Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Murat Yorulmaz
17 theses · Trakya University
Realizm bağlamında Asya pasifik güvenliği ve tehdit algısı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya karşılaştırma analizi
Bu tez çalışmasının amacı Realizm kuramı kapsamında, Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik ve tehdit algısını Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Realist kuramın temel varsayımlarından biri uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletlerin hayatta kalabilmek için güç arayışına yöneldiğidir. Bu bağlamda tez, Realizmin iki ana yaklaşımı olan saldırgan realizm ve savunmacı realizm perspektiflerini analizin merkezine yerleştirmektedir. Saldırgan realizm, devletlerin güvenliklerini güç maksimizasyonu ve bölgesel hakimiyet arayışlarıyla sağlamaya çalıştığını vurgulamaktadır. Çalışmanın hipotezi Çin'in saldırgan realist yöneliminin ve Japonya'nın savunmacı realist stratejilerinin bölgesel güvenlik ikilemlerini derinleştirdiğini, bölge güvenliğinin kırılgan bir yapıda olduğu ve bölgedeki güvenlik ortamının devletlerin algıladıkları ve uygulamaya koyduğu politikalarla şekillendiğidir. Bu tez çalışmasında üç temel soruya cevap aranmaktadır: Çin ve Japonya'nın Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik politikaları bölgedeki güç dengesi ve güvenlik ortamı nasıl etkilenmektedir? Realist kuram çerçevesinde Asya Pasifik bölgesi güvenlik ortamı nasıl açıklanabilir? İki devletin güvenlik stratejileri ve tehdit algıları Realizm kuramının öngörüleriyle hangi kapsamda örtüşmektedir, sorularına cevap aranmaktadır. Bu çalışma, Realizmin kuramsal esnekliğinin, farklı devlet davranışlarını açıklamada güçlü bir araç sunduğunu ortaya koymakta ve Asya Pasifik güvenlik mimarisine ilişkin akademik literatüre katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda aktörlerin güvenlik politika beyanları ve uygulamaya konan stratejileri mercek altına alınacak, bölgede yaşanan güç mücadelesi anlamlandırılmaya çalışılacak ve bu aktörlerin askeri güvenlik ile ilgili tehdit algıları realizm teorisi ekseninde analiz edilecektir.
Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi Türkiye'nin göç politikası ve güvenlikleştirme yaklaşımı üzerine söylem analizi (2002-2022)
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile birlikte çok sayıda Suriyeli göçmen, Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Bu göç dalgası karşısında sayıları gittikçe artan Suriyeli göçmenler, savaşın ilk yıllarında Türkiye tarafından misafir olarak kabul edilmiş ve 2016 yılına kadar hükümet, açık kapı politikası uygulayarak Suriyeli göçmenleri kabul etmiştir. Ancak bu politika ile birlikte, dünyanın en büyük sığınmacı ve göçmene kitlesine sahip ola Türkiye'de, göç; ciddi bir güvenlik tehdidi haline gelmiştir. Dolayısıyla ülke içerisinde sayıları gittikçe artan sığınmacı ve göçmen kitlesi zamanla toplum içinde sorun teşkil etmeye başlamış ve a ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları nedeni ile hükümet, açık kapı politikasından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmada Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde Türkiye'nin göç politikasında etkili olan siyasi liderlerin göç ve güvenlik ilişkisi çerçevesinde göçün güvenlikleştirmesine ilişkin söylemleri ele alınmaktadır. Çalışmada güvenlikleştirici aktör olarak dönemin göç politikalarının belirlenmesinde etki olan dört siyasi lider seçilerek ve bu liderlerin konuşmaları ele alınmaktadır. Veri toplama yöntemi olarak doküman analizi kullanılmaktadır. Konuşmalar kamu kurumlarına ait resmi internet sayfalarının konuşma bölümlerinden, internet haber siteleri ve gazetelerden temin edilmiştir. Konuşmalar, belli kodlara ayrılarak söylem analizi yönetimi ile analiz edilmektedir.
Avrupa Birliği'nin enerji sorunu: Önlenemeyen bağımlılık
Avrupa Birliği (AB), dünyanın en önemli siyasi ve iktisadi yapılarından biri olarak enerji ihtiyacını karşılama konusunda büyük oranda dış kaynaklara bağımlı bir yapı içerisindedir. Bu bağımlılık, özellikle Rusya ile olan ilişkileri çerçevesinde hem mali hem de jeopolitik ve güvenlik bağlamlarında kırılganlıklar oluşturmaktadır. Bu çalışma, AB'nin enerji bağımlılığını azaltmaya yönelik politika girişimlerini, bu süreçteki gerek yapısal gerekse siyasi sorunları ve Rusya'nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanmasının AB stratejilerine etkilerini incelemektedir. Çalışma, enerji ilişkilerini yalnızca arz-talep dengesiyle incelememiş; bağımlılık, karşılıklı bağımlılık ve asimetrik bağımlılık kuramları bağlamında AB-Rusya enerji dinamiklerini çok boyutlu bir bakış açısıyla analiz etmektedir. 2000'li yıllardan itibaren AB, yenilenebilir enerji yatırımlarını artırma, enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji verimliliğini iyileştirme gibi stratejiler hamleler geliştirmektedir. Ancak üye devletlerin farklı ulusal çıkarları, enerji altyapılarındaki uyumsuzluklar, fosil temelli yakıtlara bağımlı halihazırdaki sistemin yüksek maliyetli dönüşümü ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin yüksek yatırım gereksinimleri, bu stratejilerin kısa vadede etkili olmasını mümkün kılmamaktadır. 2006, 2009 ve 2014 Ukrayna gaz krizleri ile 2022 Ukrayna Savaşı, AB'nin Rusya'ya bağımlılığının yarattığı politik ve mali riskleri açıkça göstermiş; AB'yi LNG ithalatı ve Norveç, Azerbaycan, ABD gibi alternatif tedarikçilerle enerji ticaretine zorlamıştır. Ancak bu adımlar bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine, bağımlılığı farklı coğrafyalara yayarak çeşitlendirmiştir. Sonuç olarak, AB enerjide tam bağımsızlığa erişmek yerine daha dağınık ve yönetilebilir bir bağımlılık modeli üretme çabası içerisindedir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji altyapısının bir araya getirilmesi ve yeni tedarik kanallarının kurulması uzun vadeli çözümler yaratırken; siyasi irade, üye ülkeler arası koordinasyon ve ulus üstü yaptırım mekanizmaları kurulmadan bu hedeflerin hayata geçirilmesi güç görünmektedir. Bu bağlamda tez, AB'nin enerji politikalarının yalnızca teknik değil jeopolitik, kurumsal ve stratejik boyutlarıyla ele alınması gerektiğini savunarak literatüre ve politika yapıcılara eleştirel bir çerçeve sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, enerji politikaları, enerji bağımlılığı, Rusya, karşılıklı bağımlılık
21. yüzyıl uzay politikaları ve çalışmalarında özel sektör ve girişimciliğin önemi: ABD örneği
Bu çalışmada, giriş başlığı ve üç ana başlık ile toplam dört bölümde uzay çalışmalarının kapsamlı bir analizi sunulmaktadır. çalışmanın giriş kısmı, Soğuk Savaş'a kadar olan uzay çalışmalarının tarihsel arka planını ele almaktadır. Bu bölüm, antik çağlardan 20. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde astronomik gözlemler ve teknolojik ilerlemelerin evrimini incelemektedir. Erken dönem roket denemeleri, öncü bilim insanlarının katkıları ve uluslararası işbirlikleri vurgulanarak, bu çabaların gelecekteki uzay keşiflerine nasıl zemin hazırladığı gösterilmektedir. Birinci bölüm, Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki yoğun uzay yarışına odaklanmaktadır. Sputnik'in fırlatılması ve Ay'a iniş gibi önemli kilometre taşları, bu rekabetin yol açtığı hızlı ilerlemeleri göstermek için incelenmektedir. Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası dönemde diğer ülkelerin uzay faaliyetlerine katılımı, Avrupa Uzay Ajansı (ESA), Japonya, Çin ve Hindistan'ın rollerini de içermektedir. Bu bölüm, ulusal güvenlik, prestij ve teknolojik üstünlüğün uzay keşiflerinin seyrini nasıl etkilediğini vurgulamaktadır. İkinci bölümde, uzay çalışmalarının hukuki ve politik boyutları analiz edilmektedir. Bu bölüm, özellikle 1967 Dış Uzay Anlaşması ve sonrasındaki anlaşmalara odaklanarak, uzay faaliyetlerini düzenleyen uluslararası antlaşmalar ve yasal çerçeveleri kapsamaktadır. Egemenlik hakları, uzay kaynaklarının kullanımı ve uzay çöpü yönetimi gibi konular, uzayın barışçıl ve işbirliğine dayalı kullanımını yönlendiren ilkeleri ve zorlukları ortaya koymaktadır. Son bölümde, uzay çalışmalarında özel sektör faaliyetlerinin artan önemi ele alınmaktadır. SpaceX, Blue Origin ve Virgin Galactic gibi şirketler, uzay turizmi, maliyet etkin fırlatma hizmetleri ve Mars kolonizasyonu gibi yeniliklerle bu alanda devrim yaratmaktadır. Bu bölüm, özel sektörün dinamizmi ve esnekliğinin etkisini değerlendirerek, bunun uzay keşfinde yeni bir çağın habercisi olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca, kamu-özel sektör işbirliklerinin potansiyeli ve özel sektörün uzayda karşılaştığı düzenleyici ve etik zorluklar da tartışılmaktadır. Özetleyecek olursak, bu çalışma uzay çalışmalarının tarihsel, politik, hukuki ve ekonomik boyutlarını bir araya getirerek, bu alandaki gelişmeleri geniş bir perspektiften değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın esas odak noktası ise gelecekteki uzay girişimlerinin çerçevesini çizmek ve insan faaliyetlerinin uzaydaki seyrini şekillendiren mevcut ve ortaya çıkan eğilimleri değerlendirmek olacaktır. Anahtar Kelimeler: Uzay Çalışmaları, Uzay Politikaları, Özel Sektör Uzay Faaliyetleri, Uzay Hukuku, Uluslararası İlişkiler
Soğuk Savaş sonrası Türkiye-Yunanistan ilişkileri
Geçmişten bugüne Türkiye-Yunanistan birlikte yaşamış ortak kültür ve aynı coğrafyaya sahip iki devlet olarak varlıklarını sürdürmüştür. Kısa süreli uzlaşmalar haricinde genellikle gerginlikle ve neredeyse savaşın eşiğinde ikili ilişkilerini zor bir sürece sürüklemişlerdir. Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye-Yunanistan sınırları belirlenmiştir. İki devlet Kıbrıs, Azınlıklar, Ege Denizi, karasuları, Hava sahası, doğal kaynaklar gibi çeşitli konularla karşı karşıya gelmişlerdir. Türk-Yunan ilişkilerinde geçmişten bugüne sorunlar devam etmiştir. Çalışmanın amacı Soğuk Savaş sonrası Ak Parti döneminde iki devlet arasında yaşanılanları değerlendirmek ve geçmişin bu döneme yansımasını analiz etmek olmuştur. Bu bağlamda Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından 2023 yılına kadar olan ilişkiler geçmişten bugüne ana hatlarıyla ele alınmıştır. Ancak son yirmi yıla baktığımızda geçmişin özeti gibi çoğu zaman iki devlet arasında çatışma yaşanılmış istisna olarak ise uzlaşma ve iş birliğinin yaşanmıştır. Temelde esas sorunlar üzerinde yüksek politika konularında iki devletin de taviz vermediğini ve sorunların aynı şekilde çözümsüz kaldığını söylemek doğru olacaktır. Dönem dönem alçak politika konularında iki devlet uzlaşma ve iş birliği içerisinde olmuş aynı masada yer almıştır. Buna rağmen genellikle kriz, karşılıklı sert söylemler ve askıya alınan diyalog süreçlerine tanıklık edildi. Depremler öncesi iki devlet arası ilişkiler son derece gergin ve kırılgan bir halde idi yaşanılan depremlerin ardından iki devlet diyalog sürecine girmiş ve karşılıklı olumlu adımlar birbirlerine atmışlardır. İş birliği ve uzlaşma adına askıya alınan diyalog sürecine 2023 yılı itibariyle tekrar dönüldü.
Soğuk Savaş sonrası Türkiye-Yunanistan ilişkileri
Geçmişten bugüne Türkiye-Yunanistan birlikte yaşamış ortak kültür ve aynı coğrafyaya sahip iki devlet olarak varlıklarını sürdürmüştür. Kısa süreli uzlaşmalar haricinde genellikle gerginlikle ve neredeyse savaşın eşiğinde ikili ilişkilerini zor bir sürece sürüklemişlerdir. Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye-Yunanistan sınırları belirlenmiştir. İki devlet Kıbrıs, Azınlıklar, Ege Denizi, karasuları, Hava sahası, doğal kaynaklar gibi çeşitli konularla karşı karşıya gelmişlerdir. Türk-Yunan ilişkilerinde geçmişten bugüne sorunlar devam etmiştir. Çalışmanın amacı Soğuk Savaş sonrası Ak Parti döneminde iki devlet arasında yaşanılanları değerlendirmek ve geçmişin bu döneme yansımasını analiz etmek olmuştur. Bu bağlamda Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından 2023 yılına kadar olan ilişkiler geçmişten bugüne ana hatlarıyla ele alınmıştır. Ancak son yirmi yıla baktığımızda geçmişin özeti gibi çoğu zaman iki devlet arasında çatışma yaşanılmış istisna olarak ise uzlaşma ve iş birliğinin yaşanmıştır. Temelde esas sorunlar üzerinde yüksek politika konularında iki devletin de taviz vermediğini ve sorunların aynı şekilde çözümsüz kaldığını söylemek doğru olacaktır. Dönem dönem alçak politika konularında iki devlet uzlaşma ve iş birliği içerisinde olmuş aynı masada yer almıştır. Buna rağmen genellikle kriz, karşılıklı sert söylemler ve askıya alınan diyalog süreçlerine tanıklık edildi. Depremler öncesi iki devlet arası ilişkiler son derece gergin ve kırılgan bir halde idi yaşanılan depremlerin ardından iki devlet diyalog sürecine girmiş ve karşılıklı olumlu adımlar birbirlerine atmışlardır. İş birliği ve uzlaşma adına askıya alınan diyalog sürecine 2023 yılı itibariyle tekrar dönüldü.
Soğuk Savaş sonrası Türkiye-Yunanistan ilişkileri
Geçmişten bugüne Türkiye-Yunanistan birlikte yaşamış ortak kültür ve aynı coğrafyaya sahip iki devlet olarak varlıklarını sürdürmüştür. Kısa süreli uzlaşmalar haricinde genellikle gerginlikle ve neredeyse savaşın eşiğinde ikili ilişkilerini zor bir sürece sürüklemişlerdir. Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye-Yunanistan sınırları belirlenmiştir. İki devlet Kıbrıs, Azınlıklar, Ege Denizi, karasuları, Hava sahası, doğal kaynaklar gibi çeşitli konularla karşı karşıya gelmişlerdir. Türk-Yunan ilişkilerinde geçmişten bugüne sorunlar devam etmiştir. Çalışmanın amacı Soğuk Savaş sonrası Ak Parti döneminde iki devlet arasında yaşanılanları değerlendirmek ve geçmişin bu döneme yansımasını analiz etmek olmuştur. Bu bağlamda Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından 2023 yılına kadar olan ilişkiler geçmişten bugüne ana hatlarıyla ele alınmıştır. Ancak son yirmi yıla baktığımızda geçmişin özeti gibi çoğu zaman iki devlet arasında çatışma yaşanılmış istisna olarak ise uzlaşma ve iş birliğinin yaşanmıştır. Temelde esas sorunlar üzerinde yüksek politika konularında iki devletin de taviz vermediğini ve sorunların aynı şekilde çözümsüz kaldığını söylemek doğru olacaktır. Dönem dönem alçak politika konularında iki devlet uzlaşma ve iş birliği içerisinde olmuş aynı masada yer almıştır. Buna rağmen genellikle kriz, karşılıklı sert söylemler ve askıya alınan diyalog süreçlerine tanıklık edildi. Depremler öncesi iki devlet arası ilişkiler son derece gergin ve kırılgan bir halde idi yaşanılan depremlerin ardından iki devlet diyalog sürecine girmiş ve karşılıklı olumlu adımlar birbirlerine atmışlardır. İş birliği ve uzlaşma adına askıya alınan diyalog sürecine 2023 yılı itibariyle tekrar dönüldü.
Yeşil Teori perspektifinde eğitim kurumlarının iklim güvenliği konusundaki aktör rolü
İklim değişikliği, sistematik ölçümlerle gözlenebilen bir hava durumu değişikliğidir. İklim uzmanlarının çoğunluğu, iklim değişikliğinin hali hazırda gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Bu değişikliğin insan faaliyetlerinden kaynaklanmakta olduğunu ve etkilerini azaltmak ve ilerlemesini durdurmak için harekete geçmemiz gerektiğini savunmaktadırlar. 21. yüzyılda, Dünya üzerindeki sanayileşme, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin artan etkisiyle iklim değişikliği gözlenmiştir. Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle oluşan yeni olgular ve kavramlar, insanlığın iklim değişikliği gibi normatif bir soruna odaklanmasını arttırmıştır. Bu dönemde güvenlik algısında, insani ve iklim boyutuna doğru bir dönüşümün yaşanmasına neden olmuştur. Bu sebeplerden dolayıdır ki, Uluslararası İlişkiler (IR) alanındaki akademisyenlerin ve teorisyenlerin endişeleri artmış; makro düzeyde devletlerin ve uluslararası kuruluşların, mikro düzeyde ise ulusal nitelikli aktörlerin dikkatleri iklim değişikliği ve güvenliği olgusuna yönelmiştir. Bu noktada, Yeşil Teori'nin 'Küresel Düşün, Yerel Hareket Et' (Think Globally, Act Locally) çözüm önerisi devreye girmektedir. Bu düşünceye göre, sağlıklı sürdürülebilir bir çevre için her birey kendi çevresel olumsuz etkilerini azaltmalıdır. Bu çalışmada, iklim değişikliğiyle mücadele sürecinde eğitim kurumlarının anahtar rol oynadığı ve bu kurumların çabalarının artmasıyla yerel ve ulusal düzeyde olumlu sonuçlar doğacağı savunulmaktadır. Bu bağlamda, tezin kapsamı, hedefleri, araştırma soruları ve hipotezi belirlenmiş, ayrıca Yeşil Teori'ye dayanan ve güvenlik boyutunu dönüştüren kaynaklarla desteklenen bir yol haritası çizilmiştir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, eğitim kurumlarını iklim değişikliği konusunda ulusal düzeyde en önemli güvenlik aktörü olarak ele almak, girişimlerini araştırmak ve gelecek stratejiler için bir rehber oluşturmaktır.
Yeşil Teori perspektifinde eğitim kurumlarının iklim güvenliği konusundaki aktör rolü
İklim değişikliği, sistematik ölçümlerle gözlenebilen bir hava durumu değişikliğidir. İklim uzmanlarının çoğunluğu, iklim değişikliğinin hali hazırda gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Bu değişikliğin insan faaliyetlerinden kaynaklanmakta olduğunu ve etkilerini azaltmak ve ilerlemesini durdurmak için harekete geçmemiz gerektiğini savunmaktadırlar. 21. yüzyılda, Dünya üzerindeki sanayileşme, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin artan etkisiyle iklim değişikliği gözlenmiştir. Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle oluşan yeni olgular ve kavramlar, insanlığın iklim değişikliği gibi normatif bir soruna odaklanmasını arttırmıştır. Bu dönemde güvenlik algısında, insani ve iklim boyutuna doğru bir dönüşümün yaşanmasına neden olmuştur. Bu sebeplerden dolayıdır ki, Uluslararası İlişkiler (IR) alanındaki akademisyenlerin ve teorisyenlerin endişeleri artmış; makro düzeyde devletlerin ve uluslararası kuruluşların, mikro düzeyde ise ulusal nitelikli aktörlerin dikkatleri iklim değişikliği ve güvenliği olgusuna yönelmiştir. Bu noktada, Yeşil Teori'nin 'Küresel Düşün, Yerel Hareket Et' (Think Globally, Act Locally) çözüm önerisi devreye girmektedir. Bu düşünceye göre, sağlıklı sürdürülebilir bir çevre için her birey kendi çevresel olumsuz etkilerini azaltmalıdır. Bu çalışmada, iklim değişikliğiyle mücadele sürecinde eğitim kurumlarının anahtar rol oynadığı ve bu kurumların çabalarının artmasıyla yerel ve ulusal düzeyde olumlu sonuçlar doğacağı savunulmaktadır. Bu bağlamda, tezin kapsamı, hedefleri, araştırma soruları ve hipotezi belirlenmiş, ayrıca Yeşil Teori'ye dayanan ve güvenlik boyutunu dönüştüren kaynaklarla desteklenen bir yol haritası çizilmiştir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, eğitim kurumlarını iklim değişikliği konusunda ulusal düzeyde en önemli güvenlik aktörü olarak ele almak, girişimlerini araştırmak ve gelecek stratejiler için bir rehber oluşturmaktır.
Yeşil Teori perspektifinde eğitim kurumlarının iklim güvenliği konusundaki aktör rolü
İklim değişikliği, sistematik ölçümlerle gözlenebilen bir hava durumu değişikliğidir. İklim uzmanlarının çoğunluğu, iklim değişikliğinin hali hazırda gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Bu değişikliğin insan faaliyetlerinden kaynaklanmakta olduğunu ve etkilerini azaltmak ve ilerlemesini durdurmak için harekete geçmemiz gerektiğini savunmaktadırlar. 21. yüzyılda, Dünya üzerindeki sanayileşme, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin artan etkisiyle iklim değişikliği gözlenmiştir. Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle oluşan yeni olgular ve kavramlar, insanlığın iklim değişikliği gibi normatif bir soruna odaklanmasını arttırmıştır. Bu dönemde güvenlik algısında, insani ve iklim boyutuna doğru bir dönüşümün yaşanmasına neden olmuştur. Bu sebeplerden dolayıdır ki, Uluslararası İlişkiler (IR) alanındaki akademisyenlerin ve teorisyenlerin endişeleri artmış; makro düzeyde devletlerin ve uluslararası kuruluşların, mikro düzeyde ise ulusal nitelikli aktörlerin dikkatleri iklim değişikliği ve güvenliği olgusuna yönelmiştir. Bu noktada, Yeşil Teori'nin 'Küresel Düşün, Yerel Hareket Et' (Think Globally, Act Locally) çözüm önerisi devreye girmektedir. Bu düşünceye göre, sağlıklı sürdürülebilir bir çevre için her birey kendi çevresel olumsuz etkilerini azaltmalıdır. Bu çalışmada, iklim değişikliğiyle mücadele sürecinde eğitim kurumlarının anahtar rol oynadığı ve bu kurumların çabalarının artmasıyla yerel ve ulusal düzeyde olumlu sonuçlar doğacağı savunulmaktadır. Bu bağlamda, tezin kapsamı, hedefleri, araştırma soruları ve hipotezi belirlenmiş, ayrıca Yeşil Teori'ye dayanan ve güvenlik boyutunu dönüştüren kaynaklarla desteklenen bir yol haritası çizilmiştir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, eğitim kurumlarını iklim değişikliği konusunda ulusal düzeyde en önemli güvenlik aktörü olarak ele almak, girişimlerini araştırmak ve gelecek stratejiler için bir rehber oluşturmaktır.
Suriye İç Savaşı, Gezi Parkı eylemleri ve 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine etkisi
Türkiye'de 2011 yılı sonrasında ülkenin iç ve dış siyasetini etkileyen üç önemli olay meydana gelmiştir. Bu olaylar; 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, 2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı eylemleri ve 2016 yılında gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimidir. Yaşanan bu üç olay, AK Parti iktidarının iç ve dış politikadaki eğilimlerini de doğrudan etkilemiştir. Bu etkilerin en önemlilerinden biri Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri üzerinde gerçekleşmiştir. Çalışmanın amacı; Türkiye-AB ilişkilerine AK Parti iktidarının bu üç olay özelindeki güncel politikaları üzerinden ışık tutmak ve bu sayede AK Parti iktidarının 2011 yılı sonrasında sahip olduğu politik yaklaşımların AB uyum sürecini ne yönde etkilediğini analiz etmektir. Çalışmada olaylar tarihsel sırada incelenerek AK Parti iktidarındaki Türkiye'nin mevcut politikalarının Türkiye'nin AB üyelik sürecini "neden" ve "nasıl" etkilediğinin üzerinde durulmaktadır. Bahsi geçen üç olayın kendi içerisinde ayrı bölümlerde değerlendirilmesinde vaka analizi yöntemi ve karşılaştırmalı yöntemden yararlanılmıştır. Bu üç olayın Türkiye-AB ilişkilerine etkisi Avrupa Komisyonu'nun yıllık olarak yayınladığı Türkiye raporları üzerinden analiz edilmiştir. Bahsi geçen üç olayın Türkiye-AB ilişkilerine etkisinin yanı sıra, AK Parti'nin bu üç olayda sergilediği politikalar arasında benzerlik olup olmadığı sorusuna da tercih edilen araştırma yöntemleri aracılığıyla yanıt aranmaktadır.
Avrupa Birliği'nin enerji sorunu: Önlenemeyen bağımlılık
Avrupa Birliği (AB), dünyanın en önemli siyasi ve iktisadi yapılarından biri olarak enerji ihtiyacını karşılama konusunda büyük oranda dış kaynaklara bağımlı bir yapı içerisindedir. Bu bağımlılık, özellikle Rusya ile olan ilişkileri çerçevesinde hem mali hem de jeopolitik ve güvenlik bağlamlarında kırılganlıklar oluşturmaktadır. Bu çalışma, AB'nin enerji bağımlılığını azaltmaya yönelik politika girişimlerini, bu süreçteki gerek yapısal gerekse siyasi sorunları ve Rusya'nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanmasının AB stratejilerine etkilerini incelemektedir. Çalışma, enerji ilişkilerini yalnızca arz-talep dengesiyle incelememiş; bağımlılık, karşılıklı bağımlılık ve asimetrik bağımlılık kuramları bağlamında AB-Rusya enerji dinamiklerini çok boyutlu bir bakış açısıyla analiz etmektedir. 2000'li yıllardan itibaren AB, yenilenebilir enerji yatırımlarını artırma, enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji verimliliğini iyileştirme gibi stratejiler hamleler geliştirmektedir. Ancak üye devletlerin farklı ulusal çıkarları, enerji altyapılarındaki uyumsuzluklar, fosil temelli yakıtlara bağımlı halihazırdaki sistemin yüksek maliyetli dönüşümü ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin yüksek yatırım gereksinimleri, bu stratejilerin kısa vadede etkili olmasını mümkün kılmamaktadır. 2006, 2009 ve 2014 Ukrayna gaz krizleri ile 2022 Ukrayna Savaşı, AB'nin Rusya'ya bağımlılığının yarattığı politik ve mali riskleri açıkça göstermiş; AB'yi LNG ithalatı ve Norveç, Azerbaycan, ABD gibi alternatif tedarikçilerle enerji ticaretine zorlamıştır. Ancak bu adımlar bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine, bağımlılığı farklı coğrafyalara yayarak çeşitlendirmiştir. Sonuç olarak, AB enerjide tam bağımsızlığa erişmek yerine daha dağınık ve yönetilebilir bir bağımlılık modeli üretme çabası içerisindedir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji altyapısının bir araya getirilmesi ve yeni tedarik kanallarının kurulması uzun vadeli çözümler yaratırken; siyasi irade, üye ülkeler arası koordinasyon ve ulus üstü yaptırım mekanizmaları kurulmadan bu hedeflerin hayata geçirilmesi güç görünmektedir. Bu bağlamda tez, AB'nin enerji politikalarının yalnızca teknik değil jeopolitik, kurumsal ve stratejik boyutlarıyla ele alınması gerektiğini savunarak literatüre ve politika yapıcılara eleştirel bir çerçeve sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, enerji politikaları, enerji bağımlılığı, Rusya, karşılıklı bağımlılık
Avrupa Birliği'nin enerji sorunu: Önlenemeyen bağımlılık
Avrupa Birliği (AB), dünyanın en önemli siyasi ve iktisadi yapılarından biri olarak enerji ihtiyacını karşılama konusunda büyük oranda dış kaynaklara bağımlı bir yapı içerisindedir. Bu bağımlılık, özellikle Rusya ile olan ilişkileri çerçevesinde hem mali hem de jeopolitik ve güvenlik bağlamlarında kırılganlıklar oluşturmaktadır. Bu çalışma, AB'nin enerji bağımlılığını azaltmaya yönelik politika girişimlerini, bu süreçteki gerek yapısal gerekse siyasi sorunları ve Rusya'nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanmasının AB stratejilerine etkilerini incelemektedir. Çalışma, enerji ilişkilerini yalnızca arz-talep dengesiyle incelememiş; bağımlılık, karşılıklı bağımlılık ve asimetrik bağımlılık kuramları bağlamında AB-Rusya enerji dinamiklerini çok boyutlu bir bakış açısıyla analiz etmektedir. 2000'li yıllardan itibaren AB, yenilenebilir enerji yatırımlarını artırma, enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji verimliliğini iyileştirme gibi stratejiler hamleler geliştirmektedir. Ancak üye devletlerin farklı ulusal çıkarları, enerji altyapılarındaki uyumsuzluklar, fosil temelli yakıtlara bağımlı halihazırdaki sistemin yüksek maliyetli dönüşümü ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin yüksek yatırım gereksinimleri, bu stratejilerin kısa vadede etkili olmasını mümkün kılmamaktadır. 2006, 2009 ve 2014 Ukrayna gaz krizleri ile 2022 Ukrayna Savaşı, AB'nin Rusya'ya bağımlılığının yarattığı politik ve mali riskleri açıkça göstermiş; AB'yi LNG ithalatı ve Norveç, Azerbaycan, ABD gibi alternatif tedarikçilerle enerji ticaretine zorlamıştır. Ancak bu adımlar bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine, bağımlılığı farklı coğrafyalara yayarak çeşitlendirmiştir. Sonuç olarak, AB enerjide tam bağımsızlığa erişmek yerine daha dağınık ve yönetilebilir bir bağımlılık modeli üretme çabası içerisindedir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji altyapısının bir araya getirilmesi ve yeni tedarik kanallarının kurulması uzun vadeli çözümler yaratırken; siyasi irade, üye ülkeler arası koordinasyon ve ulus üstü yaptırım mekanizmaları kurulmadan bu hedeflerin hayata geçirilmesi güç görünmektedir. Bu bağlamda tez, AB'nin enerji politikalarının yalnızca teknik değil jeopolitik, kurumsal ve stratejik boyutlarıyla ele alınması gerektiğini savunarak literatüre ve politika yapıcılara eleştirel bir çerçeve sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, enerji politikaları, enerji bağımlılığı, Rusya, karşılıklı bağımlılık
Realizm bağlamında Asya pasifik güvenliği ve tehdit algısı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya karşılaştırma analizi
Bu tez çalışmasının amacı Realizm kuramı kapsamında, Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik ve tehdit algısını Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Realist kuramın temel varsayımlarından biri uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletlerin hayatta kalabilmek için güç arayışına yöneldiğidir. Bu bağlamda tez, Realizmin iki ana yaklaşımı olan saldırgan realizm ve savunmacı realizm perspektiflerini analizin merkezine yerleştirmektedir. Saldırgan realizm, devletlerin güvenliklerini güç maksimizasyonu ve bölgesel hakimiyet arayışlarıyla sağlamaya çalıştığını vurgulamaktadır. Çalışmanın hipotezi Çin'in saldırgan realist yöneliminin ve Japonya'nın savunmacı realist stratejilerinin bölgesel güvenlik ikilemlerini derinleştirdiğini, bölge güvenliğinin kırılgan bir yapıda olduğu ve bölgedeki güvenlik ortamının devletlerin algıladıkları ve uygulamaya koyduğu politikalarla şekillendiğidir. Bu tez çalışmasında üç temel soruya cevap aranmaktadır: Çin ve Japonya'nın Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik politikaları bölgedeki güç dengesi ve güvenlik ortamı nasıl etkilenmektedir? Realist kuram çerçevesinde Asya Pasifik bölgesi güvenlik ortamı nasıl açıklanabilir? İki devletin güvenlik stratejileri ve tehdit algıları Realizm kuramının öngörüleriyle hangi kapsamda örtüşmektedir, sorularına cevap aranmaktadır. Bu çalışma, Realizmin kuramsal esnekliğinin, farklı devlet davranışlarını açıklamada güçlü bir araç sunduğunu ortaya koymakta ve Asya Pasifik güvenlik mimarisine ilişkin akademik literatüre katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda aktörlerin güvenlik politika beyanları ve uygulamaya konan stratejileri mercek altına alınacak, bölgede yaşanan güç mücadelesi anlamlandırılmaya çalışılacak ve bu aktörlerin askeri güvenlik ile ilgili tehdit algıları realizm teorisi ekseninde analiz edilecektir.
Realizm bağlamında Asya pasifik güvenliği ve tehdit algısı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya karşılaştırma analizi
Bu tez çalışmasının amacı Realizm kuramı kapsamında, Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik ve tehdit algısını Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Realist kuramın temel varsayımlarından biri uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletlerin hayatta kalabilmek için güç arayışına yöneldiğidir. Bu bağlamda tez, Realizmin iki ana yaklaşımı olan saldırgan realizm ve savunmacı realizm perspektiflerini analizin merkezine yerleştirmektedir. Saldırgan realizm, devletlerin güvenliklerini güç maksimizasyonu ve bölgesel hakimiyet arayışlarıyla sağlamaya çalıştığını vurgulamaktadır. Çalışmanın hipotezi Çin'in saldırgan realist yöneliminin ve Japonya'nın savunmacı realist stratejilerinin bölgesel güvenlik ikilemlerini derinleştirdiğini, bölge güvenliğinin kırılgan bir yapıda olduğu ve bölgedeki güvenlik ortamının devletlerin algıladıkları ve uygulamaya koyduğu politikalarla şekillendiğidir. Bu tez çalışmasında üç temel soruya cevap aranmaktadır: Çin ve Japonya'nın Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik politikaları bölgedeki güç dengesi ve güvenlik ortamı nasıl etkilenmektedir? Realist kuram çerçevesinde Asya Pasifik bölgesi güvenlik ortamı nasıl açıklanabilir? İki devletin güvenlik stratejileri ve tehdit algıları Realizm kuramının öngörüleriyle hangi kapsamda örtüşmektedir, sorularına cevap aranmaktadır. Bu çalışma, Realizmin kuramsal esnekliğinin, farklı devlet davranışlarını açıklamada güçlü bir araç sunduğunu ortaya koymakta ve Asya Pasifik güvenlik mimarisine ilişkin akademik literatüre katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda aktörlerin güvenlik politika beyanları ve uygulamaya konan stratejileri mercek altına alınacak, bölgede yaşanan güç mücadelesi anlamlandırılmaya çalışılacak ve bu aktörlerin askeri güvenlik ile ilgili tehdit algıları realizm teorisi ekseninde analiz edilecektir.
Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi Türkiye'nin göç politikası ve güvenlikleştirme yaklaşımı üzerine söylem analizi (2002-2022)
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile birlikte çok sayıda Suriyeli göçmen, Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Bu göç dalgası karşısında sayıları gittikçe artan Suriyeli göçmenler, savaşın ilk yıllarında Türkiye tarafından misafir olarak kabul edilmiş ve 2016 yılına kadar hükümet, açık kapı politikası uygulayarak Suriyeli göçmenleri kabul etmiştir. Ancak bu politika ile birlikte, dünyanın en büyük sığınmacı ve göçmene kitlesine sahip ola Türkiye'de, göç; ciddi bir güvenlik tehdidi haline gelmiştir. Dolayısıyla ülke içerisinde sayıları gittikçe artan sığınmacı ve göçmen kitlesi zamanla toplum içinde sorun teşkil etmeye başlamış ve a ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları nedeni ile hükümet, açık kapı politikasından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmada Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde Türkiye'nin göç politikasında etkili olan siyasi liderlerin göç ve güvenlik ilişkisi çerçevesinde göçün güvenlikleştirmesine ilişkin söylemleri ele alınmaktadır. Çalışmada güvenlikleştirici aktör olarak dönemin göç politikalarının belirlenmesinde etki olan dört siyasi lider seçilerek ve bu liderlerin konuşmaları ele alınmaktadır. Veri toplama yöntemi olarak doküman analizi kullanılmaktadır. Konuşmalar kamu kurumlarına ait resmi internet sayfalarının konuşma bölümlerinden, internet haber siteleri ve gazetelerden temin edilmiştir. Konuşmalar, belli kodlara ayrılarak söylem analizi yönetimi ile analiz edilmektedir.
Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi Türkiye'nin göç politikası ve güvenlikleştirme yaklaşımı üzerine söylem analizi (2002-2022)
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile birlikte çok sayıda Suriyeli göçmen, Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Bu göç dalgası karşısında sayıları gittikçe artan Suriyeli göçmenler, savaşın ilk yıllarında Türkiye tarafından misafir olarak kabul edilmiş ve 2016 yılına kadar hükümet, açık kapı politikası uygulayarak Suriyeli göçmenleri kabul etmiştir. Ancak bu politika ile birlikte, dünyanın en büyük sığınmacı ve göçmene kitlesine sahip ola Türkiye'de, göç; ciddi bir güvenlik tehdidi haline gelmiştir. Dolayısıyla ülke içerisinde sayıları gittikçe artan sığınmacı ve göçmen kitlesi zamanla toplum içinde sorun teşkil etmeye başlamış ve a ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları nedeni ile hükümet, açık kapı politikasından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmada Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde Türkiye'nin göç politikasında etkili olan siyasi liderlerin göç ve güvenlik ilişkisi çerçevesinde göçün güvenlikleştirmesine ilişkin söylemleri ele alınmaktadır. Çalışmada güvenlikleştirici aktör olarak dönemin göç politikalarının belirlenmesinde etki olan dört siyasi lider seçilerek ve bu liderlerin konuşmaları ele alınmaktadır. Veri toplama yöntemi olarak doküman analizi kullanılmaktadır. Konuşmalar kamu kurumlarına ait resmi internet sayfalarının konuşma bölümlerinden, internet haber siteleri ve gazetelerden temin edilmiştir. Konuşmalar, belli kodlara ayrılarak söylem analizi yönetimi ile analiz edilmektedir.