiroid kanseri, 1,25-dihidroksivitamin D3, N-myc Donwstream Regulated Gene-2, Sodyum-İyot Simporter

Gen ifadesiGenlerHücre dizisi+3
Murat Sipahi
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Bipolar bozukluk olgularında GDNF (Glia Kökenli nörotrofik faktör)geninin SNP ler yönünden incelenmesi

Bipolar bozukluk (BB) manik ve depresif epizotlarla ilerleyen ciddi bir psikiyatrik bozukluktur. Bipolar Bozukluk genellikle, psikoz, madde kullanımı, psikososyal uyumsuzluk ve intihar gibi kötü sonuçlara neden olur. Beyaz ırkta hastalığın görülme sıklığı %1,5-3,9 gibi yüksek değerlerdedir. Hastalığın %20?si intiharla sonuçlanmakla birlikte, tedavi edilmemiş bedensel sorunlardan dolayı da hastaların ömrü %30 oranında kısalmaktadır. Ayrıca bu kronik hastalık bireye ailesine ve topluma önemli sosyoekonomik yük getirmektedir. Multigenik, multifaktoryal olması nedeniyle genetik yönden kesin verilere ulaşılamamasına rağmen kalıtımsal geçiş olasılığı %60-80?nın üzerindedir. Gerek bağlantı analizleri ile kromozomal lokasyon gerekse, çeşitli moleküler genetik yöntemlerle aday genlerin tek nükleotid mutasyon/polimorfismlerinin belirlenmesi yönünde yoğun araştırma yapılmıştır. Ancak, manik-depresif hastalığın çok sayıda genin birleşik etkisiyle ve çevre koşullarına bağlı olarak ortaya çıktığı görüşü kuvvetlenmiştir. Genetik mekanizmaların iyi anlaşılması hastalığın erken belirlenmesi ve yeni tedavi yaklaşımları geliştirmek için bir yol göstererek hastalıktan dolayı ölümlerin azalmasının yanı sıra bireysel ve toplumsal hasarların da önüne geçilebilir. Çalışmamız, beyin yapılanmasında ve korunmasında önemli rolü olduğu bilinen GDNF (Glial Kökenli Nörotrofik Faktör) ve kalsiyum hemostazını denetleyerek sinir hücrelerinin ölüm ve sağ kalımında önemli görev aldığı bilinen MICU1 (Mitokondri kalsiyum Alımı 1) moleküllerinin bipolar bozuklukla ilişkisinin olabileceği hipotezi üzerine kuruldu. Bu amaçla GDNF yapımının denetiminde önemli olabilecek dizi farklıklarını araştırmayı öngördük. Bipolar bozukluk ile ilişkili olabileceğini düşündüğümüz GDNF geninin 5?yukarısı ve 3?UTR bölgeleri ile MICU1 geninin kalsiyum bağlanma bölgelerinin mutasyon/polimorfizm yönünden araştırılması ve eğer varsa, hastalıkla ilişkilerinin yorumlanmasını amaçladık. Dokuz Eylül Üniversitesi psikiyatri bölümüne gelen DSM IV (Diagnostic and Statistical Manual Disordes-IV) tanı kriterlerine uygun altmışaltı gönüllü hasta, yirmi yedi birinci derece akraba ve elli altı sağlıklı gönüllüden DNA elde etmek için kan alınmış ve DNA elde edildikten sonra PCR (Polimeraz zincir reaksiyon) ile ilgili bölgeler çoğaltılmış ve DNA dizi analizi ile tarandıktan sonra saptanan SNP?ler ile hastalığın ilişkisi yorumlanmış. Sonuç olarak GDNF geninde on SNP saptanmıştır. SNP?lerin üç`tanesi ilk defa bu çalışmada saptanmıştır. GDNF genin 5?yukarısında saptanan rs2075680 C>A polimorfizmi hasta grubu ve sağlıklı gönüllü grubu arasında anlamlı olarak farklı görünmüştür. Bu fark erkek grupları arasında anlamlı fark göstermesine rağmen kadın gruplar arasında fark anlamlı değildir. Yapılan incelemede MICU1 geninde kalsiyum bağlanma bölgelerinde hiç bir mutasyon/SNP görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, GDNF, MICU1, SNP

Bipolar bozuklukBipolar bozuklukDepresif bozukluk+4
Roghaiyeh Safari
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni sentezlenen fluoresans probların fibroblast hücrelerde oluşturulan OH radikallerinin belirtiminde kullanılması ve değerlendirilmesi

Vücutta sentezlenen ve pro-oksidan olan reaktif oksijen türleri (ROT, ROS Reactive Oxygen Species) yaşam için son derece gereklidirler ve birçok işlevleri vardır. Vücutta fazla miktarda üretildiklerinde ya da antioksidan seviyesi düştüğünde bu reaktif türler çok zararlı olabilirler ve oksidatif stresi artırırlar. ROT ?ların saptanması için en çok `Elektron Spin Rezonans?, `Fluoresans?, ve `Lüminesans? Spektroskopileri kullanılır. Floresans problar mükemmel sensörler olarak ROT ?ları daha spesifik ve duyarlı olarak saptarlar ve her reaktif tür için farklı problar dizayn edilmiştir. OH? radikali, reaktif oksijen türlerinden bir serbest radikal olup hücrede yağlara, proteinlere ve DNA?lara bağlanarak dönüşümsüz hasarlar oluşturabilir. Patolojik etkilerinden en önemlisi, doğrudan nükleik asit ve proteinlere bağlanmasıdır. Bu radikal çok reaktif olup yarılanma ömrü çok kısadır bu nedenle hücre içinde saptanması çok zordur. Bu çalışmanın amacı; OH? radikalinin saptanmasında kullanılan fluoresans problardan kumarin-3-karboksilik asit (3-CCA, coumarin-3-carboxylic acid) ve 2-[6-(4V-Hidroksi)fenoksi-3H-ksanten-3-on-9-yl] benzoik asit (HPF, 2-[6-(4V-Hydroxy)phenoxy-3H-xanthen-3-on-9-yl] benzoic acid )?in karşılaştırılmaları ve OH? radikali için en uygun olan probun belirlenmesidir. Çalışmamızda insan dermal fibroblast hücre hattı kullanılmıştır. Hücreler, normal koşullarda %10 FBS (fetal bovin serum) içeren DMEM (Dulbecco's Modified Eagle's Medium) ortamında kültüre edilmiş ve hücre ortamında OH? radikallerinin oluşturulması Fenton reaksiyonu ile gerçekleştirilmiştir. H2O2 (hidrojen peroksit), DMSO (dimethyl sulfoxide), askorbik asit ve demir varlığında OH? radikali oluşturulan bu ortama yeni sentezlenen kumarin ve HPF probları eklendikten sonra seçilen fluoresan problara özgü dalga boylarında spektrofluorometrik olarak ölçümler yapılmıştır. HPF için 32.72 ± 7.22 F.I (n=40) şiddetinde bir ışıma, kumarin için ise 52.1±4.22 F.I (n=40) ışıma şiddeti değerleri elde edilmiştir. Student t testi uygulanarak yapılan istatistiksel analizde kumarin için elde edilen sonuçların, HPF probuna kıyasla anlamlı olarak (p< 0.05) daha yüksek olduğu saptanmıştır. Araştırma deneysel niteliktedir ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında, 2012-2013 yılında yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: 2-[6-(4V-Hydroxy)phenoxy-3H-xanthen-3-on-9-yl] benzoic acid (HPF), kumarin-3-karboksilik asit (kumarin, 3-CCA), fibroblast, fluoresan prob.

Benzoik asitFibroblastlarFloresan+4
Reza Salimi
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Ankilozan Spondilitli hastalar için olası genetik faktörlerin ve rollerinin saptanması amacıyla biyolojik örnek havuzu oluşturulması

Ankilozan Spondilit (AS), çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkan, esas olarak omurgayı ve omurganın son kısmı ile leğen kemikleri arasında yer alan sarkoilyak eklemleri etkileyen inflamatuvar bir romatizmal hastalıktır. Hastalık en sık 20-40 yaşlarında ortaya çıkmakta ve erkeklerde kadınlardan 2-3 kat daha fazla görülmektedir. AS'de hastalığın nedeni tam olarak bilinmemekle beraber genetik faktörlerin etkili olduğunu gösteren bulgular bulunmaktadır. HLA-B27 ile AS arasındaki güçlü ilişki ilk kez 1973 yılında tanımlanmıştır. Kuzey Avrupa ve ABD'de Ankilozan Spondilitli hastaların %90'ı HLA-B27 pozitiftir. Ülkemizde ise AS hastaların %70-80'inde HLA-B27 pozitif olarak saptanmıştır. HLA-B27 ve AS arasındaki ilişkinin ve hastalığın altında yatan moleküler mekanizmaların tanımlanması, kesin ve hızlı tanı konmasını ve daha etkin tedavilerin oluşturulmasını sağlayacaktır. Hasta örneklerinden oluşturulmuş bir biyobanka, etiyopatolojik mekanizmaların moleküler seviyede araştırılabilmesi için son derece önemlidir. Uygun koşullarda elde edilmiş ve doğru yöntemlerle işlemlenmiş çok sayıda biyolojik örnek gerekmektedir. Çalışmamızda AS'li hastalardan ve gönüllü sağlıklı kişilerden alınan EDTA'lı kandan elde edilen DNA örneklerinden oluşan bir biyobanka ve buna ek olarak örneklerin elde edildiği hastalara/sağlıklı gönüllülere ait cinsiyet, ırk, yaş, iş durumu,yerleşim yeri vb bilgiler, klinik bilgilerle ile birlikte yapılan analiz sonuçlarını barındıran geniş bir veritabanı oluşturduk. Oluşturduğumuz biyobanka AS hastalığının moleküler mekanizmasının anlaşılmasında yapılacak çalışmalara önemli bir kaynak oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan Spondilit, HLA-B27, Biyobanka, DNA

DNAGen havuzuGenetik+3
Fernur Çapa
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Dosetaksel ve deguelin'in akciğer kanseri hücre hatlarında kemoprevantif etkinliğinin araştırılması

DOSETAKSEL VE DEGUELİN'İN AKCİĞER KANSERİ HÜCRE HATLARINDA KEMOPREVANTİF ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI NİNA GHANİTABE, D.E.Ü Sağlık Bilimleri Enstitüsü Moleküler Tıp Anabilim Dalı, nnbg1030@gmail.com ÖZET Kanseri önlemek ve tedavi etmek için yoğun çalışmalara rağmen, kanser önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Akciğer kanseri, tüm dünyada kansere bağlı ölümlerde hem kadın hem de erkeklerde ilk sırada yer almaktadır. En etkili kanser tedavi ajanları da normal dokular için toksiktir. Bu nedenle ya hiç ya da çok düşük bir toksisite ile yeni, önleyici ve tedavi edici ilaçlara ihtiyaç vardır. Bu çalışma, Deguelin'in akciğer kanseri hücre hatlarında etkin konsantrasyonda kanser hücrelerinin çoğalmasında inhibe edici etkiye sahip olması ve DEG+DTX kombinasyonunun akciğer kanseri hücrelerinin çoğalmasında, ilaçların tek kullanılmasına göre daha başarılı olması hipotezine dayanarak gerçekleştirildi. Bu çalışmada H1299 ve A549 akciğer kanseri hücre hatları üzerine Deguelin'in antikanser etkisi incelendi. Yapılan çalışmada A549 ve H1299 akciğer kanseri hücre hatlarında Dosetaksel ve Deguelin'in tek başlarına sitotoksik etkileri araştırıldı. IC50 dozları belirlendi. Belirlenen etkin konsantrasyonlar, Deguelin ile Dosetaksel kombinasyonları akciğer kanseri hücrelerine uygulandı. Hücre kültürürlerinde Flow Sitometrik Analizler (Apoptoz, hücre döngüsü), Migrasyon analizi ve Koloni Formasyon Testleri gerçekleştirildi. Araştırmamızda; DEG+DTX kombinasyonunun akciğer kanseri hücrelerinin çoğalmasında, ilaçların tek başlarına kullanılmalarına göre daha başarılı olduğu, Deguelin'in antikanser etkisinin, kanser hücrelerinin ölümüne yol açmaktan ziyade, hücrelerin yayılımını azaltarak olabileceği gözlendi. Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri hücre hatları, Deguelin, Dosetaksel, IC50, apoptoz, hücre döngüsü, koloni sayısı, hücre migrasyonu

Nına Ghanıtabe
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Resveratrol ve Sirtuin1'in p53(+/+) ve p53(-/-) kolon kanser hücreleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi

Giriş: Kanser birden fazla kompleks moleküler değişikliklerden oluşan heterojen bir hastalıktır. Resveratrol, 70'ten fazla bitki türü tarafından sentezlenen doğal bir polifenoldür. Günümüzde resveratrolün anti-kanserojen etki gösterdiği ve çeşitli kanser hücreleri üzerinde anti-proliferatif ve apoptozu indükleyici etkilerinin olduğu bilinmektedir. Resveratrol ile ilgili yapılan son araştırmalar incelendiğinde; resveratrolün bir histon deasetilaz enzimi olan sirtuin1(SIRT1) aktivitesini arttırdığı belirlenmiştir. SIRT1'in tümör baskılayıcı molekül olan p53'ü deasetile ettiği de bilinmektedir. p53 mutasyonu kanser olgularının %50'sinden fazlasında görülmektedir; ancak teröpatik ajanların veya polifenollerin kanser hücrelerindeki etkileri çok farklı olabilmektedir. Bunun yanı sıra, kolon kanser hücrelerinde artmış SIRT1 ekspresyonu olduğu da bildirilmektedir. Resveratrolün SIRT1 ekspresyonu ve sinyal ileti yolakları üzerindeki etkileri düşünüldüğünde, kolon kanser hücrelerinin p53 mutasyonu taşıyıp taşımadığı önem kazanmaktadır. Yapılan literatür çalışmasında resveratrolün p53 varlığı ve yokluğunda kolon kanser hücrelerindeki sinyal ileti yolaklarına etkileri ve SIRT1 ilişkisine yönelik yeterli bilgi bulunamamıştır. Amaç: Bu çalışmada amacımız, p53(+/+) ve p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde resveratrolün SIRT1 aktivasyonu ve inhibisyonu şartlarında hücre canlılığı, apoptotik hücre ölümü ve çeşitli sinyal ileti yolakları üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Materyal ve Yöntem: HCT116p53(+/+) ve HCT116p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde resveratrolün ve SIRT1 inhibitörü olan sirtinolün hücre canlılığına etkisi ve IC50 dozları WST-1 analizi ile değerlendirildi. IC50 dozlarında resveratrol ve sirtinol ile 24 ve 48 saat inkübasyon süresinde gerçekleşen hücre ölüm tipi (apoptotik/nekrotik) akış sitometrik Annexin-V/PI yöntemi ile incelendi. SIRT1 enzim aktivitesi fluorometrik aktivite kiti kullanılarak değerlendirildi. Hücre hatlarında SIRT1 ve p53 protein ekspresyon düzeyleri Western Blot yöntemi ile belirlendi. TGFβ, WNT, p53, NFκB ve JAK/STAT yolaklarında bulunan 29 adet gen ekspresyon değişimi Gerçek Zamanlı PZR Yöntemi ile tüm deney gruplarında incelendi. Elde edilen veriler Student's t testi ile istatistiksel analizi yapılarak p<0.05 anlamlılık düzeyinde resveratrolün sinyal ileti yolaklarındaki gen ekspresyonları üzerindeki etkileri, SIRT1 aktivitesi ve p53 bağımlılığı değerlendirildi. Bulgular: HCT116p53(+/+) ve HCT116p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde resveratrolün IC50 değeri 48 saat için 60 µM olarak belirlendi. HCT116p53(+/+) hücrelerinde belirlenen, IC50 dozundaki resveratrolün apoptotik hücre ölüm yüzdesi akış sitometrik analizde 24 saatte %34.9; 48 saatte %45.7 ve HCT116p53(-/-) hücrelerinde apoptotik hücre yüzdesi 24 saatte %27.4 oranında, 48 saatte %40 oranında saptandı. SIRT1 aktivite analizine göre, HCT116p53(+/+) hücrelerinde sirtinol uygulaması ile SIRT1 inhibisyon dozu ve süresi sırasıyla 80 µM ve 24 saat olarak belirlendi. HCT116p53(+/+) hücrelerinde yapılan hücre canlılık analizinde, 24 saat 60 µM resveratrol uygulaması ile %40.4 oranında, sirtinol ve resveratrolün ardışık 24'er saat uygulanması ile hücre canlılığında %57.3 oranında azalma belirlendi. Aynı şekilde, HCT116p53(-/-) hücrelerinde 24 saat resveratrol uygulaması ile %43.6 oranında, ardışık uygulama ile canlılıkta %59.6 oranında azalma belirlendi. HCT116p53(+/+) hücrelerinde resveratrol uygulaması ile %27.6, 24'er saat sirtinol ve resveratrolün ardışık uygulanması ile %33.4 oranında apoptotik hücre yüzdesi belirlendi. Aynı şekilde HCT116p53(-/-) hücrelerinde, resveratrol uygulaması ile %17.9, ardışık uygulama ile %18.2 oranında apoptotik hücre yüzdesi saptandı. Sirtinol ve resveratrolün ardışık olarak uygulandığı HCT116p53(+/+) hücrelerinde SIRT1 protein ekspresyon düzeyinin kontrole göre p<0.05 düzeyinde anlamlı olarak azaldığı belirlendi. HCT116p53(-/-) hücrelerinde ise anlamlı bir fark saptanmadı. Deney gruplarında yapılan gen ekspresyon analizleri sonucunda resveratrolün, kolon kanser hücrelerinin p53 mutasyonu ve SIRT1 aktivite düzeyine bağlı olarak proliferatif ve apoptotik etki gösterebilen birçok gen üzerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim oluşturduğu saptandı. Sonuç: Yapılan bu araştırma ile resveratrolün (60 µM) HCT116p53(+/+) ve HCT116p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde hücre canlılığını etkilediği ve apoptotik hücre ölümüne yol açtığı saptanmıştır. Bununla birlikte araştırmamızın verileri hücrelerin p53 mutasyonu ve SIRT1 aktivite düzeylerine göre değerlendirildiğinde; resveratrol (60 µM) uygulamasının hem apoptotik etki hem de gen ekspresyonu düzeyinde farklı değişimlere neden olduğu ilk kez belirlenmiş oldu. Kolon kanser hücrelerinde resveratrolün p53 ve SIRT1 aktivitesine göre proliferatif ve/veya apoptotik etki gösterebileceğini öngörmekteyiz. Sonuç olarak kolon kanser hastalarında bilinçsiz resveratrol kullanımının farklı etkiler yaratabileceğini öngörmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Kolon kanseri, Resveratrol, SIRT1, p53, Apoptoz, Sinyal ileti yolakları

ApoptozisGenler-P53Kolon neoplazmları+6
Güneş Özen
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Psoriasislilerde kanda FOXP3 geninde TSDR metilasyonu ve sitokin düzeylerinin belirlenmesi

Deride kırmızı ve sedefi renkte kabukların bulunmasıyla karakterize, immün sistem temelli kronik bir hastalık olan psoriasisin kesin tedavisinin bulunmaması nedeniyle hastaların yaşam kalitesi kötü etkilenmektedir. Efektör T hücrelerin etkinliklerini baskılamada görevli regülatör T (Treg) hücreler, yüksek düzeyde FOXP3 ekspresyonuyla karakterizedir. FOXP3 ekspresyonunun kararlılığı, CpG'ce zengin ve korunmuş intronik bölge olan TSDR metilasyonuyla ilişkilendirilmektedir. Treg hücrelerdeki metilasyonun, otoimmün hastalıkların ve psoriasisin patogenezinde rolü olduğu düşünülmektedir. Proinflamatuar özellikteki IL-17 ve IL-36 ile antiinflamatuar özellikteki IL-10 ve IL-35'in psoriasis patogeneziyle ilgili olduğu düşünülse de kesin bir sonuca varılamamıştır. Bu çalışmada, psoriasislilerde periferik kanda FOXP3 TSDR metilasyon düzeylerinin, FOXP3 mRNA ekspresyon düzeyi ve seçilmiş sitokinlerin düzeylerinin belirlenmesi ve bulguların hastalık şiddeti ve tedavi durumuyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bunun için psoriasisli hasta (n=38) ve sağlıklı kontrol grubundan (n=20) alınan kan örneklerinden HRM-PCR yöntemiyle FOXP3 TSDR metilasyon analizi, real-time PCR yöntemiyle FOXP3 mRNA ekspresyon analizi ve ELISA yöntemiyle plazma interlökin düzeylerinin analizi gerçekleştirilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda FOXP3 TSDR metile durumda olup, iki grubun erime sıcaklık değerleri ve FOXP3 mRNA düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sitokin düzeyleri incelendiğinde IL-10 hastalarda anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Hastalarda psoriasis alan şiddet indeksi (PAŞİ) skorlarıyla IL-35 pozitif; hastalık şiddeti düşük olan hastalarda PAŞİ skorlarıyla IL-17A pozitif, FOXP3 ekspresyonuyla IL-35 negatif; hastalık şiddeti orta-şiddetli olan hastalarda PAŞİ skorlarıyla IL-36G ve FOXP3 ekspresyonuyla IL-17A pozitif korelasyon göstermektedir. Sonuç olarak FOXP3 TSDR metilasyonunun psoriasisteki durumunun daha hassas yöntemlerle araştırılması gerektiği, incelenen sitokinlerin hastalık şiddetine yönelik önemli göstergeler olabileceği, bunun için çalışmanın daha fazla kişi ve hastalığa yönelik çeşitli gruplandırmalarla incelenmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir.

Deri hastalıklarıGenlerMetilasyon+4
Burcu Açıkgöz
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

HEK293 hücre hattında aşırı ifade ettirilen FOXO3 geninin etkilerinin incelenmesi

Amaç: FOXO proteinleri hücre homeostazı, oksidatif stres yanıtı ve apoptoz gibi fonksiyonların regülasyonunda görev yapan önemli transkripsiyon faktörleridir. Ayrıca FOXO proteinleri tümör baskılayıcılar olarak tanımlanmalarına rağmen, FOXO genlerinin yaptığı translokasyonların kanser oluşumunu desteklediği de gösterilmiştir. FOXO3 geninin MLL geni ile yaptığı translokasyon, ikincil akut lösemi ile ilişkilendirilmiştir. FOXO proteinlerinin kanser oluşumunda rol alması ve belirli hücre tiplerinde FOXO3'ün apoptoz sürecini başlatması nedeniyle bu genin HEK293 hücre hattında yapay olarak aşırı ifade ettirildiğinde, apoptoz mekanizması üzerine etkisi incelenecektir. Yöntem: Çalışmada FOXO3 geni mRNA kodlayıcı dizileri, yüksek gen ifadesi sağlayan aktif promotör barındıran pcDNA3.1 ekspresyon vektörüne PCR klonlama stratejileri kullanılarak takılmıştır. Elde edilen FOXO3/pcDNA3.1 vektörü ile HEK293 hücreleri geçici transfekte edilmiştir. Transfekte hücrelerden protein izolasyonu yapılarak western blot yöntemiyle FOXO3, beta-aktin ve PARP proteinlerine bakılmıştır. Bulgular: HEK293 hücre hattı ile gerçekleştirilen geçici transfeksiyon sonrasında, oluşturduğumuz pcDNA3.1/FOXO3 vektörü barındıran hücre hattının, kontrol hücre hattına göre 1.5 katlık bir FOXO3 ifade artışı gösterdiğini saptadık. Aynı transfeksiyon sonrasında hücre kültürüne herhangi bir apoptotik uyarı vermeden, kendiliğinden bir apoptotik uyarısı oluşturup oluşturmadığını test ettiğimizde ise FOXO3 ile transfekte hücrelerde apoptotik uyarının kontrol hücre hattına göre gerçekleştiğini PARP analizi ile saptadık. Sonuç: Gerçekleştirdiğimiz deneyler sonrasında FOXO3 geninin vektör yardımı ile aşırı ifade ettirilmesinin hücrede apoptozu uyardığını gösterdik.

ApoptozisApoptozisElektroforez-agar jel+5
Burak Karabey
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Filamin proteinlerinin hücrelerdeki işlevlerinin araştırılması

Amaç: Filaminler, çok fazla miktarda eksprese edilen, aktin bağlayıcı büyük proteinlerdir ve F-aktin'in üç boyutlu yapısını sağlamca kuvvetlendirerek hücre zarına bağlanmasını sağlarlar. Filaminler içinde, filamin A (FLNA) en çok bulunan izoformdur ve yaygın olarak insan dokularında eksprese olmaktadır. Kalpain, FLNA'yı tercihen menteşe 1 ve 2 (H1, H2) bölgesinden keser ve karboksil terminal uç içeren FLNACT'yi üretir. Kalpeptin ise, FLNA'nın kesilmesinden sorumlu bir kalpain 1 ve 2 inhibitörüdür. Bu çalışmanın amacı, FLNA'nın kesilmesinin engellenmesiyle, hücrenin proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturma yeteneklerini, azaltabileceğimiz yönündeki hipotezimizi test etmektir. Böylece kalpeptin'in kanser dokularının büyümesini ve yayılmasını engelleyerek tedavi edici bir rolünün olup olmadığının anlaşılması hedeflenmiştir. Ayrıca, FLNA'nın hücredeki işlevinin belirlenmesi ve kalpeptin gibi inhibitör moleküllerin tanımlanması, kanser tedavilerinde kullanılacak daha etkili ilaçların geliştirilmesine de çok büyük katkılar sağlayacaktır. Yöntem: Bu çalışmada A7 (İnsan Melanoma), PC3 (İnsan prostat kanser), T241 (Fare fibroblast, fibrosarkoma) ve MS1 (Fare endotel) hücre hatları kullanarak; hücre kültürü, western blot, proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturma deneyleri yapıldı. Bulgular: Kalpeptin varlığında, hücrelerin proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturma yeteneklerinde kontrol guruba kıyasla anlamlı olarak azalma gözlendi. Veriler ortalama ± SD değerleri olarak gösterildi ve n = 3 olarak alındı. Gruplar arası istatistik analizinde unpaired two-tailed Student t testi kullanıldı. Sonuç: Bu çalışmanın sonucu, kalpeptin'in, FLNA'yı eksprese eden kanser hücrelerinde kalpain'e bağlı olarak oluşan FLNACT üretimini azalttığını gösterdi. Öte yandan, azalmış FLNACT üretimine sahip hücreler, anlamlı olarak (p<0.05) daha az migrasyon, invazyon, proliferasyon ve koloni oluşturma yeteneği gösterdiler. Bu veriler ayrıca, FLNACT fragmanının, hücrelerin proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturmalarında önemli düzenleyicilerden biri olduğunu da göstermiştir. Araştırma deneysel niteliktedir ve deneysel kısım Göteborg Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya ve Hücre Biyolojisi Anabilim Dalı Laboratuarlarında, 2014-2017 yılında yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: Filamin, Filamin A, Kalpain, Kalpeptin, Proliferasyon, Migrasyon, İnvazyon, Koloni oluşturma, Kanser.

AktinlerAntineoplastik ajanlarFilamin+4
Reza Salımı
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde bleomisin ile oluşturulmuş skleroderma modelinde epigallokateşin 3 gallat'ın fibrozis üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması

ÖZET FARELERDE BLEOMİSİN İLE OLUŞTURULMUŞ SKLERODERMA MODELİNDE EPİGALLOKATEŞİN 3 GALLAT'IN FİBROZİS ÜZERİNE OLASI KORUYUCU ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Ayşe Koçak Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Moleküler Tıp Anabilim Dalı 35340, Balçova-İzmir kocak.ayse@gmail.com Amaç: Bu çalışmanın amacı, bleomisinle (BLM) oluşturulmuş skleroderma modelinde epigallokateşin-3-gallat'ın (EGCG) fibrozis üzerine olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; skleroderma deney hayvanı modelinde EGCG'nin fibrozise olası etkileri araştırıldı. Ortalama vücut ağırlığı 22 ± 5 g olan 32 adet sağlıklı dişi Balb-c fare kullanıldı. Fareler rastgele olarak; kontrol (n = 8), Bleomisin (n = 8), Bleomisin + EGCG (n = 8) ve EGCG (n = 8) olmak üzere dört gruba ayrıldı. p-SMAD 2/3, SMAD 2/3 ve matriks metalloproteinaz (MMP-1, MMP-8, MMP-13) proteinlerinin western blotting tayini için dermal doku örnekleri toplandı. TGF-β1 mRNA ekspresyonu qPCR ile belirlendi. Deri dokularında immünohistopatolojik ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Bulgular: Masson Trikrom boyama sonuçlarına göre, EGCG uygulanan grupta fibrozisin azaldığı gözlendi. Hematoksilen-eozin boyama sonuçlarına göre, Bleomisin + EGCG grubu ile BLM grubu karşılaştırıldığında EGCG uygulanan grupta fibrozis anlamlı ölçüde azaldı. EGCG uygulanan grupta MMP-1, MMP-8 protein düzeylerinin arttığı ve p-SMAD 2/3 protein düzeyinin azaldığı western blot yöntemi ile belirlendi. BLM ve BLM + EGCG grupları karşılaştırıldığında TGF-β mRNA ekspresyonunun EGCG uygulanan grupta azaldığı RT-qPCR yöntemi ile gözlendi. Sonuç: Tüm bulgular birbirini destekleyici özellikte olup, araştırma koşullarında EGCG'nin sklerodermada fibrozis oluşumuna koruyucu etki gösterdiğine işaret etmektedir. Bu çalışmanın sonuçlarının sklerodermada fibrozis oluşumunun önlenmesinde kullanılabilecek yeni terapötik yaklaşımlara ışık tutabileceği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: BLM ile oluşturulmuş skleroderma, EGCG, fibrozis, TGF-β, MMP'ler

BleomisinEpigallokateşinEpigallokateşin gallat+5
Ayşe Koçak
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sapienik asidin melanoma hücrelerinde MAPK yolağına etkisinin araştırılması

Agresif bir cilt kanseri türü olan melanoma, morbidite ve mortalitenin önemli bir nedeni olup insidansı dünya çapında gittikçe artmaktadır. Kanser hücrelerindeki sinyal yolaklarının aydınlatılması uygulanacak tedavilerin olumlu ve olumsuz yönlerini anlamada oldukça yardımcı olmaktadır. Sinyal iletimi sürecinde membran lipidlerinin önemli katkıları olduğu kabul edilmiştir. Membrandaki yağ asitlerinin miktarı, akışkanlığı etkilediği gibi hücre içi yolaklarda rol alan membran proteinlerinin aktivasyonunu da değiştirebilmektedir. MAPK sinyal iletim yolları çeşitli çevresel sinyallere yanıt olarak proliferasyon, farklılaşma, apoptozis, hücre-hücre adezyonu, inflamasyon, metastaz ve invazyon gibi farklı hücresel fonksiyonları düzenleyen ve kanser araştırmalarında hedeflenen başlıca yolaklardandır. Yapılan çalışmalarda, cildin sebumunda doğal olarak üretilen sapienik asidin (SA) kanser hücrelerinin membran veziküllerindeki miktarının normal hücrelere göre arttığı belirtilmiştir. Cilt sebumunda doğal olarak bulunmasına rağmen, literatürde SA'nın cilt kanserinde yer alan yolaklar üzerindeki etkisine dair bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle SA'in eksojen olarak melanom hücre hattına verilmesi ile MAPK yolağına etkisini araştırmayı hedefledik. SA'nın MAPK yolağına etkilerini incelemek için malign melanom karakterli A375 hücre dizileri kullanıldı. SA'nın A375 hücre dizilerindeki sitotoksik etkisi MTT [3-(4,5-dimetiltiyazol-2-yl)-2,5-difenil tetrasodyum bromid] deneyi ile belirlendi. SA'nın değişen konsantrasyonları ile hücreler farklı zaman aralıklarında inkübe edilerek, sitotoksisite testi ile hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyonu (IC50 değeri) saptandı ve hücre üzerindeki etkilerini görebilmek için inverted mikroskopla hücrelerin fotoğrafları çekildi. MM olan A375 hücre dizilerinde 0 dk, 30 dk, 1, 2 ve 3 saatlik kısa inkübasyonların yanında 24 ve 48 saat inkübasyonlar yapıldıktan sonra total protein ölçümü Bradford yöntemi ile yapıldı. SA'in hücre membranındaki epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) etkisi ile MAPK yolağındaki bir dizi etkisi sonucunda proliferatif etkileri araştırıldı. EGFR ile MAPK yolağındaki spesifik protein bantları Western Blot analizi ile elde edildi. SA'nın lipid peroksidasyonu sonucu yan ürün olarak ortaya çıkan ve oksidatif stresin büyüklüğü yansıtan malondialdehit (MDA) düzeyinin ölçülmesi için TBARS kiti kullanıldı. Süperoksit Dismutaz (SOD) enzim aktiviteleri ise SOD kiti kullanılarak hesaplandı. Çalışmamızda, uzun süreli inkübasyonlar sonucu SA'nın A375 hücrelerine sitotoksik etkileri olduğu gözlenmiştir. Kısa ve uzun süreli inkübasyonlar sonucu ise SA'nın A375 hücrelerinde MAPK yolağını uyardığı belirlenmiştir. Biyoaktif lipidlerin kanser prognozunda MAPK yolağına zıt yönlü iki etkisinin barındırdığını kanıtlamaktadır. Sapienik asidin belirlenen doz ve zaman aralıklarında farklı etkilerinin olması sebebiyle kemoterapötik tedavilerin değerlendirmesi açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Sapienik Asit; Malign Melanoma; MAPK Yolağı; Oksidatif Stres; Lipid Peroksidasyonu

Lipid peroksidasyonuMelanomNeoplazmlar+3
Merve Soyuğur
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Glokom hastalarında sistemik vasküler regülasyonun akış aracılı dilatasyon yöntemi ile değerlendirilmesi

Amaç: Glokom dünya genelinde geri dönüşümü olmayan körlüğün en yaygın nedenlerinden biridir. Glokom insidansı yaş gibi faktörlere bağlı olarak artış göstermektedir. Günümüzde glokomun gelişmesinde vasküler nedenler olabileceğine dair önemli bulgular mevcut olup, glokom ile vasküler hastalıklar arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Vasküler hastalıkların tanısında fotopletismografi akış aracılı dilatasyon (PPG-FMD) yöntemi ile endotelyal fonksiyon ölçümü klinisyenlere faydalı bilgiler sağlamaktadır. Bu tez çalışmasının amacı uzman bir göz hekimi tarafından dahil/hariç olma kriterlerine uygun olarak psödoeksfoliasyon sendrom (PES), psödoeksfoliasyon glokom (PEG) ve primer açık açılı glokomu (PAAG) bulunan katılımcılar ile sağlıklı katılımcılar arasındaki endotelyal fonksiyonların fotopletismografi akış aracılı dilatasyon (PPG-FMD) yöntemi ile ölçülmesi ve sonuçların karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Tüm katılımcıların PPG-FMD yöntemi ile endotelyal fonksiyon ölçümü yapıldı. Ayrıca ön ve arka segment biyomikroskopisi, göz içi basınç ölçümü, santral kornea kalınlığı, gangliyon hücre kompleksi, peripapiller sinir lifi kalınlığı ölçümlerini içeren ayrıntılı oftalmolojik muayene ölçümleri yapıldı. Veriler istatistiksel analiz için elektronik ortamda kaydedildi ve istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılım kriterlerini sağlayan ve gönüllü olan toplam 55 birey dahil edilmiştir. PES grubundan 16 (yaş ortalaması 66,4 ± 8,2), PEG grubundan 14 (yaş ortalaması 69,5 ± 5,5), PAAG grubundan (yaş ortalaması 63,7 ± 7,7) ve sağlıklı benzer demografik özelliklere sahip 13 (yaş ortalaması 62 ± 8,4) katılımcı ile çalışma gerçekleştirildi. Gruplar arasında demografik ölçümler, antropometrik, vital ve kategorik ölçümler arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Yapılan çalışmada endotelyal fonksiyon ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı fark olduğu belirlenmiştir. Endotelyal fonksiyon ölçüm sonuçları kontrol grubunda %124,5 ± 10,1, PES grubunda %118,6 ± 8,6, PAAG grubunda %85,4 ± 6 ve PEG grubu için %82,5 ± 4,3 olarak bulundu (p<0.001). Endotelyal fonksiyon değerlerinin kontrol grubundan anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu. Ayrıca endotelyal fonksiyon değerlerinin göz içi basınç ölçümü, gangliyon hücre kompleksi, peripapiller sinir lifi kalınlığı ile korelasyon gösterdiği belirlendi. Sonuç: Glokom ve psödoeksfoliasyon sendromlu hastalarda PPG-FMD yöntemiyle endotelyal fonksiyon ölçümünün yapıldığına dair bir çalışma bulunmamaktadır. Daha ileri çalışmalar sonucunda, PPG-FMD ile endotelyal fonksiyon ölçümünün klinikte tanı için önemli bir yöntem olarak kullanılma potansiyeli bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: endotelyal fonksiyon, akış aracılı dilatasyon, glokom, nitrik oksit, vazodilatasyon

DilatasyonEndotelyumGlokom+4
Fatumatuz Zehra Karakuzu
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Obez bireylerde HIF-1 alfa ve VEGF düzeyleri ile beden kitle indeksi arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda, obez bireylerde plazma HIF-1α ve VEGF düzeylerinin obezite patogenezindeki önemini ve bu moleküller ile beden kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi ve bel/kalça oranları arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, 45 obez birey ile normal kilolu 28 sağlıklı kontrol dahil edildi. Kırk beş obez bireyin 19'unda eşlik eden en az bir metabolik hastalık mevcuttu. Çalışmaya katılan bireylerden 12 saatlik açlık sonrası, biyoelektrik impedans analiz cihazı ile BKİ, yağ dokusu yüzdesi ve bel/kalça oranı ölçümleri gerçekleştirildi. Plasma HIF-1α ve VEGF düzeylerinin ölçümü için mikroelisa yöntemi uygulandı. Bulgular: HIF-1α plazma düzeyleri obez bireylerde 2.78 ± 0.46 ng/mL, kontrol grubunda ise 1.37 ± 0.045 ng/mL olarak saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.0192), VEGF plazma düzeyleri de obez bireylerde (1396 ± 250 ng/L), kontrol grubuna (594.90 ± 15.65 ng/L) göre anlamlı yüksek bulundu (p=0.0141). Obez bireylerde BKİ, vücut yağ yüzdesi ve bel/kalça oranı kontrol grubuna göre oldukça yüksekti (p<0.05). Obez bireylerde HIF-1α ve VEGF düzeyleri arasında kuvvetli pozitif korelasyon belirlendi (r=0.966, p=0.0001). Yine, obez bireylerde vücut yağ yüzdesi ile BKİ arasında ve vücut yağ yüzdesi ile bel/kalça oranı arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı (sırasıyla r=0.383, p=0.009 ve r=0.617, p=0.0001). Obez bireyler, obeziteye eşlik eden en az bir metabolik hastalığı bulunanlar ile herhangi bir hastalığı olmayanlar şeklinde iki gruba ayrılıp gruplar arasında istatistiksel karşılaştırma yapıldığında, metabolik hastalığı olanlarda, olmayanlara göre hasta yaşı (yıl) ve vücut yağ yüzdesinde anlamlı bir artış gözlendi (sırasıyla p=0.0006 ve p=0.0083), diğer parametrelerde ise herhangi bir fark saptanamadı (p>0.05). Tartışma: Çalışmamızda, plazma HIF-1α ve VEGF düzeylerinin yüksek bulunması obezite gelişiminde hipoksinin rolünü ve HIF-1α ve VEGF'in obezite patogenezindeki önemini gösterebilir. Obez bireylerde plasma HIF-1α ve VEGF düzeyleri arasında güçlü korelasyon gözlenmesi, hipoksiye yanıt olarak adipoz dokuda eksprese edilen HIF-1α transkripsiyon faktörünün VEGF promotörünü uyararak VEGF ekspresyonunu sağladığı ve adipoz dokuda üretilen bu proteinlerin dolaşıma geçerek kandaki düzeylerinin de yükseldiğini düşündürmektedir. Literatürde VEGF ve/veya HIF-1α seviyeleri ile BKİ ilişkisine dair konsensus bulunmamaktadır. Çalışmamızda, obez bireylerde plazma VEGF seviyeleri ile BKİ arasında ilişkiye rastlanamamıştır. Elde ettiğimiz sonuçlar ve literatür bulguları incelendiğinde, çalışmalara dahil edilen birey sayılarının yetersiz olması, HIF-1α ve VEGF ile BKİ arasındaki ilişkiyi belirlemeye yönelik çalışmaların daha geniş bir popülasyonda yapılması gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda ayrıca, metabolik hastalığı bulunan obez bireylerde, hastalığı bulunmayan obez bireylere göre yaş (yıl) ve vücut yağ yüzdelerinin yüksek bulunması, yaş ve vücut yağ yüzdesindeki artışın obezitede metabolik hastalık riskini artırabileceğini göstermektedir. Buna karşın, eşlik eden en az bir metabolik hastalığı bulunan obez bireyler ile hastalığı olmayan obez bireyler arasında plazma HIF-1α veya VEGF düzeylerinin farksız bulunması, yüksek HIF-1α ve VEGF seviyelerinin obez bireylerde metabolik hastalıkların gelişimi için risk faktörleri olmadığını yansıtabilir. Anahtar kelimeler: Obezite, Hipoksi, HIF-1α, VEGF, Beden kitle indeksi

HIF-1aHipoksiObezite+2
Nazmiye Uluergüven
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sisplatin uygulanan pankreas ve mide kanseri hücrelerinde melatoninin TRPV1 kanalları aracılı rolü

Mide ve pankreas kanserleri toplumda sıkça görülen ve mortalite oranları yüksek kanser çeşitleridir. Sisplatin, DNA hasarına neden olan ve birçok kanser türünün tedavisinde tercih edilen neoplastik bir ajandır. Mevcut tez çalışması ile sisplatin ve melatoninin birlikte kullanımının mide ve pankreas kanseri hücreleri üzerindeki TRPV1 kanalları aracılı olası etkileri araştırıldı. Bunun için mide ve pankreas hücreleri; kontrol, sisplatin, sisplatin+kapsazepin, sisplatin+melatonin, sisplatin+melatonin+kapsazepin, melatonin ve melatonin+kapsazepin olmak üzere 7 gruba ayrıldı. TRPV1 kanal aktivasyonu için de kapsaisin kullanıldı. Hücrelerde hücre içi kalsiyum iyonu düzeyi, reaktif oksijen radikalleri, mitokondriyal depolarizasyon, kaspaz 3 ve kaspaz 9 enzim aktivasyonu ve apoptozis düzeyleri ölçüldü. Mide ve pankreas kanseri hücrelerinde kalsiyum sinyali analizi sonuçları incelendiğinde, kontrol grubuna kıyasla sisplatin, sisplatin+melatonin ve melatonin grupları daha yüksek bulunmuştur (p˂0.001). Sisplatin grubu ile sisplatin+melatonin grupları kıyaslandığında sisplatin+melatonin grubundaki sitozolik serbest kalsiyum düzeyi daha yüksektir (p˂0.001). Yine mide ve pankreas kanser hücrelerinde apoptozis, reaktif oksijen türleri, mitokondrial depolarizasyon düzeyleri ile kaspaz 3 ve kaspaz 9 enzim aktivasyonları incelendiğinde, kontrol grubuna kıyasla sisplatin, sisplatin+melatonin ve melatonin gruplarının daha yüksek olduğu (p˂0.001), sisplatin grubu ile sisplatin+melatonin grubu kıyaslandığında ise genel olarak sisplatin+melatonin grubunun daha yüksek (p˂0.05 ve p˂0.001) olduğu görüldü. İlgili analizlerde, TRPV1 kanal blokırı kapsazepin kullanılan sisplatin ve melatoninin ayrı veya birlikte kullanıldığı gruplarda, kapsazepin kullanılmayan benzer gruplara kıyasla değerlerin daha düşük (p˂0.05 ve p˂0.001) olduğu görüldü. Sonuç olarak; sisplatin grubuna kıyasla sisplatin+melatoninin birlikte kullanımının kanser hücrelerinde daha fazla apoptotik etki oluşturduğu ve oluşan bu etkinliğe TRPV1 kanallarının da aracılık ettiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Pankreas Kanseri, Mide Kanseri, Apoptozis, Oksidatif Stres, TRPV1

ApoptozisMelatoninMide hastalıkları+5
Ayşegül Yur
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Alerjik rinitli olgularda HIF1A geni polimorfizmlerinin araştırılması

Alerjik Rinit (AR) burun mukozasına, alerjenin girdiği andan itibaren immünoglobulin E aracılığı ile oluşan; burunda tıkanıklık, burun akıntısı, kaşınma gibi semptomlar ile karakterize bir hastalıktır. Gündelik hayatı olumsuz etkilemekte, zamanla astım ile beraber görülmektedir. Hipoksi ile indüklenebilir faktör 1α (HIF1A), hücrede hipoksik koşullarda, hücre sağkalımı, proliferasyonu ve anjiyogenezde rol alan genlerin trankripsiyonunda önemli bir regülatör protein olarak görev almaktadır. HIF1A, IL-8, IL-10, IL-22, TNF-α gibi birçok sitokinin üretimine ve enflamatuar yanıt oluşumuna da etki etmektedir. Bu veriler ışığında çalışmamızda, HIF1A geninde bulunan C1772T ve C111A polimorfizmlerinin AR hastalığı ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza, yetişkin 100 AR tanılı hasta ve 100 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireylerin periferik kan örneklerinden genomik DNA elde edilerek ilgili polimorfizmlerin bulunduğu gen bölgeleri PCR yöntemi ile amplifiye edildi. HIF1A genindeki ilgili tek nükleotit polimorfizmlerin (SNP) genotiplemesi için restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi analizi (RFLP) yapılmıştır. HIF1A C1772T polimorfizmi için hasta grubunda CC, CT ve TT genotip dağılımları sırasıyla %68, %27 ve %5, kontrol grubunda %68, %29 ve %3 olarak saptanmıştır. HIF1A C111A polimorfizminin analizi sonucu hasta ve kontrol grubunun tamamında CC genotipi belirlenmiştir. Sonuç olarak, HIF1A C1772T ve C111A polimorfizmleri ile AR arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. HIF1A geninin AR gelişimindeki rolünü aydınlatmak için daha geniş hasta ve kontrol serilerinde diğer SNP'lerin de araştırıldığı ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir.

GenlerGenotipHIF-1a+3
Bünyamin Yaşar
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tavuk invivo koryoallantoik membran modelinde yüksek fruktozlu mısır şurubunun oksidan sisteme etkileri ve selenyumun muhtemel koruyucu rolü

Günümüzde işlenmiş gıdalarla birlikte yüksek fruktoz alımı, kronik hastalıkların oluşmasında önemli bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Fruktoz halk arasında meyve şekeri olarak bilinmektedir. Fruktoz öncelikle ince bağırsakta emilir, karaciğerde metabolize edilir. Glikoz ile aynı enerji yüküne sahiptir. Ancak glikoz gibi tokluk ve tokluk hissi yaratmaz. Yüksek fruktoz içeren hazır yiyecek ve içecekler tokluk hissi yaratmadığı için daha fazla tüketilmektedir. Selenyum (Se), güçlü antioksidan (AO) ve hücre koruyucu özelliklere sahip olduğu bilinen, canlı organizmalar için gerekli bir eser elementtir. Se'un gerekliliği ve insan sağlığındaki faydalı rolü birkaç yıldır bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, Se muhtemel koruyucu rolü ve yüksek fruktozlu mısır şurubu üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışma da döllenmiş spesifik patojen içermeyen yumurta kullanıldı. İnkübasyon sürecinin 5. Gününde yumurtalar eşit şekilde 4 gruba ayrıldı. Her gruba canlı embriyo içeren 10 yumurta tahsis edildi. Bu gruplar; deney öncesi kontrol (Pre-Process Control),deney sonrası kontrol (Post-Process Control), yüksek fruktozlu mısır şurubu (HFCS-55), yüksek fruktozlu mısır şurubu ve selenyum (HFCS-55+ Se 10-6) gruplarıdır. Her bir yumurtanın koryoallantoik membranına (CAM) bir adet olmak üzere kontrol grubuna etken madde içermeyen pellet, diğer gruplara etken madde içeren (HFCS-55, HFCS-55+ Se 10-6) pelletler özenle yerleştirildi. Bu çalışmada, HFCS-55'in oksidatif stres üzerine etkisini ve Se'un koruyucu rolünü CAM modelini kullanarak inceledik. HFCS-55 ve HFCS-55+ Se 10-6 içeren ve herhangi bir madde içermeyen kontrol grubu yumurta akındaki oksidatif stres durumu,toplam oksidatif stres (TOS) ve toplam AO kapasite (TAS) yöntemleriyle ortaya konulmuştur. Çalışmamızda da HFCS verilen yumurta gruplarında diğer gruplara göre TOS seviyesinde anlamlı bir artış ve TAS seviyelerinde de anlamlı bir düşüş gözlemlenmiştir. Çalışmamızda HFCS+Se verilen grubun HFCS grubuna oranla, OSI değeri karşılaştırılmasında 2 kat daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak HFCS'nin oksidatif stresi arttırdığını bu çalışmamızla teyit etmiş olduk. Verilerimiz doğrultusunda AO bir element olan Se oksidatif strese karşı koruyucu bir rol üstlendiği gözlemledik.

AntioksidanlarFruktozHayvan deneyleri+4
Özlem Eşme
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

GT1-7 hücre hattında muskarinik reseptörlerin uyarımı ve blokajının GnRH ile nöronal faktörlerin ekspresyonuna etkisi

Gonadotropin salgılatıcı hormon, hipotalamusta GnRH nöronlarından sentezlenen ve salınan tropik bir peptit olup ön hipofizden folikül uyarıcı hormon ve lüteinizan hormonun salınmasından sorumlu olan bir hormondur. GnRH salınımından sorumlu hücrelerin kolinerjik reseptörleri ifade ettiğini gösteren çok az sayıda çalışma vardır. Reseptörlerin uyarılması veya bloke edilmesi sonucu nöranal faktörlerin mRNA ekspresyonlarının seviyeleri ile GnRH salınımın nasıl etkilendiği üzerine çalışmalar yetersizdir. Ayrıca literatürde kolinerjik reseptör aktivatörü asetilkolin ve kolinerjik reseptör blokörü atropin etkisindeki hücrelere MTT testi ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada GT1-7 hücre hattından elde edilen hücrelerde, kolinerjik reseptör aktivatörü asetilkolin ve kolinerjik reseptör blokörü atropin etkisindeki farklılaşmada oluşan ekspresyon değişikliklerini saptamak için gruplar oluşturularak çalışmalar yapıldı. Çalışmanın başında öncelikle aktivatör ve blokör dozlarının belirlenmesi ve proliferasyon etkisinin ölçülmesi amacıyla 2.pasaj sonunda elde edilen hücrelerle MTT testi analizi yapıldı. Daha sonra hücrelerden RNA ekstraksiyonu ve cDNA sentezi yapıldı. Atropin ve asetilkolin etkisindeki hücrelere, NGF, Nestin, B-3 tübilin, GDNF B-Actin nöronal faktör primerleri eklenerek mRNA ekspresyonları RT-qPCR ile gösterildi. ACh'nin artan konsantrasyonlarda nöranal faktörlerin mRNA ekspresyonlarının artışına ve bununla beraber GnRH artışına neden olduğu göstermektedir. Elde ettiğimiz sonuçlar GnRH salınımının özellikle kolinerjik reseptörlerin uyarımıyla artış yaptığını fakat bununla beraber bu artışın nöronal faktörlerin artışına da bağlı olduğu göstermektedir. Nöronal faktörlerin ekspresyonlarında da kolinerjik reseptörlerin uyarılmasının etkisi mevcuttur. Aksine blokaj etkisi ne nöronal faktörler ne de GnRH salınımı üzerine belirgin bir etkiye sahip değildi. Bu durum kolinerjik reseptör uyarımı dışında başka faktörlerin de birlikte hareket ettiğini işaret etmektedir.

Gen ifadesiGnRHKolinerjik sistem+2
Hilal Dolas
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sodyum benzoat'ın koryoallantoik membran (CAM) modelinde anjiyogenez ve oksidatif stres üzerine etkileri

Sağlıklı besin elde etmek üzere gıdaların işlenme aşamasında birçok ilave unsur kullanılmaktadır. Gıdanın üretimi ve taşınması aşamalarında eklenen maddelere gıda katkı maddesi adı verilmektedir. Gıdalarda, katkı maddelerine başvurulma nedeni besinin farklı kaynaklar veya etmenlerden kirlenmesinin önüne geçilmesidir. Gıda katkı maddeleri koruyucular, besin katkı maddeleri, renklendirici maddeler, tatlandırıcı maddeler, tekstüre edici maddeler ve çeşitli maddeler şeklinde sınıflandırılmaktadır. Gıda katkı maddelerinden olan Sodyum Benzoat (SB) genel olarak alkollü içeceklerde, meyve ve sebze sularında, gazlı meşrubatlarda, alkollü-alkolsüz içeceklerde, konservelerde, çeşitli soslarda ve kozmetik ürünlerinde küf, maya, bakteri oluşumunu inhibe etmek maksadıyla kullanılan benzoik asidin sodyum tuzu olarak tanımlanmaktadır. Her maddenin fazla tüketilmesi toksik etki göstermektedir. İşlenmiş gıdalara eklenen kimyasal maddelerin bazıları etik açıdan sorunlu kabul edilmektedir. SB'nin gıda katkı maddesi olarak kullanımıyla ilgili pek çok endişe bulunmaktadır. Bu çalışma tavuk embriyosunda koryoallantoik membran (CAM) modeli kullanılarak anjiyogenez ve oksidan-antioksidan aktivitelerin test edilip taranması suretiyle gıda katkı maddelerinden, SB'nin olası yan etkileri ve sebep olabileceği sonuçları gözlemlemek amacıyla tasarlanmıştır.

AnjiyogenezAntioksidanlarGıda katkı maddeleri+3
Elina Dinç
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kadmiyum verilen sıçanların damar yapılarında oluşan hasara karşı ankaferd blood stoper'n etkisi

Amaç: Çalışmamızda sıçanlarda kadmiyum (Cd) toksititesinin damarlarda oluşturduğu hasara karşı Ankaferd Blood Stoper (ABS)'ın etkisini göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda kiloları 350-450 gr aralığında, toplam 32 tane Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde (n=8) Kontrol, Cd, ABS, Cd+ABS grupları oluşturuldu.Kontrol grubuna 0,5 ml serum fizyolojik, Cd grubuna 0,5 ml CdCl2, ABS grubuna 0,5ml ABS, Cd+ABS grubuna 0,5 ml CdCl2+ABS intraperitonel (ip) yoldan uygulandı. 6 saat sonra sıçanlar anestezi altında sakrifiye edilerek histopatolojik çalışmalar için damar dokuları ve biyokimyasal analizler için kanları alındı.Histolojik doku takipleri yapılıp histokimyasal ve immunohistokimyasal boyamalar gerçekleştirildi. Bulgular:Çalışmamızın histopatolojik incelemeleri sonucunda kontrol grubuna aitsıçanların aort dokusunda herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanılmamıştır. Kontrol grubuna benzer şekilde ABS grubunda da histopatolojik bulgulara çok az rastlanmış ve sadece damar yapılarında hemoraji ve mononüklear hücre infiltrasyonu artışı gözlemlenmiştir. Cd verilen grubun aort dokularının incelenmesi neticesinde mononüklear hücre infiltrasyonu, endotel hücre hasarı, damarlarda konjesyon ve hemoraji, düz kaslarda ve elastik liflerde hasarlanma tespit edilmiş ve kontrol ve ABS grubuna göre anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,005). Cd+ABS verilen grubun preparatlarının incelenmesi sonucunda Cd grubuna kıyasla mononüklear hücre infiltrasyonu, endotel hücre hasarı, düz kaslarda ve elastik liflerde hasarlanma bulgularında anlamlı azalmalar gözlemlenmiştir. İmmunohistokimyasal incelemeler sonucunda kontrol ve ABS gruplarına ait boyamaların incelenmesi sonucunda eNOS, TNF-α ve E-kaderin boyamalarının negatif olduğu tespit edildi ve görüntülendi.Cd grubuna ait aort dokularının eNOS, TNF-α ve E-kaderin antikorlarıyla boyanması neticesinde kontrol ve ABS gruplarından istatistiksel açıdan farklı olduğu ve sentezlerinin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,005). Özellikle eNOS ve TNF-α sentezlerinin oldukça arttığı gözlemlendi.Cd+ABS grubuna ait preparatların immünohistokimyasal boyamalarının değerlendirilmesi ve incelenmesi neticesinde Cd grubuna göre eNOS, TNF-α ve E-kaderin sentezlerinin azaldığı tespit edildi. eNOS ve TNF-α düzeylerinin istatiksel açıdan da anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0,005). Çalışmamızın biyokimyasal analiz kısmında oksidatif stres parametreleri çalışılmıştır.Cd grubundaki ratların kanlarındaki total tiyol (TT) ve native tiyol (NT) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,001). ABS ile tedavi edilen gruplarda TT ve NT değerleri Cd grubuna göre anlamlı olarak arttı (sırasıyla p=0.041 ve p=0.020).Sadece ABS uygulanan grupta TT ve NT değerleri diğer gruplara göre anlamlı olarak arttı (tümü için p≤0,001).Grupların karşılaştırılmasında disülfid bağ seviyelerinde önemli bir değişiklik olmadığı saptanmıştır. Sonuç:Sonuç olarak Cd'a bağlı toksisitenin sıçanların damar dokusunda hasarlar meydana getirdiği, ABS'nin dokuları bu hasardan koruduğunu gösterdik. Çalışmamızın Cd toksititesine maruz kalan bireylerin korunmasına katkı sağlayacağını umut ediyoruz. Anahtar kelimeler: Kadmiyum, Ankaferd Blood Stoper, Damar, Toksisite.

Ankaferd kanama durdurucuKadmiyumKan damarları+2
Nalan Sünbülcü
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Lipopolisakkaritle indüklenmiş mononükleer hücrelerde timokinonun proinflamatuvar sitokin salınımına etkisi

Lipopolisaakrit (LPS)'ler, çeşitli infeksiyonlar aracılığıyla sistemik dolaşıma karışarak septik şok tablosuna yol açıp ölüme neden olabilir. Bu çalışmada Nigella sativa (çörek otu) tohumlarının ana bileşeni timokinonun LPS-ile indüklenen kan mononükleer hücreleri (MNH)'nde proinflamatuvar sitokin ekspresyonu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Konsantrasyon-gradient santrifüj yöntemi ile 10 sağlıklı donörün kan örneklerinden MNH izole edildi. Hücreler, 3 saat boyunca LPS'ye maruz bırakıldı. 100 ng/ml LPS, 10-100 µM timokinon, 1 µM deksametazon ve bunların kombinasyonlarını içeren gruplar oluşturularak IL-1β, TNF-α, IFγ ve IL10 mRNA ekspresyonları RT-qPCR ve ELISA yöntemi kullanlarak analiz edildi. Timokinon tüm hücre gruplarında TNFα, IFγ ve IL-1β mRNA ekspresyonlarında ciddi azalmalara neden oldu. Antiinflamatuvar sitokin olan IL-10'un mRNA ekspresyonlarında ise LPS ile indüklenen gruplarda artış görüldü. Bunun aksine kısa süreli maruziyet sonrasında protein ekspresyonlarında değişiklikler anlamlı değildi. Bu çalışma, timokinonun proinflamatuvar sitokinlerin mRNA ekspresyonunu baskılayabileceğini ve IL-10 üzerinden antiinflamatuvar etkileri olabileceğini işaret etmektedir. Bununla beraber sitokin ekspresyonuna etkilerin uzun süreli maruziyet ve in vivo modellerde teyit edilmesi gerekmektedir. Çalışmamız sepsis ve olasılıkla proinflamatuvar sitokinlerin etkin olduğu diğer inflamasyon durumlarında timokinon antiinflamatuvar ajan olma potansiyeli göstermektedir.

LipopolisakkaritlerMononükleer hücrelerPolisakkaritler+3
Nurşen Bektöre
Alanya Alaaddin Keykubat University · Institute of Graduate Studies
2023
00