Zonguldak Bülent Ecevit University
Discipline

Histology and Embryology

Zonguldak Bülent Ecevit University

148

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

6-9 aylık insan fetusu dalak hücrelerinin flow cytometric ve immunuhistokimyasal yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada insan fetusu dalağının gelişimini ışık mikroskobu ve akım sitometrik analiz ile inceleyerek, morfolojik ve fonksiyonel bakımdan erişkin dalağı ile karşılaştırmak ve yapılacak olan araştırmalara katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışma Nisan 1995 - Mart 1997 tarihleri arsında K.T.Ü. Tıp Fakültesi Histoloji - Embriyoloji Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışma grupları intrauterin yaşlan 21,5 -36,1 hafta arasında değişen toplam 42 adet fetus ve 7 adet erişkin otopsi materyalinde oluşturuldu. Kapsül ve trabeküllerdeki bağ dokusu komponentleri, kırmızı-beyaz pulpa gelişimi histokimyasal reaksiyonlarla, dalak hücrelerinin proliferasyon gücü akım sitometrik analizlerle incelendi. Işık mikroskobik çalışmada, kapsül ve trabeküllerin ayrıntılı yapısı, kırmızı-beyaz pulpa farklılaşması, a.sentralis çevresinde lenfosit birikimi ve lenfoid folliküllerinin sayı ve hacim artışı, a.sentralis oluşumu, kapsül ve trabeküllerde kollagen fibril birikiminin fetal gelişimle paralellik gösterdiği tespit edildi. Akım sitometrik analizde S faz (DNA sentez fazı) değerleri ileri fetal haftalarda erken fetal haftalara göre kayda değer ölçüde yüksek bulundu. Bu değerlerin yetişkin dalak örneklerinde düşük olduğu görüldü.

Akım sitometrisiDalakFetüs+1
Ersen Odacı
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1997
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan fetusunda lenfo-retiküler sisteme dahil Apendiks'in histolojik ve embriyolojik araştırılması

Bu çalışmada insan fetusu apendiksinin gelişimini ışık mikroskobu ve akım sitometrik analiz ile inceleyerek, morfolojik ve fonksiyonel bakımdan erişkin apendiksi ile karşılaştırmak ve yapılacak olan araştırmalara katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışma Ekim 1996-Eylül 1997 tarihleri arsında K.T.Ü. Tıp Fakültesi Histoloji- Embriyoloji Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışma grupları intrauterin yaşları 18,2-36,4 hafta arasında değişen toplam 30 adet fetus ve 5 adet erişkin otopsi materyalinden oluşturuldu. Ayrıntılı histolojik yapı, kript gelişimi ve lenfoid follikül oluşumu histolojik boyama yöntemleri ile, apendiks hücrelerinin proliferasyon gücü ise akım sitometrik analizlerle incelendi. Işık mikroskobik çalışmada, yapısal olarak seroza-kas-mukoza gibi olgun histolojik tabakalanma ve kript yapısının 31-36 haftalardan itibaren ortaya çıktığı tespit edildi. Bu niteliğin de agregat lenfoid folliküller (peyer plakları) ile ortaya çıktığı ve gelişim süresince apendiks ana histolojik katları ile lenfoid dokunun paralel geliştiğini kanıtlamaktadır. Akım sitometrik analizde S faz (DNA sentez fazı) değerleri ileri fetal haftalarda erken fetal haftalara göre kayda değer ölçüde yüksek bulundu. Bu değerlerin yetişkin apendiks örneklerinde düşük olduğu görüldü.

Akım sitometrisiApendiksFetüs
M. Ayşe Arvas
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel iskemi-reperfüzyon hasarına karşı mirisetin'in over ve oosit kalitesi üzerine etkilerinin mikroskobik ve biyokimyasal analizlerle araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, over detorsiyonunu takiben gelişen iskemi-reperfüzyon hasarında Mirisetin'in olası koruyucu etkilerini sıçan modelinde histokimyasal ve biyokimyasal analizlerle araştırmak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Wistar Albino cinsi 32 dişi sıçan Kontrol, İskemi, İskemi-Reperfüzyon (İ/R) ve Tedavi olarak rastgele 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplara abdominal insizyon yapıldı. Kontrol hariç diğer gruplara over torsiyonu uygulandı. İ/R ve Tedavi gruplarına torsiyonu takiben 3 saat sonra detorsiyon yapıldı. Tedavi grubuna ilaveten intraperitonel Mirisetin (20 mg/kg) verildi. Sıçanlar üç östrus siklusu boyunca takip edildikten sonra tüm gruplara oosit stimülasyonu için hormonlar uygulandı. Sıçanlar eksanguinasyonla sakrifiye edilerek kan örnekleri ve overler alındı. Kanda AMH, GSH, NF-B, TNF ve IL-1 düzeyleri ELISA ile ölçüldü. Tüm sıçanların sağ overlerinden toplanan oositler invert mikroskopta incelendi. Histolojik takibe alınan sol overlerin H-E, Masson-Trikrom ve immünperoksidaz yöntemleriyle boyanan kesitleri ışık mikroskobunda değerlendirildi. BULGULAR: Histopatolojik over hasarını değerlendirmek için kesitlerde vasküler dilatasyon-hemoraji, ödem, doku ayrışması ve foliküler dejenerasyon skorlaması yapıldı. Kontrol grubuyla kıyaslandığında, İskemi ve İ/R gruplarında doku hasarı anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001) bulunurken, Tedavi grubunda saptanan minimal hasar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Tedavi grubundaki hasar İskemi ve İ/R gruplarına kıyasla anlamlı olarak düşüktü (p<0,01). VEGF ve Caspase-3 antikorları ile işaretlenen immün-pozitif hücre sayıları İskemi ve İ/R gruplarında, Kontrol ve Tedavi gruplarına kıyasla anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). Kontrol ve Tedavi grupları kıyaslandığında, VEGF-pozitif hücreler ve Caspase3-pozitif hücreler sırasıyla p<0,05 ve p<0,001 düzeyinde Tedavi grubunda yüksek bulundu. Toplam oosit sayısı, İskemi ve İ/R gruplarında Kontrole kıyasla anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,001); Kontrol ile Tedavi grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Biyokimyasal analizlerde, IL-1 bakımından, İskemi ve Tedavi grupları arasında anlamlı fark olması (p=0,05) dışında, diğer analizlerde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Elde dilen bulgular ışığında, over torsiyonu/detorsiyonu ile gelişen klinik tabloda tedaviye Mirisetin eklenmesinin iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu olabileceği sonucuna varıldı.

Sevda Aydın
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan testiküler germ hücre tümörlerinde uygulanan klasik bep tedavisinde bor'un tedaviyi arttırıcı etkinliğinin araştırılması: İn vitro çalışma

GİRİŞ VE AMAÇ: Erkeklerin testis tümörüne yakalanma insidansı düşük olsa da son yıllarda bu oran artmaktadır. İnsan germ hücreli testis tümörlerinde (HGCT) uygulanan klasik BEP tedavisi her ne kadar etkin bir tedavi olsa da toksik etkileri nedeniyle önemli yan etkilere sahiptir. Çalışmamızda ülkemizde dünya rezervinin %70'inin bulunduğu ve birçok çalışmada olumlu tedavi edici veya destek sağlayıcı etkileri olduğu bilinen Bor elementinin BEP tedavisine yapabileceği olumlu veya olumsuz etkiyi belirleme amaçlanmıştır.YÖNTEM: Deneysel çalışma 5 grup şeklinde HGCT hücre hattı kullanılarak yapıldı.Tüm gruplara BEP kemoterapisi uygulandı. Bir grup kontrol grubu olarak belirlendi.Onun dışında kalan dört gruba artan dozlarda boraks uygulandı. Kontrol grubu: BEP. Grup 1: BEP+0,5 µg/ml Boraks. Grup 2: BEP+1 µg/ml Boraks. Grup 3: BEP+5 µg/ml Boraks. Grup 4: BEP+10 µg/ml Boraks. Kültür ortamında MTT ile hücre viabilitesi ölçüldü. İmmunositokimyasal olarak da Bax, Bcl-2, Kaspaz-3 ve VEGF gibi parametreler bakıldı. İmmunositokimyasal boyamalar mikroskop altında değerlendirildi. Her grupta her parametre için immunopozitif ve immunonegatif hücreler sayıldı ve elde edilen rakamlar istatistiksel değerlendirme için kullanıldı.BULGULAR: İmmünositokimyasal parametreler tüm gruplarda kontrol grubuna yakın düzeylerde bulundu ve gruplar arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0.05).TARTIŞMA VE SONUÇ: Yaptığımız çalışma boraksın Bax, Bcl-2, Kaspaz-3 ve VEGF ekspresyonları üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını ancak geniş kapsamlı yapılan bu çalışmanın diğer çalışmalara ışık tutabileceğini ve in vivo çalışmalarla bulguların değerlendirilmesinin uygun olacağını göstermektedir.

Antineoplastik ajanlarBleomisinBor+7
Merve Şengül
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan Testiküler germ hücre tümörlerinde uygulanan klasik BEP tedavisinde Bevacizumab 'ın tedaviyi arttırıcı etkinliğinin araştırılması: İn vitro çalışma

Testis kanseri, erkek ürogenital sistem tümörlerinin %13-23'ünü oluşturur. Testis tümörleri 20 – 40 yaş arası erkeklerde en sık rastlanan malign tümörlerdir ve % 90-95'ini germ hücre kökenlidir. İnsan testiküler germ hücre tümörü tedavisinde yaygın olarak üçlü ilaç kokteyli olan BEP (Bleomisin, Etoposit, Cisplatin) kombinasyonu kullanılır. Bu kombinasyon %90 oranında tedavi edici etkinliğe sahip olsa da yan etkilerin fazla olması yeni tedavi protokolleri geliştirilmesi gerekliliğini doğurmuştur. Bevacizumab birçok tümör tipinin tedavisinde kullanılan anti –tümör bir ilaç olup tümör hücrelerine doğrudan etki etmek yerine onları besleyen damarları hedef alır. Çalışmamızın amacı; BEP tedavisini potansiyalize edebileceğini düşündüğümüz, son dönemde kullanımı giderek yaygınlaşan bir kemoterapötik olan anti-VEGF özellikte bevacizumab'ın bu tedavi üzerine potansiyalize veya inhibe edici etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamızda ACC 811 İnsan Germ Hücre Tümörü hücre hattında, hücre kültürü ortamında BEP kombinasyonuna ait IC50 doz belirlendikten sonra bu doz farklı bevazicumab dozları ile kombine ederek bu kombinasyonlardaki viabiliteler MTT kullanılmak suretiyle hesaplandı. MTT sonuçları alınırken aynı örneklerden immunositokimyasal boyamalar yapılarak örneklerdeki VEGF, Caspase-3, Bax ve Bcl-2 ekspresyonları belirlenip değerlendirildi Daha sonra ışık mikroskobunda immunopozitif ve immunonegatif hücreler sayılıp birbirine oranlandı ve sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak; GCTT hücre hattında bevazicumab hücre ölümünü arttırıcı bir etki yapmasına karşın bu etkisini Bax, Bcl2 ve Caspase 3 yolakları üzerinden yapmadığı hutemel başka bir yolak aktivasyonu veya inhibisyonu yoluyla etkin olduğunu düşünmekteyiz. VEGF üzerinde önceleri artan anti VEGF etkininde daha yüksek dozlarda azalması bize bevazicumabın bu tümör tipinde çok etkin olamayacğını ancak ileri ve daha geniş spektrumlu çalışmalarla bu verilerin desteklenmesi gerekliliğini ortaya koymuştur

Antineoplastik ajanlarBevacizumabBleomisin+7
Emre Koç
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel tip 1 diabet oluşturulmuş ratlarda mezenşimal kök hücre ile insülin tedavisinin karşılaştırılması

Deneysel Tip 1 Diabet Oluşturulmuş Ratlarda Mezenşimal Kök Hücre Tedavisi ile İnsülin Tedavisinin Karşılaştırılması Beta hücre harabiyetiyle karakterize diyabet dünya çapında mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinin başında gelmektedir. Günümüzde en yaygın klinik tedavi uygulaması olarak ekzojen kaynaklı insülin replasmanı kullanılmaktadır. Bununla birlikte uzun süreli insülin kullanımının meydana getirdiği komplikasyonlar nedeniyle alternatif tedavi şekilleri araştırılmaktadır. MKH tedavisi bu uygulamalar içinde üzerinde çalışılan yöntemlerden birisidir. Ancak kök hücre uygulaması sonrasında multifaktöriyel olumsuz şartların oluşturduğu hücresel stres nedeniyle meydana gelen hücre kaybı kök hücre tedavisi modellerinin geliştirilmesine yönelik bir araştırma alanının doğmasına neden olmuştur. Çalışmamızda MKH'lerin erkek albino sıçanlarında Streptozotosin ile indüklenen diyabet üzerindeki etkisini, potansiyel terapötik etkisini ve insan hastalıklarında olası uygulamalarını keşfetmeyi amaçladık. Bu araştırmada 24 erkek Wistar albino cinsi rat (250 - 300 gram) kullanıldı. Dört gruba ayrıldı: Grup I (Diyabetik grup), Grup 2 (İnsülin tedavisi alan diyabetik grup), Grup 3 (MKH ile tedavi edilen diyabetik grup) ve Grup 4 (MKH ve İnsülinle tedavi edilen diyabetik grup). Diyabet modeli, STZ'nin (50 mg / kg) intraperitonal enjeksiyonu ile oluşturuldu. MKH, Grup 3 ve Grup 4'te sıçan pankreasına intrapankreatik olarak tek seferde enjekte edildi ve üç hafta sonra bütün deney grupları sakrifiye edildi. Deney süresince tüm deneklerin kan glikoz ve insulin seviyeleri ölçüldü. Sonuç olarak MKH tedavisi istatiksel olarak anlamlı olmamasına karşın Tip 1 diyabet oluşturulan ratlarda dokusal düzeyde önemli rejeneratif yeteneklere sahipti. Fonksiyonel anlamda bu etkinliğinin de olduğu gözlemlendi. Bu sonıuçlar ışığında MKH tedavisinin sağlıklı pankreas morfolojisinin kazanılmasınında ve Tip 1 Diyabet tedavisinde ek bir tedavi uygulaması olarak kullanılabileceği düşünüldü. Tip 1 diyabet vakalarında histopatolojik iyileşme yönünde katkı yapmasına karşın bu etkinin vücut için daha efektif olması için ek bir moleküle ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızın sonuçları bu molekülün erken kısa dönemde insülin olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal Kök Hücreler, Streptozotosin, Diyabetik Rat, İnsülin

Diabetes mellitus-deneyselHayvan deneyleriKök hücreler+3
Gökçen Gökçe
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Melatonin ve 13-cis-retinoik asitin ykg-1 glioblastoma multiforme hücre hattında telomeraz aktivitesi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması: In vitro çalışma

Glioblastoma Multiforme (GBM) erişkinlerde görülen en sık ve en malign astrositik beyin tümörüdür. İntrakranial tümörlerin %12-15'ni, astrositik tümörlerin ise %50-60'nı oluştururlar. GBM ölüm oranı çok yüksek olmakla birlikte henüz etkili bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Diğer yandan sık olarak malignansilerin %85'inde yüksek telomeraz aktivitesi olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle telomeraz aktivitesinin, kanser teşhisinde önemli bir gösterge olabileceği düşünülmektedir. Tümörlerin %90'ında yüksek düzeyde telomeraz aktivitesi saptanmaktadır. Kanser hücrelerinin sonsuz bölünme yeteneği ve dirençli yapıda olması, bu geri kazanılmış telomeraz aktivitesinden kaynaklanmaktadır. Çalışmamız içerik bakımında oldukça ölümcül bir tümör olan YKG-1 glioblastoma hücre hattı hücrelerinde A vitamini analoğu olan isotretinoin (13-cis retinoik asit) ve bir endojen hormon olan melatonin (MLT)'in telomeraz aktivitesi üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Melatonin ve 13-cis retinoik asiti hem ayrı ayrı hemde kombine ederek bu kombinasyonlardaki viabiliteler MTT kullanılmak suretiyle hesaplandı. MTT sonuçları alınırken aynı örneklerden immunositokimyasal boyama ve apoptotik boyama yapılarak örneklerdeki caspase-3 ve beclin-1 ekspresyonları belirlenip değerlendirildi. Daha sonra ışık mikroskobunda immunopozitif ve immunonegatif hücreler sayılıp birbirine oranlandı ve sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak; YKG-1 GBM hücre hattında 13-cis retinoik asitin hücre viabilitesi üzerine oluşturdukları etkilerin telomeraz etkinliği üzerine olan etkilerinden kaynaklanmadığını ve başka yolakların veya mekanizmaların bu süreçte etkin olduğunu ve hücre ölümünün beclin-1 ekspresyonu sonucu ortaya çıkan otofajik hücre ölümünden kaynaklandığı sonucunu elde ettik.

Esra Gökalp
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Gebelik döneminde kullanılan sertralin fluoksetin ve escitalopram'ın nöral sistem gelişim üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Gebelik dönemi, hormonal ve psikososyal yaşam tarzı değişikliklerinin olduğu bir dönemdir. Bu nedenle gebelik döneminde anksiyete. depresyon, obsesif kompulsif bozukluk gibi hastalıklar başlayabildiği gibi; psikotrop ilaç kullanımındaki aşırı kısıtlılıklardan dolayı da mevcut ciddi psikiyatrik bozukluklar sıklıkla görülebilmektedir. Gebeliklerin büyük bir bölümünün plansız olduğu düşünüldüğünde bu problemlerin aşılması hem gebe yönünden hem de fetüs yönünden bazı sorunlara neden olmaktadır. Neredeyse tüm prenatal dönemdeki antidepresan kullanımı fetüste anomali riski taşımaktadır. Biz de yaptığımız tez çalışmamızda fluoxetin, escitalopram ve sertralinin nöral sistem üzerine olan teratojenik etkileri değerlendirildik. Gebelik tayini yapılan ratların gebelik döneminin ilk gününden itibaren ilaçlar gavaj yoluyla verildi ve 16. Günde fetüsler anne karnınan alındı. Histolojik takip yapılan fetüsler immünohistokimyasal boyama yapılarak nöral sistem üzerindeki nNOS ve p73 ekspresyonları belirlenip, immünopozitif hücreler sayılarak oranlandı ve sonuçlar istatiksel olarak analiz edildi. Aynı zamanda fetüsün boy uzunluğu ve korteks kalınlığına bakılarak gelişim bakımından değerlendirildi. Sonuç olarak; fetüslerin boyları ve korteks kalınlığı açısından değerlendirildiğinde her üç ilaç verilen grubun kontrol grubuna göre azalma olduğu gözlendi. nNOS ve p73 ekspresyonları değerlendiridiğinde en belirgin etkiyi sertralin ilacı verilen grupta görüldü. Kontrol grubuna göre fluoxetin ve escitalopram verilen ilaç gruplarında da azalma olduğu gözlendi. Fluoxetin ilacı verilen grubun embriyotoksik bakımından diğerlerine göre daha az olması bu ilacın gebelik döneminde kullanımının tercih edilebilir olduğunu düşünmekteyiz.

Tuğçe Aladağ
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Cisplatin ile testis hasarı oluşturulan yetişkin erkek sıçanlarda panax ginseng'in hücre ölümü üzerine etkisi

ÖZET Cisplatin ile Testis Hasarı Oluşturulan Yetişkin Erkek Sıçanlarda Panax Ginseng'in Hücre Ölümü Üzerine Etkisi İnfertilite genetik, ailevi, hormonal nedenler, doğumsal anormallikler, çevresel ve kimyasal nedenlerle günümüzde artmakta olan önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Biz çalışmamızda cisplatin tarafından oluşturulan testis hasarının degişik panax dozlarında hangi düzeyde korunabildiğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmada toplam 35 rat kullanılmış olup, Gruplar; Kontrol grubu, CP grubu (7mg/kg), Panax grubu (200 mg/kg), Doz:1 (CP+Panax (200mg/kg)), Doz:2 (CP+Panax (300mg/kg)) olmak üzere, her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Deney sonunda, gruplara ait vücut ve testis ağırlığı ölçümleri yapıldı. Histopatolojik olarak, Johnsen skorlaması yapıldı ve seminifer tübül çapları ölçüldü. TUNEL boyaması yapılarak, apoptotik hücreler işaretlendi. Biyokimyasal olarak, serbest testosteron, total testosteron, TAS, TOS seviyeleri ölçüldü ve OSİ hesaplandı. Sonuç olarak, CP testis dokusunda önemli hasarlar oluşturmuştur. Oluşan hasara bağlı olarak seminifer tübül çapları genişlemiş, apoptotik hücre sayısı oldukça artış göstermiştir. Total ve serbest testosteron seviyeleri de bu grupta azalmıştır. Panax verilip, CP uygulanan gruplarda ise özellikle Doz 1 grubunda hem apoptozisin azaldığı, hem de testosteron seviyesinin arttığı gözlenmiştir. Doz 2 grubunda spermatogenik seri hücrelerinde apoptozis belirgin olarak azalmasına rağmen Leydig hücrelerinde apoptozis Doz 1 deki kadar belirgin olarak azalmamıştır. Ayrıca testosteron seviyeleri de kısmi olarak bir artış göstermiştir. TAS seviyeleri de Doz 1 de, Doz 2' den daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda Panax'ın CP'ne bağlı oluşan hasarı belirli bir doz eşiğine kadar belirgin şekilde koruduğu belirlenmiş olmakla birlikte bu antioksidan maddenin özellikle koruyucu etkisinin araştırılması için ileri düzey çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: • Antioksidan, Cisplatin, Testiküler Toksisite, Panax Ginseng.

Kübra Kumalar
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Testiste yer alan hücrelerde akut ve kronik kadmiyum alımına bağlı hücre ölümünün değerlendirilmesi

Kadmiyum tarımsal ve endüstriyel işlemlerde yaygın olarak kullanılan bir kimyasaldır ve çevreye salınarak hava, toprak ve su kirliliğine neden olur. Hızlı endüstriyel ve tarımsal gelişmelere bağlı olarak kadmiyum kirliliği, yaygın sorun haline gelmiştir. Çünkü kadmiyuma maruz kalma hem genel popülasyon hem de belirli meslek grupları için bir risk oluşturmaktadır. Kadmiyum, vücutta 40 yıla kadar kalabilir, bu nedenle uzun süre insan sağlığına zarar verebilir ve üreme hormon düzeylerini etkileyebilmekte, sperm kalitesini düşürebilmekte ve hatta erkek infertilitesine neden olabilmektedir. Bununla birlikte, günümüzde kadmiyum kaynaklı testis hasarının altında yatan mekanizma çalışmaları sınırlıdır. Ancak gerek erkek ve gerekse dişi üreme sistemi üzerinde toksisitesini belirleyen mekanizmalar açık değildir. Bizde yaptığımız tez çalışmamızda, kadmiyumun sıçan testisleri üzerindeki zararlı etkilerini ve bu süreçte hücre ölümünün önemini inceledik. 30adet Wistar Albino tipi erkek rat 5eşit gruba ayrılarak kullanıldı. Gruplar Kontrol grubu, Grup 1, Grup 2, Grup 3 ve akut doz grubu olacak şekilde düzenlendi. Ratlara 21 gün süreyle Kadmiyum klorür gavajla verildi. Deney sonunda, ratlar sakrifiye edildi ve testis dokuları alındı. Histolojik takip yapılan testisler immünohistokimyasal boyama yapılarak histopatolojik olarak incelenip, immünopozitif hücreler sayılarak oranlandı ve sonuçlar istatiksel olarak analiz edildi. Aynı zamanda testis ağırlıklarına bakılarak gelişim açısından incelendi Sonuç olarak; Hematoksilen-eozin ve pas boyamada, kontrol grubunda herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmazken Grup 3 ve akut dozda dejeneratif testis dokusu, anormal seminifer tübül yapısı gözlendi. Beclin 1 ekspresyonu tüm gruplarda negatifken RIP3 ekspresyonu sadece Grup 1 de pozitiflik gösterdi. Caspase-3 pozitifliği Grup 1 ve Grup 2dozlarında yüksek derecede mevcutken, Grup 3 de azaldığını akut grupta ise negatif oldukları gözlendi. Calretinin pozitiflikleri Grup 2 de yüksek bir etkiye sahip oldugunu Grup 1 ve Akut doz grubunda belirgin bir artışın olduğunu Grup 3 de ise azalma olduğu gözlemlendi. Kadmiyumun ürogenital sistem üzerindeki olumsuz etkileri olduğu kanısına varılarak başka çalışmalarla da tekrar değerlendirilmesini düşünmekteyiz. Bu sayede Kadmiyum aracılı testis hasarlarının etyolojisi ve tedavisinde uygun metodolojinin belirlenmesine katkı sağlanabilecektir.

Sibel Çetinbaş
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Günlük yaşantıda sık olarak gıda sektöründe kullanılan alüminyumpotasyum sülfatın (Şap) rat testisleri üzerine etkilerinin histolojik olarak araştırılması

Kullanılan birçok gıdanın fabrikadan halka ulaştırılmasında çok değişik kimyasal maddeler kullanılmaktadır. Gıdaların kişilere sunulması sürecinde tercih edilen tuz, biber vb. gıdaların kalitesi ve olası yan etkileri halk sağlığı problemlerine neden olabilmektedir. Bunun yanında normal yemek tuzu yerine erkeklerin yoğun olarak bulunduğu yatılı okullarda ve askeri yerleşim yerlerinde olası aşırı cinsel aktiviteyi azaltabilmek için suda kolayca eriyebilen şap kullanıldığı uzun yıllardır bilinmektedir. Çalışmamızın amacı şap'ın erkek rat testislerinde oluşturabileceği histomorfolojik, moleküler ve hormonal değişikliklerin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda toplam 24 Wistar Albino cinsi erişkin erkek rat kullanıldı ve 4 grup olarak düzenlendi. Kontrol grubuna hiçbir madde verilmezken 2. gruptaki hayvanlara 250/mg/kg suda çözünmüş şap verildi. 3. gruptaki hayvanlara 500 mg/kg suda çözünmüş şap verildi ve son olarak 4. gruptaki hayvanlara ise 1 g/kg suda çözünmüş şap verildi. Çalışma 30 gün boyunca sürdürdürüldü. Çalışma sonunda ratlar sakrifiye edilip sol testisleri alındı. Alınan örnekler bouin solüsyonuna konulup histolojik olarak takip edilerek ve parafine gömüldü. Bu örneklerden kesitler alındıktan sonra Hematoksilen eozin, PAS, Masson Trikrom ve immunohistokimyasal olarak VASA, c-kit, Calretinin, cytokeratin 18 ile boyandı. Hematoksilen eosin boyama Johensen skorlamada kullanıldı. Işık mikroskobu altında değerlendirme sonunda elde edilen sonuçlar görüntü analiz programı ile incelendi. Biyokimyasal olarak total ve serbest testosteron seviyelerin ölçüldü. Biyokimyasal incelemede kontrol grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Histolojik incelemede hematoksilen eosin boyamada deney grubunda seminifer tübül epitelinde bozulma gözlenmiştir. PAS boyamada deney gruplarında interstisyel alanda aralık gözlenmiştir. Masson trikrom boyaması yapılan kesitlerde deney gruplarında tunika albuginea kalınlığının arttığı gözlenmiştir. Johensens scorlamada çoğunda skor sonucu 7 olarak tespit edildi. İmmünohistokimyasal incelemede calretininin leyding hücresinin, cytokeratin 18' in sertoli hücresinin, Ckit' in spermatogonia, VASA' nın spermatogonial germ hücresi, spermatogonia, spermatosit ve yuvarlak spermatidlerin belirteci olduğu kanıtlanmıştır. Calretinin en yüksek leyding hücrelerinin boyanma şiddeti 3. grupta en az 4. grupta görülmektedir. Bu da bize 3. grupta ki testosteron seviyesindeki artışın sebebini açıklamaktadır. Cytokeratin 18 boyama sertoli hücrelerinin boyanma şiddeti en yüksek 4. grupta en az 2. grupta görülmüştür. Ckit boyamada gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. VASA boyamada spermatogonial germ hücre ve spermatogoniaların boyanma şiddeti en fazla 2. grupta en az 4. grupta görülmüştür. Kullanılan doz miktarı 250mg/kg/gün'ün üzerine çıktığında ve 30 günden daha uzun süreli maruziyetlerde hem testis dokusunda histolojik bozukluklar ve ağırlık azlığı hemde özelligle leydig ve sertoli hücrelerinde hücresel bozukluk hücre iskeleti ve çekirdeğinde anormallikler belirmeye başlamıştır. Bunun da sonuç olarak döllenme yeteneğini azalttığı ve hatta sperm kalitesini düşürerek gebelik oranlarını dahi olumsuz etkileyeceği düşünülmektedir. Daha net bilgiler ortaya konmasında ileri enzimatik, biyokimyasal ve immünohistokimyasal düzeyde yapılacak araştırmalar bu konuda ek bilgiler ve kanıtlar sağlayabilir. Bununla birlikte gözlenen bu olumlu etkinin klinik ve geniş katılımlı çalışmalarda değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

AlüminyumBesinlerGıda sektörü+7
Gökçe Gizem Gökçay
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Çay ağacı yağının, l929 fibroblast hücrelerinin indüklenmiş senesensine etkisinin sasp proteinleri bakımından değerlendirilmesi

DAHA SONRA DOLDURULACAKTIR

Tuğçe Sancar
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sisplatinin testis üzerindeki hücresel hasarına karşı theranekronun koruyucu etkisi

İnfertilite; çevresel ve kimyasal etmenler, obezite ve kemoterapi gibi nedenlerle günümüzde erkeklerde artış gösteren önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda sisplatin tarafından oluşturulan erken dönemde testisteki spermatogenik seriye ait hücrelerde meydana gelen hasarın Theranekron tarafından düzeltilebileceğini amaçladık. Deneyimizde toplam 30 rat kullanılmış olup, Gruplar; TH grubu (0.3mg/kg), CP grubu (1.5 mg/kg), TH+CP grubu(0.3mg/kg;1.5mg/kg), Sham grubu, Kontrol grubu olmak üzere, her grupta 6 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Hücrelerin morfolojisini değerlendirmek için hematoksilen eozin boyaması, inflamasyon ve hücre rejenerasyonu için TNFa, NFkB, IL-1β, IL-6 erken dönem DNA kırıklarını göstermek için γH2AX immünoreaktivitesine bakıldı. Apoptotik hücreleri göstermek için de TUNEL tekniği kullanıldı. CP grubunda inflamasyon ve hücre rejenerasyonu markırlarında azalma gözlemlendi. γH2AX immünoreaktivitesinin yüksek olduğu izlendi, apoptatik hücrelerde de artış olduğu görüldü. TH+CP grubunda ise bu ifadelerin tam tersi izlendi. TH grubu ise Sham ve Kontrol grubuna yakın immünoreaktivite gösterdi. Bu ifadeler istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). CP grubunda meydana gelen spermatogenik seri hücrelerindeki hasar ve intersisyel alanda meydana gelen inflamasyon görünür derecede CP+TH grubunda azaldığı izlendi. TH grubunda ise herhangi bir şekilde hücrelerde morfolojik değişiklik ve inflamasyon izlenmedi. Sonuç olarak erken dönem Sisplatin uygulamasından doğan hücre hasarında Therenekronun olumlu sonuçlar verdiği görüldü. Theranekronun İnflamatik alanları özellikle baskılayarak spermatogenik seriye ait hücrelerdeki rejenerasyonda rol aldığı görüldü. Çalışmamızın özellikle testis üzerinde yapılacak deneyler için iyi bir referans olduğunu düşünmekteyiz. Yeni gelen çalışmalarla beraber özellikle erkek infertilitesinde Theranekronun bir ilaç olarak kullanılabilirliğinin gösterileceğini düşünüyoruz.

Ahmet Demirel
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

SHSY-5Y (nöroblastoma) ve l929 (fibroblast) hücre hatlarında theranekronun entegre stres yanıtı üzerindeki etkisinin İn Vitro olarak incelenmesi

Nöroblastoma, genellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde görülen, nöral krest hücrelerinden kaynaklanan sempatik sinir sistemi kaynaklı solid bir tümördür. L929, insan fibroblastlarından elde edilen normal bir hücre hattı olarak kullanılmaktadır. Çalışmalarda genellikle ilaca bağlı toksisitenin varlığı için kullanılmıştır. Entegre stres yanıtı(ISR), bir dizi fizyolojik değişiklik ve farklı patolojik koşullara karşı gelişen bir sinyal yoludur. Vücuttaki çeşitli besin yoksunluğu, hipoksi, virüs enfeksiyonu, oksidatif stres gibi koşullara karşı üç farklı kinaz olan; PERK, PKR, GCN-2 ile yapmaktadır. Theranekron, 'Tarantula Cubensis' örümceğinden hazırlanan; nörotoksik etkilerinin yanı sıra hücre rejenerasyonu ve hemolitik enzim inhibe edici aktivitelere sahip peptitlere sahip bir ajandır. Bu çalışmada, literatürde ilk kez Nöroblastoma ve fibroblastik hücrelerde potansiyel anti-kanser özellikleri entegre stres sinyal yolağı üzerinden Theranekron uygulaması ile araştırılmıştır. SHSY-5Y ve L929 hücre hatları çoğaltılmıştır. Theranekron için doz belirlemesi MTT testi ile yapılmış ve IC50 değeri 1/10 olarak belirlenmiştir. Etkin doz %90 konfluensiye gelmiş iki hücre hattı içinde 24 saat uygulandı. PERK, PKR, GCN-2 entegre stres markırları ile immünohistokimyasal olarak her iki hücre hattı boyandı. Apoptoz için Tunel ile değerlendirildi. İstatiksel olarak gruplar arası karşılaşmalar yapıldı. Theranekron uygulaması SHSY-5Y kanser hücre hattında kullanılan antikorlar immünoreaktivitesini arttırırken uygulama yapılmayan kanser hücre hattında bunun azaldığı istatiksel olarak anlamlı bulundu. L929 açısından ilaçlı gruplarda bu üç immünoreaktivitenin ilaçsız yani kontrol L929 a göre azaldığı istatiksel olarak anlamlı bulundu. Tunel boyamalarında SHSY-5Y nöroblastoma kanser hücre hattı için özellikle ilaçlı grupta hücre ölümü artarken L929 ilaçlı grubunda hücre ölümünün az bir ifadeyle olduğu izlendi. Yani theranekron etkisini entegre stres moleküllerini kanserde arttırarak ölüme götürdüğü fakat normal vücut hücrelerinde theranekronun göz ardı edilebilir bir etkisi olduğu anlaşıldı. Buna bağlı olarak belli dozlarda kanserlerde ilaç olarak kullanılabileceği gerçeğini öne çıkardı. Theranekronla ilgili çalışmaların azlığı göz önüne alındığında çalışmamızın iyi bir referans olabileceğini öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Entegre stres yanıt, Kanser, PERK, Theranekron

İrem Simge Özgül
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel düşük doz elektromanyetik alanın sıçan testis ve semen dokularına etkileri ve kafeik asit fenetil esterin antioksidan rolünün araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmalarda düşük doz elektromanyetik alan (EMA) maruziyetinin oksidatif stres belirteçlerinin arttırması sonucu erkek infertilitesinde rol oynadığı bildirilmektedir. Çalışmalarda düşük doz elektromanyetik dalga ile uyarılan oksidatif stres durumuna antioksidanların potansiyel koruyucu etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada düşük doz elektromanyetik alanın sıçan testis ve semen dokularına etkileri ve kafeik asit fenetil esterin (CAPE) koruyucu rolü araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 30 günlük deneyde Wistar Albino sıçanlar kontrol, EMA, EMA+CAPE, CAPE şeklinde 4 gruba ayrılmıştır (n=8). Kontrol grubuna hiçbir madde uygulanmamıştır. EMA grubuna günde 1 saat 900 MHz elektromanyetik alan uygulanmıştır. EMA+CAPE grubuna 1 saat EMA maruziyetinden önce ip 10 mikromol/kg CAPE uygulanmıştır. CAPE grubuna ip 10 mikromol/kg CAPE uygulanmıştır. Deney sonunda sıçanlardan alınan kan ve testis dokularında biyokimyasal, testis ve semen dokularında histolojik analizler yapılmıştır. BULGULAR: Testiste EMA maruziyetine bağlı histopatolojik dejenerasyonlar, semende konsantrasyon ve ileri motilitede azalma ve sperm morfolojisinde baş anomalisi tespit edilmiştir. Semende akım sitometri analizi ile DNA hasarı yüzdesinin EMA grubunda yüksek olduğu görülmüştür. CAPE'nin bu hasarları azalttığı bulunmuştur. Serumda gruplar arasında glutatyon peroksidaz, total antioksidan status, süperoksit dismutaz, total tiyol açısından anlamlı fark bulunmamıştır. EMA uygulanan grupta serum testosteron düzeyi düşük, total oksidan status, oksidatif stres endeksi, malondialdehit düzeyleri yüksek bulunmuştur. Testiste süperoksit dismutaz düzeyinde anlamlı fark görülmezken CAPE uygulanan grubun total oksidan status, oksidatif stres endeksi, malondialdehit düzeyleri düşük, total antioksidan status düzeyi yüksek bulunmuştur. SONUÇ: CAPE EMA'nın oluşturduğu oksidatif stresi serumda ve dokuda histolojik ve biyokimyasal açıdan düzeltmektedir. Anahtar Kelime: Elektromanyetik alan, oksidatif stres, testis, semen, kafeik asit fenetil ester, akım sitometri.

Akım sitometrisiElektromanyetik alanlarHistopatoloji+6
Şadiye Açıkgöz
Sakarya University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tüp bebek laboratuvar uygulamalarında sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısı üzerine etkileri

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada erkek faktör ve açıklanamayan infertilite nedeniyle IVF tedavisi uygulanan olgularda kullanılan sperm hazırlama yöntemleri (swim-up, dansite gradient ve sperm wash)'nin IVF başarısına etkilerini araştırmak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu amaçla, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tüp Bebek Merkezindeki hasta arşivinin dosya bilgilerini kullanarak retrospektif bir çalışma yaptık. Üç farklı sperm hazırlama yönteminin IVF başarısına etkisini araştırırken, aynı zamanda kadın ve erkek yaşının, kadın ve erkek beden kitle indeksinin (BMI), semen hacminin, toplam ve ileri hareketli sperm sayılarının ve sperm morfolojisinin bu başarı üzerindeki olası etkileyici rollerini de değerlendirdik. Kullanılan swim-up, dansite gradient ve sperm-wash yöntemlerinin gebelik sayısına oranlarını hesapladık ve hasta verilerini istatistiksel olarak birbiriyle kıyasladık. BULGULAR: 1 Ocak 2018 - 28 Şubat 2019 tarihleri arasında IVF uygulanan 176 infertil olgunun 57'sinde gebelik geliştiği gözlendi. Siklus başına gebelik oranı %32,28 bulundu. Tedaviye katılan kadınların yaş ortalaması 30,90'dı. Pearson korelasyon testine göre gebelik ve kadın yaşı arasında istatiksel ilişki görülmedi. Kadın BMI ortalaması gebelik-negatif sonuçlanan olgularda 25,59 ve gebelik-pozitif sonuçlanan olgularda 26,34 bulundu ve Pearson korelasyon testi ile kıyaslandığında anlamlı fark gözlenmedi. Olgulardaki erkek yaş ortalaması 34,38'di. Uygulanan 3 farklı sperm hazırlama yönteminde, erkek yaşının gebelik oranları üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. Farklı sperm hazırlama yöntemlerinde, erkek BMI'nin gebelik oranlarına etkisi araştırıldığında da anlamlı bir istatistiksel fark görülmedi. Semen hacmi ve toplam sperm sayısı bakımından gruplararası kıyaslama yapıldığında, pozitif gebelik sonuçları üzerinde etkili bulunmadı. Progresif hareketli sperm sayısı ve sperm morfolojisi ise gebelik oranları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede etkili bulundu. Sperm hazırlama yöntemlerine göre gebelik-pozitif sonuçlanan olgu yüzdeleri, sperm-wash xii uygulananlarda %47,37; swim-up uygulananlarda %33,94; dansite gradient uygulananlarda %22,92 olarak saptandı. Gebelik oranları bakımından, üç ayrı sperm hazırlama tekniği arasında istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. SONUÇ: Sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısına etkilerini araştırmak amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmada, swim-up, sperm-wash ve dansite gradient olmak üzere üç ayrı sperm hazırlama tekniği incelendi. Ortalama gebelik sonuçlarına bakıldığında sperm-wash'un, istatistiksel olarak anlamlı çıkmasa da diğerlerinden daha etkili olduğu görüldü. Anahtar Sözcükler: İn vitro fertilizasyon, swim-up, dansite gradient, sperm-wash erkek faktör, açıklanamayan infertilite, BMI, gebelik, hasta yaşı, semen parametreleri.

Beden ölçü tablosuFertiliteFertilizasyon+5
Seher Dinçel
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sperm chip uygulamasının ve diğer sperm ayrıştırma yöntemlerinin IVF başarısı üzerine etkilerinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Tüp bebek tedavilerinde sperm seçme tekniklerinin iyi kalitedeki spermi ayrıştırmaya yönelik olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, sperm chip uygulamasının ve diğer sperm ayrıştırma yöntemlerinin IVF başarısı üzerine etkilerini araştırmaktır. Sperm hazırlamada kullanılan swim-up tekniği ile sperm chip tekniğini, fertilize oosit sayıları, kaliteli embriyo sayıları ve gebelik sonuçlarına etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu amaçla, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tüp Bebek Merkezindeki dosya bilgilerini kullanarak retrospektif bir çalışma yaptık. Sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısına etkisini araştırırken, swim-up ve sperm chipli 30 kişilik iki ayrı grup değerlendirilmeye alındı. Kadın ve erkek yaşının, kadın ve erkek beden kitle indeksinin (BMI), semen hacminin, toplam ve ileri hareketli sperm sayılarının ve sperm morfolojisinin IVF başarı üzerindeki rollerini de değerlendirdik. Kullanılan yöntemlerin gebelik sayısına oranlarını hesapladık ve hasta verilerini istatistiksel olarak birbiriyle kıyasladık. BULGULAR: Çalışma Ocak 2019- Ağustos 2020 tarihleri arasında IVF uygulanan 60 infertil olgunun; tedavide kullanılan total gonadotropin miktarı, sperm konsantrasyonu, sperm morfolojisi, total sperm hareket ve progresif sperm hareketleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi(P>0.05). İki grup arasında toplanan oosit, MII oosit sayıları arasında fark görülmedi. Fertilize oosit, 3., 5.gün iyi kalite embriyo sayıları ile 5.gün dondurulmuş iyi kalite embriyo sayıları arasında anlamlı farklar görüldü. Gruplar arasında implantasyon ve gebelik oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar görülmedi(P>0.05). SONUÇ: Sperm hazırlama yöntemlerinin IVF başarısına etkilerini araştırmak amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmamızda; MAC tekniğinin erkek faktör infertilitesi endikasyonlu ART tedavilerinde implantasyon ve gebelik sonuçlarını olumlu şekilde katkı sağlamadığı fakat ICSI sonrası fertilizasyon oranı, kaliteli embriyo sayısı ve dondurulan beşinci gün embriyo sayılarını arttırdığı görüldü.

Fertilizasyon-in vitroKısırlık-erkekSperm+1
Yasemin İskefiyeli
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

IVF tedavilerinde erkek faktörü şiddetinin etkileri

IVF TEDAVİLERİNDE ERKEK FAKTÖRÜ ŞİDDETİNİN ETKİLERİ GİRİŞ VE AMAÇ: Yaptığımız çalışmada; sperm sayısı 15 milyon/ml olan oligospermik, sperm sayı, normal kriterler içerisinde olan normospermik, ejakülatında sperm elde edilemeyen (azospermi) fakat TESE ile sperm elde edilmiş hastalarımızın IVF başarısı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçlandık. Ayrıca hastaları araştırırken; hasta grubunun fertilizasyon, embriyo gelişimi gibi önemli parametreleri ile beraber gebelik sonuçları değerlendirildi. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu amaçla, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin Tüp Bebek Merkezindeki hasta dosyalarını kullanarak retrospektif bir çalışma yaptık. Çocuk sahibi olamama nedeniyle merkeze gelen çiftlerimizden erkek faktörü endikasyonu olan hastaları araştırırken; hasta grubunun fertilizasyon, embriyo gelişimi gibi önemli parametreleri ile beraber gebelik sonuçları değerlendirildi. Karşılaştırma yapılırken kadın ve erkek hastanın yaşı, endikasyon durumları ve gebelik sonucu gibi parametreler incelendi ve hasta verileri istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızda grupları karşılaştırmak için total oosit sayıları, MII oosit sayıları, fertilize olmuş yumurta sayısı, beşinci Grade 1 embriyo sayıları ve gebelik oranlarına bakıldı. BULGULAR: Çalışmamızdaki kadın ve erkeklerin yaş ortalaması; kadın ve erkeklerin BMI leri, tedavide kullanılan total gonadotropin miktarları, arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi Çalışmamızda üç farklı erkek infertilitesi görülen hastalarımızdan elde ettiğimiz spermler ile yaptığımız ICSI işlemlerinde, toplam oosit sayısı, MII evresindeki oosit sayısı, fertilize olan oosit sayısı, 5.gün kaliteli embriyo sayıları ile ilgili karşılaştırmalar yapıldı. Üç grup arasında toplanan oosit, MII oosit sayıları arasında fark görülmedi. Fertilize oosit sayıları, 5.gün iyi kalite embriyo sayıları arasında Normozoospermi grubu anlamlı farklar görüldü. Çalışmamızda erkek faktörüne bağlı infertil olan çiftlerde gebelik oranları, oligozoospermik grubunda %32,56 TESE grubunda %13,04 ve normozoospermi grubunda ise %35,63 oranında gebelik gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Normozoospermik ve Oligozoospermik gruplar arasında gebelik oranlarına bakıldığında, ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı farklar görülmedi. Ancak Normozoospermi ve Oligozoospermi gruplarının TESE grubu ile yapılan ikili karşılaştırmalarda her iki grubun TESE grubuna göre daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek gebelik oranlarına sahip oldukları görüldü. SONUÇ: Erkek endikasyonun IVF başarısına etkilerini araştırmak amacıyla yapılan bu retrospektif çalışmamızda gruplar arasında gebelik oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: İn vitro fertilizasyon, azospermi, normozoospermi, oligospermi, erkek faktör

AzospermiFertilizasyon-in vitroKısırlık+4
Hatice Esra Can
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Diabetin endometrium reseptivitesi ve over üzerine etkileri

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma Streptozotosin (STZ) ve yüksek yağlı diyet (high fat diet/HFD) beslenme ile elde edilen Obez/Tip 2 Diabet Mellitus (DM) farelerin endometrium reseptivite üzerindeki ve overlerinde meydana gelen değişiklikler ile AMH gibi dişi üreme sisteminin önemli hormonların seviyelerini tespit etmektir. Over ve Uterus immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesi, AMH hormon düzeylerinin karşılaştırılması ve bu parametrelerin DM ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 10 haftalık deney Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel Tıp Uygulamaları ve Araştırmaları Merkezi (SÜDATEM) deki BALB/C cinsi dişi farelerle oluşturuldu. POWER analizi, Literatür bilgilerine göre 7 fare (n=7) diabet grubu, 7 fare (n=7) ise kontrol grubu olarak belirlendi. Diabet çalışma grubu HFD ve STZ uygulaması ile diabet oluşturuldu, kontrol grubuna hiçbir madde uygulanmadı. Gruplara ait diseksiyon, uterus, over dokuları toplandı, kan numunesı alındı. Uterus ve endometriyumda VEGF, Ki67 immünohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı, hematoksilen&eozin ile histolojik boyanıp, ışık mikroskobunda incelendi. Biyokimyasal analiz için toplanan kanda AMH seviyesi ölçümü yapıldı. BULGULAR: Çalışmanın başlangıcındaki ve sonundaki verileri kıyaslandığında; Diyabet(D) gruplarında çalışmanın 4. Haftasından itibaren ağırlık değerlerinin, kontrol grubunun ağırlık değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görüldü. Açlık kan glikoz verileri incelendiğinde; açlık kan glikoz değerlerinin kontrol gruplarına göre diyabet gruplarında anlamlı bir şekilde arttığı belirlendi. (P<0.05). Folikül sayıları için yapılan değerlendirmede elde edilen verilerde; Primordial, primer, folükül sayılarında gruplar arasında istatistiksel olarak bir farklılık bulunmazken; kontrol grubunda sekonder, antral folükül ve korpus luteum sayılarının diyabet grubuna göre anlamlı şekilde fazla olduğu tespit edildi(P<0,01). Over ağırlıkları karşılaştırıldığında diabet grubunda ortalama over ağırlık değerlerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu görüldü. Over ve endometriyumun Ki-67 ve VEGF immnühistokimyasal boyanması sonuçları gruplar arasında hem over hemde endometriyum için istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü. Her karşılaştırmada kontrol grubunda ortalama değerler daha yüksek bulundu. İki grup arasında AMH mg/dl değerlerini karşılaştırdığımızda ise kontrol grubunda AMH değerlerinin kontrol grubunda diyabet grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. P=0.001. SONUÇ: Diyabetin; folükül oluşumu ve gebeliğin devamında implantasyon ve doğum elde edilmesi üzerinde negatif etkileri olabileceği görüldü. Anahtar Sözcükler: Anti Müller Hormon, Diabet Mellitus, Endometrium Receptivite, Over, Ki67, VEGF

Antimüllerian hormonDiabetes mellitusEndometriyum+6
Seda Özkuler
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Karaciğer yağlanmasının over rezervine etkisinin değerlendirilmesi

GIRIŞ: Çalışmamızda yüksek yağlı diyetle obezite modeli sağlanarak karaciğer yağlanması elde edilen dişi ratlarda, serum AMH ve FSH seviyelerine bakılarak yağlanmanın over rezervi üzerine etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmamız için Sakarya Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'ndan (SÜHADYEK) 07.10.2020 tarih ve 57 sayılı kararı ile onay alınıp tüm deneysel uygulamalar etik kurallara uygun şekilde yürütülmüştür. Deney sonunda elde edilen dokuların histopatolojisi Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi patoloji labaratuvarı ve biyokimya değerleri ise Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı araştırma laboratuvarlarında çalışıldı. BULGULAR: Bu çalışma 16 adet Spraque Dawley cinsi dişi rat ile başlamakla birlikte ikinci haftada kontrol grubundan 1 adet hayvanın ex olması nedeniyle çalışmaya 15 adet rat (DG n=8, KG n=7) ile devam edildi. Çalışma başlangıcı ile karaciğer yağlanması sonrası C.A. ortalamaları yönünde oluşturduğumuz kontrol ve deney gruplarının her ikisinde de ağırlık ölçümleri istatistiksel anlamlı olarak artmıştır (p<0.001). Deney grubundaki artış kontrol grubuna kıyasla daha fazla olmuştur (p<0.001). SONUÇ: Yaptığımız deney sonunda hem kontrol grubu hem de karaciğer yağlanması elde ettiğimiz deney grubu Spraque Dawley dişi ratlarının çoğunda patolojik olarak PKOS varlığı tespit ettik. Karaciğer yağlanması elde ettiğimiz deney grubu ratlarındaki AMH, FSH seviyeleri ile karaciğer yağlanması gelişmeyen kontrol grubu ratlarındaki AMH, FSH seviyeleri kıyaslandığında deney grubu ratlarunda AMH seviyeleri daha düşük sonuçlandı fakat ne AMH ne de FSH seviyelerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yoktu. Elde ettiğimiz tüm bu veriler sonucunda biz karaciğer yağlanmasının over rezervi üzerine anlamlı bir etkisini gözlemlemedik. Anahtar Kelimeler: Karaciğer Yağlanması, Over Rezervi, Obezite, PKOS, Rat over ve Karaciğeri

Hayvan deneyleriKaraciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması+5
Ebru Yeşil
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriyum kanserinde foxo transkripsiyon faktörleri ve ilişkili moleküler mekanizmaların histokimyasal ve moleküler biyolojik yöntemlerle araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada farklı histopatolojik derecelere sahip endometriyum kanseri (EK) hastalarında forkhead transkripsiyon faktörü O1 (FOXO1) ve sterol element bağlayıcı protein 1 (SREBP1)'in ekspresyon düzeylerindeki değişiminlerin belirlenmesi ve EK gelişiminde prognostik önemlerinin ortaya konması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEMLER: 61 adet Tip 1 EK ve 24 adet normal endometriyum içeren parafin doku bloklarında FOXO1 ve SREBP1'in gen ve protein düzeyinde ekspresyon değişimleri immunohistokimyasal boyama ve RT-PCR analizi ile araştırıldı. BULGULAR: İmmunohistokimyasal boyama sonuçlarına göre, FOXO1 protein düzeyinin EK hastalarında kontrol grubuna kıyasla azaldığı, grade bazlı değerlendirmede ise, kontrol grubuna kıyasla grade I EK'da artmasına rağmen, grade II ve grade III EK'da azaldığı belirlendi. SREBP1 proteinin düzeyinin ise kontrol grubuna kıyasla EK hastalarında anlamlı bir şekilde arttığı gözlemlendi. RT-PCR sonuçlarına göre ise FOXO1 mRNA düzeyinin kontrol grubuna kıyasla toplam hasta grubunda upregüle olduğu belirlenmesine rağmen, grade II ve grade III EK hastalarında kontrol göre FOXO1 ekspresyonunun azaldığı tespit edildi. Ayrıca, SREBP1 mRNA seviyesinin kontrol grubuna göre EK hastalarında azaldığı belirlenmesine rağmen, özellikle grade I ve III EK hastalarında SREBP1 ekspresyon düzeyinin anlamlı bir şekilde arttığı analiz edildi. SONUÇ: Mevcut tez çalışmasında, FOXO1 ve SREBP'in gen ve protein düzeylerinde değişimler, farklı gradelere sahip EK hastalarında ilk kez ortaya konmuştur. Ancak, EK hastalarında grade bağlı değişen FOXO1 ve SREBP1 ekspresyon düzeylerinin aydınlatılmasına yönelik ileri çalışmaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumHistokimya+5
Nihal Vuranok
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Normal ve deksametazon verilen sıçan plasentasında hücre siklusu proteinlerinden siklin-E, PCNA ve p27' nin dağılımı.

Prenatal devrede fetüsün gelişmesinde, özellikle hücresel olgunlaşma ve differensiyasyon olaylarında, glukokortikoidler oldukça önemlidir. Günümüzde glukokortikoidlerin antiproliferatif etkileriyle de IUGR' ne neden olduğu bilinmektedir. Ancak bu etkilerini G1 fazı üzerinden yapıp yapmadıkları hakkında henüz bir çalışma yoktur. Bu çalışmada, bir glukokortikoid olan deksametazonun plasental gelişmede G1 fazı proteinleri olan siklin-E, PCNA ve inhibitör özellikli p27 üzerindeki etkilerini immunohistokimyasal ve TEM teknikleriyle, ayrıca bir apoptoz belirteci olan TUNEL metodu ile belirlemeye çalıştık. Bunun için gebe sıçanlardan kontrol (8 dişi) ve deney (8 dişi) olmak üzere iki grup oluşturduk. Sıçanlarda deksametazonla IUGR oluşturulmasında gebeliğin 13.gününde deney grubundan her hayvana 100?g, 14?19. günler arasında 200?g/kg deksametazon asetat, kontrol hayvanlarına ise 13?19. günler arasında serum fizyolojik subkutan olarak verildi. Gebeliğin 20. gününde eter anestezisi altında kontrol ve deney hayvanlarından glukokortikoid ölçümü için kan örnekleri alındı. Bunu takiben, hayvanlar diseke edilerek toplanan plasentaları ve fetüsleri tartıldı. Kontrol ve deney hayvanı plasentalarından ışık mikroskopi için alınan örnekler Holland fiksatifinde, transmisyon elektron mikroskopu için alınan örnekler %4' lük gluteraldehitte ve %1' lik OsO4' te tesbit edildi ve rutin histolojik takip işlemlerinden geçirildi. Hazırlanan bloklardan alınan kesitlerde siklin-E, PCNA ve p27 antikorlarının immünboyanma yoğunluklarına, ayrıca pozitif hücre sıklığı HSCORE değerlerine bakıldı, TUNEL pozitif hücreler belirlendi. TEM' de ince yapı değişiklikleri belirlenmeye çalışıldı. Deksametazonun sıçan plasentasında ve embriyosunda önemlilik düzeyinde ağırlık kaybına neden olduğu görüldü (p<0,005). PCNA immünboyanma yoğunlukları labirent kısmında ve bağlantı zonununda azalmıştı. Trofoblast dev hücrelerinde PCNA boyanması azdı. PCNA' nın aksine bütün hücrelerde p27 boyanma yoğunluğu artmıştı. Ancak siklin-E immünboyanması gerçekleştirilemedi. TEM' de de apoptotik hücreler gözlendi. Sonuçta, bir glukokortikoid olan deksametazonun sıçan plasentasında G1 fazı proteinlerinden PCNA' nın dağılımını azalttığı, p27 dağılımını ise artırdığı ve bu yolla hücre siklusu üzerinde antiproliferatif bir etkide bulunduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: IUGR,

Fetal gelişme geriliğiPCNAPlasenta+2
Hakan Er
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda cisplatinle indüklenen testiküler hasara karşı chrysinin etkisi

Sisplatin, etkili bir kemoterapötik ajan olmasına rağmen, özellikle nefrotoksisite ve testis hasarına sebep olması nedeniyle kullanımı sınırlıdır. Günümüzde kemoterapötiklerin kullanımı sırasında oluşan doku hasarını azaltmak için en yaygın tedavi yöntemi antioksidan maddelerin kullanımıdır. Krisin, yapısındaki hidroksil grupları aracılığıyla serbest radikaller üzerinde eliminasyon etkisine sahiptir ve yüksek antioksidan özelliği göstermektedir. Çalışmamızda sisplatin ile indüklenen testiküler hasara karşı Krisinin etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 40 adet erkek sıçan kullanıldı. Grup 1 (Kontrol grubu): Herhangi bir işlem uygulanmadı. Grup 2 Mısır yağı (Çözücü): 7 günlük deney süresi boyunca her gün 1 ml dozunda mısır yağı oral olarak uygulandı. Grup 3 (Sisplatin): Deneyin ilk günü 7 mg/kg sisplatin tek doz intraperitoneal olarak uygulandı. Grup 4 (Krisin): Mısır yağı içinde çözülmüş 50 mg/kg Krisin toplamda 9 gün boyunca oral olarak uygulandı. Grup 5 (Sisplatin + Krisin): Deneyin ilk günü 7 mg/kg sisplatin uygulandı ve deneyden 2 gün önce başlamak üzere 50 mg/kg dozunda Krisin toplamda 9 gün oral olarak uygulandı. Sakrifikasyon sonrası elde edilen testis dokuları; %10'luk formaldehit içinde fikse edildikten sonra doku takibine geçildi. Histopatolojik inceleme için H&E boyama yapılarak, testiküler değerlendirmede Johnsen skorlaması kullanıldı. Apoptozun değerlendirilmesi amacıyla immünohistokimyasal yöntemlerden faydalanılarak Kaspaz-3 primere dayalı bir boyama gerçekleştirildi. Elde edilen semen örneklerine motilite analizi uygulandı. Ayrıca biyokimyasal olarak; serum örneklerine tiyol-disülfit homeostazisinin parametre düzeyleri ölçüldü. Tüm sonuçlar semikantitatif olarak değerlendirildi. Sonuç olarak bu çalışma ile Sisplatin'in testis dokusunda oluşturduğu hasarın üzerinde Krisin antioksidanının olumlu yönde etkileri gözlemlenmiştir. Krisin antioksidanı etkisi, histolojik incelemeler motilite ve biyokimyasal analizlerle desteklenmiş olup iyileşme sağlanmıştır (p<0.001). Bu bulgular, Krisin'in sisplatin kaynaklı testis hasarını hafifletmede ve spermatogenez sürecini desteklemede potansiyel bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermektedir. Gelecekte farklı dozajlar ve tedavi süreleri ile Krisin'in etkinliğinin daha iyi anlaşılabilmesi için klinik ve preklinik araştırmalar yapılmalıdır.

Atınç Kalaycı
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanlarda fukoksantinin hipokampus üzerine etkinliğinin araştırılması

Çalışmanın amacı, diyabetin sebep olduğu hipokampus hasarına fukoksantin (FX) etkisinin ortaya konulmasıdır. Çalışmada, 40 adet 220-250 g, 2-4 aylık Wistar albino erkek sıçan Kont (Kontrol), D (Diyabet), D+FX, FX ve DMSO (dimetil sülfoksit) (Çözücü) olmak üzere rastgele eşit sayıda (n=8) 5 gruba ayrıldı. D ve D+FX grupları için 50 mg/kg dozunda streptozotosin (STZ), intraperitoneal tek doz uygulanarak diyabet modeli oluşturuldu. D grubu sıçanlara deney süresince başka bir işlem uygulanmazken, 28 gün boyunca Kont grubuna 0,5 ml serum fizyolojik, D+FX ve FX grubu sıçanlara 50 mg/kg FX, DMSO grubu sıçanlara ise 1 ml/kg %0,1 DMSO intraperitoneal olarak uygulandı. 28 gün süren çalışmanın 16-20. günlerinde Barnes Maze testi için öğrenme testleri yapıldı ve 28. gün sonuçlar alınıp 29. gün sıçanlar sakrifiye edildi. Anestezi altında intrakardiyak kan alınıp sakrifiye edilen sıçanların beyinleri çıkarılarak, sağ hemisfer rutin histolojik takip sonrası bloklandı. Alınan kesitler histopatolojik ve stereolojik analizler için krezil violet ile immünohistokimyasal analizler için ise Kaspaz-3 ile boyandı. Ayrıca, Cavalieri prensibi ile hipokampus hacmi stereolojik olarak değerlendirildi. Bunlara ek olarak, sol hemisferde apoptozis için; sitokrom (Cyt)-c, Anneksin V, Kaspaz-3, Bax ve Bcl 2 gen ekspresyonlarına moleküler analizlerle bakıldı. Ayrıca serum örneklerinde total antioksidan seviyesi (TAS), total oksidan seviyesi (TOS) ölçülerek, oksidatif stres indeksi (OSI) hesaplandı. Elde edilen analizler sonucu; D grubunda total hipokampus ve CA1+CA2 bölgesinde hacimde azalma (p<0,01), nöronların diziliminde düzensizlik ve koyu boyalı sitoplazmaya sahip piramidal hücreler izlendi. D+FX grubunda ise bu etkilerin tersine çevrilerek hipokampus hacminde artış (p<0,01) ve düzgün sınırlara sahip sağlıklı nöronlar saptandı. Ayrıca, moleküler analizlerle diyabet aracılı apoptoz miktarının arttığı (p<0,05), yapılan Barnes Maze davranış testinde diyabetin hafızada bozukluğa neden olduğu ortaya konuldu (p<0,01). Bu kapsamda FX'in ise diyabette oksidatif stresi azalttığı (p<0,01), bozulan bilişsel hafızayı iyileştirdiği, apoptozu azalttığı ve nöronların sağkalımını arttırdığı saptandı. Sonuç olarak, FX uygulamasının diyabetin hipokampus üzerindeki olumsuz etkilerini belirgin bir şekilde azalttığı ortaya konulmuştur.

Sevdenur Uzun
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Astenozoospermili ve normospermili hastaların in vitro sperm parametreleri üzerine pentoksifilinin doza ve uygulama süresine bağlı etkilerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada astenozoospermili ve normospermili hastalarda pentoksifilinin sperm motilitesi ve vitalitesi üzerine doz miktarına ve süresine göre in vitro etkisini gözlemlemek ve sperm için en uygun konsantrasyon ve süreci bulmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamızda üroloji polikliniğine başvuran 20 normospermili ve 20 astenozoospermili olarak belirlediğimiz 40 hastadan aldığımız semen örnekleri kontrol ve deney grubu olarak ayrıldı. Kontrol grubuna wash solusyonu-distile su karışımı ilave edildi. Deney grubuna 3,4; 4,8 ve 5,6 mM pentoksifilin ilave edildi. Kontrol ve deney grupları solüsyonlarla 10 dakika ve 20 dakika etüvde inkübe edildi. Makler kamarasına konularak kare sistemiyle progresif hareket (A), yerinde hareket (B) ve hareketsiz (C) olmak üzere 3 grupta incelendi. Vitalite boyaması yapılarak kamera ataçmanlı ışık mikroskobu yardımıyla canlılıkları incelendi. BULGULAR: Işık mikroskobik gözlemler sonucunda astenozoospermili ve normospermili hastalarda A grubu yönünden yapılan karşılaştırmalarda, her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. Bu artış 5,4 mM dozda ve 20 dakika inkübasyon süresince daha etkin olduğunu gözlemlendi. Çoklu karşılaştırma testinde A grubu motiliteleri incelendiğinde astenozoospermili hastalarda bu artışın istatistiksel olarak daha anlamlı olduğu görüldü. Her iki hasta grubunda da B grubu karşılaştırma sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış bulundu ve bu artış 20 dakikalık süreçte belirgin şekilde gözledi. Astenozoospermili hastalarda konsantrasyon alt grupları kıyaslandığında C grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalış gözlenildi. Normospermili hastalardaki azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Vitalite değerlendirmelerinde iki hasta grubunda da istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. SONUÇ: Astenozoospermili ve normospermili hastalarda in vitro pentoksifilin kullanımın hareketli sperm sayısını istatistiksel olarak arttırdığı gözlenirken, hareketsiz sperm sayısında azalış görülmüştür. Bu durum bize pentoksifilinin hareketsiz spermlere hareketlilik kazandırdığını düşündürmektedir.

Fertilizasyon-in vitroPentoksifilinPentoksifilin+3
Elif Sözen
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda Sisplatin ile oluşturulan testis hasarında, kafeik asit fenetil ester'in (KAFE) antioksidan ve antiapoptotik etkilerinin biyokimyasal ve histolojik olarak incelenmesi

Sisplatin kemoterapide yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Sisplatin replikasyon ve transkripsiyon gibi hayati süreçleri durdurur ve sonuçta apoptozise yol açar. Sisplatinle oluşan toksisitenin arkasındaki neden Reaktif Oksijen Türlerinin (ROS) üretimidir. ROS üretimi testis hücrelerine, özellikle de spermatozoaya zarar verir. Spermatozoanın çoklu doymamış yağ asitlerinden oluşan plazma membranının ana bileşenleri ROS'a karşı aşırı duyarlılık gösterir. Bu nedenle ROS üretimi erkek infertilitesinin önde gelen nedenidir. Son zamanlarda erkeğe bağlı infertilitede alternatif tedaviler yaygın bir araştırma alanıdır. Geçmişte yapılan araştırmalar, antioksidanların spermatozoayı ROS'dan koruduğunu, anormal spermatozoa üretimini önlediğini ve sperm kalitesini iyileştirdiğini göstermiştir. Bu çalışmada, antioksidan özelliği olan Kafeik asit fenetil ester (KAFE) 'in Sisplatin ile indüklenen testis hasarı üzerindeki koruyucu etkilerini, sperm kromatin bütünlüğünü, DNA hasarı tespiti, Kaspaz bağımlı apoptoz arasındaki ilişkileri araştırılmıştır. Çalışma 2-3 aylık Wistar albino cinsi erkek ratlarda yapıldı. Deney grupları; Kontrol, KAFE, Sisplatin, Sisplatin+KAFE grubu olmak üzere 4 grup olarak belirlendi. Deneysel toksisite oluşturmak için Sisplatin, 0.9% iztonik salin solüsyonunda çözülerek günde 1 defa, 1., 3. ve 5. günlerde 3 mg/kg i.p. olarak verildi. Tedavi grubunda KAFE, 2 ml'lik izotonik salinde çözülerek 45 gün boyunca 10 µmol/ kg i.p. olarak verildi. Ratlar 45. günde sakrifiye edildi. Histolojik olarak, Sisplatin grubuna ait testis dokularında intertübüler alanlarda konjesyon, kalınlaşma, ödem, seminifer tübül yapılarında bozukluk, vakuolizasyon, bağ dokuda ve interstisyel alanda hiyalinizasyon, germinal epitellerde düzensizlik ve lümenlerinde hücre döküntüleri mevcut iken Sisplatin + KAFE grubundaki yapısal bozukluklar ve konjesyon, Sisplatin grubuna göre minimal seviyelerde gözlendi. Apoptotik hücre sayılarında, Sisplatin+KAFE grubunda Sisplatin grubuna göre anlamlı bir azalma (p≤0.05), apoptotik sperm yüzdeleri baz alınarak karşılaştırıldığında, yine Sisplatin+KAFE grubunda Sisplatin grubuna göre anlamlı bir azalma (p≤0.05) olduğu görüldü. Çalışmanın sonucunda, KAFE'in Sisplatin ile oluşturulan testis toksisite hasarında koruyucu etkisi olduğu, apoptozu engellediği anlaşılmıştır.

AntioksidanlarApoptozisKafeik asit+6
Hande Carver
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Lycium barbarum (kurt üzümü) 'un deneysel diyabet oluşturulmuş erkek sıçanlarda üreme sistemi ve CRİSP-1 protein ekspresyonu üzerine etkisi

Diabetes Mellitus (DM), hiperglisemi ile karakterize, metabolik bir hastalıktır. Lycium barbarum polisakkaritleri (LBP) hipoglisemik, anti-apoptotik ve fertilite kabiliyetini artırıcı özellikleriyle dikkat çeken doğal bir antioksidandır. Diyabete bağlı oksidatif stres, erkek üreme sisteminde çeşitli fonksiyon bozukluklarına ve infertiliteye neden olmaktadır. Oksidatif stres; sistein amino asit grubunu içeren proteinlere daha kolay hasar vermektedir. Crisp-1 (Cysteine-rich secretory protein-1), sisteinden zengin olup epididimis epitelinden salgılanarak fertilizasyonda önemli roller üstlenen yeni bir proteindir. Çalışmamızda diyabetin erkek üreme sistemine verdiği hasarda LBP'nin olası koruyucu ve tedavi edici etkisi ile Crisp-1 protein ekspresyonundaki değişiklikleri araştırmak amaçlandı. Çalışmamız için 3-4 aylık Wistar Albino erkek sıçanlar kullanıldı. Denekler; Sham kontrol, LBP kontrol, Diyabet ve Tedavi (diyabet + LBP) grubu olmak üzere toplam 4 gruba ayrıldı. Deneysel diyabet oluşturmak amacıyla STZ tek doz 55mg/kg intraperitoneal olarak uygulandı. LBP 15 gün boyunca günde 200 mg/kg gavaj yoluyla verildi. Histolojik incelemelerde, diyabet grubu testis dokularında intertübüler bağ dokusunda artış, konjesyon, vakuolizasyon ve ödem gözlenirken tedavi grubunda bu oluşumların azaldığı görüldü. Tedavi grubunda; hareketli sperm sayısı, Crisp-1 pozitif hücre sayısı ve serum Testosteron düzeyinde anlamlı artış, apoptotik hücre sayısı ve serum MDA düzeyinde ise anlamlı düşüş tespit edildi. Sonuç olarak LBP'nin diyabete bağlı erkek üreme sistemi hasarında koruyucu ve iyileştirici bir etki gösterdiği ve Crisp-1 protein ekspresyonunu artırdığı tespit edilmiştir.

AntioksidanlarDiabetes mellitusKısırlık+6
Gizem İlter Aktaş
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Akrilamid uygulanmış genç erkek ratlarda lycium barbarum (kurt üzümü) ekstraktının fertiliteye etkisinin ışık mikroskobik ve biyokimyasal incelenmesi

Bu çalışmada akrilamidin genç erkek ratların testis ve epididimis dokularındaki toksik etkileri ve bir antioksidan olan kurt üzümünün bu etkiye karşı koruyuculuğu ışık mikroskobik ve biyokimyasal olarak incelenmiştir. 24 adet Wistar albino rat her grupta 6 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. 5 gün boyunca akrilamid grubuna (G1) distile suda çözünmüş 50 mg/kg akrilamid gavajla verildi. Akrilamid+ kurt üzümü grubuna (G2) akrilamid ve 200 mg/kg kurt üzümü ekstraktı gavajla verildi. Kontrol grubuna(G3) bir işlem uygulanmadı. Kurt üzümü grubuna (G4) kurt üzümü ekstraktı G2 gibi verildi. Ratların deney öncesi ve sonrası vücut ağırlıkları istatiksel olarak kıyaslandığında G1 ve G2' de anlamlı bir fark saptandı. Sperm sayılarının G1 ve G2'de azaldığı ancak istatiksel bir fark olmadığı bulundu. Tüm gruplarda sperm DNA bütünlüğünün korunduğu gözlendi. Testis dokuları değerlendirildiğinde; G1' de, seminifer tübüllerin lümeninde belirgin hücre döküntüsü, vakuol oluşumu ve rezidual cisimcikler; G2' de vakuol oluşumu görüldü. Apoptotik spermatogonyumları belirlemek amacıyla yapılan TUNEL boyamasınında G1 ve G2'de istatiksel olarak anlamlı bir artış görüldü. Spermatogonyumların proliferasyonunu değerlendirmek için yapılan Ki 67 boyaması istatiksel olarak değerlendirildiğinde G1 ile G2 arasında anlamlı bir fark saptandı. Grupların testis dokularındaki MDA, SOD, CAT düzeyleri istatiksel olarak kıyaslandığında anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların testesteron düzeyleri istatiksel olarak kıyaslandığında G1 -G2 ve G1- G4 arasında anlamlı bir fark bulundu. Grupların FSH düzeyleri istatiksel olarak kıyaslandığında G1 ve G3 arasında anlamlı bir fark bulundu. Grupların epididimislerinde yapısal değişim gözlenmedi. Yüksek dozda akut süre ile akrilamid uygulamasının testis dokusunda hasara neden olduğu ve FSH ile testesteron seviyesini düşürdüğü, kurt üzümünün ise kısmen koruma sağladığı sonucuna varıldı.

AkrilamitlerAkrilamitlerBitki özütü+5
Havva İmran Özdemir
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İdiyopatik ve idiyopatik olmayan astenozoospermik infertil hastalarda sperm DNA bütünlüğü ve oksidatif hasarın incelenmesi

İdiyopatik ve idiyopatik olmayan astenozoospermik infertil hastalarda düşük sperm hareketliliği ile ilişkisi olan sperm DNA bütünlüğünün ve oksidatif hasarının incelenmesi amaçlandı. 20 normozoospermik fertil, 20 idiyopatik astenozoospermik ve 20 idiyopatik olmayan astenozoospermik infertil hastaya ait semen örneklerine spermiyogram değerlendirmeleri ve canlılık testi yapıldı. Gruplara ait sperm DNA bütünlüğü analizi için asidik anilin mavisi ile kromatin kondensasyon defektleri ve floresan TUNEL yöntemi ile DNA fragmantasyonu değerlendirildi. Oksidatif hasarın incelenmesi için DCFH ile boyanan spermler flow sitometrik olarak analiz edildi. İdiyopatik ve idiyopatik olmayan astenozoospermik infertil grup arasında sperm konsantrasyonu, toplam hareketlilik, ilerleyici hareketlilik, canlılık ve normal morfoloji değerlendirmelerinde anlamlı fark olmamasına karşın bu gruplar ile normozoospermik fertil grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edildi (p≤0,05). Anormal kromatin kondensasyonu, DNA fragmantasyonu ve hücre içi yüksek ROS değerleri istatistiksel olarak en yüksek idiyopatik astenozoospermik infertil grupta, en düşük ise normozoospermik fertil grupta belirlendi ve tüm gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p≤0,05). Bu çalışmanın sonuçlarına göre; düşük sperm hareketliliğine dayalı erkek infertilitesinde idiyopatik astenozoospermik infertil hasta grubununun sperm DNA bütünlüğü ve ROS açısından daha çok etkilendiği tespit edildi. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda sperm DNA bütünlüğü ve oksidatif hasar analizinin yardımla üreme tekniklerinde özellikle idiyopatik astenoozoospermik erkek infertilite değerlendirilmesi ve tedavisi için yararlı bir tanı olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler; İdiyopatik astenozoospermi, ROS, Sperm DNA bütünlüğü, flow sitometri, TUNEL

Akım sitometrisiDNAKısırlık+3
Esra Fidan
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Prematüre ovaryan yetmezlik (POY) modelinde ferulik asidin apoptoz üzerine etkilerinin incelenmesi

Prematüre ovaryan yetmezlik (POY), 40 yaşından önce normal ovaryum fonksiyonunun kaybıdır ve 40 yaşın altındaki kadınların yaklaşık % 1'ini ve 30 yaşın altındaki kadınların % 0.1'ini etkileyen bir durumdur. Menopozu hızlandıran yetersiz ovaryan cinsiyet hormonları ve azalmış folikül sayısı ile karakterizedir ve bu durum genellikle infertilite ile sonuçlanır. Siklofosfamid (SF), çeşitli kanser türlerinin tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır ve dişi üreme organları, özellikle ovaryum üzerinde zararlı bir etkiye sahiptir. Çalışmamızda SF kullanarak POY modeli oluşturulan sıçanların ovaryumlarında antiapoptotik, antifibrotik ve antioksidan özellikleri olduğu bilinen Ferulik asidin (FA) histokimyasal, immunohistokimyasal ve biyokimyasal etkilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda, 24 adet 200-250 gr ağırlığında Wistar albino türü dişi sıçan Kontrol, FA, SF, SF+FA olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Sıçanlara her gün vajinal smear uygulandı. Kontrol grubuna 1., 7. ve 14. günlerde 1 mL/kg intraperitoneal serum fizyolojik verildi. Ferulik asit grubu sıçanlara 2 hafta boyunca her gün 50 mg/kg FA oral gavaj yoluyla verildi. SF grubu deneklere deneyin 1.günü 75 mg/kg ip siklofosfamid uygulandı. Ardından 7. ve 14.günlerde 1 mL/kg ip serum fizyolojik verildi. SF+FA grubu deneklerine deneyin 1. günü 75 mg/kg ip siklofosfamid uygulandı ve 7. ve 14.günlerde 1 mL/kg ip serum fizyolojik verildi. 15. günden 30. güne kadar 2 hafta boyunca her gün 50 mg/kg FA oral gavaj ile verildi. Deney sürelerinin sonunda denekler sakrifiye edildi. Histokimyasal analizler için, H&E, Masson Trikrom ve PAS boyamaları; immünohistokimyasal analizler için Aktive-Kaspaz-3, Bcl-2, Bax, iNOS, eNOS ve PCNA immün boyamaları yapıldı. Biyokimyasal analizler için serumda TOS ve TAS ölçümleri yapıldı. Histomorfolojik incelemelerde Kontrol grubu ve FA grubunda normal ovaryum yapısı gözlenirken, SF grubunda primer ve primordial folikül sayısında azalma, atretik folikül sayısında artış gözlendi. SF+FA grubu deneklerde folikül sayılarında artış, atretik folikül sayısında azalma ve kontrol grubuna yakın morfoloji gözlendi. İmmunohistokimyasal boyamalarda SF grubunda artmış aktive-kaspaz-3 ve azalmış Bcl2/Bax oranları gözlendi. iNOS, FA grubunda azalma, SF grubunda artış gösterirken, eNOS SF grubunda azalmıştı. Proliferasyon belirteci PCNA ise SF grubunda azalmıştı. Tüm bu değerler SF+FA grubunda Kontrol grubuna yakın özellik gösterdi. Biyokimyasal olarak TOS seviyeleri SF grubunda Kontrol ve FA gruplarına göre anlamlı olarak arttı, FA grubunda ise azaldı. FA tedavisinde ise SF grubuna göre anlamlı azalma gözlendi. TAS değeri ise FA grubunda Kontrol ve SF grubuna göre anlamlı olarak artış gösterdi. Elde ettiğimiz sonuçlar doğrultusunda, gonadotoksik etkisi bilinen siklofosfamid etkisiyle folikül kaybı, doku hasarı, apoptoz ve oksidatif stres artışı gözlenen ovaryumlarda, FA'nın folikül rezervini koruyucu, doku hasarını azaltıcı ve antiapoptotik ve antioksidan özellikleri olduğu ve FA'nın SF'nin etkilerine karşı kullanılmasının over yetmezliğinde olumlu etkileri olabileceği gösterilmiş oldu.

ApoptozisFerulik asitOver hastalıkları+2
Nurşin Karaman
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyetle beslenen annelerden doğan yenidoğan beynindeki inflamazom aktivasyonunun incelenmesi

Amaç : Vücutta farklı inflamatuar yolaklar inflamasyonu tetiklemektedir. Bunlardan biri de NLRP3 inflamazom aktivasyonudur.Yüksek yağlı diyet ile beslenmenin sonucu olarak farklı dokularda NLRP3 inflamazomunun aktive olduğu gösterilmekle birlikte ; annenin gebelikte ve emzirme sürecinde yüksek yağlı diyetle beslenmesinin yavrunun beyninde NLRP3 inflamazom aktivasyonunu tetikleyip tetiklemediği bilinmemektedir. Çalışmamızda farklı yağ asidi kompozisyonuna sahip yüksek yağlı diyet ile beslenen dişi farelerden doğan yavru fare beyinlerindeki NLRP3 inflamazom aktivasyonunu göstermeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız 5 gruptan oluşmaktadır. Anneler katımdan 3 hafta öncesine kadar kendi yem grupları ile beslenmiştir. 2 gruptaki dişi fareler standart kontrol yemi ile; diğer 3 gruptaki dişi fareler ise diyetten gelen enerjinin %50 sinin yağdan geldiği yüksek yağlı diyet ile beslenmiştir. Kontrol diyeti ile beslenen annelerden doğan bir grup fare yavrusuna ise pozitif kontrol amacı ile PN4.-6. günlerde NLRP3 inflamazom aktivasyonu yaptığı bilinen LPS enjeksiyonu yapılmıştır. Her grup için C57BL/6 türü 4 adet dişi fare olmak üzere toplamda 20 adet dişi fare ve bu annelerden doğan her grup için PN7. günde 7 adet, PN28. günde 7 olmak üzere toplamda 70 fare yavrusu ile çalışılmıştır. Bulgular: Sakrifiye edilen yavru fare beyinleri değerlendirildiğinde LPS enjeksiyonu yapılan gruptaki yavru farelerde 7. ve 28. günde hem hipokampüs hem de prefrontal korteks nöron yoğunluğunun azaldığı; NLRP3 inflamazom aktivasyonunun oluştuğu görüldü. Hem PN7 hem de PN28 de ise nöron yoğunluğu özellikle DYA-YYD grubunda etkleniyor gibi görünmektedir. PN7 de yüksek yağlı diyet gruplarında prefrontal kortekste NLRP3 aktivasyonu belirgin değilken; mikroglial aktivasyon belirgindi. Öte yandan PN7 de hipokampüste yine özellikle DYA-YYD grubu için NLRP3 inflamazom aktivasyonu belirgindi. PN28 için ise hem DYA-YYD hem de O6/O3:20/1-YYD gruplarında hem prefrontal kortekste hem de hipokampüste NLRP3 inflamazom aktivasyonu ve mikroglial aktivasyon belirgindi. O6/O3:2/1-YYD grubundaki yüksek Omega3 seviyesinin inflamazom aktivasyonunu geriletici etkisi görüldü. Sonuç : Annenin gebelik ve laktasyon sürecinde yüksek yağlı diyet ile beslenmesi, beyinde mikroglia ve NLRP3 inflamazom aktivasyonuna neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nöroinflamasyon, mikroglia , NLRP3, yenidoğan , hipokampüs, prefrontal korteks

AnnelerBebeklerBeslenme+4
Fatma Sıla Soy Halaç
Dokuz Eylül University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kan beyin bariyeri gelişiminin gestasyonel diabetes mellitus'da incelenmesi

Bu çalışma postnatal gebelik diyabetinde kan beyin bariyerinin gelişimini incelemek amacıyla yapıldı. 18 adet dişi fare ve elde edilen 63 adet yavru kullanıldı. Dişi fareler Kontrol, Sham ve Gebelik Diyabeti olmak üzere rastgele 3 gruba ayrıldı. Katıma alınan deneklerin normal doğum süreleri beklendi. Kontrol grubuna hiçbir uygulama yapılmadı. Sham grubundaki deneklere gebeliklerinin 5. gününde intraperitoneal sodyum sitrat buffer uygulaması yapıldı. Gebelik Diyabeti grubundaki deneklere gebeliklerinin 5. gününde 40 mg/kg streptozotosin uygulandı. Dişilerden elde edilen yavrular, her grupta 7 denek olacak şekilde P:0, P:7 ve P:21 günlerinde beyin dokuları alındı. 5 m'lik seri kesitler alınarak histolojik ve immunohistokimyasal olarak incelendi. Çalışma grubumuz tarafından geliştirilen semi-kantitatif bir yöntemle prefrontal kortekste hücre sayımı yapıldı. Sonuçta, Gebelik Diyabeti grupları Sham ve Kontrol grupları ile karşılaştırıldığında maternal diyabetin prefrontal kortekste hücre sayısını anlamlı olarak azalttığı görüldü. Çalışmamızda kan beyin bariyerinin endotel hücrelerinin, sıkı bağlantı kompleksleri olan VE-Kaderin-5 ve Klaudin-5 immunhistokimya boyamalarında Gebelik diyabetin bu moleküllerin ifadesini anlamlı olarak azalttığı gözlendi. Astrosit işaretlemesinde Aqp-4 boyaması sonucundaysa anlamlı azalma gösterildi. Perisit hücrelerinde maternal diyabetin bir etkisi bulunmadığı gözlendi. Bu sonuçlara göre gebelik diyabetinin yeni doğanda kan beyin bariyeri gelişimi üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ve geçirgenliğini artırdığını ön görmekteyiz.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+2
Pınar Akokay
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Patolojik desidual senesense bağlı gelişen tekrarlayan gebelik kayıplarının desidual hücrelerinde progesteron analoğu uygulamasının FOXM1 ekspresyonuna etkisinin araştırılması

Amaç: Desidualizasyondaki fizyolojik desidual senesens (desidual yaşlanma), patolojik desidual senesense dönüşerek, tekrarlayan gebelik kayıplarına (recurrent pregnancy loss RPL) neden olmaktadır. FOXM1, desidualizasyonda proliferasyonla ilişkili transkripsiyon faktörüdür. Medroksiprogesteron asetat (MPA) ve didrogesteron (DYD) bir progesteron analoğudur. Çalışmamızda, "patolojik desidual senesense bağlı gelişen tekrarlayan gebelik kayıplarının desidual hücrelerinde FOXM1 ekspresyonu azalır ve progesteron analoğu uygulaması azalan FOXM1 ekspresyonunu tersine çevirir" hipotezi kurulmuştur. Bu amaçla, patolojik desidual senesense bağlı gelişen RPL'de desidual senesens ve FOXM1 ilişkisi ile progesteron analogları olan MPA ve DYD ile tedavisinin etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Kontrol gebelik ve RPL gruplarından izole edilen primer desidual hücreler ile MPA ve DYD uygulanmış ve uygulanmamış gruplar oluşturularak, PRL ve IGFBP-1 düzeyleri ELISA yöntemiyle, FOXO1, DIO2, β-GAL, FOXM1 ve p-FOXM1'in ekspresyonları immünofloresan yöntemi ile, FOXM1 ve p-FOXM1'in protein düzeylerindeki değişiklikler ise western blot yöntemiyle analiz edilmiştir. Endometriyal fonksiyonun değerlendirilmesi amacıyla da desidual hücreler ile insan ekstravillöz trofoblast benzeri hücre hattı olan AC-1M88 hücreleri ko-kültüre edilmiş, sferoid genişleme ve migrasyon analizleri yapılmıştır. Bulgular: RPL gruplarında MPA ve DYD uygulaması yetersiz desidualizasyona bağlı azalmış PRL, IGFBP-1, FOXO1, FOXM1 ve p-FOXM1 seviyelerini tersine çevirirken, desidual senesense bağlı artmış DIO2 ve β-GAL seviyelerini etkilemedi. Ayrıca MPA ve DYD uygulanmış RPL gruplarında artmış endometriyal proliferasyon ve migrasyon tespit edildi. Bununla birlikte, FOXM1 ve p-FOXM1 ekspresyonunu tersine çevirmede DYD tedavisi MPA tedavisinden daha etkili olmuştur. Sonuç: Çalışmamız, literatürdeki FOXM1 ve desidual senesens ile FOXM1 ve RPL ilişkisini, ayrıca iki farklı progesteron analoğunun patolojik desidual senesense bağlı gelişen RPL hastalarında olası terapötik etkisinin temellerini ortaya koyan ilk çalışmadır. Patolojik desidual senesense bağlı gelişen RPL'de MPA ve DYD uygulaması desidualizasyon, endometriyal proliferasyon ve migrasyonu teşvik etmiş ancak desidual senesensi etkilememiştir. Bulgularımız doğrultusunda RPL teşhisi alan hastaların tedavisinde, progesteron analoğu uygulamalarına ek olarak senesent hücrelerin de eliminasyonunu sağlayacak kombine tedavilerin geliştirilmesinin gelecekte umut vaad edici bir seçenek olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Patolojik Desidual Senesens, Tekrarlayan Gebelik Kaybı, FOXM1, Medroksiprogesteron Asetat, Didrogesteron

Remziye Katırcı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Temozolomid (TMZ) duyarlı U87MG glioblastoma hücre hattında, TMZ-radyoterapi kombine tedavisine ek ribosiklib ilaç uygulamasının hücre siklusu açısından değerlendirilmesi

Amaç: Glioblastoma Multiform (GBM), gliomaların %54'ünü ve tüm beyin tümörlerinin yaklaşık %16'sını oluşturan, en yaygın malign beyin tümörü olarak bilinmektedir. CDK 4/6 inhibitörlerinden biri olan Ribosiklib'in; hücre siklusunda G1'den S fazına geçişi engellemektedir. Çalışmamızda U87MG hücre hattı kullanılarak, TMZ ve radyoterapi tedavisine ek Ribosiklib uygulamasının hücre sağkalımı ve hücre siklusu açısından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: TMZ'ye duyarlı U87MG GBM hücre hattı kullanıldı. Deney planı, kontrol, TMZ, Ribosiklib, çözücü ve TMZ+Ribosiklib'in birlikte uygulandığı gruplar şeklinde kurgulandı. Gruplara, radyoterapi uygulamasının yapıldığı deney grupları da dahil edildi. TMZ ve Ribosiklib'in, U87MG hücrelerinin canlılığına etkisi MTT testi değerlendirildi ve IC50 (yarı maksimum inhibitör konsantrasyonu) değerleri bulundu. Hücrelere günde 2 Gray (Gy) olmak üzere ardışık 5 gün toplamda 10Gy ışıma yapıldı. Belirlenen etkin dozların, hücre siklusu ve apoptoza etkisi siklin D, p53, p21, Tap73, pRB ve aktif kaspaz-3 protein düzeyleri western blot ile analiz edilerek değerlendirildi. Bulgular: U87MG hücrelerinde Ribosiklib ve TMZ'nin IC50 değeri sırasıyla; 10 ve 120 μM olarak belirlendi. Ribosiklib ve TMZ'nin tek başına ve birlikte uygulamalarından 1 saat sonra radyoterapinin eklenmesiyle hücre canlılığında azalma görüldü (p<0.001). Ayrıca, koloni oluşturma potansiyellerinin sınırlandığı ilk kez çalışmamız ile ortaya konuldu. Ribosiklib ve TMZ'nin hücre siklusuna etkisi belirlenen proteinler ile yorumlandı ve ek olarak apoptotik mekanizmanın TAp73 aracılı olup olmadığı ilk kez değerlendirildi. Sonuç: Ribosiklib'in TMZ ile birlikte uygulanmasıyla agresif karakterli GBM hücrelerinin canlılığının azaltılabildiği belirlendi. Ayrıca, çalışmamız ile Ribosiklib'in, TMZ'ye ek uygulanması sonucu GBM tedavisine yeni bir terapötik olma potansiyeli taşıdığı gösterildi.

Merzuka Kalay
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda deneysel testis iskemi reperfüzyon modelinde, karvakrolün olası etkilerinin histolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi

Testis torsiyonu genç erkeklerde ve yeni doğanlarda subfertiliteye ve testis hasarına sebep olan ürolojik bir sorundur. Testis torsiyonunu takiben detorsiyon uygulaması testiste iskemi reperfüzyon hasarını meydana getirir. Testis iskemi reperfüzyon hasarı Reaktif oksijen türleri ile birlikte oksidatif stres ve germ hücre apoptozuna sebep olmaktadır. ATP bağımlı potasyum kanallarının açılması ise iskemi reperfüzyon hasarına karşı dokuyu korumaktadır. Bu çalışmamızda Testis iskemi reperfüzyon hasarına karşı karvakrolün olası koruyucu etkisi ile ATP bağımlı potasyum kanalı olan Kir6.2 kanalları üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 36 adet 2-4 aylık erkek Albino Wistar ratlar kullanıldı. Deney grupları; Sham, Kontrol+DMSO, Kontrol+Karvakrol, İR, İR+DMSO ve tedavi grubu olmak üzere toplam 6 grup olarak belirlendi. Deneysel testis iskemi reperfüzyon modeli oluşturmak için sol testis saat yönünün tersine 720º döndürülerek 2 saat boyunca torsiyon, torsiyonu takiben 2 saat boyunca detorsiyon yapıldı. Tedavi grubunda karvakrol, detorsiyon yapılmadan yarım saat önce 73mg/kg dozunda %5'lik DMSO içinde çözülerek 0.2 ml intraperitoneal olarak verildi. Histolojik olarak, intertübüler alanlarda konjesyon, ödem, seminifer tübüllerde yapısal bozukluk ve hücre döküntüleri İR grubunda çok iken, tedavi gubunda minimal düzeyde gözlemlendi. Apoptotik hücre sayıları ve serum MDA değerlerinde, Tedavi grubunda İR grubuna göre anlamlı azalma (p≤0.05), Kir6.2 aktivasyonunda ise anlamlı bir artış (p≤0.05) olduğu görüldü. Çalışmanın sonucunda, karvakrolün testis iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu etkisi olduğu, apoptozu engellediği ve Kir6.2 kanallarını aktive ettiği anlaşılmıştır.

Hayvan deneyleriKarvakrolKaspazlar+6
Cemre Nur Balcı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik etanole maruz kalan sıçanların testis dokusunda asetil L-karnitin uygulamasının endoplazmik retikulum stresi ve apoptoz ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda kronik etanol (EtOH) maruziyetinde asetil L-karnitin (ALKAR) uygulamasının rat testis dokularında endoplazmik retikulum stresi (ERS) ve steroidogenez yolakları ile birlikte apoptoz, serum LH, FSH ve testosteron seviyeleri ve oksidatif stres üzerindeki etkileri incelenmiştir. Yöntem: Kontrol, EtOH, ALKAR ve EtOH+ALKAR deney grupları (n=10/grup) oluşturulmuştur. Sıçan testis ağırlık indeksi, epididimal sperm motilitesi ve testiküler histopatoloji değerlendirilmiş, ERS (GRP78, CHOP, XBP1), steroidogenez (StAR, 17β HSD3, 3β-HSD, p450scc) ve apoptoz belirteçleri immünohistokimya ve western blot ile incelenmiştir. Serum LH, FSH ve testosteron seviyeleri ELISA ile ölçülmüş ve oksidatif stres indeksi değerlendirilmiştir. Bulgular: Sperm motilitesi ve modifiye Johnsen skorlaması değerlendirmeleri EtOH grubunda düşük seviyelerde olup (p<0,001) EtOH+ALKAR grubunda kontrol ile benzerdir. EtOH grubunda, GRP78 ve CHOP ekspresyonu anlamlı bir şekilde artarken (p<0.05) EtOH+ALKAR grubunda, kontrole benzer bir ekspresyon bulunmuştur. XBP1 ekspresyonu ise western blot analizlerinde EtOH grubunda artış göstermiştir (p<0.0001). p450scc (p<0.001), 3β-HSD (p<0.05), 17β-HSD3 (p<0.05) ve StAR (p<0.01) ekspresyonları EtOH grubunda azalırken p450scc, 3β-HSD ve 17β-HSD3 ekspresyonları EtOH+ALKAR grubunda artmıştır (p<0.05). Aktif kaspaz-3 (p<0.001) ve TUNEL (p<0.05) değerlendirmeleri EtOH grubunda artış göstermiştir. Serum LH (p<0.05), FSH (p<0.01) ve testosteron (p<0.05) seviyeleri tüm gruplarda azalırken, EtOH grubunda oksidatif stresin (p<0.001) arttığı görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda deneysel EtOH modelinde, ALKAR'ın testisteki apoptoz, ERS, steroidogenez, serum LH, FSH ve testosteron seviyeleri ile oksidatif stres düzeyi üzerindeki etkileri ilk kez tanımlanmıştır. Bulgularımız alkol bağımlılığında antioksidanların etkileri konusunda önemli bilgiler sunarak yeni hipotezler için temel olabilecektir. Anahtar Kelimeler: kronik alkolizm, asetil-L-karnitin, ER stresi, apoptoz, steroidogenez

Genitalia-erkekKısırlık-erkek
Merve Görgülü
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Oksidatif strese maruz kalan mezenkimal kök hücreler üzerine mirisetinin etkilerinin incelenmesi

Mezenkimal kök hücrelerin (MKH), hem preklinik hem de klinik terapilerde kullanımı gittikçe artmaktadır. Nakledilen MKH'lerin sağkalımını arttırmaya yönelik yeni stratejilerin geliştirilmesi, kök hücre tabanlı tedavilerin terapötik potansiyeli açısından önemlidir. Mirisetin antioksidan, antiinflamatuvar ve antiapoptotik özellikleri olan bir flavonoiddir. MKH kültüründe hidrojen peroksit(H2O2) oksidatif stres modeli üzerinde, immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak mirisetinin etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmada; kontrol, H2O2, mirisetin ve H2O2+mirisetin olmak üzere 4 ayrı grup oluşturulmuştur. Her grup tripan mavisi ile hücre kültürü canlılık düzeyleri, kaspaz-3, TIM17 ve Tümör Nekroz Faktör-alfa (TNF-α antikorlarıyla immunositokimyasal ve elektron mikroskobi ile ultrastrüktürel düzeyde değerlendirildi. Canlı ve ölü hücre sayıları bakımından kontrol grubu ile H2O2 grubu arasındaki fark anlamlı bulundu. Kontrol grubu ile H2O2 grubu arasında kaspaz-3 immunositokimya boyanma şiddeti bakımından aralarında anlamlı bir artış gözlendi. Kontrol grubu ile H2O2 grubu arasındaki TIM17 immunositokimya boyanma şiddeti anlamlı şekilde azalmışken, mirisetin ve H2O2+mirisetin gruplarında anlamlı şekilde artmıştı. TNF-α immunositokimya boyanma şiddeti bakımından kontrol grubu ile H2O2 grubu arasındaki fark anlamlı bulundu. Sonuç olarak; MKH'lere uygulanan H2O2 toksisitesi hasarına karşı mirisetinin etkilerine bakıldığında canlı hücre sayısında artış, kaspaz-3 ve TNF-α immünositokimya boyamalarında azalma, TIM17 immünositokimya boyamasında artış ve elektron mikroskobik değerlendrimede dejeneratif ve apoptotik hücre morfolojisinde azalma gözlendi. Mirisetin, MKH'ler üzerinde antiapoptotik ve anti-inflamatuvar etkileri sayesinde hücre canlılığı ve proliferasyonunu arttırması nedeniyle, destekleyici alternatif bir tedavi seçeneği olarak görülebilir.

KaspazlarKök hücrelerMirisetin+2
Mehmet Berker
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanseri akciğer metastazının modellenmesinde, tas-115 inhibitörünün etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Üçlü negatif meme kanseri (ÜNMK); yapısında östrojen, progesteron ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2'yi bulundurmaması nedeniyle hedefe yönelik tedavisi olmayan en agresif meme kanseri türüdür. ÜNMK hastalarında mortalitenin asıl sebebi, primer tümörün yanı sıra gelişen metastazlardır. TAS-115, c-MET ve vasküler endotelyal büyüme faktörü reseptörlerini (VEGFR) inhibe ettiği bilinen çoklu reseptör tirozin kinaz inhibitörü olup; c-MET/HGF ve VEGFR'nin otofosforilasyonunu engellemekte ve c-MET/HGF ile VEGFR aracılı hücre içi sinyal yolakları inhibe olarak kanser hücresinin sağkalımı azalmaktadır. Literatürde TAS-115'in ÜNMK üzerine etkinliğinin gösterildiği herhangi bir çalışma yer almamaktadır. Bu doğrultuda "c-MET yolağının inhibisyonu alt yolakların çalışmasına bağlı olarak, kanser hücrelerinin proliferasyon ve migrasyonunu yavaşlatır" hipotezini kurguladığımız doktora tez projemde; TAS-115 inhibitörünün bireysel ve kemoterapotik bir ajan olan doksorubisin (DOXO) ile birlikte uygulanmasının c-MET/HGF ilişkili yolağı ne derece inhibe edebileceği ve takiben de PI3K/Akt/mTOR bağımlı yolağı nasıl aktive edeceğinin 3B in vitro ortamda sorgulanması amaçlandı. Yöntem: Çalışmamızda insan ÜNMK hücre hattı GFP+MDA-MB-231 ve insan akciğer fibroblast hücre hattı NHLF ile heterotipik sferoid modeli oluşturuldu. TAS-115 inhibitörünün sferoidler üzerine etkinliği; sağkalım, proliferasyon ve sitokin yanıtları açısından 3B ortamda değerlendirildi. TAS-115'in c-MET/HGF ve aracılı PI3K/Akt/mTOR sinyal yolağının son üyesi p-mTOR üzerine etkisi belirlendi. Bunlara ek olarak; 3B biyobasım sonrası sferoidlerde TAS-115'in invazyon ve metastaz potansiyeli üzerine etkisi değerlendirildi. Bulgular: Oluşturulan heterotipik sferoid modelinde TAS-115'in bireysel ve DOXO ile birlikte uygulanması sonrası kanser hücrelerinde sağkalım ve proliferasyonun azaldığı, c-MET, p-c-MET, p-mTOR ekspresyonlarının ve pro-inflamatuvar sitokin yanıtlarının azaldığı görüldü. 3B biyobasım sonrası sferoidlerin invazyon ve metastaz potansiyelinde belirgin bir azalış olduğu görüldü (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız ile TAS-115 inhibitörünün 3B in vitro ortamda ÜNMK ve akciğer fibroblast hücreleri üzerine olası etkisi, bireysel ve kemoterapötik ile birlikte uygulanması sonucu hem tümör gelişimi, yayılımı hem de tümör mikroçevredeki sitokin yanıtlarının değerlendirilmesi açısından ciddi veriler sunmaktadır. Çalışmamız ile meme kanserinde TAS-115'in c-MET/HGF aracılı etkisi ilk kez ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: ÜNMK, c-MET, HGF, TAS-115, 3B biyobasım

Meme kanseri
Sendegül Yıldırım
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ovulatuar faktörlü infertil hastaların granüloza hücrelerinde liquiritigenin'in etkilerinin immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik incelenmesi

İnfertilite dünya genelinde her geçen gün artan küresel bir sağlık sorunudur. Granüloza hücrelerinin (GH) oosit beslenmesi ve olgunlaşmasının yanı sıra oosit sperm etkileşimi üzerinde de önemli bir role sahip olması, infertilite tanı ve tedavisinde GH'lerinin bir seçenek olarak ön plana çıkmasını sağlamaktadır. Liquiritigenin (LQ) Glycyrrhiza radix'ten elde edilen anti-oksidan, anti-inflamatuar, anti-proliferatif ve östrojenik birçok etkiye sahip olan bir flavonoiddir. Çalışmamızda ovulatuvar faktör (OF, infertil) ve erkek faktörü (EF, sağlıklı bireyler) nedeniyle in vitro fertilizasyon (İVF) ünitesine başvuran hastaların oosit-kümülüs komplekslerinden elde edilen GH'lerinde LQ'nun etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. OF ve EF nedeniyle İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İVF ünitesine başvuran hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 20 OF ve 15 EF hastasından elde edilen GH'ler kültür ortamında EF, EF-Dimetil sülfoksit (DMSO), EF-LQ, OF, OF-DMSO ve OF-LQ gruplarına ayrıldı. Hücre kültüründe GH'lere 24 saat, LQ (40 μM) ve DMSO (5 μL) uygulandı. İmmünohistokimyasal boyama ile SIRT2 antikoru boyanma şiddeti ve hücre morfolojisi değerlendirildi. Transmisyon elektron mikroskobu ile granüloza hücrelerinin ultrastrüktürü incelendi. Tüm grupların GH'lerinde hücre morfolojisi, nükleusları, sitoplazmik organelleri ve apopitotoz gibi ultrastrüktürel değişiklikler karşılaştırıldı. OF ve OF-DMSO gruplarının GH'lerinde SIRT2 immünositokimyasal boyanma şiddeti, EF ve EF-DMSO gruplarına göre anlamlı derecede azalmıştır. EF-LQ ve OF-LQ gruplarının GH'lerinde SIRT2 boyanma şiddetinin diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak arttığı izlenmiştir. OF ve OF-DMSO gruplarının GH'lerinde apopitotik hücre morfolojisini yansıtan bulgular gözlenirken, OF-LQ grubunda ise daha az olarak gözlenmiştir. Bu sonuçlar, kültür medyumuna eklenen LQ'nun GH ultrastrüktürü üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Bu bize LQ'nun İVF ünitelerinde alternatif bir medyum ajanı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, LQ'nun alternatif bir medyum ajanı olarak kullanımıyla ilgili deneysel ve klinik daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Granüloza hücreleriHücre kültürüKısırlık+2
Emel Usta
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ovaryan hiperstimülasyonlu sıçanlarda mezenkimal kök hücrelerin ovaryum üzerine etkilerinin immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik incelenmesi

Ovaryum hiperstimülasyon sendromu (OHSS) yardımcı üreme tedavileri sırasında ovulasyon indüksiyonu için yapılan gonodotropin uygulamaları sonucu gelişen ciddi bir iatrojenik komplikasyondur. Eksojen gonodotropin uygulamaları ovaryumlardan salınan vazoaktif ve inflamatuar sitokin seviyelerini arttırarak vasküler permeabilitede artışa neden olmaktadır. Artan vasküler permeabiliteyle birlikte üçüncü boşluklarda sıvı birikimi, ödem, asit, hipovolemi, akut respiratuar distres sendromu gibi yaşamı tehdit eden durumlar ortaya çıkabilmektedir. Mezenkimal kök hücreler (MKH) anti-inflamatuar, immunmodulator, antioksidan ve antiapoptotik etkileri birçok çalışma ile gösterilmiş multipotent hücrelerdir. Bu çalışmada; OHSS modeli oluşturulmuş Wistar Albino cinsi ratlarda insan göbek kordonu kaynaklı MKH'lerin terapötik etkileri incelendi. Bu amaçla, hoescht 3342 boyası ile DNA işaretlemesi yapılan MKH'ler intraperitoneal olarak hayvanlara enjekte edildi. Sakrifikasyonun ardından ovaryum dokuları ışık ve elektron mikroskobik yöntemlerle histopatolojik olarak değerlendirildi. Alınan serum örneklerinde estradiol (E2) ve IL-6 seviyeleri analiz edildi. OHSS grubunda; hemorajik alanlar, vasküler dilatasyonlar ve ödem belirgindi. Kortekste gelişen tüm folikül tiplerinde kontrol grubuna kıyasla bir azalma gözlenirken atretik foliküllerde ve korpus luteum yapılarında anlamlı bir artış izlendi. Serum E2, IL-6 düzeylerinin ve VEGF immünoreaktivitesinin OHSS grubunda anlamlı derecede arttığı tespit edildi. MKH uygulaması ile birlikte OHSS grubunda oluşan. ödem, hemorajik alanlar ve vasküler dilatasyonlarda azalma gözlendi. MKH'lerin folikül, korpus luteum sayıları üzerinde istatistiksel olarak olmasa da hafif iyileştirici etki gösterdiği izlenirken serum estradiol, IL-6 seviyeleri ve VEGF immünoreaktivitesi üzerinde anlamlı bir azalışa neden olarak terapötik etki gösterdiği tespit edildi. Elektron mikroskobik analizlerle ultrastrüktürel değişiklikler değerlendirildi. Bu sonuçlar, MKH'lerin OHSS patogenezi üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, MKH'lerin OHSS tedavisinde alternatif bir farmakolojik ajan olarak kullanılabilmesi için daha kapsamlı deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler : OHSS, Mezenkimal Kök Hücre, İnsan Göbek Kordonu, VEGF, IL-6

Hayvan deneyleriKök hücrelerMikroskopi-elektron+5
Feride Özdemir
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Alzheimer hastalarının fibroblast kaynaklı indüklenmiş pluripotent kök hücrelerinden farklılaştırılan mikroglia hücrelerinin karakterizasyonu

Alzheimer hastalığı geri dönüşümsüz ve ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. Hastalığın patogenezine, amiloid beta ve tau'nun oluşturduğu birikimlerin yanısıra, inflamasyon da katkı sağlar. Nöroinflamasyonda etkili hücrelerden mikrogliada NLRP3 inflamazom aktivasyonunun, Alzheimer hastalığıyla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Alzheimer hastalığının araştırılmasında kullanılan hayvan modelleri, insandaki patolojiyi doğru biçimde yansıtamamaktadır. İnsan kaynaklı mikroglia kullanımı ise beyinden kolayca örnek alınamaması nedeniyle kısıtlıdır. Çalışmamızda insan kaynaklı indüklenmiş pluripotent kök hücreler (İPKH) mikrogliaya farklılaştırılıp karakterize edilerek, Alzheimer hastalığında NLRP3 yolağıyla ilişkili çalışmalardaki kullanım potansiyeli araştırılmıştır. Alzheimer hastası (AH) ve izogenik (İZO) veya kontrol (KTL) genotipli İPKH hücre hatları mikrogliaya farklılaştırılmış ve karakterizasyonu için Flow Sitometri, immünositokimya ve RT-qPCR yapılmıştır. NLRP3 yolağıyla ilişkili protein ekspresyonu Western Blot ile araştırılmıştır. İşlevsel analiz için, NLRP3 inflamazom aktivatörleri (LPS, amiloid beta) ve inhibitörü (CRID3) uygulanarak, sitokin salımı ELISA ile değerlendirilmiştir. pHrodo partiküllerini ve amiloid betayı fagositozu Flow Sitometri, floresan mikroskobu ve canlı hücre görüntüleme sistemiyle değerlendirilmiştir. İPKH'den farklılaştırılan mikroglia hücrelerinin Flow Sitometri ile CD43, CD45, CD11b, CD14, TREM2, TMEM119, CX3CR1, P2RY12; immünositokimyayla IBA1, TMEM119, TREM2, PU.1; Western Blot ile IBA1, TREM2, NLRP3, ASC, MyD88 ve GSK3beta eksprese ettiği belirlenmiştir. RT-qPCR ile IBA1, CD14, CSF1, CX3CR1, TREM2, CCR5, TLR2, TLR4, P2RY12 ekspresyonları gösterilmiştir. Hücrelerin LPS ve amiloid beta ile uyarılması, IL-1beta ve IL-18 sitokinlerinin salımıyla sonuçlanmış, CRID3 ise bu etkiyi tersine çevirmiştir. Ayrıca, pHrodo partiküllerini ve amiloid betayı fagosite edebildikleri ve AH grubunun İZO grubuna göre bir miktar daha fagositik olduğu gözlenmiştir. Çalışmamız, İPKH'den farklılaştırılan mikroglianın işlevsel olduğunu, Alzheimer hastalığıyla ilişkili mekanizmaların ve tedaviye ilişkin ilaçların çalışılabileceği elverişli bir model olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinHücre farklılaşması+2
Aslı Erdoğan
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

TGF-beta1, TGF-beta2 ve FGF2 büyüme faktörlerinin mezenkimal kök hücrelerin kondrogenez sürecine etkisi

Amaç: TGFβ1, TGFβ2 ve FGF2 büyüme faktörleri mezenkimal kök hücrelerin in vitro kondrogenezi sürecinde oldukça etkilidirler. Bu çalışmanın amacı, TGFβ1, TGFβ2 ve FGF2 büyüme faktörlerinin belirli gün ve kombinasyonlarının Adipoz Kaynaklı Mezenkimal Kök Hücrelerin (AKMKH) kondrogenez sürecine olan etkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: Tek tabaka kültür sisteminde AKMKH'ler; 3 gün boyunca I. grup-ITS, II. grup-ITS, III. grup-FGF2+TGFβ1 ve IV. grup- FGF2+TGFβ1 olacak şekilde kültüre edildiler. Bu 3 günün sonunda medyum değiştirilerek, 3 gün boyunca I. grup-ITS, II. grup-TGFβ2, III. grup-ITS ve IV. grup- TGFβ2 olacak şekilde tek tabaka kültür sistemine devam edildi. 3B pellet kültür sisteminde 3 gün boyunca I. grup-ITS, II. grup-ITS, III. grup-FGF2+TGFβ1, IV. grup- FGF2+TGFβ1, V. grup kondrojenik medyum ve VI. grup DMEM+FBS ile muamele edildi, üç günün sonunda medyum değiştirilerek bu kez I. grup-ITS, II. grup-TGFβ2, III. grup-ITS, IV. grup- TGFβ2, V. grup kondrojenik medyum ve VI. grup DMEM+FBS olacak şekilde uygulandı. 6. günün sonunda 3B pellet kültür gruplarına kondrojenik medyum eklenerek 21 gün boyunca kültüre edildiler. Tek tabaka kültür sistemleri ile oluşturduğumuz gruplarda kültürün 6. gününde alsiyan mavisi boyaması ve Dimethylmethylene Blue (DMMB) analizi gerçekleştirildi. 3B pellet kültür sistemleri ile oluşturduğumuz gruplarda alsiyan mavisi boyaması, DMMB analizi, ve immünohistokimya yöntemi ile COL2A1-ACAN ekspresyonları belirlendi. Bulgular: AKMKH kondrogenezi modelleri olan hem tek tabakalı kültür, hemde 3B pellet kültür sistemlerinde, TGFβ1, TGFβ2 ve FGF2'nin birlikte kullanımı kıkırdak matriksinin oluşumunda pozitif bir etki yaratmıştır. Sonuç: AKMKH kültür sistemlerine; TGFβ1, TGFβ2 ve FGF2'nin belirli süre ve kombinasyonlarının uygulanması in vitro kondrogenez modelini olumlu yönde desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: AKMKH, TGFβ1, TGFβ2, FGF2, in vitro kondrogenez.

Fibroblast büyüme faktörüHücre kültür teknikleriKondrogenez+3
Melike Uçak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kisspeptin/kiss1r protein ekspresyonları ile insan testis dokularındaki patolojik değişiklikler arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda Kisspeptin/KISS1R'nin sağlıklı ve patolojik (obstrüktif olmayan azoospermi) insan testis dokularındaki ekspresyon ve lokalizasyon paterni araştırılmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na başvuran normal ve obstrüktif olmayan azoospermi (NOA) kriterlerine uygun 83 gönüllü hasta çalışmaya dahil edildi. Olgulardan infertilite tanısı için testis doku örneklerinde patolojinin tanımlanmasının ardından immünohistokimyasal olarak, Kisspeptin/KISS1R'nin hücresel lokalizasyon paternleri değerlendirildi. Kontrol ve NOA hastalarından TESE öncesi alınan kan örneklerinden FSH, LH, total testosteron ve serbest testosteron hormon seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Kisspeptin ve KISS1R ekspresyonları, kontrol insan testisinde uzayan spermatidler hariç tüm germ hücrelerinde tanımlandı. Kisspeptin ekspresyonu kontrol, hipospermatogenez ve maturasyon duraksaması gruplarında preleptoten, pakiten ve yuvarlak spermatidlerde nüklear boyanma paterni gösterdi. SCO grubunda Sertoli hücrelerindeki Kisspeptin ekspresyonu anlamlı olarak az bulundu (p=<0,001). Leydig hücrelerinde Kisspeptinin kontrol ve hipospermatogenez grubunda nüklear ve sitoplazmik iken, SCO grubunda sadece sitoplazmik lokalizasyonu olduğu gözlendi. İlginç olarak, Kisspeptinin, SCO sendromuna sahip hastalarda nadir olarak görülen germ hücrelerini işaretlediği izlendi. Bununla birlikte SCO grubundaki Sertoli hücrelerinde anlamlı derece azalış gösteren KISS1R ekspresyonu dikkat çekti (p=<0,001). Kontrol grubunda Leydig hücrelerinde belirgin sitoplazmik ve nüklear KISS1R ekspresyon mevcuttu. SCO grubunda sadece sitoplazmik boyanma paterni gözlendi. Sonuç: Çalışmamızla beraber Kisspeptin ve reseptörünün normal ve NOA patolojisine sahip insan testis dokularındaki lokalizasyonları ilk defa tanımlanmış olup, Kisspeptinin, SCO sendromuna sahip hastalardaki oldukça az sayıda görülen germ hücrelerini işaretlemesinden yola çıkarak, Kisspeptinin infertilite tanısında bir biyobelirteç olabileceğini veya gelecekte IVF tedavi yöntemlerinden olabileceği düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kisspeptin, KISS1R, insan testisi, azoospermi, infertilite

AzospermiGen ifadesiKisspeptin+3
Gamze Zengin
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Plasenta akreata spektrumlu gebeliklerde gerçekleşen aşırı trofoblast invazyonunda αvβ3 integrin ve CD9 etkileşiminin etkisinin araştırılması

Amaç: Plasenta Akreata Spektrumu (PAS), aşırı trofoblast hücre invazyonu ile karakterize olup anormal trofoblast hücre migrasyonunu içermektedir. Bu çalışmamızda ekstra villöz trofoblast hücrelerinin invazyonunda αVβ3 integrin ve CD9 moleküllerinin hücre-hücre etkileşimlerine bağlı rollerini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Plasenta Akreata Spektrumlu (PAS) gebelikler, Sezaryen doğum gebelikleri ve Kontrol grubu olmak üzere 3 çalışma grubu oluşturuldu. PAS grubu için hastalardan doğumu takiben histerektomi materyalleri veya term plasenta, Sezeryan ve Kontrol gruplarından ise term plasentalar alındı. Doku örneklerinde morfolojik analiz sonrasında Ekstravillöz Trofoblastların (EVT) karakterizasyonu için epitel belirteci olan Sitokeratin 7 (CYT7) ve desidual hücreler için mezenkimal hücre belirteci olan Vimentin kullanılarak αVβ3 integrin ve CD9 antikorlarıyla çiftli immünfloresan boyamalar gerçekleştirildi. Böylece proteinlerin hücrelerdeki ekspresyon şiddetleri ve lokalizasyonları belirlendi. Ayrıca aynı gruplara ait doku örnekleri ile αVβ3 integrin ve CD9 için Western Blot analizi gerçekleştirilerek gruplar arasındaki protein ekspresyon farklılıkları kantitatif olarak tespit edildi. Bulgular: Sezaryen doğum grubunda αVβ3 integrin protein miktarı PAS grubuyla mukayese edildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. Western Blot deneyleri sonucunda CD9 proteinin gruplar arasında anlamlı bir fark içermediği belirlendi. Yapılan çiftli immünfloresan boyanmalarda CD9 proteininin EVT'lerde ve villöz trofoblastlarda yüksek oranda eksprese edildiği tespit edildi. αVβ3 integrin ise Kontrol ve PAS gruplarının EVT'lerinde yüksek düzeylerde ekspre edilirken villöz trofoblastlarda da immün pozitif reaksiyon gösterdi. Sonuç: Sezaryen doğum sonucu endometriyumda oluşan skar yapısı, sonraki gebeliklerde EVT hücrelerinde artan αVβ3 integrin ekspresyonunu aracılığıyla PAS gelişiminde rol oynayabilir. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreata Spektrumu (PAS), Ekstravillöz Trofoblast, Trofoblast İnvazyonu, αVβ3-İntegrin, CD9, Plasental İmplantasyon Defektleri

GebelikGenital hastalıklar-kadınPlasenta+3
Selin Kısar
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Glioma hücrelerinde antipsikotik ilaçlar ve adipokinetik hormonun beyin kaynaklı nörotrofik faktör üzerine etkilerinin incelenmesi

Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF, brain-derived neurotrophic factor), nörotrofin ailesinin bir üyesi olup merkezi ve periferik sinir sisteminde nöronların yaşamasında, büyümesinde ve fonksiyonlarında görev alır (1, 2). İlk çalışmalarda BDNF'nin nöronlarla ilişkili olduğu belirlenmiş olmasına rağmen, sonraki çalışmalarda, ependim hücrelerinden, mikroglialardan, serebral arteriollerin endotel hücrelerinden, astrositlerden (3), trombositlerden (4), lökositlerden, monositlerden, T ve B lenfositlerinden de sentezlendiği belirlenmiştir (5, 6). Başlıca fonksiyonu nöronlarının yaşamasını sağlamak olan BDNF, dendritlerin büyümesinde ve sinaptik plastisitede de rol almaktadır (7, 8). BDNF' nin sentezindeki yetersizliğin ya da bozukluğun, insanların ve hayvanların nörolojik ve nörodejeneratif hastalıklara yatkınlığını arttırdığına ve bu nedenle nörodejeneratif ve psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılabileceğine dair bilimsel çalışmalar bulunmaktadır (1, 9-11). Depresyonun şiddeti ile BDNF düzeyleri arasında negatif bir korelasyonun olduğu saptanmıştır (12). Deneysel stres modelinde BDNF uygulamasının, monoaminerjik sistemlerin aktivasyonuna aracılık ederek antidepresan benzeri etki gösterdiği saptanmıştır (13). BDNF'nin psikiyatrik bozukluklarda da rol oynadığı bildirilmiştir (14). BDNF'nin nörolojik, psikiyatrik ve nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanılabileceğine dair pek çok bilimsel veri mevcuttur (14) (15). Son yıllarda, nörodejeneratif hastalıklarda ve nörolojik bozukluklarda BDNF' nin rol oynadığını gösteren çalışmalar, bu hastalıklar için yeni bir belirteç ve tedavi edici ajan olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir(16). Birinci kuşak ve ikinci kuşak antipsikotik ilaçlar, şizofrenide, diğer pisikolojik hastalıklarda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bununla birlikte özellikle 2. kuşak antipsikotik ilaçların yan etkileri ve etki mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. Antipsikotik ilaçlar, beyinde nörotropik faktörlerin ekspresyonunu da etkiler (1) (16) (17) (18). Böceklerin endokrin bir bezi corpus cardiacum'undaki nörosekretuvar hücreler adipokinetik olarak adlandırılan bir dizi nörohormonu sentezler. Nörohormonlar özellikle böceklerin oksidatif metabolizmasına ihtiyaç duyulduğunda artarlar. Adipokinetik hormonlar (AKHs) 'ın, karbonhidrat ve yağların mobilizasyonu ile enerji metabolizması ve motor nöronlar üzerine eksitatör etkileri vardır. Adipokinetik hormonlar beyinde de gözlenmesine rağmen roller tam olarak bilinmemektedir. Adipokinetik hormonların psikiyatrik hastalıklar, depresyon, anksiyete, stres bozuklukları, ağrı ve lokomotor bozukluklar gibi çeşitli hastalıklarda kullanılabileceğine dair çalışmalar yapılmaktadır (10, 19) (20). Çalışmamızda C6 glioma hücre hattında 1. kuşak antipsikotik, 2. kuşak antipsikotik ilaçlarının ve anax imperator adipokinetik hormon (Ani-AKH) 'un BDNF sentezi ve ultrastrüktürü üzerine etkilerinin immünositokimyasal boyama ve elektron mikroskobuyla incelenmesi amaçlandı.

Antipsikotik ilaçlarGliomaHücre dizisi+1
Sibel Doğan
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Preeklamptik plasentalarda doğal lenfoid hücrelerin ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Preeklampsi, plasentasyonun tam olarak gerçekleşememesi ve immün tolerans ile ilişkili bir hastalıktır. Günümüze kadar yapılan bir çok çalışma da Doğal Lenfoid Hücrelerin (ILC) spiral arterlerin yeniden düzenlenmesinde, immün toleransın sağlanmasında, desiduanın gebeliğe uygun hale getirilmesinde ve homeostazin da önemli roller aldığı tespit edilmiştir. Preeklampsi durumunda plasentadaki ekspresyon düzeylerinin normal gebeliğe göre değişip değişmediği bilinmemektedir. Preeklampsi vakalarında, ILC'lerin plasentada bulunma düzeylerinin trofoblast invazyonunu etkileyerek spiral arterlerin yeniden düzenlenmesinde anormalliğe neden olacağı ve böylece homeostazı bozarak kan basıncında anormalliklere neden olacağı hipoteziyle, normal gebeliklere göre preeklamptik gebeliklerde ILC'lerin ekspresyonlarında farklılar olabileceğini düşünmekteyiz. Yöntem: Kontrol grubu (term plasenta örnekleri, n=6), hafif preeklampsi gurubu (term plasenta örnekleri, n=6) ve ağır preeklampsi grupları (term plasenta örnekleri, n=6) oluşturuldu.. Hematoksilen-Eozin boyaması yapılarak normal ve preeklamptik plasenta morfolojileri belirlenmiştir. Preeeklamptik ve sağlıklı gebeliklerdeki plasentalarda mevcut olan ILC'lerin sayısal değerini belirlemek için ILC1, ILC2 ve ILC3 tipleri için flow sitometri deneyleri yapılmıştır. Bulgular: Morfolojik olarak, preeklamptik plasentalar çok sayıda sinsisyal nodlar, fibrin birikimleri, kalsifikasyon alanları ve trofoblast hücre dökülmeleri ile karakterizedir. Flow sitometri sonuçlarımıza göre, ILC1'lerin ekspresyonunda gruplar arasında fark görülmemiştir (p>0.05). ILC2 ekspresyonu ise kontrol gurubu ile mukayese edildiğinde, hafif ve ağır preeklampsi gruplarında istatiksel olarak anlamlı artış (p<0.05) göstermiştir. ILC3 ekspresyonu ise kontrole kıyasla ağır preeklampsi grubunda istatiksel olarak anlamlı artış (p<0.05) göstermiştir. Sonuç: Preeklamptik plasentalarda sağlıklı plasentalara göre ILC1'in sayısal miktarı farklılık göstermezken, ILC2 ve ILC3 hücrelerin sayılarında artış mevcuttur. Özellikle preeklampsinin şiddeti artıkça ILC3 hücrelerin sayısındaki artış istatistiksel olarak daha anlamlı bir şekle dönüşmektedir.

Doğal lenfoid hücrelerGebelikGen ifadesi+3
Ertan Katırcı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Erişkin sıçan testisinde varikoselin polarite proteinleri ve ilişkili adezyon moleküllerinin ekspresyonları üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Varikoselin neden olduğu hipertermi/hipoksi durumlarında ROS ve NO düzeylerinin artması sonucu adezyon moleküllerinde değişiklikler meydana geldiği bilinmektedir. Bu durumun Sertoli hücresinin iskeletini ve spermatogenezi etkilediği düşünülmektedir. Çalışmamızda ise; kan-testis bariyerinde ve spermiyasyonda önemli görevleri olduğu bilinen polarite proteinlerinin (Vangl2, Par6, Scribble) ve ilişkili adezyon moleküllerinin (F-aktin, N-kaderin, ZO-1) ekspresyonları üzerine varikoselin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, 42 adet Wistar ırkı, erkek sıçan ile yürütüldü. Sıçanlar, rastgele üç ayrı gruba [Kontrol (n:14); Sham(n:14) ve Varikosel(n:14)] ayrıldı. Deney modeli oluşturulmasından 13 hafta sonra, testis dokuları alınarak rutin histolojik parametreler için doku takibine alındı ve Hematoksilen-Eozin ile boyandı. Vangl2, Par6, Scribble, Faktin, N-kaderin ve ZO-1 Western Blot ve İmmunfloresan ile değerlendirildi. Deneysel modeli doğrulamak adına, western blot ile İNOS ve aktif Kaspaz-3'incelendi. Bulgular: Yapmış olduğumuz analizler sonucunda, varikosel grubunda, seminifer tübül dejenerasyonunun önemli ölçüde arttığı görüldü. Ayrıca, İNOS ve aktif Kaspaz 3'ün ekspresyonunda anlamlı bir artış (p<0,05), Vangl2, Scribble, ZO-1 ve N-kaderinin ise kontrol grubuna oranla belirgin miktarda azaldıkları saptandı (p<0,05). Par 6 ve Faktinde ise anlamlı bir değişiklik gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak varikosel, testislerde ektoplazmik özelleşmelerin yapı ve fonksiyonunun bozulmasına neden oldu. Bulgularımız, fizyolojik olarak kontrol edilemeyecek kadar artan NO seviyelerinin, polarite proteinleri ile ilişkili adezyon moleküllerinin iletişiminde hakimiyet kurarak hem kan-testis bariyerinde hem de spermiyasyon mekanizmasında aksaklıklara neden olduğunu gösterdi. Bu açıdan tez çalışmamız, varikoselin erkek infertilitesi üzerindeki patolojik mekanizmalarını anlamak adına önemli kanıtlar sunmaktadır.

Adezyon molekülleriHayvan deneyleriOksidatif stres+5
Simla Su Akkan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Preeklamptik plasentalarda T yardımcı-22 (TH22) ve T yardımcı-17 (TH17) hücrelerinin araştırılması

Amaç: Preeklampsi, gebelik esnasında en sık rastlanan gebelik komplikasyonlarından biridir. Ekstravillöz Trofoblast (EVT) hücrelerinin maternal spiral arterlere invaze olması ve damarları yeniden şekillendirmesiyle birlikte embriyo gelişimi için gerekli tüm metabolitleri anneden sağlamaya devam eder. İmplantasyon esnasında ve sonrasında materno-fetal immün sistemin dengede olması EVT invazyonunun kontrol edilebilmesi için önemlidir. Yardımcı T hücreleri (Th) salgıladıkları sitokinlerle desidual mikroçevrenin proinflamatuvar olmasına neden olabilirler. Bu çalışmada immün sistemde proinflamatuvar yanıtta rol alan Th17 ve Th22 hücrelerine, özgün RORγ (RAR-ilişkili Orphan Reseptör Gamma) ve AHR (Aryl hidrokarbon reseptör) proteinlerinin ve yardımcı T hücrelerine özgün CD4 (Cluster of Differentiation 4) proteininin preeklamptik ve normal plasenta dokularındaki görevleri ve lokalizasyonları araştırılmıştır. Yöntem: Preeklamptik plasentaların morfolojik analizi için Hematoksilen-Eosin boyamaları yapılmıştır. Western Blot (WB) yöntemi ile RORγ ve AHR proteinlerinin preeklamptik ve kontrol plasentalardaki protein miktarları kantitatif olarak belirlenmiştir. İmmünfloresan (IF) yöntemi yapılarak, RORγ, AHR ve CD4 boyamalarıyla Th17 ve Th22 hücrelerinin preeklamptik ve kontrol plasentadaki ekspresyon şiddetleri ve lokalizasyonları tespit edilmiştir. Bulgular: WB deneyleri sonucunda preeklampsi grubunun kontrol grubuna göre AHR protein miktarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edilmiştir (p≤ 0.05). RORγ protein miktarında ise gruplar arasında istatistiksel olarak bir fark belirlenmemiştir (p ≥ 0.05). Term plasentasında CD4 ve AHR immünfloresan boyanma gösteren hücrelerin preeklampsi grubunda kontrol grubuna göre daha çok sayıda lokalize oldukları tespit edilmiştir. RORγ boyanma gösteren hücrelerin ekspresyonlarında bir fark tespit edilmemiştir. Sonuç: Preeklampside oluşan immün denge bozukluğunda ekspresyonlarında istatistiksel olarak bir artış tespit edilen Th22 hücreleri rol oynayabilir.

GebelikPlasentaPreeklampsi+2
Rıza Can Çakmakcı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kurkuminin dondurma-çözme işlemi sonrası sperm parametrelerine etkisi

Amaç: Kriyoprezervasyon (dondurarak saklama); hücrelerin ve dokuların sıfır derecenin altındaki ısılara kadar soğutulması, bütün biyolojik aktivitelerinin durdurulması ve gelecekte kullanılmak amacıyla saklanması işlemidir. İnsan spermatozoa kriyoprezervasyonu yardımcı üreme teknolojileri ve erkek fertilizasyonunun korunması için önemli bir araçtır. Ancak bu işlem sonucunda sperm kalitesi önemli ölçüde azalır. Kurkuminin pek çok hücre üzerinde antioksidan aktivitesi olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızın amacı, kriyoprezervasyon medyumuna eklenen kurkuminin, çözülme sonrası canlılık, morfoloji, hareketlilik, kromatin yoğunlaşması ve DNA bütünlüğündeki değişikliklere olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Mastürbasyon yoluyla 23 normozoospermik erkeğin semen örnekleri toplandı ve her bir örnek Kontrol, DMSO ve Kurkumin olmak üzere üç gruba ayrıldı. Tüm örnekler, canlılık (Eosin Y), morfoloji (Diff-Quick), hareketlilik (WHO standartlarına göre), sperm kromatin yoğunlaşma durumu (anilin mavisi) ve DNA bütünlüğü (akridin oranj) açısından dondurma işlemi öncesinde değerlendirildi. Kontrol grubuna kriyoprezervasyon dışında herhangi bir işlem uygulanmadı. DMSO grubu, %0,1 konsantrasyonunda DMSO eklenerek; Kurkumin grubu, 10 µM kurkumin eklenerek donduruldu. Diff-Quick ve anilin mavisi ile boyanan örnekler ışık mikroskobunda, Eozin Y ile boyanan örnekler faz-kontrast mikroskobunda, akridin oranj ile boyanan örnekler floresan mikroskopta değerlendirildi. Dondurma işleminden 10 gün sonra örnekler çözdürüldü ve tüm analizler tekrarlandı. Bulgular: Kriyoprezervasyon işleminin sperm parametrelerini önemli ölçüde (P <0.001) azalttığı gözlendi. Kurkumin grubunda, çözme sonrası progresif hareketlilik, sperm kromatin yoğunlaşma durumu ve DNA bütünlüğü değerlerinin Kontrol ve DMSO gruplarından anlamlı derecede (P <0.001) yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Bu sonuçlar, sperm dondurma medyumuna kurkumin ilavesinin, çözme sonrası ileri hareket, sperm kromatin yoğunlaşma durumu ve DNA bütünlüğü parametrelerini geliştirdiğini göstermektedir. Kurkumin, kriyoprezervasyonun insan spermi üzerindeki zararlı etkilerini hafifletmektedir. Kurkumin ve diğer antioksidan maddelerin sperm kriyoprezervasyonunda kullanımı ile ilgili daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Sperm, DNA, Dondurarak saklama, Antioksidanlar, Kurkumin

AntioksidanlarDNADondurarak saklama+3
Fatma Nur Karakuş
İstanbul University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kurkuminin, paklitaksel ile in vitro kültürlenmiş sığır ovaryum kortikal şeritleri üzerine etkisi

Amaç: Artan kanser vakalarına karşın, erken teşhis ve tedavi sayesinde hayatta kalma oranının da artmasıyla birlikte kemoterapötik ajanların fertilite üzerindeki olumsuz etkilerine yönelik çalışmalar artmıştır. Paklitaksel (PTX), birçok kanser türünde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır ve hücre proliferasyonu ve apaptozunda önemli roller oynadığı bilinen protein kinaz b (PKB/Akt) ve mitojen ile aktive olan protein kinaz (MAPK) sinyal yolaklarının üst basamaklarını kontrol ettiği bilinmektedir. Doğal bir bileşik olan kurkuminin (CUR) ovaryum üzerindeki koruyucu etkileri ve çeşitli ilaç tedavileri ile ilgili olumlu etkileri literatürde gösterilmiştir. Bu bilgiler kapsamında, çalışmamızda ovaryum dokularında PTX'in ve CUR'nin Akt, p-Akt, MAPK ve p-MAPK ekspresyonları üzerindeki etkisini immünfloresan belirteçlerle görmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamızda bizlere kontrollü bir ortamda deney yapma imkânı veren ve hali hazırda kullanılan bir yöntem olan in vitro doku kültürünü kullandık. Altı adet düveden alınan ovaryum dokularından elde ettiğimiz kortikal şeritler, PTX ve kurkuminin etkisini görmeyi amaçladığımız 7 adet deney grubu (Kontrol, DMSO, PTX (0,1 µM), CUR1 µg/ml, CUR10 µg/ml, PTX+CUR 1 µg/ml, PTX+CUR 10µg/ml) oluşturularak 6 gün boyunca doku kültürüne alınmıştır. Sonuçlar ImageJ yazılımı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Gruplarımızın hiçbirinde kontrol ve DMSO grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. PTX'in Akt ve p-Akt ekspresyonunu artırdığı, MAPK ekspresyonunu etkilemediği, p-MAPK ekspresyonunu ise azalttığı gözlemlenmiştir. CUR ile tedavi sonucunda ise; 1 µg/ml CUR'nin Akt ekspresyonunu kontrol grubu seviyesine getirdiğini, 10 µg/ml CUR uygulamasının ise Akt'yi yükselttiğini, MAPK eskpresyonunun ise her iki CUR dozunda da arttığını gözlemledik. p-Akt ve p-MAPK ekspresyonlarının ise her iki CUR dozunda da kontrol grubuna yaklaştığı görüldü. Sonuç: Çalışmamız sonucunda, CUR'nin PTX'in yarattığı folikül hasarı üzerinde önleyici olabileceğini fakat etki mekanizmasının anlaşılabilmesi için daha detaylı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Paklitaksel (PTX), Kurkumin (CUR), MAPK, Akt

KurkuminKısırlıkPaklitaksel+3
Elif Yavaş
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00