Recep Tayyip Erdogan University
Anabilim Dalı

Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı

Recep Tayyip Erdogan University

178

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşanlarda serbest kas fleplerinin deneysel incelenmesi

Serbest kas yada kas-deri flepleri ile ilgili sorunlara, transplantın seyrine ve meydana gelebilecek değişikliklere ışık tutabilmek için Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma ve Uygulama Laboratuvarında 26 tavşan üzerinde çalışılmıştır. Flepte meydana gelebilecek değişiklikler makroskobik, histopatolojik ve ENMG çalışmaları ile 15 haftalık bir sürede incelenmiştir. Uygun endikasyon ve uygun cerrahi teknikle uygulandığı zaman, serbest kas yada kas-deri flepleri ile yüz güldürücü sonuçlar elde etmek mümkündür.

Cengiz Aldemir
Karadeniz Technical University
1993
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lenke tip 1 adolesan idiyopatik skolyozda selektif füzyon sonrası sagittal spinopelvik dizilim

GİRİŞ VE AMAÇ: Lenke Tip I idiyopatik skolyozu olup selektif füzyon cerrahisi yapılan hastalarda minumum 2 yıllık takipte hem sagittal spinal hem de spinopelvik parametrelerdeki değişiklikleri değerlendirmek. YÖNTEM: Adölesan idiyopatik skolyoz nedeniyle merkezimizde 2010-2020 yılları arasından opere edilen 42 hasta retrospektif incelendi. Ameliyat öncesi, sonrası ve postoperatif 2.yıl sagital ve spinopelvik ölçümler, pelvik tilt (PT), pelvik insidans (PI), sakral eğim (SE), lomber lordoz (LL), torasik kifoz (TK), torakolomber kifoz (TLK), servikal lordoz (SL) ve C2 eğim açısı değerleri SURGIMAP© Yazılımı (Nemaris Inc. USA) ölçüm sistemi) kullanılarak analiz edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası SRS-22 total puanları kayıt altına alındı. BULGULAR: Hastaların pelvik tilt ve torakolomber kifoz değerlerinde anlamlı değişiklik gözlenmedi. Pelvik insidans, sakral eğim, lomber lordoz, torakal kifoz, servikal lordoz ve C2 eğim açısında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler gözlendi. SRS-22 total puanının postoperatfi takip sürecinde anlamlı olarak yükseldiği gözlendi. SONUÇ: Selektif füzyon cerrahisi sonrası sagittal spinal ve spinopelvik parametreler sürekli olarak değişmeye devam etmektedir. Bu konuda yapılacak uzun süreli çalışmalarda, AİS cerrahisinde sagital planı değerlendirirken pelvisin akılda tutulması gerekliliğini giderek daha fazla gerektireceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adolesan idiyopatik skolyoz, Lenke Tip 1, Sagital spinal ve spinopelvik parametreler

CerrahiErgenlerOmurga+4
Muhammed Fatih Serttaş
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kilitli intramedüller çivi ile tedavi edilen femur şaft kırıklarında üçüncü fragmanın lokasyonu, boyutu, deplasmanı ve açık/kapalı redüksiyonunun kaynama üzerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Kilitli intramedüller çivi ile tedavi edilen AO/OTA sınıflamasına göre 32-B1, 32-B2, 32-B3 femur şaft kırıklarındaki üçüncü fragmanın lokalizasyonu, boyutu, deplasman düzeyinin ve fragmanın açık ya da kapalı redüksiyonunun kaynama üzerine etkisini değerlendirmek. YÖNTEM: 2015-2021 yılları arasında merkezimizde AO sınıflamasına göre 32-B1, 32-B2, 32-B3 femur şaft kırığı olan ve kilitli intramedüller çivi ile tedavi edilen 14 kadın 62 erkek toplam 76 hasta retrospektif olarak incelendi. Ameliyat sonrası ilk röntgenindeki değerler baz alınarak üçüncü fragmanın vertikal boyutu, fragmanın anatomik noktasına en uzak ve en yakın iki noktanın transvers uzaklıkları ortalaması, üçüncü fragmanın lokalizasyonu kayıt altına alındı. Ayrıca kırığın açık veya kapalı yöntemle redüksiyonunun sağlanma durumu da not edildi. Ölçümler için merkezimiz PACS sistemi kullanıldı. Postoperatif takip röntgenlerinde RUSF skoruna göre kaynama durumu değerlendirildi. Patolojik kırıklar ve en az 2 yıl takibi olmayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. BULGULAR: Fragmanın vertikal boyutunun ve fragmanın transvers deplasmanının kaynama süresi üzerine istatistiksel anlamlı bir etkisi gözlenmedi. Üçüncü fragmanın posteromedial-posterior lokalizasyonda olduğu kırıklarda gözlenen nonunion oranının, anterolateral-lateral lokalizasyondaki grupla karşılaştırıldığında anlamlı ölçüde düşük olduğu gözlendi. Yine bu gruplar arasında posteromedial-posterior grubunun 6. ay RUSF skorlarının daha yüksek olduğu, bu grupta kaynamanın daha hızlı görüldüğü ancak 12. ay skorlarında gruplar arasında anlamlı fark olmadığı gözlendi SONUÇ: Üçüncü fragman vertikal boyutu ve transvers uzaklığının nonunion üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmamakla birlikte anterolateral-lateral lokalizasyonlu fragmanın nonunion ile daha yüksek ilişkili olduğu gözlenmiştir. Açık redüksiyon yapılan hastalarda tek başına bakıldığında nonunion oranının anlamlı yüksek gözlendiği, ancak kırık lokalizasyonuna göre açık redüksiyonun lojistik regresyon analizi yapıldığında açık redüksiyonun nonunion üzerine anlamlı etkisi gösterilememiştir.

Mehmet Melih Gümüşgöz
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 kollajen emdirilmiş enjekte edilebilen hyaluronik bazlı implant kıkırdak onarımını nasıl etkiler? ratlarda oluşturulan deneysel çalışma

Amaç: Ratların dizlerinde oluşturulan kıkırdak lezyonlarına hyaluronik asit ve tip 2 kollajenin tedavi ve iyileşme sürecinde etkilerini incelemek. Materyal Metod: Çalışmada 32 adet wester albino tipi ratın sağ dizleri kullanıldı. Mikrokırık grubu, hyaluronik asit grubu, tip 2 kollajen grubu ve kombine grup olmak üzere 4 gruba 8er adet rat ayrıldı. Ratların sağ dizlerine paramedian insizyon ile yaklaşılıp femur medail kondillerine 0.8mm K teli yardımı ile subkondral kemiği de içeren mikrokırık uygulanıp kıkırdak lezyonu oluşturuldu. Mikrokırık grubu tedavi iyileşme takibine bırakıldı. Hyaluronik asit grubuna ilk gün cerrrahi sonrası ve tek doz olarak 0,4ml HA enjeksiyonu uygulandı. tip 2 kollajen grubuna ilk gün tek doz olarak 30mikrogram T2C uygulandı. kombine gruba HA ve T2C birlikte uygulandı. 1.ayın sonunda her gruptan 4 hayvan sakrifiye edilip sağ distal femur eksize edildi ve histopatolojik inceleme için labaratuvara gönderildi. Geriye kalan deney hayvanları 2.ay sonunda sakrifiyeedilerek aynı işlem uygulandı. Laboratuvara alınan kemik örnekleri %3 Nitrik asitte dekalsifiye edildikten sonra %10 Nötral formalinde fikse edildi. 7 günlük fiksasyon sonrası örnekler otomatik doku takip cihazı (Leica TP1020) histolojik olarak takip edildi ve parafine gömüldü. Parafin bloklardan 5 µ kalınlıkta kesitler lam üstüne alındı ve genel kemik dokusu özelliklerini ve bağ doku yapılanması ve Tip 2 kollajeni ayrıntılı olarak değerlendirebilmek için Van Gieson boyaması ile boyandı ve ışık mikroskobu (Nikon E-600) ile değerlendirildi. Değerlendirme sürecinde kırık bölgesinde kıkırdak oluşumu ve tamir kalitesi klasik kıkırdak doku tamiri kriterleri olan O'Driscol ve Modified Mankin değerlendirmeleri (veya sınıflamaları) ile değerlendirildi. Değerlendirme sürecinde aşağıda yazılı kriterler kullanıldı. Grupların değerleri arasında istatistiksel farklılığın tespiti amacıyla One Way ANOVA istatistiksel analiz testi uygulandı. Değerlendirme için SPSS for Windows 23.0 istatisksel analiz programı uygulandı Bulgular: Her grup için elde edilen değerler hem O'Dricoll hem de Mankin sınıflandırmasında birbirlerine simetrik bir eğri çizmekteydi ki bu elde edilen sonuçların ve metodolojinin doğruluğunu kanıtlar nitelikte bir bulguydu. HA grubundaki iyileşmenin ve sonrasında Kombine 2Ay grubundaki iyileşmenin mikrokırık grubu değerlerine çok yakın olduğu gözlendi. İlginç olarak HA 2Ay grubunda iyileşmenin diğer gruplara göre çok düşük düzeyde olduğu tespit edildi. Bu durum HA'nın akut etkisinin daha belirgin olduğunu ve uzun süreli kullanımında ek doz gerekliliğini ortaya koymuştur. Diğer yandan Kombine grubunda ve Kombine 2Ay grubunda değerlerin yüksek olduğu ve Kombine 2Ay grubunda Kombine grubuna göre daha fazla artış olması doza bağımlı üzün süreli tedavide olumlu yönde iyileşme olarak değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamızdan çıkarılacak sonuç olarak son dönemde yaygın olarak kullanılan HA nın tek başına kullanılmasının yerine T2C ile kombine edilerek kullanılması yeni çalışmaların önünü açması için değerli olduğu ön görülebilir. Ayrıca kıkırdak hasarlarında mikrokırık uygulanmasının diğer tedavi seçenekleri ile kombine kullanılması daha iyi sonuçlar alınabileceğini düşündürebilir. Kıkırdak iyileşmesinde multifaktöryel etkilerin ve çok sayıda biyolojik kaskadların etkili olduğu akılda tutulmalıdır

Sadık Emre Erginoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer total diz artroplastisinde turnike kullanımı ile hoffa dokusunda iskemi/reperfüzyon hasarı ilişkisinin araştırılması

Amaç: Total diz artroplastisi uygulanan hastalarda turnike kullanımının hoffa dokusu üzerinde iskemi-reperfüzyon hasarını belirlemeyi ve çıkan sonuca göre hoffa dokusunun eksizyonunun gerekip gerekmediğini belirlemeyi amaçlanmıştır. Materyal Metod: Çalışmaya total diz artroplastisi uygulanacak 44 kadın, 14 erkek hastanın toplam 80 dizi dâhil edildi. Demografik verileri kaydedildi. Hastalara Knee Society Skoru (KSS), Knee injuriy and Osteoarthitis Outcome Skoru(KOOS), ve Kujala ağrı skoru preoperatif ve postoperatif 3. ayda uygulandı. Preoperatif ve postoperatif diz muayenesi karşılaştırıldı. 40 dize turnikeli olarak total diz artroplastisi uygulandı. 40 dize turnike uygulanmadan total diz artroplastisi uygulandı. Turnike uygulanan gruptaki hastalardan turnike uygulandıktan 5 dakika sonra (t1), turnike indirilmeden 1 dakika önce (t2) ve turnike indirildikten 15 dakika sonra (t3)(fasya kapanmadan 1 dakika önce) hoffa dokusundan ikişer adet örnek alındı. Turnike uygulanmayan gruptaki hastalardan insizyon başladıktan 5 dakika sonra (t1) ve fasya kapanmadan 1 dakika önce (t3) hoffa dokusundan ikişer örnek alındı. Bu dokulardan HIF 1α, BAX/Bcl-2, Total Oksidan Kapasite (TOC), Total Antioksidan Kapasite (TAC) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) değerleri ölçüldü. İki grup arasında iskemi ve reperfüzyon hasarı karşılaştırıldı. Bulgular: Turnikeli ve turnikesiz opere edilen hastaların demografik özellikleri arasında farklılık yoktu. Hastaların preoperatif diz fleksiyonu ile postoperatif diz fleksiyonu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,625). Preoperatif ekstansiyon derecesi ve eklem hareket açıklığı (EHA) ameliyat sonrası anlamlı şekilde arttığı saptandı. KSS, KOOS ve Kujala skoru postoperatif dönemde anlamlı derecede arttığı saptandı. Turnikeli grup ile turnikesiz grup arasında KSS, KOOS, Kujala skoru, EHA, diz fleksiyon ve ekstansiyon derecesinde anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Turnike kullanılan hastalarda, turnike kullanılmayan hastalara göre; t1'de HIF 1α değeri düşük, BAX/Bcl-2 oranı yüksek, TAC değeri benzer, TOC değeri yüksek ve OSI değeri yüksek saptandı. T3'de HIF 1α değeri benzer, BAX/Bcl-2 oranı düşük, TAC değeri benzer, TOC değeri yüksek ve OSI değeri yüksek saptandı. Turnike kullanılan hastalardan alınan hoffa örneklerindeki oksidatif stres, turnikesiz uygulanan hastalara göre yaklaşık iki kat fazla saptandı. Turnike kullanılan hastalarda t1'de hoffa dokusunda oksidatif stresin fazla olduğu peroperatif dönem içerisinde zamanla oksidatif stresin azaldığı ve turnike indirildikten sonra oksitadif stresin bir miktar daha arttığı saptandı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada turnike kullanılan hastalarda turnike kullanılmayan hastalara göre hoffa dokusunda iskemi ve reperfüzyon hasarı biyokimyasal ve histolojik olarak yüksek saptandı. Turnike kullanılan total diz artroplasti hastalarında hoffa dokusundaki iskemi ve reperfüzyon hasarı yüksek olduğundan hoffa dokusunun cerrahın tercihine göre eksize edilebilir. Turnikesiz TDA cerrahisi uygulamak komplikasyonları azaltır. Turnike kullanımının ve hoffa dokusunun eksizyonunun kliniğe etkisini daha iyi değerlendirebilmek için daha uzun takipli daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

ArtroplastiDizDiz eklemi+4
Recep Altın
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik suprakondiler humerus kırığı nedeniyle opere edilen hastalarda radyolojik skorlamanın ile klinik sonuçların korelasyonu-prospektif çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı suprakondiler humerus kırıklarında radyografik kaynama skorlamasının uygulanabilirliğini araştırmaktır. Bu sayede poliklinik kontrollerinde postoperatif kaynamanın değerlendirilmesi, atelin çıkarılma zamanı ve pinlerin çıkarılması ile ilgili zamanlamada cerrahın daha objektif karar verebilmesine yardımcı olmak ve skorlamanın klinik sonuçlar ile korelasyonunu araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmaya suprakondiler humerus kırığı nedeniyle acil servise ya da ortopedi polikliniğine başvuran ve opere edilen 40 erkek 26 kız toplam 66 hasta dâhil edildi. Hastaların her birine ameliyat öncesi hasta kartı oluşturuldu ve demografik özellikleri kayıt altına alındı. Hastalar ameliyat sonrasında rutin olarak 2, 3, 4, 6 ve 8. hafta ortopedi poliklinik kontrollerine çağrıldı. Poliklinik kontrollerinde hastalara rutin olarak dirsek AP ve lateral grafiler çekildi. RUS hesaplanırken düzgün çekilmiş grafilerde kırık korteks hattı değerlendirildi. 3 yaşından büyük olan hastaların dinomometre ile kavrama gücü ölçülere kayıt edildi. Hastaların radyografik dirsek açıları ölçüldü. Bu değerlerin haftalık seyirleri takip edildi. Bulgular: Hastaların RUS değerleri haftalar ilerledikçe arttığı gözlemlendi. 8. haftada hastaların kırık kaynaması tamamlandı. RUS değerinin en ilişkili olduğu durum kırık tipidir. Tip 2 kırıklarda ilk haftalarda RUS diğer kırık tiplerine göre yüksek hesaplanmıştır. 8. haftaya gelindiğinde tüm kırık tiplerinde benzer RUS hesaplanmıştır. Kapalı redükte edilen kırıklarda 2. hafta da RUS değeri yüksek hesaplanmıştır. 8. haftaya gelindiğinde kapalı ve açık redüksiyon yapılan kırıklarda benzer RUS hesaplanmıştır. RUS ve cerrahi teknik arasındaki ilişkiye bakacak olursak; 2. haftada açık ve kapalı cerrahi ile RUS arasında anlamlı fark bulunmuştur (p=0,023). Diğer haftalar da cerrahi teknik ve RUS arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: Suprakondiler humerus kırıkları opere edildikten sonra belirli aralıklarda kontrol edilmeli ve tam iyileşmenin sağlanması için radyografik kaynama ve klinik düzelmenin görülmesi gerekmektedir. RUSSUH değeri 8 ve üzeri olan hastalarda klinik değerlendirme sonrası aksi bir durum yoksa atelin çıkarılabileceğini ve ROM arttırılması için dirsek egzersizleri başlanması gerektiğini düşünüyoruz. RUSSUH değeri 10 ve üzeri hastalarda klinik değerlendirme sonrasında pinlerin çıkarılabileceğini düşünüyoruz.

Humeral kırıklarHumerusOrtopedi+5
Uğur Yüzügüldü
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoporotik, osteopenik ve osteoartritik femur başlarının immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak karşılaştırılması

Osteoporozgrubundaki NFκB'nın yüksek saptanması bu hastalıktaki inflamatuar osteolizin göstergesi olarak yorumlandı.İnflamasyon süreci İki hastalıkta da bildirilse de, çalışmamızda osteoporozdaki osteoklastik osteolizis istatistiksel olarak daha anlamlı bulundu. Buna göre, osteoporozdaki inflamasyon sürecini yavaşlatarak kemik yıkımının önüne geçilebileceği gösterildi. Osteoporozda varlığı saptanan bir başka patoloji anlamlı düzeyde yüksek saptanan kaspaz'in gösterdiği subkondral kemikteki hücre apoptozisidir. Dekorinin osteoartritte anlamlı düzeyde daha yüksek olması, hem proinflamatuar etki yaratarak ve subkondral kemikteki osteoblast sayısını etkileyerek osteoartrite neden olduğunu, hem de kondrosit tarafından üretimi attırılarak osteoartritin yarattığı ekstraselüler hasarı onarıp koruyucu etkisinin de olduğunu gösterebilir. Osteoporozda daha düşük saptanması ise kollajen yapısının etkilendiğini göstermiştir. Subkondral bölgedeki osteoporoz, bitişiğindeki eklem kıkırdağı hasarına ve daha sonra osteoartrite neden olabileceğini gösterdi. Bu sonuç ise osteoporozun osteoartrit için zemin hazırladığını gösterdi

EtyolojiOsteoartritOsteonekroz+2
Mohamed Salah Ahmed Alı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz osteokondral defektlerinin tedavisinde kullanılacak olan iki katmanlı sentetik skafoldun etkinliğinin değerlendirilmesi-deneysel çalışma-

Amaç: Laboratuvar ortamında üretilen çift katmanlı ve tek katmanlı skafoldları hücreli ve hücresiz olarak mikrokırık zemininde oluşturulan osteokondral defektlere uygulayarak kıkırdak doku iyileşmesini elde etmeyi ve iyileşen dokuları histolojik olarak karşılaştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmada ortalama yaşları 3 ay olan toplam 70 adet Wester Albino türü erkek rat kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 14 adet rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Her grupta sağ femur trohlear bölgesiye 2 mm çapında 1 mm derinliğinde osteokondral defekt oluşturulduktan sonra 0.8 mm kirschner teli ile mikrokırık işlemi uygulandı. Daha sonra kontrol grubu hariç her gruba belirlenen özel skafold uygulaması yapıldı. Cerrahi sonrası 4. hafta erken dönem iyileşmeyi, 8. hafta orta dönem iyileşmeyi değerlendirmek amacıyla her gruptan 4. hafta 6 rat, 8. hafta 6 rat sakrifiye edildi. En az 6 denek kullanarak yapılan çalışmada güç analizi sonucu %95 olarak hesaplandı. Kullanılan Wester Albino türü denek hayvanlarının DNA benzerliği %99 olması çalışmamızın güç analizini kuvvetlendirmiştir. Gruplar, sakrifikasyon zamanlarına göre yüksek doz anestezik madde enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Ratların sağ femur distalleri çıkartıldıktan sonra elde edilen materyaller %10'luk tamponlanmış formalinde 1 hafta süre ile fikse edildi. Fiksasyondan sonra materyaller %50'lik formik asit ve %20'lik sodyum sitrat çözeltilerinden hazırlanan solüsyonda dekalsifiye edildi. Dekalsifikasyon sonrası kemik doku örnekleri parafin bloklara gömülerek mikrotom ile 5-7 μm kalınlığındaki kesitler lamlar üzerine alındı. Bu kesitler Hematoksilen-Eozin ve Masson's Tricrom boyama yöntemiyle boyanıp, Modified Mankin ve O'Driscol skalasına göre değerlendirmeleri yapıldı.Değişkenler; Kolmogorov Smirnov testi ve Histogram ile incelenmiş ve normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin üç ve üzeri gruplar arasında karşılaştırılmasında ise Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Kruskal-Wallis testi sonucunda anlamlı bir farklılığın elde edilmesi durumunda farkın hangi gruplar arasından kaynaklandığını belirlemek amacıyla ise Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney testi yapılmıştır. Bütün analizlerde IBM SPSS.23 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Skafoldların hücreli kullanımının morfolojik alan değişimlerinde olumlu sonuç etkisini gösterildi. Skafold katmanları karşılaştırıldığında ise çift katmanlı skafold uygulamanın hem hücreli hem hücresiz kullanımda tek katmanlı skafolda göre morfolojik alan skorunda minimal artış etkisi görülmektedir. Yüzey düzenliliğinde çift katmanlı hücreli skafold grubunda kontrol grubundan da daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Komşu bağlanmanın akut iyileşme döneminde çift katmanlı hücresiz skafold ile en yüksek skorlar elde edilmiştir. Hücre popülasyonunun akut dönem sonuçları incelendiğinde; kontrol grubuna göre hücreli çift ve tek katmanlı skafold grubunda beklenenin aksine çok düşük değerler saptanmıştır. Hücre popülasyonu değerlendirmesinde akut ve orta dönem en iyi sonuçlar kontrol grubunda görülmüştür. Kıkırdak tıkaç kalitesinin akut dönem sonuçları incelendiğinde çift katmanlı hücresiz skafold etkinliği anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ancak bu etkinlik orta dönem sonuçlarına yansıyamamıştır. İyileşmede matriksin durumu incelendiğinde; tüm iyileşme döneminde kontrol grubuna en yakın skor çift katmanlı hücreli skafold grubunda saptanmış olup çift katmanlı skafoldun tek katmanlı skafolda göre daha iyi matriks oluşturduğu görülmektedir. Yapısal bütünlüğün tüm dönem sonuçlarında çift katmanlı hücreli skafoldun iyileşmiş kıkırdak dokusunda yapısal bütünlüğünün daha iyi olduğu görüldü. Çift katmanlı skafoldun yara dolgusunda daha etkili bir tedavi yöntemi olduğu görülmüştür. Osteokondral bağlanmada çift katmanlı skafoldun etkinliği belirgin şekilde yüksek bulunmuştur. Komşu bağlanmada çift katmanlı skafoldun akut dönemde etkinliği saptanmış olup hücre takviyesi ile bu etkinliği orta dönemde de sürdürdüğü görülmüştür. Kümeleşme dağılım incelendiğinde, akut dönem sonuçlarında çift katmanlı skafold etkinliği iyi iken, orta dönemde tek katmanlı skafold etkinliği belirgin şekilde artmıştır. Subkondral kemik iyileşmesi incelendiğinde, akut dönem sonuçlarında çift katmanlı skafold etkinliği iyi iken orta dönemde tek katmanlı skafold etkinliği belirgin şekilde artmıştır. Sonuç: Mankin skorlaması toplam skoruna bakıldığında; akut dönem iyileşmede çift katmanlı skafoldun daha etkin olduğu bulunmuş iken orta dönem sonuçlarında gruplar arası anlamı bir fark elde edilememiştir. Uzun dönem sonuçlarında en etkin tedavinin mikrokırık uygulanan kontrol grubu olduğu görülmüştür.O'Driscol skorlaması toplam skoruna bakıldığında; akut dönem iyileşmede çift katmanlı skafoldun daha etkin olduğu bulunmuş iken bu skafoldun hücreli uygulanması ile çok daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçlar orta dönem sonuçlarına da yansımıştır. Çift katmanlı skafold, mikrokırık uygulanan tedaviye alternatif olarak değerlendirilebilir. Genel olarak kontrol grubu olan mikrokırık grubuna en yakın iyileşme parametreleri hücreli çift katmanlı skafold grubunda elde edilmiştir. Osteokondral kıkırdak defektlerinde mikrokırık yöntemi ile iyileşme hala güncelliğini korumaktadır. Kıkırdak doku mühendisliği ile üretilen çeşitli skafoldlar ile histolojik olarak daha iyi sonuçlar alınabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Osteokondral defekt, Kıkırdak, Skafold, Hayvan deneyi

Hayvan deneyleriKondrositlerKıkırdak+6
Bilge Kağan Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dejeneratif menisküs yırtığı olan hastalarda tüm mitokondriyal DNA dizileme analizi

Amaç: Menisküs yırtıkları, yürüme fonksiyonu üzerinde olumsuz etkiye neden olan ve sık görülen ortopedik bir durumdur. Menisküs yırtıkları sıklığına göre travmatik, dejeneratif veya konjenital nedenlerden kaynaklanır. Dejeneratif menisküs yırtılmaları her yaşta meydana gelebilmektedir fakat çoğunlukla 45 yaş üstü kişilerde görülür. Dejeneratif menisküs yırtıklarının, menisküs içindeki kollajen liflerin parçalanmaya başlaması ve menisküsün yapısına daha az desteklemesi ile yaşlanma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Planlanılan çalışmada, sıklıkla görülenin aksine genç bireylerde meydana gelen menisküs yırtılmalarında, hücresel yaşlanmada önemli rol oynayan mitokondrinin etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, cerrahi operasyon işlemi sırasında herhangi bir ek müdahale gerekmeden ve/veya herhangi bir ek medikal ajan uygulanmadan artroskopik cerrahi girişimi esnasında debridman amaçlı alınan menisküs dokusu ve periferik kan örnekleri materyal olarak kullanılmıştır. Menisküs dokusu ve periferik kan numunelerinden yeni nesil dizileme yöntemi ile tüm mitokondriyal DNA dizi analizi yapılmıştır. Bulgular: Numunelerden 29 adet farklı gende 127 adet farklı varyant belirlenmiş ve toplamda 216 adet varyant saptanmıştır. Saptanan bu varyantlardan 187 kadarı benign iken 21 VUS olup 8 kadarı patojenik olarak saptanmıştır. Travmatik grupta toplam 77 adet mtDNA varyant (73 benign, 3 VUS, 1 patojenik), dejeneratif grupta toplam 83 adet mtDNA varyant (65 benign, 13 VUS, 5 patojenik), ön çapraz bağ grubunda ise toplam 56 adet mtDNA varyant (49 benign, 5 VUS, 2 patojenik) saptanmıştır. Sonuç: Genç yaşta dejeneratif menisküs yırtığı olan hastalarda predispozan faktörler arasında mtDNA varyantları ve buna bağlı olabilecek bir histolojik erken yaşlanma hipotezinin araştırıldığı çalışmamızda, dejeneratif menisküs yırtığı olan grupta anlamlı olarak mtDNA varyantları belirlendi. Bu bağlamda ileri düzey araştırmalar ile genç yaşta dejeneratif menisküs yırtığına yatkınlığı olabilecek hastalar tespit edilip, dejenerasyon oluşmadan medikal müdehale ile cerrahi tedavi gereksimi azaltılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Menisküs, Mitokondriyal DNA, Yaşlanma, Varyant

DNAGenetik varyasyonMenisküs+3
İbrahim Ethem Bütüner
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Femur diyafizer kırıklarında hidroksiapatit-borik asit ve hidroksiapatit- magnezyum kaplı kirschner telinin kırık iyileşmesi üzerine etkinliğinin histolojik, radyolojik ve biyomekanik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Biyomedikal mühendisliği sayesinde üretilen, farklı bileşenlerin yer aldığı kaplama materyallerinin geliştirilmesini sağlayarak bunların kırık iyileşmesi üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda; ratların sağ femur kemiği diyafizer bölgesinde oluşturulan transvers kırıklarda, Hidroksiapatit (HA), Borik Asit (BA), Magnezyum (Mg) kombinasyonlarından üretilen Kirschner teli (K teli) ile kırık fiksasyonunun kırık iyileşmesi ve onarımına etkisi histolojik, radyolojik ve biyomekanik olarak araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmada ortalama yaşları 3 ay, ağırlıkları 250-300 mg olarak hesaplanan toplam 60 adet Wistar Albino türü rat kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 12 adet rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Her grupta sağ femur diyafizer bölgesine transvers kırık oluşturuldu. Biyomedikal mühendisliği ile ortak çalışma sonrası çeşitli materyaller ile kaplanan K telleri her gruba özel olarak belirlendiği gibi intramedüller olarak uygulandı. Cerrahi sonrası kırık iyileşmesini değerlendirmek adına 6. hafta erken dönemde her gruptan 6 adet rat ve 12. hafta geç dönemde her gruptan 6 adet rat sakrifiye edildi. Deneklerin sayısı önceden yapılan çalışmalar ve istatistiksel anlamlarına göre grup başı en az 6 olarak hesaplandı ve güç analizi %95 olarak belirlendi. Kullanılan Wistar Albino türü denek hayvanlarının DNA benzerliği %99 olması çalışmamızın güç analizini kuvvetlendirmiştir. Gruplar, sakrifikasyon zamanlarına göre yüksek doz anestezik madde enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Sakrifikasyon sonrası ratlar radyolojik değerlendirmeye alındı. Radyolojik değerlendirmede Lane-Sandhu radyolojik skorlamasına göre değerlendirildi. Ardından ratların sağ femurları eksize edilerek histopatolojik çalışmaya tabii tutuldu. Materyaller %10'luk tamponlanmış formalinde 1 hafta süre ile fikse edildi. Fiksasyondan sonra materyaller %50'lik formik asit ve %20'lik sodyum sitrat çözeltilerinden hazırlanan solüsyonda dekalsifiye edildi. Dekalsifikasyon sonrası kemik doku örnekleri parafin bloklara gömülerek mikrotom ile 5-7 μm kalınlığındaki kesitler lamlar üzerine alındı. Bu kesitler Hematoksilen-Eozin ve Masson's Tricrom boyama yöntemiyle boyanıp, Huo ve Ark. kırık iyileşmesi skalasına göre değerlendirmeleri yapıldı. Tanımlayıcı analizler sunulurken ortalama, standart sapma, ortanca değerler kullanılmıştır. Normal dağılım göstermeyen (non-parametrik) değişkenler iki grup arasında değerlendirilirken Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. İkiden fazla grupta normal dağılım göstermeyen sürekli değişken karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis Testi kullanıldı. Kruskal-Wallis Testinin anlamlı bulunduğu durumlarda post-hoc analiz olarak Pairwise Comparisons testi kullanıldı. Bütün analizlerde IBM SPSS.23 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Direk sitotoksisite testinde çalışmada kullanılan K teli materyallerinin hücre proliferasyonu üzerine toksik etki yaratmadığını saptandı. İndirek sitotoksisite testinde, çalışma sonuçlarına göre kontrol grubu içeren kuyucukların canlılık oranı % 100 olarak değerlendirildi. Bu verilerle çalışmada kullanılan K teli materyallerinin hücre proliferasyonu üzerine toksik etki yaratmadığı saptandı. Tüm gruplarda kırık iyileşmesinin histolojik skorlarında aynı grup içerisindeki 6. hafta ve 12. hafta deney grupları arasında anlamlı fark saptandı. Aynı gruplardaki 12.hafta deney gruplarının, 6.hafta deney gruplarına göre kırık iyileşmesinde anlamlı artış görüldü. Tüm gruplar 6. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında HA + Mg kaplı K teli uygulanan 5. deney grubunun en yüksek değerde ve anlamlı olduğu görüldü. (p<0.001) Tüm gruplardaki 6. hafta deney gruplarının birbirleriyle ikili grup karşılaştırıldığında 5. grubun diğer gruplara nazaran kırık iyileşmesinde anlamlı fark oluşturduğu görüldü. Tüm gruplar 12. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında kırık iyileşmesinin histolojik skorlarında 5. deney grubunun en yüksek değerde ve anlamlı olduğu görüldü. (p<0.001) Tüm gruplardaki 12. hafta deney gruplarının birbirleriyle ikili grup karşılaştırıldığında 5. grubun diğer gruplara nazaran kırık iyileşmesinde anlamlı fark oluşturduğu görüldü. Kırık iyileşmesinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde ise tüm gruplarda, aynı grup içerisindeki 6. hafta ve 12. hafta deney grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. Kırık iyileşmesinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde tüm gruplar 6. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında 4. ve 5. deney gruplarının en yüksek değerde, 3. deney grubunun ise en düşük değerde olduğu görüldü fakat anlamlı fark saptanmadı. (p=0.837) Kırık iyileşmesinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde tüm gruplar 12. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında 2. ve 5. deney grubunun en yüksek değerde, 1.deney grubunun ise en düşük değerde olduğu görüldü fakat anlamlı fark saptanmadı. (p=0.479) Tüm gruplarda histopatoloji ve radyoloji skorları karşılaştırıldığında birbirleri arasında korelasyon olduğu görüldü. (p<0.001 ve r= 0.438) 6. hafta ve 12. hafta deney gruplarının histopatoloji ve radyoloji skorları karşılaştırıldığında birbirleri arasında korelasyon olduğu görüldü.( 6. Hafta için p=0,047 ve r=0,365 , 12.hafta için p=0,019 ve r=0,426 ) Biyomekanik testlerde gruplarda yer alan ratların sol femurları deney sonrası kullanıldı. Elde edilen analiz verileri ışığında testler arası optimal şartlar sağlanamamış olup daha fazla materyal gereksiniminden dolayı deney gruplarında yer alan ratların sağ femurları biyomekanik testlere tabii tutulmadı. Sonuç: Yapmış olduğumuz deneysel çalışmadan elde edilen veriler ışığında erken ve geç dönem kırık iyileşmesinde Mg içeren implant kullanımı ile iyi histolojik sonuçlar elde edilebilir ve bununla birlikte kırık tespit materyallerinde Mg kaplama yapılmasının kırık iyileşmesinde olumlu sonuçlar doğuracağını düşüncesi ortaya çıkmaktadır. Kırık tespitinde kullanılan biyomateryallerde özellikle HA + Mg kaplama ile istenilen sonuçlar elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kırık iyileşmesi, Magnezyum, Borik asit, Hidroksiapatit

Borik asitFemoral kırıklarFemur+5
Çağlar Tuna Issı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz ekleminde dejeneratif artrit gelişiminde hoffa dokusundaki inflamatuar sitokinlerin etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı diz ekleminde osteoartrit gelişiminde hoffa dokusundaki proinflamatuar sitokinlerin ve inflamatuar sürecin etkisini araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmaya ortopedi polikliniğine diz ağrısı nedeniyle başvuran ve artroskopik olarak opere edilen 36 kadın ve 32 erkek toplam 68 hasta dahil edildi. Hastaların her birine ameliyat öncesi hasta kartı oluşturuldu, demografik özellikleri, preop WOMAC, KOOS, WORMS ve Kellgren- Lawrence skorları kayıt edildi. Artroskopik olarak Outerbridge sınıflaması yapıldı ve hoffa dokusundan örnek alındı. Alınan doku örneklerinden TNF-α, IL-1β ve IL-6 miktarı mikroskobik olarak ölçüldü ve histolojik H-SCORE ' u hesaplandı. Bulgular: WOMAC ve KOOS ölçekleri ile klinik, WORMS, Kellgren- Lawrence skorlamaları ile radyolojik, Outerbridge evrelemesi ile artroskopik olarak değerlendirdiğimiz hastaların H-SCORE ile hesaplanan proinflamatuar sitokin (TNF-α, IL-1β, IL-6) düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç: Diz ekleminde osteoartrit gelişiminde inflamatuar sürecin farklı dokulardan kaynaklanabileceği ve inflamasyon ile kıkırdak hasarı ilişkilendirilmesine karşın , hoffa dokusundaki proinflamatuar sitokin düzeyleri ile farklı evrelerdeki osteoartrit hastaları arasında bir ilişki olmadığı görülmüştür. Farklı inflamasyon markerları ile multidisipliner olarak yapılacak çalışmalar, osteoartrit gelişimindeki kompleks etyoloji hakkında bilgi verici olabilir.

DizDiz eklemiOsteoartrit+5
Erdal Keskin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gartland evre II-III pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında posterior ve çapraz pinleme ile sadece çapraz pinleme yöntemlerinin radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırılması-prospektif randomize kontrollü çalışma

Amaç: Pediatrik suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde kapalı veya açık şekilde çapraz Kirschner teli ile tespit yaygın ve önerilen yöntemdir. Ancak optimal K-teli konfigürasyonu hala tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı Ekstansiyon tipi Gartland evre II-III pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında uygulanan posterior intrafokal K-teli+çapraz pinleme yönteminin sadece çapraz pinleme yöntemine kıyasla radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırmasıdır. Materyal Metod: Mayıs 2023- Mayıs 2024 tarihleri arasında hastanemizin acil servisi ve polikliniğine başvuran, 2-18 yaş arası Ekstansiyon tipi Gartland evre II-III suprakondiler humerus kırığı olan toplam 52 çocuk hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmaya katılacak ve kontrol grubuna yerleştirilecek hastalar kapalı zarf yöntemiyle randomize seçilmiştir. Ameliyat öncesi, her hasta için bir hasta kartı oluşturularak demografik bilgileri kaydedilmiştir. Hastalar, ameliyat sonrası 3., 5. ve 8. haftalarda poliklinik kontrolüne çağrılmıştır. Her kontrolde rutin olarak ön-arka (AP) ve yanal grafiler çekilmiştir. Klinik değerlendirmede dirsek eklem hareket açıklığı (ROM), Flynn kriteri, radyolojik olarak Baumann açısı, lateral humerokapitellar açı, RUS skoru ve lateral rotasyon yüzdesi ölçülmüştür. Bulgular: Posterior+çapraz pin ve çapraz pin gruplarının ortalama yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi. Her iki grupta da belirgin bir redüksiyon kaybı yaşanmadı. Hiçbir hastada iatrojenik ulnar sinir hasarı görülmedi. Klinik olarak 3 haftalık kontrolde ROM açıları değerlendirildiğinde, çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek sonuçlar elde edildi (p=0,022). Flynn kriterine göre fonksiyonel iyileşme açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Radyolojik olarak Baumann açılarının karşılaştırılmasında, çalışma grubunun kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,022). RUS skoru ise kontrol grubunda çalışma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek izlendi (p=0,044). Humerokapitellar açısındaki değişiklikler ve komplikasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Pediatrik suprakondiler humerus kırıkları ortopedinin en zor konularından biridir. Cerrahi sonrası radyolojik dizilim ile fonksiyonel sonuç arasında anlamlı bir pozitif korelasyon mevcuttur. Çalışmamızın sonuçlarına göre Posterior+çapraz pinleme ile sadece çapraz pinleme sonuçları arasında klinik veya radyolojik olarak gruplar arası anlamlı bir fark yoktur. Cerrahın rahat olduğu ve en iyi bildiği yol ve metotla redüksiyon sağlamaya çalışılmalıdır.

Sakhı Ahmad Fazlı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aşil tendon rüptürlerinin tedavisinde scafoldun histopatolojik ve biyomekanik dayanıklılığın incelenmesi

Amaç: Aşil tendonu insan vücudundaki en kalın ve en güçlü tendondur. Güçlü olmasına rağmen en sık yaralanan tendonlardan birisidir. Aşil tendon rüptürleri konservatif ya da cerrahi olarak tedavi edilebilir. Konservatif tedavi genellikle yaşlı ve sedanter yaşamı olan hastalarda tercih edilir. Cerrahi tedavisi açık olarak ya da perkütan olarak uygulanabilir. Cerrahi tedavide başarı şansını artırmak amacıyla farklı biyolojik uygulamalar hayvan deneylerinde denenmektedir. Bunlar arasında, Prp enjeksiyonu, hiyalüronik asit uygulaması, c vitamini uygulaması, büyüme faktörlerinin eklenmesi gibi faktörler olarak sıralanabilir. Biz çalışmamızda, tavşanların aşil tendonlarına açık cerrahi onarımda scafold (tip 1 kolajen emdirilmiş polilaktik-ko-glikolik asit membran) tendon etrafına uyguladık. Ardından histopatolojik ve biyomekanik sonuçlarını istatistiksel olarak incelemeyi hedefledik. Metod: Çalışmamızda iki grup olarak 24 tavşanın randomize bir şekilde dağılımı sağlandı. Kontrol grubuna aşil tendon rüptürü oluşturulduktan sonra Modifiye Kessler süturu uygulandı. Scafold grubuna ise aşil tendon rüptürü oluşturulduktan sonra Modifiye Kessler süturu uygulanıp, tendon yaralanma bölgesine Tip 1 kollajenli PLGA scafold uygulandı. 6.hafta sonunda tavşanların aşil tendonları bütün olarak alındı. 4 grup randomize dağıtılarak histolojik incelemeler yapılıp, biyomekanik testler uygulandı. Histolojik incelemede Bonar ve Modifiye Movin skorları kullanıldı. Biyomekanik testler de ise tendonun maksimum dayanma kuvveti ve kopma süresi ölçüldü. Bulgular: Biyomekanik testlerde kopma süresi ve kopma kuvveti değerlendirildi. Kopma kuvveti değerlendirildiğinde scafold grubunda 110.17±15.35 Newton, kontrol grubunda 100.67±13.93 Newton olduğu görüldü. Scafold grubunda kopma kuvveti yüksek olmasına rağmen gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. (P=0.288) Kopma süresi, scafold grubunda 6.17±1.16 sn, kontrol grubunda ise 4.83±0.75 sn olup istatistiksel olarak kontrol grubuna göre daha yüksek ölçüldü. (p=0.041) Histolojik incelemeler de Bonar skorlamasında vaskülarite ve zemin görünümü skorlarının scafold grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük olduğu izlendi (sırasıyla; p=0.010, p=0.022). Toplam Bonar skoru gruplar arasında karşılaştırıldığında; scafold grubunda 5.33±0.51, kontrol grubunda 7.67±0.51 saptanmış olup, kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (P<0.001) Modifiye Movin skorlamasında ise lif yapısı, lif düzeni, artmış vaskülarite skorları scafold grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. (Sırasıyla; p=0.002, p=0.001, p=0.010). Toplam Movin skoru gruplar arasında karşılaştırıldığında; scafold grubunda 10.50±1.04, kontrol grubunda 13.67±1.50 saptanmış olup kontrol grubunda anlamlı olarak scafold grubuna göre daha yüksek bulundu. (P=0.002) Sonuç: Aşil tendon rüptürleri sonrası tedavi yöntemi genellikle cerrahidir. Cerrahi işlem başarısının artması ya da cerrahi dönem sonrası komplikasyonları da düşürmek açısından günümüz çağında biyoteknolojiden de destek alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Bizde tavşan aşil tendonlarında yapmış olduğumuz çalışmada kolajen emdirilmiş PLGA membran kullanımının tendon iyileşmesine pozitif etki edeceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşil tendon, Rüptür, Tavşan, Scafold, Cerrahi

Serkan Savaş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz artroplastisi yapılan hastaların ipsilateral ayak bileğinin radyolojik ve klinik değerlendirilmesi-prospektif çalışma

Bu prospektif çalışma ile total diz artroplastisi yapılan hastalarda ipsilateral ayak bileğinin klinik ve radyolojik parametrelerini incelemeyi amaçladık. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesinde 71 hastanın 80 dizi ayrı ayrı incelenmiştir. Total diz artroplastisi (TDA) geçiren hastalarda pre-op ve post-op klinik ve radyolojik parametreler incelenmiş olup, özellikle mekanik eksen (MA), talar tilt (TT), osteokondral lezyon, subkortikal kist, HSS ve FAOS skorları gibi bulgular kaydedilmiştir. Çalışmada, hastaların yaş ortalaması 63,51 olup, post-op takip süresi ortalama 43,98 gündür. Kadın hastaların çoğunlukta (%83,8) olduğu çalışma, sol diz operasyonlarının hafif bir ağırlıkta olduğunu (%52,5) gördük. HSS skorlarında pre-op döneme göre post-op dönemde belirgin bir iyileşme gözlemlenmiştir (pre-op: 63,6±9,02; post-op: 79,55±8,72). Semptomlar, ağrı, günlük yaşam aktiviteleri (GYA), spor ve eğlence aktiviteleri ile yaşam kalitesi skorları da pre-op ve post-op dönemde iyileşmeler vardı. Pre-op MA değeri 9,06-15,05 aralığındadır ve ortalama 11,62±11,65'di. Post-op MA değeri ise 1,26-7,27 aralığındadır ve ortalama 4,29±4,2'di. Pre-op TT değeri -1,05-1,13 aralığındadır ve ortalama -0,02±0,34'dü. Post-op TT ise -1,4-1,11 aralığındadır ve ortalaması -0,2±0,1'dir. Preop dönemde hastaların %36,3'ünde (n=29) osteokondral lezyon talus bölgesinde, %10'unda (n=8) tibia bölgesinde ve %10'unda (n=8) subkortikal kist subtalar bölgede tespit edildi. Post-op dönemde ise, hastaların %47,5'inde (n=38) osteokondral lezyon talus bölgesinde, %15'inde (n=12) tibia bölgesinde ve %17,5'inde (n=14) subkortikal kist subtalar bölgede görüldü. Kontrol grubunda ise, hastaların %48,8'inde (n=39) osteokondral lezyon talus bölgesinde, %22,5'inde (n=18) tibia bölgesinde ve %18,8'inde (n=15) subtalar bölgesinde subkortikal kist varlığı tespit edildi. Pre-op ve post-op ağrı, GYA, spor ve eğlence, yaşam kalitesi lezyon bulunma bölgelerine göre post-op'ta yeni lezyon gelişme durumuna göre karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak: Pre-op ve post-op dönemde semptom, ağrı ve mekanik eksen parametrelerinde gözlemlenen iyileşmeler sonucunda operasyonun genel olarak başarılı olduğunu düşünüyoruz. Ancak post-op dönemde ayak bileğinde oluşan osteokondral lezyon ve subkortikal kistlerde görülen artış, özellikle biyomekanik dengenin iyileşme sürecinde daha yakından takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Diz osteoartriti, total diz artroplastisi, ayak bileğinde osteokondral lezyon, radyolojik sonuçlar, klinik sonuçlar

Osman Emre Tosun
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoartrit sürecinde menisküsteki yapısal değişikliklerin incelenmesi, immünohistokimyasal çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı diz ekleminden alınan menisküs dokusundaki inflamatuar ve fibrotik belirteçlerin immünohistokimyasal yöntemlerle belirlenerek osteoartrit gelişimi ile ilişkisini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmaya ortopedi polikliniğine diz ağrısı veya dizde kilitlenme hareket kısıtlılığı şikayetleri ile başvuran hastalardan 71 katılımcıya total diz protezi 67 katılımcıya diz artroskopisi uygulanmış olup, 104 kadın ve 34 erkek olmak üzere 138 hasta dahil edildi. Tüm hastalara ameliyat öncesinde hasta kartı oluşturuldu. Yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri ve ameliyat öncesi Kellgren-Lawrence skoru kayıt edildi. Artroskopi uygulanan hastalara Outerbridge sınıflaması yapıldı. Total Diz Protezi ve Diz artroskopisi sırasında menisküs örnekleri alındı. Alınan örneklerden TNF-α, IL-1β, MMP2, MMP9, α-SMA ile immünohistokimyasal olarak boyandı. Elastik lifleri değerlendirmek için örnekler Verhoeff's Elastik Van Gieson ile boyandı ve miktarı mikroskopik olarak ölçüldü. Ve histolojik olarak H-SCORE 'u hesaplandı. Bulgular: Kellgren -Lawrence skoru ile radyolojik, Outerbridge skoru ile artroskopik olarak değerlendirdiğimiz hastaların H-Score ile hesaplanan sitokin (TNF-α, IL-1β, MMP2, MMP9, α-SMA) ve elastin düzeyleri arasında IL-1β'nın istatistiksel olarak anlamlı olarak farklılaştığı diğerlerinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç: Diz eklemindeki osteoartrit gelişiminde inflamatuar sürecin farklı dokulardan kaynaklanabileceği ve inflamasyonun kıkırdak hasarı ile ilişkilendirilmesine rağmen, rağmen, inflamatuar sitokinler den IL-1β düzeyleri ile farklı evrelerdeki osteoartrit hastaları arasında bir ilişki olduğu görülmüştür. Osteoartrit gelişimi ile İncelediğimiz diğer sitokinler ve elastin arasında bir ilişki olmadığı görülmüştür. Farklı inflamasyon markerları ile daha fazla hastanın katılması ile yapılacak olan multidisipliner çalışmalar, osteoartrit gelişimindeki kompleks etyoloji hakkında bilgi verici olabilir.

Halil Sami Postallı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İleri evre osteoartrit nedenli uygulanan primer total dizartroplastisi cerrahisinin plantar basınç üzerine etkisininayak taban analizi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu prospektif çalışma, total diz artroplastisi (TDA) uygulanan hastalarda diz mekanik hizalanması ile statik plantar basınç dağılımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Metod: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde TDA yapılan 60 hastanın preoperatif ve postoperatif dönem verileri karşılaştırıldı. Demografik özellikler, vücut kitle indeksi (VKİ), Q açısı, mekanik aks (MA) değeri ve statik plantar basınç parametreleri incelendi. Veriler operatif ve non-operatif ayaklar için ayrı ayrı analiz edildi. Bulgular: Çalışmada preoperatif VKİ erkeklerde 33,01±5,71 kg/m², kadınlarda 33,22±5,32 kg/m² olup postoperatif dönemde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Q açısı erkeklerde preoperatif 4,44±1,92° iken postoperatif 6,99±2,10°'ye (p=0,006); kadınlarda 1,93±3,91°'den 6,40±2,14°'ye yükseldi (p<0,001). Mekanik aks değerleri her iki cinsiyette de anlamlı olarak düzeldi (kadın p<0,001; erkek p=0,001). Operatif ayakta plantar basınç parametrelerinde anlamlı fark bulunmazken, erkeklerde total basınçta sınırda azalma eğilimi izlendi. Non-operatif tarafta anlamlı değişiklik saptanmadı. Sonuç: TDA sonrası diz hizalanmasında belirgin düzelme sağlanmasına karşın plantar basınç dağılımında tam simetri elde edilememiştir. Özellikle kadınlarda nonoperatif ayakta görülen yük artışı, cerrahi sonrası alt ekstremite yük dağılımının dinamik adaptasyon sürecinin devam ettiğini göstermektedir. Bu bulgular, TDA sonrası rehabilitasyon programlarında plantar basınç analizlerinin ve denge egzersizlerinin dikkate alınmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ayak taban analizi, Diz osteoartriti, Mekanik aks, Total diz artroplastisi, Statik plantar basınç

Oğuz Şimşek
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dejeneratif menisküs yırtığı olanhastaların kollajen yapısındaki bozuklukların,travmatik menisküs yırtığı olan hastalar ilekarşılaştırmalı olarak genetik araştırılması

Amaç: Menisküs yırtıkları diz ekleminin yük dağılımını bozarak ağrı ve fonksiyonel kısıtlılığa yol açan önemli ortopedik patolojilerdir. Travmatik ve dejeneratif menisküs yırtıkları klinik olarak benzer görünse de bu iki süreç farklı moleküler mekanizmalarla şekillenmektedir. Bu çalışmada, travmatik ve dejeneratif menisküs yırtığı olan hastalardan elde edilen menisküs dokularında kollajen gen ailesine ait ekspresyon farklılıklarının RNA-Seq yöntemiyle belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Travmatik menisküs yırtığı tanısı alan 5 ve dejeneratif menisküs yırtığı tanısı alan 4 hastadan artroskopik cerrahi sırasında alınan menisküs örneklerinden total RNA izolasyonu yapılmış ve RNA-Seq analizi uygulanmıştır. Diferansiyel gen ekspresyonu DESeq2 yazılımı kullanılarak değerlendirilmiş, p-adj <0.05 istatistiksel anlamlılık eşiği olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Analiz sonucunda iki grup arasında beş genin anlamlı farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Travmatik menisküslerde COL14A1 ekspresyonu +3.24 Log2FC, COL21A1 ekspresyonu ise +2.44 Log2FC artış göstermiş; dejeneratif menisküslerde bu genlerin ekspresyonu belirgin şekilde daha düşük saptanmıştır. Buna karşılık COL13A1 (–2.64 Log2FC), COL15A1 (–2.14 Log2FC) ve COL5A1-AS1 (–1.94 Log2FC) travmatik menisküslerde azalmış olup, bu genlerin dejeneratif menisküslerde daha yüksek düzeyde ifade edildiği görülmüştür. Bu bulgular, travmatik dokularda onarım süreçlerinin daha baskın olduğunu; dejeneratif menisküslerde ise kollajen genlerindeki artışın gecikmiş ancak yetersiz bir onarım yanıtını yansıttığını göstermektedir Sonuç: Travmatik ve dejeneratif menisküs yırtıkları, kollajen gen ailesinde belirgin ekspresyon farklılıkları göstermektedir. Travmatik menisküslerde artan COL14A1 ve COL21A1, akut doku hasarına karşı aktif ECM yeniden yapılanmasını düşündürürken; dejeneratif menisküslerde COL13A1 ve COL15A1 gibi genlerdeki artış, kronik süreçte yetersiz bir onarım yanıtını göstermektedir. Bu bulgular, menisküs patolojilerinin değerlendirilmesinde moleküler verilerin önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Dejeneratif yırtık, Kollajen, Menisküs, Transkriptom, Travmatik yırtık

Mevlüt Özbahçe
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Direk anterior yaklaşım kullanılarak total kalça artroplastisi uygulamalarında erken dönem sonuçlarımız

Amaç: Bu çalışmanın amacı, direk anterior yaklaşım kullanılarak tek cerrah tarafından uygulanan total kalça artroplastisi ile tedavi edilmiş hastaların klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilmesi, elde edilen sonuçların literatürdeki farklı cerrahi yaklaşımlar ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde, 2015-2019 yılları arasında, direk anterior yaklaşım kullanılarak total kalça protezi uygulanan ve düzenli takipleri yapılabilen 37 hasta, 42 kalça çalışmaya alınmıştır. Bütün olgularda direk anterior yaklaşım tercih edilmiştir. Ameliyat öncesi ve postoperatif 6. ayda Harris kalça skorları kayıt edildi. Elde edilen skorlar ile cinsiyet, tanı, vücut kitle indeksi, yürüme zamanı ve inklinasyon açısı arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Olguların 26'sı kadın (%70,3), 11'i erkek (%29,8) olup yaş dağılımı 26 ile 76 arasında ve ortalama yaş 51.2 idi. Hastalar ortalama 32 (8-52) ay takip edildi, sonuçlar klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Ameliyat öncesi ortalama 48 olan Harris skoru ameliyat sonrası 95,4 olarak bulundu. Harris kalça skorundaki düzelme ile cinsiyet, yaş, VKİ, postoperatif inkilasyon açısı ve yatış süreleri arasında anlamlı bir fark görülmedi. Hastalarımızın birinde erken dönem dislokasyon görüldü ve kapalı olarak redükte edildi. Bir hastada enfeksiyon gelişti ve protez çıkarılıp antibiyotikli spacer yerleştirildi. 3 hastada intraoperatif proksimal femurda fissür gelişti ve kablo ile fikse edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada, direk anterior yaklaşım kullanarak uygulanan total kalça protezi, uygun endikasyon ve cerrahi teknikle yapıldığında hastalarda başarılı ve hızlı fonksiyonel sonuçlar elde edildiği görülmektedir. Literatür ile karşılaştırıldığında erken dönemde diğer yaklaşımlara göre daha hızlı iyileşme görülmekte fakat orta ve uzun dönemde yaklaşımlar arasında fark görülmemektedir.

ArtroplastiKalçaKalça eklemi+3
Abdülhalim Akar
Sakarya University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

MPFL rekonstrüksiyonunda patellar endobutton fiksasyon tekniği

Amaç: Patellofemoral instabilitenin tedavisinde MPFL rekonstrüksiyonu popüler bir prosedür olmaya başladı. Klinik ve radyolojik iyi sonuçlarla birlikte literatürde birçok MPFL rekonstrüksiyon tekniği tanımlanmıştır. İyi sonuçlara rağmen bu tekniklerde, önemli oranda komplikasyon gözlenmektedir. Bu çalışmanın amacı, Endobutton kullanılarak patellar fiksasyonun sağlandığı MPFL rekonstrüksiyon tekniğinin klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Materyal Metod: Bu çalışma, ipsilateral semitendinosus tendon grefti ile MPFL rekonstruksiyonu uygulanan 28 hastadan (10 erkek ve 18 kadın) oluşmaktadır. Hastaların ortalama yaşı 24.9 ± 11.6 yıl (14-57 yıl arası); ortalama takip süreleri 18,5 ± 9 ay (12-40 ay arası) olarak bulundu. Greft, patella medial kenarında açılan elipsoidal tek kör tünele Endobutton askı tespit materyali ile tespit edildi. Katlanmış greftin serbest uçları femoral tünele vida ile tespit edildi. Klinik skorlar (Kujala skoru, Lysholm skoru, Tegner aktivite skoru ve VAS skoru) preoperatif ve postoperatif son takiplerde değerlendirildi. Ek olarak hastalar komplikasyonlar açısından da değerlendirildi. Uyum açısı, lateral patellofemoral açı, patellar tilt açısı ve Insall-Salvati oranı gibi radyolojik parametreler ameliyat öncesi ve sonrası ölçüldü. Bulgular: Hastalarda Tegner aktivite skoru preoperatif dönemde ortalama 3,95 ± 0,9 iken, postoperatif dönemde ortalama 7,64 ± 1,62 değerlerine yükseldi (p< 0,001). Lysholm diz skoru preoperatif ortalama 57,36 ± 12,1'den, postoperatif ortalama 87,64 ± 8,48'e anlamlı ölçüde yükseldi (p< 0,001). Ortalama Kujala skoru ise preoperatif 56,64 ± 8,87 değerlerinden, postoperatif 82,55 ± 9,05 değerlerine anlamlı ölçüde yükseldi (p< 0,001). Ayrıca hastaların ortalama VAS skoru değerleri 6,64 ± 1,99'den 0,95 ± 1,09 geriledi (p<0,001). İnsall-Salvati indeksine göre patellar yükseklik preoperatif dönemde 1,2 ± 0,32 iken, postoperatif dönemde 1,04 ± 0,22 olarak değişti (p< 0,001). Hastalarda patellar uyum açısı preoperatif 18,64 ± 6,33 dereceden, postoperatif olarak 2,36 ± 4,26 dereceye anlamlı ölçüde geriledi (p< 0,001). Patellar tilt açısı preoperatif dönemde 20,64 ± 6,32 derece, postoperatif dönemde 10,18 ± 4,55 derece olarak ölçüldü (p< 0,001). Lateral patellofemoral açı değerlerinin ise preoperatif -0,5 ± 3,81 derece, postoperatif 4,32 ± 2,3 derece olduğu saptandı (p<0,001). Hiçbir hastada redislokasyon ve enfeksiyon gözlenmedi. Buna rağmen bir hastada fleksiyon kısıtlılığı, başka bir hastada ise patella kırığı gelişti. Sonuç: Greft fiksasyonunun elipsoidal tek patellar kör tünelde Endobutton askı tespit materyali ile yapılması, klinik ve radyolojik sonuçların iyi olmasına bağlı olarak son derece başarılı bir tekniktir. Bu teknik sayesinde MPFL rekonstrüksiyonunda fizyolojik kinematizm ve stabilite, anatomik olarak ve komplikasyonlardan uzak güvenli bir şekilde sağlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: MPFL rekonstrüksiyonu, patella çıkığı, patellar instabilite, Endobutton, kör tünel.

Eklem gevşekliğiFemurFiksasyon+3
Uğur Özdemir
Sakarya University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken başlangıçlı skolyozun manyetik büyüyen rod ile tedavisi sonuçları

Çalışma düzeni: Retrospektif, klinik çalışma Amaç: Erken başlangıçlı skolyoz hastalarının cerrahi tedavisinde kullanılan manyetik büyüyen rod sisteminin sonuçlarını, etkinliğini ve komplikasyonlarını değerlendirmek. Hastalar ve Yöntem: Manyetik büyüyen rod implantasyon tekniğiyle cerrahi olarak tedavi edilen toplam 10 hasta (6 kız, 4 erkek) dahil edildi. Hastaların ortalama yaşları 7 yıl 2 ay idi (3 yıl 4 ay – 9 yıl 11 ay). Hastaların takip süreleri cerrahiden sonra ortalama 4 yıl 9 aydı (1 yıl 5 ay-7 yıl 1 ay). Preop, erken postop ve son kontrollerde elde edilen radyolojik verilerden Cobb açısı, torakal kifoz ve lomber lordoz açıları, T1-T12, T1-S1 yükseklikleri ölçüldü ve değerler analiz edildi. Takipler sırasında klinik ve radyolojik bulgular değerlendirildi, karşılaşılan komplikasyonlar not edildi. Sonuç: Ortalama yaşları 7 yıl 2 ay olan 10 hastanın ortalama 4 yıl 9 ay takip süresi sonunda cobb açısı değerinde 28º (%57) düzeltme sağlandı. T1-L1 uzunluğunda 4,3 cm (%23) uzama elde edilirken, T1-S1 uzunluğunda 6,7 cm (%22) uzama elde edildi. 6 hastanın tedavisi sonlandırıldı. Erken başlangıçlı skolyoz hastalarında kullanılan manyetik büyüyen rod tekniği güvenilir ve etkili bir tekniktir. Bu teknik, deformitenin düzeltilmesini ve ek cerrahi olmaksızın uygulanan uzatma ile omurga büyümesinin sürdürülmesini sağlar. Akciğer ve toraks gelişiminin sürdürülmesine imkân vermektedir. Uzun dönem sonuçlarında komplikasyon oranı düşüktür. Anahtar kelimeler: Omurga gelişimi, Erken başlangıç, Omurga deformitesi, Skolyoz, Manyetik rod, Büyüme dostu, Uzatma.

OmurgaRetrospektif çalışmalarSkolyoz+1
Eren Uyan
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Günübirlik diz protezi yapılan hastaların uygulama protokolleri ve avantajları

GİRİŞ VE AMAÇ: Gonartroz, ağrı, hareket kısıtlılığı, deformite, kas kuvvetinde azalma ve yaşam kalitesinin önemli ölçüde düşmesine yol açan bir patolojidir. Özellikle 55 yaş üzeri popülasyonda hastalık ve sakatlığın en önde gelen nedenlerinden olup önemli bir halk sağlığı problemidir. Sosyo-ekonomik ciddi kayıplara yol açan hastalığın tedavisi giderek önem kazanmakta ve ciddi önlemlerin alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle yaşam süresi ve obezite gibi predispozan faktörlerin sıklığının artmasıyla son yıllarda daha fazla görülmektedir. Total diz artroplastisi (TDA) gonartrozun tedavisinin en güncel ve son tedavi seçeneğidir. Calişmamızda yatarak tedavi ve günübirlik (ayaktan) yatışla yapılan diz protezlerinin ağrı, fonksiyonel skorlar, diz ölçümleri ve maliyet açısından kıyaslamayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Biz bu çalışmamızda Sakarya Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 1 Ocak – 31 Aralık 2019 yılları arasında primer gonartroz nedeniyle total diz protezi uygulanan hastaları inceledik. Çalışmaya 38'i yatarak tedavi 38 i günübirlik olmak üzere 76 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, kilo, boy, BMI ve hastane maliyetlerine bakıldı. Direkt grafilerilerindeki dizilim farklılıklarının Amerikan Diz Cemiyeti Diz Fonksiyonel Skoru (KSS), görsel ağrı skalası (VAS) skoru üzerine etkisi incelendi. BULGULAR: Çalışmamız sonucunda her iki grupta da postoperatif radyoloijk dizilim farklılığının bahsedilen diz fonksiyonel skorları ve ağrı skorları üzerinde istatistiksel anlamlı farklılık oluşturmadığı görüldü. İstisna olarak hem günübirlik hemde yatarak tedavi alan hastalarda koronal planda tibial stemin koronal diziliminin postop 6. hafta KSS skoru üzerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık oluşturduğu görüldü. (p<0.013) Çalışmamızda yer alan hastaları incelediğimizde günübirlik ve yatarak tedavi alan hastalar karşılaştırıldığında sadece hastanede kalış süresi bakımından değil maliyet açısından da istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. (p<0.001) SONUÇ: Sonuç olarak total diz protezi (TDP) uygulanan hastalarda postoperatif radyoloijk dizilim farklılıklarının hastaların kliniği üzerinde anlamlı derecede önemli bir farklılık oluşturmadığını ama günübirlik tedavi alan hastaların yatarak tedavi alan hastalara oranla hastane maliyetinin daha az olduğu görülmüştür. Ayrıca hastane yatak doluluk problemine yol açmadığı için günübirlik diz protezi uygulanmasının günlük pratik açısından hasta yoğunluğunun fazla olduğu hastanelerde çalışan ortopedistler açısından iyi bir seçenek olabilir. Anahtar kelimeler: Gonartroz, total diz protezi, günübirlik, maliyet,

ArtroplastiDizDiz eklemi+5
Burak Bayır
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt ekstremitenin travmatik olmayan ampütasyonlarında ortopedik cerrahi uygulamaları ile radyolojik tetkikler ve kardiyovasküler cerrahi konsültasyonlarının korelasyonu

Amaç Ampütasyon, sadece bir uzuv kurtarma ameliyatı olmayıp, hastaların psikolojilerinde büyük sorunlara, uzun süreli ve tekrarlayan yatışlar gerektirebildiği için sağlık sistemi üzerinde mali yüke sebep olmaktadır. Dolayısıyla ampütasyon konusuna optimal yaklaşımı ve uygun protokolleri belirlemek oldukça önemli bir konudur. Seviyenin tam olarak nasıl seçileceği hala bir tartışma konusudur. Öte yandan, alt ekstremite non travmatik ampütasyonları sonrası revizyonlar halen yüksek oranda görülmektedir. Çalışmamız, nontravmatik alt ekstremite ampütasyonlarında reampütasyon ihtiyacı duyulan hastaların revizyon nedenlerini ve bu ampütasyonların radyolojik tetkikler (doppler USG, BT anjiyografi) ile KVC görüşü arasındaki korelasyonunu araştırmayı hedeflemektedir. Ayrıca revizyon yapılanları, revizyon yapılmayan bir kontrol grubuyla karşılaştırmayı ve "Alt ekstremite ampütasyonlarının revizyona gitme nedenleri arasında, cerrahların seviye seçimi rol oynar mı? " sorusunun yanıtını bulmayı amaçladık. Gereç yöntem Ocak 2011 ve mayıs 2020 tarihleri arasındaki 10 yıllık süre içinde ortopedi ve travmatoloji kliniğimizde opere edilen 476 (320 erkek, 156 kadın) hastaya yapılan 598 (2 defa revize olanlarla 607) ampütasyon retrospektif olarak incelendi. Bu hastalardan non travmatik alt ekstremite ampütasyonları seçildi ve içlerinden revizyon ampütasyon olan 92 hasta(100 vaka) grup A olarak belirlendi. Kontrol grubu olarak (grup B) da revizyon gerektirmeyen ampütasyon hastalarından 100 tanesi randomize olarak oluşturuldu. Veri eksikliği olan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Çalışmamızda olguların cinsiyet, etiyoloji, ampütasyon seviyeleri, iki operasyon arasındaki süre, takip süreleri, radyolojik tetkik raporları ve KVC önerileri değerlendirildi ve istatistiksel olarak analiz edildi. Ayrıca ampütasyon seviyesibelirlemek için cerrahın radyolojik tetkik raporlarına ve KVC önerilerine uyumunun reampütasyon oranlarına olan etkisi de istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler için NCSS, Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, medyan, sıklık, oran) yanısıra değişkenlerin normal dağılıma uygunluklarında Shapiro Wilk test ve box plot grafikler kullanıldı. Doppler USG, BTA ve KVC ile ortopedist arasındaki uyum karşılaştırmasında Spearman's korelasyon testi kullanıldı. Grup A ve B'nin uyumluluk oranlarının karşılaştırmalarında non-parametrik test olan Mann-Whitney U Test kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular Toplamda 598 ampütasyonun %16.72'si revizyon ameliyatlarıdır. Revizyon oranları; diyabetliler için %21.48, PAH için %19.53 olarak bulunmuştur. Revizyon ampütasyon nedenleri %76,1 (70) diyabet, %23,9 (22) PAH nedenliydi. Bu çalışmada grup A ve B'de toplam 188 hasta ve 196 olgunun değerlendirilmesi yapıldı. Ortalama yaş ise grup A ve B de sırasıyla 69,3 ve 71,9'du. Grup A'nın 59 (%64,1)'u, grup B'nin 56 (%58,3) erkekti. Hastaların %8.7(8 hasta)'si bilateral ve %9(9 hasta)'i iki kez ipsilateral reampütasyon ihtiyacı duyulmuştur. Ortalama takip süreleri ise grup A'da 27.85(8-97), grup B'de ise 28.4(8-98) aydır. Ayrıca grup A'da ortalama yatış süreleri ilk operasyon ve ikinci operasyon için sırasıyla 12,9 ve 12,7 , grup B'de ise 14,3 gün olarak bulunmuştur. Ayrıca grup A'da iki operasyon arası süre ortalama 80 gündür. Reampütasyon hastalarında (grup A), ilk cerrahide ampütasyon seviyesi ile radyolojik tetkik raporları ve KVC konsültasyonu arasındaki korelasyon zayıf iken (rs = 0.37, p= 0.00015), kontrol grubunda(grup B) bu oran orta derecedeydi(rs = 0.51, p= 0.0001). Ayrıca revizyon yapılan ve yapılmayan gruplar arasında (grup A ve B), cerrahların radyolojik tetkik raporlarının ve KVC konsültasyonlarının sonucuna uyma oranı arasında kontrol grubu lehine anlamlı bir fark tespit edildi (p=0.03). Ek olarak grup A'da %33,02 (36 vaka) ile en yüksek oranda DAA sonrası DÜA seviyesine ampütasyonun yükseltildiği ortaya çıkmıştır. 2. Sıklıkta (25 vaka) %22,93 oranında parmak ampütasyonu sonrasında DAA reampütasyonu uygulandığı bulunmuştur. Çıkarım/Sonuç: Çalışmamızda yapılan cerrahi müdahaleden iyi sonuç alınabilmesi için ampütasyon seviyesi belirlenmesinde kullanılan tetkiklerin ve konsültasyon sonuçlarının daha dikkatli değerlendirilmesinin önemini göstermektedir. Her ne kadar hastaların emosyonel durumu bazen bu kararı etkilese de uzun dönemde radyolojik tetkiklere ve KVC konsültasyonlarına uygun olmayan ampütasyon seviyesi seçilmesinin, hem hastaların daha uzun süre hastahanede kalmalarına hem de ulusal sağlık sistemine mali açıdan ve hastahane kapasitesine daha fazla yük getirmesine sebep olabilirler. Bu çalışmanın ampütasyon cerrahisi ile uğraşanlar için seviye seçiminde önemli bir veri kaynağı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimler: diyabetik ayak, periferik arter hastalığı, non travmatik ampütasyonlar,revizyon ampütasyon, reampütasyonlar

Alt ekstremiteAmpütasyonDiabetes mellitus+3
Abdullah Hali
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periasetabuler ganz osteotomisi uygulanan hastalarda radyolojik ve fonksiyonel sonuçlar

Gelişimsel kalça displazisi (GKD) kısa ve uzun vadede bir çok sonuca yol açabilecek bir patolojidir. Eğer yenidoğan tarama programında tanısı konmazsa genelde subluksasyonun derecesine göre adolesan, genç erişkin veya daha ileri yaşlarda semptom verir ve tanısı geç koyulur. Genç erişkin ve adölesan çağda asetabular displazi tanısı koyulan hastalarda bir çok tedavi methodu tanımlanmıştır. Bu methodlar genellikle kalça eklemini koruyarak asetabulumu yeniden şekillendiren ve yönlendiren pelvik osteotomilerden oluşur. Ganz osteotomisi de bu methodlardan birisidir. Çalışmamızda kliniğimizde Ganz Osteotomisi uygulanan asetabular displazili adölesan ve erişkin hastaların radyolojik ve klinik sonuçlarını retrospektif olarak araştırdık. Materyal ve Method Çalışmamıza Ocak 2009 ve Kasım 2019 tarihleri arasında asetabular displazi nedeniyle Ganz osteotomisi uygulanmış 15-58 yaş arası 15 hastanın (1 erkek, 14 kadın) 18 kalçası alınmıştır. Hastalar yaş, preoperatif ve postoperatif Harris Kalça skorları açısından karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların preoperatif ve postoperatif grafilerinde Tonnis açısı, ACEA, Torakanter minör-Gözyaşı figürü mesafesi ölçümleri yapıldı. Sonuçlar Ameliyat öncesi ve sonrası değerlerin karşılaştırılması için değişkenlerin parametrik olup olmamasına göre Wilcoxon ve Paired Student's t testi uygulandı. Bu testlerin sonucunda Tonnis açısı, ACEA, torakanter minör – gözyaşı figürü mesafesi ölçümlerinde ve Harris kalça skorunun değişiminde anlamlı değişiklik olduğu görüldü. (p<0,001) Çıkarım Radyolojik ölçümler ve klinik skorlamaların sonuçları göz önüne alındığında, asetabülar displazi tanılı adölesan ve genç erişkin hastalarda uygulanan Ganz ostetomisi oldukça memnuniyet verici sonuçları olan bir tekniktir. Anahtar kelimeler: Ganz osteotomisi, gelişimsel kalça displazisi, pelvik ostetomi,

AsetabulumKalçaKalça eklemi+2
Buğra Altunay
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoporotik ratlarda femur kırığı iyileşmesinde K vitamini, teriparatid, zoledronik asit ve kombinasyon tedavilerinin karşılaştırılması

Giriş Osteoporoz, kemik mineral dansitesinde azalma ve kemik mikro mimarisinde bozulmayla karakterize bir hastalıktır. Kemik kalitesinde düşme ve kırıklarda artmayla karakterize olan osteoporozun yol açtığı komplikasyonlar yüksek morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. Özellikle postmenopozal kadınları etkilemekle beraber, tüm dünyada yaşlı nüfusun artışıyla önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Bu çalışmada osteoporoz tedavisinde en sık kullanılan ilaçlar olan Teriparatid ve Zoledronik asit tedavisini kıyaslamakla beraber tedaviye K vitamini eklemenin sonuçlarını değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve Yöntemi Bu amaçla çalışmamızda Sprague Dawley cinsi 50 adet dişi sıçan Grup A, grup B, grup C, grup D ve grup E olmak üzere ve her grupta eşit sayıda (10 adet) sıçan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Overektomi yapılıp 4 hafta boyunca tüm sıçanlara 2 IU/kg dozunda subkutan heparin uygulanarak osteoporoz geliştirildi. Osteoporoz geliştiği kemik mineral dansisitesi ölçülerek kanıtlandı. Tüm sıçanların bilateral femur şaftına delik delinerek nondeplase kırık oluşturuldu. Grup A kontrol grubu, grup B ve D Teriparatid tedavi grubu, grup C ve E Zoledronik asit tedavi grubuydu. Grup A,B ve C standart yemle beslenip, grup D ve E vitamin K zengin yemle beslendi. 4 haftalık tedavi sonrası anestezi altında sakrifikasyon gerçekleştirilerek sağ femurlar histopatolojik değerlendirme ve sol femurlar biyomekanik değerlendirme için ayrıldı. Histopatolojik inceleme için femurlar dekalsifiye edilip kesitler Hematoksilen Eozin boyamayla ışık mikroskop altında değerlendirildi. Kırık iyileşmesi Allen ve arkadaşlarının tariflediği sınıflama sistemiyle değerlendirildi. Biyomekanik değerlendirmede her gruptan onar adet femura 3 nokta stres testi ve torsiyon stres testi uygulandı. Sonuç Teriparatid ve Zoledronik asit verilen gruplar kontrol grubuna göre histopatolojik değerlendirmede üstün olarak bulundu. Teriparatid ve Zoledronik asit tedavisine K vitamini eklenen gruplar (D ve E grubu) histopatolojik değerlendirme açısından standart yem ile beslenen gruplara (B ve C grubu) üstün bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Teriparatid ve Zoledronik asit verilen gruplar kontrol grubuna göre biyomekanik değerlendirmede üstün olarak bulundu. Teriparatid ve Zoledronik asit tedavisine K vitamini eklenen gruplar (D ve E grubu) biyomekanik değerlendirme açısıdan standart yem ile beslenen gruplara (B ve C grubu) üstün bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Çıkarım Çalışmamızda osteoporoz geliştirilen sıçanlarda kırık iyileşmesinde Teriparatid ve Zoledronik asit tedavisi alan grupların biyomekanik ve histopatolojik değerlendirmelere göre kontrol grubuna üstün olduğu ancak birbirine istatistiksel olarak anlamlı üstünlüğünün bulunmadığı gösterildi. Tedaviye K vitamini eklenmesi histopatolojik ve biyomekanik olarak standart yem ile beslenen gruplara üstün bulunmakla beraber istatistik değerlendirmesine göre anlamlı farklılık saptanmadı.

Femoral kırıklarHayvan deneyleriKırık iyileşmesi+5
İhsan Öz
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz protezi koronal dizilim açılarının fonksiyonel sonuçlar ve hasta memnuniyeti üzerine etkisi

Amaç: Total diz protezi (TDP) modern tıbbın en başarılı cerrahi işlemlerinden birisi olmasına karşın hastaların %20'si çeşitli sebeplerle sonuçtan memnun değildir. Hasta memnuniyetine etkisi olan faktörler ile TDP dizilim açıları arasındaki ilişki uzun yıllardır araştırılmaktadır. Günümüzde HKA ("hip knee ankle angle") ölçümü nötral dizilimde (180°±3°) olan ve altın standart olarak kullanılan "Mekanik Dizilim" prensipleri sıklıkla uygulanmaktadır. Çalışmamızda TDP komponentleri koronal dizilim açı farklılıkların kısa-orta dönem (1 yıl ve üzeri) klinik ve fonksiyonel sonuçlara etkisini retrospektif olarak değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç-yöntem: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı Kliniğinde 1.11.2015-31.3.2021 dönemleri arasında ameliyat edilmiş 242 hastanın 327 dizi retrospektif olarak incelendi. Hasta bazlı sonuçları değerlendirmede ("PROMs") ameliyat öncesi ve 1 yıl sonrası değerlendirilmiş Oxford Diz Skoru (OKS), Amerikan Diz Cemiyeti (KSS) fonksiyonel skorlaması, Western Ontario ve Macmaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC) kullanıldı. Ameliyat öncesi ve sonrasında hastaların ortografileri ve diz 2 yön grafileri çekildi, HKA ("hip knee ankle angle") değerleri ve TDP komponentlerinin koronal ve sagittal dizilim açıları bağımsız araştırmacılar tarafınca ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Hastalar ortalama 17 ay takip edildi. Hastaların neredeyse tamamının preop HKA değerleri varusta ölçüldü. 327 dizden 231 tanesinin ameliyat sonrası HKA ölçümünün nötral mekanik dizilimde olmadığı ve varusta olduğu tespit edildi. TDP ameliyatının tüm hastalarda fonksiyonel skorları istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırdığı tespit edildi. Ancak ameliyat sonrası HKA dizilim değeri varusta ve nötral olan hastalar arasında post-op KSS, post-op OKS ve post-op WOMAC değerlerine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılığa rastlanmadı (p değerleri sırasıyla 0.004, 0.019, 0.001) (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda TDP koronal dizilim açı farklılıklarının kısa–orta dönemde hasta memnuniyeti ve fonksiyonel sonuçlar üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı tespit edilmiştir. TDP ameliyatı sonrası düşük hasta memnuniyetinin alt ekstremite dizilimi açısal farklılıklarından kaynaklanmadığını, nötral dizilim elde etmek için yapılan kapsamlı yumuşak doku gevşetmelerinin hasta fonksiyonel skorlarına katkısı olmamakla beraber deneyim gerektiren ve birtakım riskler barındıran müdahaleler olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler Diz, dizilim, gonartroz, osteoartrit, PROM, TDP, cTFmA

DizDiz eklemiDiz protezi+5
Doğan Keskin
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Enfekte total diz protezlerinde iki aşamalı revizyon uygulanan hastalarda orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirilmesi

Amaç: Total diz artroplastisi, dejeneratif artrit gibi birçok diz eklemi hastalığına bağlı olarak gelişen ağrı ve hareket kısıtlılığını gidermek amacıyla uygulanan; anti inflamatuar tedavi, fizik tedavi, eklem debritmanı, sinovyektomi, distal femoral osteotomi, yüksek tibial osteotomi gibi tedavi seçeneklerinin yetersiz kaldığı durumlarda sıklıkla tercih edilen bir tedavi yöntemidir. Dünyada ve ülkemizde her geçen yıl uygulanan total diz artroplastisi sayısı arttıkça ortaya çıkan komplikasyon sayısı da artmaktadır. Bu komplikasyonlardan biri de protez sonrası ortaya çıkan enfeksiyondur. TDP sonrası gelişen enfeksiyonun tedavisinde uygulanan yöntemlerden biri de iki aşamalı revizyon ameliyatlarıdır. Bu çalışmanın amacı iki aşamalı revizyon uygulanan hastalarda ikinci aşama olan revizyon ameliyatı kararını kültür almaksızın yapılan en az 2 stabil seyreden enfeksiyon parametre kontrollerine göre karar verdiğimiz hastalarda orta ve uzun dönem klinik sonuçlarımızı paylaşmak ve literatürle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Hasta dosyaları retrospektif olarak incelenmiş olup son muayeneleri poliklinİk kontrolüne çağrılarak tekrarlanmıştır. 29 hasta çalışmaya alınmıştır. 2 hasta çeşitli sebeplerle tedaviyi yarıda kendi istekleriyle bırakmıştır. Hastaların 23'ü kadın(%79,3), 6'sı erkekti(%20,7). Hastaların ortalama yaşı 68,76±7,624 yıl(dağılım 50-82 yıl) olarak saptandı. Hastalara enfeksiyon tanısı klinik muayene ile beraber CRP, ESR ve BK değerleri, yapılan aspirasyon ve doku kültürleri, radyografileri ve varsa sintigrafi sonuçları değerlendirilerek koyuldu. Hastalara birinci aşamada enfekte implantların çıkarılması, agresif debridman ve antibiyotikli sement yardımıyla statik spacer uygulaması yapıldı. Birinci aşama sonrası hastalara en az 6 hafta intravenöz ve oral antibiyoterapi düzenlendi. Takiplerde de özellikle CRP ve ESR'deki düşüş izlendi. Antibiyotik kullanımı olmadan en az 2 hafta stabil seyreden normal seviyelerine gerilemiş CRP, ESR ve BK değerleri olan hastalara ikinci aşama cerrahi olan revizyon artroplasti uygulanmıştır. Hastalar ameliyat sonrası takip dönemlerinde aynı laboratuvar parametrelerle takip edilmiş. Son takibe gelen hastalara ayrıca KSSk, KSSf, OKS ve WOMAC skorlamaları yapılmıştır. İstatistiksel analizler Statistical Package fort the Social Sciences (SPSS) (23.0) programı kullanılarak yapıldı. Analizde ortalama, ortanca, standart hata, minimum ve maksimum gibi tanımlayıcı istatistik ölçütlerinin yanı sıra olguların operasyon öncesi ve sonrası verileriyle kontrole çağrıldıkları dönemdeki verilerin karşılaştırılmasında iki eş arasındaki farkın önemi hesaplandı. P değeri 0.001'den küçük olanlar anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların ortalama takip süresi 18 ay (dağılım 12-24 ay)olarak saptanmıştır. Hastaların tümünde kültürde üreme sağlanmıştır. En sık üretilen mikroorganizma S. epidermidis'tir. Hastaların diz eklemi ROM'ları preop ve postop olarak karşılaştırıldığında preop 450, median 300-450 olan ROM değerlerinin postop dönemde 900, median 900-1100 olduğu görülmüştür(p<0.001). Hastaların preoperatif KSS klinik diz skorları 19(12,5-22) iken, bu parametre postoperatif olarak ortalama 90(86-91) olarak bulunmuştur(p<0,001). Benzer şekilde KSS fonksiyonel skorlar karşılaştırıldığında ise preoperatif değer 15(0-20) iken, postoperatif değer 90(67,5-100) olarak karşımıza çıkmıştır(p<0.001). Yapılan OKS skorlamasında preoperatif skor 7,32±2,193 iken postoperatif skor ise 41,92±4,554 olarak bulunmuştur(p<0.001). Yapılan WOMAC testinde ise preoperatif skor 85,44±6,634 iken postoperatif skor ise 8,76±4,323 olarak saptanmıştır(p<0.001). Uygulanan tüm testlerde postoperatif sonuçlarda pereoperatif sonuçlara göre anlamlı şekilde değişim olduğu görülmektedir. Sonuç: Total diz protezi sonrası gelişen enfeksiyonun tedavisi her ne kadar zor, uzun ve yorucu olsa da iki aşamalı revizyon artroplastisi uygulamaları ile yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Çalışmamızda enfekte diz protezi tanısıyla iki aşamalı revizyon artroplastisi uygulanan hastaların orta ve uzun dönem sonuçları ameliyat öncesi ve sonrası değerleri ile karşılaştırıldığında literatür ile uyumlu bulunmuştur. Ayrıca revizyon cerrahisinin zamanına kültür almadan da enfeksiyon parametrelerine bakarak karar verilebileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Total Diz Protezi, Antibiyotikli Kemik Çimentosu, Protez Eklem Enfeksiyonları, İki Aşamalı Revizyon Diz Protezi

DizDiz eklemiDiz protezi+3
Ertunç Öksüzoğlu
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pedikül subtraksiyon osteotomisi ve kemik disk kemik osteotomisinin koyun vertebrası üzerinde biyomekanik olarak karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızın amacı farklı açılarda uygulanan pedikül subtraksiyon osteotomisi ve kemik disk kemik osteotomisinde ardışık yükler uygulanması ile rod üzerinde oluşan gerilimi karşılaştırmak ve osteotomi tekniğine bağlı oluşabilecek olası rod yetmezlik kırıklarının önüne geçmeye çalışmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, bağları ve ligamanları korunmuş 40 adet koyun vertebrası kullanıldı. Oluşturulan vertebra modellerinin 10 tanesine 4 seviye posterior spinal enstrümantasyon (PSE) ve 35 derecelik pedikül subtraksiyon osteotomisi (PSO), 10 tanesine 5 seviye PSE ve 35 derecelik kemik disk kemik osteotomisi (KDKO), 10 tanesine 4 seviye PSE ve 65 derecelik PSO ve 10 tanesine 4 seviye PSO ve 65 derecelik KDKO uygulandı. Oluşturulan vertebra modellerine sıralı artan aksiyel yüklenme uygulandı ve rod üzerinde oluşan gerilimler strengech yardımı ile ölçüldü. BULGULAR: 35 derecelik PSO ve KDKO modelleri biomekanik ve istatistiksel olarak karşılaştırıldığında, oluşturulan ardışık aksiyel yüklenmelere karşı PSO modelinde rod üzerinde oluşan gerilimin KDKO ya göre daha fazla olduğu görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0. 05). Oluşturulan 65 derecelik PSO ve KDKO modelleri istatistik olarak karşılaştırıldığında ise oluşturulan ardışık kuvvetlere karşı rod üzerinde oluşan gerilimlerde anlamlı fark saptanmadı. SONUÇ: Sonuç olarak, 35 ve 65 derece uygulanan KDKO ve PSE sonrası rod üzerindeki gerilimler karşılaştırıldığında kemik disk kemik osteotomilerinin düşük dereceli sagittal deformitelerde daha az rod yetmezliğine bağlı kırıklar oluşturabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Biyomekanik, deformite, kemik disk kemik osteotomisi, pedikül subtraksiyon osteotomisi, vertebra

AnatomiBiyomekanikKemik deformasyonu+4
Yüksel Laçin Avan
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer malign kemik ve yumuşak doku tümörlerinde onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarımız

Fırat Oruç
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Posterior ayak bileği artroskopisinde portallerin güvenilirliği ve eklem hareketlerinin etkisi

Hakan Bilbaşar
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik-patellar tendon-kemik allogreft ve otogreft ön çapraz bağ rekonstrüksiyonları sonrası proprioseptif duyunun değerlendirilmesi

M. Erkan İnanmaz
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nöromusküler tip skolyoz nedeniyle cerrahi işlem yapılan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemde sagital dengenin değerlendirilmesi

Amaç: Bizim bu çalışmadaki amacımız kliniğimize başvuran nöromusküler skolyozlu hastalarda preoperatif ve postoperatif sagital dengeyi karşılaştırıp sagital dengenin önemini ortaya koyarak hastalarda yaşam kalitesini artırmak ve duruş dengesizliklerini en aza indirmektir. Aynı zamanda nöromusküler skolyoz, tarihçesi, etyolojisi, sınıflandırması, sagital balans parametreleri, cerrahisi ve vertebra anatomisi hakkında genel bilgilerin sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'ne 2015-2024 tarihleri arasında skolyoz şüphesi ile omurga polikliniğimize başvurup ve nöromusküler skolyoz nedeniyle cerrahi olan 24 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 17 tane kadın, 7 tane erkekten oluşmaktaydı. Hastaların preoperatif ve postoperatif sagital balans parametreleri, cobb açısı ve koronal balans mesafesi değerlendirildi. Bulgular: Ameliyat sonrası Sakral Slop, Cobb, Torakal Kifoz, Koronal Balans ve Sagital Balans değerlerinde ise anlamlı değişiklikler gözlemlenmiştir. Özellikle Cobb, Torakal Kifoz, Koronal Balans ve Sagital Balans değerlerinde bağımlı örneklem t-testi ve Wilcoxon işaretli sıralar testi sonuçlarına göre belirgin bir düşüş meydana gelmiştir. Bu azalmalar, ameliyatın bu değerler üzerinde düzeltici bir etki oluşturarak pozitif değişiklikler meydana getirdiğini göstermektedir. İstatistiksel olarak görülen bu anlamlı düşüşler, ameliyatın bu parametrelerde iyileştirici bir etki oluşturduğu sonucuna varılmıştır (p < 0.05). Cinsiyete ve hastalık tipine bağlı yapılan ameliyat öncesi ve sonrası değişim istatistiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yapılan cerrahi şekli ve pelvik fiksasyon yapılma tercihi, preoperatif ve postoperatif değerleri değişimi Mann-Whitney U testi ile değerlendirilmiştir. Yapılan cerrahi şekline göre sakral slop, pelvik tilt, lomber lordoz ve koronal balans değerlerinin değişimde p değeri 0.005'ten küçük çıkmıştır. Bu değere göre yapılan cerrahi türüne göre sakral slop, pelvik tilt, lomber lordoz ve koronal balans değerlerinde anlamlı düzeyde ameliyat sonrası değişim görülmektedir. Bu değerlerin tesadüfi bir durumla gelişmediği görülmektedir. Posterior enstrümentasyon ve füzyon yapılan hastalarda lomber lordoz ve pelvik tilt artmış olup manyetik rod uygulanan hastalarda bu değer azalmıştır. Sonuç: Yaptığımız çalışmada nöromusküler tip skolyoz nedeniyle cerrahi olan hastalarda sagital balans parametreleri ameliyat öncesine göre değerlendirildiğinde ameliyat sonrası anlamlı sonuçlar vermiştir. İdeal duruşun sağlanması için sagital balans ve koronal balansın beraber uyum içinde çalışması gerekmektedir. İdeal denge için sagital balans üzerine daha fazla hastaya, yeterli sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Nöromusküler skolyoz, sagital balans, pelvik tilt

Cemal Alkan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek kompartman artrozu olan hastalarda uygulanan yüksek tibial osteotominin klinik ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız, medial kompartman artrozu sebebiyle yapılan yüksek tibial osteotomi cerrrahisinin klinik ve fonksiyonel sonuçlarını incelemektir. Bununla birlikte yüksek tibial osteotomi cerrahisi, tarihçesi, endikasyonları, kontraendikasyonları, komplikasyonları, diz eklem anatomisi, kinematiği hakkında genel bilgilerin de sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2022-2024 yılları arasında medial kompartman artrozu ve varus deformitesi sebebiyle YTO cerrahisi planlanan ve tedavi edilen 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 32 tanesi kadın, 8 tanesi erkek idi. Olguların takip süresi 6 aydı. Hastaların operasyon öncesi sonrası, denge ve stabilite değerleri, propriyosepsiyon ölçümleri,düşme risk skorları, The Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index (WOMAC) ve Oxford Diz Skorlamaları ve varus açılanmaları değerlendirildi. Bunlarla birlikte demografik veri olarak cinsiyet, yaş ve vücut kitle indeksi (VKİ) kullanıldı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada medial kompartman artrozu sebebiyle cerrahi olan hastalarda denge, düşme risk skoru ve propriyosepsiyon sapma değişim değerleri ameliyat öncesine göre değerlendirildiğinde ameliyat sonrasında anlamlı sonuçlar vermiştir. Gonartroz etiyolojisinde risk faktörü olarak görülen propriyosepsiyon ve denge duyusu bozuklukları, yüksek tibial osteotomi cerrahisi sonrası iyi yönde değişim göstermiştir. Propriyosepsiyon ve denge duyusunun gonartroz etiyolojisindeki önemi için daha fazla hastaya, yeterli sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler:Yüksek tibial osteotomi, propriyosepsiyon, stabilite, denge

Hüseyin Anıl Ünal
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lomber dejeneratif spinal stenoz nedeniyle cerrahi işlem yapılanhastalarda erken ve geç dönem sagittal balansın değerlendirilmesi

Lomber dejeneratif spinal stenoz, yaşlanma ile ilişkili ortaya çıkan ve özellikle yaşlı bireylerde görülen bir durum olup lomber spinal cerrahi müdahalelerinin öncelikli sebebi olarak görülmektedir. Bu patoloji, hastaların yaşam kalitesini belirgin bir şekilde düşürmekte ve nörojenik intermitan kladikasyon, radiküler ağrılar, bel, bacak, uyluk ve ayaklarda duyu kaybına neden olmaktadır. Cerrahi yöntemler zamanla gelişmekte olup minimal invazif yöntemler ön plana çıkmakta ve sınırlı fasetektomi uygulaması ile kemik stabilitesinin korunması diğer cerrahi tekniklerin üzerinde ciddi bir etki yaratmaktadır. Ayrıca spinal hizalanmanın optimal düzenlenmesi ve enerji tüketiminin en aza indirgenmesi, Debousset tarafından önerilen ekonomi konisi kavramı ile desteklenmekte ve sagittal balansın bozulması, yürüme ve dik duruş esnasında enerji tüketimini artırmakta, dolayısıyla ağrı, yorgunluk ve sakatlıklara yol açmaktadır. Buradan hareketle bu çalışmada lomber dejeneratif spinal stenoz nedeniyle cerrahi işlem yapılan hastalarda erken ve geç dönem sagittal balansın değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Lomber Spinal Stenoz, Sagittal Dengesi, Minimal İnvazif Cerrahi

Çağlar Özdemir
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Stellat ganglion blokajının sıçanlarda kırık iyileşmesi üzerine etkisi

Stellat gangliyonun blokajı veya çıkarılması bu bölgelerde vazodilatasyon ile sonuçlandığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalardan elde edilen aşırı sempatik aktivitenin kemik oluşumunu baskıladığı ve osteoklastik aktiviteyi artırdığı, ayrıca refleks sempatik distrofili hastaların kemik mineral yoğunluğu ve içeriğinin düşük olduğu yönündeki bulgular, stellat gangliyon blokajının sempatik aktivite azalması ve üst ekstremiteleri besleyen kan damarlarında dilatasyon sonucu kemik kırıklarının iyileşmesini hızlandırabileceği ve kemik yoğunluğu ve mineral içeriğini de artırabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızda, stellat ganglion blokajının sıçanlarda kırık iyileşmesi üzerine olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneysel tipteki çalışmamızda, toplam 42 adet Winstar Albino cinsi dişi sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar rastgele 2 gruba ayrılarak bir gruba Stellat ganglion blokajı yapılmış diğer grup kontrol grubu olmuştur. Her 2 gruba da kapalı ön kol kırığı oluşturularak X ray de görüntülendi ve ardından atel uygulanarak stabilize edilmiştir. Aynı günlerde X ray görüntüleri alınan ön kol kemikleri daha sonra dekalsifiye edilmiştir. Dekalsifiye işleminin ardından Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı tarafından skorlandı. Kırık bölgesi histolojik bulgularına bakıldığında 7'sinde (%16,67) ağırlıklı olarak kıkırdak ve az miktarda immatür (woven) kemik, 14'ünde (%33,33) eşit oranda kıkırdak ve immatür kemik ve 21'inde (%50,00) ağırlıklı olarak immatür kemik ve az oranda kıkırdak oluşumu görülmüştür. Kontrol grubunda kemik oluşumunun radyolojik değerlendirmesinde 1. ve 2. Ortopedist arasında orta derecede (ƙ:0,478) uyum olduğu görülmüştür (p:0,001). Anahtar Kelimeler; Stellat gangliyon blokajı, kırık iyileşmesi, histoloji

GanglionGanglion bloke edici ajanlarHayvan deneyleri+3
Hasan Kızılay
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel aşil tendon hasarı oluşturulmuş tavşanlarda siyanoakrilatın etkisi

Çalışmamızda tavşanlarda aşil tendon yaralanma modeli oluşturarak tendon üzerinde daha önce çalışılmamış olan siyanoakrilat'in tendon iyileşmesi üzerine etkisini hem biyomekanik hemde histopatolojik olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamız Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde 36 adet tavşan üzerinde yapılmıştır. Tendon hasarı şu şekilde yapıldı. Tavşanlar, çalışma ve kontrol grubu olarak iki gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki tavşanlara sadece tendon tamiri yapıldı. Çalışma grubundaki tavşanlara ise uç uca basit sütür atılıp doku yapıştırıcısı 0,1 cc N-butil-2-siyanoakrilat (Histoacryl, B. Braun. Melsungen AG, Germany) damlatıldı. Her bir grupta bulunan 18 adet tavşan arasından randomize olarak seçilen 9 adet tavşan 4. haftada histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirmeye alındı. 6. haftanın sonunda çalışma grubunda kalan 9 adet, kontrol grubunda kalan 9 adet tavşan değerlendirildi. Histopatolojik olarak kıyaslandığında, çalışma ve kontrol gruplarındaki granülasyon dokusu oluşumları değerlendirildiğinde 4. haftada kontrol grubundaki hiçbir tavşanda, çalışma grubunun ise tamamında granülasyon doku oluşumu gözlenmiştir. 4. haftada iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). 6. haftada kontrol grubundaki tavşanların 1 tanesinde, çalışma grubundaki tavşanların ise 7 tanesinde granülasyon doku oluşumu gözlenmiştir. 6. hafta için iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.010). Yapılan çalışmada hem 4. hem de 6. haftada çalışma grubunda kontrol grubuna göre granülasyon doku oluşumu oranında artışa rastlanmış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışma ve kontrol gruplarındaki YCDH (yabancı cisim dev hücresi) oluşumuna bakıldığında 4. haftada kontrol grubundaki hiçbir tavşanda, çalışma grubunun ise tamamında YCDH (yabancı cisim dev hücresi) oluşumu gözlenmiştir. İki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). 6. haftada kontrol grubundaki tavşanların hiçbirinde, çalışma grubundaki tavşanların ise 7'sinde YCDH (yabancı cisim dev hücresi) oluşumu gözlenmiştir. 6. hafta için iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.001). Yapılan çalışmada hem 4. hem de 6. haftada çalışma grubunda kontrol grubuna göre YCDH (yabancı cisim dev hücresi) oluşumu oranında artışa rastlanmış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışma ve kontrol gruplarındaki inflamasyon derecelerine bakıldığında ise 4. haftada kontrol ve çalışma gruplarındaki tavşanların 6'sında inflamatuar hücre oluşumu gözlenmiştir. İki grup arasındaki istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=1.000). 6. haftada kontrol grubundaki tavşanların 4'ünde, çalışma grubundaki tavşanların ise 7'sinde inflamatuar hücre oluşumu gözlenmiş ancak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.282). Yapılan çalışmada hem 4. hem de 6. haftada inflamatuar hücre varlığı açısından çalışma ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışma ve kontrol gruplarındaki neovaskülarizasyon derecelerine bakacak olursak 4. haftada hem kontrol hem de çalışma grubu tavşanlarının 6'sında 3. derecede neovaskülarizasyon gözlenmiştir. Kontrol grubundaki tavşanların 2'sinde 2. derecede neovaskülarizazyon gözlenmiş, çalışma grubundaki tavşanların 1'inde 1. derecede, 1'inde de 2. derecede neovaskülarizasyon gözlenmiştir. 4. haftada iki grup arasında neovaskülarizasyon dereceleri açısından fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=1.000). Çalışma ve kontrol gruplarındaki kollajen lif dizilimlerinde ise 4. haftada hem kontrol grubundaki hem de çalışma grubundaki tavşanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=1.000). 6. hafta için iki grup arasındaki kollojen lif dizilimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=1.000). Yapılan çalışmada hem 4. hem de 6. haftada çalışma ve kontrol gruplarında kollojen lif dizilimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışma ve kontrol gruplarının fibroblastik aktivite oranları değerlendirildiğinde 4. haftada kontrol grubu tavşanlarının 7'sinin, çalışma grubu tavşanlarının ise tamamının tamir hattındaki iyileşme bölgesinde belirgin şekilde fibroblastik aktivite oluştuğu gözlenmiştir. 4. haftada iki grup arasında fibroblastik aktivite dereceleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=1.000). 6. haftada kontrol grubu tavşanlarının 5'inin, çalışma grubu tavşanlarının ise tamamının tamir hattındaki iyileşme bölgesinde belirgin şekilde fibroblastik aktivite gözlenmiştir. 6. haftada da iki grup arasında fibroblastik aktivite dereceleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=0.200). Yapılan çalışmada hem 4. hafta hem de 6. haftada fibroblastik aktivite dereceleri açısından çalışma ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Biyomekanik değerlendirmede, 4. haftada çalışma grubunun maksimum kopma kuvveti kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (239.0 ± 36.5 vs. 193.5 ± 56.9, p<0.05). 4. hafta ölçümlerinde elastisite ve stifness ölçümleri için çalışma ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. 6. hafta verileri incelendiğinde ise 4. haftada olduğu gibi çalışma grubunun maksimum kopma kuvveti kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (177.6 ± 49.6 vs. 223.6 ± 42.0, p<0.05). Ayrıca 6. haftada çalışma grubunun stifness ölçümlerinin de kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır (14.6 ± 5.3 vs. 20.6 ± 7.0, p<0.05), ancak elastisite ölçümleri için çalışma ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç olarak; yaptığımız çalışmada siyanoakrilat erken dönemde hem histopatolojik hemde biyomekanik olarak tendonun mukavemetini arttırdığı için klinikte tendon yaralanmalarının cerrahi tamirinde kullanılabileceğini ve siyanoakrilat kullanılan tendon iyileşmelerinde erken dönemde rehabilitasyona daha güvenli bir şekilde başlanabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Siyanoakrilat, aşil tendon rüptürü

Aşil tendonuHayvan deneyleriRüptür+4
Mehmet Murat Bala
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavuklarda flexör digitorum profundus tendon tamiri sonrasında postoperatif yapışıklığın önlenmesi amacıyla metilen mavisi kullanımı (deneysel çalışma)

III. ÖZET Amaç: El günlük yaşam aktivitelerimizi yapmamızı sağlayan en önemli yardımcı organımızdır.Üst ekstremitenin en aktif,koruması en az ve bu nedenle yaralanması sık olan bölümüdür[1,2].Acil servise başvuran tüm hastaların yaklaşık olarak %20 sini el yaralanmaları oluşturmaktadır.Fleksör tendon yaralanmaları tendonlar cilt yüzeyine oldukça yakın bulunduğundan dolayı çok sık meydana gelmektedir[4]. Tendon tamiri sonrası oluşan postoperatif adhezyon takip eden iyileşme sürecinde fonksiyonel sonucu olumsuz olarak etkilemektedir[12].İyileşen tendonda peritendinöz olarak ve yara bölgesini çevreleyen yumuşak dokularda yapışıklık gelişmesi fonsiyonel olarak yetersizliğe sebep olur.Cerrahi teknik ve materyallerin gelişmesine,tendon fizyolojisinin daha iyi anlaşılmasına ve rehabilite edici tedavilerin evrimine rağmen peritendinöz adhezyon oluşumu tendon cerrahisinin en önemli komplikasyonu olmaya devam etmektedir[13,14]. Genel Cerrahi ve Kadın Hastalıkları ve Doğum gibi farklı bölümlerin yapmış oldukları deneysel ve klinik çalışmalarında metilen mavisinin yapışıklığı azalttığına yönelik bulgular mevcuttur[17,18,19].Biz de bundan yola çıkarak Ortopedik cerrahide sık yapılan, tendon tamiri sonrası oldukça önemli bir komplikasyon olan ve cerrahi tamir başarılı olsa bile fonksiyon göremediği için önemli bir morbidite sebebi olan tendonun çevre dokulara ve epitenona yapışıklığın önüne geçmek veya azalmak amacıyla metilen mavisi kullanımını tavuk derin fleksör tendon tamiri sonrası uygulayarak görmeyi ve test etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 2 gruptan oluştu. A grubunda 16 adet, B grubunda 16 adet olmak üzere toplam 32 adet, ortalama ağırlıkları 2000-2500 g arasında değişen 6 aylık tavuklar kullanıldı.Her bir gurupta bulunan 16 adet tavuk arasından randomize olarak seçilen 8 adet tavuk 4. haftada, geriye kalan 8 adet tavuk ise 6. haftada histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirmeye alındı. Grup A Kontrol; 30 mg/kg ketamin,digital blok için 1 ml %2 lik prilokain kullanıldı.Steril cilt hazırlığı sonrası tavuğun sol ayak 2. ve 3. Parmak proksimal falanks volar yüz 2 cm lik longitüdinal insizyon ile kesilip fleksör tendon kılıfı insize edilerek fleksör digitorum profundus serbestleştirildi.Serbestleştirilen bu tendonlar modifiye Kessler's tekniği kullanılarak 5-0 prolen ile sütüre edildi.Sonrasında peritendinöz kılıf ve cilt sütüre edilerek,sirküler alçı yardımı ile opere edilen ekstremite immobilize edildi. Grup B Çalışma ; 30 mg/kg ketamin,digital blok için 1 ml %2 lik prilokain kullanıldı.Steril cilt hazırlığı sonrası tavuğun sol ayak 2. ve 3. Parmak proksimal falanks volar yüz 2 cm lik longitüdinal insizyon ile kesilip fleksör tendon kılıfı insize edilerek fleksör digitorum profundus serbestleştirildi.Serbestleştirilen bu tendonlar modifiye Kessler's tekniği kullanılarak 5-0 prolen ile sütüre edildi.Sonrasında 0.25 cc %1 lik metilen mavisi tamir edilen tendon etrafına enjekte edilerek tendon kılıfı ve cilt sütüre edildi.Opere edilen ekstremite sirküler alçı yardımı ile immobilize edildi. Bulgular: 4.hafta sonrasında B grubunda,A grubuna oranla adhezyon miktarı histopatolojik ve biyomekanik olarak daha az olduğu görüldü. 6.hafta sonrasında da adhezyon miktarının B grubunda,A grubuna oranla histopatolojik ve biyomekanik olarak daha az olduğu görüldü.6. hafta B grubu ile 4.hafta B grubu arasında da iv adhezyon açısından 6.hafta B grubu lehine fark vardı,yani 6. hafta B grubunda yapışıklık tüm gruplar içerisinde en az seviyedeydi. Sonuç: Antiseptik,antimikrobiyal,antiinflamatuar ve antioksidan etkileri bulunan Metilen mavisinin tendon tamir sonrasında iyileşme sürecinde oluşabilecek yapışıklık oluşumunu azalttığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Metilen mavisi, Tendon iyileşmesi, fleksör tendon yapışıklığı,Tavuk fleksör tendon

Mehmet Boz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rotator manşet yırtıklarında artroskopik yardımlı mini açık ve artroskopik tamir yöntemlerinin klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılmas

GİRİŞ VE AMAÇ: Rotator manşet yırtıkları omuz eklem ağrısı ve fonksiyon bozukluklarının en sık sebeplerinden biridir. Bu çalışmanın amacı ağrının azaltılması, kas kuvvetinin ve fonksiyonların geri kazanılması için uygulanan artroskopi yardımlı mini açık ve artroskopik tamir yöntemlerinin klinik ve radyolojik olarak karşılaştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Sakarya Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim dalında 2014-2016 yılları arasında tam kat rotator manşet yırtığına bağlı cerrahi tedavi uygulanan 40 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar 2 gruba ayrılarak 15 hastaya atroskopi yardımlı mini açık, 25 hastaya artroskopik yöntemle tedavi uygulandı. Hastaların yaş, cinsiyet, yapılan cerrahi girişim, cerrahi öncesi ve sonrası muayene bulguları, Constant Murley ve UCLA skorlamaları, radyolojik görüntüleme bulguları değerlendirildi. Artroskopi yardımlı mini açık yöntem ve artroskopik yöntemin klinik ve radyolojik sonuçları hem kendi gruplarında hem de karşılaştırmalı olarak incelendi. BULGULAR: Artroskopi yardımlı mini açık yöntemle tedavi uygulanan ve grup 1 olarak adlandırılan ilk çalışma grubumuz, 4 erkek 11 kadın toplam 15 hastadan oluşmaktadır. Ortalama yaşı 57,4'dür (dağılım 37-75). UCLA skorlamasına göre ameliyat öncesi ortalama puan 10,93 (dağılım 8–14), ameliyat sonrası ortalama 32,46'dır (dağılım 27-35). Constant Murley skorlamasına göre de ameliyat öncesi ortalama puan 31,6 (dağılım 25-45), ameliyat sonrası 88,13 (dağılım 77-94) değerlerindedir. Artroskopik tamir yöntemi uygulanan ve grup 2 olarak adlandırılan ikinci çalışma grubumuz, 9 erkek 16 kadın toplam 25 hastadan oluşmaktadır. Ortalama yaşı 53,1'dir (dağılım 41-69). UCLA skorlamasına göre ameliyat öncesi ortalama puan 11,12 (dağılım 9-14), ameliyat sonrası ortalama 31,16 (dağılım 18-35).Constant Murley skorlamasına göre ameliyat öncesi ortalama 31 (dağılım 23-40), ameliyat sonrası 87,48 (dağılım 68-94) değerlerindedir. Radyolojik olarak Thomazeau tarafından oluşturulan atrofi ve yağlı dejenerasyona göre sınıflamasında toplam 40 hastanın 11'i Grade 1, 25'i Grade 2, 4'ü Grade 3 olarak değerlendirildi. Çalışmamızda tendon bütünlüğü sağlam olarak değerlendirilen hastalarda yağlı dejenerasyon ve atrofi seviyesinde artma izlenmedi, yırtık olarak değerlendirilen 6 hastanın 3'ünde bir seviye artış gözlendi. Hastaların cerrahi sonrası fizik muayene, radyolojik ve subjektif verilerinde her iki grupta ameliyat öncesine göre belirgin olarak iyileşme gösterdiği görüldü. İstatistiksel olarak anlamlı p değeri <0,05 olacak şekilde kabul edilmiş ve her iki grupta p<0,0001 bulunmuş olup her iki yöntemde kendi gruplarında anlamlı iyileşme oluşturan farklılık saptandı. Uygulanan cerrahi yönteme göre farklılığın istatistiksel olarak değerlendirilmesinde ise p değeri >0.05 olacak şekilde UCLA skorlamasına göre p=0,94, Constant skorlamasına göre p= 0,356 bulunmuştur. Her iki yöntemin fizik muayene, radyolojik ve subjektif verileri karşılaştırıldığında birbirleri arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda rotator manşet yırtığının tedavinde hem artroskopi yardmlı mini açık ve hem de artroskopik yöntem klinik ve radyolojik olarak başarılı sonuçlar vermektedir. Her iki yöntemin ağrı, fonksiyon kapasitesi, hareket açıklığı, kuvvet skorları ve memnuniyet oranları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonuçlar bize her iki yöntemin de gereken tecrübeyi edinmiş ortopedistler için uygun yaklaşımlar olabilecegini göstermektedir.

ArtroskopiCerrahi tedaviOmuz+4
Eren Kıran
Sakarya University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mean platelet volume (MPV)'ün ve Nötrofil/Lenfosit oranının(NLO) adölesan idiyopatik skolyozda(ais) cobb açısı ile olan ilişkisi

Skolyoz, omurganın en yaygın deformitesidir. Yatarak çekilen direkt grafilerde, frontal planda 10 derece ve üzerindeki lateral eğrilikler skolyoz olarak tanımlanmaktadır. Skolyozda deformite sadace frontal planla sınırlı kalmamakta, sagittal ve aksiyel planlarıda içine alan üç boyutlu bir deformite ortaya çıkmaktadır. Frontal planda laterale kayma, aksiyel planda rotasyon ve sagittal planda lordoza neden olan intervertebral ekstansiyon görülmektedir (1).İdiyopatik skolyoz yapısal nedenli skolyozların yaklaşık %80'ini oluşturmakta olup deformitenin nedeni bilinmemektedir(1, 2). Adölesan idiyopatik skolyoz (AİS) etiyolojisi belirsizdir. Skolyozun etiyolojisi hakkında günümüze değin çok ciddi araştırmaların yürütüldüğü gözlemlenmektedir. Konuya ilişkin olarak herediter faktörler, biyomekanik faktörler, çevresel faktörler, nöromuskuler faktörler, vestibüler disfonksiyon, asimetrik vertebral büyüme, nükleus pulposusun kollajen bozukluğu, melatonin sekresyonu ve platelet mikroyapısı büyüme hormunu disfonksiyonu ve paravertebral kaslar suçlanmış olmakla birlikte tam olarak ispatlanamamıştır. Sonuç olarak skolyozun henüz nedeni net olarak bilinmemektedir. Tek bir faktörden ziyade multifaktöryel olduğu düşünülmektedir (1,3,4). Literatürde yapılan bazı çalışmalarda kontraktil dokulardaki sistemik mediatör olan kalmodulinin, paraspinöz kaslardaki aktivitesinin üzerinde durulmuştur(4). Omurganın bir kısmının anormalliğini yansıttığı görülen platelet kalmodulin değişikliklerinin, kas, sinir sistemi veya olgunlaşmamış vertebralardaki lokal ve / veya bölgesel değişikliklerle ilişkili olup olmadığı tartışılmıştır(5). Yapılan çalışmalarda platelet kalmodulin düzeyi adolesan idiyopatik skolyozu olan hastalarda eğrinin ilerlemesinin yararlı bir prediktif değeri olarak görülmüştür. Bizde çalışmamızda 2011-2018 tarihleri arasında omurga polikliniğimize başvuran yaklaşık 15000 hastayı retrospektif olarak taradık. Hem skolyoz grafisi çekilmiş, hemde hemogram çalışılan hastalar çalışmaya dahil edilip 3 gruba ayrıldı. Hastaların çekilmiş anteroposterior skolyoz grafilerinde Cobb yöntemi ile eğriliklerin büyüklüğü ölçüldü. Ayrıca hastaların MPV ve NLO değerleri kaydedilip, cobb yöntemi ile belirlenen eğrilikler ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda 3 gruptaki NLO 'nun grup karşılaştırma oranları ölçülmüş olup istatiksel olarak anlamlı sonuç çıkmamıştır.(p=0.364). MPV değerinin grup karşılaştırma oranlarına bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmektedir (p=0.024). MPV değerlerinde cinsiyet ve yaş değişkenlerinin etkisi arıtıldıktan sonra gruplar arasında farklılık daha da belirgin hale geldiği görüldü. 3. grubun ortalama MPV değeri kontrol grubuna göre 0,402 birim daha fazla olduğu saptandı.(p=0.017) Sonuç olarak bu çalışmada AİS de NLO'nun gruplar arasında anlamlı istatistiksel fark olmayıp, MPV ' nin skolyoz tanısı almış hastalarda istatiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görülmüştür. MPV değerinin cobb açısı ile arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu ilişkinin AİS nin takibinde prediktif değer olabilir mi ? sorusu daha geniş hasta ve kontrol gruplarını içeren çalışmalar ile yanıtlanması gerektiğine inanmaktayız. Anahtar Kelimeler: Adölesan idioyapatik skolyoz (AİS), Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) , Mean Platelet Volume (MPV), Cobb açısı

ErgenlerLenfositlerNötrofiller+2
Metin Çelik
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin tibia cisim kırıklarında suprapatellar girişli kilitli intramedüller çivi uygulamaları

Bu çalışmanın amacı erişkin tibia kırıklarının intramedüller kilitli çivileme ile tedavisinin klinik sonuçlarını tartışmaktır. T. C. Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve TravmatolojiKliniğinde,Temmuz2001ileEkim2007tarihleriarasında,26erkekve9 bayandan oluşan toplam 35 tibia cisim kırıklı olguya kilitli intramedüller çivileme ameliyatı yapıldı. Bu olgulardan çağrımıza cevap vererek gelen 7'si bayan, 21'i erkek toplam28olgubuçalışmadadeğerlendirildi. Çalışmamıza18yaşaltıolgular,intraartiküleruzanımlıkırığıolanolgular,tip3 açıkkırığıolanolgularvecerrahisonrasıpsödoartrozuolanolgulardahiledilmedi. Bayanolgularınyaşortalaması45(min:38,maks:58)idi.Erkekolgularınyaşortalaması ise 44,3 (min:24, maks:74) idi. 7 bayan olgunun 3 tanesinin sağ 4 tanesinin ise sol bacağıopereedildi.21erkekolgununise10tanesininsağbacağı11'ninisesolbacağı opere edildi. Olgularımızın ortalama takip süresi 23,5 (min:6, maks:80) aydı. Olgularımızdan 4 tanesi açık kırık iken 24 tanesi kapalı kırık idi. Gustilo-Anderson sınıflamasınagöreaçıkkırıkların2tanesitip1,diğerikisiisetip2idi. OlgularJohnerveWrushkriterlerinegöredeğerlendirildiğinde17(%60)'siçok iyi,8(%28)'iiyive3(%10)'üortaolarakdeğerlendirildi.Sadece1(%3)olgumuzda reflekssempatikdistrofigelişti.1(%3)olgumuzdaameliyatsonrasıkrurisönkısımda geçmeyen uyuşma ve yanma yakınması oldu. 5. ayda üst uç dinamizasyonu sonrası bu yakınma geçti.1 (%3 ) olgumuzda da ameliyat sırasında üst kısım posterior korteks kırığıoluştu.Budurumsorunsuziyileşti.Olgularımızdan3(%10)tanesinde5°ile10° arası valgusta kaynama saptandı. Sadece 2 (% 7) olguda 5° üzeri anteversiyon deformitesi mevcuttu. Bunlar 6° ve 12° idi. 12° olan segmenter kırık idi. 2 (% 7) olguda1.5cmkısalıkbelirlendi.Buolgularınklinikyakınmasıyoktu. Uygun seçilmiş vakalardaki yüksek başarı oranı ile im kilitli çivileme yönteminin, erişkin tibia cisim kırıklarının tedavisinde seçkin bir metod olduğu düşüncesindeyiz.Tespitmateryalininstabilitesiniartırmakiçingrade1vegrade2açık kırıklardadahiloymalıintramedüllerçivilemeningerektiğinidüşünmekteyiz.

Kemik çivileriKırık fiksasyonu-intramedüllerOrtopedi+4
Ali Murat Başak
Sakarya University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Artroskopik rotator cuff tamiri yapılan hastalarda preop MRG ve fizik muayene bulgularının; özgüllüğünün-duyarlılığının değerlendirilmesi ve intraop bulgular ile karşılaştırılması

Tüm ortopedik yaralanmaların %33'ü rotator cuff patolojileri ile ilişkilidir. Omuz eklemi ağrıları kas-iskelet sistemi şikayetleri arasında bel ve diz ağrılarından sonra görülen en sık üçüncü şikayettir. Her yıl erişkinlerin %1'i yeni başlangıçlı omuz ağrısı şikayeti ile doktora başvurmaktadır. Omuz eklem patolojileri yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu sebeple omuz eklem hareketlerinin tam veya tama yakın ve ağrısız olması hedeflenmektedir. Kliniğimizde rotator cuff patolojisi nedeniyle opere edilen hastalarda preoperatif(Preop) magnetik rezonans görüntüleme(MRG)'lerinde karşılaşılan bulguların özgüllük ve duyarlılıklarının belirlenmesi ve MRG'de karşılaşılan lezyonların, intraoperatif(İntraop) bulgular ile karşılaştırılarak aralarındaki ilişkinin ortaya konulması amaçlandı. 2015-2019 tarihleri arasında rotator cuff tamiri yapılan hastaların bilgileri (medikal kayıtları, hasta dosyaları, radyolojik görüntüleri, ameliyat görüntüleri) hastane veritabanından taranarak değerlendirildi. Preop çekilen MRG'lerinde parsiyel rotator cuff yırtığı evrelendirilmesi, tam kat rotator cuff yırtığı evrelendirilmesi, yağlı dejenerasyon evrelendirilmesi tespit edilerek duyarlılıkları saptandı. Ayrıca ameliyatta karşılaşılan patolojiler ve fizik muayene bulguları belirlenerek MRG'lerde saptanan lezyonlarla karşılaştırmalı değerlendirme yapıldı. Çalışmamızda toplam 162 hastaya omuz artroskopisi uygulandı. Bu hastaların preoperatif fizik muayene ve MRG bulguları karşılaştırıldığında Jobe testi yüksek sensitif saptanırken, Drop Arm testi(Kol düşme testi) düşük sensitif olarak saptandı. Parsiyel ve tam kat yırtık grupları arasında Drop Arm testinde istatistiksel anlamlı bir farklılık saptandı.(p=0,003).Jobe ve Neer testlerinde gruplar arası anlamlı bir farklılık saptanmadı. Thomazeau yağlı dejenerasyon sınıflamasına göre gruplar arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık saptandı.(p<0,001). Tam kat yırtık olanların %40,8'i "Evre 0" ve %42,4'ü "Evre 1" iken, parsiyel yırtık grubunun %83,8'i yani büyük bir çoğunluğu "Evre 0" dır. Preoperatif MRG ve intraop bulgular değerlendirildiğinde MRG tetkiki rotator cuff yırtıkları tespitinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir ancak özellikle parsiyel yırtıkların duyarlılığının düşük olduğu akılda tutulmalıdır. Parsiyel rotator cuff yırtıklarının preop MRG ve intraop bulgular karşılaştırılarak yerleşim yeri değerlendirildiğinde MRG tetkiki yanıltıcı sonuç verebilmektedir. Parsiyel ve tam kat rotator cuff yırtıklarının preop MRG ve intraop bulgular arasındaki uyum kappa değerine göre değerlendirildiğinde parsiyel rotator cuff yırtıklarında Ellman sınıflaması dikkate alındığında düşük-orta düzeyde uyum, tam kat rotator cuff yırtıklarında Patte sınıflaması dikkate alındığında orta düzeyde uyum tespit edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda MRG tetkiki rotator cuff yırtıkları tespitinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir. Ancak özellikle parsiyel yırtıkların duyarlılığının düşük olduğu akılda tutulmalıdır. Hem parsiyel hem de tam kat rotator cuff yırtıkları intraop görüntülerde daha ileri evrede, daha fazla atrofik ve daha fazla yağlı dejenerasyona uğramış olarak beklemediğimiz şekilde karşımıza çıkabilmektedir. Bu sebeple rotator cuff patolojilerinin erken evrede ve doğru tanısı konularak tedavi süreci planlanmalıdır.

ArtroskopiFizik muayeneManyetik rezonans görüntüleme+5
Emre Arıkan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kısa segment posterior segmental enstrümantasyonda kırık seviyesine uygulanan vida boyutunun biyomekanik etkisi

Giriş ve Amaç: Torakolomber bileşke kırıklarının kısa segment posterior segmental entrumentasyon ile tedavisinde kırık seviyesine uygulanan pedikül vidası biyomekanik ve klinik olarak stabiliteye önemli katkı sağlamaktadır. Kırık seviyesine uygulanan ideal vida boyutu hakkında ise literatürde net bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı torakolomber vertebra kırıklarının cerrahi tedavisinde uygulanan kısa segment posterior enstrumantasyonda kırık vertebraya yerleştirilen pedikül vida boyutunun biyomekanik açıdan stabiliteye etkisini değerlendirmektir. Materyal ve Method: Çalışmada 21 adet taze koyun kadavra torakolomber omurgası kullanılmıştır. 21 kadavra rastgele seçilerek 3 gruba ayrıldı. L1 seviyesinde düşen kütle modeli ile deneysel instabil torakolomber kırık modeli oluşturulmuştur. Her numune T12-L2 seviyesi korunacak şekilde proksimalden ve distalden alçı ile potlanmıştır. 1. Grupta intermediate vidasız, 2. Grupta vertebra korpus uzunluğunun %50'sini geçmeyecek uzunlukta (20mm) intermediate vida, 3. Grupta ise vertebra korpus uzunluğunun %70'ini geçecek uzunlukta (30mm) intermediate vidalı kısa segment posterior segmental enstrumentasyon uygulanmıştır. Fikse edilen her bir numuneye elektromekanik aküatör ile (10 kN AG-X; Shimadzu, Kyoto, Japan) aksiyel nötral yüklenme, fleksiyon/ekstansiyon, lateral bending ve aksiyel rotasyon testi uygulanmış ve uzama miktarları kaydedilmiştir. Verilerin dağılımını değerlendirmek için Shapiro-Wilk testi; bağımsız gruplarda Kruskal Wallis testi ve Mann Whitney U testi; bağımlı gruplarda Wilcoxon İşaretli Sıra testi kullanılmıştır. Bulgular: Stabil olmayan patlama kırıklarından sonra L1'e vida yerleştirilmesinin, sistemin stabilitesini geleneksel kısa segment posterior enstrumantasyon tekniğine kıyasla aksiyel yüklenme, fleksiyon/ekstansiyon, lateral bending ve aksiyel rotasyon yönlerinde anlamlı derecede iyileştirdiği görüldü. L1'e eklenen kısa veya uzun pedikül vidasının kısa segment posterior enstrumante iki sistem arasında ise aksiyel yüklenme, fleksiyon/ekstansiyon, lateral bending ve aksiyel rotasyon yönlerinde ise istatistiksel açıdan anlamlı derecede bir fark gözlenmedi (G1

Selahaddin Aydemir
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel aşil tendon hasarı oluşturulmuş tavşanlarda pentoksifilinin etkisi

üzerinde daha önce çalışılmamış olan pentoksifilin'in tendon iyileşmesi üzerine etkisini hem biyomekanik hemde histopatolojik olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamız, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde 36 adet tavşan üzerinde yapılmıştır. Tendon hasarı şu şekilde yapıldı. Tavşanlar, A ve B grubu olarak iki gruba ayrıldı. A grubundaki tavşanlara tendon tamiri sonrasında serum fizyolojik (SF) 0,5cc/kg/gün, B grubundaki tavşanlara ise 100mg/kg/gün pentoksifilin (PTX, Trental® ampul 100mg, Sanofi Aventis, İstanbul, Türkiye) her gün intramüsküler olarak uygulandı. Her bir grupta bulunan 18 adet tavşan arasından randomize olarak seçilen 9 adet tavşan 4. haftada histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirmeye alındı. 6. haftanın sonunda A grubunda kalan 9 adet, B grubunda kalan 9 adet tavşan değerlendirildi. Histopatolojik olarak kıyaslandığında, 4 ve 6. haftada inflamasyon açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Neovaskülarizasyon açısından çalışma grubumuzda hem 4. hafta (p=0.03) hemde 6. haftada (p=0.004) damarlanma oranının daha fazla olduğu ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Yine kollajen lif diziliminin düzenliliği açısından yapılan değerlendirmede çalışma grubumuzda hem 4.hafta (p=0.007) hemde 6.haftada (p=0.01) lif diziliminin daha düzenli olduğu ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. İnflamasyon derecelerinin değerlendirilmesinde 4. haftada her iki grup arasında anlamlı bir farka rastlanmadı (p>0.05). Fakat 6. haftada kontrol grubunda istatistiksel olarak inflamasyonun daha fazla olduğu saptandı (p=0.04). Biyomekanik değerlendirmede, 4. haftada çalışma grubumuzun maksimum deplasman ve maksimum kopma kuvveti kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuş olup, 2 mm gap oluşma kuvvetlerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmadı (p>0.05). 6. haftada ise maksimum kopma kuvveti parametresinde çalışma grubuna göre kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Diğer iki parametre olan maksimum deplasman ve 2 mm gap oluşma kuvvetlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmadı (p>0.05). Sonuç olarak; yaptığımız çalışmada pentoksifilin erken dönemde hem histopatolojik hemde biyomekanik olarak tendon iyileşme ve mukavemetini arttırdığı için klinikte tendon yaralanmalarının cerrahi tamirinde kullanılabileceğini ve pentoksifilin kullanılan tendon iyileşmelerinde erken dönemde rehabilitasyona daha güvenli bir şekilde başlanabileceğini düşünmekteyiz.

Aşil tendonuFosfodiesteraz inhibitorleriHayvan deneyleri+4
Abdullah Alper Şahin
Bolu Abant Izzet Baysal University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda oluşturulan iskemi reperfüzyon modellerinde astaksantinin etkisinin biyokimyasal ve histopatolojik bulgular ile değerlendirilmesi

Turnike ekstremite cerrahisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Turnikenin avantajları, kansız bir ortam sağlaması nedeniyle cerrahiyi kolaylaştırması, kan kaybını azaltması ve ameliyat süresini kısaltmasıdır. Turnike, distalinde kalan dokuların kan akışını engellemesi ve altındaki nöromusküler yapılara olan mekanik etkisi nedeniyle fizyolojik olmayan bir uygulamadır. Yararlı etkilerinin yanında, turnike ilişkili sinir paralizileri, vasküler yaralanmalar, tromboemboli, kompartman sendromu ve ekstremite iskemi/reperfüzyon hasarı iyi tanımlanmış ve ortopedik cerrahide halen ciddi morbidite ve mortalite nedeni olarak devam etmektedir. Şimdiye kadar kas dokusunda turnikeye bağlı iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarını azaltmak için bir takım kimyasallar, ilaçlar ve fiziksel yöntemler denenmiştir. Antioksidan bir madde olan astaksantinin oksidatif strese karşı etkisinin birçok çalışmada araştırılmasına karşın turnike kullanımının neden olduğu oksidatif strese karşı astaksantin kullanımı ile ilgili literatürde yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Yaptığımız bu çalışmada ratlarda turnike etkisi oluşturmak için iskemi/reperfüzyon modeli oluşturuldu. Oluşan oksidatif strese karşı astaksantinin koruyucu etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamız A,B,C ve D grubu olmak üzere 4 gruptan oluştu. Her grupta 8 adet olmak üzere toplam 32 adet rat kullanıldı. A grubu kontrol grubu, B grubu iii iskemi/reperfüzyon grubu, C grubu iskemi/reperfüzyon + tedavi grubu ve D grubu ilaç grubu olarak belirlendi. Serum ve doku örnekleri, biyokimya labaratuarında malondialdehit (MDA), superoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), total antioksidan kapasite (TAK) ve total oksidatif seviye (TOS) ölçümü yapılarak değerlendirildi. Histopatolojik çalışma için alınan kas dokusu, nekroz ve inflamasyon açısından değerlendirildi. Apoptozis açısından caspase-3 ile immunohistokimyasal değerlendirmesi yapıldı. Serum SOD değerleri için gruplar arası yapılan değerlendirmede İ/R grubu ve İ/R + tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,028). Nekroz skoru açısından değerlendirildiğinde İ/R grubu İ/R + tedavi grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur (p=0,005). İnflamasyon bulguları değerlendirildiğinde İ/R grubu ile İ/R + tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,001). Apoptozis açısından caspase-3 ile değerlendirildiğinde İ/R grubu ve İ/R + tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,000). İskemi/reperfüzyon hasarını önlemek için kullanılan astaksantinin iyileştirici etkisi histopatolojik olarak bütün verilerde gösterilmiştir. Astaksantinin iyileştirici etkisi biyokimyasal verilerin bazılarında gösterilmiştir. Astaksantinin turnikeye bağlı oluşabilecek komplikasyonları önlemek için kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

AstaksantinBiyokimyasal analizEkstremiteler+7
Yasin Durukan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medial epikondil, perkütanöz K teli uygulamasının ulnar sinir üzerine etkilerinin radyolojik ve biyomekanik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Çocuk suprakondiler humerus kırıklarında Kischner (K) teli uygulaması çok sık kullanılan bir yöntemdir. Bu çalışmamızda K teli uygulaması öncesi ve sonrası ulnar sinir gerginliği ve gerinimi dirseğin farklı açılarında değerlendirilmiştir. Metod: 10 adet taze donmuş kadavra dirsek piyesi kullanılmıştır. Medial epikondile K teli uygulaması öncesi ve sonrası ulnar sinir üzerine K telinin etkisi araştırılmıştır. Ultrasonografi ve mikro gerinim ölçer kullanılarak, ulnar sinir üzerindeki gerinim ve gerilimi 3 farklı pozisyonda (dirsek tam ekstansiyon, dirsek fleksiyon-ön kol supinasyon ve dirsek fleksiyon-ön kol pronasyon) değerlendirilmiştir. Minimum, maksimum ve ortalama gerilim ve gerinim değerleri istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Sonuç: Medial epikondile Kischner teli uygulanmış piyeslerde, longtidunal düzlem kullanılarak sinir üzerinde meydana gelen gerginlik ölçülmüştür. Dirsek tam ekstansiyon ortalama değerleri, dirsek 90 derece fleksiyon - ön kol supinasyon ve dirsek 90 derece fleksiyon- ön kol pronasyon pozisyonlarındaki ortalama değerlerinden düşüktür ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. 90 derece fleksiyonda, ön kol pronasyonda yapılan ölçümlerde K teli uygulandıktan sonra ölçülen değerler diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Dirseğin diğer pozisyonlarında gruplar arası anlamlı bir fark bulunmamıştır. Tartışma: Suprakondiler humerus kırıklarında, medial K teli uygulaması sırasında ulnar sinir hasarını önlemek amaçlı literatürde birçok teknik tarif edilmiştir. Ancak günümüzde ulnar sinir hasarını önlemek için ortaya atılan mutlak bir teknik yöntem yoktur. Bu çalışmamızda, suprakondiler kırık sonrasında uygulanan K telinin yumuşak dokuda meydana getirdiği değişikliklerin ulnar sinir yaralanmasına neden olup olmadığı değerlendirilmiştir. Lateral K teli uygulaması sonrası elde edilen göreceli stabilite sayesinde dirsek hafif ekstansiyon pozisyona alınarak yapılan medial epikondile K teli uygulaması ulnar sinir paralizi riskini azaltmak için başvurulabilen bir tekniktir. Bu teknik uygulamasına rağmen 90 derece fleksiyon pozisyonunda atel konulan vakalarda da ulnar sinir hasarı izlenebildiği raporlanmıştır. Ameliyat sonrası dönemde dirsek eklemi pozisyonunun yumuşak doku gerginliği ve gerinimi nedeniyle V ile çevre dokuların dengesi değiştirmesi sonucunda ulnar sinir paralizisine katkı sağlayabileceği tezini savunmaktayız. Klinik Değer: Yaptığımız çalışmada dirsek 90 derece fleksiyon ve ön kol pronasyonda uygulanan K Telinin ulnar sinire etkisi istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek tespit edilmiştir. Dolayısıyla, yaptığımız ölçümler neticesinde post operatif dönemde tercih edilmemesi gereken dirsek sabitleme pozisyonu 90 derece fleksiyon- ön kol pronasyonudur. K teli uygulanan piyeslerde, dirsek tam ekstansiyon pozisyonunda elde edilen maksimum gerilim değerleri, dirseğin diğer pozisyonlarına göre daha düşüktür. Buna göre dirsek ekstansiyondayken, ulnar sinir üzerinde maksimum gerilme daha az olmaktadır. Bu yüzden dirseği mümkün olduğunca ekstansiyon pozisyonunda stabilize edilmesi uygun olacaktır.

DirsekDirsek eklemiHumerus+4
Mustafa Çeltik
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vertebra kırıkları tedavisinde kırık özelliklerinin disk dejenerasyonu oluşmasına etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Vertebra kırıkları sonrası disk dejenerasyonu gelişebilmekte ve hastalarda ağrı ve kifotik deformiteye neden olabilmektedir. Vertebra kırıkları ile ilgili çok sayıda çalışma bulunmakla beraber kırığa ait değişkenlerin disk dejenerasyonu gelişmesi üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar daha azdır. Bu çalışmada konservatif tedavi edilen veya cerrahi olarak tedavi edilip implantları çıkarılan ve uzun dönem takip edilen hastalarda disk dejenerasyonu gelişimi ve buna etki eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Olgular ve yöntem: Bu çalışma kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya hastanemize 2006-2017 yılları arasında torakal ve lomber vertebra kırığı nedeniyle başvuran hastalar dahil edilmiştir. Dahil edilme kriterleri; başvuru anında uygun direkt grafi veya bilgisayarlı tomografi incelemesi olması, konservatif tedavi veya cerrahi tedavi edildikten sonra enfeksiyon dışı nedenlerle implantlarının çıkarılmış olması, 14-99 arası yaş grubunda olması, kontrollerde uygun direkt grafi çekilmiş olması bulunmaktadır. Dışlanma kriterleri: 2 yıldan az takip, tümör ve enfeksiyon olması veya travma öyküsü olmaması, anterior girişim veya kifoplasti yapılması, AO tip A0 olan hastalar. Çalışmada kırık seviyesi, AO kırık tipi, endplate kırık özellikleri, sınıflaması ve parçalanma miktarı, sagittal indeks ölçümü (1), kırık seviyeye komşu disklerin yüksekliğinin ölçülmesi ve Akeda yöntemi (2) ile dejenerasyonun saptanması yapıldı, kontrole geliş zamanları not edildi. Kırık anındaki hasta yaşının (gruplar: <30y, 30-60y, >60y), cinsiyetinin, kırık seviyesinin, kırık tipinin, endplate kırık özelliklerinin, tedavi yönteminin, kırıktan sonra geçen sürenin (gruplar: 2-3 yıl, 4-5 yıl, >5yıl) disk dejenerasyonu gelişmesine etkisi ölçüldü. İstatistik analizler SPSS 24.0, ki kare ve Fisher testi kullanılarak yapıldı. Çalışma için etik kurul onayı alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya 91 hastanın 109 kırık vertebrası dahil edildi. Hastaların takip süresi 2 ile 15 yıl arasındaydı (ort 4.6yıl). Çalışmamızda vertebra kırığı sonrası disk dejenerasyon oranı toplam olarak %31,63 olarak bulunmuştur. Disk dejenerasyonunun daha çok 30-60 yaş, kranial disklerde, her iki endplate kırıklarında ve cerrahi tedavi edilip implantları çıkarılan grupta görülürken T11-L1 arasında daha az görüldüğü saptanmıştır. Komşu segmentlerde disk dejenerasyonunun 5 yıldan sonra istatistiksel olarak anlamlı olarak daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Manyetik rezonans incelemesinin olmaması, retrospektif inceleme olması nedeniyle klinik veriler ile korelasyonunun yapılamaması, kontrol aralıklarının düzenli olmaması çalışmanın sınırlılıklarıdır. Çıkarım: Bu çalışmada vertebra kırıkları sonrasında disk dejenerasyonunun kranial disklerde ve endplate parçalanmasının fazla olduğu durumlarda daha sık görüldüğü gözlenmiştir. Dejenerasyonun kırıktan sonra 5. yıldan itibaren anlamlı bir şekilde daha fazla görüldüğü saptanmıştır.

Kemik rejenerasyonuKifozKonservatif tedavi+4
Alaa Mukat
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cerrahi uygulanan femoroasetabular impingement tanılı hastalarda klinik ve radyolojik sonuçların değerlendirilmesi

Bu çalışmamızın amacı femoroasetabular impingement tanısı ile artroskopik cerrahi uygulanan hastaların cerrahi sonrası 2. yıl sonunda rezeksiyon derinliği, genişliği ve rezeksiyon arkının önemli klinik yarar (SCB) ve hasta kabul edilebilir durumu'na (PASS) ulaşma sıklığı üzerindeki etkilerini netleştirmektir. 2018-2020 yılları arasında tek ortopedik cerrah tarafından artroskopik tedavileri yapılan bir tanesi bilateral ameliyat edilen 2 sene takipleri mevcut olan 26 hasta (27 kalça) çalışmaya alındı. Hastaların 10'u (%38,46) kadın, 16'sı (%61,54) erkek, yaş dağılımı ise 18–56 (ort 33.57) olarak saptandı. Hastaların ameliyattan bir gün önce ve 2. yıl kontrollerinde hasta tarafından bildirilen sonuç ölçütlerinden (PROM); Modified Hip Harris Score(mHHS), Hip Outcome Score of Daily Living(HOSADL), Visual Analog Scale for Pain (Pain VAS) ölçümleri alınmıştır. Ameliyat öncesi çekilen pelvis ap direkt grafileri ile merkez kenar açısı (LCEA), femur başı çapı, 450 dunn grafilerinde konvansiyonel alfa açısı, ameliyat sonrası çekilen pelvis ap grafilerinde merkez kenar açısı (LCEA), 450 dunn grafilerinde konvaniyonel alfa açısı, kıkırdak alfa açısı, rezeksiyon ark açısı(% kıkırdak alfa açısı-konvansiyonel alfa açısı/3600), rezeksiyon derinliği, rezeksiyon genişliği ve rezeksiyon derinlik oranı(% rezeksiyon derinliği/femur başı çapı) ölçülmüştür. Ueland ve ark tarafından belirlenen SCB değerlerinin mHHS için 23 puan, HOSADL için 16 puan ve ayrıca PASS mHHS için 85, HOSADL için 86 puan olarak kabul edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, preoperatif, peroperatif ve postoperatif bilgileri, klinik skorlamaları ve radyografik verileri parametrik dağılıp dağılmamasına göre Student-t test, Mann Whitney U test, Ki-kare testleri kullanılarak; korelasyon testleri ise Spearman testi ile yapıldı. Tüm analizlerde SPSS 24.0 istatistik analiz yazılımı kullanıldı ve istatistik anlamlılık karar değeri p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Yaşın, ameliyat öncesi sürenin, ameliyat edilen tarafın, cinsiyetin hastaların klinik sonuçlarına etkisi bulunmamıştır. Ameliyat sonrası ölçülen alfa açıları ameliyat öncesi alfa açılarına göre 680+/-15'ten 490+/-7'ye istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir. (p<0.001) 2. yıl mHHS skorları ameliyat öncesi mHHS skorlarına göre 64+/-18'den 94+/-6'ya istatistiksel olarak anlamlı yükseliş göstermiştir. (p: <0.001) 2. yıl kontrollerdeki VAS skorları ameliyat öncesi VAS değerlerine göre 7+/-1'den 3+/-1'e istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir. (p: <0.001) Ameliyat sonrası LCEA açısı ameliyat öncesi LCEA açısına göre 32+/-5'den 29+/-6 dereceye istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir. (p<0.001) 2.Yıl kontrollerde alınan HOSADL skorları ameliyat öncesi HOSADL değerlerine göre 42+/-20'den 83+/-17'ye istatistiksel olarak anlamlı yükseliş göstermiştir. (p: <0.001) mHHS için SCB olarak tanımlanan en az 23 puanlık artış ile PASS olarak tanımlanan 85 puanlık eşiği geçme sırasıyla 16 kalça(%59) ve 25 kalçada (%92) görülmüştür. mHHS için SCB eşiği yakalama labrum tamiri yapılanlarda %73 iken labrum debridmanı yapılan hastalarda ise %27 olduğu ve labrum tamirinin istatiksel olarak SCB eşiğini yakalama sıklığını arttırdığı saptanmıştır. (p: 0.03) mHHS için SCB eşiğini aşanların ameliyat öncesi alfa açılarının ortalaması 64.97 aşamayanların ise 76.27 olarak saptanmış olup ameliyat öncesi alfa açısının düşük olması SCB eşiğini yakalama sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır.( p:0.04) mHHS için SCB eşiğini aşanların ameliyat öncesi VAS ortalaması 7.09 aşamayanların ise 8.33 olarak saptanmış olup ameliyat öncesi VAS'ın düşük olması SCB eşiğini yakalama sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır. (p=0.029) mHHS'nin PASS puanı eşiğini aşan hastaların kıkırdak alfa açısı ortalaması 82.3, aşamayan hastaların ise 92.3 olarak saptanmış olup düşük olması PASS eşiğini aşma sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır. (p:0.19) mHHS'nin PASS puanı eşiğini aşan hastaların rezeksiyon ark açısı ortalaması 8.71, aşamayan hastaların ise 11 derece olarak saptanmış olup düşük olması PASS eşiğini aşma sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır. (p:0.033) mHHS'nin PASS puanı eşiğini aşan hastaların rezeksiyon derinlik oranlarının ortalaması 4.71, aşamayan hastaların ise 8.4 olarak saptanmış olup düşük olması PASS eşiğini aşma sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır. (p:0.045) mHHS'nin PASS puanı eşiğini aşan hastaların rezeksiyon derinlik miktarlarının ortalaması 2.85mm, aşamayan hastaların ise 4.52mm olarak saptanmış olup düşük olması PASS eşiğini aşma sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır. (p=0.032) HOSADL için SCB eşiğini aşanların rezeksiyon derinlik oranı ortalaması 5.00 aşamayanların ise 10,50 olarak saptanmış olup ameliyat öncesi düşük olması HOSADL için SCB eşiğini yakalama sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmaktadır. (p=0.047) Sonuç: Bu çalışma, cam rezeksiyon derinliğinin klinik sonuçlar ile ilişkisi olduğunu ve femur başı çapının %6'sından daha az rezeksiyon derinliğinin optimal sonuçlar verdiğini saptadı. Referans için alfa açısı kullanıldığında baş kıkırdağında rezeksiyonun başlangıç noktası 900'den az olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Femoroasetabular sıkışma, cam, pincer, rezeksiyon derinliği

AsetabulumCerrahiFemur+3
Emre Acar
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Distal metafizer ulna kısaltma osteotomisinin lunatum üzerine etkisi

Ulnar impaksiyon sendromu olarak da bilinen ulnokarpal abutment sendromu, ulnar taraflı el bilek ağrısının sık görülen sebeplerinden birisidir. Pozitif ulnar varyansın varlığı bu duruma neden olan temel patolojidir. Bu çalışmaya; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine Ocak 2012 - Ocak 2022 tarihleri arasında başvuran ve ulnar impaksiyon sendromu tanısı konan hastalarda distal metafizer ulna kısaltma osteotomisi uygulanan 18-65 yaş arasında 20 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %70'i kadın ve genel yaş ortalaması 45,55 olarak saptanmıştır. Hastaların ortalama takip süresi 12,3 ay olarak saptamıştır. El bileği hareket açıklıkları yönünden ameliyat edilen taraf ile karşı taraf arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Kavrama gücü ameliyat olan tarafta karşı tarafa göre anlamlı olarak daha küçük ölçülmüştür (p=0,007). Hasta şikayetlerinin değerlendirildiği PRWE ve Quick DASH anketlerinde skorların ameliyat sonrası dönemde anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0,05). Ameliyat sonrasında radyolojik olarak ölçülen ulnar varyansın anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0.001). Kaynama süresi ile osteotomi seviyesi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptanmıştır ve 13,5 mm altında olan osteotomi seviyesinin daha hızlı iyileşme gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). MCID eşik değeri Quick DASH için 20,45 puan ve PRWE için 22,25 puan saptanmıştır; istatistiksel anlamlılıkları sırası ile (p=0,004), (p=0,001) olarak bulunmuştur. Ulnar impaksiyon tanılı hastalar ulnanın distal metafizer kısaltma osteotomisinden minimal hasar ve komplikasyonla fayda görmektedirler. Ulnar osteotomi sonrası el bilek hareketlerinde karşı tarafa göre anlamlı fark saptanmazken; fonksiyonel sonuç skorlamalarında anlamlı düzelme tespit edilmektedir. Bu klinik iyileşmeyi değerlendirmede PRWE ve Quick DASH anketlerinin kullanılması daha sübjektif iyileşme sonuçlarını göstermektedir. Bu iki anketin minimal klinik önemli değişim seviyesi, cerrahiden fayda gören ve görmeyen hastaların ayırımında anlamlıdır. Ulna kısaltma osteotomisi yapılan yerin, eklem seviyesinden 13,5 mm ve altında olmasının kemik kaynama süresini kısalttığı gösterilmiştir.

BilekKemik ve kemiklerOsteotomi+2
Mustafa Özcan
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İleri yaş hastalarda femur üst uç kırıklarında kullanılan modüler aksiyel fiksatör (MAF) modelinin geliştirilerek stabilize ve standardize edilmesi

İleri yaş hastalarda ciddi mortalite ve morbidite sebebi olan femur üst uç kırığının tedavisinde kullanılan MAF tipi eksternal fiksatörlerin daha stabil hale gelmesi için fonksiyonel çivi boyunun kısaltılması hedeflendi. Destek elemanı olarak tasarlanan malzemin fonksiyonel çivi boyunu kısalttığı modeller geliştirildi. Yeni MAF modellerin fonksiyonel çivi boyunu kısalttığı ve bu durumun tüm kemiklerdeki stresi ve kırık hattındaki yer değiştirme miktarını azalttığı görüldü. Geliştirilen bu modellerin sınırlandırılan koşullar altında hiçbir yüklenmede deformasyona uğramadığı ve güvenli olduğu görüldü. Yeni MAF modelinde fonksiyonel çivi boyunun kısaltılması ile kırık hattındaki yük ve streste de azalma olduğu görüldü. Yeni MAF modelinin rotasyonel olarak instabil bir kırık olan femur üst uç kırıklarında kırık hattındaki yer değiştirme miktarını azalttığı ancak stabil kırık modellerinde bu etkiniliğinin daha fazla olduğu görüldü. Geliştirilen MAF modelinin hem stabil kırıklarda hem instabil kırıklarda deformasyona uğramadığı ve femur üst uç kırıklarında kullanılabileceği ancak stabil femur üst uç kırıklarında daha güvenli olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Femur üst uç kırığı, stabil kırık, instabil kırık, modüler aksiyel fiksator.

Mustafa İçen
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Artroskopik parsiyel medial menisektomi yapılan dizlerin aynı kompartımanında bulunan fokal kıkırdak lezyonlarının prognoza etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Çalışmamızın amacı; artroskopik parsiyel medial menisektomi (APMM) ile tedavi edilmiş medial menisküs yırtıklarının tedavisi sırasında medial kompartmanda (femur, tibia veya hem femur hem tibiada) fokal kıkırdak lezyonu olanlar (Grup A) ve artroskopik parsiyel medial menisektomi yapılan ancak herhangi bir kompartmanda kıkırdak lezyonu bulunmayan hastaların (Grup B) retrospektif olarak klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Olgular ve Yöntem: 1991-2008 yılları arasında tek ortopedik cerrah tarafından artroskopik tedavileri yapılan olgular çalışmaya alındı. 18 - 50 yaş arasında, herhangi bir nedene bağlı olarak gelişmiş ve APMM ile tedavi edilmiş izole medial menisküs yırtığı olan hastalar olarak incelendi. Değerlendirmeye alınan hastalardan medial kompartmanda fokal kıkırdak lezyonu olan 21 hasta grup A olarak ve herhangi bir kompartmanda kıkırdak lezyonu olmayan 25 hasta grup B olarak adlandırılıp çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik özellikleri, preoperatif, peroperatif ve postoperatif bilgileri, klinik skorlamaları ve radyografik verileri parametrik dağılıp dağılmamasına göre Student-t test, Mann Whitney U test, Ki-kare testi kullanılarak; korelasyon testleri ise Spearman test ile yapıldı. Tüm analizlerde SPSS 24.0 istatistik analiz yazılımı kullanıldı ve istatistik anlamlılık karar değeri p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Her iki gruptaki hastaların operasyon esnasındaki yaş ortalamaları, ortalama izlem süreleri, ortalama vücut kitle indeksleri arasında istatistiksel olarak fark bulunamamıştır. Grup A'nın değerlendirme sırasındaki yaş ortalaması Grup B'nin yaş ortalamasına göre 3 yaş fazladır ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Hastalar bütün düşünüldüğünde preoperatif Lysholm skorlarının postoperatif dönemde istatistiksel anlamlı şekilde yükseldiği bulunmuştur. İki grubun preoperatif Lysholm ile postoperatif ortalama VAS skorları ve Tegner aktivite skalaları benzerdir. Ancak postoperatif dönemde yapılmış Lysholm, İKDC ve KOOS skorlamaları B grubu lehine anlamlı farklıdır. Ayrıca iki grup arasındaki opere olan dizlerin Kellgren Lawrence dereceleri yine B grubu lehine anlamlı farklı bulunmuştur. Yapılan korelasyon testleri sonrası A grubunda VKİ ile sırasıyla post op Lysholm, Tegner, İKDC ve KOOS skorları arasında negatif korelasyon olduğu görülmüştür ancak VAS skoru ile herhangi bir korelasyon bulunamamıştır. Diğer yandan kontrol grubunda VKİ ile herhangi bir skor arasında korelasyona rastlanmamıştır. Sonuç: APMM uygulanmış ve ortalama 20 yıllık takipli hastaların opere olan dizlerinin fonksiyonel olarak iyileştiği görülmüş; APMM esnasında kıkırdak lezyonu olmayan grubun fonksiyonel olarak daha iyi olduğu izlenmiştir. Fonksiyonel olarak iyileşmeye rağmen radyolojik olarak hastaların tamamında dejenerasyon geliştiği ve APMM esnasında kıkırdak defekti olan hastaların fonksiyonel ve radyolojik olarak daha kötü bir dize sahip olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: menisküs yırtığı, artroskopik menisektomi, eklem kıkırdağı hasarı, uzun dönem sonuçlar.

ArtroskopiDizDiz eklemi+5
Osman Nuri Eroğlu
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Femur cisim kırıklarında intramedüller çivi uygulaması sonrası kırık iyileşmesi üzerine etkili faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi

Femur cisim kırıklarının intramedüller çivi uygulaması, kırığın sağlıklı bir şekilde iyileşmesini desteklemek için mekanik ve biyolojik olarak avantajlı bir ortam sunar. Bu yöntem, kırık hattında mikro hareketliliğe izin verirken aynı zamanda kırık hattı distali ve proksimali arasında kesintisiz bir iç bağlantı oluşturarak kırığı stabilize etmek için hastanın kemik yapısı ile implant arasında optimum uyumu sağlamanın önemini vurgular. Bu tek merkezli ve retrospektif çalışma, femur şaft kırıklarında intramedüller çivi ile osteosentez uygulaması sonrası kırık iyileşmesini etkileyen faktörleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın temel odak noktası, femur isthmus çapı ile intramedüller çivi çapı arasında olumlu yönde etkileyebilecek optimal bir boyut ilişkisinin belirlenmesidir. Bu amaçla, Ocak 2014 ile Ocak 2021 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde tedavi edilen 421 femur kırığı olan hasta kayıtları incelenmiştir. Bu hastaların 274'üne intramedüller çivi uygulanmıştır. Çalışma kriterlerine uymayan 41 hasta dışlanmış, geriye kalan 233 femur cisim kırığı olan 223 hasta içerisinden 46 tanesi takiplerinin düzensizliği nedeniyle çalışmadan çıkarılmıştır. Sonuç olarak, 187 femur cisim kırığı olan 177 hasta, çalışma grubunu oluşturmuştur. Tüm vakalar için çivi çapı/isthmus çapı oranı belirlenmiştir. Hastaların 3-6-9-12. aylarda çekilen grafileri ayrı ayrı incelenmiş, RUSF skorlaması yapılarak ortalama puanlar alınmış ve kırık kaynaması değerlendirilmiştir. Diğer potansiyel etkenlerin (demografik özellikler, klinik bulgular, cerrahi sonrası radyolojik ölçümler) kırık kaynaması üzerindeki etkisini belirlemek için tek değişkenli ve çok değişkenli istatistiksel değerlendirmeler yapılmıştır. Çivi çapı ile isthmus çapı arasındaki oranının kaynama üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla 6. ayda radyolojik anlamda kaynama değerlerine uyan kırıklar üzerinden yapılan ROC analizi sonucunda, yapılan ölçümlerinin kesim noktası 0,89 olarak belirlenmiştir. Bu değer, %54 tutarlılık seviyesinde bulunmuştur, hassasiyet düzeyi %60, özgüllük düzeyi ise %50 civarındadır ve istatistiksel olarak kaynama üzerine yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Diğer parametreler incelendiğinde; Genç bireylerde ve kadınlara kıyasla erkeklerde kırık iyileşmesinin anlamlı bir düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Femur cisim kırıklarında yaygın olarak kullanılan Winquist-Hansen ve AO/OTA sınıflaması değerlendirilmeye alınmış ve Winquist-Hansen sınıflamasına göre bakıldığında stabil kırıklarda (0-1-2) unstabil kırıklara (3-4) göre anlamlı düzeyde kırık iyileşmesinin arttığı görülmüştür. AO/OTA sınıflamasına göre bakıldığında ise gruplar kendi içinde değerlendirildiğinde A grubunda A3 sınıfında olmak ve B grubunda B2 sınıfında olmak kırık iyileşmesini istatiksel olarak arttırdığı gözlenmiştir. AO/OTA sınıflamasında tüm gruplar birlikte değerlendirildiğinde ise B1 ve B2 sınıfında olmak A1 sınıfında olmaktan kaynama olasılığını daha fazla arttırdığı görülmüştür. İntramedüller çivi ile osteosentez yapılan kapalı femur cisim kırıklarına göre açık kırıkların daha uzun dönemde radyolojik kaynama gösterdiği görülmüştür. Sigara kullanımının kırık iyileşmesi üzerinde olumsuz etkileri olduğu belirlenmiştir. Alkol kullanımının kırık iyileşmesi üzerine anlamlı etki etmediği görülmüştür. Hastada yüksek ASA ve VKİ skoru olması, diyabet varlığı ise kırık iyileşmesi üzerine anlamlı bir etki göstermemiştir. Redüksiyon şekline göre bakıldığında kırık hattının açılmadığı kapalı redüksiyonda açık redüksiyona kıyasla anlamlı düzeyde kırık iyileşmesinin arttığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Femur cisim kırığı, intramedüller çivi, kırık iyileşmesi.

Bahadır Alimoğlu
Akdeniz University
2024
00