
258
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İkiz çocuk hastalarda gelişimsel dental anomali görülme sıklığının belirlenmesi
Amaç: Gelişimsel dental anomaliler dişlerin sayı, boyut, şekil, durum ve yapıları ile ilgili bozukluklar olarak görülmektedir. Anomaliler estetik, oklüzyon ve ağız diş sağlığını etkiledikleri için erken teşhisi ve tedavileri önemlidir. Bu çalışmanın amacı, dijital panoramik radyografilerin retrospektif olarak değerlendirilmesi ile ikiz çocuklarda görülen dental anomali sıklığının ve ikiz çiftlerin kendi aralarındaki uyumun incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne 2017-2023 yılları arasında başvuran, 7-13 yaş arasındaki ikiz ve ikiz olmayan toplam 1676 çocuk hastanın dijital panoramik radyografileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Gelişimsel dental anomaliler sayı, boyut, durum ve şekil anomalileri başlıkları altında kaydedilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Elde edilen veriler doğrultusunda, çalışma gruplarında gelişimsel dental anomali görülme sıklığı %26,7, ikiz hasta grubunda %33,4 ve kontrol grubunda %23,3 olarak tespit edilmiştir. Gelişimsel dental anomali tespit edilen hastalarda, cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Değerlendirilen anomalilerin görülme sıklığı sırasıyla; şekil (%19,3), sayı (%8,6), durum (%3,7) ve boyut (%2,3) anomalisi şeklindedir. MZ ikiz çiftleri kendi içlerinde pairwise concordance ve tetrakorik korelasyon ile incelendiğinde, hipodonti, taurodontizm, gömülü diş ve infraoklüze süt dişi anomalilerine sahip olma açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Çalışmamız hipodonti, taurodontizm, gömülü diş ve infraoklüze süt dişi anomalilerinin oluşumunda genetik etkinin daha önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Dental anomalilerin erken teşhisi ve tedavisi, olası ortodontik, fonksiyonel ve estetik problemlerin minimuma indirgenmesi açısından önemlidir. Ayrıca gelişimsel dental anomalilerin etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin etkisini tespit edebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Dental travma hikayesi olan çocukların ebeveynlerinin travmalar hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeylerinin ToothSOS mobil uygulaması aracılığıyla değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, travmatik dental yaralanma (TDY) maruziyeti görülen çocukların ebeveynlerine ToothSOS mobil uygulaması kullanılarak verilen eğitimin, uygun acil müdahale yönetimi konusunda farkındalıkları ve bilgi düzeyleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne 01.04.2023-01.04.2024 tarihleri arasında TDY nedeni ile başvuran 128 çocuk hastanın ebeveynlerine TDY acil müdahale yaklaşımları ile ilgili farkındalığın değerlendirileceği anket formlarının ToothSOS mobil uygulaması kullanılmadan önce (T0), uygulamanın incelenmesini takiben (T1) ve uygulamayı indirdikten 1 ay sonrası (T2) olmak üzere üç farklı zaman aralığında doldurulması ile gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Elde edilen veriler doğrultusunda; ebeveynlerin %99,2'sinin TDY yönetimi ile ilgili bir eğitim almadığı ve %96,1'inin ToothSOS mobil uygulamasını duymadığı rapor edilmiştir. Katılımcıların %97,7'sinin TDY acil müdahale yaklaşımları ile ilgili bilgi düzeyinin uygulamayı kullanmadan önce (T0) yetersiz-düşük olduğu, uygulamayı kullandıktan hemen sonra bu değerin katılımcıların %92,2'sinde yeterli-yüksek düzeyine yükseldiği görülmüştür. Mobil bir uygulama olan ToothSOS uygulaması ile alınan eğitimin katılımcıların bilgi düzeylerinde T0'a oranla T1'de istatistiksel olarak anlamlı derecede artış bildirilmiştir (p<0,05). Sonuç: Çalışmada kullanılan ToothSOS mobil uygulamasının, TDY acil müdahale yaklaşımlarında kullanılmasının bireylerin konu ile ilgili bilgi düzeyi ve farkındalıklarının artırılmasında başarılı olduğu görülmüştür. Konu ile alakalı daha kapsamlı çalışmaların sürdürülmesine ihtiyaç vardır.
Okul öncesi dönemdeki çocuklarda, dental anksiyetenin, farklı davranış yönlendirme teknikleri kullanılarak değerlendirilmesi ve ağız sağlığı ile ilişkilendirilmesi
Çalışmamızda, okul öncesi dönemdeki çocuklarda sihir numarası, mobil oyun ve anlat-göster-uygula tekniklerinin dental anksiyete üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve dental anksiyetenin ağız sağlığı ile ilişkisini incelemek amaçlandı. Araştırmaya, 4-5 yaş aralığında, sistemik hastalığı bulunmayan, önceden diş hekimi ziyareti yapmamış 120 çocuk dahil edildi. Sihir numarası, mobil oyun ve anlat-göster-uygula olmak üzere üç farklı davranış yönlendirme tekniği grubu oluşturuldu. Çocukların her biri, davranış yönlendirme gruplarına, cinsiyet ve yaşa göre randomizasyonla atandı. İki diş hekimi ziyareti planlanan çalışmamızda; ilk ziyarette muayene işlemi ile dmft/dmfs ve pufa indeks değerleri kaydedildi, ikinci ziyarette ise anestezi gerektirmeyen, okluzal çürüklü maksiller süt azı dişine dolgu işlemi uygulandı. Her iki ziyarette de muayene/tedavi işlemi öncesinde, davranış yönlendirme tekniği uygulandıktan sonra ve muayene/tedavi işlemi sonrasında Frankl Davranış Skalası, Wong Baker Ağrı Skalası ve Görsel Yüz Skalası, oksijen satürasyon ve kalp atım hızı değerlerleri kaydedildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Birinci ziyarette muayene sonrasında, sihir numarası grubundaki ve mobil oyun grubundaki çocukların oksijen satürasyon değerleri, anlat-göster-uygula grubundakilerden daha yüksekti. İkinci ziyarette, teknik uygulaması sonrası ve tedavi sonrasında, anlat-göster-uygula grubunun oksijen satürasyon değerleri, mobil oyun ve sihir numarası gruplarına göre daha düşüktü. İkinci ziyarette tedavi sonrasında anlat-göster-uygula grubundaki çocukların kalp atım hızı ve Wong Baker Ağrı Skalası değerleri, mobil oyun ve sihir numarası gruplarına kıyasla daha yüksekti. İkinci ziyarette teknik uygulaması sonrası ve tedavi sonrası anlat-göster-uygula grubunun Frankl Davranış Skalası değerleri, sihir numarası ve mobil oyun gruplarına göre daha düşüktü. Görsel Yüz Skalası değerlendirmelerinde, gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. dmft indeks değerlerinin, muayene öncesi Wong Baker Ağrı Skalası ve Görsel Yüz Skalası değerleri ile aynı yönlü; pufa indeks değerlerinin, kalp atım hızı ve Görsel Yüz Skalası değerleri ile aynı yönlü, Frankl Davranış Skalası değerleri ile ters yönlü ilişki gösterdiği saptandı. Okul öncesi dönemde oyun temelli ve eğlenceli yaklaşımlar, dental anksiyete yönetiminde etkili olup dental ortama uyum sağlamayı kolaylaştırır.
Pedodontik hastaların genel anestezi ve sedasyon altında tedavi edilme nedenlerinin retrospektif açıdan değerlendirilmesi
Pedodontik Hastaların Genel Anestezi ve Sedasyon Altında Tedavi Edilme Nedenlerinin Retrospektif Açıdan Değerlendirilmesi Amaç: Çalışmamızda, dental klinik ortamında tedavilerinin yapılması mümkün olmayan pedodontik hastalara uygulanan farmakolojik teknikler olan, genel anestezi ve sedasyon prosedürleri altında, dental tedavileri yapılan çocuk hastaların sayısı, demografik özellikleri, oral hijyeni, diş fırçalama durumu, dental tedavi geçmişi, yaşadığı yer gibi parametrelerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çocuk hastaların yönlendirilme nedenlerinin en çok karşılaşılabilecek gruplar altında değerlendirilmesi ve bu neden gruplarındaki hastaların sahip oldukları sendromlar, sistemik hastalıkların spesifik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup, Mart 2023-Aralık 2023 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran hastalardan; kooperasyon bozukluğu, bulantı-kusma problemi, sendrom varlığı, fiziksel ve/veya mental engel, sistemik problem varlığı gibi nedenlerle klinikte tedavisi yapılamayarak 'Genel Anestezi ve Sedasyon Birimine' yönlendirilen toplam 569 hasta değerlendirilmiştir. Bulgular: Elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda 295 erkek (%51,8), 274 kız (%48,2) olmak üzere toplam 569 hasta değerlendirilmiştir. Genel anesteziye yönlendirilen hastalar arasında en fazla yönlendirilme nedeni; 343 hasta ile (%60,3) kooperasyon problemi yaşayanlar olmuştur. İkinci sıradaki yönlendirilme nedeni ise; 78 hasta ile (%13,7) sistemik probleme sahip olan hastalar olmuştur. Bu hasta gruplarını sırasıyla 69; (%12,1) hasta ile fiziksel ve/veya mental engele sahip hastalar ve 60 hasta ile (%10,5) sendromlu hastalar takip etmektedir. Genel anestezi yönlendirilme sebebi en az olan grup ise; 19 hasta ile (%3,3) bulantı-kusma problemi yaşayan hastalar olmuştur. Sonuç: Dental klinik ortamında tedavilerinin yapılması mümkün olmayan pedodontik hastalara uygulanan farmakolojik teknikler olan, genel anestezi ve sedasyon tekniklerinin ve hastaların bu tekniklere yönlendirilme sebeplerinin incelenmesi, diş hekimlerinin bu konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmasına ve doğru hasta gruplarının bu tedavilere yönlendirilmesine neden olacaktır. Anahtar Kelimeler: Genel Anestezi, Sedasyon, Pedodontik Hasta, Non-Koopere Hasta, Davranış Yönlendirme Teknikleri.
Kök kanal tedavisi yenileme endikasyonu olan çocuk hastalarda ebeveynlerin tedavi tercihlerini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, kök kanal tedavisi yenileme endikasyonu olan daimi birinci büyük azı dişlerinin tedavi sürecinde, ebeveynlerin farklı tedavi seçeneklerine yönelik tercihlerini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran ve daimi birinci büyük azı dişi için kanal tedavisi yenileme endikasyonu olan, 10–17 yaş aralığındaki 73 hastanın kayıtları dahil edilmiştir. Bu dişlerin klinik ve radyografik değerlendirmeleri yapılarak tedavi gereklilikleri doğrulanmıştır. Klinik verilerde; spontan ağrı, dikey perküsyon ve palpasyona hassasiyet, dişeti rengi değişikliği, mukoza şişliği, periodontal cepte pü varlığı, fistül ve patolojik mobilite gibi parametreler esas alınmıştır. Radyografik değerlendirmede ise; Periapikal İndeks (PAI) skoru, lezyon boyutu, kök kanal dolumunun düzeyi ve kalitesi, koronal restorasyon durumu, eksik veya doldurulmamış kanal varlığı, patolojik ya da iatrojenik tıkaçlar, perforasyon, alet kırığı, periodontal aralık genişliği, kökler arası bölgede lezyon varlığı ve kanal yenileme tercih skoru incelenmiştir. Çocuk hastaların ağız içi muayene kayıtlarında yer alan veriler doğrultusunda, DMFT, DMFS ve PUFA indeksleri kullanılarak dişlerin çürük durumları değerlendirilmiştir. Tüm ebeveynlere, tedavi seçenekleri standart şekilde sunulmuş; ardından sosyodemografik veriler, tedavi tercihleri, tercih nedenleri formlara kaydedilmiştir. Ebeveynlerin dental anksiyete düzeyi, Modifiye Dental Anksiyete Skalası (MDAS) ile değerlendirilmiş; sorular hem ebeveynin (MDAS-1) hem de çocuğuna yönelik algıladığı (MDAS-2) anksiyete düzeylerini belirlemek üzere ebeveyne yöneltilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların dişlerinin %72,6'sında ideal olmayan kök kanal dolumu ve %69,9'unda koronal restorasyon problemleri saptanmıştır. Klinik olarak, vakaların %82,2'sinde perküsyon duyarlılığı ve tümünde periodontal ligament aralığında genişleme gözlenmiştir. Ayrıca, yaş arttıkça DMFT ve DMFS skorlarında anlamlı artış görülmüş, bu da çürük oranlarının yaşla birlikte arttığını göstermiştir (p=0,021). Elde edilen bulgular, hastaların yaşı arttıkça ebeveynlerin diş çekimini tercih etme eğiliminin arttığını ortaya koymuştur (p=0,038). Diş hekimi ziyaret sıklığının da tercihleri etkilediği, yalnızca acil durumlarda başvuran ebeveynlerin çekim veya "Bekle-Gör" yaklaşımını sıklıkla benimsedikleri belirlenmiştir. Önceden kanal tedavisi deneyimi olan ebeveynlerin, çekim yerine kanal tedavisi yenileme işlemini tercih etme olasılıkları daha yüksek bulunmuştur (p=0,024). Kanal tedavisi yenileme işlemi deneyimi olan ebeveynlerin çekim yerine bu seçeneği tercih etme eğiliminde oldukları da belirlenmiştir (p=0,006). Benzer şekilde, kanal tedavisi yenileme işlemi hakkında bilgi sahibi olan ebeveynlerin kanal tedavisi yenileme işlemini; bilgisi olmayan ebeveynlerin ise çekimi daha fazla tercih ettikleri görülmüştür. Dental anksiyete puanları ebeveynlerin tedavi tercihlerine göre incelendiğinde, ebeveynin anksiyete (MDAS1) ve çocuğu için algıladığı anksiyete (MDAS2) puanlarının tercihler arasında anlamlı farklılıklar oluşturmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç: Ebeveynlerin bilgi düzeyleri ve kişisel deneyimleri, çocuklarının diş tedavisi kararlarını doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda, ebeveynlerin bilinçlendirilmesi, koruyucu tedavi tercihlerinin benimsenmelerini kolaylaştırarak, çocuğun ağız ve diş sağlığının korunmasına katkı sağlayabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kanal Tedavisi Yenileme, Ebeveyn Tercihi, Tercih Faktörleri, Klinik Değerlendirme, Radyografik Değerlendirme
Çocuklarda genel anestezi altında yapılacak olan dental işlemler öncesi ve sonrasında, çocuk hastalardaki dental anksiyete seviyelerinin farklı dental anksiyete ölçüm skalaları ile ölçülerek karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Amaç: Çalışmada, 4 - 14 yaş arasındaki çocuk ve adolesan hastalarda, dental anksiyete ile ilişkili faktörlerin belirlenmesinin yanı sıra, dental tedavilerinin genel anestezi altında gerçekleştirilmelerinin ardından, dental anksiyete düzeylerinin farklı dental anksiyete ölçüm skalaları ile ölçülüp karşılaştırılmalı olarak incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 4 - 14 yaş arasındaki 131 sağlıklı hastanın, genel anestezi ile yapılan dental işlemlerinden önce ve tedavileri bittikten sonra, iki farklı zaman diliminde, dental anksiyete ölçüm skalalarını cevaplandırmalarının ardından elde edilen verilerin, istatistiksel analiz yöntemleri ile değerlendirilmeleri sonucunda gerçekleştirildi. Veriler; Shapiro Wilk Testi, Mann Whitney U Testi, Pearson Ki Kare Testi, Fisher Exact testi, Levene testi, Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi istatistiksel olarak analiz edildi (p < 0,05). Bulgular: Çalışmamızda; 4 - 5 yaş grubuna ait FIS ve VPT değerleri arasındaki karşılaştırma sonuçlarına göre, T1 zamanından T2 zaman dilimine geçildiğinde, dental anksiyete değerlerinde anlamlı ve pozitif yönde (p < 0,05) bir artış yaşandığı; 6 - 11 ve 12 - 14 yaş grubuna ait CFSS- DS değerleri arasındaki karşılaştırma sonuçlarına göre ise T1 ve T2 zaman dilimindeki dental anksiyete değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı sonucuna ulaşıldı. Tüm yaş gruplarına uygulanmış olan FBRS değerlerinin ise; FIS ve VPT ile istatistiksel olarak anlamlı (p < 0,05), CFSS- DS ile ise istatistiksel olarak herhangi bir korelasyon göstermedikleri bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları; çocuklardaki farklı yaş gruplarına ait dental anksiyete ve dental korkunun yaratmış olduğu olumsuz tedavi süreçlerinin daha iyi yönetilmesi, çocuk hastaya uygun davranış yönlendirme tekniklerinin seçimindeki faktörlerin tespit edilmesi ve en uygun davranış yönlendirme seçeneğinin etkin hale getirilebilmesi bakımından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Dental Anksiyete, Çocuklarda Dental Anksiyete Ölçüm Yöntemleri, Çocukta Davranış Yönlendirme Teknikleri, Dental Anksiyete Ölçüm Skalaları, Genel Anestezi
Çocuk hastalarda Bruksizm varlığının aile işlevi, farkındalığı, yaşam doyumu ve stres durumları ile ilişkisinin değerlendirilmesi, etiyolojik faktörlerin belirlenmesi ve klinik bulguların incelenmesi
Bu çalışmada; çocuk hastalarda bruksizm varlığının aile işlevi, farkındalığı, yaşam doyumu ve stres durumları ile ilişkisinin değerlendirilmesi, etiyolojik faktörlerin belirlenmesi ve klinik bulguların incelenmesi amaçlandı. Araştırmaya, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı'na başvuran, ailelerinden yazılı onamları alınan, bruksizm alışkanlığı belirlenmiş, 8-11 yaş aralığındaki çocuklar ve ebeveynleri dahil edildi. Çocukların ağız içi ve ağız dışı değerlendirmeleri gerçekleştirildi, çürük durumları ve dişlerde görülen aşınma miktarları; DMFT/DMFS, dft/dfs indeksleri ve TWI ile belirlendi. Ebeveynlere bilgi edinme formu doldurtuldu ve McMaster Aile Değerlendirme Ölçeği, Yaşam Doyum Ölçeği, Anne Baba Stres Ölçeği uygulandı. Çocukların stres düzeylerinin tayininde, Çocuklarda (8-11 Yaş) Algılanan Stres Ölçeği kullanıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Çalışmaya, yaş ortalaması 9,13±1,00 olan, 34 kız (%41,5), 48 erkek (%58,5) olmak üzere toplam 82 çocuk dahil edildi. Çocukların tamamında (%100,0) uykuda diş sıkma seslerinin sıkça veya düzenli olarak duyulduğu ebeveynler tarafından bildirildi. Ebeveynlerin bruksizme ilişkin farkındalık düzeyleri incelendiğinde, %51,2'si bruksizm hakkında bilgi sahibi olduğunu ifade etti; %35,4'ü, psikolojik etkenleri bruksizm nedeni olarak gösterdi. Yardım alınması gereken uzman olarak %42,7 oranla diş hekimleri öncelikli tercih oldu. Çocuklarda ağız dışı bulgular arasında; %13,4'ünde masseter, temporal kaslar ve temporomandibular eklemde palpasyonda hassasiyet saptandı, %7,3'ünde sabahları çene kaslarında ağrı veya yorgunluk bildirildi. Temporal bölgede baş ağrısı, ağız açmada kısıtlılık ve mandibulanın lateral ya da protruziv hareketlerinde ağrı gözlemlenmedi. Dilde diş izleri (%29,3), yanakta linea alba (%9,8) ve diş eti çekilmesi (%1,2) gibi ağız içi bulgular gözlemlendi. Dişlerde görülen aşınmaların değerlendirildiği TWI skorlarının ortalaması, 4,70±3,37 olarak bulundu, çocukların %69,5'inin dişlerinde, aşınma tespit edildi. Çürük düzeylerine ilişkin dft, dfs, DMFT ve DMFS indeks değer ortalamaları, sırasıyla 6,24±3,41, 12,72±8,79, 1,73±1,72 ve 2,30±2,53 idi. Bruksizmli çocukların ailelerinin yarısından fazlasında (%54,88), aile işlevselliğinin yetersiz olduğu görüldü. Çocuklarda (8-11 Yaş) Algılanan Stres Ölçeği puan ortalaması, 21,05±4,93 olarak bulundu, stres düzeylerinin yüksek olduğu saptandı. Ebeveynlerin yanıtlamış olduğu Anne Baba Stres Ölçeği puan ortalaması, 26,10±6,80 olup bruksizmli çocukların ebeveynlerinin stresinin, düşük-orta düzeyde olduğu belirlendi. Ebeveynlerin, Yaşam Doyumu Ölçeği puan ortalamasının, 15,39 olduğu ve orta düzeyde yaşam doyumuna sahip oldukları anlaşıldı. Bruksizmli çocuklarda, sık rastlanan ağız içi ve ağız dışı bulgulara, çocuklarda görülen yüksek stres düzeyi, yetersiz aile işlevselliği ve ebeveynlerin düşük farkındalık düzeyleri eşlik etmektedir. Bu durum, bruksizmin yönetiminde hem psikososyal hem de klinik yaklaşımların bir arada kullanılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler : Bruksizm, Ebeveyn Farkındalık, Aile İşlevselliği, Stres Düzeyi, Yaşam Doyumu
Çocuk hastalarda, bireysel ve profesyonel flor uygulama yöntemleri ile ilgili olarak ebeveynlerin bakış açılarının ve bilgi düzeylerinin belirlenmesi, çocuklarındaki mevcut çürük yaygınlığının saptanması ve elde edilen veriler doğrultusunda, florun çürük önleyici etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda; çocuk hastalarda, bireysel/profesyonel flor uygulama yöntemlerine ilişkin, flora karşı toplumdaki ön yargı/bilgi kirliliği üzerine ebeveynlerin bakış açılarının ve bilgi düzeylerinin; dental anksiyete düzeyleriyle birlikte belirlenmesi, çocuklarındaki çürük yaygınlığının saptanması, hastaların ağız içi değerlendirmelerinin yapılması, koruyucu flor tedavilerinden yararlanma durumları ve florun oral sağlık üzerindeki öneminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza; Eylül 2024-Şubat 2025 tarihleri arasında, Süleyman Demirel Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Pedodonti Ana Bilim Dalı Kliniği'mize başvuran 6-12 yaşlarındaki 300 çocuk hasta ve ebeveynleri, onamları alınarak dahil edilmiştir. Çocuklardan/ebeveynlerinden; sosyodemografik bilgiler, flor hakkında bilgi düzeyi, oral hijyen indeksleri (DMFT/dft, plak indeksi, gingival indeks), dental anksiyete düzeyi (MDAS, CFSS-DS, fMCDAS) ile ilgili sorular içeren anketleri yanıtlamaları istendi. İstatistiksel analizde; Ki-kare testi, Pearson korelasyon analizi, Fisher exact testi kullanılmıştır (p<0,05). Bulgular: Çalışmamıza, 138 erkek, 162 kız 300 hasta dahil edilmiştir. Çocuklarda ve ebeveynlerde profesyonel flor uygulanma deneyimlerinin düşük, DMFT/dft skorlarının yüksek, plak/gingival indeks skorlarının orta düzeyde olduğu, ağız hijyeni/çürük kontrolü konusunda daha etkili koruyucu uygulamalar gerektiği belirlenmiştir (p<0,05). Çocuklardaki/ebeveynlerindeki dental anksiyete düzeylerinin, MDAS/CFSS-DS/fMCDAS skorları bakımından; tedavi süreçlerini olumsuz etkileyebileceği ortaya koyulmuştur (p<0,05). Çocuğa profesyonel flor tedavisi uygulanması görüşü hakkında; lise ve ilkokul mezunu anne grupları arasında, 'hekim uygun görüyorsa uygulanabilir' ifadesi bakımından anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Anne-babanın yaşı, eğitim düzeyleri, kardeş sayısı, gelir düzeyi gibi sosyoekonomik-demografik faktörlerin ve oral hijyen alışkanlıklarının; ağız sağlığı skorları üzerindeki etkisinin istatistiksel olarak anlamlılık taşıdığı görülmüştür (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız, genel olarak flor uygulamalarına ilişkin bilgi düzeyinin yetersizliğini ve farkındalığın artırılmasının gerekliliğini, dental anksiyetenin tedavi süreçlerine olumsuz etkilerini, sosyoekonomik-demografik değişkenlerin ağız-diş sağlığı üzerinde belirleyici rol oynayabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Flor Uygulaması, Dental Anksiyete, Çürük, Bilgi Düzeyi.
Büyük azı-keser diş hipomineralizasyonlu çocuk hastalarda diş gelişiminin ve kemik trabekülasyon yapısının değerlendirilmesi ve risk faktörleri ve ağız içi bulgular ile ilişkisinin incelenmesi
Büyük azı-keser diş hipomineralizasyonu (BAKH), mine dokusunun gelişimsel olarak yetersiz mineralizasyonu sonucu ortaya çıkan, sıklıkla hassasiyet, çürük eğiliminde artış ve estetik sorunlar ile seyreden bir bozukluktur. Bu çalışmanın amacı, BAKH'li çocuk hastalarda diş gelişiminin ve kemik trabekülasyon yapısının değerlendirilmesi ve risk faktörleri ve ağız içi bulgular ile ilişkisinin incelenmesidir. Çalışmaya, 7,99–9,99 yaş aralığında olan, 90 BAKH'li ve 90 sağlıklı olmak üzere 180 çocuk hasta dahil edildi. Diş gelişimi Willems, Cameriere, Nolla ve Haavikko yöntemleri ile panoramik radyografiler üzerinden değerlendirildi. Aynı radyografilerden, belirlenen altı farklı alanda trabeküler kemik yapısı fraktal analiz yöntemi ile incelendi. Çocuk hastaların prenatal, perinatal ve postnatal dönemlerine ait veriler, anket yoluyla toplandı ve ağız içi bulgular klinik değerlendirme ile kaydedildi. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak analiz edildi. BAKH'li çocukların ailelerinin çoğunluğunun kırsal kesimde yaşadığı, annelerinin çalışmadığı, babalarının işçi ve sosyoekonomik seviyelerinin düşük gelir seviyesinde olduğu belirlendi. Prenatal döneme ilişkin bilgiler incelendiğinde, hamilelik sürecinde ateşli hastalık geçirme öyküsünün, BAKH şiddet düzeyindeki artışla birlikte daha sık bildirildiği görüldü (p<0,05). Perinatal döneme ait veriler değerlendirildiğinde, doğum şekli ile BAKH şiddeti arasında anlamlı ilişki saptandı; sezaryen doğum oranı, şiddetli BAKH grubunda en yüksek düzeyde bulundu (p<0,05). Postnatal dönem incelendiğinde, şiddetli BAKH görülen çocukların çoğunluğunun, 12-24 ay süre anne sütü aldığı (p=0,05), BAKH şiddet seviyesi arttıkça DMFT ve DMFS değerlerinin arttığı gözlemlendi (p<0,05). Diş gelişimi değerlendirildiğinde, BAKH grubunda Nolla metodu ile hesaplanan diş yaşı değerlerinin, kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu; BAKH grubunda Cameriere metodu ile hesaplanan diş yaşı değerleri, kontrol grubuna kıyasla daha düşük olduğu gözlemlendi (p<0,05). Fraktal analiz sonuçları, özellikle sağ kondil, sağ angulus ve sol angulus bölgelerinde BAKH'li çocukların kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük fraktal boyut değerlerine sahip olduğunu ortaya koydu (p<0,05). Bu çalışma, BAKH'nin yalnızca lokalize bir mine defekti olmayıp diş gelişimini geciktirebilen ve kemiğin trabeküler yapısında mikro düzeyde bozulmalara sebep olabilen sistemik bir durumun bileşeni olabileceğini göstermektedir. Bu birliktelik, BAKH'nin etiyopatogenezinde bildirilen sistemik faktörlerin rolünü güçlendrimekte olup BAKH ile sistemik gelişim arasındaki ilişkinin daha kapsamlı örneklemler ve ileri görüntüleme teknikleri kullanılarak araştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: BAKH, Diş Yaşı, Diş Gelişimi, Fraktal Analiz, Çocuk Diş Hekimliği
Oktenidin dihidroklorür eklenen mineral trioksit agregatın Enterococcus faecalis ve Candida albicans'a karşı antimikrobiyaletkinliğinin in vitro şartlarda değerlendirilmesi
Diş hekimliğinde yaygın olarak kullanılan bir materyal olan MTA'nın mevcut özelliklerinde birçok iyileştirme için, örneğin antimikrobiyal etkisini artırmak konusunda, çalışılmaktadır. Özellikle E. faecalis ve C. albicans gibi dirençli mikroorganizmalar, dentin tübüllerine nüfuz etme kabiliyetleri ve biyofilm oluşturma potansiyelleri nedeniyle kök kanal tedavilerinin başarısız olmasına yol açabilmektedir. Bu çalışmada, MTA'nın antimikrobiyal etkisinin oktenidin dihidroklorür (OCT) ile modifiye edilerek artırılıp artırılamayacağı incelendi. OCT, geniş spektrumlu antimikrobiyal etkisi ve düşük toksisite profili ile dirençli endodontik patojenler üzerinde etkili bir ajan olarak öne çıkmaktadır. Çalışmada agar difüzyon yöntemi kullanılarak E. Faecalis (ATCC 29212) ve C. albicans (ATCC 90028) suşlarına karşı antimikrobiyal etkinlik incelendi. Deney grupları MTA + distile su (kontrol), MTA + kendi likidi (kontrol), MTA + %0,05 OCT ve MTA + %0,1 OCT şeklinde oluşturuldu. MTA karışımları taze olarak hazırlanıp kuyucuklara aktarıldı ve plakalar ön difüzyon için 2 saat oda sıcaklığında bekletildi. Ardından plakalar 37 ± 1 °C'de inkübe edildi ve 24. ile 72. saatlerde inhibisyon zonları dijital kaliper ile ölçüldü. E. faecalis ile yapılan testlerde 24. saatte en yüksek antibakteriyel etkinlik MTA + %0,1 OCT grubunda (9,46 ± 1,14 mm) görüldü; MTA + %0,05 OCT (7,77 ± 0,55 mm) grubu da kontrol gruplarına kıyasla anlamlı derecede yüksek antibakteriyel etki gösterdi (p < 0,05). 72. saatte antibakteriyel etkinlik tüm gruplarda azaldı ve MTA + distile su ile MTA + kendi likidi gruplarında inhibisyon zonu oluşmadı. C. albicans ile yapılan testlerde tüm gruplar antifungal etkinlik gösterdi; 24. saatte en yüksek antifungal etkinlik MTA + %0,1 OCT (11,80 ± 0,80 mm) ve MTA + %0,05 OCT (10,74 ± 0,50 mm) gruplarında bulunurken, MTA + distile su grubu en düşük antifungal etkinliği gösterdi (p < 0,05). Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırlılıkları dahilinde, MTA'nın OCT ile modifiye edilmesinin hem E. faecalis hem de C. albicans üzerinde antimikrobiyal etkinliği anlamlı şekilde artırdığı bulundu. Özellikle %0,1 OCT içeren MTA, diğer gruplara kıyasla en yüksek inhibisyonu sağladı ve dirençli mikroorganizmalara karşı klinik olarak daha etkili MTA formülasyonlarının geliştirilmesine katkı sağlayabileceği değerlendirildi. Anahtar Sözcükler: Agar Difüzyon Testi, Candida albicans, Enterococcus faecalis, Mineral Trioksit Agregat, Oktenidin Dihidroklorür
Genel anestezi altında yapılan endodontik tedavilerin klinik başarı ve radyografik sonuçlarının retrospektif analizi
Erken çocukluk dönemindeki yaygın çürükler, sıklıkla pulpaya ilerleyerek tedavi gereksinimini artırır. Kooperasyonun sınırlı olduğu veya çok sayıda dişin tedavi edilmesi gerektiği durumlarda, genel anestezi altında dental tedavi güvenli ve etkili bir seçenektir. Süt dişlerinde derin çürüklerde, çekim yerine endodontik tedavinin tercih edilmesi; fonksiyon ve sürme rehberliği için önemlidir. Bu nedenle, genel anestezi altında yapılan endodontik tedavilerin uzun dönem başarısını değerlendirmek, çocuk diş hekimliği açısından önemlidir. Bu retrospektif çalışma, genel anestezi altında tedavi edilen süt dişlerinde uygulanan endodontik tedavilerin (amputasyon ve pulpektomi) klinik ve radyografik bulgularını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya, 2022–2024 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'nda genel anestezi altında tedavi edilmiş, sağlıklı hastaya ait 152 amputasyon ve 46 kanal tedavisi yapılmış 198 süt dişi incelenmiştir. Endodontik yöntemler temel alınarak tedavi başarısı analiz edilmiş; bu yöntemler kapsamında yaş, cinsiyet, dişin lokalizasyonu (yarım çene), kontrol zamanı ve dişin lokalizasyonu (anterior-posterior) değişkenleri ayrı ayrı değerlendirilmiş, ardından bu değişkenler üzerinden restoratif materyallerin dağılımları karşılaştırılmıştır. Klinik başarı; ağrı, apse fistül, mobilite ve perküsyon hassasiyetinin bulunmaması, radyografik başarı ise patolojik kök rezorpsiyonu, genişlemiş periodontal ligament, furkasyonda ve periapikal bölgede radyolüsensi olmaması; lamina duranın bütünlüğünün bozulmaması şeklinde tanımlanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre amputasyonda cinsiyete göre kızlar lehine anlamlı fark bulundu. Tedavi yaşına göre Grup 2'de, lokalizasyona göre alt çenede, kontrol zamanına göre 6-12 ve 12-18 aylarda prefabrike kronlar lehine istatiksel anlamlı farklılık bulundu. Kanal tedavisinde ise tüm değişkenlere göre istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak, genel anestezi altında tedavi edilen süt dişlerinde uygulanan endodontik tedavilerinin yüksek klinik ve radyografik başarı oranlarına sahip olduğu ve bu başarıda prefabrike kronların önemli rol oynadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Amputasyon, genel anestezi, pulpektomi, süt dişi.
Sanal gerçeklik gözlüklerinin çocuk diş hekimliğinde anksiyete kontrolü üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Çocuk hastalarda dental kaygı ve korkunun yönetimi, pedodonti pratiğinin en zorlu yönlerinden biridir. Geçmiş diş tedavileriyle ilgili olumsuz deneyimler, ağrı beklentisi ve diş hekimine başvuru sebebinin ağrı olması, çevresel uyarıcılar çocuklarda tedaviye yönelik korku ve kaygı gelişimine neden olabilmektedir. Dental korku ve kaygının etkin şekilde yönetilememesi ise hem tedavi başarısını düşürmekte hem de uzun vadeli ağız-diş sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Pediatrik hastalarda diş tedavilerini kolaylaştırmak ve çocuğun deneyimlerini olumlu hale getirebilmek için davranış yönlendirmesi tekniklerinden yararlanılmaktadır. Geleneksel davranış yönlendirme teknikleri, birçok olguda yeterli olmakla birlikte, çocukların ilgi alanlarının değişmesi ve teknolojik gelişmelerin sağlık alanına entegrasyonu sayesinde çocuk hastaların korkularını azaltmada yeni ve etkili yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Bu yaklaşımlardan biri de sanal gerçeklik (virtual reality, VR) ve karma gerçeklik (mixed reality, MR) teknolojileridir. VR gözlükleri, hastayı dış uyaranlardan izole ederek sanal bir ortama yönlendirirken, MR gözlükleri gerçek ve sanal ortamı eş zamanlı bir araya getirerek çocuğun çevreyle etkileşimini kısmen koruyarak dikkat dağıtımı sağlamaktadır. Bu tez çalışmasında, çocuk hastalarda uygulanan dental lokal anestezi sırasında kullanılan VR ve MR gözlüklerinin dental korku ve ağrı algısı üzerindeki etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya 2024 yılı içinde kliniğimize başvuran, lokal anestezi altında dental tedavisi yürütülecek, 6-12 yaş arası, sistemik hastalığı olmayan 142 çocuk katılmıştır. Hastalardan 71 tanesinde sanal gerçeklik gözlüğü, 71 tanesinde ise karma gerçeklik gözlüğü kullanılmıştır. Hastalara lokal anestezi uygulaması öncesinde ve sonrasında korku ve ağrı anketleri uygulanmış, nabız ölçümleri yapılmış ve lokal anestezi uygulaması sırasındaki davranışları gözlemciler tarafından incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre sanal gerçeklik ve karma gerçeklik gözlüğü kullanımı sonucu korku ve ağrı ölçeklerinde, lokal anestezi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark görüldü (p<0,05). Sanal gerçeklik ve karma gerçeklik grupları arasında korku ve ağrı anketlerindeki değişiklik yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Çalışmamızın sonuçları; sanal ve karma gerçeklik gözlüklerinin, çocuk diş hekimliğinde korku ve kaygı kontrolü sağlamakta başarılı olduğu ve etkili bir dikkat dağıtma yöntemi olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Sanal gerçeklik, Karma gerçeklik, Korku ve kaygı
Sanal gerçeklik gözlüklerinin çocuk diş hekimliğinde anksiyete kontrolü üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Çocuk hastalarda dental kaygı ve korkunun yönetimi, pedodonti pratiğinin en zorlu yönlerinden biridir. Geçmiş diş tedavileriyle ilgili olumsuz deneyimler, ağrı beklentisi ve diş hekimine başvuru sebebinin ağrı olması, çevresel uyarıcılar çocuklarda tedaviye yönelik korku ve kaygı gelişimine neden olabilmektedir. Dental korku ve kaygının etkin şekilde yönetilememesi ise hem tedavi başarısını düşürmekte hem de uzun vadeli ağız-diş sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Pediatrik hastalarda diş tedavilerini kolaylaştırmak ve çocuğun deneyimlerini olumlu hale getirebilmek için davranış yönlendirmesi tekniklerinden yararlanılmaktadır. Geleneksel davranış yönlendirme teknikleri, birçok olguda yeterli olmakla birlikte, çocukların ilgi alanlarının değişmesi ve teknolojik gelişmelerin sağlık alanına entegrasyonu sayesinde çocuk hastaların korkularını azaltmada yeni ve etkili yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Bu yaklaşımlardan biri de sanal gerçeklik (virtual reality, VR) ve karma gerçeklik (mixed reality, MR) teknolojileridir. VR gözlükleri, hastayı dış uyaranlardan izole ederek sanal bir ortama yönlendirirken, MR gözlükleri gerçek ve sanal ortamı eş zamanlı bir araya getirerek çocuğun çevreyle etkileşimini kısmen koruyarak dikkat dağıtımı sağlamaktadır. Bu tez çalışmasında, çocuk hastalarda uygulanan dental lokal anestezi sırasında kullanılan VR ve MR gözlüklerinin dental korku ve ağrı algısı üzerindeki etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya 2024 yılı içinde kliniğimize başvuran, lokal anestezi altında dental tedavisi yürütülecek, 6-12 yaş arası, sistemik hastalığı olmayan 142 çocuk katılmıştır. Hastalardan 71 tanesinde sanal gerçeklik gözlüğü, 71 tanesinde ise karma gerçeklik gözlüğü kullanılmıştır. Hastalara lokal anestezi uygulaması öncesinde ve sonrasında korku ve ağrı anketleri uygulanmış, nabız ölçümleri yapılmış ve lokal anestezi uygulaması sırasındaki davranışları gözlemciler tarafından incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre sanal gerçeklik ve karma gerçeklik gözlüğü kullanımı sonucu korku ve ağrı ölçeklerinde, lokal anestezi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark görüldü (p<0,05). Sanal gerçeklik ve karma gerçeklik grupları arasında korku ve ağrı anketlerindeki değişiklik yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Çalışmamızın sonuçları; sanal ve karma gerçeklik gözlüklerinin, çocuk diş hekimliğinde korku ve kaygı kontrolü sağlamakta başarılı olduğu ve etkili bir dikkat dağıtma yöntemi olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Sanal gerçeklik, Karma gerçeklik, Korku ve kaygı
Travmaya bağlı kron kırığı olan daimi dişlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Travmatik dental yaralanmalar (TDY), diş ve çevre dokuların travmaya bağlı olarak zarar görmesiyle ortaya çıkan klinik durumlar olup çocukluk çağının en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Bu yaralanmalarda tedavinin yönetimi; travmaya maruz kalan çocuk, ebeveynler ve diş hekimleri için kolay değildir. Travmatize olmuş dişin prognozunun iyi olması için doğru ve acil müdahale çok önemlidir. Gecikmiş, yanlış müdahaleler prognozu olumsuz yönde etkileyerek estetik, fonksiyonel, ekonomik, sosyal ve psikolojik etkileri olan bir duruma yol açabilir. Çalışmamızda, kliniğimize 2018-2024 yılları arasında kron kırığı nedeniyle başvurmuş, tedavileri kliniğimizde tamamlanmış ve en az bir takip randevusuna gelmiş, 6–16 yaş aralığındaki hastaların travma takip formları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular, 6–12 ay, 12–18 ay, 18–24 ay, 24–48 ay ve 48 ay+ olmak üzere farklı takip periyotlarına göre değerlendirilmiştir. Çalışmamızın amacı, bu olgularda uygulanan tedavi yaklaşımlarını, pulpa sağ kalım oranlarını ve uzun dönem takip sonuçlarını incelemektir. Verilere göre, travmaların en sık nedeni düşmeler (%59) olup, en çok etkilenen dişler üst santral kesiciler olmuştur. Travmalar en sık sokakta (%41) ve ilkbahar mevsiminde (%27,8) meydana gelmiştir. En yaygın tedavi yöntemi komplike olmayan kron kırıklarında direkt kompozit restorasyon (%97,8), komplike kron kırıklarında ise parsiyel amputasyon + direkt kompozit restorasyon (%57,9) olmuştur. Pulpa sağ kalımı, uygulanan tedavi türüne, takip süresine bağlı olarak değişkenlik göstermiştir. Direkt kompozit restorasyon uygulanan dişlerde pulpa sağ kalım oranı %85,9; parsiyel amputasyon + direkt kompozit restorasyon uygulanan olgularda %84,8 olarak belirlenmiştir. Ayrıca, parsiyel amputasyon + reataçman yapılan tüm dişlerde (%100) pulpa vitalitesi korunmuştur. Takip süresi uzadıkça vital olarak değerlendirilen dişlerde nekroz gelişme oranı artmış ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda komplike olmayan kron kırıklarında lüksasyon varlığı, pulpa sağ kalımını olumsuz yönde etkilemiştir. Lüksasyonun eşlik etmediği dişlerde sağ kalım oranı %88,3 iken, lüksasyonla birlikte olan olgularda bu oran %60'a düşmüştür. Komplike kron kırıklarında da lüksasyon varlığı anlamlı bir farklılık yaratmış; eşlik etmeyen olgularda %82 oranında pulpa sağ kalımı gözlenirken, eşlik eden grupta bu oran %28,6'ya gerilemiştir. Bu değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Elde edilen bulgular, kırık tipi, eşlik eden travmalar ve tedavi protokolünün yanı sıra uzun dönem takiplerin de pulpa prognozu üzerinde belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Kron kırığı; Pulpa; Travmatik dental yaralanma
Kalp hastalığı olan çocukların ağız diş sağlığı durumu ve tedavi ihtiyaçlarının değerlendirilmesi
Kalp hastalığı olan bireylerin enfektif endokardit (EE) geçirme riski taşıdığı ve kötü ağız sağlığı ile birlikte diş tedavileri sırasında oluşan geçici bakteriyeminin EE patogenezinde önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Bu çalışma, kalp hastalığı bulunan 5-14 yaş arası çocukların sosyo-demografik özelliklerini, ağız hijyeni alışkanlıklarını, ağız-diş sağlığı durumlarını ve tedavi ihtiyaçlarını incelemek amacıyla planlanmıştır. Veriler, ebeveynlere uygulanan bir anket formu aracılığıyla ve çocukların ağız-diş muayeneleriyle toplanmıştır. Çocuklarda; DMFT/DMFS/dmft/dmfs ve ICDAS II indeksleri, pufa indeksi, dişeti sağlığı ve plak durumu, dişlerdeki mine defektleri, malokluzyon varlığı ve tedavi gereksinimleri açısından değerlendirilmiştir. Araştırmaya dahil edilen toplam 301 çocuğun ortalama yaşı 8,95±2,91 olup çocukların 271(%90)'i doğuştan kalp hastalığına sahiptir. Diş çürüğü için ortalama indeksler sırasıyla; dmft=6,63±4,39; dmfs=15,70±13,64; DMFT=3,56±3,45; DMFS=5,04±6,16 olarak bulunmuştur. Orta ve ciddi derecede kalp hastalığı olan çocukların basit derecede kalp hastalığı olan çocuklara kıyasla dmfs değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,038). Araştırmaya katılan 301 çocuğun %93'ünde kavitasyonlu diş çürüğü gözlenirken, ICDAS II koduna göre, tüm dişleri sağlıklı olan çocuk bulunmadığı; çocukların %7,0'sinde başlangıç seviyesinde, %17,3'ünde orta seviyede ve %75,7'sinde ise ileri seviyede diş çürüğü olduğu saptanmıştır. Çocukların %21,3'ünde pulpa ekspozu, %7'sinde fistül, %5,6'sında apse ve %1'inde ülserasyon görülmüştür. Orta ve ciddi derecede kalp hastalığı olan çocuklarda basit derecede kalp hastalığı olan çocuklara kıyasla pulpa ekspozu varlığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,015). Ortalama plak indeksi ve gingival indeks değerleri sırasıyla 1,18±0,38 ve 0,69±0,53 olarak saptanmıştır. Çocukların %15,9'unda mine defekti görülmüştür. Süt dişler için hesaplanan Uygulanması Gereken Tedavi İhtiyacı (UGTİ) değeri %85,8 iken, Karşılanmış Restoratif Tedavi İndeksi (KRTİ) değeri %12,4 olarak hesaplanmıştır. Daimi dişler için UGTİ değeri %88,9 iken KRTİ değeri %10,8 olarak hesaplanmıştır. Çalışmadan elde edilen verilere göre; kalp hastalığı olan çocuklarda, tedavi edilmemiş diş çürüğü, diş eti iltihabı, plak birikimi varlığı ve uygulanması gereken tedavi ihtiyacının yüksek olduğu gözlenmiştir. Bu sonuçlar, bu hasta popülasyonunda EE riskinin önlenmesi ve kötü ağız sağlığının olumsuz etkilerini azaltma açısından diş hekimleri tarafından göz önünde bulundurulmalıdır.
Çocuk ve ergenlerde süt ve daimi azı dişlerinde hipomineralizasyon ve taurodontizm prevalansının belirlenmesi
Bu çalışma, Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonuna (BAKH) sahip bireylerdeki taurodontizm varlığını değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 6-14 yaş aralığındaki BAKH'li 182 birey çalışma grubuna dahil edilirken, sağlıklı mine yapısına sahip 289 birey ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler için Ki-kare Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması çalışma grubu için 10,5 yaş, kontrol grubu için ise 10,8 yaş olarak belirlenmiştir. Hasta düzeyinde değerlendirildiğinde, çalışma grubunda (%35,2) kontrol grubuna(%22,1) kıyasla anlamlı derecede daha yüksek taurodontizm görülmüştür (p=0,015). Çalışma grubunda yer alan BAKH'li ve matür daimi birinci büyük azı dişlerindeki taurodontizm yüzdesi (%22,5), kontrol grubundaki sağlıklı mine yapısına sahip dişlere (%11,5) göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). İmmatür daimi birinci ve ikinci büyük azı dişleri arasında taurodontizm yüzdeleri benzerlik göstermiştir.
Kromojenik bakteri renklenmesi olan çocuklarda ağız ve diş sağlığı durumunun değerlendirilmesi
Kromojenik bakteri renklenmesi sıklıkla dişlerin servikal üçte birlik kısımda yer alan, dişeti kenarına paralel seyreden, noktasal, ince çizgi veya geniş bant şeklinde görülen koyu renkli bir dışsal renklenme türüdür. Bu araştırma, çocuklardaki kromojenik bakteri renklenmesinin prevalansını, bu renklenmede etkili olabilecek etiyolojik faktörleri ve renklenmenin ağız sağlığı durumu üzerindeki çeşitli etkilerini değerlendirilmek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmaya, 6-13 yaş aralığındaki kromojenik bakteri renklenmesi var olan 23 çocuk ve renklenmesi olmayan 27 çocuk dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen çocukların sosyo-demografik bulguları, dental hikayesi, ağız diş sağlığı durumu, ağız-diş sağlığına yönelik hijyen alışkanlıkları ve beslenme durumları değerlendirilmiştir. Ağız ve diş sağlığı durumunun değerlendirilmesi amacıyla dmft-dmfs indeksi, DMFT-DMFS indeksi, ICDAS II indeksi, pufa-PUFA indeksi, plak indeksi, gingival indeks ve Winkel Tongue Coating İndeks (WTCI) kullanılmış, ağız kokusu varlığı ve tükürük pH'sı, tükürük tamponlama kapasitesi, tükürük akış hızı değerlendirilmiştir. Ağız kokusu varlığının değerlendirilmesi amacıyla, toplam uçucu sülfür bileşikleri (VSC) sülfür monitorizasyonu yöntemi (Halimeter, Interscan, Cahatsworth, CA, USA) ile ölçülmüştür. Beslenme durumlarının değerlendirilmesi amacı ile, 3 günlük besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı anketleri kullanılmıştır. Muayene edilen çocukların %4,01'inde kromojenik bakteri renklenmesi mevcuttu. Çalışma grubunda bulunan çocukların %73,9'u kız ve %26,1'i erkekti ve grubun yaş ortalaması 9,9±2,1'di. Kontrol grubundaki çocukların %48,1'i kız ve %51,9'u erkekti ve grubun yaş ortalaması 9,9±2,2'ydi. Kromojenik bakteri renklenmesi bulunan grupta ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeks değerleri sırasıyla 2,6±2,7, 6,2±7,3, 2,6±2,5 ve 2,7±2,4'tü. Renklenme bulunmayan grupta ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeks değerleri sırasıyla 3,4±4,1, 9,8±11,6, 4,1±3,1 ve 5,4±5'ti. Renklenme mevcut olan grupta, ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeks değerleri daha düşüktü bununla birlikte kontrol grubuna kıyasla ortalama DMFS indeks değeri ve kavitasyonlu çürük daimi diş varlığı düzeyi istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p≤ 0,05). Kromojenik bakteri renklenmesi olan çocuklarda %34,9 ile en fazla ICDAS-5 skoru, kontrol grubunda yer alan çocuklarda ise %63,0 ile en fazla ICDAS-5 skoru mevcuttu. Renklenme grubundaki çocukların pufa ve PUFA ortalaması sırasıyla 0,2±0,4 ve 0,0±0,0; kontrol grubundaki çocukların pufa ortalaması 0,5±1,0 ve 0,1±0,4'tü. Kromojenik bakteri renklenmesi olan çocuklarda ortalama plak indeksi değeri 1,3±0,3 ve kontrol grubunda ise 1,7±0,3'tü ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p≤ 0,05). Renklenme grubunda ortalama gingival indeks değeri 0,7±0,3 ve kontrol grubunda ise ortalama gingival indeks değeri 0,5±0,3'tü. Ortalama tükürük pH seviyesi, ortalama tamponlama kapasitesi ve ortalama tükürük akış hızı renklenme grubunda sırasıyla 7,0±0,3, 6,2±0,3, 0,8±0,4; kontrol grubunda sırasıyla 6,8±0,3, 5,8±0,5, 0,8±0,4'tü. Kromojenik bakteri renklenmesi bulunan grupta, ortalama tükürük pH değeri ve ortalama tükürük tamponlama kapasitesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p≤ 0,05). Kromojenik bakteri renklenmesi bulunan grupta ortalama VSC değeri 130,4±242,7 iken, kontrol grubunda bu değer 39,2±60,9 ppb'ydi. Kromojenik bakteri renklenmesi var olan ve olmayan çocuklar arasında çürük varlığı, dişeti sağlığı durumu, tükürük parametreleri ve beslenme alışkanlıkları açısından farklılık mevcuttur. Kromojenik bakteri renklenmesi varolan çocuklardaki düşük çürük düzeyi varlığı, çocukların plak indeksi değerlerinin düşük olması, tükürük pH ve tükürük tamponlama kapasitelerinin yüksek olması ile ilişkili olabilir.
Lipoid proteinozis vakalarının klinik, radyolojik bulguların değerlendirilmesi
Bu çalışmada lipoid proteinozis vakalarından elde edilen klinik bulguların değerlendirilerek vakalarda görülen insidanslarının ortaya çıkarılması, bulguların literatürler ile karşılaştırılması, bu vakalara diş hekimi yaklaşımının belirlenmesi, vakalar ile iş birliği yapılarak yaşam kalitelerinin arttırılmasına yönelik dental rehberliğin sağlanması ve diş hekimleri arasında farkındalık oluşturulması amaçlanmıştır. Bu çalışma 2023-2025 yılları arasında Şanlıurfa'da yaşayan 16'sı kadın, 16'sı erkek 32 lipoid proteinozis vakasının klinik bulguları, anamnezleri ve aile geçmişleri değerlendirilerek yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmada incelediğimiz toplam 32 vakanın %100'ünde ciltte kalınlaşma/yara izleri, %93,8'inde ses kısıklığı, %3,1'inde epilepsi, %59,4'ünde göz kapaklarında boncuklu papüller, %37,5'inde tırnak distrofisi, %96,9'unda yara iyileşmesinde gecikme, %84,4'ünde yaralarda kaşıntı görüldü. Ayrıca vakaların %100'ünün anne-baba arasında akrabalık ilişkisi varlığı, %75'inin etkilenmiş kardeşi, %96,9'unun etkilenmiş 3.dereceden akrabası olduğu öğrenildi. Çalışmadaki vakaların intraoral bulgularına bakıldığında %21,9'unda hipodonti, %6,3'ünde mikrodonti, %6,3'ünde mine hipoplazisi, %53,1'inde dil kalınlaşması/sertliği, %65,6'sında lingual frenulum kalınlaşması, %40,6'sında dilde papilla kaybı, %87,5'inde oral mukoza kalınlaşması, %37,5'inde damak/küçük dil kalınlaşması, %81,3'ünde alt dudak kalınlaşması, %59,4'ünde ağız köşesinde yara ve çatlağa rastlandı. Ayrıca %18,8'inde vestibüler sulkus yetersizliği, %37,5'inde dişlerde çapraşıklık/yer darlığı, %81,3'ünde yaygın çürük görüldü. Lipoid proteinozis vakalarında tıp ve diş hekimlerinin dahil olduğu multidisipliner yaklaşımın gerekliliği düşünüldü. Dental tedavi yaklaşımları, estetik, fonksiyon ve fonasyonun yeniden kazandırılmasının yanı sıra, normal büyüme ve gelişmeyi de desteklemektedir. Diş hekimleri, lipoid proteinozis vakaları ve ebeveynleri; mevcut dişlerin en iyi şekilde korunması gerektiğinin, oral hijyenin ve dental stabilitenin sağlanmasının öneminin farkında olmalıdır. Lipoid proteinozisin diş hekimleri tarafından daha iyi anlaşılması için çalışmaların devam etmesi gerektiği düşünüldü. ANAHTAR KELİMELER: Çocuk diş hekimliği, ECM1, genodermatoz, lingual frenulum, lipoid proteinozis
Rat dişlerinin pulpotomi tedavisinde bamya tohumu (Abelmoschus esculentus L.) özü, kapsaisin (Capsicum annuum L.) ve mineral trioksit agregat (MTA) materyalinin histopatolojik ve immunohistokimyasal etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, rat dişlerinde gerçekleştirilen pulpotomi işlemlerinde bamya (Abelmoschus esculentus L.) tohum ekstraktı, kapsaisin (Capsicum annuum L.) ve mineral trioxide aggregate (MTA) materyalinin histopatolojik ve immünohistokimyasal etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Amaç, biyolojik kökenli alternatif materyallerin, klinik uygulamada yaygın kullanılan MTA ile karşılaştırıldığında pulpa dokusunun rejenerasyonu üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve bu materyallerin biyouyumluluğunu bilimsel verilerle desteklemektir. Çalışmada, toplamda 36 Wistar albino rat rastgele 3 gruba ayrılarak üst çene 1.molar dişlerine standartize edilmiş pulpotomi işlemleri uygulanmıştır. Dişlere bamya tohum ekstraktı, kapsaisin ve MTA materyali uygulandıktan sonra, restoratif materyalle kapatılmıştır. Hayvanlar 28 gün boyunca rutin beslenme ve takipleri yapılmış, sonrasında sakrifiye edilerek ilgili dokular histolojik ve immünohistokimyasal incelemeler için değerlendirilmeye alınmıştır. Histopatolojik değerlendirmede inflamasyon düzeyi, dentin köprü oluşumu, ödem, vaskülarizasyon ve hemoraji varlığı incelenmiştir. İmmünohistokimyasal analizde ise Tümör nekroz faktörü (TNF-α), İnterlökin 6 (IL-6), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Proliferatif Hücre Nükleer Antijeni (PCNA)'nın immünohistokimyasal lokalizasyonları incelenmiştir. Histopatolojik değerlendirmede MTA grubu düşük inflamasyon, yeterli vaskülarizasyon ve anlamlı sert doku formasyonu ile öne çıkmıştır. Bamya tohumu ekstresi grubunda ödem ve hemoraji düzeyleri yüksek olmasına rağmen belirli düzeyde sert doku formasyonu gözlemlenmiştir. Kapsaisin grubunda ise en yüksek inflamatuar hücre infiltrasyonu izlenmiş, bununla birlikte pozitif sert doku formasyonu da saptanmıştır. İmmünohistokimyasal analizlerde TNF-α ve IL-6 ekspresyonu MTA ve kapsaisin gruplarında belirgin olarak artmış, VEGF düzeyleri kontrol gruplarında daha yüksek bulunmuştur. PCNA ekspresyonu bamya ekstresi grubunda yüksek saptanmış olup bu artış inflamasyonla birlikte değerlendirildiğinde patolojik proliferatif yanıtları işaret edebileceği düşünülmüştür. PCNA ekspresyonu kapsaisin grubunda ise MTA'ya göre daha yüksek olsa da bamya tohumuna göre daha düşük yoğunlukta sonuç vermiştir. Sonuç olarak, MTA pulpotomi sonrası pulpa dokusu üzerinde en dengeli ve iyileştirici etkiyi sağlayan materyal olarak belirlenmiştir. Bamya tohumu ekstraktı ve kapsaisinin rejeneratif etkileri sınırlı kalmakla birlikte, belirli düzeyde sert doku formasyonu oluşturabilmeleri, bu ajanların daha düşük dozlarda veya kombine kullanımlarla yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. MTA'nın altın standart konumunu sürdürmekle birlikte, doğal ajanlara yönelik bu tür çalışmalar biyomateryal geliştirme alanında yenilikçi yaklaşımların önünü açabilir.
Uşak bölgesinde yaşayan 8-12 yaş aralığındaki çocuklarda ikinci süt azı hipomineralizasyonu ve büyük azı-keser hipomineralizasyonun birbiriyle ilişkisi, etiyolojisi, görülme sıklığı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi
Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonu(BAKH), kesici dişlerin etkilendiği veya etkilenmediği bir veya daha fazla daimi birinci azı dişi minesinin sistemik kökenli kalitatif gelişimsel bozukluğu olarak tanımlanır. Aynı durum ikinci süt azı dişlerinde de gözlenmiştir ve hipomineralize ikinci süt azı dişleri (SAH) olarak adlandırılmıştır. Etiyolojisi hakkında kesin bir sonuç olmamasına rağmen, genetiğin de etkili olduğu multifaktöriyel nedenler olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı Uşak ilinde yaşayan 8-12 yaş arası çocuklarda BAKH ve SAH insidansını ve etyolojisini araştırmaktır. Bu amaçla muayene edilen 485 öğrenciden; 35 soruluk anketi eksiksik dolduran 287 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucu çalışma grubunun %24.4'ünde şiddeti farklı derecelerde BAKH ve %3.5 oranında SAH saptandı. Hem SAH hem BAKH'ta en çok görülen defekt, sınırları belirgin olan beyazdan kreme renk değişikliği gösteren opasiteler olmuştur. BAKH ve SAH; tonsilit, farenjit, astım veya pnömoni hastalıkları ile anlamlı bir ilişki göstermezken; su çiçeğinin defektler üzerinde bir etkisi var gibi görünmektedir. Ayrıca gestasyonel hipertansiyon ile BAKH arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çocukluk döneminde sık ishal ve sık ateş ya da havale geçirilmesi BAKH görülme sıklığını artırmış fakat istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. BAKH ve SAH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. BAKH ve SAH son zamanlarda birçok Avrupa ülkesinde önemli bir klinik problem olarak kabul edilmektedir. Bu defektlerin prevalansı, şiddeti ve çocukların tedavi ihtiyaçları izlenmelidir. Aileler ve çocuklar bu defektler ve sonuçları konusunda yeterince bilgilendirilmelidir.
Ebeveynlik stilleri, çocuğun dental anksiyete durumu ve ağız diş sağlığı ilişkisi
Ebeveynlik stillerinin, çocuğun dental anksiyetesi ve ağız ve diş sağlığına olan etkisi, gelişmeye başlayan bir konudur. Ülkemizde bu konudaki çalışmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Çalışmamızda, ebeveynlik stillerinin, Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 3-12 yaş arası çocukların ağız ve diş sağlığı ve dental anksiyeteleri üzerindeki etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır ve 524 çocuk hasta ve ebeveynlerinin verileri incelenmiştir. Çocuklar 3-6 ve 7-12 olmak üzere iki yaş grubu altında incelenmiştir. Ebeveynlik stilleri, Ebeveynlik Stilleri ve Boyutları Anketi ile, çocuğun anksiyetesi tüm çocuklarda Modifiye Yale Preoperative Anksiyete Skalası ve nabız ölçümü, 3-6 yaş grubunda Modifiye Çocuk Dental Anksiyete Skalası (yüzler versiyonu), 7-12 yaş grubunda Çocuk Korku Değerlendirme Skalası-Dental Alt Ölçeği ile, ağız sağlığı ise dft/DMFT, ICDAS, plak indeksi ve gingival indeksler ile kaydedilmiştir. Örneklemde, %97,7 oranında demokratik ebeveynlik stili tespit edilmiştir. İzin verici ebeveynliğin erkek çocuklara, kız çocuklarına kıyasla daha fazla uygulandığı ve izin verici ebeveyni olan çocukların, demokratik ebeveyni olanlara göre daha yüksek anksiyeteye sahip olduğu bulunmuştur (p=0,006 ve p=0,041). Demokratik ebeveynlerin, çocuğunun olumlu beslenme alışkanlıkları geliştirebilmesindeki kontrolü, izin verici ebeveynlere göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,029). Ebeveynlik stilinin çocuğun dental anksiyetesine etkisi olduğu tespit edilirken, ağız sağlığı üzerinde direkt etkisi bulunamamıştır ancak ağız ve diş sağlığı alışkanlıklarına etkisi olduğu tespit edilmiştir. Ebeveynlik stilinin, çocuğun dental anksiyetesine ve ağız diş sağlığına etkisi ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Süt ikinci azı dişlerine farklı teknikler kullanılarak uygulanan hall tekniğinin masseter kasına olan etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, çocuk hastalarda Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği uygulaması sonrası masseter kaslarındaki değişimin ultrasonografi yöntemi ile değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı'na rutin muayene veya tedavi amacıyla başvuran, herhangi bir sistemik rahatsızlığı bulunmayan, 4-7 yaş aralığında 147 hasta ağız içi muayenesi ve radyolojik değerlendirmeleri yapılarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların, 72'sini erkek (%49,3), 74'ünü kız (%50,7) hastalar oluşturdu. Hastalar eşit üç gruba ayrıldı. Birinci grupta 49 hastaya standart Hall Tekniği'i, ikinci grupta 49 hastaya Modifiye Hall Tekniği'i uygulandı. Üçüncü gruba herhangi bir çürük dişi bulunmayan sağlıklı 49 çocuk dahil edildi ve kontrol grubu olarak değerlendirildi. Hall Tekniği grubundaki bir hasta kontrol randevularına gelmemesi sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği'te pulpal enfeksiyon şüphesi olmayan süt ikinci azı dişinde çürük tespit edilen hastaların tek bir dişine paslanmaz çelik kron yerleştirildi. Kronların 23 tanesi (%23,7) sağ üst süt ikinci azı dişe, 19 tanesi (%19,6 ) sol üst süt ikinci azı dişe, 27 tanesi (%27,8) sol alt süt ikinci azı dişe ve 28 tanesi (%28,9) sol alt süt ikinci azı dişe uygulandı. Üçüncü grupta herhangi bir restoratif işlem uygulanmadan (kontrol grubu) masseter kasının ultrasonografik görüntüleme ölçümü yapıldı. Hastalar başlangıç ve 1., 3. ve 6. aylarda kontrol randevularına çağırılarak masseter kas kalınlıkları ultrasonografik görüntüleme ile ölçüldü. İstatistiksel analizlerde Mann Whitney U, Kruskal Wallis Testi, Dunn Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Friedman Testi ve Wilcoxon Testi kullanılarak yapılan değerlendirmeler ortalama ± standart sapma ve ortanca (minimum – maksimum) şeklinde sunuldu. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. 6 aylık değerlendirmeler sonucunda her iki tekniği radyolojik ve klinik olarak %100 başarı gösterdi. Masseter kas kalınlığı değerlendirmelerinde, 1.ay ölçümleri sonucunda Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği grubunda kontraksiyon pozisyonunda istatistiksel olarak anlamlı kalınlaşma görüldü (p=0,005, p<0,001). İstirahat pozisyonunda ise anlamlı bir değişme görülmedi. 6.ay ölçümlerinde ise Modifiye Hall Tekniği grubunda hem kontraksiyonda hem de istirahatte tedavi öncesine göre azalma görülürken, Hall Tekniği grubunda başlangıç değerlerine göre kalınlaşma görüldü. Sağlıklı grupta yapılan ölçümlerde ise masseter kasının istirahat pozisyonu ölçümlerinde anlamlı artış görülürken (p<0,001), kontraksiyon pozisyonunda anlamlı olmasa da artış olduğu görüldü. Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği özellikle dental anksiyete sahip küçük yaş grubu hastalarda tedavi başarısını göz önünde bulundurarak bir tedavi alternatifi olabilir. Ancak, Hall Tekniği'in kaslara olan etkisinin ultrasonografi ile inceleyen çalışmalar oldukça sınırlıdır. Daha büyük örneklem boyutu ve daha uzun takip süresiyle Hall tekniğin kas ve temporomandibular ekleme(TME) etkisini araştırmanın önemli olduğu düşünülmektedir.
Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek filmlerinin kullanılması
Bu araştırmada Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek radyografilerinin kullanılması ile Türk toplumuna özgü yeni bir formül geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dijital veri arşivinde aynı tarihli panoromik ve el-bilek radyografisi olan 202 Türk çocuk dahil edilmiştir. Sol alt çenede üçüncü molar diş̧ dışındaki yedi daimi dişten kapalı apeksli olanların sayısı kaydedilmiş (N0) ve Image J programı kullanılarak açık apeksli dişlerin kök uçlarındaki mesafe (Ai, i=1,…,7) ölçülüp radyografilerdeki büyütme farklılıklarını minimalize etmek için diş̧ uzunluğuna (Li, i=1,...,7) bölünmüştür (xi=Ai/Li, i=1,…,7). Devamında açık apeksli dişlerin ölçümleri toplanmıştır (s). El-bilek radyografileri kullanılarak ulna ile radiusun epifizleri ve karpal kemiklerin tamamını kapsayan karpal alan (Ca) ölçülmüştür. Daha sonra her bir karpal kemiğin alanları ve ulna ile radiusun epifizlerinin kemik alanları ölçülmüştür ve kemik alanı (Bo) değerlerinin elde edilmesi amacıyla bu ölçümler toplanmıştır. Ölçümleri normalleştirmek için toplam kemik alanı ile karpal alan arasındaki Bo/Ca oranı hesaplanmıştır. Cameriere ve arkadaşları tarafından daha önceden formüle edilen denklemlerin yaş tespitindeki doğruluğu değerlendirilmiştir. Ek olarak, mevcut çalışma verileri kullanılarak "Yaş THW=7.359 + 0.797g + 0.427N0 – 0.797s + 3.954Bo/Ca – 0.212N0s" formülü geliştirilmiştir. Tüm örneklem için kronolojik yaş ile tahmini yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.987). Aynı şekilde kızlarda ve erkeklerde kronolojik yaş ile tahmini yaş arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.991 ve p=0.990). Çalışmanın verilerinden elde edilen yeni formül yaş tahmininde önceki çalışmalardan uyarlanan formüllerden daha başarılı olmuştur ve tüm varyansların %72.80'ini açıklamıştır. Elde edilen veriler ışığında, gelişmekte olan dişler ve el-bilek kemikleri birlikte kullanılarak Türk toplumu için oluşturulan yeni regresyon modelinin kronolojik yaşı tahmin etmede oldukça başarılı olduğu görülmüştür (ortalama fark=-0.001). Anahtar Kelimeler: Adli yaş tahmini, Cameriere metodu, el-bilek kemikleri, açık apeks, kronolojik yaş Destekleyen Kurumlar: Hacettepe Üniversitesi BAP Koordinasyon Birimi (TKB-2020-18618)
Molar insizör hipomineralizasyonu (MIH)'nun çocuklarda yaşam kalitesine etkisinin yaş gruplarına göre değerlendirilmesi
Büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH), daimi birinci büyük azı ve bazen de keser dişleri etkileyen gelişimsel bir mine defektidir. Bu çalışmanın amacı, BAKH ile ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi (OHRQOL) arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu durumun yaşa göre etkisini incelemektir. Buna ek olarak; BAKH varlığı ile diş hassasiyeti ve BAKH gözlenen çocuklardaki diş olgunluk durumu ile diş hassasiyeti arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmaya, 130 sağlıklı ve 130 BAKH'ye sahip toplam 260 çocuk katılmıştır. OHRQOL değerlendirmesi için Pediatric Oral Health-related Quality of Life (POQL), diş hassasiyeti değerlendirmesi için Schiff Cold Air Sensitivity Scale (SCASS) ve çocukların diş olgunluk durumunun değerlendirilmesi için Demirjian Yöntemi uygulanmıştır. Veriler; Ki Kare Testi, Fisher'ın Kesin Testi, T Testi ve Mann Whitney U testi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgular doğrultusunda BAKH'si olan çocukların kendi beyanına göre OHRQOL, toplam tüm ölçek skoru (p=0,014) üzerinden anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir. Daha küçük yaşta BAKH gözlenen çocukların aynı yaş grubundaki sağlıklı çocuklara göre OHRQOL'si anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir (p=0,005). BAKH bulunan diş/çocuklarda uyarana verilen yanıtlar anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p<0,001). BAKH'si olan ve diş yaşı daha az olan çocukların dişlerinden alınan uyarana yanıt durumu istatitiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p=0,042). Sonuç olarak bu araştırmanın limitasyonları dahilinde; BAKH ve BAKH'ye bağlı bazı komplikasyonlar nedeniyle OHRQOL'nin olumsuz yönde etkilenebileceği görülmektedir. Bu nedenle; diş hekimleri, BAKH'si olan çocuklarda OHRQOL'nin etkilenmiş olabileceğini mutlaka göz önünde bulundurmalıdır.
Dudak damak yarıklı çocukları olan ebeveynlerin, çocuklarının ağız diş sağlığı ve beslenme alışkanlığına dair bilgi düzeylerinin, davranış ve alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Dudak damak yarıkları (DDY), baş boyun bölgesinde en sık görülen konjenital anomalidir. Bu çalışmanın amacı, DDY'li çocukların ebeveynlerinin çocuklarının ağız diş sağlığı ve beslenme alışkanlıklarını etkileyebilecek bilgi düzeylerinin, davranış ve alışkanlıklarının değerlendirilmesidir. Çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda takip edilmekte olan 0-18 yaş aralığındaki 343 DDY'li hastanın ebeveynlerine 52 soruluk bir online anket formu uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi ve Mann-Whitney U testi ile kullanılarak yapılmıştır (p<0,05). Elde edilen sonuçlara göre, annelerin %65,3'ü, babaların ise %73,3'ü lise ve üzeri düzeyde eğitimlidir. Eğitim düzeyi yüksek anne ve babaların ağız diş sağlığı bilgi düzeyi anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Lojistik regresyon analizinin sonuçlarına göre çocuğun diş fırçalama alışkanlığına etki eden faktörler annenin yaşı (OR=1,071, p<0,005), babanın gelir getiren bir işte çalışıyor olması (OR=2,089, p<0,05), annenin 1 yıldan kısa süre önce diş hekimine gitmiş olmasıdır (OR=1,995, p<0,05). Çocuğun diş macunu kullanma durumuna etki eden faktörler ise annenin yaşı (OR=1,106, p<0,05), babanın gelir getiren bir işte çalışıyor olması (OR=2,124, p<0,05), annenin 1 yıldan kısa süre önce diş hekimine gitmiş olmasıdır (OR=2,076, p<0,05). Eğitim düzeyi düşük ebeveynlerin çocuklarının şekerli ve gazlı içecek tüketimi, eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerin çocuklarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,005). Bu çalışmanın limitleri dahilinde, ebeveynlere ait bazı faktörlerin, DDY'li çocukların ağız diş sağlığı üzerinde etkili olabileceği bulunmuştur. Bu sebeple DDY'li çocukların ağız sağlığı değerlendirilirken ebeveynlerin de bu konuda etkili olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinde yatan hastaların ve ailelerinin ağız ve diş sağlığı ile ilgili bilgi davranış ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
Çeşitli sağlık problemleri nedeniyle hastaneye yatan çocuklar ağız sağlığını olumsuz etkileyecek birtakım faktörlere maruz kalırlar ve bu durum hastanede yatma süresi arttıkça daha önemli hale gelmektedir. Ağız sağlığı ve genel sağlık arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle özellikle bağışıklık sistemi zayıf ve baskılanmış çocuk hastalar kötü ağız sağlığının sonuçlarına karşı sağlıklı olan çocuklara göre daha hassastır. Hastanede yatma sırasında çocukların ağız bakımının izlenmesinde ebeveynler temel bir role sahiptir. Ağız sağlığının korunması ve iyi ağız hijyeni uygulamalarının teşvik edilmesi, eğitimli sağlık personelinin yardımıyla, ağız sağlığını koruyucu tedbirler alınarak ve çocukların sağlığının korunmasında temel sorumluluk sahibi velilere gerekli eğitimler ve yönlendirmeler yapılarak gerçekleştirilir. Bu çalışma hastanede yatmakta olan çocuk hastaların ve ebeveynlerinin ağız sağlığı ve bakımı konusundaki genel bilgi, farkındalık ve alışkanlık düzeylerinin ölçülmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu Başkanlığı'ndan onay alındıktan sonra veriler, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi servislerinde yatmakta olan çocuk ve ailelerine uygulanan bir anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Yaşları 0-18 yaş arasında değişen toplam 412 çocuğun ortalama yaşı 9,23±5,12 olup %54,1'i erkektir. Çocukların hastanede en yüksek yatma nedeni %10,4 ile pnömoni'dir. Ortalama hastanede yatma süresi 18,79 gün olarak bulunmuştur. Hastanede yatan çocukların %73,3'ünde en az bir kronik hastalık varlığı, %62,6'sında en az bir ilaç kullanımı bulunmaktadır. Çocukların ev ortamında %91,7 olan diş fırçası veya diş temizleme süngeri bulunma yüzdesi hastane ortamında %49,5'e düşmüştür. Ev ortamında %58,9 olan düzenli diş fırçalama yüzdesi hastane ortamında %30,3'e düşmüştür. Çocuklarının ev ve hastane ortamında diş fırçalama alışkanlıkları ile annelerin eğitim düzeyi ve anne-babaların diş fırçalama alışkanlıkları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak, hastanede yatmanın çocukların ağız bakım alışkanlıklarını olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Bu nedenle hastanede yatan hastaların ağız sağlığının geliştirilmesi ve doğru ağız bakım alışkanlıklarının kazandırılabilmesi için ailelerin, hastanede görevli doktor ve hemşirelerin ve çocuk diş hekimlerinin iş birliği içerisinde olduğu programların geliştirilmesi gerekmektedir.
Derin öğrenme yöntemi ile karışık dişlenme döneminde diş tespiti
Amaç: Son yıllarda teknolojik gelişmelerin artmasıyla yapay zekaya duyulan ilgi artmaktadır. Diş hekimliği alanında bu teknolojik gelişmeler takip edilerek yapay zekâ destekli uygulamaların kullanımı artmıştır. Bu çalışmanın amacı, derin öğrenme yöntemleri kullanarak geliştirilen yapay zekâ modeliyle karışık dişlenme döneminde olan çocuklardan alınan panoramik radyografilerde diş tespiti ve numaralandırılmasının etkinliğini değerlendirmektir. Bu kapsamda, çocukların panoramik radyografilerindeki dişlerin doğru bir şekilde tespit edilip numaralandırılması, tedavi planlamasında ve ortodontik analizlerde kritik bir öneme sahiptir. Derin öğrenme algoritmalarının kullanılması, bu işlemlerin otomatik ve yüksek doğrulukla gerçekleştirilmesini sağlayarak, diş hekimlerinin iş yükünü azaltmayı ve tanı doğruluğunu artırmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 6-12 yaş aralığındaki çocuklardan alınan 1378 panoramik radyografi kullanılmıştır. Panoramik radyografiler, Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı radyoloji arşivinden elde edilmiştir. Otomatik diş tespiti ve numaralandırılması için CNN tabanlı bir model olan YOLOv8 mimarisi kullanılmıştır. YOLOv8 modelinin performansını değerlendirmek amacıyla karışıklık matrisi kullanılmıştır. Bulgular: Karışık dişlenme döneminde diş tespiti amacıyla kullanılan CNN tabanlı model diş tespit etme ve numaralandırmada yüksek performans sergilemiştir. Karışıklık matrisi kullanılarak hesaplanan kesinlik, duyarlılık ve F1-skor, mAP değerleri sırasıyla 6 yaş grubu için; 0.8846, 0.8949, 0.8897, 0.8914, 7 yaş grubu için; 0.8973, 0.8958, 0.8966, 0.8801, 8 yaş grubu için; 0.8795, 0.9313, 0.9055, 0.8773, 9 yaş grubu için; 0.8734, 0.8933, 0.8832, 0.8984, 10 yaş grubu için; 0.9590, 0.9721, 0.9655, 0.9672, 11 yaş grubu için; 0.9460, 0.9588, 0.8966, 0.9523 ve 12 yaş grubu için; 0.9473, 0.9551, 0.9511, 0.9571 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Derin öğrenme tabanlı yapay zekâ algoritmalarının, karışık dişlenme dönemindeki çocuklardan elde edilen panoramik radyografilerde süt ve daimî dişlerin tespiti ve numaralandırılmasını amaçlayan bu çalışmanın sonuçları umut vaat etmektedir. Çocuk hastalardan alınan panoramik radyografilerde yapay zekâ kullanımının performans sonuçları, özellikle pedodonti alanında daha fazla araştırma yapılmasını teşvik edebilir. Anahtar kelimeler: Derin öğrenme, karışık dişlenme, yapay zekâ
Travmaya uğramış üst anterior daimi dişlerde çatlak hatlarının farklı yöntemlerle değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, travmaya uğramış üst anterior daimi dişlerde oluşan çatlak hatları farklı yöntemlerle değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, görsel muayene, loupe, transillüminasyon ve fotoğraf makinesi yöntemlerinin çatlak tespitindeki etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01.08.2023-01.04.2024 tarihleri arasında T.C. Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı kliniğine başvuran yaşları 7-14 arasında değişen üst anterior daimi dişleri dental travmaya uğramış 39 çocuk hasta üzerinde yürütülmüştür. Hastaların dişleri deneyimli iki gözlemci tarafından, görsel muayene, loupe, transillüminasyon ve fotoğraf makinesi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu yöntemlerin tespit ettiği çatlak hatlarının sayısı ve yönü (horizontal, oblik, vertikal) kaydedilmiştir. Çatlakların tespit yöntemlerinin dağılımlarının istatiksel analizinde frekans analizi, Ki-kare ve Fisher testleri kullanılmıştır. Gözlemciler arası ve gözlemci içi güvenilirlik uyumu için Cohen's Kappa analizi tercih edilmiş ve tüm istatistiksel analizlerde güven aralığı %95 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda, transillüminasyon yöntemi toplam çatlak sayılarının %32'sini tespit ederek birinci, dental loupe %26 oranla ikinci, görsel muayene %22 oranla üçüncü sırada yer almıştır. Fotoğraf makinesi ise %20 oranıyla diğer yöntemlere göre daha az sayıda çatlak tespit etmiştir. Çatlak tipleri incelendiğinde, %50 oranında görülme sıklığı ile en yaygın çatlak tipi olarak oblik çatlaklar tespit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışma, travmaya uğramış dişlerde çatlak hatlarının tespitinde transillüminasyon yönteminin en hassas yöntem olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgular, dental travma olgularında erken ve doğru tanı konulmasını sağlayarak tedavi süreçlerinin iyileştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Çatlak diş, dental loupe, dental travma, fotoğraf makinesi, transillüminasyon
Süt dişlerinde kullanılan farklı renklerdeki kompozit ve kompomer materyallerinin fiziksel özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çocuk diş hekimliğinde kullanılan renkli kompozit ve renkli kompomer materyallerinin yüzey pürüzlülüğü, yüzey mikrosertliği, basma dayanımı ve diş fırçalama simülasyonu sonrasında oluşan aşınma miktarının in vitro koşullarda test edilip karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, çocuk diş hekimliğinde kullanılan MaxFill+Kids (FSM Dental, Ankara, Türkiye) renkli kompozit ve Twinky Star (Voco, Cuxhaven, Almanya) renkli kompomer materyallerinin mavi, pembe ve sarı renkleri kullanılarak altı grup oluşturuldu. Yüzey pürüzlülüğü ve yüzey mikrosertliği testi için silikon kalıplarda 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde her bir grupta 25 örnek olmak üzere toplam 150 örnek hazırlandı. Yüzey pürüzlülüğü profilometre cihazı (Perthometer M2, Mahr, Göttingen, Almanya) ve yüzey mikrosertliği HVS-1000 Digital Micro Vickers (Bursan NDT, Bursa, Türkiye) sertlik ölçüm cihazı kullanılarak ölçüldü. Basma dayanımı testi için silikon kalıplarda 4 mm çapında ve 6 mm yüksekliğinde her bir grupta 5'er örnek olmak üzere toplam 30 örnek hazırlandı. Basma dayanımını ölçmek için Lloyd Lrx Universal test cihazı (Ametek Ltd, ABD) kullanıldı. Diş fırçalama simülasyonu sonrasında aşınma miktarını ölçmek için 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde her bir grupta 16 örnek olmak üzere toplam 96 örnek hazırlandı. Hazırlanan örneklerin her birine 1 yıllık fırçalamaya eş değer olan 10 000 siklus boyunca ileri-geri fırçalama hareketi uygulandı. Örneklerin ilk ve son ağırlıkları hassasiyeti 0.0001 g olan hassas terazi kullanılarak ölçüldü ve sonuçlar kaydedildi. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmesinde, grup karşılaştırmalarında Kruskal Wallis testi ve One-Way Anova testi; takip ölçümlerinde ise Paired Sample t testi kullanıldı. Bulgular: Gruplar marka ve renklere göre kıyaslandığında; en düşük yüzey pürüzlülüğü değeri MaxFill+Kids kompozitin sarı renginde gözlenirken, en yüksek yüzey pürüzlülüğü değerini Twinky Star kompomerin sarı rengi göstermiştir. Mikrosertlik değeri en yüksek Twinky Star kompomerin pembe renginde bulunurken, en düşük mikrosertlik değerini MaxFill+Kids kompozitin sarı rengi göstermiştir. Basma dayanımı değeri en yüksek Twinky Star kompomerin mavi renginde bulunurken, en düşük basma dayanımı değerini ise MaxFill+Kids kompozitin mavi rengi göstermiştir. Diş fırçalama simülasyonu sonrasında MaxFill+Kids ve Twinky Star materyallerinin farklı renk gruplarının ağırlık kaybı ortalamaları kıyaslandığında en fazla ağırlık kaybını Twinky Star kompomerin sarı rengi gösterirken, en düşük ağırlık kaybını MaxFill+Kids kompozitin mavi rengi göstermiştir. Sonuçlar: İn vitro olarak yapılan bu çalışma sonucunda renkli kompozit ve kompomer materyallerinde yüzey pürüzlülüğü, yüzey mikrosertliği, basma dayanımı değerlerinin ve aşınma miktarının farklı renk ve markalarda değişkenlik gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Aşınma, basma dayanımı, renkli kompozit rezin, renkli kompomer, yüzey pürüzlülüğü, yüzey mikrosertliği
Derin öğrenme yöntemi ile daimi birinci azı dişlerinde ektopik erüpsiyonun tespit edilmesi
Amaç: Ektopik erüpsiyon, çene ve çene segmentindeki büyüme kısıtlılığı nedeniyle dişin normal olmayan pozisyonda sürmesini ifade eder. Bu çalışmanın amacı, derin öğrenme yöntemi ile panoramik radyografilerde daimi birinci azı dişlerin ektopik erüpsiyon durumunun tespit edilmesi ve şiddetinin belirlenmesinde yapay zekânın etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada, çeşitli nedenlerle Ocak 2015-Eylül 2023 yılları arasında, T.C. Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 5-10 yaş arasındaki 12934 çocuk hastanın panoramik görüntüleri kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 876 görüntü ektopik erüpsiyonun varlığı/yokluğu ve şiddetine göre sınıflandırılmıştır. Ektopik erüpsiyonun tespiti ve sınıflandırılması için CNN tabanlı bir model olan Mask R-CNN mimarisi ve Data Efficient Image Transformer (DeiT) veya BERT Pre-Training of Image Transformers (BeiT) algoritmaları kullanılmıştır. Yapay zekâ performansı, K-Fold Çapraz Doğrulama (K-Fold Cross Validation) yöntemi ve karışıklık matrisi kullanılarak değerlendirilmiştir. Karışıklık matrisi kullanılarak hesaplanan doğruluk, kesinlik, duyarlılık ve F1-skor değerleri ektopik erüpsiyon tespiti için her bir diş ve şiddet sınıflaması için ayrı ayrı hesaplanmıştır. Bulgular: Kullanılan yapay zekâ modeli, panoramik radyografilerde ektopik erüpsiyonu tespit etmede yüksek performans sonuçları elde etmiştir. Ektopik erüpsiyonun şiddet sınıflandırmasında ise tespit başarısına göre daha düşük sonuçlar elde etmiştir. Özellikle orta şiddetteki ektopik erüpsiyon tespiti düşük başarı değerleri vermiştir. Sonuç: Ektopik sürme eğiliminde olan daimi birinci azı dişlerin erken teşhisi ve kapsamlı bir değerlendirme sonrasında uygun tedavi planlamasının yapılması, olası problemlerin önlenmesi ve gelecekte gerekebilecek uzun ve maliyetli tedavi ihtiyaçlarının azaltılması açısından büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Ektopik Erüpsiyon, Daimi Birinci Azı Dişi, Derin Öğrenme Yöntemi, Yapay Zekâ
Çocuklarda obezitenin ağız kokusu ve ağız sağlığına etkisinin değerlendirilmesi
Obezite, vücuttaki yağ oranının normal değerlerin üstüne çıkması olarak tanımlanmaktadır. Obezitenin tüm dünyada yaygın bir problem olması, hem genel hem de ağız ve diş sağlığına olan etkilerini araştıran çalışmaların artmasına neden olmuştur. Bu çalışmada, çocuklarda fazla kilo ve obezitenin ağız sağlığı ve ağız kokusuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran 10-13 yaş aralığındaki 295 çocuk katılmıştır. İlk aşamada, ebeveynlerden hem onlara hem de çocuklarına yönelik soruları içeren anketleri cevaplamaları istenmiştir. Çocukların ağız ve diş sağlığı durumu değerlendirilmiş, boy-kilo-bel çevresi ve ağız kokusu ölçümleri yapılmıştır. Ağız ve diş sağlığı durumu; DMFT/DMFS, dmft/dmfs ve ICDAS II indeksleri, plak indeksi, gingival indeks ve Winkel dil kaplaması indeksi kullanılarak değerlendirilmiştir. Ağız kokusunun ölçümünde sülfür monitorizasyonu yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen veriler Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi ve Mann-Whitney U testi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir (p<0,05). Araştırmaya katılan 136 erkek ve 159 kız çocuğun ortalama yaşı 11,63±1,05'tir. Çocukların 111'i (%37,6) fazla kilolu-obez-morbid obez, 184'ü (%62,4) zayıf-normal kiloludur. Zayıf-normal kilolu grup ile fazla kilolu-obez-morbid obez grupları DMFT/DMFS, dmft/dmfs, ICDAS II, plak ve gingival indeksleri açısından karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Zayıf-normal kilolu grup ile fazla kilolu-obez-morbid obez grubu arasında ağız kokusu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Fazla kilolu-obez-morbid obez grubunun %24,3'ünde, zayıf-normal kilolu grubun ise %14,7'sinde ağız kokusu tespit edilmiştir. Çalışmamızda fazla kilolu-obez-morbid obez grubunda zayıf-normal kilolu çocuklara göre daha fazla ağız kokusu görülmüştür. Zayıf-normal kilolu grubunda dil kaplamasının varlığı ile ağız kokusu arasındaki ilişki anlamlı iken, fazla kilolu-obez-morbid obez grubunda bu ilişki anlamlı değildir. Tüm bu bulguların ışığı altında, fazla kilo ve obezitenin çocuklarda dil kaplamasından bağımsız olarak ağız kokusuna neden olabileceği ve diş hekimlerinin bu konuda farkındalıklarının olması gerektiği sonucuna varılmıştır.
MTA ve biodentin materyalleri ile yapılan süt dişi amputasyon tedavilerinde matriks metallaproteinaz 9'un rolünün incelenmesi
Matriks metalloproteinazlar (MMP), kollajen ve jelatin gibi ekstraselüler matriks komponentlerini indirgemekle görevli önemli bir çinko enzim grubudur. MMP'ler yara iyileşmesi gibi normal gelişim sürecinde, hücre davranışlarını ayarlamada, yapısal ECM proteinleri gibi substratların indirgenmesinde önemli görev üstlenirler. MMP'lerin fibroblastlar, nötrofiller, makrofajlar gibi hücrelerden stimülasyonunda enflamatuar mediatörler önemli rol oynamaktadır. Pulpa enflamasyonunu ve doku yıkımını indükleyen bakteri ürünlerinin MMP üretimini stimüle ettiği gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda pulpa dokusundaki enflamasyon ile MMP'lerin (MMP-1,-2,-3,-8,-9) seviyeleri arasında bağlantı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı reversibl ve irreversibl pulpitisli süt molar dişlerde MMP-9 ekspresyonlarının değerlendirilmesidir. Bu amaçla 5-10 yaş arası çocuk hastaların irreversibl ya da reversibl pulpitisli alt süt ikinci molar dişinden pulpa örnekleri alınarak MMP-9 ekspresyonları değerlendirilmiş ve enflamasyondaki etkileri incelenmiştir. 6.,12. ve 18. ay kontrolleri sonunda hem radyografik hem de klinik olarak MTA grubunun başarısının Biodentin grubuna oranla daha yüksek olduğu ancak bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır. İrreversibl pulpitis grubundaki MMP-9 ekspresyon düzeyinin reversibl pulpitis grubundan daha yüksek olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,000). MMP-9'un pulpal enflamasyonun patogenezinde önemli bir rol oynadığı ve pulpa örneklerinden elde edilen MMP-9 seviyelerinin enflamasyon şiddetini değerlendirmek amacıyla teşhis aracı olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Trizomi 21'li bireylerde dişsel gelişim defektlerinin görülme sıklığının ve olası etiyolojilerinin değerlendirilmesi
Otozomal kromozomal hastalıklar içinde en yaygın görülen, Trizomi 21 veya Trizomi G olarak da bilinen Down sendromunun diş bulguları arasında hipoplazi, hipokalsifikasyon ve mine defektlerinin yaygın olarak gözlendiği bilinmektedir. Araştırmacılar Down sendromlularda fetüsün fetal yaşam boyunca ve sonrasında bir dizi gelişimsel bozukluğa maruz kaldığı sonucuna varmışlar ve bu bireylerin neonatal adaptasyonda zorluklar yaşadığını belirtmişlerdir. Bunun sonucunda Down sendromlu bireylerde dentin ve minenin olgunlaşması sırasında oluşan, bir ağaçtaki büyüme halkalarına benzeyen inkremental çizgilerin arttığı, sağlıklı bireylere göre daha geniş ve koyu renkte olduğu bildirilmiştir. Erken yaşlarda antimikrobiyal kemoterapiye çoğunlukla gerek duyulması sonucu bu bireylerde tetrasiklin renklenmeleri de görülebilmektedir. Bazı araştırmacılar; hipoplastik defektlerin prenatal değişiklerden çok postnatal değişiklikler olduğunu vurgulamış, bu defektlerin önemli veya uzun süren ateşli hastalıkların sonucu olarak meydana geldiğini belirtmişlerdir. Literatürde Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansıyla ilgili çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Çalışmamızda, Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansının ve olası etiyolojik faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 50 Down sendromlu birey ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı bireyin ağız içi muayenesi yapılarak hipoplazi ve hipomineralizasyon bozuklukları, bruksizm, dişlerde atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, travma, çiğneme, yutma problemi ve çürük prevalansı kaydedildi. Aynı zamanda var olan hipoplazinin etiyolojisine yönelik velilere anket uygulaması yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Fisher's Exact Test , ki kare testi ve Mann Whitney-U testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda Down sendromlu bireylerde hipoplazi prevalansı %6 olarak bulundu. Hipoplazisi olan Down sendromlu bireylerin hepsi erkek olarak tespit edildi. Down sendromlu bireylerde bruksizm, atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, çiğneme ve yutma problemi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Down sendromlu bireylerin dfs değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuş olup, DMFS değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Hipoplazi görülen Down sendromlu bireylerin diş fırçalama alışkanlığı hipoplazisi olmayan Down sendromlu bireylerden anlamlı derecede düşük, dfs ve DMFS değerleri anlamlı olmamakla birlikte yüksek bulundu. Çalışmamız Down sendromlu bireylerin diş yapısındaki hipoplazi prevalansı ve olası etiyolojik faktörlerle ilgili yapılacak diğer çalışmalara ışık tutabilir. Ancak daha fazla sayıda Down sendromlu bireyin dahil olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Down sendromu; Mine hipoplazisi; Prevalans; Etiyolojik faktör
Farelerin dorsumuna yerleştirilen insan dişi kök dentinlerinin değişik asitlerle dağlanmasi sonrasi insan dental pulpa kök hücre ekimi yoluyla yapilan rejeneratif endodontik tedavilerde oluşan yeni dokularin histolojik ve immunohistokimyasal yöntemlerle karşılaştırmali olarak incelenmesi
Rejeneratif endodontik tedavilerin amacı, travmatik yaralanmalar veya bakteriyal kontaminasyon sonrası gelişen enflamasyon sonucu canlılığını kaybetmiş ve bundan dolayı kök gelişimi duraksamış dişlerin pulpa-dentin kompleksinin gelişiminin ve fonksiyonunun tekrar kazandırılmasıdır. Klinik rejeneratif endodontik tedavilerde son irrigasyon ajanı olarak EDTA kullanımı altın standart olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı rejeneratif endodontik tedavilerde kullanılan EDTA'ya alternatif olabilecek dentin pürüzlendirme ajanlarının dentinden büyüme faktörlerinin (TGF-β1, FGF, VEGF ve BMP-2) salınımına ve kullanımları sonrasında oluşan yeni dokulara olan etkilerinin histolojik ve immünohistokimyasal yöntemler ile incelenmesidir. Çalışmamızın in vitro bölümünde çekilmiş gömülü yirmi yaş dişlerinin koronal bölümleri kullanılmıştır. Çekilen dişlerin önce kök kısımları, daha sonra da mineleri su soğutması altında aeratör yardımıyla uzaklaştırılmıştır. Kök kısımlarından ayrılmış kronlar önce kron-kök istikametinde ortadan ikiye bölünmüş ve her parçadan enlemesine izomet cihazı yardımıyla steril salin irrigasyonu altında 1mm kalınlığında dentin diskleri elde edilmiştir. Dentin disklerinin ilk yarısındaki örnekler kontrol (distile su) ve test edilecek asit gruplarına (EDTA, sitrik asit, fitik asit, fosforik asit) belirlenen sürelerde batırılmış ve öğütülerek toz haline getirilmiştir. Dentin disklerinin ikinci yarısındaki örnekler kontrol ve test edilecek asit gruplarına batırıldıktan sonra 3 gün süre ile mezenkimal kök hücre ortamında inkübasyona bırakılmıştır. 3 günlük inkübasyon periyodundan sonra örnekler toplanmış ve öğütülerek dentin tozu haline getirilmiştir. Elde edilen dentin tozları TGF-β1, FGF-2, VEGF ve BMP-2 salınımları açısından ELISA (Enzyme Linked Immunosorbent Assay) kitleri yardımıyla incelenmiştir. Kök hücre ekimi yapılmayan gruplar içerisinde en yüksek TGF-β1 salınımı sitrik asit grubunda, en yüksek VEGF salınımı fosforik asit grubunda, en yüksek BMP-2 ve FGF-2 salınımı fitik asit grubunda gözlenmiştir. Kök hücre ekimi yapılan gruplar içerisinde en yüksek TGF-β1, VEGF ve BMP-2 salınımı fosforik asit grubunda gözlenirken en yüksek FGF-2 salınımı EDTA grubunda gözlenmiştir. MKH uygulaması sonucunda tüm büyüme faktörlerinde dramatik bir artış olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızın in vivo bölümünde çekilmiş tek köklü insan keser dişlerinin kök bölümleri kullanılmıştır. Çekilen dişlerin kron kısımları su soğutması altında aeratör yardımıyla uzaklaştırılmıştır. Kök kanalları kanal eğeleri yardımıyla genişletildikten sonra 3-4 mm uzunluğunda kök fragmanı örnekleri elde edilmiştir. Kök fragmanları, kontrol (Distile su) ve asit grupları (EDTA, sitrik asit, fitik asit, fosforik asit) ile irrige edilmiştir. İrrigasyon tamamlandıktan sonra kök kanallarının dar çapa sahip uç kısımları 1-2 mm kalınlığında mineral trioksit agregat (MTA) ile örtülmüştür. Örneklerin ilk yarısındaki kök fragmanlarının içine sadece polilaktid-koglikolik asit (PLG) doku iskelesi implantasyonu yapılmıştır. Grupların ikinci yarısındaki kök fragmanlarının içine, hücre kültüründe üzerine insan MKH ekimi yapılan sentetik PLG doku iskeleleri yerleştirilmiştir. Kök fragmanları immünsupresif deney farelerinin dorsumlarına (fare başına 2 adet kök fragmanı) subkutan olarak yerleştirilmiştir. 2 ay sonra fareler sakrifiye edilerek dişler histolojik ve immünohistokimyasal boyalar yardımıyla incelenmiştir. MKH ve asit uygulaması yapılan örneklerde çok daha organize ve pulpa benzeri bir doku oluşumu gözlenmiştir. Odontoblastlar tarafından eksprese edilen belirteçlerin en yoğun olarak fosforik asit + MKH grubunda boyandığı saptanmıştır. Fosforik asitin rejeneratif endodontik tedavilerde altın standart olarak kabul edilen EDTA yerine kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Subkronik sodyum florür toksisitesinin ratlarda histopatolojik doku etkilerinin değerlendirilmesi, asetilkolin esteraz, süperoksit dizmutaz ve katalaz enzim aktivitelerine etkisinin incelenmesi
Flor, kemik ve diş metabolizması için önem teşkil eden ve dışarıdan alınması gereken elementlerden biridir. Koruyucu diş hekimliğinde sistemik veya topikal flor uygulamaları girişimsel olmayan çürük önleme yöntemlerinin başında gelmektedir. Ancak flor alımının, alınan dozdan bağımsız olarak zararlı etkileri olduğuna yönelik yaygın bir algı mevcuttur. Sıçanlar üzerinde yapılan bu çalışmada, yüksek dozda sistemik flor alımının organlardaki etkisini ve oksidatif stres parametreleriyle ilişkisini açıklayıcı bir model oluşturmak amaçlanmaktadır. Çalışmada her grupta 3 erkek ve 3 dişi Wistar albino genç erişkin sıçan olacak şekilde 4 grup oluşturulmuş olup, kontrol grubu dışındaki tüm gruplara içme sularına eklenerek 3 ay süreyle değişik konsantrasyonlarda sodyum florür (NaF) verilmiştir (50ppm, 100ppm, 200ppm). 3 ayın sonunda kan, karaciğer, hipofiz bezi, tiroid bezi ve beyin doku biyopsileri alınıp histolojik inceleme yapılmış, oksidatif stres parametrelerinden SOD, CAT ve AChE enzim aktiviteleri değerlendirilmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlara bakıldığında; histopatolojik olarak tüm dokularda "doza bağlı artan" bir paternde patoloji izlenmiştir. Sistemik alınan flor; yüksek dozlarda oksidatif stres parametrelerinde olumsuz değişikliklere neden olmuştur. Bu durum histopatolojik bulguları desteklemektedir. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p0,05). Sonuç olarak uzun süreli yüksek dozda flor alımının ratlarda oksidatif stres sistemi fizyolojisinde bozulmalara yol açtığı ve yumuşak dokularda hasara sebep olduğu söylenebilir.
Çocuklarda siyah diş renklenmelerinin prevalansının ve etiyolojik faktörlerinin belirlenmesi
Siyah diş renklenmeleri çocuklarda sık rastlanan klinik bir bulgudur. Bu renklenmeler dental plak renklenmelerinin özel bir tipi olarak değerlendirilir. Diğer renklenmelerden farklı olarak içeriğinde çözünmeyen demir tuzları ve yüksek oranda bakır, kalsiyum ve fosfat bulunmaktadır. Siyah materyal, tükürük ya da gingival sıvıdaki demir ile bakteriler tarafından üretilen hidrojen sülfit reaksiyonu sonucu oluşan bir ferrik tuz olan ferrik sülfattır (Fe2(SO4)3). Siyah renklenmelerdeki baskın mikroorganizmalar Actinomyces türleri ve Prevotella melaninogenicus olarak bildirilmiştir. Ancak bu renklenmeler ile ilişkili mikrobiyota ve karyojenik mikrobiyota arasındaki muhtemel etkileşim henüz bilinmemektedir. Siyah diş renklenmelerinin oluşumuna etki eden faktörlerin düşük çürük riski ile ilişkisi dikkat çekicidir. Fakat siyah diş renklenmesi olan bireylerdeki tükürüğe ait faktörler ve bu bireylerin çürük deneyimi ile ilişkileri hakkında çok az çalışmaya rastlanmaktadır. Literatürde siyah diş renklenmelerinin prevalansı hakkında ortak bir görüş bulunmamaktadır. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran 3-12 yaş arası 1000 hastada siyah diş renklenmesinin prevalansının ve etiyolojik faktörlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı kliniğine başvuran 3-12 yaş arası 1000 hastada siyah diş renklenmesinin prevalansı ve etiyolojik faktörleri incelendi. Çalışma ve kontrol grubu hastalarının velilerine sosyo-demografik durum, sistemik durum, profesyonel dental bakım, oral hijyen alışkanlıkları ve beslenme alışkanlıklarını değerlendirmek için anket formu uygulandı. Muayene sonrası çalışmaya dahil edilen hastalardan siyah diş renklenmesi ve dental plak örnekleri alındı. Alınan örnekler Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Temel ve Endüstriyel Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'nda incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Student's t test, Mann Whitney-U testi, Fisher's Exact Test ve Ki Kare testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda çocuklarda siyah diş renklenmesi prevalansı %4,4 olarak bulundu. Çocuklarda demir ilacı kullanımı ile siyah diş renklenmelerinin arttığı tespit edildi. Çürük diş sayısı ile siyah diş renklenmesi görülme olasılığı arasında negatif korelasyon saptandı. S. mutans ve Actinomyces türleri ile siyah diş renklenmeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi. Siyah diş renklenmeleri varlığı ile Lactobacillus türleri arasında negatif korelasyon saptandı. Çocuklarda görülen siyah diş renklenmeleri ile ilgili toplumu yansıtan daha geniş kitlelere ulaşarak ve daha fazla mikroorganizmanın ayrıntılı inceleneceği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Derin örtülü kapanışa sahip karışık dişlenme dönemindeki olgularda preortodontik trainer apareyinin etkisinin incelenmesi
Derin örtülü kapanış, bir grup dişi veya tüm dişleri, alveol kemiği, mandibula ve maksillayı ve/veya yumuşak dokuları ilgilendiren karmaşık bir ortodontik sorundur. Erken ortodontik yaklaşımlarda amaç kalıcı dişlenme tamamlanmadan uygun dişsel ve iskeletsel ilişkiyi sağlamak ve malokluzyonun şiddetlenmesinin önüne geçmektir. Çalışmamızın amacı, derin örtülü kapanışa sahip 8-10 yaş aralığındaki çocuklarda myofonksiyonel bir aparey olan preortodontik trainer apareyinin dişsel ve iskeletsel etkilerini değerlendirmek ve aynı yaş grubundaki çocuklarla karşılaştırmaktır. Bu amaçla preortodontik trainer apareyi ile tedavi grubuna en az 4 mm veya daha fazla overbite'a sahip, mandibuler retruzyon ve hipodiverjan büyüme gösteren 18 hasta (10 kız, 8 erkek) dahil edildi. Kontrol grubunu ise aynı anomaliye sahip ve herhangi bir ortodontik tedavi görmeyen 18 hasta (11 kız, 7 erkek) oluşturdu. Hastaların ortalama yaşları tedavi grubunda 8 yıl 4 ay, kontrol grubunda 8 yıl 7 aydı. Preortodontik trainer apareyi gündüz bir saat ve gece uyku süresince kullandırıldı. Her hastadan tedavi başında (T0) ve tedavi sonunda (T1) olmak üzere ağız dışı ve ağız içi fotoğraflar, lateral sefalometrik röntgenler ve alçı modeller elde edildi. Tedavi sonu kayıtları (T1) tedavi grubunda 13,7±1,8 ay, kontrol grubunda ise 12,4±1,4 ay sonra alındı. Çalışma sonunda preortodontik trainer apareyi ile overbite miktarında ortalama 0,99 mm azalma görüldü ve kontrol grubundaki fark ile kıyaslandığında anlamlı bulundu (p < 0,001). SNB açısında 1,17º artış ve ANB açısında 0,9º azalma görüldü (p ˂ 0,001). SNGoGn, FH-MD, PD-MD ve OD-SN dik yön değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış gerçekleşti. Preortodontik trainer apareyi alt ön yüz yüksekliğinde (ANS-Me) anlamlı artışa neden oldu (p ˂ 0,001). Tedavi grubunda aktif mandibuler büyüme gösterilemedi. Diğer iskeletsel ölçümlerde kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı fark bulunmadı. Tedavi grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında maksiller kesici dişlerde labiale eğilme (p = 0,006) ve mandibuler kesici dişlerde labiale eğilme (p ˂ 0,001) gerçekleşti. Keserler arası açıda anlamlı azalma görüldü (p ˂ 0,001). Üst ve alt 1. kalıcı molarlar arası genişlikte tedavi grubundaki değişim kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı bulunmadı ve normal büyüme değerleriyle ilişkilendirildi. Üst süt kaninler arası genişlikte 1,04 mm (p = 0,001) ve alt süt kaninler arası genişlikte 1,11 mm (p = 0,019) anlamlı artış görüldü. Çalışmamızın sonuçlarına göre preortodontik trainer apareyinin mandibuda saat yönünde rotasyon ve sagittal büyümeye neden olduğu, kesici dişlerde labiale eğilme ve arklarda genişleme sağladığı görüldü. Apareyin etkilerinin daha çok dento-alveoler olduğu, iskeletsel etkilerinin sınırlı olduğu gözlendi. Bu sonuçlara göre preortodontik trainer apareyinin derin örtülü kapanışlı çocuklarda Sınıf II ilişki ve overbite'ın düzeltilmesinde etki gösterdiği, erken dönemde myofonksiyonel tedavi yaklaşımının fasiyal estetikte iyileşmeye neden olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: derin örtülü kapanış, erken ortodontik yaklaşım, myofonksiyonel tedavi, preortodontik trainer apareyi
Beyaz mine lezyonlarında remineralize edici ajanların etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu in vivo çalışmanın amacı, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniğinin (Clinpro White vernik), kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine uygulamalarının beyaz mine lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 10-18 (13,91±2,92) arasında değişen ve dişlerinde beyaz mine lezyonu bulunan 48 kişi dahil edilmiştir. Bireyler her grupta 12 kişi olacak şekilde kontrol grubu, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) grubu, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitleri (CurodontTM Repair) grubu ve bunların kombine uygulamaları olmak üzere 4 farklı uygulama grubuna ayrılmıştır. Başlangıçta diyet karyojenitesi, DMFS indeksi, plak indeksi, diş eti kanama indeksi, tükürük akış hızı, tükürükte bulunan S. mutans ve laktobasil sayısı değerlendirilerek bireylerin çürük risk profilleri çıkartılmıştır. Başlangıçta beyaz mine lezyonlarının aktiflik ve derinlik düzeyleri sırasıyla Nyvad çürük diagnoz skalası ve ICDAS II kullanılarak değerlendirilmiştir. Beyaz mine lezyonlarının işlem yapılmadan önce başlangıç demineralizasyon değerleri lazer floresans prensibinin kullanıldığı DIAGNOdent ve kantitatif ışık floresans (QLF, InspektorTM Pro) cihazı ile sayısal olarak belirlenmiştir. Bu lezyonların iyileşme sürecinde estetik iyileşme de hedeflendiği için spektrofotometre (Vita EasyShade) ile başlangıç renk ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bütün gruplarda bulunan bireylere ağız diş sağlığı eğitimi verilmiş ve 1450 ppm sodyum florür bulunan diş macunu verilerek, günde iki kere dişlerini fırçalaması sağlanmıştır. 6 hafta, 3 ve 6 ay kontrol seanslarında renk (L ve ΔE) ve remineralizasyon verileri (ΔF, ΔQ ve lezyon alanı) elde edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Hastaların çürük risk profillerini belirleyen kriterler ve DIAGNOdent verileri açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Tükürükte bulunan S. mutans ve plak indeksi skoru bütün gruplarda 6. ayda anlamlı düzeyde azalma göstermiştir. Remineralizasyon sonrası grup içi değerlendirmede; ΔF değerindeki artma sadece Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, ΔQ değerindeki artma Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair ve Clinpro White vernik ile kombine olduğu grupta 3. ayda, lezyon alanındaki azalma ise Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair grubunda 3. ayda ve kombine uygulama yapılan grupta 3. ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırma yapıldığında ΔF, ΔQ ve lezyon alanı değerleri sadece Clinpro White vernik grubunda diğer gruplara göre 6. ayda istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0,05). L değeri bütün gruplarda 6. ayda istatistiksel olarak azalırken ΔE değerinde sadece kontrol grubunda istatistiksel olarak farklılık 3. ay ile 6. ay arasında saptanmıştır. Sonuç olarak, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) 6. ayda, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine kullanımı sonrasında 3 aylık kısa dönemde remineralizasyon olumlu yönde etkilenmiştir.
Farklı oranlardaki biyoaktif cam ile modifiye edilen rezin esaslı fissür örtücülerin antibakteriyel ve fiziksel özelliklerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
ÖZET Farklı Oranlardaki Biyoaktif Cam ile Modifiye Edilen Rezin Esaslı Fissür Örtücülerin Antibakteriyel ve Fiziksel Özelliklerinin Karşılaştırmalı Olarak Değerlendirilmesi Günümüzde restoratif materyallerin gelişimine paralel olarak koruyucu diş hekimliğinde önemli yer tutan pit ve fissür örtücülerin birçok farklı tipi üretilmektedir. Diş hekimliğindeki bu gelişmelerden bir tanesi de remineralize edici ve antibakteriyel özelliğe sahip olduğu bildirilen biyoaktif camın (BAC) restoratif materyallere eklenerek kullanılmasıdır. Bu çalışmanın amacı farklı oranlarda BAC eklenen rezin esaslı fissür örtücülerin fiziksel özelliklerinin ve antibakteriyel etkinliklerinin araştırılmasıdır. Çalışmada yüksek, orta ve düşük doldurucu içerikli rezin esaslı fissür örtücülerin her birine ağırlıkça %5, %10 ve %15 oranlarında BAC eklendi. BAC eklenmeyen fissür örtücüler kontrol grubu olarak kullanıldı. Elde edilen yeni materyallerin makaslama bağlanma dayanımı, mikrosertlik, mikrosızıntı ve antibakteriyel etkinlikleri değerlendirildi. Fissür örtücülerin mineye olan makaslama bağlanma dayanımı üniversal test cihazı ile değerlendirildi. Disk şeklinde hazırlanan fissür örtücülerin mikrosertlikleri Vicker's testi ile belirlendi. Mikrosızıntı değerlendirmesinde boya penetrasyon yöntemi kullanıldı. Fissür örtücülerin S. mutans üzerine antibakteriyel etkisi agar difüzyon test yöntemi ile değerlendirildi. Çalışmada uygulanan testler sonucunda fissür örtücüye %5 oranında BAC eklenmesinin fissür örtücününün makaslama bağlanma dayanımını değiştirmediği görülmüştür (p>0,05). %5 oranında BAC eklenen fissür örtücüler kontrol grubundan yüksek mikrosertlik değeri gösterirken, %10 ve %15 oranlarda BAC eklenenlerin mikrosertlikleri kontrol grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). Fissür örtücünün doldurucu oranının artmasıyla makaslama bağlanma dayanımı ve mikrosertliğinin arttığı görülmüştür. Ayrıca fissür örtücüye %5 oranında BAC eklenmesinin genel olarak fissür örtücünün mikrosızıntısını olumsuz yönde etkilemediği görülmüştür. Agar disk difüzyon testi ile değerlendirilen farklı oranlarda BAC içeren tüm örneklerde S. mutans'a karşı antibakteriyel etkinlik tespit edilmemiştir. Sonuç olarak rezin esaslı fissür örtücülere %5 oranında BAC eklenmesi fissür örtücülerin mekanik özelliklerini olumsuz yönde etkilemediği için tavsiye edilebilir. Anahtar sözcükler: antibakteriyel etkinlik, biyoaktif cam, makaslama bağlanma dayanımı, mikrosertlik, mikrosızıntı, rezin esaslı fissür örtücü
Ağrı felaketleştirmenin dental anksiyete ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi ile ilişkisi: Ağrı felaketleştirme ölçeği çocuk (AFÖ-Ç) ve ebeveyn (AFÖ-E) Türkçe geçerlilik güvenirlilik çalışması
Tıbbi ve dental tedaviler esnasında ağrı hissedileceği endişesi sık rastlanan durumlardan biridir. Ağrı felaketleştirme, ağrılı uyaranlara karşı abartılı olumsuz bir yönelim olarak tanımlanmıştır. Bugüne kadar yapılan çok sayıda araştırma, ağrılı uyarana maruz kalan katastrofik bireylerin, katastrofik olmayan bireylere göre daha fazla ağrı ve duygusal stres yaşadıklarını göstermiştir. Çocuk diş hekimliğinde ağrı felaketleştirme konusu dental literatürde yeni bir kavramdır. Ebeveynlerin çocukları üzerinde ne ölçüde ağrı felaketleştirmeye yol açtığının değerlendirilmesi bir başka önemli konudur. Çalışmamızda AFÖ-Ç ve AFÖ-E ölçeklerinin geçerlilik ve güvenirlilik çalışmalarını geniş bir örneklem grubuyla yaparak dilimize kazandırmayı amaçladık. Ayrıca öncü nitelikte olan çalışmamızda; yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi (ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, yüksek lisans), ekonomik durum (çok düşük, düşük, orta, yüksek), ağız sağlığı alışkanlıkları (diş fırçalama sıklığı, diş hekimine gitme sıklığı, diş hekimine en son ne zaman gidildiği, kendi diş sağlığını değerlendirme, daha önce görülen dental tedavilerin türü ve bu tedavilerde yaşanan ağrı deneyimi), ağız-diş sağlığı kriterleri (plak indeksi, gingival indeks, DMFT/dmft indeksi), dental anksiyete ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi ile ağrı felaketleştirme arasındaki nedensellik ilişkisini yol analizi kullanarak değerlendirmeyi amaçladık. Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti kliniğine rutin muayene amacıyla başvurmuş, 8-14 yaş aralığındaki 317 hasta üzerinde gerçekleştirilmiş çalışmamızın birinci basamağında; AFÖ-Ç ve AFÖ-E skalalarının kültürler arası geçerlilik ve güvenirlilik çalışması yapılmış, ikinci basamağında ise; bu skalalar kullanılarak çocuklar ve ebeveynlerdeki ağrı felaketleştirme davranışı ile; yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, ekonomik durum, ağız sağlığı alışkanlıkları, ağız-diş sağlığı kriterleri, dental anksiyete ve ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Hastaların dental anksiyete düzeyini ölçmek için MÇDASy, ağrı felaketleştirme düzeyini ölçmek için AFÖ-Ç ve ASİYK'yi ölçmek için 8-10 yaş ile 11-14 yaş arasına uygun olacak şekilde ÇAÖ ölçeği uygulanmıştır. Ebeveynlerin dental anksiyete düzeyini ölçmek için DAS, ağrı felaketleştirme düzeyini ölçmek için AFÖ-E ve ASİYK'yi değerlendirmek için ASİYK-BK uygulanmıştır. Çocukların ağrı felaketleştirme eğilimi göstermesinde ebeveynlerin etkisi de açıklığa kavuşturulmamıştır. Çalışmada yer alan tüm sorular ve ölçekler araştırmacı hekim (ÜA) tarafından okunarak katılımcılara birebir yöneltilmiştir. Çalışma sonuçlarımıza göre; AFÖ-E Türkçe versiyonunun, yetişkin bireylerde ağrı felaketleştirme düzeyinin değerlendirilmesi ve AFÖ-Ç Türkçe versiyonunun, 8-14 yaşlar arasındaki çocuklarda ağrı felaketleştirme düzeyinin değerlendirilmesi için geçerli ve güvenilir bir araç olarak kullanılabileceği bulundu. Kız çocuklarında ağrı felaketleştirme eğilimi daha yüksek bulunurken (p=0,001), AFÖ-E ile cinsiyet arasında ilişki bulunmadı (p=0,415). AFÖ-Ç ve AFÖ-E ile yaş arasında ilişki bulunmadı (p=0,457)(p=0,456). Çocuklarda dental anksiyete arttıkça ağrı felaketleştirme düzeyinde artış saptanırken (p<0,001), ebeveynlerde dental anksiyete ile ağrı felaketleştirme düzeyi arasında ilişki bulunmadı (p=0,052). Hem çocuklarda hem de ebeveynlerde ağrı felaketleştirme düzeyi yüksek olan bireylerin ASİYK düzeyleri düşük bulundu (p<0,001)(p=0,038). Ebeveynlerdeki ağrı felaketleştirme eğilimi arttıkça çocuklardaki ağrı felaketleştirme düzeyinde de artış rapor edildi (p=0,031). Çalışmamızın sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, ebeveynlerdeki ağrı felaketleştirme düzeyinin çocuklar üzerinde olumsuz etkisine, dental anksiyetenin ağrı felaketleştirmede artışa ve ağrı felaketleştirmenin ASİYK'de azalmaya neden olduğuna ulaşıldığından; gelecekteki çalışmalarda klinik zorlukları azaltmak adına katastrofik bireyleri belirlemek ve anksiyete düzeylerini azaltmak amacıyla maliyet ve zaman açısından etkili yöntemler geliştirilmesi gerektiğini öngörmekteyiz. Ağrı felaketleştirme davranışı gösteren hastanın doğru bir şekilde tespit edilmesi, diş hekimi ile hasta arasında sağlıklı düzeyde iletişim kurulabilmesine, kaliteli tedavi yapılabilmesine ve hastanın sonraki randevulara daha sakin bir şekilde gelmesine yardımcı olacaktır. Dental ağrının, diş tedavisinden kaçınmanın önemli bir belirleyicisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, özellikle yüksek düzeyde ağrı yaşamaya eğilimi olan kişilerde etkin ağrı azaltma stratejilerinin, bireylerin ağız sağlığı üzerinde yararlı etkilere sahip olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ağrı Felaketleştirme, Dental Anksiyete, Faktör Analizi, Geçerlilik ve Güvenirlilik, Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi
Süt molar dişlerin atravmatik restoratif tedavisinde enzim bazlı kemomekanik yöntemin etkinliğinin değerlendirilmesi
Diş çürüğü, dişin sert dokularındaki demineralizasyon ile karakterize mikrobiyal kökenli bulaşıcı olmayan bir hastalıktır. Çürük dokunun uzaklaştırılmasında en sık tercih edilen yöntem döner aletler ile çürük dokusunun uzaklaştırıldığı geleneksel yöntemdir. Bu yöntemin beraberinde getirdiği bazı dezavantajlar bulunmaktadır. Bu dezavantajlar işlem sırasında oluşan ağrı nedeniyle lokal anesteziye ihtiyaç duyulması, ses ve vibrasyon nedeniyle hastanın hissettiği rahatsızlık olarak sıralanabilir. Bu nedenle dental fobisi olan ve kooperasyonun sağlanamadığı çocuklarda ağrısız bir tedavi yöntemine ihtiyaç duyulmaktadır. Son zamanlarda tercih edilen bu yöntemlerden birisi ise kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemidir. Bu çalışmada kemomekanik bir ajan ile geleneksel Atravmatik Restoratif Tedavi (ART) yönteminin klinik ve radyografik başarıları ve ağrı düzeylerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne ebeveyni ile başvuran 3-8 yaş aralığındaki çocuklar dahil edilmiştir (n=38). Çalışmaya dahil edilen çocukların süt ikinci molar dişlerinin oklüzal yüzeylerinde çürük bulunan ve ART endikasyonu olan dişlerine; ekskavatör, mine keskisi ve sond ile geleneksel ART yöntemi ve Brix 3000 materyali ile kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemi uygulanmıştır. Çürük temizleme yöntemlerinin ardından yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (YVCİS) ile restorasyonlar tamamlanmıştır. Restorasyon uygulamalarından sonra Wong Baker Ağrı Skalasına göre değerlendirme yapılmıştır. Restorasyonların klinik başarıları modifiye USPHS kriterlerine göre 3,6 ve 12. aylarda takip edilmiştir. Radyografik değerlendirme ise 6 ve 12. aylarda yapılmıştır. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS versiyon 25 paket programı ile yapılmıştır. YVCİS uygulanan iki çürük temizleme yönteminin klinik ve radyolojik değerlendirme kriterlerine göre zaman dilimlerinde birbirleri ile karşılaştırılmasında Compare Column Proportions Testi, aynı grubun kendi içinde değerlendirilmesinde Ki-Kare Testi kullanılmıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile algılanan ağrı düzeylerinin yaşlara göre dağılımlarının değerlendirilmesinde Kruskal Walli H Testi kullanılmıştır. Çalışmanın tamamında hata değeri %5 olarak alınarak p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. 3. ve 6. ayda kemomekanik çürük temizleme ve geleneksel ART yöntemleri sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar arasında kenar uyumu kriterinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (3. ay p=0,040; 6. ay p= 0,047). Kemomekanik çürük temizleme yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar 6. ay takipte sekonder çürük kriterinde %2,8 oranında Charlie skor almıştır. Geleneksel ART yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlarda ise zaman dilimlerinin hiçbirinde sekonder çürüğe rastlanılmamıştır. 6 ve 12. ayda radyografik değerlendirme kriterleri göz önüne alındığında her iki grupta da hiçbir dişte patolojiye rastlanılmamıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile yapılan ağrı düzeyi değerlendirilmesinde iki grupta da en çok ağrı yok ifadesini temsil eden yüz ifadesi tercih edilmiştir. İki grup arasında tüm sonuçlar değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,536). Yaptığımız çalışma; Brix 3000 materyali kullanılarak uygulanan kemomekanik çürük temizleme yönteminin, geleneksel ART yöntemi ile benzer şekilde ağrısız ve kabul edilebilir bir çürük doku uzaklaştırma tekniği olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Minimal Girişimsel Diş Hekimliği, Atravmatik Restoratif Tedavi, Kemomekanik Çürük Temizleme, Brix 3000, Wong Baker Ağrı Skalası
Süt dişlerinde cam hibrit restoratif materyalin marjinal sızıntısının mikro-bilgisayarlı tomografi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, cam hibrit restoratif sistemlerden Equia Forte HT ile poliasit modifiye kompozit rezin grubundan Dyract-xp materyallerinin süt dişlerinde restoratif materyal olarak kullanımında, restorasyon-diş arayüzeyinde oluşan mikrosızıntının karşılaştırmalı olarak Mikro-BT ile hem üç boyutlu hem de boya penetrasyon yöntemleri ile kesitsel olarak değerlendirilmesidir. 24 adet çekilmiş alt süt ikinci molar dişin bukkal ve lingual yüzeylerine sınıf V kaviteler hazırlanmıştır. Kavitelerin bukkal yüzeylerine Equia Forte HT, lingual yüzeylerine ise Dyract-xp materyalleri uygulanmıştır. Ağız ortamının taklit edilmesi amacıyla, örnekler çiğneme simülatöründe (Esetron Chewing Simulator) 1 yıllık süreye denk gelecek şekilde yaşlandırılmış, yaşlandırma sonrası her bir örneğe iki tabaka tırnak cilası uygulanmıştır. Sonrasında örnekler mikrosızıntıyı değerlendirmek amacıyla %50'lik AgNO3 çözeltisinde bekletilmiştir. Örnekler Mikro-BT cihazında (Skyscan 1275, Bruker, Kontich, Belgium) tarandıktan sonra restorasyon-diş arayüzeyinde gelişen mikrosızıntının üç boyutlu hacimsel analizi gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte örneklerin her bir yüzeyinden alınan 3 adet kesitsel görüntü üzerinde, oklüzal ve gingival alanlardaki mikrosızıntı düzeyleri, boya penetrasyon yöntemi ile skorlanarak belirlenmiştir. Üç boyutlu değerlendirmede, restorasyon kenarlarından sızan AgNO3 hacminin total kavite hacmine oranı sayısal olarak belirlenmiş, istatistiksel değerlendirmede Fisher-exact testi kullanılmıştır. Boya penetrasyon yöntemi ile yapılan hesaplamada ise, örneklerden alınan kesitsel görüntülerdeki sızıntının değerlendirilmesinde ise Student-t testi ve Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi 0.05 olarak kabul edilmiştir. Üç boyutlu değerlendirmeye göre, Equia Forte HT grubunda sızıntı hacmi, Dyract-xp grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.001). Boya penetrasyon değerlendirmesinde ise, gingival ve oklüzalde sızıntı skorları bakımından Equia Forte HT ve Dyract-xp materyalleri arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Bu çalışmadan yola çıkılarak Equia Forte HT materyali, süt dişi restoratif tedavilerinde rutinde kullanılan kompomerlere alternatif olarak kullanılabilir, bununla birlikte mikrosızıntıyı araştıran çalışmalarda geleneksel yöntemlerin yerine 3 boyutlu değerlendirmeler yapılması önerilebilir.
Süt molar hipomineralizasyonu bulunan bir grup çocukta etiyolojik faktörlerin ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı süt molar hipomineralizasyonu bulunan 4-6 yaş grubu çocuklarda etiyolojik faktörlerinin değerlendirilmesi, SMH görülme durumu ve SMH'nin şiddetinin çocukların yaşam kalitesine olan etkisinin araştırılmasıdır. Araştırma grubu 100 sağlıklı ve 100 SMH'li çocuk ve velilerinden oluşmaktadır. Klinik muayenede; ICDAS II, dmft/s, ortalama plak skoru ve SMH şiddeti ve hassasiyet varlığı değerlendirilmiştir. SMH etiyolojisinin belirlenebilmesi için demografik veri ve etiyoloji anketi oluşturulmuştur. SMH'li hastalarda ağız sağlığının yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi için POQL ölçeği veli bilgi formu kullanılmıştır. SMH'li çocukların dmfs skorları, sağlıklı çocuklara göre anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0,05). Hipomineralizasyondan en çok etkilenen diş 85 numara, en az etkilenen diş ise 55 numaralı diş olarak tespit edilmiştir. Çalışma grubundaki süt ikinci molar dişlerin, %26'sı sınırları belirgin opak lezyonlar, %4'ü sürme sonrası mine yıkımı, %22'si atipik çürük, %7si atipik restorasyon ve %1'i SMH nedeniyle çekilmiştir. Süt ikinci molar dişlerin %44'ü hipomineralizasyondan hafif şiddette etkilenirken, %56'sı şiddetli olarak etkilenmiştir. MIH-TNI indeksine göre en fazla hassasiyet ve en fazla defektin bulunduğu bölge sağ alt arka grup olarak tespit edilmiştir. Etiyolojik faktörler değerlendirildiğinde; 35 yaş üstü gebeliklerde, doğum sırasında herhangi bir komplikasyon meydana gelmesi durumunda, prematüre doğum, gebeliğin son 3 aylık döneminde herhangi bir hastalık geçirilmesi durumunda, gebelikte D vit veya Ca eksikliği yaşanmasında, düşük doğum ağırlığı, 8 ay veya daha az anne sütü alma durumunda istatistiksel olarak SMH görülme ihtimali artmaktadır (p<0,05). Yaşamın ilk yıllarında geçirilen egzama, alt solunum yolu enfeksiyonu, egzama , orta kulak enfeksiyonu ve yılda 3 veya daha fazla ateşlenme durumunda SMH görülme ihtimali istatistiksel olarak artmaktadır (p<0,05). Erken çocukluk döneminde geçirilen diyare, GİS problemleri, idrar yolu enfeksiyonu, böbrek yetmezliği veya nefropati varlığı, zatürre, astım, kızıl kızamık, kızamıkçık, suçiçeği, kabakulak SMH ile ilişki bulunamamıştır. SMH varlığında çocukların ASBYK'sinin istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha kötü etkilendiği görülmüştür (p<0,05). Kız çocuklarının ağız sağlığı durumunun erkek çocuklarına göre yaşam kalitesini daha kötü etkilediği görülmüştür. SMH görülen çocukların fiziksel fonksiyon ve rol fonksiyon skorları istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunurken (p<0,05), sosyal etki ve duygusal etki skorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilememiştir (p>0,05). MIH-TNI indeksine göre SMH'li çocukların hassasiyet varlığı durumunda fiziksel fonksiyon, duygusal etki ve toplam yaşam kalitesi skorlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmektedir (p<0,05). SMH'den şiddetli etkilenen çocuklarda sosyal etki skorları, hafif etkilenen çocuklara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). SMH'nin etiyolojisinin belirlenebilmesi için, velilerin uzun dönem hafızasına dayanan değil tıbbi verilerin değerlendirilmeye alındığı, hastalığın meydana geldiği zaman ve etki süresinin hangi tipte defektlere yol açtığının belirlenebileceği uzun dönem çalışmalara ihtiyaç vardır. Gelişimsel mine defekti bulunan çocukların farklı yaş gruplarında değerlendirilebileceği yaşam kalitesi ölçekleri ile hipomineralizasyonun şiddetinin uzun dönemli ilişkisinin değerlendirilmesi ve daha geniş hasta popülasyonlarında uygulanması gerektiği düşünülmektedir.
Hall teknik ile tedavi edilen dişlerin çocuklarda temporomandibular eklem, masseter kas ve oklüzyon üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Hall Teknik (HT) ile tedavi edilen süt molar dişlere sahip çocuklarda oklüzyona ilişkin değişim mekanizmasının belirlenerek, bu mekanizmanın temporomandibular eklem (TME) ve masseter kas üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Daha önce HT ile tedavi edilmemiş, 5-9 yaş arası, pulpa ile ilişkisi olmayan dentin çürüğüne sahip süt azı dişleri bulunan çocuklar çalışmaya dahil edilmiştir. İlk ziyarette, hastaların TME ve masseter kas ile ilgili şikayetleri Amerikan Çocuk Diş Hekimliği Akademisi (AAPD) Kriterlerine göre, muayene bulguları ise Helkimo Klinik Disfonksiyon İndeksi'ne göre kaydedilmiştir. Oklüzal vertikal boyut (OVB), süt kanin dişler referans alınarak dijital kumpas ile ölçülmüştür. HT öncesinde hastaların ağız içi ölçüleri alınarak alçı modeller elde edilmiş ve STL formata çevrilerek dijital ortama aktarılmıştır. Ardından, HT uygulanmış ve hemen sonrasında, 1.ayda ve 3.ayda tüm ölçümler ve değerlendirmeler tekrarlanmıştır. Farklı zamanlarda alınan dijital modellerin analizi ve zaman içinde dişlerin konumlarındaki değişiklikleri ölçmek için Rapidform2006 yazılımı kullanılmıştır. Çalışmaya katılan çocuklara Hall Teknik uygulaması hakkındaki düşünceleri ile ilgili olarak 3. ayda anket yapılmıştır. Veri analizinde demografik ve klinik bulguların açıklanması için frekans, yüzde, ortalama ve standart sapma analizleri kullanılmıştır. Sürekli veri analizinde, tekrarlı ölçümlerde ANOVA Testi ve bağımsız örneklem t-testi kullanılmıştır. Tip 1 hata seviyesi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 28 hastanın yaş ortalaması 6,4±1,1 olarak tespit edilmiştir. Hastaların %10,7'sinde (n=3), 1. ayda ılımlı TME disfonksiyonu tespit edilmiştir. 3. ayda hiçbir çocukta TME disfonksiyonu tespit edilmemiştir. Başlangıç OVB ortalaması (3,3±0,9mm) ile 1.ay OVB ortalaması (2,9±1mm) ve 3.ay OVB ortalaması (3,1±1mm) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.001). Hall Teknik uygulanan dişlerde ve antagonist dişlerde 1. ay ve 3. ay hacim ortalamaları tedavinin hemen sonrasındaki hacim ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur(p<0,001). HT uygulaması sonrasında, HT uygulanan dişlerde 3 ay içerisinde 14,5±9,0 mm3 hacim azalması meydana gelirken; antagonist dişlerde bu değer 7,3±6,9 mm3 olarak tespit edilmiştir (p<0,001). HT uygulanan dişlerde, hacim değişim ortalamaları açısından maksiller ve mandibular dişler arasında anlamlı bir farklılık yokken (p=0,92), antagonist dişlerde anlamlı farklılık bulunmaktadır (p=0,04). Hastaların %92,9'u HT ile tedavi edilen dişinden memnun veya çok memnun olduklarını belirtmişlerdir. Sonuç: Hall Teknik uygulaması ile artan oklüzal vertikal boyutun zamanla azalmasında, HT uygulanan dişlerde daha çok olmak üzere karşılıklı her iki dişte de meydana gelen intrüzyon rol oynamaktadır. Çalışmamıza katılan hastaların büyük çoğunluğu HT uygulamasından memnundur ve takip edilen 3 ay içerisinde hastalarda orta veya şiddetli TME disfonksiyonu tespit edilmemiştir. Oklüzyonda meydana gelen değişimin hastalar üzerinde olumsuz etkilerinin tespit edilmemesi, HT uygulamasının kabul edilebilir bir tedavi seçeneği olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk diş hekimliği, dijital teknoloji, dikey boyut, diş oklüzyonu, temporomandibular eklem bozuklukları.
Molar dişlerin rejeneratif endodontik tedavisinde iskele olarak plateletten zengin fibrin, kitosan ve kan pıhtısının klinik ve radyolojik başarısının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı nekrotik immatür molar dişlerin rejeneratif endodontik tedavisinde (RET), kan pıhtısı, PRF ve kitosan olmak üzere 3 farklı yapı iskelesinin uygulanması ve uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesidir. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran 6-14 yaş arasındaki 25 hastanın( 13 kız, 12 erkek) 28 mandibular molar dişi çalışmaya dahil edilmiştir. Dişler randomizasyonla 3 farklı yapı iskelesi grubuna (kan pıhtısı, PRF, kitosan) ayrılmıştır. RET'leri tamamlanan hastaların 3., 6., 12., 18. ve 24. aylarda radyografik ve klinik kontrolleri yapılmıştır. Bulgular: Tedavi başlangıcı ve takip süresi sonundaki radyografiler kıyaslanmış, PAİ değerlerindeki azalma, Cvek kök gelişim skorunda, kök uzunluğunda ve kök kalınlığında artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Tüm dişlerde apikal kapanma görülmüştür. Kök kanalında kalsifikasyon gelişme durumu değerlendirilmiş, toplamda 28 dişin 8'inde (%28.5) kalsifikasyon gelişmiştir. Hiçbir dişte internal-eksternal rezorpsiyon ve ankiloz gelişmemiştir. 28 dişin 5'i ağrı şikayeti ile kliniğimize başvurmuştur. Bu 5 dişin 4'üne kök kanal tedavisi, 1'ine çekim uygulanmıştır. Kök uzunluğundaki artış baz alındığında en etkili yapı iskelesi kan pıhtısı, en az etkili yapı iskelesi kitosandır ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Diğer bulgularda yapı iskeleleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Sonuç: Nekrotik immatür molar dişlerde RET'ler başarılı sonuçlar sunmaktadır. Kitosan RET'lerde etkili ve güvenle kullanılabilecek alternatif bir yapı iskelesidir. Farklı yapı iskelelerinin RET'deki başarılarının kıyaslanması için örneklem büyüklüğü daha fazla olan klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Karışık dişlenme dönemindeki çocuklarda diş çürüklerinin masseter kası ve çiğneme fonksiyonları üzerine etkisi
Amaç: Diş çürüğü, çiğneme fonksiyonunun azalmasına, asimetrik çiğneme kası aktivitesine, kasların ve sert dokuların büyümesinde tutarsızlıklara neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı çiğneme kasları, çiğneme performansı ve diş çürükleri arasındaki ilişkiyi aydınlatmak ve oral rehabilitasyonun sağlanmasının ardından meydana gelen değişiklikleri sunmaktır. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran, 6-10 yaş grubunda (Ort±SS:7.86±1.02) 16 kız (%53.3), 14 erkek (%46.7) toplam 30 hastanın çiğneme performansı iki renkli sakız karıştırma testi ve Karaduman Çiğneme Performansı Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Ardından Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda ultrasonografi ile masseter kaslarının kalınlıkları ve elastikiyet indeksi ölçülmüştür. Hastaların dental tedavileri tamamlanmış, 6 ay sonrasında tüm testler ve ölçümler tekrarlanmıştır. Bulgular: İki renkli sakız karıştırma testi sonrası oluşan bolus skoru, masseter kasının kalınlığı ve elastikiyet indeksi oral rehabilitasyonun ardından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış; VOH değeri ve KÇPS seviyeleri ise istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0.05). Çeneler ve cinsiyetler ile çiğneme performansı ve masseter kası parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Artan diş kayıpları ile VOH değeri, masseter kası kalınlığı ve elastikiyet indeksi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p<0.05). PUFA skoru ile KÇPS arasında anlamlı pozitif bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız diş kayıplarının çiğneme performansını, masseter kası kalınlığını ve elastisitesini azaltabileceğini, oral rehabilitasyonun kaybolan fonksiyonların geri kazandırılması için oldukça önemli bir adım olduğunu ortaya koymuştur. Ancak çiğneme ve kas fonksiyonları birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu nedenle farklı parametrenin de kaydedildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çiğneme Performansı, Diş Çürüğü, Masseter Kası, Oral Rehabilitasyon, Ultrasonografi
Dental travma sonrası daimi dişlerde kron kırıklarının modifiye eden baysal dental travma indeksi ile değerlendirilmesi ve tedavilerinin klinik takibi
Dental Travma Sonrası Daimi Dişlerde Kron Kırıklarının Modifiye Eden Baysal Dental Travma İndeksi ile Değerlendirilmesi ve Tedavilerinin Klinik Takibi Amaç: Travmatik dental yaralanmaların (TDY) sınıflandırılması; tedavi protokollerinin ve uzun dönem takibin bilimsel temellere dayanması, başarılı klinik sonuçlar alınması açısından kritik önem taşımaktadır. Bu tez araştırmasında kron kırığı şikayetiyle başvuran TDY hastalarının Modifiye Eden Baysal Dental Travma İndeksi (MEBDTİ) kullanılarak sistematik sınıflandırılması, uygun tedavilerinin yapılması ve tedavilerinin takip edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Pedodonti Anabilim Dalına kron kırığı şikayetiyle başvuran 6- 14 yaş arası çocuk hastalar çalışmaya dahil edildi. Ebeveynlerin sosyodemografik, çocukların tıbbi, dental ve travma bilgileri kaydedildi. Yaralanmanın sınıflandırılması için MEBDTİ'yi içeren travma kayıt formu kullanıldı. Kron kırıklarının tedavileri tamamlandıktan sonra 1 yıllık tedavi takipleri yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 73 hastanın 102 daimi dişi dahil edilmiştir. Kron kırığının en sık görülme nedeni %64.4 oranla düşme, en sık etkilenen diş ise %98 oranla maksiller orta kesici diş olarak elde edilmiştir. Komplike kron kırığı görülen 27 dişin 18'ine (%66.7) cvek amputasyon, 5'ine (%18.5) endodontik tedavi, 4'üne (%14.8) direkt pulpa kuafajı uygulanmıştır. Komplike olmayan kron kırığı görülen 57 dişin 54'üne (%94.7) kompozit restorasyon, 3'üne (%5.3) indirekt pulpa kuafajı uygulanmıştır. Kırık tipi ile tedavi tipi arasında anlamlı ilişki elde edilmiştir (p<0.001). Sonuç: TDY'lerin MEBDTİ kullanılarak sistematik şekilde sınıflandırılması sayesinde, uygun tedavi yaklaşımları belirlenmiş; özellikle komplike kırıklarda cvek amputasyonu, komplike olmayan kırıklarda ise kompozit restorasyonun tercih edildiği ve başarılı sonuçlar verdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Dental Travma, Kron Kırığı, Modifiye Eden Baysal Dental Travma İndeksi
Ebeveynlerin bilinçsel farkındalığının ve otoritelerinin, çocuklarının oral hijyen durumları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Çocuklarda ağız ve diş sağlığı yönetiminde, ebeveyn rolleri ve farkındalıkları oldukça önemlidir. Bu tez araştırmasında amacımız ebeveynlerin bilinçli farkındalık düzeyleri ve ebeveynlik stilleri ile çocuklarının ağız hijyen durumu arasında bir ilişki olup olmadığını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'nda yürütülmüş olup, çalışma kapsamında 4-8 yaş aralığındaki çocuk hastalar ile ebeveynleri değerlendirilmiştir. Ebeveyn ve çocuk ile ilişkili sosyodemografik ve tıbbi bilgilerin değerlendirilebilmesi için demografik anket formu uygulandı. Ebeveynlere, ebeveynlik stilleri ve bilinçli farkındalık düzeyleri ile ilgili Ebeveyn Otorite Ölçeği (EOÖ) (Parental Authority Questionnaire (PAQ)), Ebeveynlikte Bilinçli Farkındalık Ölçeği (EBFÖ) (Mindfulness in Parenting Questionnaire (MIPQ) ölçekleri kullanıldı. Çocuğun ağız ve diş sağlığının değerlendirilmesi amacıyla Uluslararası Çürük Tespit ve Değerlendirme Sistemi II (International Caries Detection and Assessment System (ICDAS II)) tercih edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 150 çocuk hastanın %55.3'ü kız, %44.7'si erkek olarak kaydedilmiş olup, katılımcı çocukların yaş ortalaması 6.33±1.112 olarak bulunmuştur. Araştırma verileri incelendiğinde; annelerin büyük çoğunluğunun demokratik ebeveynlik stilini benimsediği, buna karşılık otoriter ve izin verici stillerin daha düşük düzeyde olduğu gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgular, otoriter ebeveynlik tarzının düşük bilinçli farkındalık düzeyleri ile negatif yönde ilişkili olduğunu göstermiştir. Özellikle "çocukla anda olma" ve "ebeveyn öz-yeterliliği" gibi bilinçli farkındalık alt boyutlarında bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Demokratik ebeveynlik ile öz-yeterlilik arasında pozitif ve zayıf düzeyde anlamlı ilişki (r=0.176; p=0.031) tespit edilmiştir. İzin verici ebeveynlik ile ebeveynlikte farkındalık değişkenleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. Çocukların diş fırçalama sıklıklarına göre EBFÖ ve EOÖ alt boyutları ile ICDAS II skorları karşılaştırılmıştır. Yapılan analizlerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yalnızca ICDAS II çürük ortalama skoru için bulunmuştur (F (2. N) =8.880, p = 0.012). Sonuç: Bu çalışma, ebeveynlik stilleri ve bilinçli farkındalık düzeylerinin birbiriyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Otoriter ebeveynlik tarzı, ebeveynlikte bilinçli farkındalığın bazı alt boyutları ile anlamlı şekilde ters yönlü ilişki gösterirken; demokratik ebeveynlik ile ebeveyn öz-yeterliliği arasında pozitif bir ilişki gözlenmiştir. Ayrıca, çocukların diş fırçalama sıklığına göre çürük skorları arasında anlamlı farklar saptanması, ağız hijyen alışkanlıklarının çocuk sağlığı açısından önemli bir gösterge olduğunu desteklemektedir. Bu bulgular, ebeveynlik yaklaşımları ile ağız ve diş sağlığı davranışları arasındaki potansiyel ilişkileri anlamada önemli ipuçları sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: bilinçli farkındalık, ebeveynlik stilleri, diş çürüğü
Anterior dişlerde hipomineralizasyon veya hipoplaziye sahip çocuklarda rezin infiltrasyon tedavisinin diş hassasiyeti ve hasta-ebeveyn memnuniyeti üzerindeki rolü
Amaç: Gelişimsel mine defektleri, çocuklarda estetik kaygılar ve diş hassasiyeti gibi sorunlara yol açarak ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, anterior dişlerinde hipomineralizasyon veya hipoplazi bulunan çocuk hastalarda rezin infiltrasyon tedavisinin diş hassasiyeti, ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi ve hasta-ebeveyn memnuniyeti üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu prospektif klinik çalışmaya, anterior dişlerinde hipomineralizasyon veya hipoplazi saptanan 7–14 yaş aralığındaki 40 çocuk dahil edilmiştir. Tüm hastalara rezin infiltrasyon tedavisi uygulanmıştır. Diş hassasiyeti işlem öncesi ve sonrası Schiff Soğuk Hava Hassasiyet Skalası (SCASS) ile değerlendirilmiştir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi Çocuklara Yönelik Ağız Sağlığına Bağlı Yaşam Kalitesi Ölçeği (POQL) ölçeği kullanılarak hem çocuk hem ebeveyn formlarından elde edilen toplam ve alt boyut skorları ile değerlendirilmiştir. Tedavi sonrası estetik memnuniyet düzeyi çocuk ve ebeveyn bildirimlerine dayalı olarak kaydedilmiştir. Bulgular: Rezin infiltrasyon tedavisi sonrası SCASS skorlarında anlamlı düzeyde azalma gözlenmiş (işlem öncesi ortalama 2.03; sonrası 0.78; p<0.001), diş hassasiyeti klinik olarak belirgin şekilde azalmıştır. POQL toplam skorlarında anlamlı iyileşme saptanmış (p=0.004); fiziksel işlev (p=0.006), sosyal işlev (p=0.021) ve duygusal işlev (p=0.011) alt boyut skorlarında da istatistiksel olarak anlamlı iyileşme elde edilmiştir. Subjektif değerlendirmelerde, çocukların %45'i diş görüntüsünden "çok mutlu", %30'u "mutlu" olduğunu belirtmiştir. Ebeveynlerin büyük çoğunluğu tedavi sonrası çocuklarının estetik görünümünden ve ağız sağlığından memnuniyet bildirmiştir. Sonuç: Rezin infiltrasyon tedavisi, anterior mine defektlerinin minimal invaziv yönetiminde etkili bir yöntem olup; sadece estetik iyileşme sağlamakla kalmayıp, diş hassasiyetinin azaltılmasına ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin artırılmasına da katkı sağlamaktadır. Hem çocuk hem ebeveyn memnuniyeti ile desteklenen bu bulgular, rezin infiltrasyonun biyomekanik ve psikososyal faydalarını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Rezin infiltrasyon, Hipomineralizasyon, Hipoplazi, Diş hassasiyeti, Çocuk, Yaşam kalitesi, POQL
Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan öğretmenlerin dişlerin avülsiyonu hakkındaki ilk yardım bilgi düzeyinin belirlenmesi
Amaç: Diş avülsiyonları, çocukluk çağında acil müdahale gerektiren ciddi travmatik yaralanmalar arasında yer almakta olup; olay anında çocukların çoğunlukla öğretmenleri ve ebeveynleriyle birlikte olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, bu bireylerin avülsiyonun acil yönetimine ilişkin ilk yardım bilgi düzeylerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan öğretmenlerin diş avülsiyonlarına yönelik ilk yardım bilgi düzeylerini değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Çalışmada, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan 305 gönüllü öğretmene (katılımcıların %72.8'i kadın, %27.2'si erkek) diş avülsiyonlarının ilk yardımına ilişkin çevrim içi anket uygulanmıştır. Çalışma öncesinde gerekli etik kurul onayı alınmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde t testi, Ki-kare testi ve ANOVA testi kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların yalnızca %4.3'ü avülse olmuş kalıcı dişi replante edeceğini belirtmiş; en sık tercih edilen saklama ortamı %69.2 ile temiz pamuk/peçete/spanç olurken, sütün ideal taşıma ortamı olduğunu bilenlerin oranı %13.1'de kalmıştır. Avülse diş deneyimi olan katılımcıların bilgi düzeyi puanları, deneyimi olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Mezun olunan bölüme göre bilgi puanları arasında anlamlı fark saptanmamış; cinsiyet, mesleki deneyim süresi ve eğitim düzeyinin bilgi puanlarını etkilemediği görülmüştür (p>0.05). Sonuç: Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan öğretmenlerin diş avülsiyonuna ilişkin bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu saptanmış olup, bu alanda yapılandırılmış ve kapsamlı eğitim programlarıyla bilgi düzeylerinin artırılmasına gereksinim vardır. Anahtar sözcükler: İlk Yardım, Bilgi Düzeyi, Diş Avülsiyonu, Rehabilitasyon Merkezleri