Selçuk University
Anabilim Dalı

Veterinerlik Patolojisi Anabilim Dalı

Selçuk University

79

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerde sisplatine bağlı şekillenen nefrotoksisite üzerine Hypericum perforatum'un (sarı kantaron) terapötik etkisinin moleküler ve patolojik yöntemlerle araştırılması

Sisplatin (SP), kanserin tedavisinde sıkça tercih edilen platin grubu ilaçların ilkidir, ancak nefrotoksik yan etkisi klinik kullanımını sınırlayan başlıca faktördür. Bu çalışmada sisplatin ile oluşturulan nefrotoksisite üzerinde Hypericum perforatum'un (HP) terapötik etkinliğinin apoptoz ve antioksidan parametreler ile histopatolojik bulgular üzerinden araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 8-10 haftalık 42 adet erkek Swiss fare, 1, 2 ve 3. grupta 6'şar ve diğer deneme gruplarında 8'er adet olmak üzere rastgele 6 gruba ayrılmıştır. 1.Grup: Kontrol; 2.Grup (taşıt kontrol): %5 DMSO çözücü 10 gün boyunca gavajla peros (po.); 3.Grup (HP kontrol): 400 mg/kg HP 10 gün boyunca, po.; 4.Grup (SP): 10 mg/kg SP 6.gün tek doz, intraperitoneal (ip.); 5.Grup (profilaksi): 400 mg/kg HP 10 gün boyunca, po.+10 mg/kg SP 6.gün tek doz ip.; 6.Grup (tedavi): 10 mg/kg SP 6.gün tek doz ip.+400 mg/kg HP 6.günden itibaren 10. güne kadar po. gavajla uygulanmıştır. 11. gün kan alımını takiben tüm hayvanlar ötanazi edilerek nekropsileri yapıldı. Sağ böbrekler histopatolojik inceleme için %10'luk formole, sol böbrekler de moleküler inceleme için sıvı azot tankına alınarak -80'de saklandı. Apoptozun etkinliğini belirlemek için kaspaz-3 düzeyi, oksidatif stresin etkinliğini belirlemek için ise Nrf2/HO-1 yolunun ekspresyon düzeyleri RT-PCR ile değerlendirildi. Böbrek dokusunda lipid peroksidasyonun belirteci olarak MDA düzeyleri ve total antioksidan kapasite (TAK), ELISA ile ölçüldü. SP grubunda, serum BUN ve kreatinin düzeyleri önemli derecede yükseldi (p<0,05), TAK düzeyi ise önemli oranda düşerken, MDA sevisinde artış olmasına rağmen istatistiksel fark oluşmadı. SP ile birlikte HP uygulaması serum BUN ve kreatinin düzeylerinde önemli düşüş sağladı (p<0,05), bu tablo profilaksi grubunda daha belirgindi. HP uygulaması sisplatin verilen gruplarda TAK seviyelerini artırıken (p<0,05), MDA seviyelerinde önemli değişikliğe sebep olmadı. PCR ile yapılan ölçümlerde kaspaz-3 gen ekspreyonları açısından SP grubuna oranla profilaksi ve tedavi gruplarında düşüş olsa da istatistiksel fark yoktu. Nrf2 ekspresyonu SP ve tedavi grubunda artarken profilaksi grubunda önemli ölçüde azaldı. HO-1 ekpresyonlarında SP grubunda önemli artış belirlendi, HP uygulamasıyla bu ekspresyonun azaldığı, profilaksi grubundaki azalmanın önemli olduğu görüldü (p<0,05). Histopatolojik incelemede özellikle tübül epitellerinde nekroz ve vakuolizasyon ile tübül lümenlerinde hiyalin silindiri, SP grubunda en yüksek olarak gözlendi, profilaksi grubunda ise önemli düzelmeler belirlendi. Çalışmadan elde edilen biyokimyasal, moleküler ve histopatolojik bulgular ışığında, sisplatinin neden olduğu nefrotoksisite üzerinde Hypericum perforatum'un antioksidan gen ve enzimleri tetikleyerek oksidatif stresin düzenlenmesiyle renoprotektif etki potansiyeline sahip olabileceği ve özellikle profilaktik uygulamanın daha yararlı olduğu değerlendirilmiştir.

Faruk Akarslan
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Streptozotosin ile indüklenmiş diabetik ratlarda oluşturulan yanık modelinde Centella asiatica (kaplan otu) ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkisinin patolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada streptozotosin (STZ) ile indüklenmiş diabetik ratlarda oluşturulan yanık modelinde, Centella asiatica ekstraktı içeren krem ve pomad formülasyonlarının yara iyileşmesi üzerine etkileri patolojik ve moleküler düzeyde araştırıldı. Çalışmada, 12 haftalık toplam 92 dişi Wistar-Albino rat Kontrol (K), yanık (Y), diyabet (D), diyabet+yanık (DY), diyabet+yanık+krem (DYK) ve diyabet+yanık+pomad (DYP) olmak üzere 6 ana gruba ayrıldı. Kontrol grubu 12 rattan oluşurken, deney grupları 16'şar rattan oluştu. Her ana grup da kendi içinde iki alt gruba bölünerek; 7 günlük tedavi (1. grup) ve 14 günlük tedavi (2. grup) grupları oluşturuldu. Diyabet oluşturulacak ratlara, tek seferlik 55 mg/kg dozunda STZ intraperitoneal (ip) olarak enjekte edildi. Enjeksiyondan 2 gün sonra açlık kan glukoz düzeyi ölçüldü ve 200 mg/dl üzeri çıkanlarda diyabet modeli oluşmuş kabul edildi. Yanık gruplarındaki (Y, DY, DYK, DYP) ratların sırt derisi üzerine 1 cm çapında 2. derece termal yanık genel anestezi altında gerçekleştirildi. DYK grubuna, yanık sonrası her gün %2,5'lik Centella asiatica ekstraktı içeren krem, DYP grubuna ise aynı şekilde pomad topikal olarak uygulandı. Gruplara göre lezyonlu deri alanı 0., 3., 7., 10. ve 14. günlerde ölçülüp makroskobik olarak değerlendirildi. Yanık oluşturulmasından sonra 1. gruplardaki ratlara 7. gün, 2. gruplardakilere ise 14. günde nekropsi yapıldı. Uzaklaştırılan kontrol ve lezyonlu deri bölgesinin yarısı moleküler analizler için -80°C'ye, yarısı da histopatolojik incelemeler için %10'luk formole alındı. Makroskobik değerlendirmede, DY grubunda yara alanlarının belirgin şekilde geniş olduğu, tedavi uygulanan DYK ve DYP gruplarında ise 7. ve 14. günlerde anlamlı olarak küçüldüğü gözlendi. Histopatolojik incelemede, tedavi gruplarında PMNL ve MNH infiltrasyonunda azalma, fibroblast/fibrosit yoğunluğu, anjiyogenez ve epitelizasyon parametreleri yönünden ise belirgin artış gözlendi; erken dönemde DY grubuna göre hücresel infiltrasyonun azaldığı, geç dönemde ise fibroblast/fibrosit proliferasyonu ve epitelizasyonun arttığı belirlendi (p<0,05). Moleküler analizlerde, tedavi gruplarında TNF-α düzeylerinde anlamlı azalma, FGF-2, EGF, VEGF ve IGF-1 düzeylerinde ise anlamlı artış gözlendi (p<0,05). Pomad formülasyonunun, istatistiksel olarak önemli olmasa da kreme oranla hafif düzeyde daha yüksek iyileştirici etki gösterdiği dikkati çekti. Sonuç olarak, Centella asiatica ekstraktının diabetik yanık modelinde antiinflamatuvar, rejeneratif, anjiyogenetik ve epitelizan etkileriyle iyileşmeyi desteklediği ve formülasyonun tedavi etkinliği üzerinde kısmen rol oynadığı belirlenmiştir. Elde edilen bulgular ışığında, Centella asiatica içeren bitkisel kökenli topikal ajanların diyabetik yanık tedavisinde umut verici bir alternatif olabileceği ve bu etkinin mekanizmalarının daha ayrıntılı olarak aydınlatılmasının gelecekte yapılacak translasyonel çalışmalara yol gösterici nitelik taşıyabileceği değerlendirilmiştir.

Centella asiaticaDiabetes mellitus-tip 1Patoloji+2
Osman Dağar
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Wharton jelinden izole edilen mezenkimal kök hücrelerin subklinik mastitisli ineklerdeki terapötik etkilerinin patolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada, subklinik mastitisli (SM) süt ineklerinde Wharton jelinden izole edilen mezenkimal kök hücrelerin (WJ-MKH) meme içi uygulanmasının tedavi edici etkinliği, sütte somatik hücre sayımı, hematolojik parametreler, mikrobiyolojik analizler, histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeler ve ayrıca quantitative PCR (qPCR) ile moleküler düzeyde araştırıldı. Çalışmada aynı laktasyon dönemindeki eşit bakım ve besleme koşullarında bakılan 20 adet Holstein cinsi inek kullanıldı. SM'li hayvanları tespit etmek için California Mastitis Test (CMT) uygulandı. Hayvanlar sağlıklı kontrol (n:4, 3 ml DMEM solüsyonu, meme içi, 7 gün arayla 2 kez), WJ-MKH kontrol (n:4, 2,5 x 107 WJ-MKH, meme içi, 7 gün arayla 2 kez), SM+Antibiyotik (n:6, 3 ml meme içi DMEM solüsyonu ve Seftiofur, 1mg/kg/IM 7 gün arayla 2 kez) SM+WJMKH (n:6, 2,5 x 107 WJ-MKH, meme içi 7 gün arayla 2 kez) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Çalışmanın 1, 8, 15, 20 ve 30. günlerinde hemogram tayini için aseptik koşullar altında vena jugularis'ten doğrudan antikoagülan içeren EDTA'lı tüplere venöz kan örnekleri ve moleküler analizler için karyotüplere süt örnekleri alındı. Histopatolojik ve immünohistokimyasal (PCNA) incelemeleri için çalışmanın 30. gününde meme dokularından alınan biyopsi örneklerinin %10'luk formaldehit solüsyonunda tespitinin ardından rutin doku takibi yapıldı. Hemogram analizlerinde RBC, HGB, HCT, MCV, MCH ve MCHC, Lym%, Neu% ve PLT parametrelerinin referans aralıkları içinde değişiklik gösterdiği tespit edildi. WJ-MKH uygulamasının bağışıklık yanıtı dengeleyerek, çalışmanın 15. gününde referans aralığı üzerinde olan WBC değerini çalışma sonunda normal sınırlara yakınlaştırdığı belirlendi. SM'nin meme dokusunda yol açtığı histopatolojik bulguların şiddetinin WJ-MKH tedavisi ile önemli oranda azaltıldığı tespit edildi (p<0,05). İHK boyamada PCNA ekspresyon seviyesi WJ-MKH tedavi grubunda antibiyotik tedavi grubuna göre daha yüksek seviyede eksprese edildiği saptandı (p<0,05). Süt örneklerinden yapılan qPCR analiz sonuçlarına göre ACTA2 ve EGF ekspresyon seviyelerinde anlamlı farklılık gözlenmezken, çalışma başında yüksek olan DEFB1, TLR2 ve çalışma başlangıcında düşük olan VEGFA ekspresyon seviyelerinin her iki tedavi grubunda da çalışma sonunda kontrol grubu değerlerine yakın değerler gösterdiği belirlendi. Ayrıca, SM'li hayvanlarda WJ-MKH uygulamasının ve GMCSF ekspresyon seviyelerini kademeli olarak başarıyla düşürdüğü saptandı. SM tedavisinde, WJMKH tedavisinin en az antibiyotik tedavisine benzer düzeyde etkinlik gösterdiği belirlendi. Ayrıca kök hücrelerin, immünmodülatör etkileri aracılığıyla inflamatuar yanıtı düzenleyebileceği, epitel hücre proliferasyonunu artırarak ve doku rejenerasyonunu destekleyerek hasarlı meme dokusunun iyileşme sürecine katkı sağlayabileceği sonucuna varıldı.

Ayşegül Bulut
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Theranekronun ve vitamin E-selenyumun ratlarda gliserolle indüklenmiş kas ve böbrek hasarı üzerine etkilerinin patolojik ve moleküler yöntemlerle incelenmesi

İskelet kasının travmatik veya non-travmatik nedenlerle yıkımını takiben, kas hücre içeriğinin kan dolaşımına salınması MABY adı verilen üremik bir sendromun oluşumuna yol açar. Ezilme travması sonucu ortaya çıkan rabdomiyolizin neden olduğu belirti ve bulguların tamamı, Crush sendromu adı verilen komplike bir durumu ifade etmektedir. Büyük çaplı vücut travmaları bu sendromun meydana gelmesine yol açar. Bu çalışmada MABY'de Tarantula cubensisin alkolik ekstraktı (TCE) ile vitamin E- Selenyum kombinasyonunun birlikte ve ayrı ayrı kullanımının etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 50 adet dişi Wistar albino rat; kontrol gruplarında 6, deneme gruplarında 8'er adet olacak şekilde rastgele yedi gruba ayrıldı. 24 saat susuz bırakmanın ardından kontrol (sham S) grubuna 8 ml/kg hacim serum fizyolojik ikiye bölünerek her iki arka bacağa intramuskuler olarak enjekte edildi; gliserol (G), gliserol+Vitamin E-Selenyum (GES), Gliserol+Theranekron (GT), Gliserol+Vitamin E-Selenyum+Theranerkon (GEST) gruplarına ise 8ml/kg dozunda %50'lik hipertonik gliserol ikiye bölünerek her iki arka bacağa eşit olacak şekilde intramuskuler uygulandı ve sular tekrar verildi. Deney başlangıcından 24 saat sonra 0,3ml/rat Theranekron subkutan, VitE-Selenyum 100mg/1,5mg/kg intraperitonal enjeksiyon şeklinde uygulamaları 2'şer gün arayla tekrarlanarak toplamda 3 üç kez (24/72/120.saatlerde) yapıldı. İlaç uygulamaları başladıktan sonra hayvanlar adlibitum beslenmeye devam edildi ve altıncı gün ötenazi uygulandı. Nekropsi sonrası hayvanların sağ böbrekleri histopatolojik inceleme için, sol böbrekleri ise PCR analizleri için ayrıldı. Histopatolojik incelemede böbrekte kast oluşumu, nekroz, deskuamasyon, tübüler rejenerasyon, dejenerasyon ve tübüler dilatasyon, konjesyon, mineralizasyon ve glomerular atrofi oluşumu dereceleri skorlandı. Sol böbreklere ise KIM-1, NGAL, PPAR.γ , GAPDH , Cystatin-C ekspresyonlarını belirlemek için Real Time PCR analizi yapıldı. Real Time PCR analiz sonuçlarına göre tüm parametrelerde gliserol ve kontrol gruplarının istatistiksel olarak farklı değerlerde olduğu tespit edildi. En yüksek Cystatin-C, NGAL ve KIM-1 ekspresyon oranı gliserol grubunda yer alırken, tedavi gruplarından GEST ve GT grubunda KIM-1 seviyelerinin anlamlı şekilde düştüğü, NGAL seviyeleri açısından GT grubunda anlamlı azalma olduğu (p<0,05) Cistatin-c seviyesindeki değişikliklerin tedavi gruplarında anlamlı fark içermediği belirlendi. Gliserol grubunda en düşük PPAR gamma seviyesinin GEST grubunda anlamlı şekilde yükselerek (p<0,05) kontrole yaklaştığı izlendi. Histopatolojik incelemeler sonucu en fazla patolojik bulgu gliserol grubunda görülmüş ve tedavi gruplarından GEST grubu diğer tedavi gruplarına nazaran daha hafif lezyonlar göstermiştir (p<0,05). Bu durum Vitamin E Selenyum ve Theranekronun kombine kullanımının rabdomyoliz tedavisinde daha etkin olacağını göstermiştir. PCR analizleri, Theranekron'un Vitamin E-Selenyum'a kıyasla daha belirgin bir etki gösterdiğini ortaya koymuştur; ancak, en yüksek etkinin kombine uygulamada olduğu tespit edilmiştir. Bu ajanların tedavi potansiyelini tam olarak anlamak adına, gelecek araştırmalarda viii optimum dozaj, uygulama şekli ve tedavi süresi gibi parametrelerin detaylıca incelenmesi tavsiye edilmektedir. Anahtar Sözcükler: Rabdomyoliz; böbrek hasarı; RT-PCR; theranekron; vitamin-E-selenyum

Rabia Şahin Salik
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Tadalafil ve vitamin C'nin ratlarda gliserolle indüklenmiş kas ve böbrek hasarı üzerine etkilerinin patolojik ve moleküler yöntemlerle incelenmesi

Crush sendromu, deprem ya da trafik kazaları gibi travmatik olaylar sonucunda kas dokusunun ciddi şekilde ezilmesiyle ortaya çıkan ve yüksek mortalite riski taşıyan kritik bir klinik tablodur. Bu sendromun en önemli komplikasyonlarından biri, çizgili kas hücrelerinin yıkımı sonucu gelişen akut böbrek yetmezliğidir. Bu çalışmada, gliserol uygulamasıyla deneysel olarak oluşturulan kas hasarı sonrası gelişen akut böbrek yetmezliğinin tedavisinde tadalafil ve vitamin C'nin tek başına ve kombinasyon hâlinde uygulanmasının etkinliği araştırılmıştır. Çalışmada rastgele seçilen 50 adet erişkin dişi Wistar albino sıçan yedi gruba ayrılmıştır: Kontrol gruplarında (K:Kontrol, Vitamin C: CK, Tadalafil: TK) altışar, deney gruplarında (Gliserol: G, Gliserol+Vitamin C: GC, Gliserol+Tadalafil: GT, Gliserol+Vitamin C+Tadalafil: GCT) ise sekizer hayvan yer almıştır. Kas ve böbrek hasarı oluşturmak amacıyla deney gruplarına 24 saat süreyle susuz bırakmanın ardından, %50'lik hipertonik gliserol solüsyonu (10 ml/kg, intramusküler) ikiye bölünerek her iki arka bacak kasına enjekte edilmiş, Kontrol grubuna ise aynı hacimde serum fizyolojik verilmiştir. Vitamin C (20 mg/kg, oral gavaj) ve tadalafil (10 mg/kg, oral gavaj) 24., 72. ve 120. saatlerde uygulanmış ve altıncı gün, anestezi altında kan alımını takiben tüm sıçanlara ötanazi yapılmıştır. Deney sonunda tüm hayvanların arka bacak kasları ve böbrekleri alınmış; sağ böbrekler %10'luk formaldehit solüsyonunda histopatolojik inceleme için, sol böbrekler ise sıvı azotta dondurularak −80 °C'de Real-Time PCR analizleri için saklanmıştır. Histopatolojik değerlendirmede böbreklerde tubul epitellerinde dejenerasyon ve nekroz, tubul lümenlerinde silindir oluşumları, tubul epitellerinde nekroz, lümen dilatasyonu, glomerüler atrofi, mononükleer hücre infiltrasyonu ve polimorfonükleer lökosit infiltrasyonu incelenerek skorlanmıştır. Real-Time PCR yöntemiyle böbrek dokusunda KIM-1, NGAL, PPARγ ve Sistatin C gen ekspresyon düzeyleri belirlenmiştir. Deneme gruplarında canlı ağırlık kazancında belirgin azalmayla birlikte rölatif organ ağırlıklarında belirgin artış tespit edilmiştir (p<0,001). Böbreklerin histopatolojik incelemesinde en yüksek skorlanan lezyonların G grubunda oluştuğu, tedavi gruplarında lezyonların azaldığı, en belirgin azalmanın kombine grupta olduğu dikkati çekti. Böbrek skoru kontrollere en yakın grup kombine gruptu ve istatistiksel olarak G ve kontrol grupları arasındaydı (p<0,001). G grubunda kas dokusunda hiyalin dejenerasyonu, Zenker nekrozu ve miyozitisin şiddetli olduğu, GT ve GCT gruplarında daha belirgin olmak üzere (p<0,001) tedavi gruplarında lezyonların şiddetinin azaldığı tespit edilmiştir. Kasta rejenerasyon ise tüm deneme gruplarında benzer görünümdeydi. Real-Time PCR analizinde Sistatin C'nin G grubunda ekspresyon seviyelerinin diğer gruplara göre yüksek olduğu, en düşük düzeylerin ise kontrol grubunda bulunduğu belirlenmiştir. PPARγ ekspresyon düzeyleri kontrol grubunda en yüksek, G grubunda ise en düşük değerlerde saptanmıştır. KIM-1'in G grubunda en yüksek, kontrol grubunda ise en düşük seviyelerde olduğu kaydedilmiştir. NGAL ekspresyonu açısından da G grubunun en yüksek düzeyleri sergilediği, en düşük değerlerin TK grubunda bulunduğu görülmüştür. Bu veriler, vitamin C ve tadalafil kombinasyonunun miyoglobinürik akut böbrek yetmezliğinde oksidatif stres ve renal hasar üzerinde kısmi koruyucu etki gösterdiğini, ancak böbrek dokusunun yapısal ve fonksiyonel bütünlüğünü tam olarak sağlayamadığını ortaya koymaktadır. Bulgular, rabdomiyoliz kaynaklı akut böbrek yetmezliğinde mevcut tedavilerin destekleyici rolünü vurgulamakta ve gelecekte antioksidan ile vazoprotektif ajanların farklı kombinasyonlarının araştırılmasının önemine işaret etmektedir.

Vedat Kaya
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda etanol ile oluşturulmuş karaciğer fibrozisinde ısırgan otu tohumunun (Urtica dioica seed) tedavi edici etkisinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırılması

Yardımcı M, Ratlarda Etanol İle Oluşturulmuş Karaciğer Fibrozisinde Isırgan Otu Tohumunun (Urtica dioica Seed) Tedavi Edici Etkisinin Histopatolojik ve İmmunohistokimyasal Olarak Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Patoloji Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Planlanan bu çalışmada, etil alkol ile deneysel olarak 8 haftalık süre içinde karaciğerde fibrozis oluşturulduktan sonraki 2 aylık tedavi sürecinde, ısırgan otu tohumu ekstrakt'ı kullanılarak fibrozisin geri dönüşümünün mümkün olup olmadığı histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmada toplam 24 adet rat kullanıldı ve ratlar her grupta 8'er adet olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deneme süresi toplam 4 ay olarak belirlendi. Birinci grup (Kontrol); Standart rat pelet yemiyle beslendi. Alkol grubu ve alkol+ısırgan tohumu esktrat grubunda ise denemenin ilk 2 ayında günde bir defa orogastrık gavajla 4 mL/kg %30'luk etil alkol verilerek hepatik fibrozis oluşturuldu. Daha sonraki 3. ve 4. aylarda 2. gruba yine sadece alkol verilirken, 3. grup ratlara alkol alımıyla beraber ısırgan otu tohumu ekstrakt'ı (30mg/kg)'da verilerek oluşturulan fibrozisin geri dönüşümü uygulama sonunda izlendi. Deneme sonunda nekropsi yapılan ratların karaciğerlerinden alınan doku örnekleri histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi. Sonuçta, histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgular doğrultusunda; ısırgan tohumu ekstrakt'ının kaydedilen birçok terapötik özelliklerinin etkisiyle ve karaciğerin de rejeneratif kapasitesi sayesinde karaciğerdeki dejeneratif-nekrotik değişikliklerin ve fibrozisin önemli düzeylerde geri dönüşümünün gerçekleştiği gözlenmiştir. Biyokimyasal analizler Alkol grubunda ALT, AST, LDL, GGT ve HDL düzeyleri kontrol grubuna göre azalmıştı. Ancak, Glukoz, LDL, Total Kolesterol ve Trigliserid seviyeleri kontrol grubuna göre artmıştı. Alkol+Isırgan grubunda ise kontrol grubuna göre ALT, AST, LDH, Glukoz, LDL ve Trigliserid düzeyleri azalmıştı. Ancak AlkPaz, GGT, HDL ve Total Kolesterol seviyeleri kontrol grubuna göre artmıştı. Çalışmanın sonuçları, alkolik hepatik fibrozisli olgularda, ısırgan otu tohumu ekstrakt'ının fibrozisli karaciğer tedavisinde kullanılabileceğini gösterdi.

EtanolFibrozHistopatoloji+7
Mahmut Yardımcı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda yüksek yağlı diyet ile indüklenen obezite oluşumu üzerine çörek otu (nigella sativa) ekstraktının engelleyici etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması

Bu çalışmada, yüksek yağlı diyetle beslenerek kilo artışı sağlanan ratlarda, Nigella sativa'nın (NS) obezite üzerine etkisi histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla 32 rat, her bir grupta sekiz rat olacak şekilde; Kontrol (n:8), Obezite (n:8), Obezite+NS (n:8) ve NS (n:8) olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, standart rat pelet yemiyle beslendi. Obezite grubu, enerji değeri yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslendi. Obezite+NS grubu, enerji değeri yüksek diyetli pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi ratlara 3mg/kg/rat dozda günlük olarak orogastrik gavaj ile verildi. NS gurubu ise; standart pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi ratlara 3mg/kg/rat dozda günlük olarak orogastrik gavaj ile verildi. Çalışma boyunca sıçanların kilo alımı takip edildi. Deneme sonucunda nekropsi yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için kan ve doku örnekleri alındı. Histopatolojik olarak obezite grubunda; karaciğerde sentrilobuler hepatositlerde farklı büyüklüklerde keskin sınırlı yağ vakuolleri ve bu hepatositlerde koagulasyon nekrozu gözlenirken, Obezite+NS ekstresi grubunda kontrol grubunda olduğu gibi karaciğerin normal histolojik görünümü izlendi. Kan serumu örneklerinde; alanin transaminaz (ALT), aspartik transaminaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz (LDH), gama glutamil transferaz (GGT), kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve açlık kan şekeri (AKŞ) aktiviteleri belirlendi. Obezite grubunda trigliserid düzeyi; kontrol, NS+obezite ve NS grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. NS+obezite grubunda serum ALT düzeyi; kontrol ve obezite grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. ALP, LDH, trigliserit ve AKŞ aktiviteleri kontrol grubuna göre önemli ölçüde arttığı, obezite+NS ekstresi grubunda ise kontrol grubuna oldukça yakın olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, enerji değeri yüksek diyetli pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi verilen ratlarda karaciğerde yağ dejenerasyonun büyük oranda önlendiği belirlendi.

BiyokimyaDiyetHayvan deneyleri+5
Maksut Işık
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda yüksek yağlı diyet ile beslemenin obezite oluşumunu önlemesi üzerine ısırgan otu tohumu (urtica dioica seed) ekstraktı etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması

Sunulan bu çalışmada, yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenen ratlarda ısırgan otu tohumu (Urtica Dioica; UD) ekstraktının obezite oluşumu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 32 adet erkek Wistar albio rat her grupta 8 adet olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu; standart rat pelet yem ile beslendi. YYD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağlı pelet yem ile beslendi. YYD + UD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. UD grubu; Standart pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. 75 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen&Eozinle(H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örneklerinden AST, ALT, LDH, ALP, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak YYD grubu ratların karaciğer dokularında hepatositlerde dejenerasyon ve nekroz ve remark kordon yaplarında bozulma görüldü. YYD + UD grubu ratlarda bu bulguların kısmen azaldığı belirlendi. YYD grubunda ALT, ALP, trigliserid ve LDL düzeyleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu. YYD grubu ile karşılaştırıldığında, YYD + UD grubunda bu düzeylerin anlamlı olarak düştüğü belirlendi. YYD grubunda kontrole göre azalan HDL düzeyinin, YYD + UD grubunda YYD grubuna göre arttığı görüldü. YYD grubu ratlarda kolesterol düzeyinin kontrole göre arttığı belirlenirken, YYD + UD gurubunda kolesterol düzeyinin YYD grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. YYD ile beslenme kilo artşı sağlarken, UD eksratının uygulanması ile kilo alımında kısmen azalma meydana geldi. Sonuç olarak, UD eksraktı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, serum lipit düzeylerinde azalmaya neden olduğu ve kilo alımını kısmen engellediği, ancak kolesterol düzeyinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, UD ekstresinin YYD ile beslenmenin olumsuz etkilerine karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.

BiyokimyaDiyetDiyet yağları+7
Kenan Kaçak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda yüksek yağlı diyet ile beslemenin obezite oluşumunu önlemesi üzerine meyan kökü çayının (glycrrhiza glabra) etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması

ÖZDERE B. Ratlarda Yüksek Yağlı Diyet ile Obezite Oluşumu Üzerine Meyan Kökü (Glycrrhiza glabra) Ekstraktı Etkisinin Histopatolojik ve Biyokimyasal Olarak Araştırılması Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Patoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Yapılan bu çalışmada yüksek yağlı diyet ile beslenen ratlarda, Meyan kökü (Glycrrhiza glabra)çayının obezite oluşumu üzerine etkisi histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu maksatla 32 adet sağlıklı Wistar albino türü rat; Kontrol (K)(n:8), Yüksek Yağlı Diyet (YYD)(n:8), YYD+Meyan (YYD+M)(n:8) ve Meyan (M)(n:8) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu ratlara standart pellet yem verildi. YYD ve YYD+M grubu ratlar 300g/kg oranında tereyağı eritilip yeme katılarak enerji değeri yüksek (4000 kcal/kg üzeri) pellet yemiyle 8 hafta süreyle beslendi. YYD+M ve M grubu ratlara 1gr/kg vücut ağırlığı olacak şekilde günlük hazırlanan Meyan kökü (Glycrrhiza glabra) çayı oral olarak verildi. Deney süresince periyodik aralıklarla ratların canlı ağırlık artışları izlendi. Histopatolojik olarak karaciğerden alınan doku örneklerinde YYD grubunda hepatositlerde makro ve mikroveziküler yağlanma, sinusoidal dilatasyon, hidropik dejenerasyon ve bazı hepatositlerde koagulasyon nekrozları görülürken, YYD+M grubunda tek tük makro ve mikroveziküler yağlanma, hafif derecede hidropik dejenerasyon ve nadiren koagulasyon nekrozları görüldü. Biyokimyasal analizlerde ALT, AST, ALP, LDH, Kolesterol, Trigliserit, HDL ve Kan Glukoz düzeyleri YYD grubunda kontrol grubuna göre belirgin düzeyde yüksek, YYD+M grubunda ise kontrol grubuna yakın olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, YYD ile birlikte verilen Meyan Kökü (Glycrrhiza glabra) ekstresinin ratlarda obezite oluşumunun önüne geçebileceği kanatine varıldı.

BeslenmeDiyet yağlarıHayvan deneyleri+3
Barış Özdere
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çoban çantası (capsella bursa pastoris L) bitkisinin etil alkol ile oluşturulan karaciğer hasarları üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması

Polat O, Çoban Çantası (Capsella Bursa-Pastoris L.) Bitkisinin Etil Alkol ile Oluşturulan Karaciğer Hasarları Üzerine Etkisinin Histopatolojik ve Biyokimyasal Olarak Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Sunulan bu çalışmanın amacı etil alkol ile oluşturulan karaciğer toksikasyonuna karşı çoban çantası (Capsella Bursa-Pastoris L.) bitkisi çayının koruyucu etkinliğini araştırmaktır. Bu amaçla 32 adet erkek wistar albino rat rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu; Standart pelet yem ile beslendi. Alkol grubu; Günde bir defa 4 ml/kg % 30'luk etil alkol orogastrik gavaj ile verildi. Alkol + Çoban çantası grubu: Günde bir defa 4 ml/kg % 30'luk etil alkol ve 1 ml/kg bitki çayı günlük orogastrik gavaj ile verildi. Çoban çantası grubu; Günde bir defa 1 ml/kg bitki çayı orogastrik gavaj ile verildi. 60 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H&E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örnekleri santrifüj edilerek serumları çıkarıldı. Serumlardan karaciğer harabiyeti serum enzimlerinden Alanin transaminaz (ALT), Aspartik transaminaz (AST), Alkalen fosfataz (ALP) ve Laktat dehidrogenaz (LDH) seviyeleri ve Kolesterol, Trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve Açlık kan şekeri (AKŞ) düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak alkol grubu ratların karaciğerlerinde meydana gelen dejeneratif-nekrotik değişikliklerin alkol + Çoban çantası grubunda kısmen azaldığı belirlendi. Biyokimyasal olarak, alkol grubunda kontrole göre artan AST, ALT ve ALP düzeylerinin alkol + Çoban çantası tedavi grubunda azaldığı görüldü. Çoban çantası çayı ile tedavinin trigliserid ve HDL düzeylerine olumlu etki ettiği görülürken, LDL ve kolesterol değerlerini olumsuz etkilediği görüldü. Sonuç olarak, çoban çantası çayı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, ancak LDL ve kolesterol düzeylerinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, çoban çantası çayının etil alkol ile oluşturulan karaciğer toksikasyonuna karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.tır

Capsella bursa-pastorisEtanolHayvan deneyleri+4
Orhan Polat
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyabetik ratlarda ardıç (juniperus communis Lh) yağının antidiyabetik etkisinin histopatolojik immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırılması

Sunulan bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde ardıç (Juniper berry; JB) yağının antidiyabetik etkisi histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla, 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele seçilerek; kontrol, diyabetes mellitus (DM), DM + akarboz, DM + ardıç yağı ve ardıç yağı olmak üzere beş gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, tek dozluk (55 mg/kg, periton içi [i.p]) STZ enjeksiyonu ile oluşturuldu. DM + ardıç ve ardıç grubu ratların yemlerine 50 ml/kg ardıç yağı katılarak verildi. 28 günlük deneme süresi sonunda ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. İmmunohistokimyasal olarak pankreas dokusunda insülin immun-ekspresyonu çalışıldı. Serumda ise ALT, AST, ALP, LDH, total kolesterol, trigliserit, kreatinin ve üre düzeyleri araştırıldı. Histopatolojik olarak DM grubu ratların karaciğer dokusunda hepatositlerde dejenerasyon, böbreklerde tubulus hücrelerinde dejenerasyon ve nekroz, glomerular yapıda bozulma ve pankreas dokusunda langerhans adacıklarının belirgin hücre kaybı sonucu normal görünümlerinin bozulduğu gözlendi. Bu histopatolojik değişikliklerin DM + ardıç grubunda önemli derecede azaldığı tespit edildi. İmmunohistokimyasal olarak Beta (β) hücrelerde STZ'nin neden olduğu dejeneratif değişiklikler sonucu DM grubunda insülin immünoreaktif hücre sayısında azalma tespit edildi. Ardıç yağı ile tedavi sonucu immünoreaktif β hücrelerin sayısında önemli ölçüde artış belirlendi. Biyokimyasal sonuçlar, ardıç yağı tedavisi sonucu ALT, AST, üre ve kreatinin değerlerinde önemli iyileşme sağlandığını gösterirken, kan glikoz düzeyinde önemli düşüş belirlendi. Bu sonuçlar, ardıç yağının ratlarda STZ ile oluşturulan diyabete karşı koruyucu etkiye sahip olduğunu ortaya koydu.

AntidiyabetiklerArdıçBiyokimya+7
Gevez Bağış
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Respiratuar sinsityal virus ile doğal enfekte kuzu pnömonilerinde indüklenebilir nitrik oksit sentetaz, CD3 ve CD8 immun-ekspresyonlarının araştırılması

Respiratorik Sinsityal Virus (RSV), Paramyxoviridae familyasının Pneumovirus genusuna dahil bir RNA virusudur. Sunulan bu çalışmanın amacı, RSV ile doğal enfekte kuzu akciğer dokularında indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS), CD3 (Pan T hücre) ve CD8 (sitotoksik T hücre) ekspresyonlarını immunohistokimya (IHC) metodu ile değerlendirmektir. Bu amaçla, mezbahanede kesilen kuzulardan, 100 adet pnömonili ve 10 adet kontrol akciğer doku örnekleri makroskobik olarak incelendikten sonra alındı ve %10'luk tamponlu formaldehitte tespit edildi. Rutin doku takibinden geçirilen dokular, histopatolojik incelemeler için Hematoksilen & Eozin (H&E) ile boyandı. Doku kesitleri ayrıca immünohistokimyasal incelemeler için poliklonal antikorlar kullanılarak Streptavidin-peroksidaz (ABC) prosedürüne göre boyandı. İmmunohistokimyasal incelemeler sonucunda onsekiz (18) dokuda RSV pozitif olarak tespit edildi. Daha sonra bu pozitif vakalar iNOS, CD3 ve CD8 immun-ekspresyonları açısından değerlendirildi. Bu vakaların tamamında iNOS ekspresyonunda kontrole göre artış belirlenirken, ondört (14) vakada CD3+ T lenfositlerin sayısında artış tespit edildi. CD8+ T lenfositler ise beş (5) vakada belirlendi. Sonuç olarak, RSV ile pozitif vakalarda iNOS immun-ekspresyonunda artış olması ve vakaların çoğunda CD3+ T lenfositlerin sayısında artış tespit edilmesi, RSV ile doğal enfekte kuzu pnömonilerinde meydana gelen immun yanıtta, iNOS ve CD3+ T lenfositlerin önemli rol aldıklarını gösterdi. Anahtar Kelimeler: CD3, CD8, iNOS, İmmunohistokimya,RSV,Kuzu.

Hayvan hastalıklarıKoyunlarKuzular+4
Ceyhun Aydemir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Broyler yemine 42 gün boyunca AFB1 katılarak oluşturulan deneysel aflatoksikozisde ısırgan tohumu (u. dioica l seed) ekstraktının koruyucu etkinliğinin araştırılması

Aflatoksikozis; hayvanlarda önemli ekonomik kayıplara neden olan ve insan sağlığını tehdit eden aflatoksin (AF) kaynaklı bir mikotoksikozisdir. Yapılan çalışmalarda ısırgan otunun (Urtica dioica) immunomodülatör, antioksidan ve antikanserojenik etkileri başta olmak üzere birçok farmakolojik etkileri ortaya konulmuştur. Ancak, broyler yetiştiriciliğinde, ısırgan tohumu eksraktının (UDS) kronik aflatoksikozise karşı koruyucu etkisiyle ilgili bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Sunulan bu çalışmada, broyler yemine 42 gün boyunca aflatoksin B1 (AFB1) katılarak oluşturulan deneysel aflatoksikozisde UDS ekstraktının koruyucu etkinliği, histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla, toplam 32 broyler civciv, her biri 8'erli 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu; normal broyler yemi, UDS grubu; 30 ml/kg UDS ekstresi katılmış yem, AFB1 grubu; 1mg/kg AFB1 ilave edilmiş yem, AFB1+ UDS grubu; 1mg/kg AFB1 + 30 ml/kg ısırgan otu tohumu ekstresi ilave yem ile beslendi. Kırk iki günlük deneme sonunda nekropsileri yapılan broylerlerden biyokimyasal ve histopatolojik analizler için örnekler alındı. Biyokimyasal olarak AFB1 grubunda; karaciğer ve serum SOD, GSH-Px, CAT, TAS ve BcL-2 düzeyleri kontrol grubuna göre düşük iken TOS ve kaspaz-3 seviyeleri ise yüksekti (p<0.001). Ancak AFB1+UDS grubunda karaciğer ve serum GSH-Px ile serum SOD, CAT ve TAS değerleri AFB1 grubuna göre oldukça yüksekti (p<0.001). Ayrıca AFB1+UDS grubunda, AFB1 grubuna göre hem karaciğer hem de serum örneklerinde CAT ve BcL-2 düzeylerinde de hafif artış gözlendi (p>0.05). AFB1+UDS grubunda hem karaciğerde hem de serumda AFB1 grubuna göre TOS ve kaspaz-3 düzeyleri düşük, BcL-2 düzeyleri ise oldukça yüksekti (p<0.001). Patolojik olarak AFB1 grubunda karaciğerde büyüme ve solgunluk; histopatolojik olarak ise yaygın hidropik dejenerasyon, periportal fibrozis ve perisinüzoidal myofibroblastik hücrelerde (Ito cells) aktivasyon görüldü. AFB1+UDS grubunda bu morfolojik değişikliklerin çok hafif düzeylerde bulunduğu gözlendi. Bu bulgulara göre; UDS ekstraktının güçlü antioksidan kapasitesi sayesinde doku hasarını engelleyerek kronik broyler aflatoksikozisde çok belirgin düzeyde koruyucu etkiye sahip olduğu söylenebilir.

Erhan Ayna
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel olarak diethylnitrosamine ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde urtica dioica'nin antitümör etkinliğinin araştırılması

Kanser, kardiyovasküler sistem hastalıklarından sonra en çok ölüme sebep olan bir hastalıktır. Karaciğerin primer malign tümörlerinin çok büyük bir kısmını hepatosellüler karsinom oluşturmaktadır. Dietilnitrozamin (DEN), genetik etkili kimyasal kansorejenlerin büyük bir kısmını teşkil etmektedir. DEN; sigara dumanında, kürlenmiş ve kızartılmış yemeklerde, kozmetik ürünlerde, alkollü içkilerde, işlenmiş et ürünlerinde, tarımda kullanılan kimyasallarda, çeşitli endüstriyel ürünlerde bulunmaktadır. Karaciğerde metabolize edilen DEN; karsinojenik, teratojenik, toksik ve mutajenik etkilere sahiptir. DEN, bilim dünyasında deney hayvanlarında karaciğer tümöründe indükleyici olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Günümüzde alternatif tıpta yaygın bir şekilde kullanılan ısırgan otunun birçok medikal (antikanserojen, antiinflamatuar, antimikrobiyal, antitoksik, antioksidan, hepatoprotektif, antidiyabetik ve hipoglisemik) özelliklere sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde Urtica dioica tohumu ekstraktının (UDTE) antitümör etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla; toplam 40 rat, her biri 8'erli 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, UDTE grubu; her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (0,5 ml eter yağ ekstresi ve 0,5 ml etanol ekstresi), DEN grubu; 200 mg DEN/kg/rat, DEN+UDTE-1 grubu; 200 mg DEN/kg/rat + her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (etanol ekstresi), DEN+UDTE-2 grubu; 200 mg DEN/kg/rat DEN+her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (eter yağ ekstresi) aldı. 16 haftalık deneme sonunda nekropsileri yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik analizler için örnekler alındı. Biyokimyasal olarak DEN uygulaması; AST, ALT ve LDH aktiviteleri ile TOS ve MDA düzeylerini artırırken, TAS, GSH, CAT, SOD ve GSH-Px düzeylerini ise azaltmıştır. Ancak DEN ile birlikte UDTE kullanımının antioksidan kapasiteyi artırdığı ve oksidatif stresi baskıladığı, karaciğer harabiyetini önlediği gözlenmiştir. Diğer taraftan DEN uygulamasının, tümör belirteçlerinden özellikle CA 15-3, CA 19-9 ve CA 125-II aktivitelerini ve apoptotik faktörlerden özellikle kaspaz-3 seviyelerini önemli ölçüde artırdığı, DEN ile birlikte UDTE kullanımının ise bu artışları azalttığı saptanmıştır. Patolojik olarak DEN grubunda karaciğerde ince granüler bir görünüm; histopatolojik olarak ise hepatositlerde yaygın olarak büyük ve küçük hücre değişimleri ile karakterize displaziler ile dejenerasyon, safra kanalı hiperplazisi, yangısal hücre infiltrasyonları, fibrozis ve kolestazis gözlendi. DEN+UDTE gruplarında bu morfolojik değişikliklerden büyük hücre değişimlerinin, kistik dejenere hepatositlerin ve fibrozisin oluşmadığı, diğerlerinin ise hafif düzeylerde kaldığı gözlendi. İmmunohistokimyasal olarak, DEN grubunda Hep par-1, AFP, kaspaz-3 ve iNOS boyamalarında belirgin reaksiyon gözlenirken DEN ile birlikte UDTE verilen gruplarda bu antikorların ekspresyonlarında anlamlı azalma olduğu saptandı. Bu bulgulara göre; DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde UDT ekstraktının güçlü antioksidan kapasitesi sayesinde doku hasarını engelleyerek çok belirgin düzeyde antitümör etkinliğe sahip olduğu sonucuna varılmıştır.

Antineoplastik ajanlarDietilnitrozaminHayvan deneyleri+6
Ömer Faruk Keleş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyabetik ratlarda arı ekmeği (perga)'nin antidiyabetik etkisinin histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırılması

Bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde arı ekmeğinin (perga) antidiyabetik potansiyelinin histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 40 adet erkek Wistar albino sıçanı rastgele beş gruba ayrılmıştır: Kontrol, perga (0,5 g/kg), STZ (STZ, 55 mg/kg), STZ + perga (STZ, 55 mg/kg + Perga, 0,5 g/kg) ve STZ + Akarboz (STZ, 55 mg/kg + Akarboz, 20 mg/kg). Diyabet, tek doz STZ enjeksiyonu [55 mg/kg, intraperitoneal (i.p.)] ile indüklenmiştir. Perga ve akarboz uygulamaları deney süresi boyunca günlük olarak gastrik gavaj yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Deney süresince belirli aralıklarla kuyruk veninden kan glukoz düzeyleri ölçülmüş; deney sonunda pankreas dokuları histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. Ayrıca serumda ALT, AST, ALP, LDH, total kolesterol, trigliserid, kreatinin, üre ve glukoz düzeyleri analiz edilmiştir. STZ uygulaması, pankreas dokusunda belirgin histopatolojik lezyonlara ve immunohistokimyasal olarak insülin ekspresyonunda anlamlı azalmaya yol açmıştır. Biyokimyasal analizlerde diyabete bağlı olarak önemli değişiklikler gözlenmiştir. Perga uygulaması, hiperglisemiyi baskılayarak kan glukoz düzeylerinde azalma sağlamış; pankreatik histopatolojik bulgularda ve insülin immunekspresyonunda iyileştirici etkiler göstermiştir. Ancak, perga ile tedavi grubunda karaciğer enzim düzeylerinde olumsuz değişiklikler saptanmıştır. Elde edilen bulgular, perganın STZ ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde potansiyel antidiyabetik etkiler gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, karaciğer üzerine gözlemlenen etkiler dikkate alındığında, perganın antidiyabetik etkinliğinin ve güvenirliliğinin daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir

Mehmet Çubukçu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Köpeklerde dermatozların histopatolojik incelenmesi, androjen ve östrojen reseptör ekspresyonlarının immunohistokimyasal değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

Deri hastalıkları veteriner klinik pratiğinde en sık görülen hastalıklar arasında yer almaktadır. Klinik dermatolojide bu hastalıklar gözle muayenesi çok kolay görünen ancak teşhis ve tedavisi birçok güçlüğü beraberinde getiren hastalıklardır. Dermatoloji pratiği klinisyen ile patolog arasında etkili bir iletişim ve dermatolojiye özgü bilgi birikimi ve tecrübe olmadan mümkün olmayan alt gruplardandır. Dermatopatoloji kendi içinde tıbbi terminolojiden farklı bir dile sahiptir. Dermatoloji ile ilgilenen klinisyenlerin bu dile hakimiyeti histopatoloji raporunun doğru değerlendirilmesi dolayısıyla hastalığın tanı ve tedavisinin düzenlenmesi için büyük önem taşımaktadır. Veteriner dermatopatoloji klinik pratikte de artan yoğunlukla orantılı olarak her gün gelişmekte, ihtiyaç duyulan yeni analiz yöntemleri ile multidisipliner çalışmaya ihtiyaç duyulan alanlardandır. Histopatoloji deri hastalıklarında tek başına yeterli bir analiz yöntemi değildir. Histopatoloji ile verilen rapor klinisyen için yalnızca bir yönlendirme, ayırıcı tanı aracı ya da yol gösterici olarak kullanılabilmekte ve genellikle kesin tanı içermemektedir. İmmunohistokimya veteriner patolojide sıklıkla tümör patolojisinde kullanılmakta ancak rutin uygulamaya dahil olamamış analiz yöntemlerindendir. Araştırmalarda sıklıkla hastalıkların morfolojik özellikleri ve patogenezislerinin tanımlanmasında kullanılan immunohistokimyasal yöntemlerin rutin uygulamalara dahil edilmesi hastalıkların tanısında büyük avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızda köpeklerde deri hastalıklarında androjen ve östrojen reseptörlerinin ekspresyon ve yoğunlukları derinin hücrelerinde tanımlandı. Seks steroidlerinin ekspresyonları ile ilgili elde edilen bulguların hem hayvanlarda hem de insanlarda deri hastalıklarında, kıl folikülü gelişimi ve döngüsü ile ilgili mekanizmaları aydınlatmak için katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Burcu Can
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

GATA-3 ve SOX-10 ekspresyonunun epiteliyal köpek meme tümörlerinin moleküler alt tipi, histopatolojik tanı ve dereceleri ile ilişkisi

Bu çalışmada, köpek meme tümörlerinde GATA-3 ve SOX-10 ekspresyonlarının immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve bu ekspresyonların tümörlerin histopatolojik tipi, tümör derecesi, moleküler alt tipi ve sağkalım süresi ile ilişkilerinin araştırılması amaçlandı. Retrospektif planlanan çalışma kapsamında toplam 100 köpek meme tümörüne ait parafin bloklardan elde edilen doku kesitleri immünohistokimyasal analiz için hazırlandı. GATA-3 ve SOX10 proteinlerinin ekspresyonunu belirlemek amacıyla indirekt immunoperoksidaz yöntemi uygulandı. Ayrıca tümörlerin moleküler alt tiplerinin belirlenmesi amacıyla östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, Her-2 ve p63 antikorları kullanıldı. Kesitler deparafinizasyon ve rehidrasyon işlemlerinin ardından antijen geri kazanımına tabi tutuldu. Daha sonra primer antikorlar ile inkübasyon gerçekleştirildi. Sekonder antikorların uygulanması ve kromojenik geliştirme işlemlerinden sonra preparatlar hematoksilen ile karşıt boyama yapıldı ve ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme sonucunda en sık görülen tümör tipleri tubuler karsinom (%27), kompleks karsinom (%19) ve tubulopapiller karsinom (%12) olmuştur. Tümör derecelerine göre dağılımda olguların %46'sı Grade 2, %45'i Grade 3 olarak değerlendirilmiştir. Moleküler alt tip dağılımında Normal-Benzeri %27 ile en sık gözlenen alt tiptir. GATA-3 ekspresyonu olguların %66'sında pozitif bulunmuş, özellikle Luminal B alt tipinde yüksek düzeyde ekspresyon (3+) gözlenmiştir. GATA-3 ekspresyonu ile tümör tipi (p=0.026) ve moleküler alt tip (p=0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. SOX-10 ekspresyonu %85 oranında pozitif bulunmuş, özellikle bazal-benzeri tümörlerde belirgin pozitiflik göstermiştir. Sağkalım süreleri ile GATA-3 ve SOX-10 ekspresyonları arasında anlamlı fark bulunmamış olsa da, Luminal A alt tip ve GATA-3 pozitifliği ile uzun sağkalım arasında pozitif eğilim saptanmıştır. Sonuç olarak, GATA-3 ve SOX-10 belirteçlerinin köpek meme tümörlerinde moleküler sınıflamayı destekleyen ve prognostik potansiyeli olan değerli biyobelirteçler olduğu sonucuna varılmıştır.

Sümeyye Toyga
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

B. melitensis ile enfekte fötal koyun akciğerlerinde Surfactan protein A ve IL-1'in immunohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi

Maternal intrauterin enfeksiyonların, fetüste sistemik bir yangının oluşmasına ve sitokinlerin artmasına sebep olarak akciğer, beyin gibi organları etkileyebildiği, özellikle akciğer hasarı ve bronkopulmoner displazi (BPD) gelişiminde önemli bir rol oynadığı bildirilmektedir. Bu çalışmada Brucella melitensis ile doğal enfekte intrauterin enfeksiyon modelinde, proinflamatuar sitokin IL-1β, antiinflamatuar sitokin IL-10 ve SP-A, akciğer hasarına etkilerini belirlemek amacıyla 30 adet fetüste immunohistokimyasal yöntemle boyanarak, değerlendirildi. Bakteriyolojik ve/veya immunohistokimyasal incelemede B. melitensis pozitif olan 30 adet fetüsten alınan dokular histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede çok etkilenen doku olan akciğerlerde 12 fetüste (%40) bronkopnömoni gözlenirken, 18 (%60) olguda ise interalveoler ve interlobüler septumda genişleme tespit edildi. İmmunohistokimyasal incelemede B. melitensis antijeni akciğerlerde alveoler makrofajların sitoplazmasında yoğun olarak boyandı. IL-1 tüm fetal akciğerlerde (%100) alveoler makrofajlar, endotel hücreleri ve bronş-bronşiol epitellerinde değişen şiddette immun pozitifti. IL-10, üç (%10) olguda fetal akciğer dokusunda, alveoler makrofajlarda ve bronş, bronşiol epitelleri az miktarda boyandığı tespit edildi. SP-A, immun pozitif 5 (%16) olguda fetal akciğerlerin tip II pnömositleri ile alveolar makrofajların sitoplazmalarında tespit edildi. Sağlıklı kontrol fetüs akciğerleri ile karşılaştırıldığında, hasar oluşan enfekte akciğer dokularında IL-1 immun pozitifliği yüksek iken, IL-10 ekspresyonunun ise anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edildi. İntrauterin enfeksiyonlarda akciğer hasarının, proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin dengesinin, proinflamatuar sitokin IL-1 miktarındaki aşırı artışına bağlı olarak bozulmasıyla şekillendiği, SP-A'nın ise sadece 5 olguda pozitif reaksiyon vermesinin gebelik yaşının erken evrede olduğu bu nedenle fetüslerin akciğerlerinin henüz gelişimini tamamlayamamasından kaynaklandığı sonucuna varıldı.

Akciğer hastalıklarıBrusellaBrusella melitensis+7
Sevgi Demirbaş
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Bakır sülfat ile oluşturulan deneysel karaciğer hasarında sinir büyüme faktörünün p38 MAPK sinyal yolağı üzerindeki rolü

Farelerde CuSO4 ile oluşturulan karaciğer doku hasarı modelinde eksojen Sinir Büyüme Faktörü (NGF) uygulamasının oluşan hasar üzerine etkisi p38 MAPK sinyal yolağı üzerinden histopatolojik, immunohistokimyasal, biyokimyasal ve moleküler yöntemlerle araştırıldı. Çalışmada 64 adet ergin erkek BALB/c fare rastgele 8 gruba ayrıldı ve aşağıda belirtilen dozlarda tüm uygulamalar 24 saat arayla 3 kez intraperitoneal olarak gerçekleştirildi. Kontrol grubu: serum fizyolojik, NGF grubu: 10 µg/kg NGF, p38MAPKi grubu: 20 mg/kg p38 MAPK inhibitörü (SB203580), NGF+p38MAPKi grubu: 10 µg/kg NGF ve 20 mg/kg SB203580, Bakır grubu: 20 mg/kg CuSO4, Bakır+NGF grubu: 20 mg/kg CuSO4 ve 10 µg/kg dozda NGF, Bakır+p38MAPK grubu: 20 mg/kg dozda CuSO4 ve 20 mg/kg SB203580, Bakır+NGF+p38MAPKi grubu: 20 mg/kg CuSO4, 10 µg/kg NGF ve 20 mg/kg SB203580. Uygulamaların sonunda fareler dekapite edilerek kan ve karaciğer dokuları toplandı. Kan serumlarında ALT, AST ve GGT ile karaciğer dokularında MDA, GSH, TAS ve TOS seviyeleri biyokimyasal yöntemlerle belirlendi. Karaciğer dokularında histopatolojik ve immunohistokimyasal (NGF, iNOS, nitrotirozin, kaspaz 8, kaspaz 3, IL-1, IL-6 ve TNF-α) incelemeler gerçekleştirildi. Karaciğer dokularında p38 MAPK mRNA ekspresyonunun seviyesi moleküler yöntemlerle belirlendi. Kontrol grubuna oranla, sadece bakır uygulanan gruptaki deneklerde ALT, AST, MDA, TOS, iNOS ve nitrotirozin seviyelerinde artış ile GSH ve TAS seviyelerinde azalma gözlemlendi. Bakır ile birlikte NGF uygulanan deneklerde ise bu belirteçlerin seviyelerinin hücre homeostazisine yönelik anlamlı oranda (p<0.05) değiştiği tespit edildi. Eksojen olarak bakır ile birlikte NGF uygulaması, bakırın hepatositlerde neden olduğu akut yangısal cevabın (IL-1, IL-6 ve TNF-α) anlamlı oranda (p<0.05) azalmasına neden oldu. p38 MAPK inhibitörü olan SB203580, bakır ve NGF ile birlikte uygulandığında ise NGF'nin göstermiş olduğu iyileştirici etkinin ortadan kalktığı belirlendi. Bu bulgular NGF'nin bakırın neden olduğu oksidatif ve nitrozatif hasarlara karşı koruyucu etkisini p38 MAPK sinyal yolağı üzerinden yaptığını gösterdi. Bakırın karaciğer dokusunda hidropik dejenerasyon, fokal nekroz ve apoptoza neden olduğu tespit edildi. Bakır ile birlikte NGF uygulanan gruptaki deneklerin karaciğerlerinde bakırın neden olduğu bu histopatolojik değişikliklerin şiddet ve seviyelerinin anlamlı oranlarda (p<0.05) azaldığı görüldü. Bakır+NGF grubundaki deneklerde Bakır+NGF+p38MAPKi grubundaki deneklere göre hidropik dejenerasyon ve fokal nekrozların şiddetinin anlamlı oranda (p<0.05) daha az olduğu, apoptotik hücre ölümü seviyesinde de (kaspaz 8 ve kaspaz 3) azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0.05) görüldü. Bu bulgular, bakırın neden olduğu hasarda NGF'nin hepatositleri apoptozdan koruyucu etkisini p38 MAPK sinyal yolağı üzerinden yaptığını göstermektedir.

Bakır sülfat
Mustafa Usta
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Asetaminofen ile oluşturulan akut karaciğer hasarında sinir büyüme faktörünün etkisi ve p38 MAPK sinyal yolağının rolü

Bu çalışmada, farelerde asetaminofen (APAP) ile oluşturulan akut karaciğer hasarında, eksojen sinir büyüme faktörünün (NGF) hepatoprotektif etkisi ve p38 MAPK sinyal yolağıyla etkileşimi araştırılmıştır. Çalışmada 9-10 haftalık, erkek, 64 adet BALB/c fare eşit olarak aşağıda belirtilen şekilde 8 gruba ayrıldı; Kontrol, NGF, SB203580, NGF + SB203580, APAP, APAP + NGF, APAP + SB203580 ve APAP + NGF + SB203580. Tüm uygulamalar (APAP 150 mg/kg, NGF 10 μg/kg ve SB203580 20 mg/kg) intraperitoneal tek doz olarak yapıldı. 24 saat sonra dekapitasyonla çalışma sonlandırılarak deneklerden biyokimyasal (ALT, AST, GGT, GSH, MDA, TAS, TOS), histopatolojik (Hematoksilen-Eozin boyama), immunohistokimyasal (iNOS, nitrotirozin, TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, kaspaz 3, kaspaz 8, NGF) ve moleküler (PZR) analizler için kan ve karaciğer doku örnekleri alındı. APAP uygulanan gruplarda farklı derecelerde, sentrilobüler bölgedeki hepatositlerde hidropik dejenerasyon ile karakterize hücre hasarı belirlendi. APAP+NGF+SB203580 ve APAP+SB203580 gruplarında hasarın diğer gruplardan daha şiddetli olduğu tespit edildi. Enzimatik hasar belirteçleri olan ALT, AST, GGT ile oksidatif strese ilişkin GSH, MDA, TAS, TOS, iNOS ve nitrotirozin seviyeleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. IL-1β ve IL-10 seviyelerinde APAP grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış şekillenmediği, TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarında ise artışın anlamlı olduğu görüldü. TNF-α ekspresyonunun APAP+NGF+SB203580 grubunda, IL-1β ve IL-6 ekspresyonlarının ise ayrıca APAP+SB203580 grubunda da diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi. APAP uygulamasının NGF ekspresyonunu artırdığı, en yüksek ekspresyonun APAP+SB203580 grubunda şekillendiği gözlendi. APAP grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 enzim seviyelerinin artığı, APAP grupları arasında APAP+NGF grubunda kaspaz 3'ün, APAP+NGF+SB203580 grubunda ise kaspaz 8'in anlamlı düzeyde yükseldiği görüldü. Moleküler yöntemle yapılan analizlerde APAP grubunda p38 mRNA seviyesi kontrol grubuna göre yüksek bulunurken, APAP uygulanan gruplar arasında p38 seviyeleri açısından anlamlı derecede farklılık bulunmadı. Çalışmamızın sonucunda; hepatositlerin 24 saatlik sürenin sonunda oksidan molekül yükünü tamponlayarak redoks homeostazını sağlayabildikleri gözlendi. Bu durumun doz ve zaman ilişkisine bağlı olarak GSH rezervlerinin yeterliliği sayesinde oluştuğu ve çalışmamızda hücreleri nekrozdan koruyan en önemli etken olduğu düşünüldü. Eksojen NGF uygulamasının p38 MAPK sinyali aracılığıyla aktive kaspaz 3 seviyesini artırdığı belirlendi. Eksojen NGF'nin APAP hepatotoksisitesine karşı koruyucu etkisinin bulunmadığı ve p38 MAPK sinyali inhibisyonunun hasarda artışa neden olduğu tespit edildi. APAP hepatotoksisitesinde, moleküler sinyallerin sonuca etkilerini ve aralarındaki etkileşimleri ortaya koyabilmek için, farklı APAP dozlarında ve çeşitli stres sinyallerini birlikte değerlendirecek çalışmalara ihtiyaç bulunduğu sonucuna varıldı.

Asetaminofen
Asım Ayaz
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel ülseratif kolit modelinde Curcumin' in koruyucu etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada ratlarda deneysel ülseratif kolit modelinde Curcumin' in koruyucu etkinliği patolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet, ağırlıkları 220±10 gram olan erişkin Wistar Albino ırkı dişi rat kullanıldı. Çalışmada gruplandırma; Grup I (Kontrol grubu; diğer gruplarda patolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeleri karşılaştırmak amacıyla ilk gün 1 ml serum fizyolojik kateter ile intrarektal olarak uygulandı), Grup II (TNBS grubu; bu gruptaki deney hayvanlarına ülseratif kolit oluşturmak amacıyla kateter ile intrarektal olarak yalnızca tek doz Trinitrobenzen Sülfonik Asit verildi), Grup III (Curcumin grubu; bu gruptaki deney hayvanlarına 21 gün süre ile her hayvana oral gavaj yoluyla 100 mg/kg/gün dozda yalnızca Curcumin uygulandı) ve Grup IV (Curcumin + TNBS grubu; TNBS ile ülseratif kolit oluşturulan gruba, ülseratif kolitin oluşturulduğu günden itibaren 21 gün süre ile her hayvana oral gavaj yoluyla 100 mg/kg/gün dozda Curcumin uygulandı) olmak üzere 4 farklı grup ve her grupta da 10 hayvan olacak şekilde yapıldı. Bulgular: Çalışmanın sonunda alınan kolon örnekleri histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler için kullanıldı. Histopatolojik bulguların şiddeti en yoğun olarak yalnızca TNBS verilen Grup II' de görüldü. TNBS+ Curcumin verilen Grup IV' te ise bu bulguların şiddeti yalnızca TNBS verilen gruba göre daha hafif şiddette saptandı. İmmunohistokimyasal incelemelerde ise Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü, Fibroblast Büyüme Faktörü ve Tümör Nekroz Faktör Alfa ile ilgili ekspresyonların histopatolojik bulgular ile paralellik gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmada elde edilen patolojik ve immunohistokimyasal sonuçlar doğrultusunda ratlarda deneysel ülseratif kolit modelinde Curcumin' in koruyucu alternatif bir ajan olarak kullanılabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Curcumin, Histopatoloji, İmmunohistokimya, Rat, Ülseratif Kolitis.

Mehmet Karaboğa
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım

Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.

AnemiAnemi-demir eksikliğiEnfeksiyonlar+6
Ahmet Alperen Özler
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Aeromonas veronii ile doğal enfekte levreklerde patolojik ve immunohistokimyasal bulgular

Amaç: Bu araştırma Aeromonas veronii ile doğal enfekte levreklerde, makroskobik, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak enfeksiyonunun nasıl bir yayılım, yoğunluk gösterdiğini araştırmak amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; Aeromonas veronii ile enfekte 22 adet levrek makroskobik, bakteriyolojik, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. Histopatolojik incelemelerde rutin HE boyamanın yanı sıra, Ziehl-Neelsen ve Brown-Hopps boyamalar yapılmıştır. İmmunohistokimya için Yeni Zelanda Albino tavşanı kullanılarak poliklonal antikor üretilmiş olup, bakteriyolojik incelemede ise sekans analizleri, API 20E ve VITEK-2 analizleri uygulanmıştır. Bulgular: Elde edilen bakterilerin sekans dataları gen bankasında eşleştirildiğinde bakterilerin Aeromonas veronii ile %96-98 arasında değişen oranlarda benzerlik gösterdiği görülmüştür. Histopatolojik olarak ise granülomlar en dikkat çekici bulgu olmuştur. İmmunohistokimyasal veriler bakterinin granülomlarda çoğunlukla makrofaj sitoplazmalarında yer aldığını ve yeni generasyonlarını bu hücrelerde şekillendirdiğini göstermektedir. Sonuç: Nekropsi ve histopatolojik bulguların ayırıcı tanıda yetersiz kalması, bakteriyolojik kültürü takiben kimyasal ve moleküler metodların ise uzun bir sürece yayılması tanıda gecikmelere yol açabileceği sonucunu doğurmuştur. Bu yüzden immunohistokimyasal metodların da tanıya eklenmesi gerektiği sonucu doğmuştur. Anahtar kelimeler: Aeromonas veronii, Bakteriyoloji, Histopatoloji, İmmunohistokimya, Levrek

Aeromonas veroniiBakterilerBalıklar+5
Emre Berke
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kültürü yapılan çipura (sparus aurata) velevrek (Dicentrarchus labrax) balıklarında görülen solungaç parazitlerinin histopatolojisi

Amaç: Bu çalışma Türkiye'de sıklıkla kültürü yapılan çipura ve levrek balıklarında görülen paraziter hastalıkların ve histopatolojik bulgularının tanımlanması amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın materyali; Kanyon Akua Veteriner Kliniği Hastalık Teşhis Laboratuvarına, Ocak 2021-Ocak 2022 tarih aralığında gelen hastalık şüphesi taşıyan ölü balık numunelerinden oluşmaktadır. Çalışmada; ağırlıkları 2-200 gr arasında değişen 3.150 adeti levrek (D. labrax), 2.100 adeti çipura (S. aurata) olmak üzere 5.250 adet balık kullanılmıştır. Numunelerin total boy-ağırlıkları ölçüldükten sonra, patolojik ve parazitolojik incelemeler için ikişerli gruplara ayrılmıştır. Bulgular: İncelemeler sonucunda çipura ve levrek balıklarında yoğun enfestasyonun görüldüğü başlıca on bir farklı paraziter etken saptandı. Bu hastalık etkenlerinden levreklerde görülenler; Lernantrophus spp., Diplectanum spp., Cryptocaryon spp., Amyloodinium spp., Trichodina spp., Apiosoma spp., Cryptobia spp., Costia spp. iken, çipuralarda görülenler ise; Microcotyle spp., Dactylogyrus spp., Furnestinia spp., Trichodina spp., Costia spp.'dir. Her ikisinde görülenler; Trichodina spp. ve Costia spp. idi. En yaygın görülen histopatolojik bulgular ise ödem, nekroz, hemoraji, telangiektazi, lamellar füzyon, dökülmeler, makrofaj, lenfosit ve eozinofilik granüle hücre infiltrasyonları oldu. Sonuç: Sahadaki levreklerde en sık görülen paraziter etken Diplectanum spp. iken en seyrek görüleni Apiosoma spp. idi. Çipuralarda en sık görülen paraziter etken Microcotyle spp. iken en seyrek Costia spp. etkeniydi. En yüksek mortalite (%10) ve en şiddetli histopatolojik lezyonlar Amyloodinium spp. türünde tespit edildi. Parazitin türüne göre boyutu arttıkça histopatolojik bulgu şiddetinin de arttığı görüldü. Vakalarda çoklu etken (multi parazitizm) görülme sıklığı tekli etken görülme sıklığından daha yüksekti. Anahtar Kelimeler: Çipura, Histopatoloji, Levrek, Parazit, Solungaç

BalıklarHistopatolojiLevrek balığı+4
Melike Dereli
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Enfeksiyöz bursal hastalık (Gumboro hastalığı) viruş aşısı ile aşılanan civcivlerde viral antijen lokalizasyonlarının immunohistokimyasal olarak belirlenmesi

Aydın Z. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Patoloji (Veteriner) Yüksek Lisans Tezi, Aydın, 2024. Amaç: Bu tez çalışması, Infeksiyöz bursal hastalık atenüe immunkompleks virusu (IBDV) ile aşılanmış civcivlerde şekillenen patomorfolojik değişiklikleri ve viral antijenin immunohistokimyasal dağılımını saptamak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada IBDV aşısı ile aşılanmış 55 adet civcivin histopatolojik ve immunohistokimyasal bulguları incelenmiştir. Hayvanlara 1, 3., 5., 10., 20., 30. ve 40.günlerde ötanazi uygulanmış, nekropsileri gerçekleştirilmiş, alınan doku örnekleri formol solüsyonunda tespit edilmiş ve alkollerde dehidre edilerek parafinde bloklanmıştır. Mikrotom ile 4 µm kalınlığında alınan kesitler hematoksilen ve eozin ile boyanarak ışık mikroskobik incelemeleri gerçekleştirilmiştir. İmmunohistokimyasal incelemede kullanılan IBDV antikoru, Yeni Zelenda Albino tavşanından elde edilmiştir. İmmunohistokimyasal inceleme için, seri kesitlere avidin-biotin immunoperoksidaz metodu uygulanmıştır. Bulgular: Histopatolojik incelemede, Bursa fabricius'ta ödem ve lenfositlerde karyolizis, karyoreksis ve karyopiknozis ile karakterize nekrotik değişiklikler, dalakta ise aşı uyarımına ilişkin primer lenfoid folikül oluşumları gözlendi. İmmunohistokimyasal incelemede, IBDV antijeni en yoğun olarak Bursa fabricius, timus, kemik iliği ve daha az olarak da dalakta tespit edildi. Sonuç: Ülkemizde en sistemli hayvancılığın gerçekleştirildiği kanatlı sektöründe IBDV aşısına ilişkin doku hasarlarının düzeyi ve rejeneratif yanıtın incelendiği ve yorumlandığı bu çalışmada, elde edilen sonuçların klasik yüksek virulensli IBDV aşılarına göre nekroz şiddetinin orta düzeyde kaldığı ve rejeneratif yanıtın da güçlü olduğu kaydedilmiştir. Dalaktaki antijenik uyarım ve B lenfosit aktivasyon alanlarını gösteren primer folikül oluşumlarının yeterli düzeyde görülmesi, hayvanların aşı virusuna iyi yanıt verdiğinin göstergesi olarak değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Aşılama, Civciv, Infeksiyöz Bursal Hastalık Virusu (IBDV), İmmunohistokimya, Patoloji

Aşılama
Zeynel Aydın
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Aydın ilinde kedi ve köpeklerde dırofılarıa türlerinin moleküler yöntemlerle belirlenmesi

Dirofilaria immitis ve Dirofilaria repens, zoonotik filarial nematodlardır ve evcil hayvanlar başta olmak üzere insanlar da dahil birçok memeli türünü enfekte edebilmektedirler. Bu parazitlerin bulaşması, mikrofiler taşıyan kan emici sivrisinekler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu parazitler, genellikle pulmoner arterlerde ve sıklıkla kalbin sağ tarafında bulunmaktadırlar ve bu sebeple "kalp kurdu" adının verilmesine sebep olmaktadırlar. Çalışma Aydın İli'nin çeşitli ilçelerindeki kedi ve köpeklerde Dirofilaria immitis ve Dirofilaria repens'in yaygınlığını ve coğrafi dağılımını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla Efeler, Kuşadası, Nazilli ve Didim ilçelerinden 200 köpek ve 150 kediden, toplamda 350 hayvandan, kan örnekleri alınmış, moleküler bir yöntem olan PZR ile Dirofilaria tür tayini yapılarak dirofilariasis açısından değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre 200 köpeğin 12'sinde (%6), 150 kedinin 3'ünde (%2) Dirofilaria immitis pozitif bulunmuş olup Dirofilaria repens gözlemlenmemiştir. Toplamda 350 hayvandan 15 tanesi Dirofilaria immitis pozitif bulunmuş olup, dirofilariasisin Aydın'daki prevelans değeri %4,29 olarak ölçülmüştür. Sonuç olarak, Dirofilaria immitis enfeksiyonları, hem köpek hem de kediler için önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Çalışma, sivrisinek popülasyonlarının kontrolünün, hayvanların düzenli veteriner hekim kontrolünün ve profilaktik tedbirlerin uygulanmasının, enfeksiyonların yayılmasını önlemek için kritik olduğunu vurgulamaktadır.

Çisem Meriç Ermete
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel olarak bleomisin ile oluşturulan pulmoner fibrozis üzerine tirozolün etkileri

Pulmoner fibrosis (PF) kollajen artışıyla karakterize kronik seyirli ilerleyici ve etkin tedavisi olmayan bir akciğer hastalığıdır. Antioksidan, antiinflamatuvar ve antifibrotik etkinliği bildirilen tirozol, zeytinyağında bulunan bir bileşik olup PF üzerindeki etkisine ilişkin yayınlara rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı tirozulün ratlarda Bleomisin (BLM) ile indüklenen PF üzerindeki doza bağlı etkilerini patolojik ve biyokimyasal parametreler ile araştırmaktır. Çalışmada 80 adet yetişkin erkek rat kullanılacak ve her bir grupta 10 hayvan olacak şekilde sekiz gruba ayrılacaktır. 1. gruba intratrakeal (İT) serum fizyolojik uygulanarak deney sürecinde gastrik gavaj ile su verilecektir. 2, 3 ve 4. gruplara İT serum fizyolojik uygulamasından sonra sırayla 20, 40 ve 80 mg/kg dozlarda tirozol 14 gün süreyle gastrik gavaj ile verilecektir. 5. gruba 4mg/kg BLM İT uygulanacaktır. 6, 7 ve 8. gruplara ise tek doz İT 4 mg/kg BLM verildikten sonra sırasıyla 20, 40 ve 80 mg/kg dozlarda tirozol gasrik gavaj ile 14 gün süreyle uygulanacaktır. Deney sonunda hayvanlar anestezi altında kalpten kan alınarak ötenazi edilecektir. Alınan kan serumundan oksidatif stres belirteçleri malondialdehit (MDA), superoksit dismütaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatiyon peroksidaz (GPX) düzeyleri belirlenecektir. Ayrıca alınan bronkoalveolar lavaj sıvısından (BALF) oksidatif stres belirteçleri ile interlökin 1(IL-1), IL-6 IL-13, transforming growth faktör beta (TGF beta), tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa) düzeyleri ELISA ile ölçülecek ve hücre morfolojileri de sitolojik olarak değerlendirilecektir. Sonrasında nekropsi ile sol akciğer lobu alınacak ve akciğer dokusundaki oksidatif stres parametreleri ile TNF α, IL-1, IL-6, IL-13, TGF-β, E-cadherin, α-SMA, vimentin, desmin, collagen Tip I ve Wnt/β-cathenin düzeyleri ELISA ile ölçülecektir. Histopatolojik incelemeler için sağ akciğer lobu Hematoksilen-Eozin ve Masson's trichrome ile boyanarak fibrozis yönünden değerlendirilecektir. Ayrıca akciğer dokusundaki kollajen düzeyinin bir göstergesi olan hydroxyproline (HPR) değeri spektrofotometre ile ölçülecektir. İmmunhistokimyasal olarak TNF α, IL-1, IL-6, IL-13, TGF-β, E-cadherin, α-SMA, vimentin, desmin, collagen Tip I ve Wnt/β-cathenin antikorları kullanılarak streptavidin-biotin peroksidaz tekniği ile boyanarak incelenecektir. Tüm bulgular istatistiksel olarak değerlendirilecektir.

Elif Ekinci
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Köpek viseral leishmaniozis'inde böbrek lezyonlarının patogenezisinin araştırılması

Kanin Viseral Leishmaniozis (KVL) zoonoz karakterde protozoal bir enfeksiyondur. Evcil ve yabani karnivorlarda lenfadenitis, osteomyelitis, hepatitis, dermatitis ve nefritis ile seyretmektedir. Leishmaniozis'in tanısında enfekte dokularda amastigotlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. Leishmania spesifik poliklonal/monoklonal antikorlar ile yapılan immunohistokimyasal incelemeler ile amastigot antijenlerinin ekspresyonu ortaya konularak hastalığın kesin tanısı gerçekleştirilir. Bu çalışma ile KVL'de böbrek hasarının olası immunpatolojik mekanizmlarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Araştırmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2002-2015 yılları arasında rutin incelemeye girmiş; histopatolojik/immunohistokimyasal olarak KVL tanısı konulmuş köpek olgularının böbrekleri incelenmiştir. Bu olguların böbrek dokusundaki histopatolojik lezyonlar tanımlanarak enfekte köpeklerin böbrek dokularında Leishmania amastigot antijeni, IgG ve Complement-3 (C3) birikimleri immunohistokimyasal olarak belirlenmiştir. Histopatolojik olarak KVL'nin tanısında karakteristik bir bulgu olan makrofaj sitoplazmalarında amastigot formasyonları bütün olgularda görülmemekle birlikte glomeruluslarda endotel, mezangial, glomeruler bazal membran kalınlaşmaları ile karakterize membranoproliferatif nefritis tanımlanmıştır. İmmunohistokimyasal olarak, lenf yumrusunda ve böbrek interstisyumunda makrofaj sitoplazmalarında amastigot pozitif reaksiyonlar elde edilmiştir. Bununla birlikte, böbrek glomerulus bazal membranlarında birikim göstermiş IgG pozitif reaksiyonlar ile böbrek glomerulus bazal membranlarında ve tubulus bazal mebranlarında birikim göstermiş C3 pozitif reaksiyonlar saptandı. Sonuç olarak, bu çalışma ile IgG ve C3 immunohistokimyasal ekspresyonları genel olarak görülmekle birlikte, bazı olgularda zayıf olarak kaydedilmiştir. Bu durum böbrek lezyonların patogenezsisinde yalnızca IgG ve C3 birikimleri yanında farklı immunpatolojik mekanizmaların da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Konu üzerine kontrollü deneysel çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Leishmaniozis, Ig G, Komplement 3, histokimya, immunohistokimya.

Böbrek hastalıklarıHayvan hastalıklarıHistokimya+7
Fazilet Canset Özden
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerde lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan mastitis modelinde MAST hücrelerinin aldıkları rollerin incelenmesi

Dünya genelinde ve ülkemizde süt sığırlarının en yaygın ve en önemli hastalıklarından olan mastitis, ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hastalığın akut safhasında şekillenen süt verimi, hak sağlığı ve hayvan refahı ile ilişkili problemlere ek olarak, kronik yangısal süreçte şekillenen fibrozis, fonksiyonel ünite kaybı ve ilerleyen dönemlerde meme dokusunun tamamen körelmesi ile sonuçlanabilir. Bağışıklık sisteminin nöbetçi hücreleri olarak bilinen mast hücreleri, çeşitli fizyolojik ve patolojik süreçlerde ve fibrozis oluşumunda aktif olarak rol oynarlar. Bu hücrelerin farklı doku ve organlarda yangısal süreçte aldıkları görevler kapsamlıca bilinse de mastitisler sırasında aldıkları rollere ilişkin bilgiler son derece sınırlıdır. Tez çalışmasında ineklerin doğal mastitis vakalarında ve farelerde oluşturulan akut ve kronik mastitis modelinde mast hücrelerinin mastitis patojenezindeki olası rolleri bu hücrelerin ilgili dokudaki varlıklarının tespiti, mikroanatomik yerleşimleri, immunofenotipleri ve aktiviteleri incelenerek sorgulanmıştır. Çalışmada ayrıca mast hücre stabilizasyonunun yangısal reaksiyon profiline ve fibrozis oluşumuna etkileri de in vivo model dahilinde araştırılmıştır. Son olarak, kültüre edilen meme dokusu fibroblastlarının proliferatif kapasiteleri ve kollajen sentez potansiyelleri mast hücrelerine ait triptaz ve kimaz enzimleri varlığında değerlendirilmiştir. Mastitisli meme dokularında mast hücre sayısının ve aktivitesinin artış gösterdiği ve bu artışın fibrozisin şiddeti ile doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Mast hücre stabilizasyonunun yangının şiddetini azalttığı ve fibrozisi hafiflettiği de ortaya konmuştur. Triptaz enziminin inek ve fare meme fibroblastları üzerinde proliferatif etkiye sahip olduğu ve bu hücrelerin kollajen sentez kapasitelerini artırdığı görülmüştür. Kimaz enzimi ile kültüre edilen fibroblastlarda da benzer proliferatif etkinin şekillendiği tespit edilmiştir. Bu bulguların ışığında, mast hücrelerinin mastitis patojenezinde önemli roller üstlendikleri görülmüş ve hem yangının hem de fibrozisin şiddetinin hafifletilmesi için bu hücrelerin stabilizasyonunun yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.

FarelerFibrozLipopolisakkaritler+3
Ayşe Meriç Mutlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Et tipi tavuklarda asites sendromunun oluşumunda vascular endothelıal growth factor (VEGF) aktivitesinin incelenmesi

Asites sendromunda et tipi tavuklarda pulmoner hipertansiyona bağlı olarak sağ kalp yetmezliği oluşur ve bunu izleyen venöz konjesyon gelişerek, vücut boşluklarında seröz sıvı birikimine neden olur. Vascular Endothelial Growth Factor (VEGF), fizyolojik ve patolojik anjiogenezisde ve ödem oluşumunda anahtar bir role sahip olan damarsal geçirgenliği arttıran oldukça güçlü bir mediyatördür. Bu tez çalışması yüksek rakım modeli oluşturularak et tipi tavuklarda Asites oluşumunun akut ve kronik döneminde VEGF'ün hastalıktaki olası rolünü immünohistokimya (İHK), ve ELİSA yöntemleri kullanarak incelemeyi amaçlamıştır. İHK'sal boyamalarda; akciğerde bronş epitelleri, damar endotellerinin ve adventisyasının pozitif boyandığı, damar etrafındaki bağ doku hücrelerinin ise az sayıdaki hayvanda ve sınırlı olarak boyandığı; karaciğerde hepatositlerin çok kuvvetli boyandığı; kalp boyamalarında hayvanların tamamına yakınında miyokart hücrelerinde ve elastik ipliklerde pozitif boyandığı; böbreğe ait kesitlerde özellikle tubul epitellerinin ve pozitif olarak boyandığı, beyin dokusu boyamalarında hayvanların tamamına yakınında nöronların pozitif boyandığı gözlendi. Semikantitatif İHK'sal skorlamada kontrole kıyasla akut dönemdeki asitesli hayvanlarda kalpte (3,28), böbrekte (1,54), akciğerde (1,61) ve beyinde (1,39) kat VEGF'ün daha yoğun boyandığı dikkati çekti. Kronik dönemde ise akut döneme kıyasla böbrekte (2,27), kalpte (2,27), akciğerde (1,81) ve beyinde (2,41) kat daha yoğun boyamalar dikkati çekti. ELISA testinde kronik dönemdeki (118, 2 pg/ml) asitesli hayvanların akciğer doku lizatlarının ortalama değerinin kontrol (114,8 pg/ml) ve akut döneme (114,9 pg/ml) göre daha yüksek olduğu gözlendi. Asites grubu hayvanlardaki asites sıvısındaki VEGF miktarının akut dönemde (69,5 pg/ml) kronik dönemden (16,8 pg/ml) 4,1 kat fazla olduğu gözlendi. Bu çalışmada, VEGF'ün somatik hücrelerden asites sırasında daha fazla salgılandığı ve asites sıvısında akut döneme kıyasla kronik döneme ilerledikçe azalan VEGF varlığının saptanması, VEGF'ün hastalığın patogenezisinde (özellikle akut dönemde) rol aldığını; ödem (ve asites) oluşumunda rol oynayabileceği düşündürmektedir

AssitHipertansiyon-pulmonerKümes hayvanları+2
Ömer Arda
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Manisa ve Aydın mezbahalarında kesilen koyunlarda muskuler sarkokistozisin yayılımı ve histopatolojik teşhisi

Sarkokistozis, koyunlarda sık görülen, zoonoz karakterde paraziter bir enfeksiyondur. Bu çalışmada; parazitin yoğunluğunun, hangi yaş aralığında ve hangi dokularda, ne sıklıkta bulunduğunun tespit edilmesi ve hastalığın koyunculuk açısından öneminin ortaya konulması amaçlanmıştır. Manisa ve Aydın Belediye mezbahalarından rastgele seçilen toplam 100 adet koyundan (58 adet 5-6 aylık; 42 adet 2 yaşlı), dil, özofagus, kalp ve çizgili kas dokuları toplandı. İncelenen dokularda makrokiste rastlanmazken tüm dokuların %97'sinde mikrokist saptandı. Tüm koyunların en az bir doku örneğinde mikrokist görüldü ve enfeksiyon oranının %100 olduğu tespit edildi. Kuzularda da en az bir doku örneğinde mikrokist görülme durumuna göre enfeksiyon oranı %94,82 idi. Kuzularda, mikrokist oluşumu sıralaması; dil (%81,03), çizgili kas (%75,86), kalp kası (%70,68) ve özofagus (%55,17) olarak tespit edildi. Koyunlarda mikrokistlerin dokular arasındaki dağılımı incelendiğinde, sırasıyla çizgili kasta (%97,61), kalpte (%95,23), özofagusta (%90,47) ve dil dokusunda (%88,09) belirlendi. Enfeksiyon; hafif, orta ve şiddetli derecede sınıflandırılmıştır. Buna göre; kuzulardaki hafif derecede enfeksiyon; çizgili kasta %62,06; özofagusta %53,44; kalpte ve dilde %50'dir. Orta derecede enfeksiyon; dilde %18,96; kalpte %13,79; çizgili kasta %12,06 ve özofagusta %1,72'dir. Şiddetli derecede enfeksiyon ise; dilde %12,06; kalpte %6,89; çizgili kasta %1,72 olarak saptanmış, özofagusta ise enfeksiyon tespit edilemememiştir. Enfeksiyon derecesi yönünden incelenen 2 yaşlı koyunlarda; hafif derecede enfeksiyon; özofagusta %57,14; çizgili kasta %52,38; kalpte %40,47 ve dilde %28,57; orta derecede enfeksiyon; dilde %52,38; çizgili kasta %42,85; özofagusta %28,57 ve kalpte %23,8 olarak saptanmıştır. Şiddetli derecede enfeksiyon ise; kalpte %30,95; dilde %7,14; özofagusta %4,76 ve çizgili kasta %2,38 olarak tespit edilmiştir.

AydınKoyunlarManisa+2
İlkin Atasorkun
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Köpeklerde doğal meme tümörlerinde HER2 ifadesinin ve apoptotik mekanizmaların araştırılması

Köpeklerde en sık görülen tümörlerden meme tümörleri, klinik, patolojik, prognostik önemini; bu evcil hayvanların insanlarla aynı çevresel ortamı ve koşulları paylaşması, genetik olarak insan meme tümörlerine yakınlık taşıması ve her geçen gün veteriner hekimlikte karşılaşılma sıklığının artışından almaktadır. Köpek meme tümörlerinin ileride prognoz ve tedavi sürecine yön verecek olan oluşum, gelişim ve tanı üçgenindeki hem hayvan sahipleri hem de klinisyen veteriner hekimlerin karşılaştığı güçlükler tümörün tipi, agresifliği ve tedavisini içermektedir. Buna yönelik olarak hayvanın yaşam kalitesi bakımından doğru yürütülmesi gereken bu süreç kapsamında, 42 adet meme biyopsi materyali histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiş, tümöre özgü lezyonlar tanımlanarak benign ve malign köpek meme tümörlerinin patogenezisi, apoptozis ve HER2'nin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, alınan örnekler histokimyasal yöntemler ile incelenerek tümörler histopatolojik olarak tanımlanmış, tümör dokularında apoptotik indeks TUNEL yöntem ile belirlenmiş, immunohistokimyasal yöntemle kaspaz-3, -8, -9 ve HER2 ekspresyonları semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede tümörlerin 36 tanesi adenokarsinom, 6 tanesi ise adenom ve benign değişimler olarak sınıflandırılmıştır. Malign tümörler; tubuler karsinom, kompleks karsinom, karsinoma mikst tip, karsinoma ve malignant miyoepiteliyoma, karsinosarkom, duktal karsinom, intraduktal papillar karsinom, anaplastik karsinom, solid karsinom ve komedokarsinom olarak adlandırılmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada, kaspaz-3, -8, -9, HER2 ekspresyonuna ilişkin değişen lokalizasyon ve şiddette pozitif reaksiyonlar belirlenmiştir. İyi huylu meme tümörlerinde TUNEL hafif pozitif ya da negatif reaksiyonlar; kötü huylu tümörlerde ise malign epitel hücre çekirdeklerinde TUNEL pozitif reaksiyonlar saptanmıştır. Çoğunluğu malign karakterde olan meme tümörlerinde belirlenen apoptotik mekanizmalardaki değişkenlikler hem onkogeneziste hem de apoptoziste rol alan genetik çeşitlilikle ilişkilendirilmiştir. Köpek meme tümörlerinde patolojik araştırmaların yanı sıra hücre büyüme, transkripsiyon, mutasyonların ve ekspresyon analizlerinin de yapılmasını içeren süregen çalışmalar yapılmalıdır. İnsan meme tümörlerinde prognoz ve hayatta kalma süresi açısından önemli olan HER2 immunpozitifliğinin çalışma olgularında yaklaşık 5'te 1 oranında görülmesi insan olguları ile karşılaştırılmış ancak sağlıklı hayatta kalım kayıtları ile yapılacak farklı çalışmalar ile bu bilgilerin anlam kazanacağı ortaya konmuştur.

ApoptozisEpidermal büyüme faktörüGen ifadesi+4
Ayşe Nur Akkoç
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Keçilerde paratüberküloz hastaliğinda patolojik ve i̇mmunohistokimyasal incelemeler

Çalışmada ülkemizde ve Adana çevresinde keçilerde verim kaybına neden olan ve çoğunlukla gizli seyreden paratüberküloz hastalığı patolojik olarak araştırılmıştır. Çalışmanın materyalini Adana çevresindeki ilçe ve köylerden paratüberküloz şüphesi ile nekropsisi yapılan ve sonrasında Ziehl-Nelson boyama yöntemi ile paratüberküloz teşhisi konmuş olan 25 adet keçi bağırsak dokusu oluşturmaktadır. 8 adet sindirim sisteminin etkilenmediği hastalıklardan ölen hayvanların bağırsak dokuları da kontrol olarak kullanıldı. Toplanan bağırsak dokuları % 10'luk formaldehit solüsyonunda en az 48 saat bekletildikten sonra çeşme suyunda bir gece yıkandı. Takibinde dereceli alkollerden geçirilip ksilende şeffalandırıldıktan sonra parafine gömülerek bloklandı. Bloklanan dokulardan 5'µ lam üzerine kesitler alındı. Kesitlere hematoksilen eozin, Ziehl-Nelseen ve immunohistokimyasal olarak iNOS antikoru ile boyamalar yapıldı. Histopatolojik bulgular ve Ziehl-Nelseen boyamalar ile paratüberküloz teşhisi konduktan sonra iNOS antikor boyanma sonuçları değerlendirdi. Sonuç olarak paratüberkülozlu dokulardan iNOS ekspresyonunun kontrol hayvanlara göre anlamlı derecede arttığı tespit edildi (p<0.001). Bu sonuçlar ile bölgedeki keçilerdeki paratüberküloz yaygınlığının yüksek olduğu ve hastalıkta oluşan bağırsak yangısının patogenezinde iNOS ekspresyonunun aktif olarak rol oynayabileceği düşünüldü. Hastalıkta şekillenen bağırsak yangısının patogenezinde rol oynayan diğer faktörler için konu ile ilgili daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç buyulmaktadır.

Gökhan Karayaka
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Koyunlarda ensefalitik listeriozis hastalığında patololojik ve immunohistokimyasal incelemeler

Bu tez çalışmasında, koyunlarda sinirsel semptomlarla seyreden Listeria monocytogenes (Lm) enfeksiyonunda şekillenen lezyonların patolojik ve immunohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla, arşivde bulunan daha önceden histopatolojik inceleme yönünden listeria enfeksiyonuna ilgili bulguları sergileyen 10 adet santral sinir sistemi dokularında immunohistokimya boyama yöntemi ile Listeria monocytogenes etkeninin pozitifliği saptandı. Ayrıca herhangi bir sinirsel semptom sergilemeyen 10 adet koyuna ait santral sinir sistemi dokuları kontrol olarak kullanıldı. Etken yönünden immunopozitif olan beyin, beyincik, pons, medulla oblongata ve talamus bölgelerinde kaspaz-3, glial fibriler asidik protein (GFAP), indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS) ve 8-hydroxy-2′-deoxyguanosine (8-OHdG) ekspresyonlarını belirlemek için immunohistokimya yöntemi uygulandı ve kontrollerle karşılaştırıldı. Tüm preparatlar ışık mikroskobunda değerlendirilerek fotoğraflandırıldı. Bu değerlendirmeler sonucunda koyunlarda ensefalitik listeriozisin patogenezinde kaspaz-3, iNOS, 8-OHdG ve GFAP'nin rolü ile patolojik mekanizmaların açıklanmasına ve hastalığın tedavi seçeneklerine bilimsel alt yapı oluşturabileceği, özellikle de 8-OHdG'nin önemli katkı sağlıyabileceği düşünüldü.

Patoloji-veteriner
Sait Varlı
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda n-metil-n-nitrozüre ile oluşturulan deneysel retina dejenerasyonunda minosiklinin etkileri

Retinal dejenerasyon (RD), çoğunlukla, çeşitli genlerin kodladığı fotoreseptör-özgü proteinlerin noksanlığı veya hatalı üretilmesiyle ilgili olup, fotoreseptör hücrelerin apoptotik ve süregelen ölümüyle karakterizedir. Bu çalışmada RD oluşturmak amacıyla 80 adet sıçana tek doz periton içi (i.p.) 50 mg/kg N-Metil-N-Nitrozüre (MNU) verildi. Bu sıçanlardan 60 tanesine ise RD' u engellemek amacıyla MNU ile beraber farklı dozlarda (50 mg/kg: 20 hayvan, 75 mg/kg: 20 hayvan, 100 mg/kg: 20 hayvan), MNU dan 1 gün önce ve 1 saat sonra olmak üzere 2 kez i.p. minosiklin uygulandı. Yirmi hayvan ise kontrol grubu olarak ayrıldı ve sadece i.p. serum fizyolojik uygulandı. Yedi günlük deney süresince 12., 24., 48., 72. saatlerde ve 7. günde olmak üzere 5 farklı dönemde ötenazi yapılarak göz örnekleri elde edildi. Göz örnekleri histopatolojik, immunohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak incelendi. MNU uygulanan gruplarda, önemli derecede RD oluştuğu görüldü ve fotoreseptör ölümlerinin apoptotik mekanizma ile gerçekleştiği TUNEL yöntemi ile ortaya konuldu. MNU uygulanmayan kontrol grubu ile kıyaslandığında fotoreseptör katmanı ve dış nükleer katmanın 12. saatten başlayarak giderek inceldiği, kaspaz-3, kaspaz-6, bax, 8-OHdG, PCNA ve GFAP seviyelerinin arttığı; rodopsin, red/green opsin ve Bcl-2 seviyelerinin ise düştüğü görüldü. Elektron mikroskobik incelemelerde ise, iç nükleer katmanda bulunan hücrelerden amakrin ve bipolar hücrelerin de fotoreseptörler kadar ciddi boyutta olmamakla beraber etkilendiği görüldü. Minosiklin uygulanan tedavi gruplarında ise anlamlı farklılığa rastlanmadı ve minosiklinin, MNU ile oluşturulan RD' da; retinal katman kalınlıkları ile, kaspaz-3, kaspaz-6, bax, 8-OHdG, PCNA, GFAP, rodopsin, red/green opsin ve Bcl-2 boyamalarının şiddet ve dağılımı üzerinde etkili olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, MNU' nun tek doz uygulama ile kısa sürede ve fazla sayıda fotoreseptör hücreyi etkilemesine rağmen, minosiklinin bu durumu önlemede etkisiz kaldığı görülmüştür. Bu durumun, MNU ile oluşturulan RD' un patogenezinde çok fazla sayıda faktörün rolü olmasından kaynaklandığı, minosiklin ile daha farklı ilaçların kombinasyonlarının etkinliğinin araştırılmasının gerektiği düşünülmektedir.

ApoptozisGöz hastalıklarıHayvan deneyleri+7
Burak Karabulut
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerde AOM-DSS kanser modelinde Bacopa monnieri'nin tümör mikroçevresinde anjiyogenez, apoptoz ve oksidatif stres üzerine etkilerinin araştırılması

Kolorektal kanserler (KRK), dünya genelinde yüksek insidans ve mortalite oranlarına sahip; çok faktörlü bir patogeneze sahip malignitelerdendir. Modern onkolojide tümör biyolojisinin yalnızca genetik mutasyonlarla açıklanamayacak kadar kompleks olduğu görülmüş ve buna göre bir yaklaşım geliştirilmiştir. Tümör mikroçevresinde (TMÇ, TME) yer alan stromal hücrelerin, immun yanıt elemanları, vasküler yapılar ve ekstrasellüler matriks arasındaki etkileşimler tümör progresyonda belirleyici ölçüde etkilidir. Bacopa monnieri (BM) geleneksel tıpta uzun yıllardır kullanılan bir bitkidir. BM'nin bazı kanserlerde olumlu etkileri tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı BM'nin KRK'deki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmada kontrol; AOM-DSS; AOM-DSS ve 0,5mg/kg BM; AOM-DSS ve 2mg/kg BM; 0,5mg/kg BM ve 2mg/kg BM olmak üzere 6 deney grubu oluşturulmuştur. Deneyde ger grupta 10 fare olmk üzere toplam 60 Balb/c fare kullanılmıştırç Çalışma sonunda farelerden kan ve kolon örnekleri toplanmış kan örneklerinde hücre sayımı yapılmıştır. Kolon örnekleri ise makroskobik, histopatolojik ve VEGF, CD31, kaspase-3, 8-OHdG ve 4-HNE ekspresyonları açısından immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. AOM-DSS uygulamaları özellikle didtal kolonda yoğunlaşan şekilde adenomotöz-adenokarsinamatöz ürelemelere sebep olurken BM uygulamalsının tümör oluşumunu azalttığı gözlenmiştir. Ayrıca BM uygulaması hem tümörün yayılımını ve VEGF, CD31, 8-OHdG ve 4-HNE ekspresyonlarında azalmaya kaspaz-3 ekpresyonlarında ise artışa sebep olmuştur. Bu bulgulara göre BM uygulaması KRK'de anjiyogenezi baskılayıcı, oksidatif stres seviyesini azaltıcı ve apoptotik aktiviteyi arttırıcı etki göstererek iyileşme üzerinde olumlu etkiler göstermiştir. BM'nin 2mg/kg dozda uygulamsının 0,5mg/kg dozda uygulanmasına göre daha etkili olduğu saptanmıştır. BM'nin KRK'de kullanımı ile ilgili umut verici bilgiler elde edilmiştir. Bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Sinem Gültekin
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerde kronik kolitis modelinde Sivelestat'in DNA hasarı, oksidatif stres ve yangısal yanıt üzerine etkileri

Bu tez çalışmasında, ülseratif kolitisin patogenezi, yangısal süreçleri, oksidatif stres ve DNA hasarı mekanizmaları, AOM/DSS ile indüklenen deneysel bir kolitis modeli üzerinden incelendi. Çalışmanın amacı, ülseratif kolitisin kolorektal kanser gelişimiyle ilişkisini ve Sivelestat uygulamasının belirtilen süreçler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmada, toplam 24 adet 10±2 haftalık BALB/c cinsi fare, kontrol, kolitis ve kolitis + Sivelestat grupları olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deneysel modelde, kolitis ve kolitis + Sivelestat gruplarında sıfırıncı ve dördüncü günlerde intraperitoneal 12 mg/kg dozunda AOM uygulandı, ardından %3 oranında içme suyuna eklenen 5 kDa DSS 7 gün süreyle ad libitum verildi ve bu süreç 4 tur tekrarlanarak kronik yangısal model oluşturuldu. Son DSS periyodundan sonra Sivelestat grubu farelerine 50 mg/kg dozunda Sivelestat 5 gün boyunca intraperitoneal olarak uygulandı. Tüm fareler deney sonunda eksanguinasyon yöntemiyle ötenazi edildi; histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal analizler yapıldı. Histopatolojik analizlerde, DSS uygulamasının yangısal hücre infiltrasyonu, epitel hiperplazisi, kript kaybı ve ülserasyon gibi belirgin doku hasarlarına neden olduğu gözlemlendi. Kolitis grubunda distal kolonda lezyonların daha şiddetli olduğu, mid-kolon ve proksimal kolon dokularında ise daha hafif lezyonların bulunduğu tespit edildi. Sivelestat uygulaması sonrası ise yangısal yanıt ve histopatolojik hasarın azaldığı, ancak bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı belirlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirmelerde, kolitis grubunda 4-HNE, NRF-2, PARP1, ELA2, Ly6G, H2AX, γH2AX, 8-OHdG, COX-2 ve TNF-α protein ekspresyonlarının kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde arttığı görüldü. Sivelestat tedavisi sonrası γH2AX, 4-HNE, ELA2, Ly6G, COX2 ve TNF-α ekspresyonlarında kolitis grubuna göre anlamlı bir azalma gözlendi. Ancak, NRF-2 ve 8-OHdG ekspresyonlarında kolitis grubuna kıyasla belirgin bir azalma izlenmezken, PARP1 ekspresyonu her iki grupta da yüksek bulunmuş ve anlamlı fark saptanmamıştır. H2AX ekspresyonu ise kolitis grubuna kıyasla sivelestat grubunda daha yüksek tespit edilmiştir. Biyokimyasal analizler de histopatolojik ve immunohistokimyasal bulguları desteklemiş, Sivelestat uygulamasının oksidatif stres göstergesi olan MDA seviyelerini düşürdüğü ve antioksidan kapasite göstergesi GSH seviyelerini artırdığı belirlenmiştir. SOD seviyesinde ise bir farklılık görülmemiştir. Sonuç olarak, bu çalışma sivelestatın nötrofil elastaz inhibitörü olarak inflamasyonu, DNA hasarını ve oksidatif stres belirteçlerini baskılama potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Bulgular, nötrofil elastaz inhibitörlerinin ülseratif kolitis ve komplikasyonlarının yönetiminde potansiyel terapötik ajanlar olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir.

Leyla Elif Özgü Ayözger
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kedilerin kronik gingivostomatitisi üzerine patolojik incelemeler

Bu tez çalışmasında, kedilerin kronik gingivostomatitisinin patogenezi, çeşitli molekül ve biyobelirteçlerin birbiriyle olan ilişkileri FCGS'li (Kedilerin kronik gingivostomatitisi) kedilerin oral mukozalarına ait biyopsi doku blokları üzerinden incelenmiştir. Çalışmanın amacı, mTOR (mammalian target of rapamycin) sinyal yolunun FCGS patogenezindeki rolü ve bu yolun FKBP12 proteini ile olan etkileşimini ortaya koyarak, mTOR inhibitörleri aracılığıyla alternatif terapötik stratejilere yeni bir bakış açısı kazandırmaktır. Bu amaçla çalışmada, 5'i kontrol olmak üzere 30 kediye ait oral biyopsi dokuları Toluidin Blue (TB), Periyodik Asit-Schiff (PAS) Hematoksilen-Eozin (H&E) ve immunohistokimyasal (IHC) olarak boyanarak incelenmiştir. Histopatolojik incelemelerde TB boyamalarda mast hücreleri gradelendirilmiş ve FCGS kesitlerinde kontrol grubuna kıyasla şiddetli bir artış olduğu gözlenmiştir. PAS boyalı kesitler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında epitel katman ve yangısal hücrelerde belirgin bir PAS pozitifliği mevcudiyeti dikkati çekmiştir. İmmunohistokimyasal analizlerde, çalışma grubunda CD3, CD79a, IBA1, mTOR ve FKBP12 ekspresyonlarının kontrol grubuna kıyasla arttığı görülmüştür. CD3 ile CD79a ve mTOR ile FKBP12'nin istatiksel olarak pozitif yönlü korelasyonları dikkati çekmiş; mTOR ile FKBP12 arasındaki pozitif korelasyonun, istatistiksel anlamlılık eşiğine çok yakın olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki düzeyine ulaşamadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada, mTOR ve FKBP12 proteininin benzer lokalizasyonlarda ekspresyon göstermesinin ortaya konması bu benzerliğin FCGS patogenezinde önemli bir rol üstlenebileceğini, dolayısıyla mTOR inhibitörlerinin, FCGS hastalığının yönetiminde potansiyel terapötik ajanlar olarak değerlendirilebileceğini akla getirmiştir.

Veteriner hekimlik
Gözde Okuyucu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sığır deri papillomunda P53, PERP ve E-cadherin ekspresyonlarının araştırılması

Sığırlarda deri papillomu sıkça görülen bir hastalıktır. Kitlelerin benign karakterde olmasına karşın zaman zaman multiple seyretmesi ve sık sık nüks etmesi tedavi ve hayat konforu açısından zorluklara neden olmaktadır. Hastalığın teşhisi, patogenez ve tedavisinde oldukça fazla çalışma yapılmasına rağmen gelişen bilim ve teknoloji ile yeni belirteç ve yöntemlerin bulunması, bu hastalık hakkında bilinenlerin yeniden gözden geçirilmesi ve bilinmeyen yönlerin açığa çıkartılması açısından önemlidir. Yapılan çalışma ile P53, PERP ve E-cadherin aktivasyonlarının sığırlarda deri papillomu oluşumundaki patogenetik mekanizmalar ile ilişkileri ortaya çıkarılmış olunacaktır. Yapılan literatür taramasında sığır deri papillomunda P53, PERP ve E-cadherin salınımlarının beraberce incelendiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu yönüyle alanında öncü bir çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Deri papillomu, P53, PERP, E-cadherin, Sığır

CadherinlerPapillomProtein-P53+2
Bilal Ülgenoğlu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel stomatitis modelinde tarantula cubensis ekstratının iyileşme üzerine etkilerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmesi

Deneysel Stomatitis Modelinde Tarantula cubensis Ekstratının İyileşme Üzerine Etkilerinin Histopatolojik ve İmmunohistokimyasal Olarak İncelenmesi Ağız mukozası lezyonları hem insan hem de hayvanlarda sıklıkla şekillenmekte ve yaşam kalitesini önemli ölçüde bozmaktadır. Ağrı sebebiyle gıda alınamaması kilo kaybı ve verim düşüklüklerine sebep olmaktadır. Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan yanak mukozası lezyonları ile şekillenecek stomatitisde Tarantula cubensis ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 250-300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 erkek rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı. Çalışmanın birinci bölümü 3 günde, ikinci bölümü ise 6 günde tamamlandı. Grup 1 (3 gün kontrol grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve kendiliğinden iyileşmeye bırakıldı, 3 gün sonra ötenazi yapılarak lezyonlu bölgeden doku örnekleri toplandı. Grup 2 (6 gün kontrol grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu, kendiliğinden iyileşmeye bırakıldı, 6 gün sonra ötenazi yapılarak lezyonlu bölgeden doku örnekleri toplandı. Grup 3 (3 gün tedavi grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve defekt oluşturulduktan sonra aynı gün başlayarak 2 gün 0.2 ml Tarantula cubensis ekstresi subkutan olarak verildi ve 3 gün sonra ötenazi yapılarak doku örnekleri toplandı. Grup 4 (6 gün tedavi grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve defekt oluşturulduktan sonra aynı gün başlayarak 5 gün 0.2 ml Tarantula cubensis ektresi verildi, 6 gün sonra ötenazi yapılarak doku örnekleri toplandı. Nekropsi sırasında gerek 3 günlük gerekse 6 günlük gruplardaki lezyonlar kontrol grubu ile kıyaslandığında Tarantula cubensis ekstresi verilen gruplarda belirgin şekilde iyileşmiş oldukları saptandı. Yara bölgelerinden 3 ve 6. günlerde toplanan doku örnekleri histopatolojik olarak bağdoku ve epitel doku iyileşmesi açısından incelendi. Örnekler sitokeratin ve kollagen ekspresyonları açısından immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Tarantula cubensis ekstresinin hem epitel hem de bağ dokuda belirgin şekilde ekspresyon artışına sebep olduğu görüldü. Gerek makro ve gerekse mikroskobik bulgulara göre Tarantula cubensis ekstresinin ağız yaralarında önemli ölçüde iyileştirici etkisi olduğu saptandı. * Bu çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu tarafından desteklenmiştir (Proje No: 0641-YL-20). Anahtar kelimeler: İyileşme, Patoloji, Rat, Stomatitis, Tarantula cubensis.

Hayvan deneyleriHistopatolojiStomatit+4
Ali Şimşek
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel hipotiroidizmde kardiovasküler bulgular ve kafeinin etkileri

Tiroid hormonları birçok organın normal çalışması için gerekli hormonlardır. Bu hormonların eksiklik veya fazlalıkları organ ve sistemlerin çalışmalarının bozulmasına yol açar. Tiroid hormon bozukluklarından kardiovasküler sistemin de etkilendiği bildirilmektedir. Ancak bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Hipotiroidizm hem insanlar hem de hayvanları etkileyen ve sık gözlenen problemlerdendir. Bu çalışmanın amacı propylthiouracil (PTU) ile hipotiroid oluşturulan ratlarda şekillenebilecek kardiovasküler bulguları incelemek ve kafeinin etkisini değerlendirmektir. Hipotiroid oluşturulan bu ratlarda kafeinin kalp, tiroid ve kan parametreleri üzerindeki etkisini patolojik olarak incelemektir. Çalışmada 250- 300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 dişi rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı ve çalışma 2 ayda tamamlandı. Grup 1(Kontrol grubu) normal su ile 2 ay süre ile adlibitum olarak beslendi. Grup 2 (PTU ile hipotiroidizm oluşturulan grup) 10 mg/kg/gün inraperitoneal enjeksiyon ile 2 ay boyunca uygulandı. Grup 3 PTU (10mg/kg/gün) intraperitoneal enjeksiyonu 1 ay uygulayarak hipotiroid oluşturduktan sonra kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi (ilave 1 ay daha) boyunca verildi. Grup 4 Kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi boyunca (2 ay) verildi. Çalışma sonunda ratlar anestezi altında dekapite edilerek histopatolojik inceleme için tiroid ve kalp örnekleri toplandı. TSH, T3 ve T4 analizleri için kan alındı ve plazması çıkarıldı. Nekropsi sırasında PTU verilen grupta tiroidlerin belirgin şekilde büyüdüğü dikkati çekti diğer gruptaki ratların tiroidleri normal görünümdeydi. Kalp örnekleri tüm gruplarda normal görünümdeydi. Plazma örneklerinde Grup 2'de TSH düzeyinde yükselme, T3 ve T4 düzeylerinde düşme gözlendi. Diğer grupların hormon düzeyleri normaldi. Histopatolojik incelemede tiroidlerin PTU uygulanan grupta tiroid epitellerinde belirgin prolifererasyonlar dikkati çekti. Kalp dokularının histopatolojik incelemesinde PTU grubunda hiperemi gözlendi. Kalp örnekleri troponin yönünden immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Grup 2'deki ratların myokardında troponin ekspresyonlarının hafif düzeyde azaldığı, PTU kesildikten sonra 4 hafta kafein uygulamasının troponin ekspresyonlarının düzeltilmesine katkıda bulunabileceğini gösterdi. Bu konu ile ilgili değişik doz ve sürelerde kafein uygulamasının araştırılacağı çalışmalar yapılmalıdır.

HipoparatiroidizmKafeinKalp+4
Duygu Yüksel
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Keçilerin doğal paratüberküloz enfeksiyonlarında dokularda osteopontin ve mannoz binding lektin düzeylerinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Paratüberkülozis özellikle ruminantlarda görülen, kronik seyirli, transmural enteritisle karakterize; tüm dünyada ekonomik kayıplara neden olan bir hastalıktır. Mannoz bağlayıcı lektin; patojen etkenlerin opsonizasyonunu sağlar ve lektin yolağıyla komplement sistemi aktive ederek makrofajlar tarafından fagositozunu sağlar. Ostopontin doku bütünlüğünün korunması, rejenerasyonu, kronik ve granülomatoz yangılarda kemotaktik etki dahil birçok fizyolojik ve patolojik olayda rol oynayan azot bağlı glikosile proteindir, yangısal reaksiyonda makrofaj infiltrasyonunu düzenler. Çalışmada kullanılan dokuların histopatolojik, Ziehl-Neelsen ve immunohistokimyasal yöntem bulguları değerlendirilerek, semikantitatif ve istatistiksel analiz değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen bulgular ışığında bu çalışmada; keçilerde paratüberkülozis hastalığının histopatolojisi detaylı olarak sunularak, Osteopontin ve Mannoz Bağlayıcı Lektin'in Paratüberkülozis hastalığındaki ekspresyonları, hastalığın patogenezindeki rolleri ve bu iki markırın birbiriyle olan ilişkileri gösterilmiştir.

HistopatolojiKeçilerLektinler+4
Leyla Elif Özgü Ayözger
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Salvia tomentosa merheminin tavşan modelinde dermal yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması

Bitkisel kaynaklı tedaviler artan bir öneme sahiptir ve bu tedaviler birçok ülkede çeşitli hastalıkların tedavisinde ve yara iyileşmesinde geleneksel olarak kullanılmaktadır. Yara, fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle deri veya doku bütünlüğünün ve işlevlerinin geçici ya da tamamen bozulması durumudur. Yara gibi olağan dışı durumlarda vücuttaki savunma ve onarım mekanizmaları harekete geçer. Öncelikle canlılığın devamı için kanama önlenmeye çalışılır ve sonrasında ise onarım ve yeniden şekillendirme işlemleri ile zedelenen bölge eski haline döndürülmeye çalışır. Günümüzde yara tedavisinde iyileşme sürecine direk etki etmenin yanında, doğal sürece yardımcı olmak ve dışarıdan gelebilecek etkileri minimuma indirerek enfeksiyonu önlemek de amaçlanmaktadır. Bu çalışmada antimikrobiyel ve antioksidan etkileri bilinen Salvia tomentosa (Miller) ekstraktının tavşanlarda dermal yara modelindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla bitkilerin hidroetanolik esktraktlarıyla %2,5 ve %5'lik merhemler hazırlandı. Yara modeli için her bir grupta 7 tavşan olacak şekilde toplam 35 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Çalışmada, kontrol grubu, taşıyıcı grubu (merhem taşıt maddesi), Fitokrem® grubu (pozitif kontrol), %2,5 Salvia tomentosa grubu ve %5 Salvia tomentosa grubu şeklinde 5 adet grub oluşturuldu. Tavşanların sırt bölgesinde oluşturulan yaralarda makroskobik olarak yara kapanma düzeyleri incelendi. Ayrıca 3, 7 ve 14. günlerde alınan biyopsi örneklerinde histopatolojik incelemeler gerçekleştirildi. Çalışma sonunda yara kapanması açısından %2,5 Salvia tomentosa ve %5 Salvia tomentosa ektstraktlarının Fitokrem® ile benzer şekilde yara iyileşmesini hızlandırdığı belirlendi. Histopatolojik bulguların da ekstraktların yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerini desteklediği görüldü. Sonuç olarak bu çalışma ile Salvia tomentosa'nın dermal yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Deri, histopatoloji, Salvia tomentosa, yara iyileşmesi

DeriHayvan deneyleriMerhemler+4
Mehmet Mustafa Demir
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Köpek yumuşak doku tümörlerinde calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının araştırılması

Köpeklerde yumuşak doku tümörleri çeşitli tümör alt tiplerine sahip bir grup mezenkimal tümörü içerir. Yumuşak doku sarkomları ise tedavisi oldukça zorlu, invazyon ve metastaz özellikleri yüksek olan kompleks bir grup tümördür. Malign tümörlerde prognozun belirlenmesine yönelik histopatolojik derecelendirme ve metastaz özelliklerine göre aşamalandırma yapılmaktadır. Yangısal hücre infiltrasyonlarının birçok insan ve hayvan tümöründe maligniteyle ilişkili olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Malign tümöral dokularda çoğunlukla infiltrasyonları gözlenen yangı hücreleri içerisinde makrofajlar ve nötrofiller bulunmaktadır. Her iki yangı hücresinin alt tipleri bulunmakta ve tümörlerdeki malignite ve kötü prognozla ilişkili olan tipleri tümör ilişkili makrofajlar ve tümör ilişkili nötrofiller olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada köpek yumuşak doku tümörlerinde Calprotectin pozitif nötrofil ve makrofajların varlığı immunohistokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 31 adet köpekten, farklı kökenden mezenkimal tümörler incelendi. Ayrıca bu infiltrasyonların benign ve malign tümörlerdeki varlığı ve derecesinin karşılaştırması yapıldı. Calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının bu tümörlerde malignite ile ilişkisinin belirlenmesi sayesinde, yangı baskılanması temeline dayanan tedavi seçeneklerinin bu tümörler için de uygulanması düşünülebilir. Mevcutta kullanılan yetersiz tedavi seçeneklerine yeni bir alternatif sunması açısından bu araştırma, sonraki yapılacak çalışmalar için bir temel oluşturmaktadır.

KalprotektinKöpeklerLökositler+6
Onur Savaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Pathological examination of the relationship between diabetes mellitus and hypercortisolemia

Diabetes mellitus (DM) is an important metabolic disease that occurs with the destruction of beta cells in the pancreas or the reduction of insulin receptors in the pancreas, and its incidence is gradually increasing. Hypercortisolemia is defined as a higher than normal level of cortisol hormone in the blood due to endogenous or exogenous causes. It is known that high cortisol levels in the blood can trigger DM by destroying insulin receptors and reducing insulin sensitivity. Similarly, DM may disrupt some hormonal functions and cause an increase in cortisol levels in the blood. In this study, it was aimed to pathologically examine the relationship between DM and hypercortisolemia and the changes occurring in the pancreas and adrenal glands. In this study, totally thirty Wistar albino male rats were used. Rats were divided into three groups and the study was completed in one month. The rats in the first group did not receive any treatment and were kept as the control group. Diabetes was formed by oral administration of streptozotocin (20 mg/kg) to the rats in the second group. The rats in the third group were given prednisolone (10 mg/kg/day) subcutaneously every day for a month to induce hypercortisolemia. At the end of one month, the rats were euthanized. Pancreas and adrenal samples were collected for histopathological examination, and blood samples were taken to evaluate serum glucose, insulin and cortisol levels. Degenerative and necrotic changes were noted in the cells in the central areas of the islets of Langerhans in the pancreatic samples of the diabetes group. During the histopathological examination of the adrenal gland samples of the rats in this group, no other finding was detected other than mild thickening of the cortex. Infection and abscesses formations associated with suppression of the immune system were observed in the hypercortisolemia group. Histopathological examination of pancreatic samples of this group revealed mild degeneration and necrosis in the cells of the islets of Langerhans. At the histopathological examination the adrenal glands samples of this group, significantly thinned cortices were observed. The results of this study showed that DM triggered hypercortisolemia and hypercortisolemia triggered DM.

Diabetes mellitusHydrocortisonePathology+1
Melike Altıntaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sığır dermatofitozisinde haşhaş yağının tedavi edici etkisinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada sığırlarda dermatofitozisin tedavisinde haşhaş yağı (Papaver somniferum) kullanımının etkinliği Pomad salisilik ile karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışmada her grupta 7 hayvan olacak şekilde toplamda 21 hayvan kullanıldı. Klinik olarak derilerinde mantar enfeksiyonu bulunan bir işletmedeki holstein ırkı sığırlardan deri kazıntısı alınarak mikolojik yoklama yapıldı. Sonrasında 14 gün süreyle bir gruba haşhaş yağı, diğer gruba ise pomad salisilik topikal olarak uygulandı. Kontrol grubu hayvanlara ise deri kazıntısı haricinde herhangi bir uygulama yapılmadı. Tüm gruplardaki hayvanların makroskobik bulguları kaydedildikten sonra lezyonlu bölgelerinden 7. ve 14. günlerde deri biyopsisi alınarak histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelendi. Dokulardaki yangısal değişiklikler günlere göre değerlendirilerek semikantitatif analizleri yapıldı. Lezyonlu bölgelerdeki etken varlığı, PAS ve Grocott Methenamine Silver yöntemleriyle gösterildi. Çalışma sonunda 7. günde her iki grupta subepidermal doku ve dermiste yangısal hücre infiltrasyonlarının arttığı, folliküler hiperplazinin daha da belirginleştiği ve kıl folliküllerindeki etkenlerin yoğunluğunun azaldığı gözlendi. 14. günde ise subepidermal ve dermal yangının şiddetinin azaldığı, çok katlı yassı epitel ve kıl folliküllerinin normal yapı ve strüktürüne yakın biçimde iyileştiği ve etkene ait yapıların ya çok az ya da hiç gözlenmediği tespit edildi. Anti-CK16 immunohistokimyasal boyamada her iki grupta da değişen derecelerde birbirine yakın immun-pozitif reaksiyonlar görüldü ve reaksiyonların 14. günde artarak devam ettiği belirlendi. Sonuç olarak haşhaş yağının trikofitosizli hayvanlarda pomad salisilik yerine kullanılabilecek kolay kullanım ve ekonomik anlamda uygun bir alternatif olabileceği düşüncesine varıldı.

Bitkisel yağlarHayvan hastalıklarıHaşhaş+7
Şaban Yönter
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Köpek histiyositik tümörlerinde angiogenezis ve foxp3+ lenfosit infiltrasyonlarının araştırılması

Köpeklerdeki histiyositik proliferatif bozukluklar kutanöz histiyositoz ve sistemik histiyositoz gibi reaktif hastalıkları ve kutanöz histiyositoma, histiyositik sarkoma ve dissemine histiyositik sarkoma (malignant histiyositoz) gibi neoplastik bozuklukları içerir. Çalışmamızda köpeklerdeki çeşitli histiyositik hastalıklarda FoxP3 pozitif T lenfositleri ile birlikte VEGF boyanma yoğunluğunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 23 adet histiyositik tümör tanılı olgu değerlendiridi. Ayırıcı tanı amacıyla Iba-1, E-kaderin ve CD3 antikorları ile boyamalar yapıldı. Bunun sonucunda 2 olguda CD3 yoğun pozitifliğinden dolayı lenfoma tanısı konuldu. Histiyositik tümör tanısı ise Iba-1 yoğun pozitifliği gözlenen 12 olguda doğrulandı. Diğer 9 olguda ise Iba-1 pozitif histiyositik hücrelerin tümör dokusunda infiltre şekilde bulunduğu görüldü. Iba-1 pozitif 12 olgunun histopatolojik incelemeleri sonucunda 4 olgu kutanöz histiyositoma, 3 olgu kutanöz histiyositozis ve 5 olgu histiyositik sarkoma (1 tanesi hemofagositik histiyositik sarkoma) olarak teşhis edildi. E-kaderin pozitifliğinin ise yalnızca bir kutanöz histiyositoma ve bir histiyositik sarkoma olgusunda bulunduğu görüldü. Iba-1 pozitif 12 olguda CD3 ve FoxP3 pozitif T lenfositler sayılarak skorlandı. Ayrıca VEGF boyamalarında değişen derecelerde pozitiflikler görüldü. İstatistiksel analizler sonucunda grup karşılaştırmasında yalnızca CD3 pozitif skor açısından histiyositik sarkoma ve kutanöz histiyositozis olgularında kutanöz histiyositoma olgularına göre anlamlı bir artış dikkati çekti. CD3, FoxP3 ve VEGF skorlamalarının korelasyon sonuçlarına göre ise yalnızca FoxP3 ve VEGF arasında orta dereceli negatif bir korelasyon gözlendi. Çalışma sonuçlarına göre köpek histiyositik tümörlerinde FoxP3 pozitif Treg'lerin sayıca artışının tümör gelişimini VEGF aracılı angiogenezisi azaltmak suretiyle baskılayabileceğini düşündürmektedir.

AnjiyogenezHayvan hastalıklarıKöpekler+3
Aynur Çınar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kedilerde doğal infeksiyöz peritonitis enfeksiyonunda akciğer lezyonları üzerine patolojik incelemeler

Bu çalışmanın amacı kedilerin infeksiyoz peritonitis enfeksiyonunda akciğer lezyonlarının detaylı bir şekilde incelenerek yangı sırasında bölgedeki hücresel yanıt tipleri ve sitokin etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmanın materyali Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivindeki FIP tanısı konulmuş 20'si çalışma ve 5'i kontrol grubu (Akciğerde herhangi bir patolojiye rastlanılmamış) olmak üzere 25 kedinin dokularına ait parafin bloklardan oluştuturuldu. Parafin bloklar 4 µm kalınlığında kesilerek normal ve poly-l-lysinli lamlar üzerine alındı. Normal lamlar üzerine alınan kesitler Hematoksilen-Eozin ile boyandı ve hastalığın mikroskobik lezyonları belirlendi. Poly-1-lysinli lamlara alınan dokular ise ayrı bir şekilde Anti-Mause Anti-Feline Coronavirus Monoclonal Antibody, Anti-TNFα Antibody, Anti-IL-1-β Antibody, IL6 Antibody, Anti-CD3 Antibody ve Anti-CD20 Antibody streptavidin-biotin peroksidaz yöntemi ile standart ticari kit (Ultravision Detection System Anti-Polyvalent, HRP) kullanılarak immunohistokimyasal yöntem uygulandı. Boyanan kesitler ışık mikroskobunda incelenerek, lezyonlu bölgelerin mikrofotoğrafları çekilip kaydedildi. Vakaların tek tek fotoğrafları incelenerek skorlama yapıldı ve tablo haline getirildi. Her bir sitokin için farklı tablo oluşturuldu ve karşılaştırmaları yapıldı. Sonuç olarak şiddetli vakalarda IL-1 IL-6 TNFα salınımlarının yüksek olduğu T lenfositlerin (CD3) sayıca azaldığı buna karşın B lenfositlerin (CD20) sayıca arttığı tespit edilmiştir. Buna göre virüsün T lenfositleri yıkımlayarak T lenfosit savunmasını inhibe ettiği ve makrofajlar içinde replike olan virüsün tekrarlanan ataklarla B lenfosit proliferasyonunu arttırdığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte oluşan hasarın virüsün direkt etkisinden ziyade B lenfosit aracılı immun yanıtı sonucu antijen-antikor komplekslerine karşı oluşan aşırı sitokin salınımları ile alakalı olduğu belirlendi. Bu özelliği yönüyle insanlarda görülen Covid-19 hastalığına benzerliklerin olması ve Covid-19 ile FIP'in oluşum mekanizması, teşhis ve tadavisinde rol model olabileceği düşünülmüştür.

Akciğer hastalıklarıEnfeksiyonlarHistopatoloji+3
Fatih Yağcı
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Rekombinant heat shock-70 ile immunizasyonun meme kanser modelinde etkilerinin moleküler metotlarla araştırılması

Meme kanseri kadınlar ve dişi hayvanlarda sık gözlenen ve önemli oranda mortaliteye sebep olan tümörler arasında sayılmaktadır. Meme kanseri insidansı gitgide artmakta ve bu nedenlede erken teşhis ve tedavi ile ilgili çalışmalar hızlanmaktadır. Bu çalışmalar hızlı teşhis ile yan etkisi azaltılmış tedavilere odaklanmaktadır. Meme kanseri çalışmalarında en çok kullanılan yöntem deneysel tümör modelleridir. Heat shock proteinler hücrelerin stres koşullarına yanıt verme yeteneklerini artırarak hayatta kalmalarını sağlar; tümör hücreleri de bu proteinleri üreterek kendilerini konakçı immun yanıtından korumaya çalışır. Araştırmalarda bu proteinlerden en sık kullanılanlar arasında Heat Shock Protein 70 (HSP70) bulunmaktadır. HSP70, stres koşullarında hücrelerde sentezlenen ve proteinlerin doğru katlanmasını sağlayan bir şaperon proteindir. Son yıllarda, HSP70'in meme kanserinde oynadığı roller üzerine yapılan araştırmalar artmıştır. Bu protein kanser hücrelerinin strese karşı direnç kazanmasında ve hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. HSP70'in yüksek seviyelerde eksprese edilmesi, kanser hücrelerinin kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavilere karşı direnç göstermesine katkıda bulunabilir. Bu nedenle, HSP70'in meme kanseri üzerindeki etkilerini anlamak yeni terapötik hedeflerin belirlenmesi ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, rekombinant HSP70 proteini ile immunizasyonun meme kanseri modelinde moleküler yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma kapsamında, rekombinant HSP70 ile immunize edilen farelerde tümör büyümesi, malignite özellikleri ve metastaz potansiyeli değerlendirildi. Sonuçlar, HSP70 immunizasyonunun kanser hücrelerinin büyümesini, malignite özelliklerini ve metastazını önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. Proflaktik veya terapötik olarak uygulanan HSP70'in tümör malignitesinde önemli olan HSP70, Ki-67, PCNA ve CD-31 gibi belirteçlerin immunohistokimyasal ekspresyonlarında azalmalara sebep olduğu görüldü. PCR verileri de bu bulguları destekledi. Elde edilen bulgular, rekombinant HSP70'in, meme kanseri tedavisinde etkili bir immunoterapötik ajan olarak kullanılabileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu alanda yapılacak yeni ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Şerife Taşan
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Meme kanser modelinde rekombinant Heat Shock-90 proteini ile immunizasyonun etkilerinin moleküler yöntemlerle incelenmesi

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerde önemli yer tutan bir hastalıktır. Hastalığın gelişimi ve progresyonu, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimleri sonucunda gerçekleşir. Bu süreçte, hücresel stres yanıtında kritik rol oynayan şaperon proteinleri, kanser hücrelerinin hayatta kalma ve proliferasyonunda önemli bir yer tutar. Heat Shock Protein 90 (HSP90), bu şaperon proteinlerinden biri olup, hücre içinde protein katlanması, stabilizasyonu ve degradasyonunda görev alır. HSP90, normal hücresel süreçlerde yer almasının yanı sıra, kanser hücrelerinde aşırı eksprese edilerek tümör gelişimi ve çoğalmasında önemli bir rol oynar. Bu nedenle, HSP90'ın inhibisyonu ve hedeflenmesi, kanser tedavisinde yeni ve umut verici bir strateji olarak değerlendirilmektedir. Bu araştırmada üçlü negatif fare meme kanseri hücre hattı kullanılarak oluşturulan fare meme kanseri modelinde rekombinant protein teknolojisi ile elde edilen HSP90 ile immunizasyonun meme kanserine karşı koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Araştırmada toplam 80 adet BALB/c dişi fare kullanıldı. 0,5 μg HSP90 grubu, 1 μg HSP90 grubu, kontrol grubu, tümör grubu, 0,5 μg HSP90 proflaksi grubu, 1 μg HSP90 proflaksi grubu, 0,5 μg HSP90 tedavi grubu, 1 μg HSP90 tedavi grubu olmak üzere 8 grup (n: 10) oluşturuldu. Proflaksi gruplarına tümör inokülasyonundan 28 gün önce haftada 1 kez ve sonrasında 4 defa HSP90 uygulandı. Tedavi gruplarına tümör enjeksiyonu ile aynı anda ve haftada 1 kez olmak üzere 4 defa deri altı HSP90 uygulandı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem yapılmadı. Tümör grubuna tümör hücresi enjeksiyonu yapıldı ve HSP90 enjeksiyonları ile eş zamanlı olarak deri altı serum fizyolojik uygulandı. Deneysel aşama tümör inokülasyonundan sonraki 29. günde sonlandırıldı. Farelerin tümör dokuları toplandı. Tümöral kitleler makroskobik olarak incelendi, tümör ağırlıkları, tümör boyutları ve tümör hacmi belirlendi. Kitlelerden, histopatolojik, immunohistokimyasal ve real time-polimeraz zincir reaksiyonu incelemeleri için örnekler alındı. Makroskobik olarak primer tümörler, 0,5-2 cm çap aralığında, ovalden silindire değişen şekillerdeydi. 0,5 μg HSP90 proflaksi grubunda, primer tümör hacmi, primer tümör ağırlığı ve PCNA ekspresyonunun azaldığı tespit edildi. Terapötik ve proflaktik uygulama yapılan gruplarda Ki-67 ekspresyonlarının azaldığı dikkati çekti. Tedavi gruplarında CD31 ve HSP90 ekspresyonlarının azaldığı saptandı. Elde edilen bulgular, rekombinant HSP90 ile yapılan terapötik ve proflaktik immunizasyonun meme kanseri modelinde meme tümörü proliferasyonunu, anjiyogenezisi, metastazı azaltabileceği ve önemli antitümöral etkiler oluşturduğunu gösterdi. Bu sonuçlar, HSP90'ın meme kanseri tedavisinde potansiyel bir immunoterapötik ajan olarak kullanılabileceğini prognozu iyileştirebileceğini ve hayatta kalma oranını artırabileceğini düşündürmüştür.

HistopatolojiIsı şokuMeme+2
Adem Milletsever
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00