Theses supervised by Doç. Dr. Nejdet Gültepe
11 theses · Kastamonu University
İdrar yolu enfeksiyonundan izole edilen patojenik Escherichia coli bakteri suşlarının antibiyotik direncinin ve genetik özelliklerinin belirlenmesi
İdrar yolu enfeksiyonunda patojenik Escherichia coli suşlarının antibiyotik direnci ve genetik özelliklerinin belirlenmesinde toplanan 30 idrar örneğinin %66,66 oranında kadınlardan, %33,33 oranında ise erkeklerden üro-patojenik E. coli izole edilmiştir. Örneklerden elde edilen 30 izolatın %73,30 oranındaki kısmı iki ila on üç antibiyotiğe karşı direnç göstermiştir. Yapılan antibiyogram tesitinde izolatların sırasıyla trimetoprim+sülfametoksazole (17) %56,66 oranında, siprofloksasin ve gentamisine (14) %46,66 oranında ve ampisilin/sulbaktam ve sefiksimin (9) %30,00 oranında direnç gösterdiği belirlenmiştir. Bunun yanı sıra ertapeneme 93,33 oranında, imipeneme %96,33 oanında ve meropeneme ise %100 oranında hassas oldukları belirlenmiştir. Resistans geliştirdiği tespit edilen 5 suşun tüm genom dizileme (WGS) düzeneği, izolat 1 için 5,24 Gbp, izolat 2 için 5,20 Gbp izolat 3 için 5,25 Gbp, izolat 4 için 5,25 Gbp ve izolat 5 için 5,36 Gbp olarak bulunmuştur. Seçilen bu 5 dirençli suş içindeki direnç genlerini araştırmak için, web tabanlı platform verileri birden çok sınıfa ait 19 direnç geni göstermiştir. Bunlardan β-laktamaz (blaTEM-1B, blaCTX-M-15 ve blaOXA-1) çeşitli nesillerde sefalosporinlere karşı dayanıklı bulunmuştur. sul1, sul2, dfrA17 ve dfrA14 genleri trimetoprim+sülfametoksazole karşı, aph(3")-Ib, aph(3")-Ia, aph(6)-Id, aac(3)IId, aac(3)IIe, aac(6)-Ib-cr, aadA5 genleri aminoglikozidlere karşı, tet(B) ve tet(A) genleri tetrasiklinlere karşı, catA1 geni kloramfenkole karşı, qnrS1 florokinolonlara karşı ve mph(A) geni makroliglere karşı dirence sahip bulunmuştur. Florokinolonlar, gyrA, parC ve parE genlerindeki nokta mutasyonlarını kaçırmışlardır. Bu çalışmaya dahil edilen virülans faktör genleri (VF) bakımından izolat 1, %17,85 oranında, izolat 2 %15,47 oranında ve izolat 3 %14,28 oranında insidansa saip bulunmuştur. İzolat 4 %25 oranında, izolat 5 ise en yüksek insidans oranı ile %27,38 olarak bulunmuştur. İzolatların VF kategorisi; adhesins 12, demir alım sistemi 9, koruma ve istila, toksin 4 ve muhtelif protein 7 olarak dağıtılmıştır. Filogruplar dört ana türde sınıflanmış olup; izolat 1 ve izolat 4 B1 ve B2 olurken izolat 2, izolat 3 ve izolat 5 grup D'de aynı filogenetik grupta yer almışlardır.
Irak Felluce'deki meme kanseri vakalarının incelenmesi
Dünya'da birçok kadını etkileyen meme kanseri, Orta Doğu'da önemli bir sağlık sorundur. BRCA1 ve BRCA2 dahil olmak üzere meme kanseri ile ilişkili genler, bu yıkıcı hastalıkla mücadelede iyi bilinen isimler haline gelmiştir. Vücuttaki tümörlerin büyümesini baskılamaya yardımcı olan proteinler üreten bu genlerin, meme kanseri gelişme riskini arttırmaktadır. Çalışmada 8 hastaya kimyasal testler, PCR ve Sanger dizileme analizleri uygulanmıştır. Hemogram verilerinde, her iki aile içerisindeki değerleri yakın bulunmuştur. BRCA1-ex10a amplifikasyonu ve BRCA1-ex10b amplifikasyonu sonuçlarının benzer olduğu görülmüştür. Bu çalışmada, meme kanserli Iraklı deneklerde yedi SNP'nin (rs16941, rs799917, rs1799950, rs55906931, rs778359104, rs786203979 ve rs2053655843) belirgin bir yaygınlık gösterdiği bulunmuştur. Halihazırda tanımlanmış SNP'lerin her birinin, meme kanserinin başlangıcı ve gelişimi ile olası etkileşiminin doğasını değerlendirmek için ayrı ayrı gösterilmiştir. 8 örnek için 7 SNP Sanger dizisi ile sekanslama yapılmıştır. Bu analiz BRCA1 geni ID: 672 ile gerçekleştirilmiştir. BRCA1 geninde tanımlanan rs16941 SNP, meme kanseri riski ile ilgili olarak kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. BRCA1 geninde tanımlanan rs1799950 SNP, artan meme kanseri riski ile çelişkili ve karmaşık ilişkilere sahip olduğu görülmüştür. Tespit edilen BRCA1-rs55906931 SNP, alternatif G alleli çok düşük bir oluşumuna sahiptir. Tespit edilen BRCA1-rs778359104'un, BRCA1 geninin kodlama dizilerinde yer alan nadir bir hatalı SNP olduğu görülürken, tespit edilen BRCA1-rs786203979'un, BRCA1 kodlu protein üzerinde yanlış bir etki ile BRCA1 geninin kodlama dizilerinde yer alan nadir bir SNP olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada en son tanımlanan rs2053655843 SNP, BRCA1 kodlu protein üzerinde yanlış bir etki ile BRCA1 geninin kodlama dizilerinde yer alan nadir bir SNP olduğu görülmüştür. BRCA1 geninde tanımlanan rs16941, rs799917, rs1799950, rs55906931, rs778359104, rs786203979 ve rs2053655843 SNP'leri meme kanseri gelişme riskinin artmasıyla ilişkilendirilebilse de, bu SNP ile meme kanseri riski arasındaki ilişki karmaşık ve çok faktörlü olduğu tespit edilmiştir. ANAHTAR KELİMELER:Meme kanseri, BRCA1, BRCA2, PCR, SNP, genetik
Hurma (Phoenix dactylifera L.) çekirdeği esansiyel yağının gökkuşağı alabalığında (Oncorhynchus mykiss) büyüme performansı ve bağışıklık sistemi üzerine etkileri
Bu çalışmada, hurma (Phoenix dactylifera L.) çekirdeği esansiyel yağının gökkuşağı alabalığında (Oncorhynchus mykiss) yem değerlendirme, büyüme ve gelişme performansı parametreleri ve ayrıca bağışıklık parametrelerinden fagositik aktivite, nitroblue tetrazolium (NBT), süperoksit dismutaz, lizozim aktivitesi ve miyeloperoksidaz aktivitesi üzerine etkileri incelenerek su ürünleri sektörü açısından bir yem katkı maddesi olarak kullanılabilme imkanı değerlendirilmiştir. Hurma çekirdeği esansiyel yağında birçok bakımdan önemi bir bileşik olan β-Citronellol'ün % 31,70 oranında bulunduğu, gökkuşağı alabalığı yemlerine hurma çekirdeği esansiyel yağı katılmasının; yem dönüşüm oranını (YDO) düşürdüğü, yüzde canlı ağırlık artışını (% CAA) ve spesifik büyüme oranını (SBO) artırdığı, büyüme ve gelişme parametreleri bakımından ‰ 2 oranında hurma çekirdeği esansiyel yağı ilave etmenin bu çalışmadaki en uygun doz olduğu tespit edilmiştir. Fagosistik aktivite, nitroblue tetrazolium (NBT) ve miyeloperoksidaz aktivite değerlerinin ‰ 2 oranında hurma çekirdeği esansiyel yağı ilave edildiği gruplarda diğer gruplara göre geliştiği, süperoksit dismutaz ve lizozim aktivitesi değerlerinin hurma çekirdeği esansiyel yağı ilave edilmesinden etkilenmediği, bağışıklık parametrelerinin ‰ 1 oranında yapılan hurma çekirdeği esansiyel yağı ilavesinden sonra artmaya başladığı, bağışıklık parametreleri için de bu çalışmada en uygun dozun ‰ 2 oranında hurma çekirdeği esansiyel yağı ilave etmek olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; çalışmada kullanılan en yüksek doz olan ‰ 2'lik grupta en iyi sonuçlar alınmıştır. Bu nedenle daha yüksek miktardaki dozların çalışılarak, ayrıca balıkların fizyolojisinin de incelenmesi tavsiye edilebilir.
Yağ asidi diyetinin karaciğerde mitokondri üzerine bioenerjetik etkileri
Obezite temel olarak, vücutta dolaşan artan yağ asitleri ile sonuçlanan yüksek yağ içeren bir diyetin tüketilmesinden kaynaklanır. Bu lipit metabolitlerinin, hücre içi glikoz oksidasyon işlemini etkileyen oksidatif stresin artmasına ve böylece mitokondri biyogenezini etkileyen reaktif oksijen türlerinin (ROS) oluşumuna neden olan bir dizi metabolik yolu değiştirdiği gösterilmiştir. Doymuş yağ asitleri açısından zengin diyetler bazal oranların azalmasına yol açtığından, ağırlıklı olarak doymamış yağ asitleri içeren diyetlerle karşılaştırıldığında daha yüksek vücut ağırlıkları ve yağ kazancı, diyet yağ içeriği ve yağ asidi doygunluğu, mitokondriyal zarları içerenler de dahil olmak üzere lipit çift katmanlarının yapısını etkiler. Mitokondriyal membran akışkanlığındaki bozulmaları, taşıyıcıların fonksiyonlarını, kalsiyum dinamiğini, gen ekspresyonunu ve translasyon sonrası protein modifikasyonlarını içerir. Bu nedenle mitokondriyal fonksiyon ve ROS üretimi bu nedenle diyetsel yağ alımından etkilenmelidir. Bu bağlantılar hayvan çalışmalarıyla da gösterilmiştir. Bu çalışmada üç grup fare üç farklı diyet rejimlere tabi tutuldu. (birisi normal diyet, diğer ikisi doymuş yağ (HF) ile beslendi. HFD'lerden biri yağın %50sine sahipti ve n-3 bakımından zengin yağ asitlerine sahip menhaden yağı olarak verildi). Numuneler farelerin karaciğerlerinden toplandı. Elde ettiğimiz veriler bize HF'nin mitokondriyal biyoenerjetiği bozduğunu söylerken, menhaden yağında bulunan n-3 yağ asitleri doymuş yağ yerine kullanıldığında faydalar sunabileceğini düşündürmektedir.
Libya Fizan'daki Ubari (Awbari) gölü'nün mikrobiyolojik özellikleri
Küresel su kalitesinin izlemesindeki kilit sorunlardan biri, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki su kalitesi verileri arasındaki boşluğu azaltmaktır. Libya, göstermiş olduğu çabalara rağmen, az gelişmiş su ve göl altyapısından dolayı çeşitli sıkıntılar yaşayan bir ülkedir. Özellikle su kaynaklarının ve göllerin uzak bölgelerde olması, su temini projelerinin sayısının artmasını teşvik etmekte ve hatta zorunlu kılmaktadır. Fakat başta diyare olmak üzere suyun mikrobiyolojik özelliklerinden kaynaklanan hastalıklara karşı yapılan planlama neredeyse yok denecek kadar azdır. Libya'da mikrobiyal su kalitesi üzerine yapılmış pek fazla çalışma mevcut olmayıp bunlarda toplumsal yaşamdan uzakta olan birkaç göl ile sınırlıdır. Sayısı az olan bu çalışmaların hemen hepsi Libya'nın doğusundaki şehirlerde yapılmış olup Libya'nın batısındaki şehirlerde böyle bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı, Libya'nın Fizan kenti bölgesindeki Wadi Irawan, Wadi al-Ajal ve Awbari bölgelerinde bulunan Ubari (Awbari) Gölü'nün mikrobiyal su kalitesinin belirlenmesi ve değerlendirilmesidir. Bu çalışmanın sonuçları, mevcut göl suyunu davranışsal ve ekonomik materyallerle birlikte yönetim düzeyinde anlama ve iyileştirmeye yönelik, sistematik bir mikrobiyolojik veri elde edilmesini sağlamaktadır. Bu özellikleri ile çalışma yeni veriler ortaya koyması ve Libya'nın kullanım ve içme suyu kalitesinin iyileştirmesine de ışık tutacağı düşünülmektedir. Çalışmada belilrlenen örnekleme noktalarından su örnekleri steril numune şişeleri ile alınmış ve mikrobiyolojik analiz için laboratuvara getirilmiştir. Laboratuvarda standart mikrobiyolojik analizler neticesinde elde edilen sonuçlara göre; (1) suların kalitesinin kaynakta artırılması sağlamaya yönelik çalışmalar yapılması, (2) su ve su dağıtımı ile ilgili yapılan ve/veya yapılacak olan projelerde teknik şartnamelerin net olarak ortaya konulması ve ayrıca (3) projelerin su bağlantıları ve musluk suları için kalite göstergelerinin aylık izleme programları hazırlanarak takip edilmesi tavsiye edilmektedir.
Böbrek yetmezliğinde vitamin D düzeyi ile bazı biyokimyasal ve fizyolojik parametrelerdeki değişikliklerin ilişkisinin incelenmesi
Kronik böbrek hastalığı, aylar veya yıllar boyunca böbrek fonksiyonlarında ilerleyici bir kayıptır ve kardiyovasküler hastalık, anemi veya perikardit gibi tanınmış komplikasyonlarından birine yol açabilir. Kronik böbrek hastalığı, böbrek hastalığının son aşaması için iyi bilinen bir risk faktörüdür. Vitamin D eksikliği kronik böbrek hastalığı (KBH) toplumda yaygındır. KBH önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmiştir ve KBH hastalarında total ve kardiyovasküler morbidite ve mortalite riski yüksektir. Vitamin D eksikliğinin KBH ile ilişkili genel morbidite ve mortalite de rol oynayabileceğini gösteren artan epidemiyolojik veriler vardır. Bu çalışma, vitamin D seviyesi ile 25-hidroksivitamin D (25-OH-D) serum seviyesi, üre, kreatinin, kalsiyum, potasyum, glikoz, fosfat, toplam protein, albümin, HGB dahil olmak üzere bazı biyokimyasal belirteçler arasındaki ilişkiyi araştırmak için yapılmıştır. Kronik böbrek yetmezliği olan Bağdat-Irak'taki Al-Kindy hastanesinde kronik böbrek hastalığı olan 100 hastadan, Ağustos 2019 ile Kasım 2019 tarihleri arasında alınan örnekler; kontrol grubu olarak 25 sağlıklı bireyle karşılaştırılmıştır. Serumlar hastanın kan örneklerinden ayrılmış ve biyokimyasal çalışmalara tabi tutulmuştur. Bu çalışmada, bazı biyokimyasal parametrelerin ortalama değerlerinin kronik böbrek yetmezliğinin saptanması için önemli olduğu bulunmuştur. Sonuçlar kan üre, kreatinin, glikoz, CA, P, K, HGB, hastalar ve sağlıklı kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğunu göstermiştir (P <0.005). Ayrıca vitamin D 25-OH-D düzeyleri kategorilerinin dağılımını kaydederken, vakaların% 33'ünün eksik,% 50'sinin yetersiz ve sadece% 17'sinin kontrolde ise sırasıyla % 4, % 64 ve % 32 olduğu tespit edilmiştir. Üre seviyesi dışında tüm parametrelerin vitamin D ile anlamlı bir korelasyon göstermediği belirlenmiştir. ANAHTAR KELİMELER:Vitamin D, kan, LDL, HDL, kolesterol, diyabetik, serum
Libya diş hekimliğinde tanı ve tedavi uygulamalarının ağız sağlığına etkileri ve diğer kişisel faktörlerle ilişkisi
İnsanlar alışkanlıklarının ve davranışlarının, özellikle sağlıkları üzerindeki dolaylı etkinin tam olarak farkında değillerse, sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebilir. Ağız sağlığımızın dolaylı olarak genel sağlığımızı etkilediği, şeker hastalığı ve kalp ile ilgili hastalıklar gibi çok ciddi hastalıkların nedeni olabileceği kanıtlanmıştır. Bu nedenle, bu çalışma ağız sağlığı, tanı ve tedavilerin etkisi ve bunların çevre, yaş ve cinsiyet gibi diğer faktörlerle ilişkileri konusunda Libya'da farklı şehirlerde yapılmıştır. Ayrıca, belirtilen bu ilişkileri ve faktörlerin fiili etkisini tanımlamada istatistiksel analiz yöntemleri kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan veriler, hastaların kişisel bilgileri kullanılmadan ifade edilmiştir. Çalışma sonuçları; lokasyon, yaş, cinsiyet ve teşhis arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki olduğunu göstermiştir (p<0,05). Aynı zamanda sağlık bilinci eksikliği, özellikle erkek hastalarda bazı teşhisleri diğerine göre artıran temel faktörlerden biri olmuştur. Bütün bu değerlendirmeler ışığında; insanların ağız sağlığına dikkat etmeleri ve ağız sağlığının genel sağlıkla arasındaki ilişkinin daha fazla farkında olmaları gerektiği ortaya çıkmıştır.
Ameliyat sonrası oluşan yara enfeksiyonlarının bakteriyolojik profili
Ameliyat sonrası yara enfeksiyonu, ameliyat geçiren hastalarda en sık görülen sorunlardandır. Morbidite ve mortaliteye katkıda bulunan ve yaygın bir sorun olmaya devam eden bu durum; kısmen antimikrobiyal dirençli bakteriyel patojenlere bağlı enfeksiyonlarda artışa bağlanmıştır. Bu çalışmada, yetmiş beş bakteri izolatı örneği toplanmış ve test edilmiş, tüm örnekler bir cerrahi operasyon sonrası veya cerrahi alan yara enfeksiyonu geçiren hastalardan cinsiyet ayrımı yapmaksızın 3-60 yaş aralığındaki hastalardan toplanmıştır. Tüm numuneler identifikasyon için, bakteriyel kültivasyona tabi tutulmuş ve ameliyattan sonra yara enfeksiyonuna neden olan farklı bakteri türleri izole edilmiştir. İzolasyonu ve identifikasyonu yapılan bakteriler arasında Gram pozitif gruptan % 26,7 oranla Staphylococcus aureus ve Gram negatif gruptan % 73,3 oranla Escherichia coli dominant bakteriler olarak bulunmuştur. Tüm izolatlar biyokimyasal testlere tabi tutulmuş ve bazı antibiyotirklerin izolatlar üzerindeki etkisi test edilmiştir. Elde edilen sonuçlar Amikasin'in bakteriyel izolatlar üzerinde en etkili antibiyotik olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca bakterilerin bazı virülans faktörleri (hemoliz ve bakteriyosin) de incelenmiş ve sonuçlar Escherichia coli, Staphylococcus aureus ve Pseudomonas aeruginosa bakterilerinin hemoliz kabiliyetine sahip olduğunu göstermiştir. Bunun yanısıra Staphylococcus aureus ve Pseudomonas aeruginosa bakteri izolatlarının bakteriosin üretme yeteneğine sahio olduğu görülmüştür.
Bazı insan patojeni bakteriler ve ağır metallerin model organizma olan zebra balığının (Danio rerio) embriyolojik gelişimine etkileri
Zebra balığı (Danio rerio) bilimsel çalışmalarda model organizma olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada; FeClOH, K3Fe(CN)6, KCN ve CuSO4 gibi bazı ağır metaller ile metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA), metisiline duyarlı koagülaz negatif Staphylococcus epidermidis (MSCoNS), Acinetobacter baumannii, Pseudomonas aeruginosa ve Escherichia coli gibi bazı insan patojeni olan bakterilerin model organizma zebra balığının (Danio rerio) embriyolojik gelişimi üzerine toksik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Zebra balığı embriyoları, farklı ağır metallerin 0.5 mg/L konsantrasyondaki dozuna 96 hpf (döllenmeden sonraki saat) maruz bırakılmıştır. Maruziyet süresi boyunca mortalite, yumurtadan çıkma ve malformasyon oranları incelenmiştir. Deneme sonucunda, FeClOH ve K3Fe(CN)6 bileşiklerinin zebra balığı embriyoları için toksik olduğunu ve ölüm oranının ≤ %50 artmasına ve yumurtadan çıkmanın gecikmesine neden olduğu görülmüştür. Ayrıca, FeClOH ve K3Fe(CN)6 bileşikleri anormalliklere neden olurken, KCN ve CuSO4 bileşiklerinin zebra balığı embriyoları için uygulanan dozda daha toksik olduğu ve 24 hpf değerlendirmesinde ölüm oranının %100 olduğu tespit edilmiştir. İnsan patojeni olan metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA), metisiline duyarlı koagülaz negatif Staphylococcus epidermidis (MSCoNS), Acinetobacter baumannii, Pseudomonas aeruginosa ve Escherichia coli bakterileri 1x106 CFU/mL dozuna 110 hpf maruz bırakılmıştır. Maruziyet süresi boyunca mortalite, yumurtadan çıkma ve malformasyon oranları incelenmiştir. Deneme sonucunda, tüm insan patojenik bakterilerinin zebra balığındaki ölüm oranının ≤ %50 artmasına neden olduğu ve yumurtadan çıkmayı geciktirdiği görülmüştür. Uygulanan patojenik bakterilerden bazılarının ise (metisiline duyarlı koagülaz negatif Staphylococcus epidermidis (MSCoNS), Acinetobacter baumannii ve Escherichia coli) çeşitli anormalliklere neden olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, çalışmada kullanılan ağır metallere ve insan patojeni bakterilere kısa süreli maruz kalmanın zebra balığı embriyolarının gelişimi üzerinde toksik etkisi olduğu tespit edilmiştir.
Türkiye'deki Libya okullarındaki çocukların ağız ve diş sağlığı
Bu çalışma Türkiye'de Libya'daki okullara devam eden çocukların ağız sağlığı durumlarını, ağız hijyeni alışkanlıklarını ve bazı beslenme alışkanlıklarını tanımlamak için yapılmıştır. Çalışma 6 ila 12 yaşları arasındaki 437 çocuğu dahil olduğu bir örneklem ile yapılmıştır. Diş hekimini ziyaret eden en yüksek çocuk yüzdesi 11 yaşında %41,2 olarak bulunmuştur. Dişlerini fırçalamayan çocukların oranı en yüksek 10 ve 12 yaşındakilerde bulunmuştur ve sırasıyla %15,3 ve %15,7 olarak kaydedilmiştir. Diş fırçası ve macunu kullananların oranı her yaş grubunda %84-90 arasında değişmiştir. Erkek ve kız çocuklarında çürük görülme sıklığı 11 yaş grubunda %84,6-85,0 arasında, 12 yaşındaki kız çocuklarında ise daha yüksek olarak bulunmuştur. 11 yaşındakiler arasında eksik diş oranı %61,5 olarak görülmüştür. Dolgu diş oranı 11 yaş erkek grubunda %61,5 gibi daha yüksek oranda belirlenmiştir. 12 yaş grubunda ise %60 oranında eksik diş, %44 oranında dolgulu diş tespit edilmiştir. Ortalama şeker tüketimi ise %73,8 gibi yüksek bir oranda bulunmuştur.
Diazinonun balıkların kan parametreleri ve organ histolojisi üzerine etkileri
Organofosfat insektisit diazinon, dünya çapında zararlıları kontrol etmek için kullanılır, sucul ekosistemlerde birikir ve su hayvanları üzerinde toksik etkiler gösterir. Bu çalışmanın amacı, pestisitin etkisinin ne olduğunu ve diazinonun gerçek risklerini daha iyi anlamak için pestisitin balıklardaki biyokimyasal parametreler ve histopatolojik değişiklikler üzerindeki etkisine ilişkin önceki çalışmalardan elde edilen bulguları derlemektir. Diazinona maruz kalma denemesi sırasında balıklarda huzursuzluk, ani ve hızlı hareketler, denge kaybı, operkulum aktivitelerinde artış ve felç gibi çeşitli davranış değişiklikleri göstermiştir. Ayrıca diazinona maruz kalan balıkların vüctu renginde kararma ve vücut yüzeyinde dazla mukus üretimi olmaktadır. Diazinonun letal konsantrasyonlarına kronik olarak maruz kalma, önemli hematolojik ve biyokimyasal değişikliklere neden olmaktadır. Biyokimyasal kan plazma profili incelemeleri, diazinonun balıklarda belirgin bir nörotoksik etkisi olduğunu göstermektedir. Diazinon ise hem eritrosit hem de lökosit profili değerlerinde değişikliklere neden olmaktadır. Plazmadaki glikoz seviyelerini yükseltir ve kandaki elektrolitlerin değerinde önemli değişiklikler maydana getirir. Letal olmayan diazinon konsantrasyonlarına maruz kalma ise normal enzim değerlerinde hücre hasarını gösteren bir değişikliğe neden olmaktadır. Diazinona maruz kalan balıkların karaciğer, solungaç, barsak, böbrek ve gonad gibi hayati organlarında histolojik değişiklikler gözlemlenmektedir. Sonuçlar, zirai amaçlı pestisit kullanımının sucul fauna ve flora ve insanlar için bir tehdit olabileceğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, tatlı su rezervuarlarında küçük konsantrasyonlarda bile diazinon varlığı balık fizyolojisi üzerinde zararlı etkilere neden olabilmekte ve potansiyel olarak doğal ortamda hayatta kalmalarını engellemektedir.