Trakya University
Discipline

Kardiyoloji Anabilim Dalı

Trakya University

630

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliği bulunan obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda QT dispersiyonu gelişimine inflamasyonun etkisinin araştırılması

Kalp yetmezliği mortalitenin önemli bir sebebi olmakla birlikte etkilenen hastaların yaşam kalitelerinin de düşmesine yol açmaktadır. Ayrıca kalp yetmezliği ile iç içe geçmiş ve günümüzde aynı zamanda hastaların sosyal hayatlarının da etkilenmesine neden olan tablolardan biri de obstrüktif uyku apne sendromudur. Her iki antite de birbirlerini tamamlayıcı risk faktörlerini barındırmaktadır. Bu nedenle her iki hasta grubunda da prognoz üzerine etki eden ortak etmenlerin iyi belirlenmesi ve erken tespit edilebilmesi büyük önem taşımaktadır. Belirlenmiş olanlar arasında belki de en önemlilerinden biri ani kardiyak ölüme neden olabilecek ventriküler aritmileri önceden öngördürebilecek olan QT dispersiyonudur. Çalışma kalp yetmezliği öyküsü olan Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi uyku laboratuvarında polisomnografi ile obstrüktif uyku apne sendromu tanısı alan 160 hastanın dahil edilmesiyle yapıldı. Hastaların uyku apnesinin şiddetinin değerlendirildiği apne/hipopne indeksi değerleri de kayıt altına alındı ve hemogram parametreleri kullanılarak sistemik immün-inflamatuar indeksleri hesaplandı. Bu veriler ve diğer demografik, laboratuvar, transtorasik ekokardiyografi ve kardiyovasküler hastalık verileri QT dispersiyonu ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu karşılaştırmalar sonucunda SII ve apne/hipopne indeksi farklı analizlerde QT dispersiyonunu arttırması açısından istatistiksel olarak anlamlı olmakla birlikte, SII apne/hipopne indeksi >15 olan grupta anlamlı olarak yüksek çıkmıştır (p: 0,029). SII, apne/hipopne indeksi ile ilişkisinin yanı sıra esas olarak QT dispersiyonu üzerine olan etkisinden dolayı ani kardiyak ölümün önüne geçmede ventriküler aritmileri öngördürebilecek, hemogram üzerinden kolay hesaplanabilen bir parametre olarak görülebilir ve kalp yetmezliği ve obstrüktif uyku apne sendromunda prognoza etki edebilir.

Kalp yetmezliğiQT dispersiyonuUyku apne sendromları
Emirhan Çakır
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mıkro AF'li hastalarda natriüretik peptid düzeyleri ve ekokardiyografi bulgularının incelenmesi

Kısa süreli irregüler atrial aktivite olarak tanımlanan mikro-AF, önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olan atriyal fibrilasyon (AF) için prediktördür. Fakat mikro-AF tanısı poliklinik şartlarında gözden kaçabilmektedir. Çalışmamızın amacı laboratuvar, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulguların mikro-AF için tahmin edilebilirliğinin araştırılmasıdır. Mikro-AF, 30 saniyeden kısa süren, ≥5 ardışık supraventriküler atım epizotları ve p dalgalarının tamamen yokluğu ile ani başlayan düzensiz taşikardi olarak tanımlandı. 24 saatlik ritim Holter analizinde Mikro-AF saptanan ve olmayan hastalar olarak iki grup oluşturuldu. İki grubun laboratuvar parametreleri, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulguları karşılaştırıldı. Mikro AF saptanan 45 hasta ve kontrol grubuda 45 hasta olmak üzere toplam 90 hasta çalışmamıza dahil edildi. Serum Troponin T (13,09±11,45 ng/dl ve 4,41±2,46 ng/dl; p<0,001 ) ve pro-BNP (375,57±636,68 pg/ml ve 63,19±56,82 pg/ml; p<0,001) Mikro AF grubunda daha yüksek saptandı. Serum ANP değerleri ise (160,19±83,94 ng/L ve 278,63±196,51 ng/L; p<0,001) kontrol grubunda daha yüksek saptandı. Mikro-AF tanısı için %91,1 sensivite ve %73,3 spesifite ile 63,4 pg/dl Pro-BNP cut-off değerini bulduk. Serum Pro-BNP düzeyindeki her 1 pg/dl artış Mikro-AF riskini %1.8 arttırıyordu. EKG değerlendirilmesinde P-max (113,00±10,25 ve 98,00±10,47; p<0,001), P-min (73,89±5,53 ve 70,00±6,39; p<0,001) ve P-dd (39,11±7,93 ve 28,00±7,64; p<0,001) sürelerinin Mikro-AF grubunda daha uzun olduğu görüldü. Ekokardiyografi bulgularında ise Mikro-AF grubunda sol ventrikül septum duvar kalınlığı (11.14±1.37 and 9.65±2.65 mm; p=0.003), arka duvar kalınlığı (12,13±6,58 and 9,78±2,63 mm; p=0.002) ve sol atriyum çapı ( 35,92±1,30 and 34,62±1,77mm; p<0.001) daha fazla saptandı. Mikro-AF grubunda mitral A dalga hızı (0,79±0,18 and 0,71±0,13 cm/h; p=0.019) daha yüksek, 6 bölgeden ölçülen e' ve s' dalga hızları daha düşük ve E/e' oranları daha yüksek izlendi.Atriyal elektro-mekanik gecikme süreleri Mikro AF grubunda belirgin daha yüksek saptandı.Mikro-AF için %93,3 sensivite ve %91,1 spesifite ile 18,5 saniyelik Lateral triküspit PA cut-off değeri saptandı; %95,6 sensivite ve %75,6 spesifite ile 11,5 saniyelik Lateral Septal PA cut-off değeri saptandı. Sonuç olarak polikliniğe çarpıntı şikayeti ile başvuran hastalarımızda serum pro-BNP, troponin seviyeleri, EKG değerlendirilmesinde P-max, P-dd süreleri, ekokardiyografik değerlendirmede sol atriyum çapı, E dalga hızı, A dalga hızı, e' ölçümü, E/e' oranı ve AEMD sürelerinin ölçümü AF hastalarını erken tanımamıza olanak sağlayabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonAtriyal natriüretik faktör+3
Hüseyin Aykaç
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transradial koroner anjiyografi öncesi gliseril trinitrat içerikli veya lidokain içerikli krem uygulamalarının işlem başarısına ve komplikasyonlarına etkisi

Amaç: Radial yaklaşımla koroner anjiyografi öncesi topikal nitrat kullanılmasının ponksiyon süresine ve komplikasyon oranına etkisinin araştırılmasını amaçladık. Materyal ve metod: Şubat 2023-Ağustos 2023 tarihleri arasında üniversite hastanemize koroner anjiyografi endikasyonu ile başvuran tüm hastalar çalışmamıza dahil edildi. İşlemden yarım saat önce radial arter üzerine topikal serum fizyolojik uygulanan hastalar Grup 1, topikal nitrat uygulanan hastalar Grup 2, topikal lidakoin uygulanan hastalar Grup 3 olarak adlandırıldı. Üç grubun verileri karşılaştırıldı. Sonuçlar: Ortalama ponksiyon süremiz 142±122sn olup Grup 1'de 171±131sn, Grup 2'de 88±48sn ve Grup 3'te 157±146sn ölçüldü. Üç grup arasında istatistiksel olarak farklılık olduğu saptandı (p=0.002). Bu farklılığın ikinci gruptan kaynaklandığını saptadık. Birden fazla ponsksiyon oranı da yine Grup 2 de daha az saptandı. Grup1'de 7 hastada, Grup 2'de 1 hastada ve Grup 3'te 3 hastada radial arterden ponksiyon sonlandırıldı ve femoral arter ponksiyonuna geçildi. Sonuç: Radial arter girişiminden yarım saat önce uygulanan topikal nitrogliserin, radial arter ponksiyon sayısını ve prosedür süresini azaltmaktadır, ponksiyon başarısını arttırmaktadır.

KomplikasyonlarKoroner anjiyografiLidokaine+3
Nurullah Uslu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semptomatik kalp yetersizliği hastalarında bağırsak geçirgenliğini gösteren serum zonulin düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş: Semptomatik Kalp Yetmezliği (KY) hastalarında bağırsak geçirgenliğini gösteren serum zonulin düzeylerini değerlendiren çalışma sayısı azdır. Bu araştırmada amacımız iskemik ve iskemik olmayan semptomatik KY hastalarında konjesyona yönelik tedavi öncesi ve sonrası serum zonulin düzeyleri ile ekokardiyografik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntemler: Çalışmamız Kasım 2022 ile Kasım 2023 yılları arasında kardiyoloji polikliniklerine veya acil servise kronik KY şikayetleri ile başvuran hastalar ile yapılmıştır. 32 iskemik ve 28 iskemik kökenli olmayan optimal KY tedavisini alan hastalar prospektif olarak incelemeye alınmıştır. Eş zamanlı olarak 45 sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu. Hastaların tedaviye başlamadan önce ve tedavi sonrası kan örnekleri çalışılmış ve ekokardiyografik değerlendirmeleri yapılmıştır. Bulgular: İskemik ve iskemik olmayan KY hasta grubunda tedavi öncesi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında serum zonulin düzeyleri (22.9 (12-59), 20.4 (13-78) ve 10.1 (6-26) ng/mL P<0.01) belirgin olarak yüksekti. Tedavi sürecinde iskemik [22.9 (12-59) ve 20.9 (10-57) ng/mL, P: 0.03] ve iskemik olmayan KY [20.4 (13-78) ve 18.2 (12-57) ng/mL, P: 0.01] gruplarında serum Zonulin düzeylerinin belirgin olarak azaldığı görüldü. Fakat, KY grupları arasında tedavi öncesi (P: 0.47) ve sonrası (P: 0.29) değerler benzerdi. Tedavi öncesi serum zonulin düzeyi ile sol ventrikül (SV) ejeksiyon fraksiyonu (EF), Sağ ventrikül (SağV) bazal çapı ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri ile bağımlı ilişki vardı. Dahası, serum zonulin düzeyi ile SV EF ( b: -0.42, 95% CI:-0.103- 0.22, P: 0.003) arasında negatif korelasyon, SağV bazal çapı (b: 0.43, 95% CI:0.25- 1.23, P: 0.004) ve CRP değerleri ( b: 0,42, 95% CI:0,19-0.38, P: <0.001) ile pozitif korelasyon saptandı. Ek olarak, edavi sonrası Zonulin düzeyleri ile de SV EF (p: 0.002) arasında negatif korelasyon saptandı. Sonuçlar: Çalışmamızda KY gruplarında, serum Zonulin düzeylerinin belirgin olarak yüksek olduğu ve konjesyona yönelik KY tedavisi ile beligin olarak azaldığı gösterilmiştir. Dahası, serum Zonulin düzeyleri ile tedavi öncesi ve sonrası SV EF arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ek olarak, serum Zonulin düzeylerinin semptomatik KY hastalarında yüksek duyarlıklık ve özüllüğe sahip olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar serum Zonulin düzeylerinin semptomatik KY hastalarında hem tanısal hemde hastane içi tedavi takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.

Ahmet Peynirci
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner arteriyel hipertansiyonda oksidatif durumun değerlendirilmesi

Amaç: Pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) mortalite ve morbidite oranları yüksek bir hastalıktır. Bu nedenle, hastalığın erken teĢhisi ve tedavisi son derece önemlidir. Pulmoner hipertansiyon (PH), pulmoner vasküler dirençte artıĢa ve sağ ventrikül yetmezliğine yol açan, progresif seyirli bir hastalıktır. Oksidatif stresin, inflamasyonun ve vasküler disfonksiyonun PH patogenezindeki rolü giderek daha fazla kabul görmektedir. Bu çalıĢmamızda PH Ģüphesi ile sağ kalp kateterizasyonu yapılan ve sonucunda PAH tanısı alan hastalarla sağlıklı kiĢilerin, oksidatif stres ile düzeyleri değiĢiklik gösterdiği ortaya konan iskemi modifiye albümin (ĠMA), paraoksonaz 1 (PON 1) ve arilesteraz (ARES) düzeyleri ve diğer laboratuvar parametreleri düzeylerinin iliĢkisini araĢtırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: ÇalıĢmaya Mart 2023 ile Aralık 2023 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği'nde PH Ģüphesi ile sağ kalp kateterizasyonu (SKK) yapılan, SKK sonucu PAH tanısı alan 46 hasta ve sağlıklı gelen 38 hasta dahil edilmiĢtir. PAH tanısı alan hastalarla sağlıklı kiĢilerin serum ĠMA, PON 1 ve ARES düzeyleri ve diğer laboratuvar parametreleri düzeyleri kıyaslandı. Bulgular: ARES PAH grubunda 542,88 (474,54-722,25) U/L iken sağlıklı grupta 706,80 (612,69-767,51) U/L (p:0,001), PON 1 PAH grubunda 308,56 (229,93-369,71) U/L iken sağlıklı grupta 372,35 (332,94-436,06) U/L (p:0,002), ĠMA hasta grubunda 66,78 (59,28-80,84) g/L iken sağlıklı grupta 61,92 (57,32-67,67) g/L (p:0,037) olarak ölçülmüĢ ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuĢtur. Ortalama pulmoner arter basıncı (PAB) ile ARES, PON 1, Lenfosit, Bazofil, Ortalama eritrosit hemoglobin, Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu, Klor, Albumin ve Demir arasında negatif yönden korelasyon iliĢkisi saptandı. Ortalama PAB ile ĠMA, B tipi natriüretik peptid (BNP), Nötrofil/Lenfosit, Kırmızı kan hücresi, Eritrosit dağılım hacmi, D-dimer, Sensitif C-reaktif protein (CRP), Üre, Ürik asit, Direkt bilirubin, Alkalen fosfotaz (ALP), Serum demir bağlama kapasitesi ve Pulmoner arter kama basıncı arasında pozitif yönden korelasyon iliĢkisi saptandı. DeğiĢkenlerin PAB'ı öngörmedeki gücünün değerlendirilmesi amacıyla gruplar arasında anlamlı fark olan değiĢkenlere tekli regresyon yapıldı. Yapılan tekli regresyon analizinde ARES (b: 1.006, %95 CI: 1.002-1.010, p: 0.001), PON 1 (b: 1.008 %95 CI: 1.003-1.013, p: 0.002), ĠMA (b: 0.93, %95 CI: 0.87-0.98, p: 0.007), Sensitif CRP (b: 0.93, %95 CI: 0.87-1.01), p: 0.101), Üre (b: 0.94, %95 CI: 0.91-0.98, p: 0,01), Ürik asit (b: 0.58, %95 CI: 0.42-0.81, p:0,01), Gama-glutamil transferaz (b: 0.96, %95 CI: 0.93-0.99, p: 0.016), ALP (b: 0.97, %95 CI: 0.95-0.99, p:0.006), Direkt bilirubin (b: 0.00002, %95 CI: 0.00001-0.002), Albumin (b: 3.9, %95 CI: 1.13-13.51), BNP (b: 0.96, %95 CI: 0.94-0.98, p:<0.001) olarak saptandı. Sonuçlar: ÇalıĢmamızda, PAH hastalarının serum ĠMA düzeyleri sağlıklı bireylerle karĢılaĢtırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek, PAH hastalarının ARES ve PON 1 düzeyleri sağlıklı bireylerle karĢılaĢtırıldığında istatiksel olarak anlamlı derecede düĢük olarak bulunmuĢtur. PH'nin patogenezinde oksidatif stresin ve inflamasyonun önemli rol oynadığı düĢünüldüğünde, ĠMA, PON 1 ve ARES düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi, hastalığın daha iyi anlaĢılması ve olası yeni tedavi stratejilerinin geliĢtirilmesi açısından önem taĢımaktadır. PON 1 ve ĠMA gibi oksidatif stres belirteçleri, BNP gibi kardiyak yüklenme göstergeleri ve ürik asit, bilirubin, sensitif CRP gibi inflamatuar belirteçler, PH'nin teĢhis ve yönetiminde değerli bilgiler sunmaktadır. Bu belirteçlerin kombinasyon halinde değerlendirilmesi, PH'nin erken tanı ve takibinde faydalı olabilir.

Murat Şen
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner yavaş akımda osteopontin düzeyinin araştırılması

KYA, obstrüktif KAH yokluğunda koroner arterlerde anjiyografik kontrast maddenin gecikmeli ilerlemesi ile karakterize önemli bir koroner anjiyografik fenomendir. KYA paterninin altında yatan patofizyolojik mekanizmalar henüz net olarak ortaya konmamıştır. Mikrovasküler disfonksiyon, endotel disfonksiyonu, vazomotor disfonksiyon, küçük damar disfonksiyonu, yaygın ateroskleroz, inflamasyon, oksidatif stres ve artan trombosit agregasyonu gibi potansiyel altta yatan mekanizmalar şimdiye kadar değerlendirilmiştir. OPN, bağışıklık sisteminin hücresel bileşenleri olan makrofajlar ve monositlerin damar endotelinde toplanmasını kolaylaştırarak inflamatuar yanıtın şiddetlenmesine neden olmaktadır. Bu hücrelerin endotel yüzeyine göçü, damar duvarında iltihabi sürecin ilerlemesine ve endotel işlevlerinin bozulmasına yol açar. Ayrıca OPN, endotelyal hücrelerde ICAM-1 ve VCAM-1 gibi yapışma moleküllerinin ifadesini artırarak bağışıklık hücrelerinin damar çeperine tutunmasını kolaylaştırır. Bu durum inflamasyonun sürekliliğine katkı sağlar. Diğer yandan, OPN'nin NADPH oksidaz üzerinden reaktif oksijen türlerinin üretimini artırdığı, bu yolla oksidatif stresin yükselmesine ve NO biyoyararlanımının azalmasına neden olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmamızda KYA saptanan hastalarda endotel disfonksiyonu, inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkili bulunan OPN ve diğer kan parametreleri düzeylerinin ilişkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya Eylül 2024 ile Şubat 2025 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Kliniği'nde anjiyografi yapılan, KYA tanısı alan 40 hasta ve normal koroner gelen 40 hasta dahil edilmiştir. KYA grubu ile sağlıklı grup arasında serum OPN düzeyleri ve diğer parametreler kıyaslandı. Çalışmamızda OPN KYA grubunda 17,08±8,31U/L iken sağlıklı grupta 9,79±2,50 U/L olarak ölçülmüş ve anlamlı istatiksel fark bulunmuştur. (p<0,001) KYA ve kontrol grubunda TFC ölçümleri ile OPN değerleri arasındaki korelasyon değerleri incelendi. Kontrol grubunda OPN ile tüm TFC hesapları arasında yüksek düzeyde anlamlı ve pozitif yönlü korelasyon değerleri elde edildi. En yüksek korelasyon değeri Timi-ort ile OPN arasında izlendi (r=0,638; p<0,001). KYA grubunda OPN ile TFC ölçümleri arasında yüksek düzeyde anlamlı ve pozitif yönlü korelasyon değerleri elde edildi. Timi ort ve Timi LAD ile daha yüksek korelasyon değerleri gözlendi (r=0,876 ve r=0,789; p<0,001) OPN markeri KYA grubunu öngörmede başarılı bulundu. Eğri altında kalan alan AUC=0,839 (p<0,001) olarak hesaplandı. Cut-off değeri yaklaşık 11 olarak saptandı. Buna göre, hesaplanan tanısal oranlar sensitivite için %82,5 ve spesifisite için %72,5 şeklinde saptandı. KYA'nın patogenezinde endotel disfonksiyonu, inflamasyon ve oksidatif stresin rol oynadığı düşünüldüğünde, OPN hastalığın daha iyi anlaşılması ve olası yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Osteopontin (OPN), Koroner yavaş akım (KYA), TIMI kare sayısı (TFC)

Adnan Şahin
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST elevasyonsuz miyokard enfarktüsü hastalarında serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyinin SYNTAX skoru ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı tüm dünya nüfusunu etkileyen ve başlıca mortalite nedeni olan en önemli kardiyovasküler hastalıklardan birisidir. Akut koroner sendrom ise koroner arterde ki aterosklerotik plağın rüptüre olmasıyla oluşan trombozun tam veya kısmi olarak koroner arteri tıkaması sonucu miyokardın perfüzyonunun bozulmasıyla ortaya çıkan ani klinik bir tablodur. Akut koroner sendromda mortaliteyi ve morbiditeyi ön gördüren skorlama sistemine ise SYNTAX skorlama sistemi denilmektedir. BDNF, otonom sinir sistemi ve merkezi sinir sistemindeki (MSS) nöronların hayatta kalmasında ve proliferasyonunda önemli bir etkiye sahiptir. BDNF; düz kas hücreleri, lenfositler, makrofajlar, epitelyal hücreler, kalp ve aterosklerotik damarlar gibi nöronal olmayan bir çok dokuda da sentezlenir. Bu çalışmamızda NSTEMI tanısı konulan hastalarda endotel disfonksiyonu, inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkili bulunan BDNF'nin SYNTAX skoru kullanılarak koroner arter ciddiyeti ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya Temmuz 2024 ile Nisan 2025 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Kliniği'nde anjiyografi yapılan, NSTEMI tanısı alan 107 hasta dahil edilmiştir. Düşük ve orta-yüksek SYNTAX skoru olarak iki grupta incelenmiştir. Bu gruplarda serum BDNF düzeyleri kıyaslanmıştır. Düşük syntax grubunda 50 hasta, orta-yüksek syntax grubunda ise 57 hasta bulunmaktadır. BDNF değeri orta-yüksek syntax grubunda anlamlı düzeyde düşük bulundu. Düşük syntax skoru grubunda BDNF değeri 5,44 ±3,9 olurken orta-yüksek syntax grubunda 3,20 ±1,3 olarak bulundu (p<0,001). BDNF marker değeri yüksek syntax skorunu öngörmede başarılı bulundu. Eğri altında kalan kalan (EAA) 0,771 (p<0,001) olarak hesaplandı. Kestirim değeri 3,61 olarak saptandı. Buna göre hesaplanan tanısal oranlar sensitivite için %71,93 ve spesifite için %78 şeklinde saptandı. Çalışmamızın sonucunda BDNF syntax skoru ile ilişkili bulunmuş olup, koroner arter hastalığında mortalite ve morbiditenin belirlenmesinde yardımcı olma potansiyeline sahiptir. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom (AKS), Syntax Skoru, Serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF)

Ömer Özdil
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetersizliği olan hastalarda; GDF-3 ve Sortilin-1 'in ekokardiyografik parametreler ile birlikte hastaneye yatış, morbidite ve mortalite üzerine prognostik değerinin araştırılması

Kalp yetmezliği kalbin yapısal, fonksiyonel bozukluklarına bağlı olarak meydana gelen tipik semptomlar (nefes darlığı, azalmış egzersiz toleransı, yorgunluk) veya bulgular (akciğerlerde oskültasyon ile ral, juguler venöz basınç artışı, periferik ödem) ile karakterize klinik bir sendromdur. Kalp yetersizliği prevalansı tüm dünyada artmaktadır ve yetişkinlerin %1-3'ü gibi görünmektedir. Gelişen ülkelerin yaşlanan popülasyonları, sıklığı artan obezite, diyabet ve hipertansiyonun görülme sıklığındaki artış, miyokard infarktüsü sonrası hayatta kalma oranının artması ile kalp yetmezliği insidansı giderek artmaktadır. KEFKY tanısı alan hastalar genelde 65 yaş üstü, kadın cinsiyette olup diyabet, hipertansiyon, atriyal fibrilasyon, obezite gibi komorbiditelere sahiptir. Koroner arter hastalığının varlığı ise farklılık göstermekte olup düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliğine göre daha düşüktür. Kardiyak fibrozisin tüm KY formlarının etiyolojisinde ve özellikle korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu (KEFKY) kalp yetmezliğinin patofizyolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. GDF3, tipik olarak normal yetişkin kalbinde düşük seviyelerde eksprese edilir. GDF-3, ekstraselüler bölgede salgılanan bir sitokin olarak görev yapar. Sortilin-1 (SORT1), kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde hem lipid metabolizması hem de vasküler inflamasyon üzerinden etkili olan çok işlevli bir reseptördür. Biz çalışmamızda KEFKY hastalarında kardiyak fibrozis ve inflamasyonda rol oynayan bu biyomarkerların hastaneye yatış ve mortalite üzerindeki öngördürücülüğünü inceledik. MATERYAL VE METOT Bu çalışma Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji bölümünde 18 yaş üzerinde, aktif hematolojik ve/veya onkolojik malignite öyküsü olmayan, son 1 ay içerisinde miyokard enfarktüsü geçirmemiş, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ≥41 olan 104 korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastası ve kalp yetmezliği tanısı olmayan 94 benzer demografik özelliklere sahip hastalar gönüllü grubu olarak dahil edilmiştir. Hastaların transtorasik ekokardiyografi ile KEFKY parametreleri hesaplanmıştır. BULGULAR KEFKY hastalarında hastaneye yatış öngördürmek için yapılan çok değişkenli cox regresyon analizinde GDF-3 istatistiksel olarak anlamlılığını korumuştur (HR=1,007; 95% CI: 1,004–1,010; p<0,001). Sonrasında yapılan ROC analizi sonuçlarına göre GDF-3 için eğri altındaki alan (AUC) değeri 0,691 olarak hesaplanmıştır. İlgili p değeri 0,001 bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlıdır. Sensitivite ve Spesifite değerlerine bakılacak olursa GDF-3'ün duyarlılığı %73,2, seçiciliği %50 olarak saptanmıştır. SONUÇ GDF-3, HFpEF hastalarında prognostik bir biyobelirteç olarak öne çıkarken, Sortilin-1'in bu hastalık grubundaki öngörü gücü sınırlı kalmıştır. GDF-3'ün hem klinik sonuçlarla hem de miyokardiyal fonksiyon parametresi olan GLS ile ilişkisi, bu belirtecin kalp yetmezliği yönetiminde potansiyel kullanımını desteklemektedir. GDF-3 ün kardiyovasküler olayların erken dönem biyobelirteci olarak kullanılabilirliği üzerine yapılacak daha ileri klinik çalışmalara bu hipotezin kesinleştirilebilmesi adına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: KEFKY, Diyastolik fonksiyonlar, GDF-3, Sortilin-1, Fibrozis

Sevil Bütün
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

TAVİ hastalarında peri-prosedürel miyokardiyal hasar ile ilişkili yeni bir anjiografik değerlendirme; aortik sinüs valsalva yıkanma zamanı

GİRİŞ VE AMAÇ: Transkateter aortik kapak implantasyonu (TAVİ) sonrası gelişen peri-prosedürel miyokardiyal hasar (PPMH), hasta prognozunu etkileyebilecek önemli bir komplikasyondur. Bu çalışmada, TAVİ hastalarında PPMH ile anjiografik olarak tanımladığımız yeni bir parametre olan 'Aortik Sinüs Valsalva Yıkanma Zamanı' (ASVYZ) arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (10/07/2024). Bu çalışmada Samsun Eğitim ve Araştırma hastanesine 01.01.2022-01.04.2024 tarihleri arasında ciddi aort darlığı(ESC 2021 kapak klavuzunda tanımlandığı üzere; Yüksek Gradientli Ciddi Aort Darlığı; Aortik mean gradient>40 mmHg, Aort Kapak (AV) max>4 m/s ve Düşük Akımlı Düşük Gradientli Ciddi Aort Darlığı; Aortik mean gradient<40 mmHg, AVmax<4 m/s, AVA<0.1) ile başvurmuş ve kliniğimizde TAVİ yapılmış olan hastaların verileri retrospektif ve kesitsel olarak taranmıştır. TAVİ işlemine ait anjiografik görüntülerinden elde edilen ASVYZ verisi ile bazal ve post-op 24.saatteki Troponin I seviyesinin ilişkisi değerlendirilmiştir. Hastaların post-op 24.saatteki troponin düzeyleri değerlendirilerek bazal değerin 2 kat ve üzerindeki artışlar PPMH olarak tanımlanmış; bu artış 3.Akademik Kapak Araştırma Konsorsiyumu'nda(VARC 3) tanımlanan periprosedürel miyokardiyal enfarktüs kriterlerini sağladığında tip 5 MI olarak değerlendirilmiştir. Retrospektif ve kesitsel olarak, dahil edilme kriterleri uygun olan hastalardan elde edilen verilerin istatistikleri için IBM SPSS Statistics 22 paket programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen toplam 200 TAVİ hastasının %91,5'inde (n=183) periprosedürel miyokardiyal hasar (PPMH) geliştiği saptandı. Anjiografik olarak tanımladığımız ASVYZ, miyokardiyal hasar grubunda anlamlı şekilde daha uzun bulundu. Lojistik regresyon analizinde, ASVYZ süresindeki 1 birimlik artış miyokardiyal hasar gelişme olasılığını 1.588 kat arttırırken (OR: 1.588; %95 GA: 1.271-19.83; p<0.001), pre-operatif sol ventriküler sistolik ejeksiyon fraksiyonundaki (LVEF) her 1 birimlik artış bu riski 1.055 kat arttırmaktaydı (p=0.039). ROC analizi sonucunda, ASVYZ'nin PPMH'ı öngörmedeki ayırt edici gücünü gösteren eğri altında kalan alan (AUC) 0,788 (p<0.001) olarak saptandı. ASVYZ ve post operatif (post-op) 24.saat troponin I düzeyleri arasında anlamlı bir pozitif korelasyon tespit edildi. (Spearman's rho= 0,316; p<0.001). SONUÇ: Bu çalışma, yeni tanımladığımız anjiografik bir belirteç olan ASVYZ'nin TAVİ hastalarında PPMH'ı öngörmede anlamlı bir parametre olabileceğini göstermektedir. Anjiografik olarak kolay ve objektif bir şekilde ölçülebilen ASVYZ, işlem sırasında erken risk değerlendirmesi yapılmasına katkı sağlayabilir. Bulgular, ASVYZ'nin klinik pratikte kullanılabilirliği açısından ileri araştırmalarla desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: TAVİ, Aort Darlığı, Periprosedürel Miyokardiyal Hasar

Melisa Uçar
Samsun Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Senkop şikayeti ile başvuran hastalarda yapılan kardiyonöromodulasyon işleminin kısa ve uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Vazovagal senkop, genellikle gençlerde ve çocuklarda görülmektedir. Son yıllarda, kardiyak parasempatik ganglion pleksuslarının endokardiyal ablasyonu, "kardiyonöromodulasyon (KNM)" yeni bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızda, senkop ile başvuran hastalarda KNM işleminin etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmek amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Erişkin Kardiyoloji Kliniği'ne senkop ile başvuran ve Ekim 2019-Ağustos 2023 tarihleri arasında KNM işlemi yapılan 57 hasta dahil edildi. Tüm hastaların kardiyoinhibitör tip tilt testi pozitifliği mevcuttu. Hastaların işlem öncesi ve sonrasındaki ritim holter kayıtları incelendi. KNM işleminin sonlanım noktalarının ve etkinliğinin belirlenebilmesi amacıyla hastaların işlem sırasındaki ve sonrasındaki intrakardiyak elektrogram (EGM) ölçümleri ve standart elektrofizyolojik çalışma parametreleri incelendi. KNM sonrası 0-4, 5-8, 9-12 aylar arasında yapılan üç kontrolde semptom ve komplikasyon varlığı değerlendirildi. İşlem öncesi senkop sayısı 2,68±1,58 iken işlem sonrasında 1 yıllık kontrolde 0,28±0,56 olduğu saptandı (Z=-6,359, p<0,001). İşlem sonrası 1 yıllık takiplerde toplam 14 (%24,5) hastada senkop epizodu gelişti. Hastaların 2'si (%3,5) ilk kontrolde, 7'si (%12,3) ikinci kontrolde ve 10'u (%17,5) üçüncü kontrolde senkop bildirdi. Alt grup analizleri, hasta popülasyonu rekürrens gelişen, rekürrens gelişmeyen ve rekürrens olmayıp çarpıntı olan üç ayrı gruba ayrılarak yapıldı. Rekürrens gelişmeyen grubun işlem sonrasındaki P-P intervali azalış yüzde değerleri, kalp hızı değerleri, senkop tekrarlayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sırasıyla rekürrens olan, rekürrens olmayan ve senkop rekürrensi olmayan ancak çarpıntı gelişen hastalarda P-P intervallerinde azalış yüzde değerleri %21,9 %23,2 ve %26,5 (F=4,086; p=0,022) ve kalp hızı artış yüzde değerleri %23,9, %32,1 ve %38,8 idi (F=3,971; p=0,025). Prosedürel veriler incelendiğinde, senkop rekürrensi olmayan ancak çarpıntı gelişen grupta, lezyon sayısı (F=7,125; p=0,002), ortalama emdepans düşüşü (F=4,184; p=0,020), lezyon alanı (χ2=11,028; p=0,004), RF süresi (F=3,343; p=0,043) diğer iki gruba kıyasla istatistiki anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Çalışma sonuçları, KNM işleminin 1 yıllık takiplerde senkop sayısını belirgin olarak azalttığını göstermektedir. Çalışmamızın çıktıları göz önüne alındığında ablasyon sonlanım noktası olarak P-P intervali artış yüzde değişimi için %23-%26,5 arasında kalınması, kalp hızı artışı yüzde değişimi için %32,2-%38,8 aralığı hedeflenmesi hem senkop rekürrensi olmaması ve hem çarpıntı gelişmemesi için güvenli bir zon olabilir. Ancak KNM işlem başarısı ile senkop rekürrensini etkileyen tüm parametreleri saptamak ve yeterli vagal denervasyonu sağlamak üzere standart bir ablasyon sonlanım noktası oluşturmak için, büyük ölçekli, prospektif, randomize çalışmalar gerekmektedir.

Sevda Aygün
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral ve triküspit kapak cerrahisi öncesi yapılan kalp kateterizasyonu ile ölçülen transpulmoner gradiyentin intraoperatif, postoperatif sağkalım ve ekokardiyografi parametreleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Pulmoner Hipertansiyon (PH), mitral kapak patolojilerinde sıklıkla görülen bir komplikasyondur. Semptomatik ciddi mitral darlığı ve mitral yetersizliği olan hastalar sıklıkla cerrahi kapak replasmanı ile tedavi edilmektedir. Bu çalışmada, mitral kapak replasmanı öncesi yapılan kalp kateterizasyonu ile ölçülen transpulmoner gradiyentin (TPG) cerrahi sonrası mortalite ve pulmoner basınç değişimi üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, 01.01.2015 ve 01.12.2022 tarihleri arasında mitral kapak replasmanı yapılan ve cerrahi öncesinde kalp kateterizasyonu verileri bulunan 91 hasta dahil edilmiştir [77'si (% 84.6) kadın, ortanca yaş 65 (30-81) yıl]. Hastaların 82'sinin (% 90.1) orta derece ve üzerinde mitral yetersizliği, 77'sinin (%84.6) orta ve üzeri derecede triküspit yetersizliği mevcuttu. Çalışma popülasyonunda PH prevelansı % 96.7 ve ortanca TPG değeri 12 mmHg olarak bulunmuştur. Bir yıllık takip süresi içerisinde, 15 hastada (% 16.5) tüm nedenlere bağlı ölüm izlenmiştir. Bir yıllık mortalite açısından değerlendirildiğinde, TPG 14.5 mmHg eşik değeri ile mortalitenin % 80 duyarlılık ve % 74 özgüllük ile öngörülebildiği tespit edilmiştir (EAA:0.796; %95 GA:0.662-0.929; p:0.001). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, biyolojik mitral kapak (OR:10.549; GA: 1.825-60.984; p:0.008) ve TPG (OR: 1.277; GA: 1.044-1.562; p:0.018) bir yıllık mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur. Metalik triküspit kapak replasmanı yapılan ve ekokardiyografi yapılamadan mortalite izlenen hastalar çıkarıldığında, 63 hastada (% 80.8) sistolik pulmoner arter basıncının (SPAB) cerrahi öncesine göre düştüğü, 5 hastada (% 6.4) sabit kaldığı, 10 hastada (% 12.8) ise arttığı gözlemlenmiştir. Sistolik pulmoner arter basıncında düşüş olan ve olmayanlar olarak 2 gruba ayrıldığında, SPAB değişiminin hangi yönde olacağı ile TPG arasında ilişki bulunmamıştır. İki grubun da TPG değerleri birbirine benzer izlenmiştir (12 mmHg ve 11 mmHg). Sistolik pulmoner arter basıncı yüzdesel değişim ile TPG arasında anlamlı ancak zayıf bir korelasyon izlenmiştir (p:0.014 ve r:-0.277). Bu korelasyonun SPAB düşüşü olan gruptan kaynaklandığı gözlemlenmiştir (p:0.001 ve r:-0.411). Transpulmoner gradiyenti yüksek olan hastalarda cerrahi sonrası SPAB'deki yüzdesel değişimin daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Sistolik pulmoner arter basıncı düşen ve düşmeyen gruplar arasında, cerrahi sonrasında mitral kapakta ölçülen transmitral gradiyentlerin farklılık gösterdiği gözlemlenmiştir. Çok değişkenli analizde, cerrahi sonrası transmitral pik gradiyentin SPAB değişiminin hangi yönde olacağını öngörmede etkili olduğu tespit edilmiştir; pik gradiyentin 13.5 mmHg (EAA: 0.739; GA: 0.613-0.865; P:0.004), ortalama gradiyentin ise 5.5 mmHg (EAA:0.678; GA:0.539-0.817; p:0.033) üzerinde olması, cerrahi sonrası SPAB değişiminin yönünü öngörmede anlamlı eşikler olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, TPG değeri 14.5 mmHg altında olan hastalar ile cerrahi sonrası transmitral gradiyenti pik 13.5 mmHg, ortalama 5.5 mmHg altında olan hastaların hem SPAB düşüşü hem de mortalite açısından cerrahiden en fazla fayda görebilecek grup olduğu gözlemlenmiştir

Çiğdem Deniz
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonlu hastalarda sol atriyal apendikskapama ile vitamin K antagonisti dışı oral antikoagülankullanımının karşılaştırılması

Atriyal fibrilasyon (AF), yetişkinlerde en sık görülen sürekli kardiyak aritmidir ve önemli morbidite ve mortalite nedenidir. AF'li hastalarda tromboembolik olayların önlenmesi amacıyla oral antikoagülan (OAK) ilaçlar yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, yüksek kanama riski taşıyan ve OAK tedavisini tolere edemeyen hastalarda sol atriyal apendiks (LAA) kapama işlemi alternatif bir tedavi seçeneği olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, mekanik kalp kapağı veya orta-ciddi mitral darlığı bulunmayan atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında, sol atriyal apendiks (LAA) kapama işlemi yapılan hastalar ile non-vitamin K antagonist oral antikoagülan (NOAK) kullanan hastaların klinik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmaktır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 01.09.2015 ile 12.04.2023 tarihleri arasında ilk kez NOAK başlanan ve LAA kapama işlemi uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların bazal demografik verileri, ilaç kullanımları, laboratuvar ve ekokardiyografi bulguları ile LAA kapama işlemine ait verileri kaydedildi. Çalışmaya, LAA kapama grubunda 119, NOAK grubunda ise 168 hasta dahil edildi. LAA kapama grubundaki hastaların ortanca CHA2DS2-VASc ve HAS-BLED skorları sırasıyla 4 (3-5) ve 2 (2-3) olarak bulunurken, NOAK grubunda bu değerler de benzer şekilde 4 (3-5) ve 2 (2-3) olarak tespit edildi. NOAK grubunda daha fazla sayıda serebrovasküler olay (SVO) veya geçici iskemik atak (GİA) gözlenirken, LAA kapama grubunda kanama öyküsü anlamlı olarak daha fazlaydı. Diğer bazal özellikler iki grup arasında benzerdi. LAA kapama işlemi yapılan hastaların %81,5'ine Amulet cihazı ile işlem uygulandı ve implantasyon başarısı %99,2 olarak rapor edildi. İşlemlerin %78,2'sinin kanama nedeniyle gerçekleştirildiği, %8,4'ünde ise giriş yeriyle ilişkili komplikasyonların geliştiği belirlendi. Birincil sonlanım noktası, inme, sistemik kardiyoembolik olay, kanama, tüm nedenlere bağlı ölüm veya işlemle ilişkili komplikasyonlardan herhangi birinin gelişmesi olarak tanımlandı. Hastalar ortalama 4,9 yıl takip edildi. Birincil sonlanım noktası NOAK grubunda 100 hasta yılında 12,3; LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 17 olarak tespit edildi; bu sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p=0,082). Tüm nedenlere bağlı ölüm NOAK grubunda 100 hasta yılında 8,4, LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 12,2 olarak gerçekleşti ve bu sonuçlar arasında da anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,073). İskemik inme, GİA veya kardiyoembolik olay insidansı NOAK grubunda 100 hasta yılında 1,2, LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 0,64 olarak bulundu ve bu sonuçlar arasında istatistiksel fark izlenmedi (p=0,466). Klinik anlamlı kanama NOAK grubunda 100 hasta yılında 4,2, LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 3,8 olarak tespit edildi; iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p=0,617). LAA kapama grubunda 100 hasta yılında 1,6 belirgin işlem ve cihaz ilişkili komplikasyon gelişti. Sonuç olarak, LAA kapama işlemi, kanama ve inme riski yüksek olan AF hastalarında NOAK tedavisine benzer etkinlik ve güvenlik profili sergilemiştir. AF ile ilişkili komplikasyonları önlemede, LAA kapama işlemi etkili bir alternatif tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir.

Atriyal fibrilasyon
Hüseyin Aksoy
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Noniskemik kardiyomiyopatisi olan ventriküler taşikardi hastalarında 3 boyutlu haritalama sistemleri eşliğinde yapılan kateter ablasyonu tedavisinin sonlanım noktalarının değerlendirilmesi

Noniskemik kardiyomiyopati (NIKMP) hastalarında görülen ventriküler taşikardi (VT), genellikle medikal tedaviye direnç gösterir ve artmış implante edilebilir kardiyoverter defibrilatör (ICD) terapisi ihtiyacı (ATP ve şok) ile birlikte yüksek mortalite riski taşır. Son yıllarda kateter ablasyonu, bu hasta grubunda giderek daha fazla tercih edilen ve etkinliği kanıtlanmış bir tedavi yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızda, 3 boyutlu haritalama sistemleri eşliğinde gerçekleştirilen kateter ablasyonunun akut işlem başarısı ve uzun dönemli takipte VT rekürrens oranları değerlendirilmiş, bu sonlanım noktalarını etkileyen klinik ve elektrofizyolojik faktörler incelenmiştir. Çalışmaya, medikal tedaviye dirençli VT nedeniyle kateter ablasyonu uygulanan 128 hasta dahil edilmiştir [90 (%70,3) erkek, ortalama yaş 49±16]. Hastaların %62,5'inde dilate kardiyomiyopati, %28,1'inde aritmojenik kardiyomiyopati ve %9,4'ünde hipertrofik kardiyomiyopati mevcuttu. Tüm hastalarda voltaj haritalama yapılmış olup, %76,5'ine epikardiyal haritalama uygulanmıştır. Geç potansiyel haritalama %97,7 oranında, fonksiyonel substrat haritalama ise %54,7 oranında gerçekleştirilmiştir. Ortalama haritalanan VT sayısı 1,5±0,9 olup, entrainment haritalama %13,3 uygulanmıştır. Ablasyon sonrası VT indüklenebilirliği %3,1 görülmüş, akut işlem başarısı %96,9 olarak belirlenmiştir. Kateter ablasyon tedavisi sonrasında işlem öncesine göre amiodaron kullanım oranında anlamlı düşüş saptanmıştır (%75,8'e karşın %31,3; p<0,001). Toplam komplikasyon oranı %14,8 olup, intraprosedürel komplikasyon %3,9, postprosedürel komplikasyon oranı ise %10,9 olarak bildirilmiştir. Ortanca 31 aylık takip süresince, hastaların %35,2'sinde VT rekürrensi ve %22,7'sinde ölüm meydana gelmiştir. VT nüksü ve ölüm birlikte değerlendirildiğinde, 12 aylık hastalıksız sağkalım oranı %71,3, 24 aylık hastalıksız sağkalım oranı %61,8, ve 36 aylık hastalıksız sağkalım oranı %51,2 olarak hesaplanmıştır. Genel sağkalım oranları ise sırasıyla 12. ayda %87,8, 24. ayda %81,1 ve 36. ayda %75,4 olarak bulunmuştur. Kardiyomiyopati alt tiplerine göre VT rekürrens oranları; idiyopatik KMP'de %33,3, aritmojenik KMP'de %36,1, hipertrofik KMP'de %33,3, miyokardit ilişkili KMP'de %0, valvüler KMP'de ise %80 olarak tespit edilmiştir. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, ablasyon sonrası VT indüklenebilirliği, VT nükssüz sağkalım üzerinde anlamlı bir risk faktörü olarak belirlenmiştir (HR: 11,159; p=0,003). Genel sağkalım açısından yapılan analizlerde ise yalnızca ejeksiyon fraksiyonunun anlamlı bir risk faktörü olduğu saptanmıştır (HR: 0,910; p=0,004). Çalışmamızın sonuçları, yüksek çözünürlüklü haritalama sistemlerinin kullanımı ile VT kateter ablasyonunun, semptomatik hastalarda hem erken hem de uzun dönem takipte yüksek başarı oranına sahip olduğunu göstermektedir.

Samuray Zakarıyayev
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aritmojenik sağ ventriküler kardiyomiyopatili hastalarda ventriküler taşikardi ablasyonu öncesi ve sonrası sağ ventrikül fonksiyonlarının üç boyutlu ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Aritmojenik sağ ventrikül kardiyomiyopatisi (ARVC), iyi karakterize edilmiş kalıtsal bir hastalıktır. Yaş ortalaması 30 olup özellikle adölesanlarda ani kardiyak ölümle sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte aritmi ile seyreden özellikle ventiküler taşikardiye sebep olması sebebiyle erken tanı ve tedavisi çok önemlidir. ARVCde sağ ventrikülde belirgin olmak üzere sağ ventrikül miyokardiyumundaki yağ ve fibröz dokunun infiltrasyonuna sekonder yapısal ve fonksiyonel bozukluklar ile karakterize hastalıktır. ARVC 'de fibröz-yağ doku replasmanı sıklıkla sağ ventrikül anterolateral veya septumun serbest duvarında olmaktadır, sol ventrikül tutulumu nadirdir. Fonksiyonel olarak tutulan alanda akinetik veya diskinetik duvar hareketleri izlenir. Çalışmamızda 13 (7 Erkek, 6 Kadın; yaş ortalaması 38.2 SD: ± 13) ARVC kesin tanılı hastanın retrospektif olarak üç boyutlu eko bulguları değerlendirilmiştir. Yapılan kateter ablasyon öncesi üç boyutlu ekokardiyografik incelemelerde EDV ve ESV'nin ortalamalarına baktığımızda ise sırasıyla 175.73 ±38.26 ve 124.83±39,31 olarak ölçüldü. RVEF değeri ortalaması 29.77±10,95, SV ortalaması 50.90±20,16 olarak tespit edildi. RVD1 ve RVD2'nin ortalamaları sırasıyla 50.10±4,35 cm, 44.66±5,36 cm olarak ölçüldü. TAPSE'nin ortalaması 11.80±5,54 olarak saptanırken FAC değeri ortalaması 27.86±10,49 olarak sonuçlandı. RVLS1 ve RVLS2 değerleri ortalamaları sırasıyla 9.18±5.11 ve 13.80±5,76 olarak ölçüldü. Normallik varsayımını sağlamayan bir sayısal değişken olması sebebiyle RVD3 ölçümü için ortanca değer tespit edildi. İşlem öncesi RVD3 ortanca değeri ise 90.50 (85.10 – 100.50) şeklinde sonuçlandı. Kateter ile ventriküler taşikardi ablasyonu sonrası ilk bir ay içerisinde tüm hastalara kontrol üç boyutlu ekokardiyografik değerlendirme yapılarak tüm parametreler tekrar değerlendirildi. EDV değeri işlem sonrası 166.86 ±40,41 olarak sonuçlandı, p değeri <0.001 olarak anlamlı bulundu. ESV değeri 114.02 ±41,75 olarak bulundu ve p değeri <0.001 olarak anlamlı tespit edildi. RVEF ortalaması 32.80 ±12.08 ve p değeri 0.008 olarak anlamlı sonuç şeklinde değerlendirildi. SV ortalama değeri 52.80±20.06 p değeri 0.208 olarak anlamlı bulundu. RVD1 ve RVD2 sırasıyla 48.90±4.01 ve 43.46±5.56 p değerleri sırasıyla 0.038 ve 0.014 olarak anlamlı bulundu. TAPSE ve FAC sırasıyla 13.20±6,13 ve 30.64±11,92, p değerleri sırasıyla 0.002 ve 0.010 olarak anlamlı bulundu. RVS1 ve RVLS 2 değerleri 10.33±5,89 ve 15.63±7,25, p değerleri 0.006 ve 0.008 olarak anlamlı bulundu. Son olarak non-parametrik değişken olan RVD3'ün işlem sonrası ölçümde ortanca değeri 85,60 (80.10–95.30) p değeri ise 0,016 olarak anlamlı değişiklik lehine bulundu. Literatür incelendiğinde ARVC tanısı alan hastaların üç boyutlu verilerini inceleyen herhangi bir araştırmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın; her ne kadar hasta sayısı az olsa da diğer çalışmalara destek olarak bu bağlamda liteatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir Anahtar Kelimeler: Kardiyomyopati, ARVC, Aritmi, Ekokardiyografi, Kateter Ablasyon, Üç Boyutlu Ekokardiyografi

AblasyonAritmi-kardiyakEkokardiyografi+6
Ahmet Emre Gültekin
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağ ve sol atriyal taşikardi nedeniyle kateter ablasyon tedavisi uygulanan hastaların klinik ve elektrofizyolojik özelliklerine göre uzun dönem takipte sonlanım noktalarının değerlendirilmesi

Atriyal taşikardiler (AT), çoğunlukla medikal tedavilere dirençli, kompleks supraventriküler taşikardilerdir ve günümüzde kateter ablasyon atriyal taşikardilerin çoğunluğunda tercih edilen tedavi yöntemidir. Çalışmamızda kateter ablasyon tedavisinin akut işlem başarısı, uzun dönemli takipte rekürrens oranlarının belirlenmesi, bu sonlanımlar üzerinde etkili olan klinik ve elektrofizyolojik özelliklerin tanımlanması amaçlandı. Çalışmaya semptomatik AT nedeniyle kateter ablasyon yapılan 666 hasta alındı [344 (%51,7) kadın, ortalama yaş 55±16]. 199 hastanın (%29,9) kateter ve 18 (%2,7) hastanın cerrahi ablasyon öyküsü vardı. Tüm hastalarda taşikardi esnasında aktivasyon haritalaması ve gerekli olduğunda entrainment haritalama yapıldı. Sinüs ritminde işleme alınan hastalarda voltaj ve bazı hastalarda geç potansiyel haritalama yapılarak düşük voltaj alanları ve fragmente sinyal izlenen alanlar belirlendi. Makroreentry, sağ ve sol AT'lerde en sık görülen taşikardi mekanizmasıydı (%70,2 ve %52,8). Sağ AT'lerde kavotriküspid isthmus (CTI) bağımlı tipik atriyal flutter, sol AT'lerde ise perimitral ve roof bağımlı AT'ler en sık taşikardi tipiydi. 780 AT işleminden %1,8 major ve %5,7 minör olmak üzere 59 işlemde (%7,5) işlem sonrası komplikasyon görüldü. Akut işlem başarısı %95,9'du ve ortalama 39±23 aylık takip sürecinde hastaların %72,8'inde izlemde atriyal taşiaritmi nüksü görülmedi. 1. yılda rekürrens izlenmeyen sağkalım %82,3, 2. yılda %75,9 iken çoklu işlemler sonrasında ise 1.yılda %90, 2.yılda %86 olarak saptandı. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, atriyal fibrilasyon (AF) (HR:2,43; %95 GA:1,78-3,30; p<0,001), kardiyak cerrahi öyküsü (HR:1,68; %95 GA:1,22-2,30; p=0,001), orta-ciddi triküspid yetmezliği (HR:1,47; %95 GA:1,08-2,01; p=0,014) tüm hastalarda rekürrens için bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Çalışma sonuçları özellikle yüksek çözünürlüklü haritalama sistemlerinin de kullanımı ile AT kateter ablasyonunun, semptomatik hastalarda erken ve uzun dönemli takipte yüksek başarı oranına sahip olduğunu göstermektedir.

AblasyonAritmi-kardiyakElektrofizyoloji+3
Gül Sinem Kılıç
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST elevasyonu olmayan akut koroner sendrom hastalarında elektriksel risk skorunun hastane içi ve hastane sonrası mortaliteyi öngörmedeki etkinliği

Giriş ve Amaç: Akut koroner sendrom (AKS), miyokardiyal dolaşımın kısmi azalması veya tamamen bozulması sonucunda gelişen klinik olayların tanımıdır. Elektriksel risk skoru (ERS); kalp hızı, sol ventrikül hipertrofisi (Sokolow-Lyon kriterleri), QRS transizyon zonu, frontal QRS-T açısı, düzeltilmiş QT intervali (QTc) ve T peak to T end (Tp-e) intervalinden oluşan yeni bir risk skorlama sistemidir. Daha önceki çalışmalarda ST segment elevasyonsuz miyokart enfarktüsü (NSTEMI) hastalarında bu parametreler, ayrı ayrı olarak çalışılmıştır. Ancak, NSTEMI hastalarında ERS'nin değerlendirildiği bir çalışma yoktur. Bu çalışmadanın amacı, NSTEMI hastalarında ERS'nin hastane içi ve hastane sonrası komplikasyonları öngörmedeki yerini incelemektir. Yöntem ve gereç: Çalışmamıza Ocak 2020 - Kasım 2021 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi koroner yoğun bakım ünitesinde yatırılarak tedavi edilmiş 427 ardışık NSTEMI hastası geriye dönük olarak planlanan çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik, ekokardiyografik ve laboratuvar verilerine hastane arşiv kayıtlarından ulaşıldı. Tüm hastaların elektrokardiyografileri (EKG) ayrıntılı olarak değerlendirildi. ERS parametreleri: Kalp >hı7z5ı , Sokolow-Lyon kriterlerine göre sol ventrikül hipertrofisi varlığı, QRS geçiş zonu ≥ V4, frontal QRS-T açısı >90o, QTc intervali erkekte >450ms, kadında >460 ms olması ve Tp-e intervali >89 ms. EKG'deki anormal bulgu sayısına göre tüm hastaların ERS'leri hesaplandı. Hastalar ERS < 3 ve ERS≥ 3 olarak 2 gruba ayrıldı ve karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ERS'nin ≥ 3 ve < 3 olduğu hastalarda demografik özellikler açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak, ERS'nin <3 olduğu hastalar ile karşılaştırıldıklarında; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda glukoz (p = 0.001), üre (p = 0.006), kreatin (p = 0.008), lökosit (p = 0.011), maksimum troponin (p < 0.001) ile TIMI (p = 0.002) ve GRACE (p < 0.001) risk skorları anlamlı olarak daha yüksek iken, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) (p < 0.001) ise anlamlı olarak daha düşük idi. Anjiyografik bulgular açısından değerlendirildiğindeyse; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda 3-damar hastalığı sıklığının (p = 0.001) ve SYNTAX skorunun (p < 0.001) anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastane içi ve sonrası kötü olaylara bakıldığında, ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda inotrop ihtiyacının (p < 0.001), mekanik ventilasyon desteğinin (p < 0.001), ventriküler aritmi sıklığının (p < 0.001), akut böbrek yetmezliğinin (p < 0.001), hastane içi ölümün (p < 0.001) ve 6. ay ölümün (p = 0.002) anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edildi. Yapılan analizde; EKG'deki anormal bulgu sayısı arttıkça, bu kötü sonlanımların sıklığının da kademeli olarak arttığı tespit edildi. Korelasyon analizinde ERS ile maksimum CK-MB (r= 0.258; p < 0.001 ), maksimum troponin (r= 0.410; p < 0.001 ), TIMI (r = 0.171; p = 0.002 ), GRACE(r = 0.243; p < 0.001 ) ve SYNTAX skorları (r = 0.427; p < 0.001) arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanırken; ERS ile LVEF (r = -0.363; p < 0.001) arasında negatif yönde bir korelasyon tespit edildi. Yapılan ROC curve ERS'nin ≥ 2.5 olmasının %69.2 sensitivite ve %77.1 spesifite ile hastane içi ölümü öngördüğü tespit edildi (Eğri altında kalan alan: 0.798, 95% güven aralığı: 0.675-0.921, p < 0.001). Lojistik regresyon analizinde, ERS (Odds ratio [OR]: 1.790, 95% güven aralığı [GA]: 1.036- 3.095, p = 0.037), ventriküler aritmi (OR: 7.057, 95% CI: 1.755-28.378, p = 0.006) ve GRACE (OR: 1.030, 95% CI: 1.010-1.051, p = 0.004) risk skoru hastane içi ölümün bağımsız öngördürücüleri olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmada, başvuru sırasında ERS'nin ≥ 3 olduğu NSTEMI hastalarında hastane içi ve hastane sonrası kötü olay sıklığının anlamlı olarak daha fazlaydı. Bu basit elektrokardiyografik risk belirteci, NSTEMI ile başvuran hastalarda daha yüksek kardiyak risk altındaki hastaları tanımlamaya ve erken müdahale gereksinimine ihtiyaç duyabilecek hastaları belirlemeye yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: Elektrokardiyografi, Elektriksel risk skoru, ST elevasyonu olmayan miyokard infaktüsü

Akut koroner sendromElektrokardiyografiMiyokard enfarktüsü+3
Ali Nizami Elmas
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküler prematür atımlarda nöropeptid Y'nin rolü

Amaç: Ventriküler ekstrasistol (VES) etyolojisinde tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada VES'lerin oluşumunda nöropeptit Y (NPY)'nin rölünün olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 24 saatlik ritim holter sonucunda VES olan 150 olgu çalışma grubu, olmayan 86 olguda kontrol grubu olarak alındı. Çalışma grubu da kendi içinde 15 binden fazla ve az VES'i olanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Tüm olguların detaylı anamnez alınıp, fizik muayeneleri, elektrokardiografileri (EKG) ve ekokardiyografileri yapıldı. Bütün vakalarda biyokimya parametreleri ve NPY düzeyi ölçümü için venöz kan alındı. İstatistiksel analizi SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Her iki grup arasında diyabetis mellitus (DM), diyastolik kan basıncı, vücut kitle indeksi (BMI), LDL, TG, WBC, kreatin, Na, K, CRP, PLT, albümin, TSH, IVS, PWD, standart QRS, ortlama QRS açısından istatistiksel bir fark yoktu (hepsi için p>0.05). Ancak yaş, cinsiyet, sigara, LVEF, nabız, HDL, HGB, üre, NPY, total kolesterol, LVED, SDNN, SDNNİNDEX, RMSD, PN50, LF, HF, VLF, LF/HF istatiksel açıdan anlamlı fark izlendi (hepsi için p <0.005). Çalışma grubunda 15 binden fazla VES gelişen olgu sayısı 48 iken (%32) ve 15 binden az VES gelişen olgu sayısı 102 (%68) bulundu. İkili korelasyon analizinde, serum NPY düzeyi ile VES sayısı (r=0.577 p=0.001), LF (r=0140, p =0.032), YAŞ (r=0.151, p=0.02), LVED (r=0.162, p= 0.013), LVES (r=0.290, p=0.001) arasında anlamlı pozitif korelasyon görüldü. Aynı şekilde NPY ile RMSSD (r=-0.162, p=0.012), SDNNİNDEX (r=-0.136, p=0.037) arasında da negatif kolerasyon görüldü. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde NPY (odds oranı [OO]: 1.204; %95 güven aralığı [GA]: 1.103-1.315; p=0.001) VES gelişiminin bağımsız öngördürücüleri olduğu gösterildi. VES sıklığı tahmin etmek için NPY' nin en iyi cut off değerini belirlemek için ROC eğri analizi kullanıldı. NPY ≥ 78,91 VES sıklığı %85,5 duyarlılık ve %82,4 özgüllükle öngördü (eğri altındaki alan: 0.948, %95 GA: 0.915-0.980, p =0.001). Sonuç: Çalışma serum NPY düzeyi ile VES gelişiminde rol oynadığı ve VES sıklığı ile de yakın ilişki gösterdiğini göstermekteydi. Anahtar Sözcükler: Ventriküler ekstra sistol, aritmi, nöropeptid Y, etyoloji

Aritmi-kardiyakEkokardiyografiEkstrasistol+3
Necip Fazıl Dedeoğlu
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner arteriyel hipertansiyon saptanmış hastalarda sST2 ve sTWEAK düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH), tedavi edilmediğinde ilerleyici sağ kalp yetersizliği ve ölümle sonuçlanabilen ciddi progresif bir kardiyovasküler hastalıktır. İnflamasyon, pulmoner vasküler vazokonstriksiyon ve pulmoner vasküler yeniden şekillenme PAH patofizyolojisinde önemli rol oynar. PAH'nin patogenezinde rol oynayan biyobelirteçler üzerine yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Soluble tumor necrosis factor-like weak inducer of apoptosis (sTWEAK), tümör nekrozis faktörü süper ailesine ait bir sitokindir ve apoptoz, inflamasyon ve hücresel immün yanıtlarda rol oynamaktadır. İnflamatuar süreçlerin modülasyonu ve vasküler yapının korunmasında etkili olduğu gösterilmiştir. Soluble suppression of tumorigenicity 2 (sST2), IL-33 reseptör ailesine ait bir molekül olup, IL-33'ün inflamatuar etkilerini antagonize eden çözünür bir reseptör olarak işlev görmektedir. Her iki biyobelirtecin de kardiyovasküler hastalıklar ve inflamatuar süreçlerle ilişkili olduğu gösterilmiş olup, prognostik belirteç olarak kullanılabilecekleri bildirilmiştir. Bu çalışmada, sTWEAK ve sST2'nin PAH patofizyolojisindeki yeri ve bu biyobelirteçlerin klinik uygulamalarda kullanımı araştırıldı. Materyal ve Metod: Bu prospektif çalışmaya, kardiyoloji kliniğine başvuran 48 PAH hastası ve 40 sağlıklı birey dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm bireylerin bazal verileri kaydedildi ve ayrıntılı ekokardiyografileri yapıldı. sST2 ve sTWEAK'in ticari kitler ile ölçümü için, alınan kanlar 5000 rp'de 5 dk santrifüj edildi ve -80 C°'de saklandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 48 PAH hastasının 32'si (%66.6) kadın, 16'sı (%33.3) erkekti. Hasta ve kontrol grubunun demografik ve bazal laboratuvar parametreleri benzerdi (p>0,05). Ancak, PAH'li kişilerde sST2 ve sTWEAK düzeyleri, kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.001). Yapılan ROC analizinde sST2'nin PAH'yi öngörmede en iyi kesme değeri 9.63 iken (AUC: 0,798, p<0.001), sTWEAK'ın en iyi kesme değeri 3.11 idi (AUC: 0,797, p<0.001). PAH'li hastalarda fonksiyonel kapasiteye (FK) göre sST2 ve sTWEAK değerlerinin nasıl etkilendiğini belirlemek için, hasta grubumuz fonksiyonel kapasitelerine göre 2 sınıfa ayrıldı (FK I-II olan hastalar ve FK III-IV olanlar). Her iki grup arasında karşılaştırma yapıldığında, FK III-IV olanlarda sST2 düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edilirken (p=0.024), sTWEAK açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p=0.182). Çalışmamızda ek olarak, PAH'li hastalar risk derecelendirmesine göre, düşük-orta-yüksek olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Buna göre, yüksek riskli gruba doğru gittikçe sST2 düzeyi anlamlı bir şekilde artış gösterirken (p=0.004), sTWEAK açısından ise anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (0.188). Sonuç: Çalışmamızda, PAH hastalarında sST2 ve sTWEAK düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Ek olarak, PAH hastalarının risk değerlendirmesinde sST2'nin, sTWEAK'e göre daha anlamlı bilgiler sunduğu tespit edildi. Çalışmamızda elde edilen bu bulgular, sST2 ve sTWEAK'in PAH hastalarında tanı ve prognoz açısından faydalı bilgiler sağlayabileceğini düşündürmektedir.

Mehmet Fatih Ermiş
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetersizliğinde soluble sT2 ve Galectin 3 düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş: Kalp yetersizliği (KY), kalbin yapısal ve/veya fonksiyonel anormalliği olarak tanımlanan ve artmış intrakardiyak basınçlar ve/veya yetersiz kardiyak debi ile sonuçlanan klinik bir sendromdur. Bu hastalarda, tanı ve prognozu değerlendirmede bugüne kadar birçok biyobelirteç kullanılmış ve klinik önemleri gösterilmiştir. Soluble Stromelysin-2 (sST2) ve Galectin-3'ün KY hastalarında prognoz ile ilişkileri gösterilmiştir. Ancak, ejeksiyon fraksiyonuna (EF) dayalı KY sınıflamasında sST2 ve Galectin- 3'ün klinik önemini inceleyen çalışma yoktur. Bu çalışmanın amacı; sST2 ve Galectin-3'ün EF'ye dayalı kalp yetmezliği sınıflamasındaki tanısal değerini incelemektir. Materyal ve metod: Çalışmaya, kardiyoloji polikliniğine başvuran ve onamları alınan 41 düşük EF'li KY (HFrEF), 41 hafif azalmış EF'li KY (HFmrEF), 41 korunmuş EF'li KY (HFpEF) hastası ve 41 kontrol gönüllüsü dahil edildi. Sol ventrikül EF'nin ≤ %40 olması HFrEF, %41-%49 arasında olması HFmrEF, ≥ %50 olması ise HFpEF olarak tanımlandı. Hastaların sST2 ve Galectin-3 düzeyleri ölçüldü ve karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışmaya KY tanısı konan 123 hasta (HFrEF: 41, HFmrEF: 41 ve HFpEF: 41 hasta) ve 41 kontrol olmak üzere toplam 164 kişi dahil edildi. Bazal karakteristik özellikler açısından bakıldığında; 4 grup arasında cinsiyet (P=0.003) ve vücut kitle indeksi (VKİ) (P=0.001) açısından anlamlı farklılık olduğu tespit edildi. Post hoc analizlerde, HFpEF hastalarında HFmrEF ve HFrEF hastalarına göre kadın cinsiyet sıklığı ve VKİ'nin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. Laboratuvar parametreleri açısından bakıldığında; gruplar arasında üre (P=0.014), kreatinin (P<0.001) ve ürik asit (P=0.007) açısından anlamlı farklılık tespit edildi. Post hoc analizlerde, HFrEF hastalarında diğer gruplara göre üre, kreatinin ve ürik asit seviyelerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. Ek olarak, gruplar arasında sST2 (P<0.001) ve galectin-3 (p=0.007) düzeyleri açısından da anlamlı farklılık mevcuttu. Yapılan post hoc analizlerde, sST2 ve Galectin-3 düzeylerinin HFmrEF ve HFrEF gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Ancak, HFpEF ile kontrol grubu arasında sST2 ve galectin-3 açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Yapılan korelasyon analizinde, sST2 düzeyi BNP ile pozitif X yönde korele iken (r=0.240, P=0.002), EF ile negatif yönde korele idi (r=-0.403, P<0.001). Ek olarak, galectin-3 düzeyi de BNP ile pozitif yönde korele iken (r=0.172, P=0.028), EF ile negatif yönde korele idi (r=-0.295, P<0.001). Yapılan ROC curve analizinde sST2 değerinin ≥ 18.62 olmasının %73.2 sensitivite ve %75.6 spesifite ile HFrEF'yi öngördüğü tespit edilirken, galectin-3 değerinin ise ≥ 7.61 olmasının %75.6 sensitivite ve %61 spesifite ile HFrEF'yi öngördüğü saptandı. Ek olarak, ST2 değerinin ≥ 18.78 olmasının %68.3 sensitivite ve %75.6 spesifite ile Galectin-3 değerinin ise ≥ 7.17 olmasının%75.6 sensitivite ve %58.5 spesifite ile HFmrEF'yi öngördüğü tespit edildi. Sonuç: sST2 ve Galectin-3 düzeyleri, HFrEF ve HFmrEF hastalarında anlamlı olarak daha yüksektir ve EF düştükçe bu belirteçlerin kandaki seviyesi daha da artmaktadır. Her iki biyobelirtecin de HFrEF ve HFmrEF hastalarını öngörmede yeri olabilir. Bu biyobelirteçlerin tanısal önemlerinin daha iyi anlaşılması için, daha fazla hasta sayısı ile yapılmış geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kalp yetmezliği, soluble ST2, galectin-3

Galektin-4Kalp hastalıklarıKalp yetmezliği+1
Mustafa Çetin
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde mitral balon valvüloplasti işlemi yapılan romatizmal mitral darlığı hastalarının demografik, klinik ve ekokardiyografik özellikleri

Mitral darlığı en sık görülen romatizmal kalp kapak hastalığıdır. Etiyolojisinde çeşitli nedenler olmakla birlikte, en sık neden romatizmal ateştir. Romatizmal kalp hastalığı özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık problemidir. Inoue ve arkadaşlarının 1984 yılında perkütan mitral balon valvüloplasti (PMBV) işlemini tanımlamaları ile bu yöntem mitral darlığı olan birçok hastada cerrahi tedavinin yerini almıştır. Günümüzde uygun kapak morfolojisine sahip, semptomlu mitral darlığı olan hastaların çoğuna PMBV işlemi uygulanmaktadır. Bu işlemin kısa ve uzun dönemde etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, kliniğimizde yapılan perkütan mitral balon valvüloplasti olgularımızın erken dönemdeki sonuçlarını değerlendirmek amacıyla yapıldı. Ekokardiyografik olarak ciddi mitral darlığı, semtomatik orta mitral darlığı olan ve wilkins skoru ≤ 12 olan 52 hasta (36 kadın, 16 erkek, ortalama yaş 48±13) çalışmaya dahil edildi. Valvüloplasti ile mitral kapak alanı 1.18±0.19' cm²'den 2.27±0.48 cm²'ye (p =0.001) yükseldi. Ortalama mitral gradiyent 12.82±3.5'den 5.97±2.04'e (p =0.001) düştü. Diğer hemodinamik parametrelerde de anlamlı düşüşler sağlandı. Tüm hastalarda işlem başarımız %87, eko skoru ≤ 8 olan hastalarda %90, eko skoru > 8 olan grupta ise %80 hastamızda PMBV başarılı bir şekilde uygulandı. Eko skoru ≤ 8 olan grupta 3 hastada, eko skoru > 8 olan grupta da 4 hastamızda olmak üzere toplam 7 hastamızda işlem başarısız oldu. PMBV uyguladığımız 2 gebe hastamızda işlem başarılı oldu. Başarısız olgularda işlem öncesi MVA anlamlı olarak düşüktü. Eko skoru yüksek olan grupta PMBV başarısı düşük olmakla beraber istatiksel anlamlılık taşımamaktadır (p=0.02). Başarısız olan olgularımızın nedenleri, hastalardan ikisinde kapak geçilememesi birisinde de septostomi yapılamaması nedeniyle PMBV uygulanamadı. İki olgumuzda kapak açılması az oldu (< 1.5cm²). Sonuç olarak semptomatik mitral darlığında PMBV, eko skoru ≤ 8 olanlarda olduğu gibi ve eko skoru 9-12 olan hastalarda da başarılı uygulanabilmekte ve hemodinamik ve semptomatik düzelmeler sağlanabilmektedir.

Anjiyoplasti-balonDemografiEkokardiyografi+5
Haşım Tüner
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde perkütan koroner girişim yapılan hastalarda iskemik ve hemorajik strok insidansı

Dünyada ve Türkiye'de ölümün başlıca sebepleri arasında yer alan kronik iskemik kalp hastalığı, aynı zamanda hayat kalitesinde de düşüşe yol açmakta ve kronik bir hastalık olarak hastaların uzun süreli ilaç kullanmasına sebep olmaktadır. Koroner kalp hastalığının tedavisinde uygulanan girişimsel yöntemlerden biri olan perkütan koroner girişim oldukça başarılı sonuçlar veren bir yöntemdir. Ancak PKG sonrasında hastaların bazı ilaçları kullanması gerekmektedir. Bu ilaçların başlıcaları kan sulandırıcı olarak bilinen ilaçlardır. Bu ilaçlar kanın viskositesini azaltarak başta kanama olmak üzere çeşitli komplikasyonlara neden olabilmektedirler. PKG ve ardından kullanılan ilaçların komplikasyonları oldukça önemlidir. Bu komplikasyonlardan biri de serebrovasküler olay olarak da isimlendirilen, beyin damarlarında meydana gelen kanama ya da tıkanmaya bağlı görülen ve uzun vadede felçle sonuçlanan inme durumudur. Bu çalışmada, PKG yapılan hastalarda, işlemden sonraki dönemde, sonuçları itibariyle yıkıcı niteliğe sahip bir komplikasyon olarak inme gelişimi ele alınmıştır. Hastalar PKG işleminden sonra takip edilmiş ve inme (hem hemorajik hem iskemik) gelişen hastalar belirlenerek bu hastalar analiz edilmiştir. Böylece bu hastalarda olası risk faktörlerinin tespit edilerek önlenmesi için neler yapılabileceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız, retrospektif bir çalışma olup; Kasım 2016 - Eylül 2019 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi, Kardiyoloji Kliniğine başvurup tüm sebeplerle (elektif ve acil) perkutan koroner girişim yapılan toplam 3.811 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların dosyaları geçmişe yönelik olarak taranmış ve PKG sonrası dönemde tomografi ve/veya MR ile inme tanısı konan hastalar belirlenmiştir. Bu hastaların dosyasından elde edilen demografik veriler ve laboratuar verileri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışma bulgularına göre PKG yapılan 3.758 hastanın toplam 49'unda (%1.3) işlem sonrası süreçte serebrovasküler olay (SVO) geliştiği saptanmıştır. 49 hastanın 43'ünde (%87.8) iskemik inme (infarkt) saptanırken, 6 hastada (%12.2) hemorajik inme saptanmıştır. Hastalara uygulanan işlemden sonra SVO gelişene kadar geçen ortalama süre ortalama 115.88 gün olup, ortalama LVEF de % 43.88 olarak kaydedilmiştir. SVO gelişen hastaların gelişmeyenlere kıyasla yaşlarının daha ileri olduğu, ayrıca kandaki beyaz küre (WBC) sayısı, kan üre düzeyi, kreatin düzeyi ve kan glukoz düzeyi SVO gelişmeyenlere kıyasla anlamlı oranda daha yüksek saptandığı belirlenmiştir. İki grup arasında kan lipid parametreleri ve diğer bakılan laboratuvar değerler ix açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Özellikle yaş ve kreatin değerlerinin yüksekliği, SVO gelişimi açısından bağımsız birer risk faktörü olarak belirlenmiştir. Çalışma verilerimize göre PKG yapılan hastaların küçük bir bölümünde görülen inme, sonuçları itibariyle ölümcül etkiler doğurabilmektedir. Bu nedenle inme açısından öngörücü olabilecek risk faktörlerinin belirlenmesi ve bunlara yönelik önlem alınması önem arz etmektedir. Gelecekte yapılacak çalışmalarla bu verilerin doğrulanması ve PKG yapılacak hastalarda inmeyi öngörmek açısından önemli olabilecek diğer risk faktörlerinin saptanması, bu yıkıcı komplikasyonun ve olumsuz sonuçlarının minimalize edilmesine katkı sağlayacaktır.

Cerrahi işlemler-minimal girişimselKardiyovasküler cerrahi girişimlerKomplikasyonlar+3
Emrah Özbek
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bifurkasyon lezyonlarına provizyonel perkütan koroner girişim tekniği ile bifurkasyon bölgesine yakın lezyonlara yapılan perkütan koroner girişim işlemlerinin 1 yıllık takipte oluşan major olumsuz kardiyak sonuçlar.

Giriş ve amaç: Perkütan koroner girişim yapılan hastalarda gelişen teknolojiye rağmen hala işlem sırasında veya sonrasında komplikasyonlar görülmektedir. Bunun nedenleri arasında lezyonun yeri, bulunduğu damar ve stentin implante edilme şeklidir. Biz de bu çalışmada bifurkasyon bölgesine yakın lezyonları bulunan hastalara stent implante edilirken prosedür sırasında stentin karinaya uzatılması ile 1 yıllık takipte olan majör olumsuz kardiyak olayları araştıracağız. Gereç ve yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi etik kurulundan onay alındıktan sonra 179 bifurkasyon bölgesi (BB) lezyonu ile 177 bifurkasyon bölgesine yakın (BBY) lezyonu olan hasta çalışmaya dahil edildi. BB lezyonları bifurkasyon noktasına ≤4 mm uzaklıktaki lezyonları kapsarken BBY lezyonları ise bu alana <3 mm yakınında bulunan lezyonları kapsamaktadır. Tüm hastaların demografik ve klinik verileri kaydedildi. Anjiyografik görüntüleri kantitaif (QCA)olarak analiz edildi. Ölen hastalar dışındaki tüm hastalara 1. Yılında ulaşıldı ve poliklinikte kontrolleri yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 61,5 olan hastaların %69'unu erkekler oluşturmakta. Yaş, cinsiyet, klinik ve kan tetkikleri bakımında iki grupta istatatistiksel olarak benzerdi (>p=0,05). BBY lezyonu olan hastalarda bifurkasyon açısı ile proksimal referans damar çapı daha büyüktü (p=0,036). Kullanılan stent uzunluğu, stent sayısı ve lezyon sayısı bakımında iki grup arasında anlamlı fark vardı (p=0,05). BB' en çok işlem LAD-Dg'de yapılırken, BBY grupta ise en çok LAD osteal şeklinde işlem yapıldı. İki grup arasında 1 yıllık takipte majör olumsuz kardiyak olay (MACE) görülme bakımında BBY grubunda daha fazla olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (BB: %3,4, BBY: %5,1, p=0,416). İki grup arasında anjina görülmesi istatistiksel olarak anlamlı değildi ancak BB grubunda daha fazla görüldü (BB:%20, BBY:%16, p=0,298). İşlem şekline göre provizyonel stentleme (PS) ve osteal stentleme (OS) olarak iki gruba ayrıldığında OS grubunda daha fazla MACE görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (PS:%3,3,OS%5,4, p=0,333). Anjina görülme bakımındada benzer sonuçlar vardı (PS:%21,OS%14, p=0,083). Kaplan-meier survi grafine göre de gruplar arasında fark bulunmadı. Tartışma ve sonuç: BBY lezyonlara stent implante edilirken stentin proksimal kenarı lezyonun proksimalindeki temiz alana implante edilir. Bu alan da karina bölgesine denk gelebilir. Bu yüzden lezyon bifurkasyonda olmasa bile stentin karinaya uzatılmasından dolayı meydana gelebilecek plak rüptürü, köşe diseksiyonu, karina ve plak kayması gibi durumlar oluşabilir. Bu da uzun dönemde MACE'ye yol açabilir. Çalışmanın hipotezi de bu temelde oluşturuldu. Buna göre BBY lezyonu olan hastalara yapılan işlemlerin 1 yıllık takipte en az BB lezyonlarına yapılan provizyonel stentleme (PS) kadar majör olumsuz kardiyak olaya (MACE) neden olduğunu bulduk. MACE takiplerde her ne kadar gruplar arasında benzer olsa da BBY grubunda daha fazlaydı. Özellikle PS yapılan grupta OS yapılan gruba göre takiplerde anjina görülme oranı daha fazlaydı. Bunun nedeni proksimal damar boydan boya stentlenirken yan dalın stentin altında kalması olabilir. Ayrıca OS yapılan grupta anjina her ne kadar daha az görülse bile iskemi kanıtı bulunma ve revaskülarizasyon yapılma oranı PS'ye göre daha fazlaydı. Bu da bize OS yapılan hastalarda iskemi kanıtı varlığında daha alert olmamız gerektiği anlamına geliyor.

Medeni Karaduman
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek rakımda yaşayan ve pulmoner hipertansion tanısı ile tedavi başlanan hastaların 1 yıllık takiplerinde RV – PA couplingin önemi

Giriş ve Amaç: Pulmoner hipertansiyon (PH), ortalama pulmoner arter basıncının (PAB) artışı ile karakterize, mortalite riski yüksek, tüm yaş gruplarını etkileyebilen önemli bir sağlık sorunudur. Çalışmamızda Doğu Anadolu bölgesinde yaşayıp kliniğimizde takip edilen hastaların noninvaziv RA-PV coupling (eşleşmesi) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp merkezinde Ocak 2020 – Nisan 2024 tarihleri arasında PH tanısı almış ve takibi yapılmış Grup I ve Grup IV 100 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaşları, demografik verileri, cinsiyetleri, boy ve kilo ölçümleri, ek hastalıkları, sigara kullanıp kullanmama durumları, Dünya Sağlık Örgütü Fonksiyonel Kapasite (DSÖ-FK) sınıflaması, transtorasik ekokardiyografi (TTE) bulguları, 6 dakika yürüme testi (6DYT), kan değerleri, aldıkları tedaviler, sağ kalım süreleri, tanı ve takip aşamasındaki risk durumları kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların 86'sı (%86,0) kadın, 14'ü (%14,0) erkekti, yaş ortalaması 49,04±17,09 yıldı. Hastaların 81'i (%81,0) Grup I, 19'u (%19,0) Grup IV'te yer almaktadır. Hastaların ortalama sağ kalım süresi 50,19±153,60 gün olup 12'si (%12,0) ex olmuştu. Ex olan hastaların TAPSE/sPAB değerleri sağ olan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). ROC eğrisi analizinde ilk vizitteki TAPSE/sPAB oranı 0,20 mm/mmHg kestirim değeriyle, %66,7 duyarlılık ve %71,3 spesifikle mortaliteyi öngörmekteydi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, TAPSE/sPAB oranının yüksek rakımda yaşayan hastalarda prognoz belirleyici bir parametre olup olmadığı değerlendirilmiştir. Çalışmada ilk vizitteki TAPSE/sPAB oranının mortaliteyi öngörmede etkili olduğu bulunmuştur. TAPSE/sPAB oranı, takiplerde risk sınıflaması ile güçlü bir korelasyon göstermiştir ve bu oranı dikkate almak, PH hastalarının yönetiminde önemli bir rol oynamaktadır.

Rabia Çoldur
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyona bağlı gelişen iskemik komplikasyonlar ve sistemik immün inflamasyon indeksinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Atriyal fibrilasyon en sık görülen aritmidir. İskemik komplikasyonlar klinik olarak kötü sonlanımlarla ilişkilidir. İnflamasyon atriyal fibrilasyon patogenezinde rol oynamaktadır. Çalışmamızda son dönemde kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi saptanan sistemik immün inflamasyon (SII) indeksinin atriyal fibrilasyon ve iskemik komplikasyonlarla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde 01.01.2021-31.12.2023 tarihleri arasında AF'si bulunan ve iskemik komplikasyon sebebi ile interne edilip Kardiyoloji bölümüne konsülte edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastane otomasyon sisteminden hastaların cinsiyet, yaş, ek hastalıkları, laboratuvar tahlilleri tarandı. Kardiyoloji bölümü tarafından yazılan konsültasyon metinleri ve ekokardiyografi raporları incelendi. Epikriz notlarından hastaların klinik seyirleri ve exitus olup olmadığı ile ilgili veriler tarandı. Bulgular: Çalışmaya 100 hasta ve 100 kontrol grubu dahil edildi. Çalışmaya katılanların %57'si kadındı. Çalışmamızda vaka grubuyla kontrol grubunu ayırmada SII indeksinin 790 cut-off değerinin anlamlı etkinliği gözlendi. Ayrıca ex olan hasta grubunda ex olmayan hasta grubuna göre SII indeksi, glukoz, nötrofil ve beyaz küre değerlerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu; HDL değerinin ise anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı. Ayrıca komorbid hastalıklardan diyabetes mellitusun ex olan grupta ex olmayan grubu göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü saptandı. Sonuç: SII indeksinin AF'ye bağlı gelişen iskemik komplikasyonlar ile anlamlı ilişkisi olduğu saptandı. Ayrıca bu indeksin mortalite ile ilişkili olduğu saptandı. Bu indeksin AF ile takipli hastalarda komplikasyonların ve mortalitenin öngördürücüsü olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

Muhammed Ensar Aslan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda bakuchiol'ün kardiyovasküler sistem üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada, ratlarda yüksek yağlı diyetle oluşturulmuş ateroskleroz modelinde, bakuchiolün (BAK) oksidan ve antioksidasyon parametreler üzerine etkilerini göstermek, histopatolojik olarak aterosklerotik sürece faydalarını saptamak amaçlanmıştır. Bu çalışma, BAK maddesinin aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklardan koruyucu etkilerini araştırmak ve bu etkilerin potansiyel mekanizmasını belirlemek için tasarlanmıştır Gereç ve Yöntem: 48 tane erkek Wistar cinsi erkek ratın dahil edildiği çalışmada aterojenik diyet, (%10 kolesterol ve %4 kolik asit) günlük total kcal in %61.6 sı yağdan oluşacak şekilde palet yem olarak verildi. Randomize edilen ratlar 6 gruba ayrıldı (Standart diyet (SD), SD+Bakuchiol (BAK1, 10M), Yüksek yağlı diyet (YYD), YYD+BAK1 (10M), YYD+BAK2 (50 M), SD+BAK2 (50 M). Bakuchiol dimetil sülfoksit (DMSO) ile çözündürülecek ve haftalık taze olarak hazırlandı. Standart olarak 10 M dozunda ve 50 M dozunda oral gavaj yoluyla verildi. Çalışma 12 hafta planlandı. Ratların 0., 3., 6., 9., 12. haftalarda hem hassas terazi ile ağırlıkları ölçüldü. 6. hafta sonunda her gruptan 4 rat olacak şekilde ratların yarısı sonlandırıldı. Abdominal venden fazla kan alma yoluyla ötenazi uygulandı. Alınan kandan CRP, Total kolesterol, LDL, HDL, Trigliserit düzeyleri ticari kitler kullanılarak otoanalizörde ölçüldü. Alınan materyallerden inflamasyonu ve oksidatif stresi yansıtan okside LDL, TNF alfa, IL-1B, IL-6 düzeyleri, IL-10, süperoksit dizmutaz (SOD), endotelyal hasarı gösteren von Willebrand faktörü (vWF) ve Nitrik oksit (NO) ticari kitler kullanılarak ELISA yöntemi ile çalışıldı. Çalışmaya diğer ratlarla devam edildi ve 12. hafta sonunda kalan ratlara ötenazi uygulandı. Bir önceki gruplarda uygulanan protokol bu gruplarda da uygulandı. Bu sayede yüksek yağlı aterojenik diyetin ve yüksek yağlı diyetle birlikte bakuchiol maddesinin lipit metabolizması, kardiyak dokular üzerine antioksidasyon, antiaterojenik etkilerinin 6. ve 12. Haftalık sonuçları karşılaştırıldı. Karotis arter, abdominal ve iliac arterlerdeki aterosklerotik değişiklikler histopatolojik olarak incelendi. Kardiyak hasar histopatolojik değişikliklerin derecesi ve yaygınlığına göre semikantitatif olarak belirlendi. Çalışmada kardiyovasküler olaylarla, koroner arter aterosklerozuyla, miyokard enfarktüsü ve felç olma riskiyle direkt ilişkili olan karotis intima media kalınlığı hematoksilen-eozin ve von gierson histopatolojik boyama yöntemiyle incelendi. Çalışmamızda bakuchiolün etkinliği NF-kB transkripsiyon faktörü üzerinden immünohistokimyasal olarak incelendi. Bulgular: Sıçanlarda 12 hafta sonunda abdominal aorta ve iliac arterlerde standart diyet gruplarında (grup1, grup 2 ve grup 6) aterom plağı gözlenmezken, yüksek yağlı diyet grubunun (Grup 3) tamamında aterom plak varlığı gözlendi (p=0.007). Ayrıca yüksek yağlı diyetle beslenen rat grubuna bakuchiolün 10M ve 50 M dozları verildiğinde oransal olarak aterom plak oluşumunda azalma gözlendi. Abdominal aorta ve iliac arterler endotel düzenliliği açısından incelendiğinde, Grup 1 in tamamında endotel düzenli gözlenirken, grup 3 ün tamamında endotel düzensizliği olduğu gözlendi (p=0.031). Yüksek yağlı diyetle beslenen rat grubuna bakuchiolün 10M ve 50 M dozları verildiğinde ise oransal olarak endotel düzenliliğinde artış gözlendi. Yüksek yağ içeriğine sahip (yağ içeriği %35) diyetle 6 haftalık beslenmeler sonucunda kolesterol düzeylerinde grup 5 (YYD+BAK2) te grup 3 (YYD) e göre anlamlı azalma olduğu, trigliserit seviyelerinin grup 5 te grup 4(YYD+BAK1) hariç diğer gruplara kıyasla fazla olduğu, HDL ve LDL düzeylerinin grup 3 e kıyasla grup 5 te anlamlı azaldığı gözlendi (p<0.05). 12 haftalık diyet sonucunda ise kolesterolün BAK1 verilen gruplarda standart diyet grubuna (grup 2) göre yüksek yağlı diyet grubunda (grup 4) anlamlı artış gösterdiği, trigliserit düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark olmadığı, HDL nin grup 3 e göre grup 4 te anlamlı yüksek olduğu, LDL düzeyleri açısından anlamlı fark oluşmadığı gözlendi (p > 0.05). 12 hafta boyunca yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda, standart rat diyetiyle beslenen sıçanlara kıyasla serum total kolesterol, trigliserit, LDL, HDL seviyelerinde anlamlı bir fark olmadığı gözlendi (p > 0.05). Okside LDL düzeylerinin 6. Hafta sonuçlarında gruplar arasında fark saptanmazken, 12. Hafta sonuçlarında grup 1 e kıyasla grup 3 te anlamlı artış olduğu gözlenledi. Standart diyet gruplarında Grup 1 e kıyasla grup 2 ve grup 6 da okside-LDL seviyesinde anlamlı artış gözlenirken, Grup 3 e kıyasla grup 4 ve grup 5 te anlamlı derecede azalma olduğu saptandı. TNF-a düzeylerinde 6. haftada diğer gruplar arasında anlamlı fark yokken grup 2'nin grup 1'e göre anlamlı derecede yüksek TNF-α seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonuçlarında ise Grup 3, grup 1 ve grup 4'e kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek TNF-α seviyesine sahipti (p < 0.05). IL-1B seviyelerinde 6. ve 12. Hafta sonuçlarında gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. 6. Hafta sonuçlarında Grup 3 ün diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek vWF seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonuçlarında Grup 3 ün diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek vWF seviyesine sahip olduğu, grup 4 ve grup 5 te ise vWF seviyelerinin azaldığı gözlendi (p < 0.05). 6. Hafta sonucunda Grup 2 nin, grup 1 ve grup 5'e göre anlamlı derecede yüksek NOS seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonunda Grup 2, grup 1'e kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek NOS seviyesine sahipti (p < 0.05). İstatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da 12 hafta sonunda yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda NF-kB aktivitesinin arttığı, bakuchiolün 10M ve 50 M dozları ile NF-kB aktivitesinde azalma olduğu gösterildi. Sonuç: Bakuchiol ateroskleroz üzerine, endotel düzenliliğini koruma ve aterom plak oluşumunu engelleme şeklinde etkiler göstermiştir. Bulgularımız bu etkilerin okside LDL, IL 10, NF-kB ve vWF düzeylerinde azalma neticesinde ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Bakuchiolün kardiyovasküler sistem üzerine etkilerini inceleyen daha geniş seriler ile yapılacak ek çalışmalar, bu konuda aydınlatıcı olacaktır. Bakuchiol moleküler düzeyde daha detaylı çalışmalarla aydınlatılması gereken mekanizmaların etkileriyle olumlu sonuçlar almamıza sebep olmuştur. Bakuchiolün ateroskleroz tedavisinde etkili bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünmekteyiz. İleri preklinik ve klinik çalışmalarla bakuchiolün etki mekanizmasının aydınlatılması, uygun doz ayarlanması ve uygulama yönteminin belirlenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Bakuchiol, ateroskleroz, hiperlipidemi, yüksek yağlı diyet, antiinflamatuvar

Ateroskleroz
Mücahit Tan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda koroner arter hastalığı şiddeti ile plazma aterojenite indeksinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH), Tip 2 diyabet mellitus (T2DM) hastalarında daha erken yaşta ortaya çıkan ve daha ağır seyreden, önemli bir kardiyovasküler hastalıktır. T2DM'ye eşlik eden dislipidemi, ateroskleroz sürecini hızlandırmakta ve KAH'nın şiddetini artırmaktadır. Aterojenite İndeksi (AIP), trigliserid ile HDL kolesterol oranına dayalı, kolay hesaplanabilen bir parametre olarak, aterosklerotik yükü yansıtma potansiyeline sahiptir. Bu çalışma, T2DM hastalarında AIP düzeylerinin koroner arter hastalığı şiddeti ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu retrospektif vaka-kontrol çalışması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde 2023–2024 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya T2DM tanılı 100 hasta ile benzer yaş ve cinsiyetteki 100 kontrol birey dahil edilmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametreleri (HbA1c, CRP, TG, HDL, LDL), ekokardiyografi ve koroner anjiyografi bulguları retrospektif olarak incelenmiştir. AIP değerleri log(TG/HDL) formülü ile hesaplanmış, istatistiksel analizler SPSS 27.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Vaka grubunda HbA1c ve CRP düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ancak LDL, TG ve HDL düzeyleri ile AIP değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Ayrıca, vaka grubundaki hastaların SYNTAX skorları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05); bu durum, KAH şiddetinin T2DM ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Sonuç: T2DM hastalarında HbA1c ve CRP düzeyleri, KAH riskinin belirlenmesinde değerli biyobelirteçler olarak öne çıkmaktadır. AIP, LDL, TG ve HDL düzeyleri ise KAH şiddetiyle istatistiksel olarak anlamlı ilişki göstermemiştir. AIP'nin tek başına yeterli bir öngördürücü olmadığı, ancak diğer parametrelerle birlikte kullanıldığında faydalı olabileceği düşünülmektedir. Bulguların desteklenmesi için daha büyük örneklemli ileri çalışmalar önerilmektedir.

Şahin Günarslan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan ASD kapatılması sonrası sol atriyum ve sağ ventrikül fonksiyonunun ekokardiyografi ile değerlendirilmesi ve BNP seviyesi ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Atriyal septal defekt (ASD), erişkin yaş grubunda en sık karşılaşılan konjenital kalp hastalıklarından biri olup, olguların yaklaşık %80'i sekundum tipindedir. Bu defektte, soldan sağa doğru gelişen şant mekanizması sağ kalpte volüm yüklenmesine neden olur ve zamanla sağ kalp fonksiyonları olumsuz etkilenebilir. Günümüzde ASD'nin perkütan yolla kapatılması, hem etkinliği hem de güvenilirliği sayesinde standart tedavi yöntemlerinden biri hâline gelmiştir. Perkütan kapatma işleminin ardından sağ kalp fonksiyonlarında meydana gelen değişikliklerin izlenmesi, hem hastaların klinik takibi hem de prognoz değerlendirmesi açısından önem taşır. Ancak sağ ventrikülün kompleks geometrik yapısı ve fizyolojik farklılıkları, klasik ekokardiyografik yöntemlerle değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Strain ve strain rate ölçümleri gibi ileri görüntüleme yöntemleri, sağ ventrikülün global ve segmenter fonksiyonlarını daha hassas bir şekilde değerlendirme olanağı sunar. Bu çalışmada, ASD tanısı olan hastalarda perkütan kapatma işleminin ardından sol atriyum ve sağ ventrikül strain ile strain rate parametrelerindeki değişiklikler incelenmiştir. Aynı zamanda bu parametrelerdeki değişikliklerin plazma BNP düzeyleri ile olan ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya, 2024 yılı içerisinde Yüzüncü Yıl Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda perkütan ASD kapatılması uygulanan 24 hasta ile yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi bakımından benzer özellikler taşıyan 24 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hastaların işlem öncesinde ayrıntılı tıbbi öyküsü alınmış, fizik muayeneleri yapılmış ve transtorasik ekokardiyografi, BNP ölçümleri, hemogram ve rutin biyokimyasal testler gerçekleştirilmiştir. ASD'li bireylerde işlem sonrası birinci gün ve birinci ayda ekokardiyografik değerlendirme ve BNP ölçümleri tekrarlanmış, elde edilen veriler kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplam 48 katılımcıdan oluşan çalışmada, ASD hastalarının demografik özellikleri kontrol grubu ile benzerlik göstermektedir. Tüm ASD hastaları sinüs ritminde olup, ciddi eşlik eden hastalığı bulunmamaktadır. İşlemi takiben birinci ayda sağ atriyum çapında anlamlı bir küçülme gözlenmiş, ancak sağ ventrikül çapında belirgin bir değişiklik saptanmamıştır. Strain analizine göre, ASD'li hastaların sağ atriyum ve sağ ventrikül strain değerleri kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur. Sol atriyum strain değerleri, işlem sonrası birinci ayda başlangıç değerlerine göre artış göstermiştir. Ancak sağ ventrikül strain değerlerinde anlamlı düzeyde bir değişiklik izlenmemiştir. BNP düzeyleri, işlem sonrası birinci gün ve birinci ay arasında anlamlı bir fark göstermemiştir. Sonuç: Perkütan ASD kapatma işlemi, kardiyak fonksiyonları olumlu yönde etkileyen, etkin ve güvenli bir tedavi yöntemidir. Sol atriyum strain parametrelerindeki artış, işlemin erken dönemdeki kardiyak iyileştirici etkilerini yansıtmaktadır. Buna karşın, sağ ventrikül strain değerlerinde erken dönemde anlamlı bir değişiklik izlenmemesi, bu parametrenin uzun dönem izlemlerde değerlendirilmesinin daha uygun olabileceğini göstermektedir. İşlem sonrası erken dönemde BNP düzeylerinde değişiklik saptanmaması ise hemodinamik stabilitenin korunduğuna işaret etmektedir. Bu bulgular, alandaki mevcut bilgi birikimine katkı sağlarken, ileriye dönük daha kapsamlı ve uzun soluklu çalışmalara ihtiyaç olduğunu da ortaya koymaktadır.

İbrahim Ozan Gündemir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküler ekstrasistol (VES) ablasyonu yapılan hastaların laboratuvar, klinik, ekokardiyografik ve elektrokardiyografik özellikleri ile uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi

VES, toplumda %1-75 arası değişen sıklıkta görülen bir aritmidir. QRS süresi >120 milisaniye (msn), QRS kompleksi sonrası zıt yönlü T dalgası olan, öncesinde P dalgası olmayan atımlardır. VES'ler kalpte atriyumlar dışında kalan ventriküler dokulardan kaynaklanır. Patofizyolojide idiyopatikse tetiklenmiş aktivite, altta yatan bir hastalık varsa reentry veya artmış otomatisite sorumludur. Tanı; klinik, Elektrokardiyografi (EKG) ve/veya Holter ile konulabilir. Ek olarak etiyolojiyi belirlemek için Ekokardiyografi (EKO) ve gerekirse sintigrafi, bilgisayarlı tomografi veya kardiyak manyetik rezonans görüntüleme kullanılabilir. Tedavide medikal tedavi ve kateter ablasyon seçenekleri vardır. İlaç olarak beta blokör, kalsiyum kanal blokörleri ve anti aritmikler kullanılabilir. Çalışmamızda amaç; Çıkış yolu kaynaklı idiyopatik VES nedeniyle kateter ablasyon yapılan hastaları klinik, EKO ve EKG özellikleri ile uzun dönem takip sonuçları açısından retrospektif olarak incelenmek, VES kaynağını tahmin eden 7 algoritma ve bunlara ait parametreleri ablasyon öncesi alınan 12 derivasyonlu EKG'ler üzerinden karşılaştırmak ve yeni bir algoritma oluşturmaktır. Çalışmaya 1 Ocak 2010-1 Haziran 2020 tarihleri arasında çıkış yolu kaynaklı idiyopatik VES nedeniyle kateter ablasyon yapılan 129 hasta alındı. Hastaların 13(%10,1) tanesi Sağ Dal Bloğu (RBBB), 116(%89,1) tanesi Sol Dal Bloğu (LBBB) görünümünde idi. Hastaların 54(%41,6) tanesi Sağ Ventrikül Çıkış Yolu, 75(%58,4) tanesi Sol Ventrikül Çıkış Yolu kaynaklıydı. Sağ dal bloğu görünümünde olan 13 hastanın 12 (%98,1) tanesi Sol Ventrikül Çıkış Yolu kaynaklıydı. Uzun dönem takip bilgisine ulaşılan 122 hastanın olaysız sağ kalım süresi 57,29 ay (%95 CI;49.08-65.50) olarak bulundu. İncelenen 7 algoritma içinde en yüksek duyarlılık (%90,48) ve negatif tahmin değeri (%85,37) Kombine Transizyon Zonu (TZ) algoritmasında, en yüksek özgüllük (%98,11) ve pozitif tahmin değeri (%94,74) R Dalga Süre İndeksi ve R/S Amplitüt İndeksi algoritmasında izlendi. TZ indeks algoritmasının, R Dalga Süre İndeksi ve R/S Amplitüt İndeksi algoritmasının yanlış negatif sonuç verdiği 44 hastanın 43(%97,7)'ünü doğru tahmin etmesi üzerine bu iki algoritma birleştirildi. Yeni algoritmanın duyarlılığı %98, özgüllüğü %30, pozitif tahmin değeri %63 negatif tahmin değeri %94 olarak hesaplandı. Algoritma bileşenleri ile lojistik regresyon analizi yöntemi kullanarak Y=8,436 – 2,036 x (VES TZ skor)- 0,06 x (VES V2 derivasyonu R dalga süresi) + 4,661 x (VES V3 derivasyonu R dalga amplitüdü)- 1,958 x (VES V2 derivasyonu S dalga amplitüdü) algoritması oluşturuldu. Retrospektif olarak yapılan karşılaştırmada yeni algoritmanın Y>0.5 için LVOT'yi tahmin etmedeki duyarlılığı %84,4, özgüllüğü %/82,7 pozitif tahmin değeri %85,7, negatif tahmin değeri %81,1 olarak hesaplandı. Anahtar kelimeler: Ventriküler Ekstrasistol, İdiyopatik Premature Ventriküler Kompleks, Kateter Ablasyon, EKG Algoritması

AblasyonAlgoritmalarAritmi-kardiyak+5
Ali Sezgin
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kansere bağlı oluşan alt ekstremite lenfödem hastalarında kompleks boşaltıcı fizyoterapi ile uygulanan kor stabilizasyon egzersizlerinin etkinliği

Çalışmanın amacı kansere bağlı oluşmuş tek taraflı alt ekstremite lenfödeminde Faz I Kompleks Boşaltıcı Fizyoterapi (KBF) ile uygulanan kor stabilizasyon egzersizlerinin ödem durumu, egzersiz kapasitesi, fiziksel aktivite düzeyi, alt ekstremite fonksiyonelliği, denge ve yaşam kalitesi parametreleri üzerine etkisini incelenmektir. Çalışmaya, İstanbul Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi Lenfödem polikliniğine başvuran, alınma ölçütlerine uyan, kansere bağlı oluşmuş tek taraflı alt ekstremite lenfödem tanılı, 43-79 yaş aralığına sahip 26 hasta dahil edilmiştir. Hastalar randomize olarak tedavi grubu (n=13) ve kontrol grubuna (n=13) ayrılmışlardır. Tedavi grubuna faz I KBF ve Kor Stabilizasyon egzersizleri verilmiştir. Kontrol grubunda ise sadece faz I KBF uygulanmıştır. Her iki grubun tedavisi 4 hafta boyunca haftada 5 gün şeklinde gerçekleşmiştir. Tedavi grubunda kor stabilizasyon egzersizleri, Faz I KBF uygulamasından önce, tedavi süresince haftada 3 gün 4 hafta boyunca gerçekleşmiştir. Tüm hastaların demografik ve klinik özellikleri tedavi başlangıcında kaydedildi. Ödem durumu, çevre ölçümü ve frustum hacim hesaplama yöntemiyle; egzersiz kapasitesi, 6 Dakika Yürüme Testi ile (6DYT); fiziksel aktivite düzeyi, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa Formu (IPAQ) ile; alt ekstremite fonksiyonelliği, Alt ekstremite Fonksiyonellik Skalası (AEFS) ile; denge, Berg denge ölçeği (BDÖ) ile; yaşam kalitesi, lenfödem yaşam kalitesi ölçeği-bacak (LYMQOL) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca vücut kitle indeksi (VKI) de değerlendirilmiştir. Tüm parametreler tedavi başlangıcında ve sonunda tekrarlanmıştır. Tedavi sonrası ölçümlerde her iki grupta da tüm parametrelerde iyileşme gözlemlendi. Ayrıca tedavi grubunda çevre ölçümlerinde, fiziksel aktivite düzeyinde, denge, alt ekstremite fonksiyonelliği ve yaşam kalitesi parametrelerinde daha anlamlı iyileşme görüldü (p<0.05). VKI, ödem hacmi ve egzersiz kapasitesi parametrelerinde, her iki gruptaki iyileşmeler benzerdi (p>0,05). Bu çalışmanın sonucu; Faz I KBF'ye ek olarak verilen kor stabilizasyon egzersizlerinin ödem durumu, egzersiz kapasitesi, fiziksel aktivite düzeyi, denge, alt ekstremite fonksiyonelliği ve yaşam kalitesi ile ilişkili parametrelerde etkili olduğunu gösterdi. Kor stabilizasyon egzersizlerinin alt ekstremite lenfödemi tedavisinde tercih edilebilecek alternatif bir egzersiz modeli olduğu sonucuna varıldı.

Alt ekstremiteBeden stabilizasyonuKor egzersiz programı
Kübra Uğurtay
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Familyal hiperkolesterolemi tanısı olan hastalarda görüntüleme kılavuzluğunda hasta yönetim stratejisinin tedavi başlama ve tedavi hedeflerine ulaşma üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Familyal hiperkolesterolemi (FH), plazma LDL-K düzeylerinin yüksekliği ile seyreden ve erken yaşta kardiyovasküler hastalıklara neden olan monogenik bir dislipidemidir. Dutch Lipid Clinic Network (DLCN) skoru, FH tanısında güncel pratikte en yaygın kullanılan skorlama sistemidir. Subklinik ateroskleroz; koroner, karotis veya iliofemoral gibi arter bölgelerinde, aterosklerotik sürece atfedilebilecek bir semptom veya olay olmadan önce, aterom plaklarının tespit edilmesi olarak tanımlanır. Aterosklerotik yükün erken bir göstergesidir. Bu çalışmada DLCN skoruna göre kesin veya yüksek olasılıklı klinik tanısı olan FH hastalarında, subklinik ateroskleroz varlığını ve subklinik aterosklerozu ön gördüren bağımsız prediktörleri araştırdık. Ayrıca subklinik ateroskleroz varlığının, tedavi stratejileri üzerine etkilerini inceledik. Materyal ve Metod: Bu çalışma tek merkezli, prospektif ve kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya DLCN skorlamasına göre kesin klinik tanısı olan 120 hasta ve yüksek olasılıklı klinik tanısı olan 95 hasta olmak üzere toplam 215 primer koruma hastası dahil edildi. Subklinik ateroskleroz taraması amacı ile hastalara Karotis USG ve Femoral USG yapıldı ve Kontrastsız BT ile CAC skoru bakıldı. Apo A-I, Apo B ve Lp (a) ölçümleri nefelometrik yöntem ile analiz edildi. Bulgular: Çalışma popülasyonu 136 (%63) kadın ve 79 (%37) erkek bireyden oluşmaktadır. Ortalama yaş 54 (43-62) ve stigmata oranı %18'dir. Çalışma popülasyonun %17'si aspirin, %32'si statin ve %20'si potent statin kullanmaktadır. Subklinik ateroskleroz taramasından sonra hastalarda ilaç kullanım oranları belirgin şekilde yükselmiştir (Aspirim kullanımı: %32, statin kullanımı: %96). Çalışma popülasyonunda subklinik ateroskleroz taraması yapıldığında, 148 hastada (%69) en az bir bölgede subklinik ateroskleroz saptandı. Bu bölgeler incelendiğinde subklinik ateroskleroz oranlarının sırasıyla koroner arterlerde %48, karotis bifurkasyon bölgesinde %47,5 ve femoral bifurkasyon bölgesinde %40,5 olduğu görüldü. Ayrıca hastaların %25'inde tek bölgede, %27'sinde iki bölgede, %17'sinde ise her üç bölgede ateroskleroz tespit edildi. Yaş, cinsiyet, Bazal LDL-K seviyesi, Apo A-I/Apo B oranı ve DM subklinik ateroskleroz varlığının bağımsız prediktörleri olarak tespit edildi. Aynı zamanda yaş, cinsiyet, bazal nonHDL-K, Lp (a) ≥ 30 mg/dl ve femoral plak varlığı koroner aterosklerozun bağımsız prediktörleri olarak saptandı. Sonuç: Subklinik ateroskleroz, FH tanısı olan hastalarda oldukça yaygın izlenmektedir. FH tanısı olan hastalar yüksek risk grubunda yer almasına rağmen, bu hastalarda ilaç kullanım oranı olması gereken seviyenin oldukça altındadır ve hastaların çok az bir kısmı tedavi hedeflerine ulaşmıştır. Subklinik ateroskleroz varlığının gösterilmesi, hastaların tedavi stratejilerini belirlemek için önemli bir araç olabilir. Bizim çalışmamızda, subklinik ateroskleroz varlığı araştırıldı ve subklinik ateroskleroz varlığını gösteren bağımsız prediktörler tespit edildi. Ayrıca subklinik ateroskleroz taraması sonrası hastaların statin ve aspirin kullanım oranlarında belirgin bir artış gözlendi. Bu artış, hastaların tedaviye daha iyi uyum sağladığının ve koruyucu önlemleri daha iyi benimsediğinin göstergesi olabilir. Bu nedenle, subklinik aterosklerozun tespiti, FH hastalarının tedavi stratejilerinin optimize edilmesinde önemli bir rol oynayabilir.

Muhammed Furkan Deniz
İstanbul University-Cerrahpaşa · Kardiyoloji Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertrofik Kardiyomiyopatiye ait farklı fenotipik özelliklerin Kardiyovasküler Manyetik Rezonans görüntüleme yöntemiyle tanımlanması ve genotip ile ilişkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; hipertrofik kardiyomiyopatiye (HKM) ait fenotipik özelliklerin kardiyovasküler manyetik rezonans (KMR) ile tanımlanması, sol ventrikül çıkış yolu obstrüksiyonu (LVOTO) oluşumuna katkı sağlayan özelliklerin saptanması, Türkiye popülasyonunun HKM genetik dağılımının belirlenmesi ve genotip-fenotip ilişkisinin değerlendirilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu kesitsel çalışmaya HKM tanılı 96 hasta (ortalama yaş: 56.9±13.5, %32.3 kadın) çalışmaya dahil edildi. LVOT gradiyenti ekokardiyografi ile değerlendirildi. Hastalar obstrüktif HKM (n:36) ve non-obstrüktif HKM (n:60) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tüm hastalar KMR (1.5 Tesla, Achieva, Philips Medical Systems, Best, Netherlands) ile incelendi. Genetik test için onamı alınan 77 hastaya 18 gen içeren genetik inceleme (NGS yöntemiyle) yapıldı. Genetik test uygulanan hastalar ise varyant negatif grup (n:48), önemi bilinmeyen varyant (VUS) grubu (n:13) ve olası patojenik/patojenik (LP/P) varyant grubu (n:16) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. BULGULAR: İnterventriküler septum (IVS) kalınlığı, anterior ve posterior mitral yaprakçık (AML ve PML) uzunluğu obstrüktif HKM grubunda daha yüksek, LVOT diameter ve ventriküler arteryal eşleşme (VAC) ise daha düşük bulundu. Mitral yetersizlik (MY), residüel yaprakçık, anormal kordal bağlantı ve bifid papiller kas (PK) obstrüktif HKM grubunda daha fazla gözlendi. Diyastol ve sistol sonunda ölçülen anterolateral (AL) PK-septum mesafesi obstrüktif HKM grubunda daha düşük olup bu yolla hesaplanan AL PK mobilitesi obstrüktif HKM grubunda daha yüksek bulundu. Çok değişkenkli lojistik regresyon modelinde; IVS kalınlığı, anormal kordal bağlantı ve bifid PK'den bağımsız olarak AML uzunluğu/LVOT diameter oranı, PML uzunluğu/LVOT diameter oranı ve AL PK mobilitesi LVOTO ile ilişkili bulundu. AML uzunluğu/LVOT diameter oranının ≥2.30, PML uzunluğu/LVOT diameter oranının ≥1.83 ve AL PK mobilitesinin ≥%57.7 olması iyi derecede duyarlılık ve özgüllük ile LVOTO varlığı için öngördürücü bulundu. Genetik test uygulanan 77 hastanın 29'unda (%37.7) pozitif varyant (VUS, LP, P) saptandı. 16 (%20.8) hastada LP/P varyant saptanarak moleküler tanı kesinleştirildi. En çok varyant saptanan genler MYBPC3 ve MHY7 genleri oldu. Bu 3 grup karşılaştırıldığında posterior duvar mid segment kalınlığı, LVOT diameter, AML uzunluğu, AML uzunluğu/LVOT diameter oranı, PML uzunluğu/LVOT diameter oranı ve anormal kordal bağlantı gruplar arasında anlamlı farklılığa ulaştı. SONUÇ: AML uzunluğu/LVOT diameter, PML uzunluğu/LVOT diameter ve PK mobilitesi diğer fenotipik değişikliklerden özellikle de IVS kalınlığından bağımsız olarak LVOTO ile ilişkili bulunmuştur. Türkiye popülasyonunda genetik tanı alan HKM hasta oranı diğer popülasyonlara göre daha düşük gözlenmiş olup diğer Türkiye popülasyonu verileri ile uyumludur. Genetik test sonucu HKM hastalarının fenotipik ekspresyonunu etkileyebilir fakat bu konuyla ilgili net bir sonuca varmak için kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: anormal kordal bağlantı, anterior mitral yaprakçık, bifid papiller kas, papiller kas mobilitesi, posterior mitral yaprakçık

Barış Güven
İstanbul University-Cerrahpaşa · Kardiyoloji Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon Hastalarında Kettlebell Egzersiz Eğitiminin Etkileri

Pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) egzersiz intoleransı, kötüleşen yaşam kalitesi, dispne ve yorgunluk semptomlarının öne çıktığı, nadir görülen, kronik ve ilerleyici bir kardiyopulmoner hastalıktır. Bu çalışmanın amacı Kettlebell egzersiz eğitiminin PAH hastalarında etkilerini incelemektir. Klinik durumu stabil olan, 18 yaşından büyük 32 hasta çalışmaya dahil edilerek, Kettlebell eğitim grubu (KEG) ve kontrol grubu (KG) şeklinde 2 gruba randomize edildi. KEG'e dahil edilen hastalara 8 hafta boyunca haftada 3 gün Kettlebell egzersiz eğitimi verildi. Kontrol grubuna rutin tedavi dışında bir girişim yapılmadı. İlk ve son değerlendirmede fonksiyonel egzersiz kapasitesi giyilebilir metabolik sistem eşliğinde 6 dakika yürüme testiyle (6DYT) ve Duke Aktivite Durum İndeksiyle; günlük yaşam aktiviteleri (GYA) giyilebilir metabolik sistemle; vücut kompozisyonu biyoempedans analiz cihazıyla; periferik kas kuvveti el dinamometresiyle; yorgunluk şiddeti Yorgunluk Şiddet Ölçeğiyle; fiziksel aktivite düzeyi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketiyle; anksiyete ve depresyon düzeyi Hastane Anksiyete-Depresyon Skalasıyla; yaşam kalitesi emPHasis-10 ile, uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksiyle değerlendirildi. Egzersiz eğitimi programının ardından KEG'in fonksiyonel kapasite, dispne, kas kütlesi, periferik kas kuvveti, fiziksel aktivite düzeyi, oturma süresi, depresyon düzeyi, anksiyete düzeyi, yaşam kalitesi düzeyi, yorgunluk şiddeti, 6DYT'de ve günlük yaşam aktivitelerinde dispne, aktivite iş yükü, oksijen tüketimi, metabolik eşitlik ve yorgunluk verilerinde KG'ye göre istatiksel anlamlı gelişim belirlendi (p<0.05). Sonuç olarak PAH hastalarında Kettlebell egzersiz eğitimi fonksiyonel egzersiz kapasitesini, periferik kas kuvvetini, fiziksel aktivite düzeyini artırır, depresyon ve anksiyete düzeylerini, dispne düzeyini, yorgunluk şiddetini, oturma süresini azaltır. Kettlebell egzersiz eğitimi PAH'ta güvenli ve etkili bir uygulamadır.

Pınar Baştürk
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kistik fibrozisli çocuk ve adölesanlarda solunum fizyoterapisine ilave edilen hippoterapi simülatörünün etkinliğinin araştırılması

Amaç: Çalışmanın amacı, kistik fibrozisli (KF) çocuk ve adölesanlarda solunum fizyoterapisine ek olarak verilen hippoterapi simülatörünün (HS) çıkartılan balgam miktarı, balgam çıkartma kolaylığı, göğüste konjesyon hissi, solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, postural stabilite, dinamik denge, periferik kas kuvveti, kor kaslarının enduransı, esneklik, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Yaşları 8-14 yıl arasında, klinik durumu stabil 32 KF'li hasta deney grubu veya kontrol gruplarına randomize edildi. İki grup da 8 hafta boyunca haftanın her günü, günde iki seans 30'ar dakikalık ev-temelli kapsamlı solunum fizyoterapisi programı uyguladı. Deney grubu buna ek olarak 8 hafta boyunca haftanın 2 günü 30'ar dakikalık HS seanslarına katıldı. Hastaların tamamı başlangıçta ve 8 haftalık tedavi programının sonunda değerlendirildi. Solunum fonksiyonları 'spirometre'; fonksiyonel kapasite '6 dakika yürüme testi'; postural stabilite ve dinamik denge 'Biodex Balance System® cihaz'ı; kor kaslarının enduransı 'Mcgill Gövde Endurans Testleri'; periferik kas kuvveti 'dijital el dinamometresi'; esneklik 'otur-uzan testi'; fiziksel aktivite 'Çocuk Fiziksel Aktivite Anketi'; yaşam kalitesi 'Yeniden Düzenlenmiş Kistik Fibrosiz Anketi'; balgam çıkartma kolaylığı ve göğüste konjesyon hissi 'vizüel analog skalası' ile değerlendirildi. Balgam miktarı, hastaların tedavi programını uygulamadıkları bir günde, 24 saat boyunca biriktirdikleri yaş balgam ağırlığı tartılarak ölçüldü. Bulgular: Çıkartılan balgam miktarı, solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, postural stabilite, kor kaslarının enduransı, periferik kas kuvveti, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesinin duygusal işlevsellik ve beden imgesi skorlarında sadece deney grubu iyileşme gösterdi (p<0,05). Ekstansör ve lateral grup kor kasları ve dinamik denge açısından deney grubu kontrol grubundan daha fazla artış elde etti (p<0,05). İki grup da balgam çıkartma kolaylığında benzer artışlar gösterdi (p>0,05). Sonuç: HS, kor kaslarının enduransı zayıf olan ve dinamik denge etkilenimi bulunan KF'li çocuk ve adölesanlarda selektif olarak uygulanabilecek etkili bir yöntemdir. Ayrıca HS kapsamlı solunum fizyoterapisi programına dahil edildiğinde solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, postural stabilite, periferik kas kuvveti, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesini geliştirebilir.

FizyoterapiKistik fibrozPulmoner rehabilitasyon
Betül Çınar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

COVİD-19 geçiren bireylerde tüm vücut titreşim eğitiminin fiziksel aktivite, kas kuvveti ve solunum fonksiyonlarına etkisi

Çalışmamız COVID-19 geçiren bireylerde tüm vücut titreşim (TVT) eğitiminin solunum fonksiyonları, kas kuvveti, fonksiyonel kapasite, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmek üzere randomize kontrollü çift kör olarak planlandı. Çalışmaya, dahil edilme kriterlerine uyan 18 yaş üstü 42 birey katıldı. TVT grubuna (n=21) haftada 3 gün, 8 hafta boyunca TVT eğitimi ve solunum egzersizleri uygulanırken, kontrol grubuna (n=21) sadece solunum egzersizleri verilmiştir. Tedavi başlangıcında ve bitiminde tüm katılımcıların solunum fonksiyonları spirometri cihazı ile, dispne düzeyi "Modifiye Tıbbi Araştırma Konseyi Ölçeği (mMRC)" ile, fonksiyonel kapasite "6 dakika yürüme testi (6DYT)", "6 dakika pegboard ve ring testi (6DPRT)" ve "COVID-19 Sonrası Fonksiyonel Durum Ölçeği (PCFS)" ile, periferik kas kuvveti "taşınabilir el dinamometresi" ile, fiziksel aktivite "Actigraph GT3X cihazı" ve "Uluslararası Fiziksel Aktivite Formu (UFAA)" ile, yaşam kalitesi "EuroQol-5D-3L" anketi ile, anksiyete ve depresyon düzeyi "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS)" ve "Olayların Etkisi Ölçeği (OEÖ-G)" ile, yorgunluk düzeyi "Chalder Yorgunluk Ölçeği (CFQ-11)" ve "VAS" ile, kırılganlık "Klinik Kırılganlık Ölçeği (KKÖ)" ile, günlük yaşam aktiviteleri "Lawton-Brody Günlük Yaşam Aktiviteleri ölçeği" ve "Barthel indeksi" ile, denge "statik postürografi cihazı (TETRAX®)" ve "tekrarlı otur kalk testi (STS)" ile, uyku "Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ)" ile, ağrı "Nordic Kas İskelet Sistemi Anketi" ile, semptomlar "COVID-19 Yorkshire Rehabilitasyon Anketi (C19-YRS)" ile ve fiziksel performans "Kısa Fiziksel Performans Bataryası (KFPB)" ile değerlendirildi. Tedavi sonrası tüm gruplar spirometri ölçümlerinde anlamlı gelişmeler göstermiş (p<0,05); zorlu vital kapasite (FVC) ise TVT grubunda daha fazla gelişme göstermiştir. TVT grubunda daha fazla olmak üzere mMRC, 6DYT, 6DPRT, C-19 YRS ve PUKİ ölçümlerinde anlamlı gelişmeler olmuştur (p<0,05). Periferik kas kuvveti ölçümlerinde TVT grubundaki artış (p<0,001), kontrol grubuna kıyasla daha fazla gerçekleşmiştir. TETRAX ölçümleri her iki grup için de anlamlı bulunmazken (p>0,05), STS ve KFPB puanları, TVT grubunda daha fazla olmak üzere, her iki grupta da anlamlı sonuçlanmıştır. Nordic anketine göre TVT grubu el bileği ve omuz ağrısı haricinde tüm ölçümlerde anlamlı değişim göstermiştir (p<0,05). PCFS, CFQ-11, KKÖ, OEÖ-G ve EQ5D-3L ölçeklerinin tedavi sonrası değerlerinde her iki grupta anlamlı değişiklik görülürken, yalnızca CFQ-11 toplam değerinde ve EQ5D-3L VAS puanında kontrol grubuna kıyasla daha anlamlı gelişme olmuştur. UFAA'ya göre iki grup da yürüme ve toplam fiziksel aktivitede anlamlı gelişim göstermiştir (p<0,05). Akselerometre ölçümlerine göre ise TVT grubu hafif fiziksel aktivite, toplam adım sayısı ve toplam OŞFA açısından anlamlı değişim göstermiştir. Lawton Brody ölçeği ve Barthel İndeksi ise anlamlı değişim göstermemiştir. Çalışmamızın sonucunda TVT eğitiminin solunum fonksiyonları, kas gücü, denge, fonksiyonel kapasite, yaşam kalitesi, uyku, fiziksel aktivite alanlarında ek yararlar sağladığı sonucuna ulaşılmıştır.

Nihal Sakallı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol atrium mekanik fonksiyonlarının ST segment yükselmeli miyokard enfarktüsü hastalarında değeri

Amaç: ST-segment yükselmeli miyokard enfarktüsü (STYMİ) hastalarında atriyal fibrilasyon (AF) sıkça görülen bir komplikasyondur ve bu durum hastaların prognozunu olumsuz yönde etkileyebilir. LASr'nin düşük değerlerinin AF gelişim riskini artırdığı hipotezi üzerine odaklanılmıştır. Bu çalışma, STYMİ hastalarında sol atriyal rezervuar strain (LASr) değerlerinin AF gelişim riskini öngörmedeki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2022 ile Mayıs 2023 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda STYMİ tanısı ile primer perkütan koroner girişim (pPKG) yapılan 198 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, AF gelişimi olup olmamasına göre iki gruba ayrılmıştır. LASr değerleri, sol atriyal volüm indeksi (LAVİ) ve diğer ekokardiyografik ölçümler alınmış ve demografik, klinik, laboratuvar parametreleri detaylı bir şekilde incelenmiştir. Bulgular: Çalışma sonuçları, LASr değerlerinin düşük olduğu hastalarda AF gelişim riskinin belirgin şekilde arttığını göstermektedir. AF gelişmeyen hastalarda ortalama LASr değeri 31 ± 10 iken, AF gelişen hastalarda bu değer 18 ± 1 olarak bulunmuştur (p<0.001). Lojistik regresyon analizleri, LASr'nin AF gelişim riskini öngörmede bağımsız bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Anjiografik değerlendirmelerde, sol ana koroner arter (LMCA) tutulumu AF grubunda anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç: Bu çalışma, LASr'nin AF gelişim riskini öngörmede önemli bir biyomarker olduğunu doğrulamaktadır. Düşük LASr değerleri, AF gelişim riskini artırmakta ve bu durum, bu hastaların daha yakından izlenmesi gerektiğini göstermektedir. LASr'nin klinik uygulamalarda yaygın olarak kullanımı, AF riskinin erken dönemde tespit edilmesine ve etkin bir şekilde yönetilmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte, bu bulguların daha geniş hasta popülasyonları üzerinde doğrulanması gerekmektedir.

Hadı Verdıyev
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Koroner arter bypass greft cerrahisi sonrası erken dönemde uygulanan kardiyak rehabilitasyonun etkinliği

Amaç: Çalışmanın amacı, koroner arter bypass greft (CABG) cerrahisi geçiren yaşlı hastalarda taburculuk sonrası erken dönemde (post-op 2. hafta) uygulanan faz II kardiyak rehabilitasyon (KR) programının fonksiyonel kapasite, yaşam kalitesi, dispne, kas kuvveti, kırılganlık ve vücut kompozisyonu üzerine etkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya CABG cerrahisi geçirmiş klinik durumu stabil 65-86 yaşları arasında 44 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak tedavi (n=22) ve kontrol (n=22) gruplarına ayrıldı. Tüm hastalar başlangıçta ve 8 hafta sonra değerlendirildi. İlk değerlendirmelerden sonra tüm hastalara sekonder korunma yaklaşımları konusunda eğitim ve ev egzersiz programı verildi. Bunlara ek olarak tedavi grubundaki hastalara 8 hafta boyunca haftada 3 seans 60 dakika gözetim altında KR programı uygulandı. Hastaların fonksiyonel kapasitesi '6 Dakika Yürüme Testi' (6DYT), yaşam kalitesi 'Macnew Kalp Hastalığı Sağlıkla İlgili Yaşam Kalitesi Ölçeği' (MYKÖ), dispne düzeyi 'Modifiye Medical Research Council (MMRC) Dispne Skalası', el kavrama kuvveti 'Dijital El Dinamometresi', kırılganlık düzeyi 'Frail Kırılganlık Ölçeği' ve 'Kısa Fiziksel Performans Bataryası (KFPB)' ve vücut kompozisyonu 'Biyoelektriksel Empedans Analizi Cihazı' ile değerlendirildi. Bulgular: Dispne düzeyi, el kavrama kuvveti, frail kırılganlık ölçeği skorunda görülen anlamlı iyileşmelerin her iki grup için de benzer olduğu saptandı (p>0.05). Tedavi grubunda kontrol grubuna göre 6DYM, yaşam kalitesi ve kısa fiziksel performans bataryası total skorunda istatistiksel olarak daha fazla anlamlı gelişme elde edildi (p<0.05). Vücut yağ yüzdesinde tedavi grubunda anlamlı azalma görülürken (p<0.05), kontrol grubunda anlamlı artış (p<0.05) olduğu ve vücut yağ yüzdesinde görülen değişimin tedavi grubunun lehine olduğu (p<0.05) saptandı. Sonuç: CABG cerrahisi sonrası erken dönemde ev programı ile birlikte hastanede gözetim altında uygulanan Faz II KR programının fonksiyonel kapasite, yaşam kalitesi, fiziksel performans parametreleri ve vücut yağ yüzdesinde sadece evde uygulanan programa göre daha fazla iyileşme sağlayabileceği sonucuna varıldı.

Raziye Ceylan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST segment yükselmesiz akut miyokard enfarktüsü tanısı ile yatırılan hastalarda klinik syntax skorunun yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyonu öngördürmede ve uzun dönem prognoz tayininde yerinin değerlendirilmesi

AMAÇ:Akut koroner sendrom hastalarında hastane içi yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyon(AF) en sık görülen supraventriküler aritmidir. NSTEMI (ST Segment Elevasyonsuz Miyokard İnfarktüsü) hastalarında hastane içi mortalite ve uzun dönem prognoz üzerine etkili olduğu yönünde çalışmalar mevcuttur ancak çalışmalar PKG (perkütan koroner girişim), KABG (koroner arter bypass greft) cerrahisi, 2 ve 3 damar hastaları gibi hasta popülasyonlarına indirgenmiştir. Klinik SYNTAX skoru SYNTAX skoru ile kıyaslandığında sadece anatomik anjiyografik veriler değil yaş, böbrek fonksiyonu ve ejeksiyon fraksiyonu gibi hastaların sonlanımları ile ilişkili parametreleri de içermektedir. Çalışmada amaçlarımızı sıralayacak olursak 1) Tüm NSTEMI popülasyonunda (PKG, KABG, Medikal takip, anlamlı darlık olmayan, tek damar hastalığı, 2-3 damar hastalığı ) hastane içi yeni başlangıçlı AF öngördüren parametrelerin değerlendirilmesi 2) Daha önceleri yapılan çalışmalarda tüm popülasyonda değerlendirilmemiş olan klinik SYNTAX skorunun SYNTAX skoruna göre öngördürmede yerinin değerlendirilmesi 3) Hastane içi yeni başlangıçlı AF, SYNTAX, klinik SYNTAX başta olmak üzeri uzun dönem tüm nedenlere bağlı mortalite ve MACE(Ölüm/MI/SVO) üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi olacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma tek merkezli, retrospektif bir kohort çalışması olarak dizayn edilmiştir. Çalışma protokolü, Helsinki Bildirgesine uygun olarak hazırlandı.Çalışmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Kardiyoloji Enstitüsü'nde 2011-2019 tarihleri arasında NSTEMI tanısı alan ve yatışı sırasında koroner anjiyografi yapılan hastalar dahil edildi. Hastaların koroner anjiyografi öncesi yaşamsal bulguları, laboratuvar parametreleri, hastane yatışı boyunca yapılan TTE (Transtorasik eko) parametreleri kaydedilmiştir. Hastane yatışı boyunca yoğun bakım monitörizasyonu sırasında, servis yatışı sırasında rutin ya da semptom tariflemesi sırasında alınan ve EKG ile doğrulanmış daha önce bilinen AF tanısı olmayan hastalar hastane içi yeni başlangıçlı AF olarak tanımlandı. Koroner anjiyografi sonrası SYNTAX skoru web bazlı online olarak hesaplandı. Hastalar indeks yatış zamanından itibaren çalışma süresi bitimine kadar takip edildi. BULGULAR: Çalışma popülasyonu hastane içi yeni başlangıçlı af açısından anlamlı parametreler regresyon analizi ile bağımsız öngördürücüleri saptamak amacıyla değerlendirildi. SYNTAX skoru ve klinik SYNTAX skoru güçlü korelasyon göstermesi sebebiyle iki ayrı modelde değerlendirildi. LA (sol atriyum) çapı(p<0.001), yaş(p<0.001), kadın cinsiyet (p:0.007), LVDD (sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu) (p:0.012) ile beraber klinik SYNTAX skoru(p:0.014) bağımsız öngördürücü parametreler olarak gözlenirken, SYNTAX skorunun tek başına öngördürmede kullanılamayacağı gözlenmiştir(p:0.059). Skorlama sistemleri ile yapılan ROC-curve analizinde Klinik SYNTAX skorunun SYNTAX skoru dahil diğer risk skorlarına göre öngördürmede daha yüksek duyarlılıkta olduğu gözlendi (SYNTAX AUC %95 CI 0,644 (0,588-0,699) p<0.001, klinik SYNTAX skoru AUC %95 CI 0,724 (0,673-0,775) P<0.001). Klinik SYNTAX skoru ile hastane içi yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyonu tespit etmede kullanılabilecek kestirim değeri analizinde klinik SYNTAX ≥17,77 değerinin %75 sensitivite ve %65 spesifite ile hastane içi atriyal fibrilasyonu öngördürdüğü gözlenmiştir. Medyan 86 ay takip süresince uzun dönem mortalite açısından hastalar değerlendirildiğinde hastane içi AF (p:0.023), Hipertansiyon (HT)(p:0.013), yaş(p<0.001), EF<%60(p:0.009) olması ve GFR düşüşü(p:0.021) ile beraber klinik SYNTAX skorunun(p:0.013) bağımsız öngördürücü parametreler olduğu. SYNTAX skoru ile ayrı olarak yapılan analizde etkili olmadığı ancak hasta popülasyonu heterojen olmasından dolayı SYNTAX>22 olması olarak alınan kestirim değerinin öngördürücü parametre olduğu gözlenmiştir (p:0.059, p:0.018 sırasıyla). MACE (Ölüm/MI/SVO) açısından yapılan cox regresyon modelinde hastane içi AF(p:0.034), HT (p:0.019), yaş(p:0.002), EF<%60 olması(p:0.032), ve klinik SYNTAX skoru (p:0.026) anlamlı saptanırken SYNTAX skoru ile yapılan ayrı bir modelde GFR düşüşü(p:0.033) anlamlı bulunurken SYNTAX skoru(p:0.178) anlamlı olarak saptanmamıştır. SONUÇ: NSTEMI hastalarında beklenen yaşam süresinin uzaması ve eşlik eden komorbiditelerin artması sebebiyle hastane içi AF modern PKG çağında ve erken revaskülarizasyon olanaklarına rağmen hala yüksek oranda gözlenmektedir. Çalışmamızda hastane içi yeni tanı AF NSTEMI hastalarında uzun dönem mortalite üzerinde etkili bir parametre olarak bulunmuştur. Sadece anatomik anjiyografi verilerine dayalı olarak hesaplanan SYNTAX skoru yerine klinik parametrelerle kombine edilmiş klinik SYNTAX skoru hem hastane sonlanımı üzerinde etkili olabilen hastane içi AF hem de bağımsız olarak tüm nedenlere bağlı mortalite ve Ölüm/MI/SVO olarak alınan MACE sonlanımı üzerine daha etkili bir parametre olarak gözükmektedir bu sebeple hastane içi AF açısından riskli hastaların tespiti ve uzun dönem mortalite ve MACE açısından riskli hasta popülasyonun yakın takibi açısından SYNTAX skoru yerine klinik SYNTAX skorunun kullanılması daha faydalı olabilir.

Atriyal fibrilasyonMiyokard enfarktüsü
Zübeyir Bulat
İstanbul University-Cerrahpaşa · Kardiyoloji Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hastalarda kardiyak amiloidoz için risk faktörleri ve kırmızı bayrak bulguların varlığının kardiyovasküler sonlanım noktaları üzerine etkisinin incelenmesi

Giriş: Kardiyak amiloidoz (CA), çözülebilir öncü proteinlerin yanlış katlanmaları sonucu, miyokardın ekstrasellüler alanında birikimi ile gelişen infiltratif, progresif bir hastalıktır. Plazma hücre bozuklukları nedeniyle gelişen yanlış katlanmış monoklonal amiloid hafif zincirlerin (AL-CA) birikimine bağlı gelişebileceği gibi, yanlış katlı transtretin proteinlerin (ATTR-CA) birikimine bağlı da gelişebilmektedir. ATTR-CA, son yıllarda farkındalığı giderek artan, kırmızı bayrak bulguların ve tanımlanan risk skorlarının sayesinde erken tanı şansı yakalayan ve özellikle tafamidis gibi spesifik tedavilerin ortaya çıkması ile sağ kalım sürelerinde anlamlı artışın sağlandığı nadir olmayan bir hastalıktır. Yapılan son çalışmalarda; korunmuş EF'li kalp yetersizliği (KEFKY) olan hastaların %15'inde, TAVI uygulanan aort kapak hastalığı olan hastaların %13'ünde ATTR-CA tespit edilmiştir. Önemli kırmızı bayrak bulgulardan olan kardiyak ileti defektleri (özellikle atriyoventriküler bloklar) ATTR-CA tanılı hastalarda %9.5-%20 arasında değişen bir prevalansta gözlenebilmektedir. ATTR-CA için tanısal değerlendirmede kullanılan bir çok risk skoru özellikle KEFKY'li ve aort kapak hastalığı olan populasyonda valide edilmiştir. Kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hastalarda bu skorlama sistemlerinin hem validasyonları yetersiz hem de kardiyovasküler sonlanımlar üzerine olan etkileri net değildir. Biz de çalışmamızda kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hastalarda; T-AMYLO skor ve kırmızı bayrak bulguların kardiyovasküler sonlanımlara olan etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Materyal-Metod: Retrospektif, gözlemsel ve kesitsel bir tek merkezli kohort çalışması olarak dizayn edilen çalışmamızda 2015-2024 yılları arasında intakardiyak cihaz implante edilen yaklaşık 3000 hasta incelenmiş uygun dahil edilme ve dışlama kriterleri sonucunda 1107 açıklanmayan kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hasta analiz edilmiştir. Hastaların klinik ve laboratuvar verileri ile EKG ve EKO verileri hastane kayıt sistemleri, ulusal hasta kayıt bilgi sistemleri ve gereklilik halinde hastalar ile iletişime geçilerek elde edilmiştir. Hastaların implante edilen cihaz türleri ve implantasyon endikasyonları hastanemiz Aritmi ve Elektrofizyoloji biriminin arşiv kayıtlarından elde edilmiştir. Hastaların T-AMYLO skoru ve risk grubu hesaplanarak, kırmızı bayrak bulguların varlığı değerlendirilmiştir. Geriye dönük elde edilebilen EKG kayıtlarından hastaların Total QRS/LVWT oranları hesaplanmıştır.T-AMYLO skoru ve kardiyak amiloidoz için tanımlanan kırmızı bayrak bulguları; tüm nedenlere bağlı ölüm, ölümcül olmayan MI ve ölümcül olmayan SVO'dan oluşan primer sonlanım noktası gelişimi üzerine olan etkileri araştırılmış, sonlanım noktalarını bağımsız öngördürebilen parametreler multivarian COX regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. T-AMYLO skoru ve total kırmızı bayrak sayısının sağ kalım üzerien olan etkisi Kaplan-Meier eğrileri ve ROC Curve analizi ile değerlendirilmiştir. Çalışma protokolu Helsinki Bilgirisine uygun olarak hazırlanmış olup, etik kurulu hastanemizin bağlı olduğu yerel etik kurul komitesinden (İUC Etik Kurul, Seri No: E-74555795-050.04-1036119) alınmıştır. Bulgular: Analiz edilen 1107 hastanın; 442'sine (%39.9) AV blok, 354'üne (%32.0) HSS veya semptomatik sinüzal bradikardi, 210'una (%19.0) yavaş ventrikül yanıtlı AF ve 101 (%9.1) hastaya ise AV blok dışı kardiyak ileti defekti ile cihaz implante edilmiştir. İmplante edilen cihazların %32.8'i tek ventriküler lead'li olup, %67.2'si hem atriyal hem de ventriküler lead'li cihazlardan oluşmaktadır. Primer sonlanım noktası gelişen hastaların; daha yaşlı (74 vs 82, p<0.001) ve erkek cinsiyete (%46.3 vs 58.7%, p<0.001) sahip oldukları gözlenmiş olup bu hastalarda AV blok (%35.5 vs %46.0, p<0.001) ile yavaş ventrikül yanıtlı AF endikasyonları (%15.7 vs %23.4, p<0.001) daha sık izlenmiştir. Ayrıca tek ventriküler lead'li kardiyak cihazlarda primer sonlanım gelişen hastalarda daha fazla sayıda gözlenmiştir (%20.1 vs %29.6%; %5.3 vs %13.2, p<0.001) Primer sonlanım gelişen hastalarda T-AMYLO skoru daha yüksek (1.0 vs 2.9, p<0.001) ve total kırmızı bayrak sayısı daha fazla sayıda (4.5 vs 5.5, p<0.001) izlenmiştir. Benzer şekilde T-AMYLO skoru orta ve yüksek riske sahip hastalarda sonlanımlar daha fazla sayıda gözlenmiştir (%11.5 vs %21.7; %4.7 vs %8.3, p<0.001, sırasıyla). Yapılan regresyon analizleri sonucunda; T-AMYLO skor yüksekliği (HR:1.02, p=0.002), kırmızı bayrak bulgulardan aort kapak hastalığı varlığı (HR:1.29, p=0.030), LVEF >%40 kalp yetersizliği varlığı (HR:1.42, p=0.037), AV blok varlığı (HR:1.48, p=0.013) ve periferik nöropati varlığı (HR:1.52, p=0.002) (sadece tüm nedenlere bağlı ölüm sonlanımı için) primer sonlanım noktası gelişimi ve tüm nedenlere bağlı mortalite için bağımsız öngörücüler olarak saptanmıştır. Kaplan-Meier eğrileri sonucunda, T-AMYLO skoru orta ve yüksek riske sahip olan hastalar ve total kırmızı bayrak sayısı 6 ve üzerinde olan hastaların sağ kalımlarının oldukça düşük olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Total kırmızı bayrak sayısının T-AMYLO risk skoruna göre tüm nedenlere bağlı ölüm gerçekleşimini daha üstün öngördürebildiği saptanmıştır (AUC:0.581; AUC:0.655, p<0.001, sırasıyla) Sonuç: Kardiyak ileti defekti ile cihaz implante edilen hastalarda T-AMYLO risk skoru ve kardiyak amiloidoz için kırmızı bayrak bulguların varlığının kardiyovasküler sonlanımlar ile doğrudan ilişkili olması bu hasta grubunda T-AMYLO skor gibi risk skorlarının valide edilmesine duyulan ihtiyacı göstermektedir. Bu gibi risk skorlarının ve kırmızı bayrak bulguların; özellikle açıklanamayan kardiyak ileti defekti ile cihaz implantasyon ihtiyacı gerektiren hastalarda araştırılması kardiyak amiloidozun erken tanısını kolaylaştırıp özellikle kardiyak ileti defekti bulunan hasta grubunda mortalite üzerine anlamlı katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: kardiyak amiloidoz, kardiyak ileti defektleri, T-AMYLO skoru, Kırmızı bayrak bulgular, CIED

Hidayet Ozan Arabacı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Kardiyoloji Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkateter aort kapak implantasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı ve kardiyovasküler olaylara etkisinin araştırılması

Amaç: Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVİ) yapılan hastalarda işlem döneminde invazif koroner anjiyografi uygulanmasının klinik sonlanım noktaları üzerine etkisinin araştırılması Gereç ve Yöntem: 2017 ve 2024 arasında TAVİ işlemleri retrospektif olarak incelendi. Cerrahi riski yüksek, supra-anüler yerleşimli kendinden genişleyen kapak implantasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Eş zamanlı veya işlem öncesinde İnvaziv Koroner Anjiyografi yapılanlar ile Koroner Anjioyografi (KAG) yapılmayanlar birbiriyle kıyaslandı. Bulgular: KAG yapılan grup ile yapılmayan grup arasında tüm nedenlere bağlı mortalitede belirgin fark bulunurken (%32,1 ile %47,4 p:0,004), kardiyovasküler mortalite açısından anlamlı fark izlenmedi ( %12 ile %14, p :0,350). KAG yapılan grupta komorbidetler, tanı konmuş koroner arter hastalığı ve eşlik eden koroner arter risk faktörleri daha fazla idi. (Miyokard Enfarktüsü öyküsü %20,5 ile %10,5 p:0,013; diyabetes mellitus %54,5 ile %39,3 p:0,006; yaş 78,5±8 ile 84,1±7,4 p: <0,001). Yapısal kalp hasarı sınıflamasına göre kardiyak hasar düzeyi yüksek olan hastaların mortalitesi belirgin olarak yüksek saptandı ve kardiyak ölüm ile bağımsız olarak ilişkilendirildi. Sonuç: TAVİ planlanan hastalarda işlem sonrasında Selektif invaziv koroner anjiyografi zorlaştırdığı bilinmektedir. Ancak çalışmamız Rutin işlem öncesi koroner anjiyografiden veya tam tersi bir yaklaşımdan ziyade hasta bazında karar vermenin ve operatörün tercihine bırakılmasının kardiyovasküler mortalite açısından anlamlı bir fark yaratmadığını göstermiştir.

Gündüz İncesu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertrofik kardiyomiyopati hastalarında 'Speckle Tracking Ekokardiyografi' benek izleme metoduyla elde edilen sol ventrikül multilayer global longitudinal strain ve sol atrial strainin kalp hızı değişkenliğiyle ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışmada amacımız HKMP hastalarında 'Speckle Tracking Ekokardiyografi' Metoduyla Elde Edilen Sol Ventrikül Multilayer Global Longitudinal Strain ve Sol Atrial Strain ile sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirilmesi ve holter kayıtlarından elde edilen ventriküler aritmilerin ve kalp hızı değişkenliğinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM:Kesitsel çalışmaya hipertrofik kardiyomiyopati tanısı alan ve en az bir yıldır bu tanıyla takip edilen 51 kişi hasta grubu olarak alınmıştır.Kontrol grubu olarak hasta grubuyla yaş ortalaması ve cinsiyet olarak benzer 33 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Tüm hastalara Philips Epiq 7 (Philips Medikal Sistemleri, Andover, MA, ABD) ekokardiyografi cihazı ile ekokardiyografik inceleme yapılmıştır.Hastalar LVOT(Sol ventrikül çıkış yolu obstruksiyonu) varlığı/yokluğuna göre; 17 hasta LVOT(+),34 hasta LVOT(-)olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.QLAB 13.0 (Advanced Quantification Software version; Philips) yazılımı yardımıyla strain analizi yapıldı. Tüm hasta grubu ve sağlıklı kontrolleri ekokardiyografik incelemeyi takiben 24 saatlik 3 ve 5 kanallı ritm Holter cihazı Cardioscan12 DMS takıldı. Elde edilen kayıtlar CardioScan 12 yazılımı kullanılarak bilgisayar ortamında değerlendirildi. BULGULAR: HKMP grubunda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubuna göre endokardial, mid(transmural),epikardial GLS strain değerlerinde istatiksel anlamlılık gösteren azalma saptandı.[(Endo GLS:%-16,6 vs %-21,0,p:0,000),(Mid GLS:%-15 vs %-18,8,p:0,000),(Epi GLS:%-13,7 vs %-17,8,p:0,000)] Elde ettiğimiz strain değerleri; proBNP değerleri(biyomarker) ile pozitif korelasyon gösterdi. LVOT varlığı/yokluğuna göre yaptığımız subgrup analizinde;LV(Sol ventrikül) multilayer GLS değerlerinde gruplar arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi( sırasıyla endo,mid,epi;p:0,184,p:358,p:384),ancak mutlak değer olarak her üç katmandaki GLS değeri LVOT(+)grupta daha düşüktü,hasta grupları arasındaki sayı farkı dikkate alındığında hasta sayısı arttıralarak daha büyük bir çalışmada fark istatiksel anlam kazanabilir. Çalışmamızda hasta grubunda ;kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı düzeyde daha fazla NSVT saptandı.(p:0,026)Multilayer GLS azalması ve NSVT sıklığının nedeni HKMP hastalarında fibrotik skar dokuları ve meydana gelen sistolik fonksiyonlardaki erken etkilenme olabilir.Genetik geçişi olan HKMP hastalarında,kontrol grubuna göre ailede ani ölüm öyküsü sıklığı istatiksel anlamlı olarak daha fazla saptadık(p:0,041). Sol atrial strain incelemesi;HKMP hastalarında patogenezde rol alan diyastolik disfonksiyonun tanısında önemli rol alır.Tez çalışmamızda sol atrial strain HKMP hastalarında kontrol grubuna göre LARS,LARSP,LACD ,LACDP,değerlerinde istatiksel anlamlılık gösteren mutlak değerde azalma saptadık(LARS,LARSP,LACD ,LACDP ,p:0,000).Sol atriyum boyutu ,LAVI ölçümleri anlamlı derece daha büyük olarak değerlendirildi[(LA:42,1 vs 36,06 p:0,000)(LAVI: 36,0 vs 24,5,p:0,000)].Ayrıca LAVI ve E/e' gibi konvansiyonel ekokardiyografide kullanılan diyastolik disfonksiyon tanı kriterleri ile sol atrial strain parametrelerinin birçoğunda korelasyon görüldü. Bu tezde ayrıca ;HRV parametrelerinin aritmilerle ilişkisi ve multilayer GLS ve sol atrial strain ile ilişkisini irdeledik,kontrol grubu ve hasta grubu arasında HF parametresi(p:0,002)dışında istatiksel anlamlı fark saptanmadı,farklılık diğer parametreler genelinde görülmedi.Betabloker tedavinin HRV düzeltici etkisine dair yayınlar göz önünde bulundurulduğunda istatiksel anlamlı farklılık olmaması hastaların yoğun betabloker kullanım oranıyla ilişkili olabilir. SONUÇ:Çalışmamız HKMP tanılı hastalarda sistolik ve diyastolik fonksiyonların erken dönem etkilenmesinin speckle tracking ekokardiyografi ile değerlendirilmesi ve ventriküler aritmilerle olan ilişkisi açısından önem taşımaktadır genetik geçişi gösterilen hastalığın sarkomer proteinlerinin mutasyon analizi ve aritmilerin geliştiği fibrotik odakların kardiyak MRI tespiti ile multilayer GLS incelemesinin ilişkisi açısından daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Okan Tepeli
İstanbul University-Cerrahpaşa · Kardiyoloji Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküler erken vuru ablasyonu planlanan hastalarda yapay öğrenme modellemesi kullanımı

Amaçlar: 12 derivasyonlu yüzeyel EKG verileri ile eğitilen yapay öğrenme modellemeleri ile çıkış yolu VEV'lerin yerleşim yerlerinin yüksek doğruluk ve duyarlılıkla belirlenmesi ve RF kateter ablasyonu sonrası nüks öngörüsüyle ilişkilerinin incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Temmuz 2020–Temmuz 2025 arasında merkezimizde gerçekleştirilen çıkış yolu VEV kateter ablasyonları retrospektif olarak analiz edildi. 12 derivasyonlu EKG'lerden çok kanallı sınıflama için 13 kanallı girdi kullanan, daha derin ve geniş bir 1-B evrişimsel sinir ağı mimarisi (1-D CNN, MultiQRSNet) geliştirildi. Üç model eğitildi: (i) Sağ–Sol Model, (ii) Sağ–Sol–İntramural Model, (iii) Sağ–Sol Nüks Modeli. Gruplar arası sonuçlar karşılaştırıldı; çok değişkenli analizlerle nüks belirteçleri değerlendirildi. Bulgular: Sağ ventrikül çıkış yolu hastaları, sol ventrikül çıkış yolu ve intramural gruplara kıyasla daha genç (45,8±15,7 vs 58,4±11,3 ve 55,1±13,9 yıl; p<0,001), daha düşük VKİ sahip (27,1±3,9 vs 30,5±5,4 ve 29,9±5,5 kg/m²; p=0,001) ve komorbiditeleri (hipertansiyon %22 vs %53 ve %46; p=0,004; diyabet %5 vs %22 ve %27; p=0,012) daha az saptandı. Üç modelin performansı da istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). Sağ–Sol model sağ ve sol çıkış yolu ayrımında %98,22 doğruluk ve %98,22 duyarlılık sağladı. Sağ–Sol–İntramural model üç sınıflı ayrımda %60,73 doğruluk elde etti. Sağ–Sol Nüks model ise "kür" ve "nüks" sınıflamasında %69,83 doğruluğa ulaştı. Çok değişkenli analizde ABC-VT risk skoru bağımsız nüks öngördürücüsü olarak belirlendi. (OR: 1,21; p=0,044). Sonuç: Çalışmamızda oluşturduğumuz yapay öğrenme modeli ile, sağ ve sol çıkış yolu ayrımında yüksek kesinlikle bilmekle birlikte intramural odakların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. Nüks öngörüsünde ABC-VT risk skoruyla birlikte Sağ-Sol Nüks modeli de kullanılabilir. Elde ettiğimiz sonuçlar sık VEV ile başvuran hastaların tedavi seçimine yardımcı olup girişim yeri komplikasyonları, işlem süresi ve maliyetlerin azalmasına yardımcı olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: çıkış yolu VEV; intramural odak; yapay öğrenme

Hakan Yalman
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral anuler kalsifikasyonun transkateter aortik valv implantasyonu sonlanımları üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Ciddi aort stenozu olan orta ve yüksek cerrahi riskli hastalarda transkateter aortik valv implantasyonu (TAVİ) standart tedavi haline gelmiştir. Mitral anuler kalsifikasyon (MAK); ciddi aort darlığı olan hastalarda sık görülür ve artmış kardiyovasküler morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Mitral anuler kalsifikasyonun TAVİ sonrası takipte tüm nedenlere bağlı mortalitenin bağımsız bir prediktörü olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı; ciddi aort darlığı olan hastalarda mitral anuler kalsifikasyonun TAVİ sonrası komplikasyonlarla ve mortalite ile ilişkisinin değerlendirilmesi; TAVİ sonrası mortalite ve kalıcı kalp pili ihtiyacının prediktörlerinin belirlenmesidir. Çalışmaya 01.01.2010 - 01.06.2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde ciddi aort darlığı nedeni ile TAVİ yapılan hastalar tarandıktan sonra dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların bazal demografik verileri, laboratuvar ve ekokardiyografik parametreleri, TAVİ işlemine ait verileri kaydedildi. Çalışmanın sonlanım noktaları olarak mitral anuler kalsifikasyonun TAVİ sonrası komplikasyonlarla ilişkisi, TAVİ sonrası kalıcı kalp pili ihtiyacı prediktörlerinin tespit edilmesi, hastane içi ve tüm nedenlere bağlı mortalite oranlarının saptanması ve mortalite ilişkili faktörlerin tespit edilmesi olarak belirlendi. Araştırmaya 98 erkek (%40) ve 147 (% 60) kadın olmak üzere 245 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 76,3 ± 8,3 yıl idi. Hastaların ortalama sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF) % 54,8 ± 11,4; aortik kapak alanı 0,74 ± 0,14 cm2; ve ortalama aortik transvalvuler gradyenti 47,0 ± 14,3 mmHg olarak tespit edildi. 148 (% 60,4) hastada MAK tespit edildi. Hastane içi mortalite 14 (%5,7) hastada gelişti. Ortanca 23,1 (11,6-44,3) aylık takip süresinde hastaların %17,8'ine (n=42) kalıcı kalp pili implantasyonu yapıldı ve tüm nedenlere bağlı mortalite 89 (%36,3) hastada gelişti. MAK olan olgularda; perikardiyal efüzyon (%26,4'e karşı %12,4; p=0,013) ve kontrast nefropatisinin (%21,6'ya karşı %7,2; p=0,005) MAK olmayan hastalara göre daha fazla olduğu tespit edildi. Kalp pili itiyacının prediktörü olarak sadece sol ventrikül çıkış yoluna uzanım gösteren MAK varlığı (HR:3,32; p=0,002) saptandı. RAAS blokörü kullanımı (HR: ; p=0,012), hemoglobin düzeyi (HR:0,79; p=0,006), TAVİ sonrası atriyal fibrilasyon gelişimi (HR:2,39; p=0,002) ve mitral anuler kalsifikasyonun ciddi olması (HR:1,94; p=0,024) tüm nedenlere bağlı mortalitenin öngördürücüleri olarak tespit edildi. Aortik kapak alanı ile MAK volümü (r=0,03; p=0,689), MAK Hounsfield ünitesi (r= -0,007; p=0,934) ve MAK Agatston skoru (r= -0,08; p=0,290) arasında korelasyon saptanmadı. Anahtar Kelimeler: TAVİ, Mitral anuler kalsifikasyon, Aort stenozu

Aort hastalıklarıAort kapak stenozuAort kapağı+4
Yusuf Ziya Şener
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp pili elektrodlarının çıkarılmasında kullanılan iki farklı mekanik dilatör kılıfın akut ve uzun dönem etkinliğinin değerlendirilmesi

Kardiyak implante edilebilir cihazların kullanım sıklığında artmayla paralel olarak; bu cihazlarla ilişkili enfeksiyon, elektrodların çalışmaması, elektrodların yanlış yerleşimi, yeni teknolojik cihaz seviyesine geçilme gereksinimi gibi problemlerin yönetiminde etkin ve güvenilir metodlara gereksinim artmaktadır. Transvenöz kalp pili elektrodunun çıkarılmasında kullanılan teknoloji son on yılda önemli gelişme izlemesine rağmen, bu işlem halen morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. İmplantasyon sonrasında farklı hücresel ve humoral immün mekanizmalarla transvenöz elektrodlar sıklıkla fibrotik kapsül ile sarılmaktadır. Uzun süreli implantasyon süresi bulunan elektrodların çıkarılmasında yardımcı elektrod çıkarma cihazlarına gereksinim duyulmaktadır. Farklı elektrod çıkarma sistemleri arasında literatürde karşılaştırmalı veri çok fazla yoktur. Çalışmamızda iki farklı rotasyonel mekanik dilatör kılıf sistemi ile elektrod çıkarılan hastaların retrospektif olarak analizinden elde edilen işlem başarısı ve oluşan komplikasyonların kıyaslanması amaçlanmıştır. 2009-2018 tarihleri arasında TightRailTM ve Evolution® mekanik dilatör kılıf sistemleri ile ortanca yaşı 60; %72 si erkek olan 302 hastadan 566 elektrod çıkarılmıştır; etkinlik ve güvenlik sonlanım noktaları kıyaslanmıştır. Evolution® grubunda 133 hastadan 233 elektrod; TightRailTM grubunda 169 hastadan 333 elektrod çıkarılmıştır. Evolution® grubundaki hastaların %57,9'u defibrilasyon elektoduna sahiptir ve çıkarılan elektrodların %87,6'sı pasif fiksasyon mekanizmasına sahiptir; elektrod bekleme ortanca süresi 5,1 yıldır; en sık elektrod çıkarılma sebebi %57,9 oranla elektrod disfonksiyonudur. TightRailTM grubundaki hastaların %63,3'ü defibrilasyon elektroduna sahiptir ve çıkarılan elektrodların %73,1'i pasif fiksasyon mekanizmasına sahiptir; elektrod bekleme ortanca süresi 5 yıldır; en sık elektrod çıkarılma sebebi %49,1 oranla kardiyak implante edilebilir cihaz ilişkili enfeksiyondur. Çalışmadaki tüm defibrilasyon elektrodları çift koil özelliğindedir. Evolution® ve TightRailTM grupları arasında işlem başarısı (%93,9; %94), klinik başarı (%99,2; %98) ve komplikasyon gelişimi (%15; %8,9) açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). İşlem başarısı toplam elektrod sayısı, pasif elektrod sayısı, elektrod bekleme süresi fazla olan hastalarda daha düşük olarak saptanmıştır (p<0,05). İşlem başarısı üzerine tek değişkenli analizde anlamlı etkisi olan faktörlerin çok değişkenli analizinde elektrod bekleme süresi, çıkarılan elektrod sayısı ve lökosit düzeyi işlem başarısını etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak gösterilmiştir (p<0,05). İzlem süresi ortanca 4 yıl olup bu süreçte tüm nedenlere bağlı mortalite verileri değerlendirildiğinde; Evolution® grubunda %25,6 oranında ve TightRailTM grubunda %23,1 oranında olmak üzere toplamda 73 hastada mortalite izlenmiştir; her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Eşlik eden diyabetes mellitus, kronik böbrek hastalığı, atriyal fibrilasyon, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıkların bulunması, defibrilasyon elektrodu olması ve artan yaş ile tüm nedenlere bağlı mortalite arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p<0,05). Tüm nedenlere bağlı mortalite ile tek değişkenli analizde ilişki izlenen faktörlerin çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldığında kalp yetersizliği, kronik böbrek hastalığı ve koagülopatinin tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngördüren bağımsız risk faktörleri olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, her iki mekanik dilatör kılıf ile elektrod çıkarılma işlemi yapılan hastaların akut ve uzun dönem izleminde etkinlik, güvenlik ve tüm nedenlere bağlı ölüm açısından fark izlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: Transvenöz elektrod çıkarılması, mekanik rotasyonel kılıf, başarı, mortalite

ElektrotlarKalp pili-yapayMortalite
Nihan Bahadır
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik ventriküler taşikardisi olan hastalarda radyofrekans kateter ablasyonu tedavisinin hastalık sonlanımlarına etkisinin değerlendirilmesi

Tekrarlayıcı ventriküler taşikardi (VT) atakları olan iskemik kardiyomiyopatili hastalarda skar homojenizasyonu temelli kateter ablasyonunun klinik VT ablasyonuna göre daha düşük rekürrens oranına sahip olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı; iskemik kardiyomiyopatisi olan ve VT saptanan hastalarda skar homojenizasyonu temelli radyofrekans (RF) kateter ablasyonunun, bu hasta grubunda başarı ve rekürrens oranlarını, işleme bağlı komplikasyonları, peri ve post-prosedürel mortaliteyi ve bu sonlanımların hastaya ve işleme bağlı öngördürücülerini belirlemektir. Çalışmaya 01.06.2014-30.11.2018 tarihleri arasında iskemik VT nedeniyle kateter ablasyonu yapılmış olan hastalar alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, komorbidite gibi bazal karakteristik özellikleri, işlem öncesi rutin laboratuvar parametreleri, kullandıkları ilaçlar ve ekokardiyografik parametreleri kaydedildi. Çalışmanın sonlanım noktaları olarak hastaların takiplerinde sürekli VT atağı gelişimi, implante edilebilir kardiyoverter defibrilatörü (İCD) olan hastaların VT'ye tedavi öyküsü, hastane içi, erken ve geç mortalite oranları ve peri-prosedürel komplikasyonlar değerlendirildi. Araştırma popülasyonu 120 erkek (%93,8) ve 8 kadın (%6,2) hasta olmak üzere 128 hastadan oluştu. Hastaların ortalama yaşı 66±10 yıl olarak saptandı. Ablasyon öncesi elektriksel fırtına ile başvuran hasta oranı %40,6 (52) olarak saptandı.. Hastaların ortalama sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SolV EF) %29,6±7,2 idi ve tüm hastaların %57,8'inde SolV EF <%30 olarak belirlendi. Tüm popülasyonun %4,7'sinde peri-prosedürel komplikasyon, %2,3'ünde minör komplikasyon ve %2,3'ünde majör komplikasyon saptandı. Ortanca 22,5 (1-54) aylık izlem süresince %34,4 hastada VT rekürrensi saptandı. Takip boyunca tüm nedenlere bağlı mortalite oranı %30,5 olarak hesaplandı. Bu çalışma sonucunda iskemik kardiyomiyopatisi (İKMP) olan ve RF ile VT ablasyonu yapılan hastalarda rekürrensin en önemli prediktörleri olarak perkütan koroner girişim (PKG) öyküsü, elektriksel fırtına ile başvuru ve EF'nin %30'un altında olması (sırasıyla; HR:2,65; %95 GA:1,28-5,58; p=0,010; HR:1,96; %95 GA:1,07-3,58; p=0,039; HR:6,31; %95 GA:1,48-26,94; p=0,013); tüm nedenlere bağlı mortalitenin bağımsız prediktörleri olarak Diyabetes Mellitus (DM) varlığı, NYHA>2 olması, SolV EF yüzdesi ve Beyin natriüretik peptid (BNP) düzeyi (sırasıyla; HR:2,86; %95 GA:1,48-5,51; p=0,002; HR:1,91; %95 GA:1,05-3,66; p=0,045; HR:0,95; %95 GA:0,91-0,98; p=0,038; HR:1,10; %95 GA:1,03-1,18; p=0,004) ; kardiyovasküler mortalitenin en önemli prediktörleri olarak da SolV EF düzeyi, BNP düzeyi ve ilk ablasyon işlemi sonrası uygun şok sayısı (sırasıyla; HR:0,93; %95 GA:0,88-0,98; p=0,013; HR:1,07; %95 GA:1,02-1,11; p=0,002; HR:1,12; %95 GA:1,03-1,22; p=0,011) olarak belirlendi. Anahtar kelimeler: İskemik Kalp Hastalığı, Kateter Ablasyonu, Ventriküler Taşikardi.

AblasyonKalp hastalıklarıKateterizasyon+4
Metin Okşul
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliğinde alveolakapiller membran fonksiyonlarının toraks ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Kalp yetmezliğinin en önemli semptomu pulmoner konjesyona bağlı gelişen dispnedir. Pulmoner konjesyon değerlendirilmesi akciğer grafisi gibi yöntemlerin yanında torasik ultrasonografi ile B çizgi sayısı ve plevral effüzyon değerlendirilmesi ile mümkündür. Kronik kalp yetmezliğinde devamlı pulmoner kapiller basıncı ve volüm fazlalığına bağlı olarak alveolakapiller membranda remodellinge bağlı değişiklikler oluşur.Remodelling sonucunda interstisyumda doku artışına bağlı olarak gaz difüzyon azalmaktadır. İnterstisyum sıvı miktarının yani pulmoner konjesyonu gösteren B çizgi sayısı ile gaz difüzyonu arasındaki ilişkinin gösterilmesi ilgili mevcut veriler azdır. Bizim çalışmamızın amacı kalp yetersizliği hastalarında toraks ultrasonografi ile B çizgi sayısı ve difüzyon testi(DLCO) sonuçlarını karşılaştırarak B çizgi (intertisyum sıvı birikimi) sayısının artışının alveolakapiller membran difüzyon kapasitesi üzerindeki etkisini incelemektir. Yöntem: Prospektif olarak Ocak 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında kliniğimizde yatan akciğer ödem tablosunda dekompanze kalp yetmezliği tanısı alan 80 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yatışının ilk 24 saat içerisinde ekokardiyografi ve Toraks ultrasonografi ile B çizgi sayısı hesaplanması yapılmıştır ve toplam B çizgi sayısı 15 üstü ve altı şeklinde iki gruba ayrılmıştır. Hastanın yeterli düretik tedavi verilmesi sonrasında vizuel analog dispne skalası ve yatak başı nefes darlığı testi ile hastalar dispne açısından değerlendirilmiştir. Testlerden geçen ve tolere edebilen hastalar solunum fonksiyon testi, DLCO testi ve 6 dakika yürüme testi uygulanmıştır. B çizgi sayısı 15 üstü ve altı şeklinde ayrılan iki grup arasında solunum fonksiyon testi, DLCO ve ekokardiyografi sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada dahil edilen 77 hastanın 26'si B çizgi sayısı 15'in altında (18 erkek, ortalama yaş: 48,6±3 yıl, VKİ 27,9±1,09 kg/m2), 51'inde 15'in üstünde (36 erkek, ortalama yaş 53,73±2,02,VKİ 28,2±0,55kg/m2) dir. B çizgi sayısı >15 olan grupta RVEF daha düşük (p=0,003), RVSm daha düşük (p=0,014), SPAP daha yüksek (p<0,0001), TRV daha yüksek (p=0,001), VCİ çapı daha dilate (p<0,0001), LA volümü daha fazla(p=0,007), mitral yetmezliği (p=0,043) ve pulmoner yetmezliği daha fazla (p<0,0001) saptanmıştır. B çizgi sayısının 15'in üstünde olan grupta GFR daha düşük (p=0,016), hiponatremi belirgin (p<0,0001), hemoglobin değerleri daha düşük (p=0,004), AST daha yüksek (p=0,007) ve NT-ProBNP daha yüksek (p<0,0001) tir. Hastaların yeterli diüretik tedavi sonrası yapılan solunum fonksiyon testi, DLCO ve 6 dakika yürüme testi sonuçlarında B çizgi sayısı 15'in üstünde olan grupta FVC daha düşük (p=0,008), FEV1 daha düşük(p=0,036), düzeltilmiş DLCO daha düşük (p<0,0001), 6 dakika yürüme testi daha düşük(p<0,0001) saptanmıştır. FEV1/FVC açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmaya alınan hastanın hastanede yatışı sırasında 16'sına (6'sı B çizgi 15 altı,10'u B çizgi 15 üstü) sağ kateterizasyon yapılmıştır ve sonuçlar karşılaştırıldığında B çizgisi 15'in üstünde olan grupta PVR daha yüksek (p=0,039) bulunmuştur. Sonuç: B çizgi sayısı 15'in üstünde olması difüzyon kapasitesi azalması, solunum fonksiyonunda restriktif patern, sağ ventrikül fonksiyon azalması ve pulmoner vasküler direnç yükselmesi açısından öngördürücüsü olabilir. B çizgisi sayısının >15 olan grupta kalp yetmezliğinin prognoz göstergelerinin daha kötü olması nedeniyle kalp yetmezliğinde bir kötü prognoz göstergesi olabilir.

DispneaKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+1
Ecem Gürses
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite pulmoner arteriyel hipertansiyon(PAH) merkezinde doğumsal kalp hastalıkları ile ilişkili PAH tanısı ile takip altında olan hastaların uzun dönem izlemi: Gerçek yaşam verileri

Giriş: DKH-PAH, şant varlığında DKH'nın herhangi bir döneminde gelişebilen, yüksek morbidite ve mortalite oranı ile karakterize heterojen hasta popülasyonunu içeren bir hastalıktır. Bu hastaları tanımlamak için Anatomik-Fizyolojik ve Klinik sınıflamalar kullanılmaktadır. Literatürde anatomik ve klinik sınıfların sağkalımını değerlendiren birkaç çalışma olsa da sınıflar arasında sağkalım farkı henüz tam belirlenememiştir. Ayrıca DKH- PAH hastalarında mortaliteni öngördürücü parametreleri de henüz kesinleşmemiştir. Amaç: Çalışmamızda DKH-PAH'ın hem anatomik, hem de klinik sınıflarının 5 ve 10 yıllık sağkalımını ve mortalitenin prognostik faktörlerini saptamaya çalıştık. Aynı zamanda DKH-PAH hastalarının hastalıkla ilgili hayat kalitesini, duygu-durum bozuklukarını ve bilişsel fonksiyonlarını değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Çalışmamızın retrospektif ve kesitsel olmak üzere 2 komponenti vardır. Kliniğimizde izlenmiş olan 82 DKH-PAH hastası geriye-dönük olarak değerlendirilerek sağkalım analizleri yapıldı ve prognostik faktörler belirlendi. Hayatta olan 40 DKH-PAH hastasına ise kesitsel olarak SF-36, MoCA ve HAD ölçekleri uygulandı. Bulgular: Toplamda 82 hasta (%62.2'si kadın, yaş: 39±15 yıl) çalışmaya dahil edildi. ES, Sol-Sağ şanta bağlı PAH, Küçük defekt bağlı PAH ve Düzeltici kalp cerrahisinden sonra gelişen PAH grupları için 5 yıllık sağkalım sırasıyla %85, %88, %50 ve %83 olarak saptandı. ES, Sol-Sağ şanta bağlı PAH ve Düzeltici kalp cerrahisinden sonra gelişen PAH grupları için 10 yıllık sağkalım ise sırasıyla %78, %70 ve % 53şeklinde idi (p=0.022). Anatomik sınıfların 5 yıllık sağkalımları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.422). Çok-değişkenli analizlerde yüksek Nt-Pro BNP ve yüksek SaAB mortalite açısından öngördürücü bulundu. (p=0.009 ve p=0.022). Hasta grubunun SF-36 parametreleri Türkiye ortalaması ile karşılaştırıldığında Ruhsal sağlık dışında tüm parametrelerin daha düşük olduğu ve hastaların hayat kalitesinde ciddi bozulma olduğu saptandı. 5 (%12.5) hastanın anksiyete, 10 (%25) hastanın depresyon açısından risk taşıdığı, 26 (%69) hastada ise hafif bilişsel bozukluk olabileceği saptandı. Sonuç: En iyi 5 yıllık sağkalım Sol-sağ şanta PAH sınıfında, en kötü sağkalım ise Küçük defekte bağlı PAH sınıfında saptandı. ES grubunun 10 yıllık sağkalımı ise Sol-sağ şanta bağlı PAH grubundan daha iyi idi. Tek-değişkenli analizlerde 17 parametre ölüm açısından prognostik öneme sahip bulunsa da, çokdeğişkenli analizlerde sadece 2 parametre (yüksek Nt-Pro BNP ve SaAB) ölüm ile ilişkili bulundu. DKH-PAH hastalarının hayat kalitesinde belirgin kötüleşme olduğu, duygu-durum bozukluğunun da hayat kalitesini etkilediği görüldü.

HastanelerHastaneler-üniversiteHipertansiyon-pulmoner+4
Hamida Mukhtarzade
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipertansiyon ön tanılı olgularda; pulmoner arter sertliği, sağ ventrikül yapı ve fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans görüntüleme ve sağ kalp kateterizasyonu bulgularının korelasyonu

Giriş: Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon (PAH) nadir görülen, progresif seyirli, sağ ventrikül (RV) yetmezliğine neden olabilen mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Erken tanısı ve spesifik tedavisinin erken başlanması hastalığın kötü gidişatını yavaşlatmada önem arz etmektedir. RV yapı ve fonksiyonlarının değerlendirilmesi de prognoz ve takipteki tedavi yanıtına karar vermede önemlidir. Ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans (MRG) ve sağ kalp kateterizasyonu (SKK) PHT'deki değişikliklerin değerlendirildiği tanı yöntemleridir. PHT kesin tanısı SKK ile invaziv olarak basınçların ölçülmesi ile konulmaktadır. Olası komplikasyon riskleri nedeniyle non-invaziv tanı yöntemleri son zamanlarda dikkat çekmektedir. İnvaziv ve non-invaziv yöntemlerle değerlendirilebilen pulmoner arter sertliği (PAS), daha önce yapılan PHT ile ilişkili çalışmalarda prognostik bir belirteç olarak değerlendirilmiştir. PHT tedavisine alınan klinik yanıtın PAS ile takip edilip edilemeyeceğini değerlendiren çalışmalar da mevcuttur. Çalışmamızda RV yapı ve fonksiyonları, PAS bu tanı yöntemleri ile değerlendirildi. PA sertliği, 24 saat içinde MRG ve SKK yöntemleri ile değerlendirildi. Bu iki yöntemin birbiri ile korelasyonunun gösterilmesi, PHT tanı, takip ve tedavisinde non- invaziv yöntemlerin kullanılması açısından destekleyici olacaktır. Metod ve sonuç: 35 PHT ön tanılı hastaya (27 kadın 8 erkek) 24 saat içinde SKK ve MRG uygulandı. Daha sonra veriler gözden geçirilirken 3 olgu dışlandı. 16 PAH'lı olgu ve SKK ile oPAB'ı normal olan 16 olgu çalışmaya dahil edildi. PAH'lı olgularda RV FAC 37,95±8,39%, PAH'ı olmayan olgularda 46,91±6,66% saptandı (p=0,001). PAH'lı olgularda beklendiği üzere, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde sPAB ve MPA (ana pulmoner arter çapı) daha yüksek, TAPSE ve RV Sm daha düşük saptandı. RVFAC ve kardiyak MRG ile ölçülen RVEF arasında güçlü korelasyon saptandı. Çalışmamızda PA/Aortik çap oranı 1.0377 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'i 92.3% duyarlılık ve 81.8% özgüllük ile öngörmektedir. RV/PA coupling, 0.7885 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'i 92.3% duyarlılık ve 75% özgüllük ile öngörmektedir. Pulsatilite 34.70 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'ı 92.3% duyarlılık ve 81.2% özgüllük ile öngörmektedir. Pulsatilite, PA/Aortik çap oranı ve RV-PA coupling değerleri oPAB, PVR, PVRi ile güçlü biçimde korele idi. PAC and PACi ile pulsatilite, PA/Aortik çap oranı ve RV-PA coupling oranı arasında orta dereceli korelasyon vardı. MRG ile değerlendirilen RVEF ve RV FAC ile PVRi arasında güçlü negatif korelasyon, PACi arasında orta düzeyde negatif korelasyon mevcuttu. PAH'lı olgularda pulsatilite, PA/Aortik çap oranı, kompliyans, kapasitans, RV-PA coupling ile oPAB arasında güçlü korelasyon, elastisite modülleri ile oPAB arasında çok güçlü korelasyon saptandı. Gruplar arasında hacimler, kardiyak debi ve kardiyak indeks arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç : Çalışmamızda PAH'ın değerlendirilmesinde MRG ve SKK ile ölçülen parametrelerde orta, güçlü ve çok güçlü korelasyonlar saptandı. PA/Aortik oran, pulsatilite ve RV coupling oPAB≥25mmHg saptanmasını yüksek duyarlılık ve özgüllük ile öngördüremektedir. Bu bilginin günlük pratikte kullanılması ve PA sertliği parametrelerinin valide edilebilmesi için daha fazla çalışmalara ihtiyaç vardır. Destekleyici çalışmalar ve gelişen MRG teknolojisi ile PAH algoritmalarında kardiyak MRG daha sık kullanılan bir yöntem olacaktır. Anahtar kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, vasküler stiffness, pulmoner arter kateterizasyonu, manyetik rezonans görüntüleme, transtorasik ekokardiyografi.

AterosklerozEkokardiyografiEkokardiyografi-doppler+3
Songül Akkoyun
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda uzamış antitrombosit tedavinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Güncel kılavuzlarda önerilmesine rağmen stent takılmış hastalarda kanama ve iskemik olay riskini belirleyen skorlama sistemleri olan DAPT ve PECISE-DAPT skorları yeterli kullanılmamakta ve bu skor sonuçlarına göre antiplatelet tedavinin düzenlenmesi yapılmamaktadır. Önerilen skorlama sistemleri geniş randomize kontrollü çalışmaların datalarını kullanarak geliştirilmiş olsa da gerçek yaşam verileri kısıtlıdır. Üçüncü basamak sağlık kurumu başvurusu olan koroner arter hastalarında risk skorlarına göre ikili antiplatelet kullanım sürelerinin araştırılması ve riske uygun antiplatelet tedavi düzenlenmeyen hastalarda gelişen olayların değerlendirilmesi yapılarak kılavuzlarda önerilen skorların gerçek yaşamda uygulanma oranlarını ve klinik pratikte faydalarının araştırılması amacıyla mevcut çalışma tasarlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 - Mayıs 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran perkütan koroner girişim uygulanmış hastaların ikili antiplatelet tedavi kullanımı değerlendirilmiştir. Perkütan koroner girişim sonrası en az 1 yılını doldurmuş 419 olgudan dahil edilme ve dışlanma kriterlerini karşılayan 386 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastaların DAPT ve PRECISE-DAPT skoru hesaplanmıştır. Birincil sonlanım noktası olarak 1. yıl sonunda skorlar önerisi doğrultusunda uygun kullanılmış ikili antitrombosit tedavi oranları Kabul edilmiştir. İkincil sonlanım noktası olarak ikili antiplatelet kullanım durumu ile ciddi kanama ve akut stent trombozu olaylarının ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 386 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 61, %42'i kadındı.Hastaların %81.4 (298)'ü akut koroner sendrom (AKS) tanısına sahipti. Çalışmaya alınan hastaların % 36.1'inde PRECISE-DAPT skoru yüksek risk grubunda iken; 1. yıl sonunda hesaplanan DAPT skoru hastaların %62.6'sında yüksek riskli idi. Hastaların %49.2'si düşük PREICISE-DAPT, yüksek DAPT skoruna sahipti. Kılavuz önerileri doğrultusunda bu hasta grubunun bir yıldan uzun ikili antiplatelet tedavi alması gerekirken birinci yıldan sonra ikili antiplatelet tedaviye devam eden hastaların oranı %15'dir. Akut stent trombozu olan 20 (%5.5) hasta saptandı. BARC-3 ve üstü kanama 17 (%4.6) hastada saptandı. Stent trombozu olaylarının %70 (14)'i 1. yılın sonunda gelişti. 1.yılın sonunda tromboz gelişen hastaların %60 (12)'ı skorlara göre 1 yıldan uzun ikili antiplatelet kullanılması gereken hastalarken (yüksek DAPT, düşük PRECISE-DAPT skoru) olay zamanı sadece ASA almaktaydı. BARC-3 ve üstü kanama gelişen 17 hastadan 4'ü skorları açısından yüksek kanama düşük tromboz riskine sahipti (yüksek PRECISE-DAPT, düşük DAPT skoru) ve kılavuz önerisine göre 6 ay ikili antiplatelet kullanılması yeterli olabilecekken 6 aydan sonra tedavi devamında kanama gelişmiştir. Sonuç: Koroner arter hastalarında uygulanması gereken ikili antiplatelet tedavi stratejisi uzun yıllar boyunca tartışılmıştır ve tartışılmaya devam edilmektedir. Mevcut çalışma bu skorların günlük pratikte yeteri kadar kullanılmadığını göstermiştir ve skorlara uyulmadığı durumlarda kanama ve stent trombozlarının yüksek olduğu izlenmiştir. Ayrıca çalışma bu skorların gerçek yaşamda karşılaşılan hastalarda da etkili bir şekilde kötü sonlanımları öngörebildiğini göstermiştir. DAPT skoru ve PRECISE-DAPT skoru günlük pratiğimizde daha fazla oranda kullanılmalıdır. Bu sayede daha etkin ve daha güvenli tedavi stratejisi uygulanabilir.

AntitrombinlerCerrahi işlemler-minimal girişimselKoroner arter hastalığı+1
Yavuz Selim Kılıç
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dekompanse kalp yetersizliği ile kardiyoloji bölümüne başvuran hastaların takip verilerinin hastaneye başvuru ve mortalite öngördürücülüğünün değerlendirilmesi açısından retrospektif analizi

Giriş: Dekompanse kalp yetersizliği ile hastaneye başvuran hastalarda erken dönemde tekrar hastaneye başvuru ve mortalite riski oldukça yüksek olup; pulmoner konjesyonun değerlendirilmesinde ve hastaların takibinde kullanılabilecek biyobelirteçler ile ilgili veriler sınırlıdır. Amaç: DKY hastalarında taburculuk sonrası hastaneye tekrar başvuru ve mortalite riskini öngörmede kullanılabilecek biyobelirteçlerin saptanması ve bu biyobelirteçlerin konjesyonla korelasyonunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Metot: Çalışma gözlemsel araştırma olarak planlandı. Dekompanse kalp yetersizliği ile kardiyoloji kliniğine yatışı yapılan ve en az 6 aydır düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği tanısı olan hastalar dışlama kriterlerine göre değerlendirildikten sonra, uygun bulunan 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların bazal ekokardiyografisine ek olarak akciğer ultrasonunda 28 zon metodu kullanılarak B çizgi sayıları hesaplandı. Hastaların ultrason ve laboratuar bulguları dekompanse kalp yetersizliği (DKY) anında ve taburculuk anında değerlendirildi, değişim miktarı yüzde olarak hesaplandı. Hastaneye tekrar başvuru ve mortalite için bağımsız risk faktörleri çok değişkenli cox regresyon modeli ile değerlendirildi ve modele everest skoru, kreatinin, NT pro-BNP, B çizgi ve VCI ekspiratuar çap düzeyleri dahil edildi. Bulgular: DKY anında NT pro-BNP, B-çizgi ve VCI ekspiratuar çapı taburculuk anına kıyasla anlamlı olarak azalma gösterdi (p<0,001). Tekrar hastaneye başvuru ve mortalite riskinde; hem DKY anında hem de taburculukta NT pro-BNP ve B-çizgi düzeyleri bağımsız prediktörler olarak saptandı. Çok değişkenli analizlerde diğer risk faktörlerinin etkileri göz önüne alındığında VCI ekspiratuar çapının anlamlılığını yitirdiği gösterildi. Mortalite riskini öngörmede NT proBNP ve B-çizgi düzeylerindeki yüzde değişimin yüksek tanısal performans sergilediği gösterildi. Sonuç: Araştırmamızda NT-pro BNP ve B-çizgi düzeyleri DKY hastalarında güçlü prognostik faktörler olarak saptandı. Ayrıca biyomarkerlerin ardışık olarak izlemi ve kombine halinde değerlendirilmesinin tanısal ayırımda daha güçlü olacağı yönünde bulgular gösterilmiştir. Klinik uygulamada bu bulguların geçerliliği için daha geniş randomize kontrollü prospektif araştırmalara ihtiyaç vardır.

Hasta başvurusuHasta başvurusu-tekrarHasta takibi+5
Yeşim Bayazıt Candemir
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hiperglisemik hastalarda insülin infüzyonu ile akut kan şekeri regülasyonunun endotel fonksiyonlarına etkisi

Amaç: Diyabetik hiperglisemik hastalarda insülin infüzyonu ile akut kan şekeri regülasyonunun endotel fonksiyonlarına etkisinin belirlenmesi Gereç ve yöntem: Dahil edilme kriterlerini (Endokrinoloji BD tarafından kan şekeri regülasyonu amaçlı iv insülin infüzyonu kararı alınan, 18-75 yaş arası) karşılayan hiperglisemik 44 olgu, çalışma kendilerine anlatılıp, onam formlarını imzaladıktan sonra çalışmaya alınmışlardır. Çalışma tek merkezli, prospektif, gözlemsel ilaç çalışması niteliğindedir. Endotel fonksiyonlarının değerlendirilmesi için yapılan brakiyal arter ultrasonografisinde Akım Aracılı Dilatasyon (FMD) % yöntemi kullanıldı. Brakiyal ultrasonografik değerlendirme iv insülin infüzyonu başlanması planlanan hastalara infüzyon başlanmadan önce ve infüzyon stoplandıktan hemen sonra toplamda 2 kez yapıldı. Hastaların koroner arter hastalığı, hipertansiyon, hiperlipidemi, atriyal fibrilasyon, kronik böbrek yetmezliği, kronik kalp yetmezliği, kalp kapak bozukluğu, tiroit hastalığı, sigara kullanımı açısından dağılımları değerlendirildi ve bilgileri olgu rapor formuna kaydedildi. Olguların 12 derivasyonlu elektrokardiyografi bulguları (ritim, kalp hızı, QRS süresi ve morfolojisi), sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, aldıkları tıbbi tedavileri, hemogram, üre, kreatinin, lipit profili, HbA1c ve insülin infüzyonu öncesi ve sonrası kan şeker düzeyi belirlenip olgu rapor formuna kaydedildi. Bulgular: Hasta grubunun ortalama yaşı 54.9±13.6 ve % 54.5'i kadındı. Hiperglisemik dönem ile normoglisemik dönem kendi aralarında karşılaştırıldığında normoglisemik dönemde ölçülen FMD parametresi istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (6,13±3,11'e karşı 10,89±3,65 p<0.001). DM hasta grubunda FMD değeri, tedavi sonrası dahi kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptandı ( FMD için 10,89±3,65'e karşı 12,84±1,86 p<0.006). Sonuç: Tip 2 DM hastalarında kan glukoz düzeyi yüksekliği sırasında FMD gibi endotel fonksiyonunu gösteren parametrelerde düşme mevcuttur ve bu durum hiperglisemik DM hastalarında koroner arter hastalık riskini ve diyabetik vasküler komplikasyon riskini artıran bir durum olabilir. Ayrıca glisemik kontrol sonrası bozulmuş endotel fonksiyonlarında anlamlı düzelme olsa da FMD değerlerinin sağlıklı kontrollere göre düşüklüğü devam etmektedir. Anahtar sözcükler: Diyabet; Hiperglisemi; Endotel disfonksiyonu; Akım aracılı dilatasyon

Diabetes mellitusEndotelyumHiperglisemi+2
Ganbar Mammadov
Ege University
2019
00