Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Hasan Hüseyin Avcı
16 theses · Akdeniz University
Hipertansiyon hastalarının öz etkililik düzeyine göre ilaç uyumunun değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamıza Akdeniz Üniversitesi Hastanesi polikliniklerine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden ve onam veren 18 yaş üzeri hipertansiyon hastalığı olan kişiler dahil edilmiştir. Hipertansiyon hastalığı olan kişilerin öz etkililik düzeyleri ile ilaç tedavisine uyumu arasındaki ilişki ve bunları etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel çalışma olan araştırmamız, anket yoluyla yüz yüze uygulanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden katılımcılara sosyodemografik özellikleri, öz etkililik düzeyini değerlendirmek amacıyla Hipertansiyon Öz Etkililik Ölçeği ve ilaç uyumlarını belirlemek amacıyla Modifiye Morisky Ölçeği yüz-yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 25 © Copyright SPSS Inc. 1989, 2017 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 307 katılımcının yaş ortalaması 56,67±11,21 yıldır. Katılımcıların %61,9'u kadın, %74,9'u evli, %34,9'u ilköğretim ve üniversite mezunudur. Katılımcıların %56,4'ünün gelir düzeyinin giderine denk olduğu, %43,6'sı eş ve çocuklarıyla birlikte yaşadığı, %35,2'sinin en az 5 en fazla 14 yıldır hipertansiyon hastalığı tanısı olup %81,8'inin evde tansiyon aletine sahip olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %45,3'ü hiç egzersiz yapmamış, %47,2'si hiç sigara kullanmamış, %89,3'ü hiç alkol içmemiştir. Hastaların Hipertansiyon Öz Etkililik Ölçeği skoru ortalama 56,4±8,65 olarak hesaplanmış, Modifiye Morisky Ölçeği'ne göre hastaların %76,9'u yüksek motivasyonlu ve %84'ü yüksek bilgili olarak gruplandırılmıştır. Yüksek motivasyon ve yüksek bilgi kategorilerinde yer alan hastaların Hipertansiyon Öz Etkililik Ölçeği Skoru, düşük motivasyon ve düşük bilgi kategorilerinde yer alan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Katılımcıların eğitim düzeyleri ile ilaç uyumu bilgi düzeyi puanı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p=0,019). İlköğretim mezunu, lise mezunu ve üniversite mezunu hastalar okuryazar olmayan hastalara göre anlamlı şekilde daha yüksek oranda yüksek bilgili kategorisinde yer almıştır. Katılımcıların tansiyon aletine sahip olması, egzersiz yapması ve sigara kullanımı ile hipertansiyon öz etkililik puanı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,004, p<0,001ve p=0,004). Sonuç ve Öneriler: Hipertansiyon toplumda görülme sıklığı yüksek, ciddi komplikasyonları olan kronik bir hastalıktır. Kan basıncı regülasyonunun sağlanması ve komplikasyonların önlenmesi açısından hastaların tanı aldıktan sonra desteklenmesi, öz etkililiklerinin dolayısıyla hastalıkla baş etme kapasitelerinin geliştirilmesi, ilaç uyumlarının artırılması önemlidir. Bizim çalışmamızda hastaların ilaç uyumu hakkında bilgi ve motivasyon düzeyi ile öz etkililik puanlarının yüksek olduğu saptanmıştır. Hipertansiyon yönetiminin başarısı için hipertansif hasta ve ailesinin güçlendirilmesi konusunda danışmanlık sağlanması, hastaların ilaç uyumlarını ve öz etkililiklerini artırıcı girişimlerin planlanması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, bilgi düzeyi, motivasyon, öz etkililik, ilaç uyumu.
Bir üniversite hastanesi çalışanlarında meslek gruplarına göre aşı karşıtlık düzeyinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda bir üniversite hastanesi çalışanlarında meslek gruplarına göre aşı karşıtlık düzeylerinin incelenmesi, konuyla ilgili literatürdeki verilere katkı sağlanması ve böylelikle sağlık çalışanlarının aşılanma oranını artırmada yeni stratejiler geliştirilmesine yardımcı olunması amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan araştırmamızda, çalışmaya katılmayı kabul eden katılımcılara "Sosyodemografik Veriler, Aşı Karşıtlık Ölçeği ve Aşı Tutumunu Ölçmeye Yönelik Sorular" kısımlarından oluşan üç bölümlük araştırma anketi yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 18 © Copyright SPSS Inc. 1989, 2010 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmada istatistiksel anlamlılık düzeyi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 400 katılımcıdan %71,2'si kadın; %54,5'i evli; %85'inin eğitim durumu üniversite ve üzeri; %47,2'si 18-29 yaş aralığında; %46,5'inin meslekteki yılı 5 veya daha kısa süreliydi. Katılımcıların %47,5'ini doktor grubu, %26,8'ini hemşire/ebe/ATT/paramedik grubu, %10'unu hasta bakıcı/temizlik personeli grubu, %15,8'ini hasta bakım dışı diğer meslek grupları oluşturdu. Aşı karşıtlık ölçeği puanı doktor grubunda 28(24-35), hemşire/ebe/ATT/ paramedik grubunda 42(34-50), hasta bakıcı/temizlik personeli grubunda 56(42-67), hasta bakım dışı meslek grubunda 50(40-63) olarak hesaplandı ve doktor grubunun diğer tüm gruplardan anlamlı olarak daha düşük puan aldığı görüldü. Çalışmamızda kendisini aşı karşıtı olarak tanımlayan katılımcı oranı %2 (n=8), kararsız olduğunu belirtenlerin oranı %5,5 (n=22), cevap vermek istemeyenlerin oranı %2 (n=8) bulundu. Kendisini aşı karşıtı olarak tanımlayanların %62,5'i hasta bakıcı/temizlik personeli, %37,5'i hasta bakım dışı diğer meslek gruplarından olduğu tespit edildi. Doktor ve hemşire/ebe/ATT/paramedik grubunda kendisini aşı karşıtı olarak tanımlayan kimse olmadığı tespit edildi. Erişkin dönemde aşı yaptırma oranı %96,5'ti. En çok yaptırılan erişkin aşıları COVID-19 (%88,3), Tetanos-Difteri (%67,1), İnfluenza (grip) (%43,8) ve Hepatit B (%43,8) olarak tespit edildi. Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda kendisini aşı karşıtı olarak tanımlayanların tamamının hasta bakıcı/temizlik personeli ve hasta bakım dışı diğer meslek gruplarından olması dikkat çekmiştir. Bu durum tıp eğitimi almamış ancak sağlık kuruluşlarında çalışan diğer personellerin aşı konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını düşündürmektedir. Aşı karşıtlığı ile mücadelenin daha etkin ve başarılı olması için eğitimler planlanması, gerekli hukuki düzenlemeler yapılması, sağlık okuryazarlığının arttırılması faydalı olabilir. Güncel çalışmalar ile pandeminin etkisinin azalmasıyla aşılanma oranlarında meydana gelebilecek değişikliklerin tespit edilmesi önerilir. Anahtar kelimeler: Aşı, aşı karşıtlığı, aşı reddi, aşı tereddütü, sağlık çalışanı.
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastaların trigliserid/glukoz indeks değerlerine kronik hastalıkların etkisi
Amaç: Kronik hastalıklar, bireylerin yaşam kalitesini düşürüp sağlık sistemine yük getirmektedir. Erken teşhis, bu hastalıkların önlenmesi ve yönetimi açısından kritik öneme sahiptir. Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine gelen hastalarımızın, Trigliserit/Glukoz (TyG) İndeks değerlerinin kronik hastalıklarla ilişkisini değerlendirerek, insülin direnci ve kardiyometabolik risk faktörlerinin erken teşhisinde kullanılabilirliğini araştırmak amaçlanmıştır. TyG İndeksi'nin düşük maliyetli bir biyobelirteç olarak halk sağlığında erken tanı ve önleyici sağlık hizmetlerinde nasıl rol oynayabileceği incelenmiştir. Yöntem: Kesitsel Retrospektif olarak yürüttüğümüz çalışmamız polikliniğimize başvuran n=399 kişinin etik kuruldan sistem verilerine ulaşmak için izin alınarak sistemden laboratuvar ve demografik verilerine ulaşılarak yapılmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 25 © Copyright SPSS Inc. 1989, 2017 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmada istatistiksel anlamlılık düzeyi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgu: Çalışmamızda kronik hastalık sayısının artışıyla birlikte TyG İndeksi'nin anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir (p<0,001). Kronik hastalığa sahip bireyler, sağlıklı bireylere kıyasla daha yaşlı olup, daha yüksek vücut kitle indeksi (VKİ) ve kilo değerlerine sahiptir. Multimorbiditeli hastaların ise daha yüksek VKİ'ye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Özellikle diyabet, hiperlipidemi ve kardiyovasküler hastalıklara sahip bireylerde TyG İndeksi en yüksek seviyede ölçülmüştür. Ayrıca, HbA1c, Direkt LDL, HDL ve ALT değerleri, TyG İndeksi'nin 4,5'in üzerinde olmasını öngören bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Trigliserit/Glukoz İndeksi ile yaş, VKİ, HbA1c, LDL, sistolik ve diyastolik tansiyon arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon tespit edilmiştir. Bu bulgular, kronik hastalıkların metabolik risk faktörleri üzerindeki etkisini ve TyG İndeksi'nin erken tanı için önemli bir gösterge olabileceğini ortaya koymaktadır. Sonuç ve Öneriler : Çalışmamız kronik hastalığı olan ve olmayan sağlıklı popülasyonda insülin direncinin yeni popüler göstergesi olan TyG indeksinin etkilerini değerlendirmiştir. Bulgularımız da kronik hastalığın varlığının TyG değeri için bir risk faktörü olduğunu ve hastalık sayısı arttıkça indeks değerinin arttığını gözlemledik. İnsülin direncinin erken tespiti kardiyometabolik ve ilişkili birçok hastalıklardan korunmada baş rolü üstlenir. Bu indeksin hızla klinik pratiğe dahil edilmesi ve kapsamlı çalışmaların hızla artmasıyla multimorbiditenin ve kronik hastalık yönetiminde genel sağlığa katkısı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: İnsülin Direnci, Trigliserit/Glukoz İndeksi, Kronik hastalık, Erken Tanı
Antalya ilinde birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran hastaların kolorektal kanser hakkında bilgi düzey,tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Amaç: Kolorektal kanser (KRK), dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunu olup, erken tanı ve tarama testleri mortalite oranlarını düşürmektedir. Bu çalışma, Antalya ilinde birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran bireylerin kolorektal kanser taramalarına yönelik bilgi düzeylerini, tutumlarını ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Bu araştırma, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışma olup, Antalya ilinde birinci basamak sağlık hizmetlerinden faydalanan 388 bireyin (197 kadın, 191 erkek) katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara, KRK tarama testleri ile ilgili tutumlarını ve bu testleri erteleme durumlarını değerlendiren Kolorektal Kanser Tarama Davranışları Yarar ve Engel Algısı Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların demografik özellikleri, kronik hastalık öyküleri ve ailede kanser ve KRK varlığı sorgulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25.0 istatistik programı kullanılmış olup, bağımsız örneklem t testi, varyans analizi, Pearson korelasyon analizi ve eşleştirilmiş t testi gibi analiz yöntemleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 388 kişi katılmış olup, katılımcıların %50,8'i kadın, %49,2'si erkektir. Katılımcıların %61,3'ü en az bir kez kanser tarama testi yaptırdığını belirtmiştir. DGKT yarar algısı (2,97 ± 0,73) ve kolonoskopi yarar algısı (3,33 ± 0,31) yüksek bulunurken; DGKT engel (2,02 ± 0,23) ve kolonoskopi engel algısı (2,03 ± 0,31) daha düşük düzeyde saptanmıştır. Genç yaş grubundaki bireylerde, kadınlarda ve düşük eğitim düzeyine sahip katılımcılarda tarama tutumlarının anlamlı şekilde düşük olduğu belirlenmiştir. Kronik hastalığı olan ve ailesinde kolorektal ya da başka bir kanser tanısı bulunan bireylerde ise tarama testlerini erteleme düzeyleri anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur(p=0,01). Sonuç: Çalışma bulguları, kolorektal kanser taramalarına yönelik farkındalık ve bilgi düzeyinin bireyler arasında farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Genç yaş grubundaki bireylerde, kadınlarda ve düşük eğitim düzeyine sahip katılımcılarda farkındalık düzeyi anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur. Ailesinde KRK veya başka bir kanser tanısı bulunan bireylerin tarama testlerini erteleme düzeylerinin ise anlamlı şekilde daha düşük olduğu saptanmıştır. DGKT'ye yönelik engel algısında öne çıkan ifadeler; testin nasıl yapılacağına dair bilgi eksikliği, sonucun kötü çıkmasına ilişkin endişe, zaman yetersizliği, maliyetin sorun oluşturması ve testin utandırıcı bulunmasıdır. Kolonoskopiye ilişkin engel algısında ise; işlemin ağrılı olabileceği düşüncesi, bağırsakların zarar görebileceği korkusu, tanımadık bir doktora muayene olma zorunluluğu, işlem öncesi bağırsak temizliği için özel ilaç kullanmanın ve yiyecek kısıtlamalarının zorlayıcı bulunması yüksek puanlı maddeler olarak öne çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Kanser, Kanser Tarama Testleri, Dışkıda Gizli Kan Testi, Kolonoskopi, Bilgi Düzeyi, Tutum
Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran erişkin hastalarda sosyal medya bağımlılığı ile uyku kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamıza Antalya ilinde birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden ve onam veren 18 yaş üzeri erişkinler dahil edilmiştir. Erişkinlerde sosyal medya bağımlılığı ile uyku kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışma sonuçlarında; sosyal medya bağımlılığı ve uyku kalitesi sorunları olan bireyleri bilgilendirerek toplumda farkındalık yaratılabilir ve davranış değişiklikleri oluşturulabilir. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel çalışma olan araştırmamız, anket yoluyla yüz yüze uygulanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden katılımcılara sosyodemografik özellikleri, sosyal medya bağımlılık düzeyini ölçmek amacıyla Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ) ve uyku kalitesini belirlemek amacıyla Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 25 © Copyright SPSS Inc. 1989, 2017 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışma katılan bireylerin yaş ortalaması 39,23±13,04 yıldır. Katılımcıların %52,2'i (n=133) erkekti. Katılımcıların %52,5'i evli olarak bulunmuş olup %55,3'ü üniversite mezunudur. Katılımcıların tamamının sosyal medya hesabı bulunmakta olup en sık kullanılan sosyal medya platformları sırasıyla WhatsApp (%96,9), Instagram (%87,1), Facebook (%67,1) ve Youtube (%61,6) idi. Günlük sosyal medya kullanım süresinin en yoğun olduğu aralık 1-3 saat (%43,9) olarak tespit edildi. Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SBMÖ) toplam puanı ortalama 53,09±12,98 olarak bulundu. Katılımcıların PUKİ toplam puanı ortalama 6,57±3,27 olarak bulundu. Bekarlarda, çocuğu olmayanlarda, uyku ilacı kullananlarda, uyumadan 1 saat önce kahve tüketenlerde, uyumadan önce yemek yiyenlerde, gece uyanıp yemek yiyenlerde, gün içinde kısa uykuya dalanlarda ve düşük mutluluk grubundakilerde sosyal medya bağımlılığının anlamlı derecede daha yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Facebook, TikTok, Youtube ve Snapchat kullanıcılarının SMBÖ Toplam skorlarının anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Tanı almış psikiyatrik hastalığı olanlarda, düzenli ilaç kullananlarda, uyku ilacı kullananlarda, uyumadan 1 saat önce kahve tüketen, uyumadan önce yemek yiyen, gece uyanıp yemek yiyen, gün içinde kısa uykuya dalan, düzenli egzersiz yapmayanlarda, gece vardiyasıyla çalışanlarda, yüksek stres grubundakilerde ve düşük mutluluk grubundakilerde uyku kalitesinin düştüğü görüldü (p<0,05). Youtube, TikTok, Snapchat ve LinkedIn kullanıcılarının PUKI toplam skorları daha yüksek olduğu bulundu (p<0,05). Günde 4 saatten fazla süre sosyal medyaya bakan kişilerin PUKI toplam skorunun daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). SMBÖ toplam skoru ve PUKI toplam skoru "uyumadan önce sosyal medya hesabına bakma, "günlük sosyal medya kullanım süresi", "sabah ilk iş sosyal medya hesabı kontrolü" parametrelerinde anlamlı şekilde farklılık gösterdi (p<0,05). SMBÖ skorlarının tamamı ile PUKI toplam puanı arasında büyük oranda düşük düzeyli, pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptandı (p<0,05). Sonuç: Araştırmada sosyal medya bağımlılığı ile uyku kalitesi arasında istatiksel olarak anlamlı ve olumsuz bir ilişki bulunmuş olup kötü uyku kalitesi bireylerin yaşam kalitesini ve genel sağlığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çalışmanın sonuçları doğrultusunda bu olumsuzlukların önüne geçilebilmenin bir yolu da sosyal medya bağımlılığının azaltılmasına yönelik farkındalık çalışmaların yapılarak bireylerin yaşam kalitesinin arttırılmasının sağlanmasıdır. Anahtar Kelimeler: Sosyal medya bağımlılığı, Uyku kalitesi, Erişkinler
Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran hastaların sağlık anksiyetesi düzeyleri ve siberkondri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, Antalya ilindeki birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran, 18–65 yaş aralığında olan ve internet kullanan bireylerde sağlık anksiyetesi ve siberkondri düzeylerini belirlemeyi; ayrıca bu iki değişken arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Elde edilen bulgular doğrultusunda, bireylerin bu konulardaki farkındalıklarının artırılmasına ve baş etme stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlanması hedeflenmiştir. Yöntem: Kesitsel ve ilişki arayıcı nitelikte bir araştırmadır. Belirtilen kriterlere uyan toplam 267 birey dahil edilmiştir. Veriler, yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanan üç bölümden oluşan bir anket aracılığıyla toplanmıştır. Anketin ilk bölümünde sosyodemografik bilgi formu; ikinci bölümünde Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (SAÖ); üçüncü bölümünde ise Siberkondri Ciddiyet Ölçeği Kısa Formu (CSS-12) yer almıştır. Elde edilen veriler, IBM SPSS Statistics 25.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 37,56±12,19 yıl olup %53,9'u kadın, %64'ü evli ve %61,8'i üniversite mezunudur. %26,2'si en az bir kronik hastalık tanısı almış, %51,7'sinin ailesinde kronik hastalık, %22,1'inin ise ailesinde kanser öyküsü vardır. Katılımcıların CSS-12 toplam puan ortalaması 30,7±8,01; SAÖ toplam puan ortalaması ise 14,42±7,02'dir. Yaş ile SAÖ'nün "Hastalığın Olumsuz Sonuçları" alt boyutu arasında negatif yönlü, düşük düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r=-0,137; p=0,025). Öğrenim düzeyi ile CSS-12'nin "Zorlama" alt boyutu arasında anlamlı fark gözlenmiş; lise ve altı mezunu bireylerin daha yüksek puanlar aldığı belirlenmiştir (p=0,010). Kronik hastalık tanısı olan bireylerde CSS-12 "Güven Arayışı", SAÖ "Aşırı Duyarlılık ve Kaygı" ve SAÖ toplam skorları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Hastaneye başvuru sıklığı arttıkça SAÖ toplam ve "Aşırı Duyarlılık ve Kaygı" skorları da anlamlı şekilde artmıştır (p<0,001). Cinsiyet, medeni durum ve çalışma durumu değişkenlerinin sağlık anksiyetesi ve siberkondri üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Sağlık sorunları karşısında ilk olarak internetten bilgi arayan bireylerin, siberkondri ve sağlık anksiyetesi düzeyleri anlamlı şekilde daha yüksektir. SAÖ ile CSS-12 toplam puanları arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (r=0,386; p<0,001). Regresyon analizinde; siberkondriyi anlamlı biçimde yordayan değişkenler SAÖ'nün "Aşırı Duyarlılık ve Kaygı" (β=0,356), "Hastalığın Olumsuz Sonuçları" (β=0,314) alt boyutları ve SAÖ toplam skoru (β=0,392) olmuştur. Öte yandan, sağlık anksiyetesini yordayan faktörler arasında kronik hastalık varlığı (β=0,168), ailede kanser öyküsü (β=0,165) ve tüm CSS-12 alt boyutları yer almıştır (p<0,05). Sonuç ve öneriler: Bu çalışmanın sonuçları, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran bireylerin genel olarak orta düzeyde siberkondri ve sağlık anksiyetesi düzeylerine sahip olduğunu göstermektedir. Sağlık anksiyetesi ile siberkondri arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki bulunmuş; özellikle sağlık kaygısı düzeyinin artmasıyla siberkondri davranışlarının da arttığı görülmüştür. Kronik hastalık tanısı olan bireyler ile ailesinde kanser öyküsü bulunan katılımcıların sağlık anksiyetesi düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. İnternetten bilgi arama davranışı da bu iki yapı üzerinde belirleyici bir faktör olarak öne çıkmıştır. Bu bulgular doğrultusunda, birinci basamak sağlık hizmetlerinde sağlık anksiyetesi ve siberkondriye yönelik erken farkındalık geliştirilmesi, riskli bireylere yönelik psikoeğitim programları uygulanması ve sağlık okuryazarlığını artıracak toplumsal stratejiler geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Sağlık anksiyetesi, siberkondri, birinci basamak sağlık hizmetleri.
Aile sağlığı merkezine başvuran hastaların iklim değişikliğine ilişkin kaygı düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, aile sağlığı merkezine başvuran hastaların iklim değişikliğine ilişkin kaygı düzeylerini incelemektir. Bu doğrultuda, bireylerin iklim değişikliği hakkındaki farkındalıkları, kaygı düzeyleri ve bu kaygının demografik değişkenlerle ilişkisi analiz edilmiştir. Araştırmanın örneklemini Antalya ili ve ilçelerinde Aile Sağlığı Merkezine başvuran toplam 815 hasta oluşturmaktadır. Araştırmada kolayda örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen demografik bilgi formu ve İklim Değişikliği Endişesi Ölçeği kullanılmıştır. Ölçek Stewart (2021) tarafından geliştirilmiş Gezer ve İlhan (2021) tarafından Türkçe uyarlaması yapılmıştır. İklim değişikliği kaygı ölçeğine ilişkin toplam puanın normal dağılıma uygun olup olmadığı çarpıklık ve basıklık değerleri ile incelenmiştir. Elde edilen çarpıklık ve basıklık değerleri ±2 sınırları içerisinde olduğundan verilerin normal dağılıma uygunluğu kabul edilmiş ve analizlerde parametrik testler kullanılmıştır. İklim değişikliği kaygı puanının iki kategorili bağımsız bir değişkene göre incelenmesinde "Bağımsız Örneklem t-Testi", üç veya daha fazla kategorili bağımsız bir değişkene göre incelenmesinde "Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA)" testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 22 programında yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi 0,05 olarak alınmıştır.
Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran 18-49 yaş arası evli kadınların prekonsepsiyonel bakım alma durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran 18–49 yaş arası evli kadınların prekonsepsiyonel bakım ve danışmanlık alma durumlarını belirlemek, bu hizmetin yaygınlık düzeyini ve etkileyen faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı nitelikteki çalışma, Antalya ilindeki çeşitli birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran, şu anda gebe olmayan 18–49 yaş arası evli kadınlar üzerinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllü bireyler oluşturmuştur. Veriler, araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda geliştirilen anket formu aracılığıyla yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Anket, sosyodemografik özellikler, sağlık alışkanlıkları, gebelik öyküsü, prekonsepsiyonel bakım farkındalığı ve hizmet alma durumlarına ilişkin sorulardan oluşmuştur. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, ki-kare testi ve uygun durumlarda parametrik veya non-parametrik karşılaştırmalar kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 34,4±8,4 olup, %49,5'i çalışmakta, %77,2'si lise ve üzeri eğitim düzeyine sahiptir. Katılımcıların yalnızca %28,3'ünün gebelik öncesi bakım hakkında bilgi sahibi olduğu, %16,9'unun ise herhangi bir zamanda bu hizmeti aldığı belirlenmiştir. Gebelik öncesi danışmanlık alan kadınların büyük bölümü bu hizmeti kadın doğum uzmanlarından alırken, aile hekimlerinden danışmanlık alma oranı düşüktür. Eğitim düzeyi ve çalışma durumu ile prekonsepsiyonel bakım farkındalığı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p < 0.05). Katılımcıların önemli bir kısmı, prekonsepsiyonel bakımın gerekli olduğunu düşünmekte ancak bu konuda bilgilendirilmediklerini ifade etmiştir. Sonuç: Çalışma, prekonsepsiyonel bakım hizmetlerinden yararlanma oranının düşük olduğunu ve farkındalık düzeyinin yetersiz kaldığını göstermektedir. Birinci basamakta aile hekimlerinin bu alandaki danışmanlık rollerinin güçlendirilmesi, evlilik öncesi ve doğurganlık çağındaki bireylerde bilgilendirme faaliyetlerinin artırılması gerekmektedir. Prekonsepsiyonel bakımın rutin bir birinci basamak hizmeti olarak uygulanması, anne ve bebek sağlığında önemli kazanımlar sağlayacaktır.
Metabolik sendrom, trigliserit-glukoz indeksi ve evde sağlıklı beslenme arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, obezite ve hipertansiyon gibi birbiriyle ilişkili metabolik bozuklukların bir arada bulunduğu, kardiyovasküler hastalıklar ve tip 2 diyabetes mellitus gelişimi açısından yüksek risk oluşturan önemli bir klinik tablodur. İnsülin direnci, metabolik sendromun temel patofizyolojik mekanizmalarından biri olup erken dönemde saptanması hastalıkların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran bireylerde metabolik sendrom, Trigliserit-Glukoz (TyG) indeksi ve evde sağlıklı beslenme davranışları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı, kesitsel ve retrospektif çalışma, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alındıktan sonra yürütülmüştür. Çalışmaya 01.09.2025–01.12.2025 tarihleri arasında aile hekimliği birimlerine başvuran toplam 403 birey dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik verileri, klinik özellikleri ve laboratuvar bulguları hastane bilgi sistemi üzerinden elde edilmiştir. TyG indeksi, açlık trigliserit ve açlık glukoz değerleri kullanılarak hesaplanmıştır. Evde sağlıklı beslenme davranışları, yapılandırılmış "Evde Sağlıklı Beslenme Ölçeği" ile değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics 25 programı kullanılarak yapılmış, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada TyG indeksi ile metabolik sendrom bileşenleri arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. TyG indeksi; yaş, vücut kitle indeksi, açlık glukozu, HbA1c, trigliserit düzeyleri ve kan basıncı değerleri ile pozitif yönde anlamlı korelasyon göstermiştir. Metabolik sendromu olan bireylerde TyG indeksi anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Evde sağlıklı beslenme puanları arttıkça TyG indeksi değerlerinin azaldığı ve sağlıklı beslenme davranışlarının metabolik risk üzerinde koruyucu etki gösterdiği belirlenmiştir. Çoklu doğrusal regresyon analizinde, evde sağlıklı beslenme puanı TyG indeksini bağımsız olarak yordayan önemli faktörlerden biri olarak saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, TyG indeksinin metabolik sendrom ve kardiyometabolik riskin değerlendirilmesinde pratik, düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir biyobelirteç olduğunu göstermektedir. Evde sağlıklı beslenme davranışlarının TyG indeksi ve metabolik risk üzerinde olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde TyG indeksinin rutin değerlendirmelere eklenmesi ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının teşvik edilmesi, metabolik sendrom ve ilişkili kronik hastalıkların erken tanı ve önlenmesine katkı sağlayabilir.
Aile hekimliği asistanlarının çocuk hastalara yönelik açık ve örtük tutumlarının incelenmesi
Giriş ve Amaç: Aile hekimliği asistanlarının çocuk hastalara yönelik açık (bilinçli) ve örtük (bilinçdışı) tutumlarını eş zamanlı değerlendirmek ve bu tutumların demografik, mesleki ve eğitimsel değişkenlerle ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı–kesitsel çalışma, Antalya'da üç kurumda görev yapan aile hekimliği araştırma görevlileri (n=150) ile yürütüldü (Etik onay: 27.03.2025, TBAEK-317). Açık tutumlar, 9 maddelik 5'li Likert ölçekli anket ile; örtük tutumlar, bilgisayar tabanlı Örtük Çağrışım Testi ile değerlendirildi. Ölçek faktör analizi sonucunda "çocuk hastaya yaklaşım" ve "eğitim algısı" alt boyutlarına ayrıldı. Katılımcıların sosyodemografik verileri ile ilişkisi değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, çocuk hasta tutumu, örtük tutum. Bulgular: Açık tutum ortalama puanı 2,78±0,62 olup orta-alt düzeydeydi. Örtük Çağrışım Testi ortalaması –0,24±0,43, katılımcıların %76'sında yetişkin hasta lehine örtük yanlılık gösterdi. Açık ve örtük tutumlar arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,484). Açık tutum puanları; yaş, asistanlık süresi, çocuk sahibi olma ve mezuniyet yılı ile anlamlı ilişkiliydi. Evli olanlar, Sözleşmeli Aile Hekimliği Uzmanlığı kadrosundakiler ve çocuk sahibi olanlarda açık tutum puanları daha yüksek bulundu. Kurumlara göre, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde "çocuk hastaya yaklaşım", Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde "eğitim algısı" puanları daha yüksek saptandı. Çocuk sağlığı rotasyonu, açık veya örtük tutumlarda fark yaratmadı. Örtük tutum puanları, hiçbir demografik ya da mesleki değişkenle ilişkili bulunmadı. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarının çocuk hastalara yönelik açık tutumları orta düzeyde, örtük tutumları ise yetişkin hasta lehine yanlıdır. Açık tutumlar demografik ve mesleki özelliklerle olumluya yönelirken, örtük tutumlar daha dirençli ve bağımsız kalmaktadır. Eğitim programlarında uygulama ve farkındalık temelli içeriklere ağırlık verilmesi, açık tutumların güçlendirilmesi ve örtük tutumların fark edilmesine katkı sağlayabilir.
Aile hekimliği alan eğitimi'nin tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde devlet hizmet yükümlülüğü öncesi olan kaygı durumları üzerindeki etkisi
Amaç: Günümüzde tıp eğitimi, öğrencilerin sadece akademik bilgi birikimi ile değil, aynı zamanda mesleki pratik ve gerçek yaşam deneyimleri ile de donatılmasını gerektiren kapsamlı bir süreçtir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dönem VI öğrencileri arasında gerçekleştirilen bu çalışma, öğrencilerin klinik stajlar öncesinde ve sonrasında yaşadıkları kaygı seviyelerindeki değişimi değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Özellikle, mecburi hizmet öncesindeki kaygı durumlarını ve aile hekimliği stajının bu kaygıları üzerindeki potansiyel etkisini incelemekteyiz. Yöntem: Çalışmada başlangıç analizi olarak sosyodemografik değişkenler ve kaygı ölçümleri için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, frekans ve yüzde dağılımları) hesaplanmıştır. Staj öncesi STAI 1-2 uygulanmış, staj sonrası STAI-1 tekrarlanmıştır. Ölçeklerin güvenilirliği, Cronbach Alfa katsayısı ile ölçülmüştür. Skewness ve kurtosis değerleri, verilerin normal dağılıma uygunluğunu test etmek için kullanılmıştır. Ayrıca, Shapiro-Wilk ve Kolmogorov-Smirnov testleri ile ölçek skorlarının normal dağılımı takip edip etmediği kontrol edilmiştir. Normal dağılımın teyit edilmesi sonrasında, öğrencilerin kaygı durumları arasındaki potansiyel farklılıkları değerlendirmek için bağımlı ve bağımsız örneklem t-testleri uygulanmıştır. Korelasyon analizi, değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek için kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için 0,05 p değeri eşiği kabul edilmiştir. Tüm analizler IBM SPSS Statistics version 23 programı ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Bu çalışma, 188 bireyden oluşan bir katılımcı grubunu incelemiştir. Araştırmada cinsiyet dağılımı dikkate alındığında, %51,6'sı (97 kişi) kadın ve %48,4'ü (91 kişi) erkek olarak belirlenmiştir. Yaş dağılımı incelendiğinde, katılımcıların büyük bir kısmı 23 ve 24 yaş aralığında (%73,4) yer almakta, diğer yaş gruplarına ait katılımcı sayıları ise görece düşük kalmaktadır. Medeni durum açısından, katılımcıların %97,3'ü (183 kişi) bekar iken, sadece %2,7'si (5 kişi) evli olarak kaydedilmiştir. Sağlık durumlarına yönelik veriler incelendiğinde, katılımcıların %83,5'i (157 kişi) herhangi bir kronik hastalığa sahip olmadıklarını belirtirken, %16,5'lik bir kesim (31 kişi) kronik hastalık sahibi olduğunu ifade etmiştir. Araştırma sonuçları, katılımcıların büyük bir çoğunluğunun (%68.1) orta düzeyde kaygı yaşadığını göstermiştir. Hafif kaygı seviyesine sahip olan katılımcıların oranı %18.6 iken, ağır kaygı seviyesinde olanların oranı %13.3 olarak belirlenmiştir. Araştırmada, staj sürecinin başlangıcı ve sonu arasında yapılan (STAI-1) ölçümlerine dayanarak, stajın öğrencilerin kaygı seviyeleri üzerinde anlamlı bir etki yaratmadığı tespit edilmiştir. Elde edilen istatistiksel bulgular, staj öncesi ve sonrası kaygı düzeyleri arasındaki ortalama farkın istatistiksel olarak önemsiz olduğunu göstermektedir (p=0.946) Sonuç: Staj programlarının süresi ve içeriği ile öğrencilerin kişisel deneyimlerinin, onların kaygı seviyeleri üzerinde etkili olabileceği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, bu faktörlerin ileride daha detaylı bir şekilde incelenmesinin önemli olduğu belirtilmektedir. Staj süresinin uzatılması, daha etkili bir yapılandırma ve öğrencilere daha fazla pratik uygulama fırsatı sunulması önerilir. Ayrıca, öğrencilerin kaygı deneyimlerini daha iyi anlamak için kapsamlı ve çok boyutlu yaklaşımların benimsenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Aile Hekimliği Stajı, Mecburi Hizmet, Kaygı Seviyeleri, Durumluk ve süreklilik kaygı envanteri (STAI 1-2)
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi çalışanlarının işyeri hekimliğince yapılan yıllık periyodik sağlık muayenelerini 2019 yılında yaptırma durumları ile sağlık anksiyeteleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmayı yapmamızdaki amaç, hastane çalışanlarının mesleki ve bireysel periyodik sağlık muayenelerini yaptırma durumları ile sağlık anksiyeteleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Akdeniz Üniversitesi Hastanesi işyeri hekimliğince takipli olan 360 hastane çalışanı katılmıştır Çalışmaya katılmayı kabul eden katılımcılara 58 sorudan oluşan araştırma anketi uygulanmıştır. Çalışmanın analizi IBM SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) versiyon 24.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) ile yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma, kategorik veriler sayı ve yüzde şeklinde ifade edilmiştir. Sürekli değişkenlerin gruplar arası analizinde Kolmogorov-Smirnov Uyum İyiliği Testi ile normallik analizleri yapılmıştır. Veriler normal dağılıma uymadığından iki grup arasındaki karşılaştırmalar Mann Whitney U Testi ile, üç grup ve üzerindeki karşılaştırmalar ise Kruskal Wallis Testi ile yapılmıştır. Kategorik verilerin karşılaştırmasında Ki-Kare Testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya toplam 360 hastane çalışanı katılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %66,9'u kadın, %33,1'i erkektir.Katılımcıların 56.9'u iş sağlığı ve güvenliği için yapılan periyodik sağlık muayenesini 2019 yılında yaptırdığını belirtmiştir. Kişisel periyodik sağlık muayenesini ise katılımcıların %51,9'u yaptırdığını belirtmiştir. Katılımcıların %21,4'ü daha önce iş kazası geçirmiştir. Katılımcılara Sağlık Anksiyetesi Envanteri uygulanmıştır. Kullanılan ölçeğin iç tutarlılığını belirlemek için güvenilirlik katsayısı incelendiğinde sağlık çalışanlarında uygulanan bu ölçeğin Cronbach alfa değeri 0,82 olarak hesaplandı. Çalışmamızda sağlık anksiyetesi envanteri puan ortalamasının 15,8 ± 6,6 (minmax= 1-50) puan olduğu saptanmıştır. Çalışmamıza katılan çalışanların %62,2'si işle ilgili periyodik sağlık muayenesini yaptırmış %30'u yaptırmamıştır. İş sağlığı ve periyodik sağlık muayenesi yaptırma durumları ile sağlık anksiyetesi 91 arasındaki ilişki incelendiğinde sağlık anksiyetesi puanları arasında istatiksel anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Hastaneler çalışan sağlığı ve güvenliği bakımından önemli tehlike ve riskler taşıyan ortamlardır. Sağlık çalışanlarının maruz kaldıkları riskler nedeniyle oluşabilecek iş kazaları ve meslek hastalıklarından korumak için periyodik sağlık muayeneleri düzenli bir şekilde yapılması gerekmektedir. Çalışmamızda sağlık çalışanlarının periyodik sağlık muayenelerinin yaptırmamalarının en büyük sebebinin bilgi eksikliği olduğu görülmüştür. Bu bağlamda çalışanların bilinç düzeyini yükseltip davranış değişikliği oluşturacak danışmanlıklar ve eğitimler verilerek çalışanların periyodik sağlık muayenesi yaptırma oranlarının yükseltilmesi gerekmektedir. Sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı oluşturmak açısından hem kamu hem de özel sağlık sektörü içeren gerekli yasal düzenlemeler yapılarak çalışan sağlığını koruma seviyesi yükseltilebilir. Anahtar Kelimeler: İş Sağlığı ve Güvenliği, Periyodik Sağlık Muayenesi, Sağlık Anksiyetesi Ölçeği, Sağlık Çalışanı
Üniversite öğrencilerinin human papillomavirus (HPV) ve HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri ve tutumları
Amaç: Akdeniz Üniversitesi'nde eğitim gören üniversite öğrencilerinin HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeylerini, tutumlarını belirlemek ve bu konudaki farkındalığı artırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel olarak tasarlanan araştırmamızda anketler internet üzerinden uygulanmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesi bilgisayar ortamında SPSS 20.0 istatistik programı kullanılarak yapılmıştır. Değişkenlerin normallik dağılımı Kolmogorov-Smirnov testi ile incelenmiştir. Normal dağılıma uyan değişkenlerin ikiden fazla grup analizlerinde tek yönlü varyans analizi ve ikili grup karşılaştırmalarında Student t testi kullanılmıştır. Normal dağılıma uymayan değişkenlerin ikiden fazla grup analizlerinde ise Kruskal Wallis testi ve ikili grup karşılaştırmalarında da Mann Whitney U testi, kategorik verilerin karşılaştırmasında ise Ki-Kare Testi kullanılmıştır. Ölçümle elde edilen veriler aritmetik ortalama ± standart sapma (SD), sayımla elde edilen veriler ise sayı (%) olarak gösterilmiştir. Öğrencilere uygulanan HPV Bilgi Ölçeği'nin Cronbach alfa değeri hesaplanmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya 1117 öğrenci katılmış olup öğrencilerin %64,7'si kadın, %35,3'ü ise erkektir. Kadın ve erkek öğrencilerin yaş ortalamaları sırasıyla 21,2±2,8; 21,8±3,3'tür. Öğrencilerin %48'inin tıp, %14,4'ünün edebiyat, %13,8'inin sağlık bilimleri, %6,8'inin diş hekimliği, %4,4'ünün mühendislik, %2,4'ünün spor bilimleri fakültesinde, %7,6'sının ise diğer fakültelerde eğitim gördüğü saptanmıştır. Bugüne kadar öğrencilerin %76'sı HPV'yi duyduğunu, %59,5'i HPV testini duyduğunu, %57,5'i HPV aşısını duyduğunu belirtmiştir. Öğrencilerin HPV bilgi ölçeği AÖ1 puan ortalaması 8,7±5,3, AÖ2 puan ortalaması 1,9±1,8, AÖ3 puan ortalaması 2,4±2,0, AÖ4 puan ortalaması 1,2±1,7, HPV-BÖ puan ortalaması ise 14,3±9,7 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin %34,1'i HPV aşısını daha önce duymadığını söylemiştir, %3,2'si HPV aşısı yaptırnıştır. HPV aşısı yaptırmayan öğrencilere aşıyı yaptırmama sebepleri sorulduğunda; %31,7'sinin HPV aşısının varlığından haberinin olmadığı, %27,2'sinin HPV aşısı ücretli aşı olduğu için, %24,8'inin HPV aşısını duyduğu fakat yeterli bilgisinin olmaması nedeniyle aşıyı yaptırmadığı saptandı. Öğrencilerin %27,6'sı HPV aşısı yaptırmayı düşündüğünü, %20,8'i düşünmediğini, %48,4'ü kararsız olduğunu söylemiştir. Sonuç: Çalışmamızda üniversite öğrencilerinin bilgi düzeyi düşük-orta olarak değerlendirilmiştir. HPV ve HPV aşısı hakkında sağlık alanı dışında eğitim gören öğrencilerin bilgi eksikliği dikkat çekmektedir. HPV aşısıyla ilgili bilgi eksikliğinin nedenlerinden biri de ülkemizde ulusal aşılama programında olmamasıdır. Bilgi eksikliğinin giderilmesi ile HPV aşısına ilginin ve farkındalığın artacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: HPV, HPV Aşısı, Öğrenci, HPV Bilgi Ölçeği, Tutum.
Aile hekimlerinin aile planlaması yöntemlerinden rahim içi araç yöntemiyle ilgili düşünce, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Aile planlaması, birinci basamakta verilen önemli sağlık hizmetlerinden biridir. Rahim içi araç (RİA) yöntemi uzun etkili-geri dönüşlü kontraseptif yöntemlerden biridir. Tüm yaş grubundaki kadınlarda kullanılabilir ve yüksek etkilidir. Bu çalışmada RİA yönteminin, birinci basamakta uygulanma ve önerilme sıklığı ve aile hekimlerinin RİA ilgili düşünce, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Araştırmamız gözlemsel tanımlayıcı anket çalışması olarak planlandı. Çalışmanın evrenini Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı 2019 yılı sağlık istatistikleri verilerinde kayıtlı olan birinci basamakta çalışan aile hekimleri oluşturmuştur. Araştırma kapsamında aile sağlığı merkezinde çalışan toplamda 245 aile hekimine ulaşılmıştır. Veriler araştırmaya katılmaya gönüllü olan hekimlere yüz yüze anket görüşmesi ve Google Forms web adresinden online anket yöntemiyle toplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 245 aile hekimi katılmıştır. Rahim içi araç yönteminin aile hekimlerinin en sık ikinci (%38,4) önerdiği aile planlaması yöntemi olduğu bulunmuştur. Aile hekimlerinin 112'si (%45,7) RİA'nın aile sağlığı merkezinde uygulanabilir olduğunu, 133'ü (%54,3) ise uygulanabilir olmadığını belirtmiştir. Aile hekimlerinin RİA'yı ASM'de uygulanamaz olarak görmelerinin en yaygın nedeni malpraktis endişesidir (%33,4). Aile hekimlerinin ASM'de RİA Uygulanması için en çok destekledikleri öneri hemşire ve ebelerin iş yükünün azaltılması ve bu kişilere pozitif performans uygulanmasıdır (%61,2). Aile hekimlerin RİA önermedeki bilgi düzeyinin %40 ve RİA hakkındaki bilgi düzeyi %72,85 olduğu bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre birinci basamakta çalışan aile hekimlerini bilgi düzeyi literatüre göre yeterli olmasına rağmen RİA uygulama oranı literatüre göre düşük bulunmuştur. Bunun en büyük sebebinin malpraktis endişesi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Antalya ili birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran ve 0-6 aylık bebeği olan annelerin bebekleri için gıda takviyesi kullanım durumları ve bu konudaki tutumlarının incelenmesi
Giriş: Son yıllarda giderek artan kronik hastalıklar, yeterli ve dengeli beslenmenin ortadan kalkması gibi faktörler gıda takviyelerinin hem erişkin hem çocuk yaş grubunda yaygın kullanımını gündeme getirmektedir. Çalışmanın amacı; Antalya ili birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran ve 0-6 aylık bebeği olan annelerin bebekleri için gıda takviyesi kullanımı, annelerin bu konudaki tutumları ve gıda takviyesi kullanımı ile ilişkili etkenlerin değerlendirilmesidir. Materyal - Metot: Çalışma kesitsel niteliktedir. Çalışma anketi sorumlu araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile ve telefon yoluyla annelere ulaşılarak yapılmıştır. Analizler IBM versiyon 22.0 programı ile yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 291 kişi katılmıştır. Katılımcıların %88,0'i bebekleri için rutin programda önerilen D vitamini ve demir desteğini kullanmaktaydı. Demir ve D vitamini desteği haricinde herhangi bir gıda takviyesi kullandığını ifade edenlerin oranı %26.8 bulundu. Demir D vitamini hariç en sık kullanılan gıda takviyeleri %60 oranıyla probiyotik/prebiyotik; %30,0 oranıyla çinkoydu. Gıda takviyesi kullanan katılımcıların %86,6'sı ürünü doktor tavsiyesi ile kullandığını, %82,9'u ürünleri eczaneden temin ettiğini bildirdi. En sık takviye kullanım sebepleri; infantil kolik (%42.9), sağlığı korumak (%39.3), bağışıklık sistemini güçlendirmek (28,6), büyüme ve gelişmeyi desteklemek (%26,2) olarak bulundu. Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda demir ve D vitamini haricindeki ürünlerin kullanımı oldukça yüksek saptanmış olup, tüm birinci basamak hekimlerinin kendilerine herhangi bir sebeple başvuran tüm annelerin bebekleri için herhangi bir gıda takviyesi kullanıp kullanmadığını sorgulamaları, eğer tıbbi gereklilik/ doktor tavsiyesi haricinde bir takviye kullanımı söz konusuysa anneleri bu konuda bilgilendirmeleri son derece önemlidir.
Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde çalışan araştırma görevlilerinin covid-19 pandemisi sürecinde akılcı ilaç kullanımına yönelik tutum ve davranışları
Amaç: Bu çalışma ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde çalışan ve çalışmaya katılmayı kabul eden araştırma görevlilerinin COVID-19 pandemisi sürecinde akılcı ilaç kullanımına yönelik tutum ve davranışlarının nasıl etkilendiği ve değişiklik durumu ile katılımcıların sosyo-demografik özellikleri arasındaki ilişkinin saptaması amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel çalışma olan araştırmamız, anket yoluyla online olarak gerektiğinde de yüz yüze uygulanmıştır. Türkiye'de hastanelerde görev yapan hekimlerin akılcı ilaç kullanımına yönelik bilgi ve davranışlarını değerlendirme çalışmasında bulunan anket sorularının bazıları kullanılıp yeni sorular eklenmiş ve 30 soruluk yeni bir anket düzenlenmiştir. Analizler IBM SPSS versiyon 22.0 ile yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 238 araştırma görevlisi katılmıştır. Katılımcıların %54,2'si kadın, %45,82i erkek, %69,3'ü 26-30 yaş aralığında ve % 56,7'si evlidir. Katılımcıların %74,8'i dahili bilimlerde, %25,2'si cerrahi bilimlerde görev yapmakta, %29,8'i uzmanlık eğitiminin 2-3 yıl aralığındadır. %73,1'inin mesleki tecrübesi 5 yılın altında, % 88,2'si öncesinde başka sağlık kuruluşunda çalışmıştır. Katılımcıların %56,5'i daha önce AİK konusunda eğitim almıştır. Katılımcıların %52,9'u AİK konusunda kendisini orta düzeyde yeterli, %31,9'u kendisini yetersiz hissettiğini ifade etmiştir. Çalışmamızda katılımcıların %43,7'si pandemi sürecinde toplumdaki ilaç kullanımının arttığını düşünmektedir. Çalışmamızda cerrahi bölüm asistanlarının pandemi sürecinde günlük hasta bakma oranlarının dahili bölüm asistanlarından anlamlı derecede yüksek (p=0.005) ve reçete dahili bölüm asistanlarında cerrahi bölüm asistanlarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.001). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamıza katılan araştırma görevlisi hekimlerin pandemi sürecinde kendilerini akılcı ilaç kullanımı açısından yetersiz gördükleri, akılcı ilaç kullanımı eğitimlerinin yetersiz olduğu ve bu süreçte toplumda akılcı olmayan ilaç kullanımının arttığını düşündükleri tespit edilmiştir. Araştırma görevlilerinin uzmanlık eğitim yılı arttığında ve dahili bölüm hekimlerinde akılcı ilaç kullanımı konusunda kendilerini yeterli görme oranlarının arttığı saptanmıştır. Pandemi sürecinde uzmanlık eğitimi alan hekimlerin mevcut programlarının değerlendirilmesinin, telafi çalışmalarının teşvik edilmesinin ve akılcı ilaç kullanımının bu eğitimlere dahil edilmesinin gerekli olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akılcı ilaç kullanımı, COVID-19 pandemisi, araştırma görevlisi