Prof. Dr. Ali Ergur danışmanlığındaki tezler

11 tez · Galatasaray University

Yüksek LisansAçık ErişimFR

Les pratiques d'ecoute musicale des jeunes en tant que strategies identitaires: Une étude sociologique à Istanbul

1980 sonrası girilen küreselleşme süreciyle birlikte, endüstri toplumundan endüstri sonrası topluma geçilmiştir. Tüketim kültürünün hakim olduğu endüstri sonrası toplumda, hız ve parçalanmışlıkla birlikte kimlik krizleri ortaya çıkmıştır. Gençlerin müzik dinleme pratikleri ve müziğe atfettikleri anlamlar üzerinden, söz konusu çalışma, günümüzde müziğin toplumsal fonksiyonunu incelemeyi amaçlamaktadır. Müziğin mekânsal ve zamansal işlevini tartışılarak, bireylerin müzik dinleme pratikleri üzerinden kendilerine nasıl bir micro alan yarattıklarını incelenmiştir. Ayrıca, müziğe atfedilen anlamları ve müzik ile girilen etkileşimler incelenmiş; müziğin, toplumsal bağ kurmak, bireyin kendini öteki bireylerden ayrıştırması ve müzik paylaşımı üzerine araştırmalar yapılmıştır. Son olaraksa, tüketim kültürü içinde bir tüketim nesnesine dönüşmesi üzerine tartışılarak bireylerin kendilerini müzik üzerinden ifade etmelerine ve müziğin bir kimlik stratejisi olarak nasıl kullanıldığına yer verilmiştir.

İdil Güney
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Pratiques de lecture et remise en cause de l'etat actuel du livre papier a l'heure numerique : Une etude sur les lecteurs a İstanbul

Hegemonik bir terim olarak, araştırmamızın çerçevesini oluşturan bilgi toplumu, dijitalleştirilmiş (sayısallaştırılmış) bilgiye dayanan yeni bir « entelektüel teknolojinin » ortaya çıkışıyla tanımlanır. Telekomünikasyon ve görsel-işitselliğe dayanan günümüz toplumu, bilhassa son on yıllık süreçte, sosyokültürel ve teknolojik anlamda özel bir bağlam içerisinde yer almaktadır. Yapay zeka ve güncel bilgi ve iletişim teknolojileri okuma pratikleri hakkında yeni yaklaşımlara yol açarak yeni okuma biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemeler sayesinde hayata geçirilen yeni süreçler derin entelektüel ve kültürel sonuçlara sahiptir. İstanbul'da gerçekleştirilen bu tez çalışması ise, 21. yüzyılın bilgi toplumu bağlamında, kültürel ve entelektüel alanda yaşanan dijital devrime vurgu yaparak İstanbul'da yaşayan okuyucular açısından, okuma pratiklerinin dönüşümüne ve kâğıt kitabın güncel durumunu sorgulamaya odaklanmaktadır.

İffet Piraye Yüce
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'art performance en Turquie à la lumière des théories post-structuralistes et féministes

Bu yüksek lisans araştırma tezinin amacı, Türkiye'de performans sanatı alanında öncü işleri ile yer almış üç sanatçının, Nil Yalter, Şükran Moral ve Nezaket Ekici'nin, performatif yapıtlarını post-yapısalcı ve feminist teoriler ışığında analiz etmektir. Tezimizde, Türkiye'de ancak 90'lı yıllar itibariyle görülmeye başlanan, ancak Avrupa'da ilk örneklerinin aksiyon resmine (20. Yüzyılın başı) dayandırıldığı, bir kavramsal sanat türü olarak kabul edilen performans sanatının ilk temsilcileri olan üç sanatçıya odaklanılmıştır. Araştırmamız Türkiye'de performans sanatının izini sürmek üzere, Türkiye kökenli sanatçı Nil Yalter'in 1970'ler itibariyle Fransa'da gerçekleştirdiği video-performanslarına, 90'lar itibariyle Türkiye'de performanslar gerçekleştiren Şükran Moral ve Nezaket Ekici'nin işlerine odaklanmıştır. Bu üç sanatçının performanslarında post-modern dönem ve düşüncenin, post-yapısalcı ve feminist eleştirinin ipuçlarını elde etmek amacıyla araştırma tasarlanmış ve yapıtlar bu düşünsel arka plan ile analiz edilmiştir. Performans sanatı ve feminist eleştiri konusuna kısaca değinecek olursak: Performans sanatı 60'lar itibariyle ortaya çıkan ilk halleri ile toplumsal muhalefet içinden filizlenmiştir. İlk örnekleri Allan Kaprow'un 1959'dan itibaren gerçekleştirdiği happening'lere, Yves Klein'ın 1960'lardaki performanslarına, Joseph Beuys'un dönemin toplumsal muhalefeti içinde gelişen 1960 ve 70'lerde gerçekleştirdiği performanslarına dayanır. Bedene odaklanan performanslarda çoğu zaman, kültür/doğa (akıl/beden) ikiliğinde kültüre atfedilen hiyerarşik üstünlüğe karşı bedene, toplumsal normları bedenin sınırsız imkânıyla aşma deneyimine öncelik verilmiştir. Bu izleği takip eden sanatçılar, gerçek bir deneyim yaşamak ve sanatçı-izleyici arasındaki sınırları yıkmak için zihinsel ve bedensel olarak oldukça zorlayıcı birçok performans gerçekleştirmiştir. Fakat beden sadece bu ikilikleri sorgulamak amacıyla sınır deneyimlerin öznesi haline getirilmez. 1960 sonrası gerçekleştirilen performanslarda bedenin sorunsallaştırılması çok çeşitli başlıklar halinde incelenmiştir. Feminist sanatçıların 60'lı yıllardan itibaren performansı başlıca ifade aracı olarak kullanmaları performans sanatının gelişim damarlarını oluşturur. Kadının sanatta, sanat tarihinde, sanat kurumları ve müzelerinde yeterli ve doğru bir temsille yer almadığı; kadın sanatçıların dışlandığı, ötekileştirildiği ve yok sayıldığı düşüncesinden, erkek egemen sanat anlayışına karşı bir tavır olarak doğan feminist sanat, estetik bir yaklaşım olmakla birlikte aktivizmin de içinde yer aldığı dönüştürücü bir politik tavrı kapsamıştır. Dolayısıyla feminist sanatla güçlü bağlar içinde gelişen çoğu performans sanatı pratikleri sanat tarihinin eleştirisi ve ötekileştirmenin kaynağı olarak toplumsal tarihin eril kimliğine eleştirileri içermiştir. Araştırma tezimizde bahsi geçen üç sanatçıya odaklanmamızın birkaç sebebi vardır: Öncelikle üç sanatçıda da post-yapısalcı feminist bakış açısının performatif yapıtlarında kavramsal arka planı büyük oranda oluşturduklarını görmek mümkündür. Diğer yandan Türkiye'de sınırlı örneklerini gördüğümüz bu alanın öncüleri niteliğindedirler. Ayrıca Avrupa'da 1968 sonrasında güçlenen post-modernizmin etkileri, Almanya, Fransa ve İtalya'da sanat eğitimi almış olan bu üç sanatçıyı büyük oranda etkilemiştir. Bu nedenle sanatçıların performatif yapıtları, post-modern dönemin etkileri ve post-yapısalcı teorilerle bağlantı kurarak, içerik analizi yöntemiyle irdelenmiştir. Araştırma kapsamında temel olarak içerik analizi yöntemiyle, görsel ögeler analiz edilmiştir. Sanatçıların performatif yapıtlarına tekrar sergilendikleri video halleri ile ya da Nil Yalter'in yapıtlarında olduğu gibi ilk çıkışı itibariyle video-art, enstalasyon gibi çeşitli disiplinleri içeren asıl halleri ile erişim sağlanmıştır. Sanatçılara ilişkin retrospektif sergiler ve bu sergilere ilişkin kitaplar, yapıtlar konusunda diğer yararlanılan kaynaklardır. Araştırmanın sosyolojik çerçevesini kurarken, birinci bölümde, 1960'lar itibariyle toplumsal düşüncede modern dünyadan post-modern döneme geçişi işaret eden, toplumsal ve düşünsel değişimin izlerini sürebileceğimiz çalışmalara odaklanılmıştır. İkinci bölümde ise kuramsal çerçeveyi oluşturacak post-yapısalcı düşünceye yer verilmiştir. Kuramsal çerçeveyi oluşturmak için daha çok beden ve iktidar ilişkilerine, bedenin iktidar araçları ile toplumsal inşasını merkezine alan özne kuramına ve post-yapısalcı eleştiriye odaklanılmıştır. Bu kapsamda Foucault'cu düşünce ve post-yapısalcı feminist düşünce incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise post-yapısalcı eleştiri ışığında Nil Yalter, Şükran Moral ve Nezaket Ekici'nin performatif yapıtları çeşitli başlıklar altında incelenmiştir. Daha ayrıntılı bakacak olursak: İlk bölümde, Guy Debord'un, toplumsal yaşamın bir gösteriye ve imajlar bütününe dönüştüğüne işaret eden "gösteri toplumu" kavramı ve 80'ler itibariyle Baudrillard'ın sosyal gerçekliğin yerini alan imajlar sistemini anlatmak için kullandığı, orijinal gerçekliğin artık var olmadığı kopyanın kopyası anlamında kullanılan simulacre kavramı etrafında kültürel değişimin izleri sürülmüştür. Nitekim, performans sanatı, bir imajlar yığınına dönüşmüş ve birbirini tekrar eden, artık yeni bir üretimden ziyade röprodüksiyonların hâkim olduğu modern sanatın durağanlığına eleştiri olarak doğmuştur. Performans sanatı ile birlikte iki boyutlu istikrarlı sanat yapıtları yerini, bedenin malzeme olarak seçildiği, eylem ve aksiyona odaklı yeni bir türe bırakır. Mekânsallaşmış, sabit olan ve diğer yönü ile son derece ticarileşmiş sanat yapıtları yığınına eleştiri olarak doğan performans sanatı, tam da yukarıda belirttiğimiz dönemin kültürel ve düşüncel ortamına, sanat içinden bir eleştiri olarak doğmuştur. Bu bölümün ikinci kısmında ise, büyük oranda 1960'lar itibariyle ortaya çıkan, beden konusuna, toplumsal cinsiyete ve bedenlerin sosyo-politik inşasına odaklanan post-yapısalcı teorilere odaklanılmıştır. Bu bölümde Foucault'nun ifadesiyle disiplinci toplum'da özne ve iktidar ilişkisine, bedenin iktidar teknikleri ile uysallaştırılmasına, bedene dayalı politikalara, biyo-politika kavramına, özneleştirme pratiklerine odaklanılmıştır. Disiplin toplumunun kapalı sistemlerden (hapishane, kışla, okul, fabrika gibi) oluşan iktidar mekaniği incelenmiştir. Sanatçıların hapishane, genelev, harem gibi kapatılma mekânlarını merkeze alan yapıtları inceleneceği için bu bölümde Foucault'nun "disiplin toplumu" kuramı, bedenlerin uysallaştırılması ve biyo-politika kavramlarına yer verilmiştir. Bu bölümün üçüncü kısmında ise, 1960'lar sonrasında ortaya çıkan, ilk kuşağın toplumsal ve siyasal kimlik taleplerine, çizgisel zamanın tümden reddedilmesini ve "kültürün geçmişte dilsiz bıraktığı özneler arası (intersubjective) ya da bedensel deneyimlere bir dil kazandırma çalışmasını" ekleyen ikinci kuşak feminizme odaklanılmıştır. Postyapısalcı feminist yazarlar H. Cixous, L. Irıgaray ve J. Kristeva psikanalize, kadının sembolik düzende sorunlu ya da eksik varoluşuna eleştiriler getirirler. Sadece yapısalcılığı değil, fallosantrik ve logosantrik Batı düşüncesini tümüyle eleştirip, bedeni ön plana çıkarırlar. Cixous psikanalizi, cinsiyet farkını anatomiye bağladığı için reddederken, L. Irigiray Freudçu psikanalize önemli eleştiriler getirmiştir. Kristeva ise Freud ve Lacan'ın teorilerinde kadın rolünün sorunlu varlığına ve kadınların sembolik düzenin dışına atıldığına vurgu yapar. Bu üç yazarın kadının tarihsel tutsaklığından, fallus ve logos merkezli kültürden kurtuluşu için öne sürdükleri, kaynağını bedenden alan bedensel başkaldırıyı ifade eden dişil yazın (écriture féminine) kuramı ayrıntılı olarak incelenmiştir. İkinci bölümde, 'sanat tarihinde eril tahakküm: sanat tarihinin performatif eleştirisi', 'dişil yazın ya da bedensel yazı', 'bedenin kapatılmasına ya da pasifleştirilmesine direniş olarak eylemci beden' başlıkları altında, Nil Yalter, Şükran Moral ve Nezaket Ekici'nin bu temalar etrafında konumlanan performatif yapıtları analiz edilmiştir. Bu sanatçılar performansları sırasında genellikle kendi bedenlerini kullanmışlardır, burada beden, eylemin -ya da performansın- failidir. Yani toplumsal süreçlerle, iktidar mekanizmalarıyla pasifleştirilmiş bedenin, kendine has estetik bir direnişi gerçekleştirilir. Dolayısıyla, -Foucault'ya ithafen söylenirse- bu çalışmada 'baskı' kavramı hep 'direnme' kavramıyla bir arada düşünülmelidir. Performans sanatı da özellikle 1970'li yıllardan sonra, feminist ve post-yapısalcı teorinin etkisiyle, sanat tarihine (ve genel olarak tarihe), toplumsal ilişkilere yerleşmiş eril hakimiyete karşı geliştirdiği örnekleriyle bu çalışmada yer almıştır. Bölüm boyunca, ilk iki bölümde oluşturulan kuramsal çerçeveden yararlanılarak sanatçıların yapıtları ayrıntılı olarak analiz edilmiştir. 'Sanat tarihinde eril tahakküm: sanat tarihinin performatif eleştirisi' kısmında, feminist sanatın da etkisiyle çağdaş sanatın temel meselelerinden biri haline gelen, sanat tarihinin eril inşası, Büyük Sanatçı miti, Büyük Sanatçıların daima erkek olması sorunsalı ve kadının sanat izleyicisi karşısında pasif bir bakış nesnesine indirgenmiş olması konularına odaklanan yapıtlar incelenmiştir. Bu kısımda, Nil Yalter'in 1980 yılında gerçekleştirdiği Harem isimli, yaklaşık bir saat süren video-performansının çeşitli bölümlerinden bu başlık altında tartışılabilecek kısımları ele alınmıştır. Daha sonra, Şükran Moral'ın, Büyük Sanatçı mitini ve kadınların sanat izleyicisi karşısındaki pasifleştirilmiş konumunu eleştirdiği, Artist (1994), Sanat Tarihine Güvenmeyiniz (1995) ve Speculum (1997) isimli yapıtları analiz edilmiştir. Son olarak Nezaket Ekici'nin Form It Able (2010), Fontaine (2003), Blind (2007) ve Upside Down (2009) isimli yapıtlarında sanat tarihinin eril inşasına yöneltilen eleştirel unsurlar incelenmiştir. 'Dişil yazın ya da bedensel yazı' kısmında, ele alınan "Ecriture féminine" kuramı bağlamında üç yapıt incelenmiştir. İlk olarak, Nil Yalter'in kadının cinsel özgürleşmesine ket vuran ve onu metalaştıran eril geleneği eleştirdiği, René Nelli'nin Erotique et Civilisation isimli, kadın sünnetine dair etnografik çalışmasından alıntıladığı metni oryantal müzik eşliğinde göbek deliğinin çevresine yazdığı La femme sans tête ou la dance du ventre (1974) isimli yapıtı analiz edilmiştir. Bununla birlikte, Nezaket Ekici'nin Lifting a Secret (2007) ve Emotion in Motion (2000) isimli yapıtları incelenmiştir. Bu performanslarda, bedenin yazıyla ilişki içerisinde kullanılması, beden ve yazı üzerindeki erkek egemenliğinin performatif olarak kesintiye uğratılması, böylece, dişil yazın kuramının sanatsal eleştiriyle ilişkisine odaklanılmıştır. 'Bedenin kapatılmasına ya da pasifleştirilmesine direniş olarak eylemci beden' kısmında ise, Disiplin ve Denetim Toplumu çözümlemeleri, biyo-politika kavramı ve özne kuramı çerçevesinde okunabilecek, kapatılma, uysallaştırma ve marjinalleştirmeye karşı bir direniş alanı yaratan performatif yapıtlar analiz edilmiştir. Öncelikle Nil Yalter'in Osmanlı saraylarında kadınların kapatıldığı bölmesi olan haremi metaforik olarak ele aldığı, "mekânın organizasyonu"na odaklanarak disciplinaire bir kapatılma mekanı olarak kurduğu ve mekânı bir direniş alanına dönüştürdüğü yapıtı, Harem (1980) analiz edilmiştir. Sonrasında ise, sanatçının, Paris'te 1830 yılında panoptik bir mimari ile kurulan ve ilk kadınlar hapishanesi olan La Roquette'i konu aldığı, mahkûmların deneyimlerine odaklanan La Roquette, prison de femmes (1974) isimli video-performansı incelenmiştir. Son olarak Nezaket Ekici'nin Sinop Cezaevi'nde kadınlar koğuşunda gerçekleştirdiği, bedensel acıya odaklanan, hem mahkûmiyeti hem de özgürleşmeyi deneyimlediği Atropos (2006) performansı bu bağlamda incelenmiştir. Sonuç olarak bu araştırma, performans sanatını bedeni merkezine alan tarihsel-toplumsal ilişkiler bütünüyle anlamayı ve zamanın ruhundan bağımsız sanat disiplininin imkânsızlığı, hatta sanatın dönüşümü nedeniyle artık her zamankinden daha çok toplumsallaşmış bir sanat disipliniyle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaya çalışmıştır. Bu bağlamda performans sanatının da aynı zamanda bir toplumsal başkaldırı alanı yaratma işlevi üzerinde durulmuştur. Nihai olarak araştırmamızın, 1960 sonrası toplumsal ve düşünsel dönüşümle odağa alınan "beden" kavramının, performans sanatında da merkeze alınması ve sanatsal-toplumsal eylem alanına dönüştürülmesini analiz etmesi açısından, bedeni merkezine alan sanatsal ve sosyolojik araştırmalar için yöntemsel ve sosyolojik bir temel oluşturma işlevini yerine getirmeye çalışmıştır. Anahtar kelimeler : Performans sanatı, post-modernizm, post-yapısalcılık, feminizm, toplumsal cinsiyet, sanat tarihinin feminist eleştirisi, sanatsal yapı-bozum, dişil yazın, bedenin uysallaştırılması, bedensel direniş.

Nurdan Durmaz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Parcous de distinction, discours d'excellence: Une étude comparée du caractère structurant de l'enseignement artistique en Turquie

Sanatçı olmak toplum ve sanat dünyaları tarafından kişisel bir kimlik olarak kabul edilir. Bir başka değişle sanatçılar, yaratıcılıkları, tarı vergisi yetenekleri, toplumun genelinden farklı sürdürdükleri hayat tarzları ile istisnai kişiler olarak tanımlanırlar. Ancak sanatçıları ayrıcalıklı kılan bu özelliklerin her biri tarih içerisinde oluşmuştur. Tam da bu nedenle, sanatçıların ayrıcalıklı özelliklerinin bir sanatçı miti etrafından şekillendiğini ve belirli kurumlar tarafından yeniden üretildiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla sanatçıyı varoluşsal bir kimlikten ziyade mesleki bir kimlikle açıklamak daha doğru olacaktır. Bu anlamda, çalışmamız güzel sanat fakültelerini sanatçı mitinin yeniden üretildiği ve sanatçı kimliğinin oluştuğu kurumlar olarak ele alır. Güzel sanatlar fakülteleri, bu çalışmada, sanatçı kimliğinin şekillenmesi üzerinde etkisi olan kurumlar olarak sorunsallaştırılmıştır. Bu anlamda üniversiteler mesleki değer ve normları öğrencilere aktaran kurumlar olarak düşünülmüştür. Fakülteler, içlerinde barındırdıkları farklı programlar için hazırladıkları akademik müfredatları ve gizil müfredatları ile bu değer ve kuralları belirleyerek öğrencilere aktarır. Diğer yandan, üniversiteler belirli mesleki kimliklerin toplumsallaşma ile yayılmasına olanak sağlayan ortamların oluşması açısından elverişlidir. Öğrencilerin hem birbirleriyle hem de hocalarıyla etkileşim halinde olmaları da yine sanatçı kimliğinin yeniden üretilmesinde etkilidir. Sonuç olarak güzel sanatlar fakülteleri de sanatçı mitinin yeniden üretildiği ve sanatçı kimliğinin öğrenciler tarafından içselleştirildiği kurumlar olarak sanatçı kimliğinin oluşmasında önemli bir rol oynar. Saha çalışmamız temel olarak üç farklı üniversitede, Akdeniz Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi, güzel sanatlar fakültelerinin farklı programlarında eğitim görmekte olan öğrenciler ile yapılan derinlemesine görüşmeler ile atölye sınıflarında yapılan katılımcı gözlemler sonucu elde ettiğimiz verilere dayanır. 23 öğrencinin fakültelerin farklı sanat ve tasarım programlarını temsil etmek etmektedir. Örneklemimizde tasarım programlarını, grafik tasarım, endüstriyel tasarım, iç mimarlık, sahne ve kostüm tasarımı programları oluştururken sanat programlarını resim, heykel, seramik, fotoğraf ve sinema oluşturmaktadır. Saha çalışmamız kapsamında yatığımız görüşmelerde, ilk olarak öğrencilerin akademik hayatlarını tanımlamak amaçlanmıştır. Öğrencilerin dersleri, ders içerikleri, hocaları ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere odaklanılmıştır. Saha çalışmamızın ikinci amacı ise öğrencilerin hayat tarzlarını tanımlamak olmuştur. Dolayısıyla öğrencilerin gündelik hayat pratikleri ve toplumsallaşma şekilleri ve yerleri tanımlanmaya çalışılmıştır. Son olarak ise öğrencilerin sanat ve sanatçı kavramları ile ilgili görüşleri derlenmiştir. Çözümlememiz sırasında sanat ve sanatçının tanımları 2 eksen üzerinden ele alınmıştır. Bu eksenler, sanata içkin bakış açısı ve sosyolojik bakış açısıdır. Sanata içkin bakış açısı sanat dünyası içerisindeki aktörlerin kendilerini tanımlama şekilleri olarak ifade edilebilir. Bizim çalışmamızda bu bakış açısını öğrenciler ile yapılan görüşmeler sonucu elde edilen ifadeler temsil eder. Özetle, sanata içkin bakış açısı, sanatçıyı müstesna bir kişilik olarak tanımlar. Sanatçı, farklı, marjinal, tanrı vergisi bir yetenekle dünyaya gelmiş, yaratıcı kişilerdir. Bu özelliklerin doğuştan geldiğini kabul eder ve kaynağını sorgulamaz. Sosyolojik bakış açısı ise tam aksine sanatın özerkliğini ve kutsallığını sorgular. Sanatın özerk bir alan olduğunu reddederek onu toplumsal, ekonomik, tarihsel ve siyasi ilişkiler içinde tanımlar. Öğrencilerin ifadeleri sanat ve tasarım kavramları arasında ciddi bir farklılaşma olduğunu ortaya koymuştur. Benzer bir şekilde sanatçı imgesi de tasarımcı imgesinden ayrılmıştır zira sanatçı olmak bir meslekten ziyade varoluşsal bir kimlik, bir hayat tarzı olarak tanımlanır. Sanata içkin bakış açısı, sanatı, doğuştan yetenekli sanatçılar tarafından üretilen, anlam, fikir ya da teori barındıran estetik ürünler olarak tanımlar. Ayrıca, bu bakış açısı sanatçıyı hem bir deha hem de estetik bir şekilde üretme yetisi olan müstesna kişiler olarak tanımlar. Öğrenciler ile yaptığımız derinlemesine görüşmeler sonucunda, sanatçıları müstesna kılan 6 özellik tanımladık. Sanatçı mesleki kimliğini, diğer mesleki kimliklerden ayıran özellikler, yetenek, yaratıcılık ve özgünlük, sanatçının fikrine yapılan vurgu, duygusal marjinallik, ekonomik kazanımların reddi, sanatçının yüceltilmesi ve alçak gönüllüktür. Günümüz sanatçı kimliğini tanımlayan bu özellikler aslında batı tarihi içerisinde farklı zamanlarda yer alan sanatçı imgelerine dayanır. Bu imgeler kronolojik olarak zanaatçı, akademili sanatçı ve yaratıcı sanatçıdır. Ancak, sanata içkin bakış açısı bu özelliklerin tarihsel çıkış noktaları olduğunu kabul etmektense bunları sanatçılara bahşedilmiş özellikler olarak ele alır. Dolayısıyla günümüzde sanatçı kimliğinin oluşumunu açıklarken mit kavramına başvurmak yararlı olacaktır. Zira mitler, tarihsel çıkış noktaları belirli olmayan ancak tarih içerisinde oluşan ve içselleştirilen düşünce ve inanç kalıplarıdır. Çalışmamızın ikinci bölümü, sanatçı miti üzerinden şekillenen sanatçı kimliğinin nasıl yeniden üretildiğine odaklanır. Üniversiteler, bu anlamda, mesleki kimliklerin oluşmasını incelemek için oldukça elverişli ortamlar sağlar. Gerek akademik müfredatları gerek gizil müfredatlarıyla gerekse öğrenciler arası ve öğrencilerin hocalarıyla toplumsallaşmalarını sağlayan ortamlarıyla üniversiteler sanatçı mitinin yeniden üretilmesine ve öğrencilerin sanatçı kimliğinin şekillenmesine katkı sağlar. Akademik müfredat her program için belirlenen dersleri kapsar ve bunlardan en önemlileri tüm güzel sanatlar fakültelerinde ortak alınan temel sanat eğitimi dersi ile seçilen programa göre farklılaşan atölye ve proje dersleridir. Ayrıca, yine tüm güzel sanatlar fakültesi öğrencilerinin ortak olarak aldıkları sanat tarihi dersi tarihe damgasını vuran deha sanatçıları yücelterek tanıtır ve sanatçı mitini doğrular. Öte yandan hocalar ödevleri, sınavları, çalışmaları değerlendirirken sanatçı miti etrafında şekillenen değerleri yüceltilerek bunları olumlar. Hocaların değerlendirmeleri sanatçı miti etrafında şekillenen değer ve inançların öğrencilerce içselleştirilmesine katkı sağlar. Değerlendirme kriterleri arasında en önemlileri öğrencilerin akademik çerçeve içerisinde mükemmel olarak tanımlanan tekniğe ulaşmaları ve yaptıkları çalışmalarda bir anlam, fikir ya da teori sunmalarıdır. Bu şekilde öğrenciler çalışmalarında daha önce yapılmamış yenilikçi ve özgün fikirler geliştirebilirler. Çalışmanın özgünlüğünü yapılan vurgu, örneğin, sanat pazarının en önemli konvansiyonlarından biri olan özgünlüğü olumlar. Güzel sanatlar fakülteleri, kurumsal etkilerinin yanı sıra, toplumsallaşmaya elverişli ortam sunarak sanatçı mitinin öğrenciler arasında yayılmasına ve dolayısıyla öğrenciler tarafından içselleştirilmesine olanak sağlar. Bu anlamda öğrencilerin gündelik hayatları, toplumsallaşma pratikleri, buluşma yerleri sanatçı mitinin yayılmasını anlamak için araştırılması gereken konular olarak karşımıza çıkar. Öğrencilerin sanatçı kimliği etrafında şekillenen hayat tarzları, bohem hayat tarzını anımsatır ve farklı mekanlarda bu hayat tarzının izleri gündelik pratiğe dönüşür. Bu mekanlardan en önemlileri kampüs, öğrenci evleri ile Kadıköy ve Kaleiçi gibi kültür merkezleridir. Son olarak, üçüncü bölüm, öğrencilerin mesleki yönelimleri ve meslek hayatına girişlerinde sosyal sınıf, kültürel sermaye, sosyal sermaye ve kurum saygınlığı gibi kavramların etkisini inceler. İlk olarak, çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, öğrencilerin mesleki hayata ilk adımlarında kurum saygınlığının ve kurumun sembolik sermayesinin önemini işaret eder. Bu alamda Türkiye'nin en saygın güzel sanatlar fakültelerini barındıran Mimar Sinan ve Marmara üniversiteleri, öğrencilerinin çağdaş sanat pazarı ve yaratıcı sektöre girme olasılıklarını Akdeniz Üniversitesi öğrencilerine göre yükseltir. Üniversitelerin bulunduğu şehir de öğrencilerin çağdaş sanat pazarı ve yaratıcı sektöre adım atmalarında belirleyici bir faktördür. Bu anlamda İstanbul'da bulunan üniversiteler öğrencilerin yüz yüze kurulan ilişkiler üzerinden mesleki sosyal sermaye geliştirmelerini sağlamaları açısından önemlidir. Diğer yandan, çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, sosyal medya ağlarının da sanat pazarına eklemlenmede yararlı olabildiğini göstermiştir. Ancak, mesleki sosyal sermayenin üretilmesi, yüz yüze kurulan ilişkiler ve sektöre fiziki yakınlığın, sosyal medya ağlarının kullanımına göre çok daha belirleyici olduğu söylenebilir. Öğrencilerin iş pazarına girişleri üzerinde etkisi olan bir diğer faktör de ailelerin kültürel sermayeleridir. Daha doğru bir ifadeyle, çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre güzel sanatlar fakülteleri öğrencilerinin ailelerinin büyük bir çoğunluğu yüksek bir eğitim seviyesine sahiptir. Hatta saygın olarak tanımladığımız Marmara ve Mimar Sinan Üniversitesi öğrencilerinin ailelerinin eğitim seviyesi Akdeniz Üniversitesi öğrencilerine göre çok daha yüksektir. Yani, kültürel sermayesi daha yüksek olan ailelerin çocukları daha saygın olarak tanımlanan kurumlarda eğitim görme şansını yakalayabilirmiştir. Son olarak sanat ve tasarım öğrencilerinin mesleki eğilimleri arasında önemli bir farklılaşma saptanmıştır. Buna göre, tasarım programlarına devam eden öğrenciler daha ilk yıllarından mesleki tecrübe ve sosyal sermayelerini geliştirmek adına çalışmaya ya da staj yapmaya başlarken sanat öğrencilerinin büyük çoğunluğu ancak mezun olduktan sonra ikincil işler olarak tanımlanan mesleklere yönelmeyi hedeflemektedirler. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi sanatçı mitinin sanatçı kimliğinin mesleki bir kimlik olarak kabul edilmesini engellemesidir. Öğrenciler, sanat pazarıyla kurulacak olan ilişkilerin özgün ve yaratıcı iş üretimini engelleyeceğini düşünmektedir. Ancak sanat pazarının dengesiz ve belirsiz yapısı, öğrencilerin bir seçimden çok zorunluluk sebebiyle ikincil işlere yönelmesine neden olmaktadır. Bir başka değişle, sanat pazarı çok az sayıda sanatçının sadece sanat üretimi üzerinden hayatını idame ettirmesine olanak sağlar. Bu nedenle öğrencilerin büyük çoğunluğu için, ekonomik gelir elde etmek ikincil işlerde çalışmaya bağlıdır.

Lara Işın Bağçıvanoğlu
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimFR

Évolution des rituels sacrificiels antiques jusqu'à nos jours

Bu çalışmadaki ana hedefimiz kurban ritüelleri gibi karmaşık ve çok yönlü bir konu üzerine odaklanarak, insanı anlama konusunda bir çaba sarf etmektir. İnsanların davranışlarında, onların inançları, düşünceleri, kültürleri ve daha birçok unsurun hâkim olduğu ihtimalinden yola çıkarak, yüzyıllardır farklı kültürlerde var olan kurban ritüeli gibi bir olguyu incelemek ilgi çekici göründü. Ele aldığımız kurban konusunun birçok sosyal bilimle ilgili olması, farklı alanlardan yararlanma ihtiyacını doğurdu. Başta felsefe olmak üzere dinler tarihi, sosyoloji, psikoloji, tarih, antropoloji ve edebiyat gibi alanlardan birçok kaynağı referans olarak kullandık. Konunun çok yönlü olması böyle bir çalışmayı zorunlu kıldı ve bu durum da bir anlamda teze zenginlik kattı. Bu çalışma birbiriyle bağlantılı üç bölümden oluşuyor. 1) Kurban ritüellerinin kökeni hakkında bir fikir edinmek, farklı kurban ritüellerinden örnekler sunmak. Kurbanın bir arınma aracı olarak kullanılması ya da bir binanın inşası için kurban ritüelinin gerçekleştirilmesi gibi. 2) Tek tanrılı dinlerin kurban olgusuna bakışı. Bu bağlamda Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam açısından kurbana yüklenen anlamlar ve bu dinler arasındaki sürekliliği bu olgu üzerinden analiz etmek. 3) Kurban ritüelleri ve müzik. Kurban ritüellerinde müziğin oynadığı tamamlayıcı rolü ortaya koymak.

Hatice Altıntaş
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Les préférences alimentaires des professionnels du secteur logiciel : L'exemple d'İstanbul

Bu araştırma, İstanbul'un Kadıköy ilçesindeki yazılım sektörü çalışanlarının günlük beslenme tercihleri ve alışkanlıklarına odaklanarak, bu tercihlerin sosyal statü arayışları ve bireysel kimlik inşasına olan etkilerini anlamayı hedeflemektedir. Çalışmanın amacı, bireylerin tüketim alışkanlıklarının toplumsal statülerini vurgulama eğilimini ortaya koymak ve bu tercihlerin sosyal çevre ve kişisel deneyimlere bağlı olarak nasıl şekillendiğini anlamaktır. Yarı yapılandırılmış görüşmelerle gerçekleştirilen araştırmada, katılımcılara beslenme tercihleri, dışarıda yeme alışkanlıkları ve sosyal statü arayışlarıyla ilgili sorular yönlendirilmiş ve bu görüşmeler, katılımcıların düşünce ve deneyimlerini anlamak için kullanılmıştır. Bulgular, bireylerin daha pahalı ve lüks yiyecekleri tercih etmelerinin, yüksek statü arayışlarının bir yansıması olduğunu göstermektedir. Ayrıca, katılımcıların tüketim alışkanlıklarının sosyal etkileşim ve çevreleriyle nasıl ilişkilendirildiği ve restoranların sosyal ilişkilerin kurulup sürdürüldüğü önemli mekanlar olarak algılandığı ortaya çıkmıştır. Bu çalışma, beslenme tercihlerinin toplumsal statü ve kimlik oluşturma süreçlerindeki rolünü vurgulayarak, bu konudaki farkındalığın artırılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Ediz Öztosun
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Une illusion technologique dans un village Turc : Le caractère fardant du discours et dispositif technologique dans un projet de « Village Intelligent »

Akıllı Köy konsepti, geleneksel köy yaşamının, bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanıldığı uygulamalarla donatıldığı bir kırsal yaşam modelidir. Akıllı Köyler, tarım ve hayvancılığı akıllı sistemlerle yeniden örgütleyerek kırsal alanlarda mevcut yaşam standartlarını iyileştirmeyi ve sürdürülebilirliği sağlamayı hedefler. Yaşam standartlarının iyileştirilmesi, mevcut yaşam standartlarının değişime uğraması anlamına gelmektedir. Bu değişim, sosyal ilişkilerde meydana gelebilecek değişimin de habercisi niteliğindedir. Nitekim uygulanan tekniğin başarısı, toplumsal kabul ile doğrudan ilişkilidir ve teknoloji, yalnızca makine ve sistemlerin fiziksel işleyişini içeren teknik anlamda değil, toplumsal bağlamda da değerlendirilmelidir. Söz konusu çalışma, teknolojik uygulamaları, salt teknik birer uygulama olmalarının ötesinde, sosyo-kültürel boyuta nasıl yansıyabileceğini Türkiye'de uygulanan ilk Akıllı Köy Projesi üzerinden ele almayı amaçlamaktadır.

Ceren Tunay
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'étude des processus sociaux conditionnant les motivations littéraires des romanciers contemporains de la Turquie

Bu çalışma, Türkiye'nin çağdaş roman yazarlarının edebi motivasyonlarının toplumsal kökenlerini, edebiyat alanına entegrasyon stratejilerini ve edebi üretim süreçlerini incelemiştir. Romancıların motivasyonlarının sosyalizasyon süreçleri ile şekillendiği ve edebiyat dünyasındaki yerlerini belirlerken ekonomik, sosyal ve kültürel sermayenin büyük bir rol oynadığı tespit edilmiştir. Araştırma, romancıların bireysel ve toplumsal bilinçlerini dört ideal-tip üzerinden sınıflandırmıştır: "Umutlu", "Çekimser", "Melankolik" ve "Belirsiz". Umutlu romancılar, toplumsal sorunları eserlerine yansıtarak sosyal değişme arzusunu ifade ederken; çekimser romancılar, daha çok bireysel kaçış ve yaratıcı oyun arayışı içindedir. Melankolikler, toplumun karanlık yanlarına odaklanırken, belirsiz romancılar daha muğlak bir konumda bulunmaktadır. Çalışma, çağdaş Türk romancıların yazma eylemini, politik, ekonomik ve sosyal krizlerin ortasında değerli bir direnç biçimi olarak ele almaktadır. Bireysel iradenin yanı sıra sosyal ve kültürel bağlamların önemini vurgulayan bu araştırma, edebi yaratıcılığı toplumsal süreçler tarafından koşullanan bir fenomen olarak sunmaktadır.

Nefise Elif Kuru
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Une comparaison des nouvelles sur les styles de vie parues dans les supplements de trois journaux de la presse Turque

Bu tez, post fordist üretim tarzı ve onun kültürel ve pratik hayata yansıması olarak tüketim merkezli yaşam tarzı kavramı ve bunun medyayla ilişkisini sorgulamaya çalışmaktadır. Tez bu bağlamda, Cumhuriyet, Hürriyet ve Zaman gazeteleri, hafta sonu ekleri analiziyle, Türk yazılı basınındaki kabul gören politik konumlanışlarını hayat tarzı haberleri konusunda aldıkları tavrı anlamaya çalışmaktadır. Günlük hayatın ve yaşam tarzlarının politik bağlamdan kopuk olmadığı iddiasıyla yola çıkan bu çalışma, Türkiye'de politik ayrışmalara farklı bir bağlamda bakma çabasındadır.

Nial Tekin
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'articulation des stratégies de résistance et des processus de consentement chez les cols blancs

Bu çalışma, neoliberal çalışma rejiminin çalışanlar üzerinde yarattığı baskıları ve bu baskılar karşısındaki bireysel stratejileri ortaya çıkararak, sosyal bilimlerde çalışma hayatı literatürüne katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Araştırma boyunca çalışan haklarının iyileştirilmesi açısından çalışma rejiminde yaşanması muhtemel bir değişmeyi sorguladık. Neoliberal çalışma koşulları karşısında bireyin çalışma hayatında varlığını nasıl sürdürdüğü ve daha da önemlisi bu rejimde neden bir iş talep ettiği temel merak konumuzdu. Buradan yola çıkarak Türkiye'de sanayi sonrası çalışma koşullarını, özel sektöre has çalışan tipinin nasıl olduğunu ve çalışanların çalışma koşullarıyla başa çıkma metotlarını araştırmaya çalıştık. Gerçekte özel sektör çalışanlarının neoliberal ekonomik sistemin baskılarına maruz kalıp kalmadıkları, bu baskıları ortadan kaldıracak direniş stratejileri geliştirip geliştirmedikleri, ekonomik sisteme gönüllü olarak katılmaya nasıl devam ettikleri gibi sorulara yanıt aradık.Araştırmanın sorunsalını şu şekilde ifade edebiliriz: Sanayi sonrası çalışma rejimi, toplumsal hayatın örgütlenmesinde olduğu kadar bireyin rolünün toplumsal olarak kurgulanmasında da kendisini nihai yol olarak dayatmaktadır. Buradaki temel hipotezimiz sistematik bir eyleme dönüşmedikçe bireysel stratejilerin toplumsal değişmeyi sağlamayacağı yönündedir. Hipotezlerimizi şu şekilde sıralayabiliriz: a) Sürekli gelişmekte olan iletişim ve ulaşım teknolojilerinin yoğun olarak kullanıldığı neoliberal ekonomide, ekonomik sömürü giderek daha görünmez bir hal almaktadır, b) Bu görünmez ekonomik sömürü karşısında bireysel çıkar arayışındaki çalışanlar kendi direniş stratejilerini geliştirmektedirler, c) Çalışanlar kendi direniş stratejilerini geliştirseler bile sömürü sistemine gönüllü olarak katılmaktadırlar çünkü bu gönüllü katılım onların direniş stratejilerinin bir parçasıdır, d) Koşullar ne olursa olsun iş süreçlerine kendini adama, çalışanlar tarafından bir erdem olarak görülmektedir ve işe kendini adama deneyimi emek piyasasında rekabeti artırmakta ya da örgütlü direniş stratejilerinin gelişmesini engellemektedir, e) İş hayatında teknolojik yöntemlerin kullanımı ikili bir süreci beraberinde getirmektedir: Teknoloji bir yandan bireyin kendini özgürce ifade etmesini sağlaması açısından bir özgürleşme aracıyken diğer yandan bireyin gözetim teknikleri tarafından sistematik olarak kuşatılmasına sebep olur ve direniş olasılığını emer.Bu çalışmada, yeni neoliberal çalışma rejiminin merkezini oluşturduklarından dolayı özel sektörde çalışan beyaz yakalıları inceledik. Her ne kadar bu rejim, kamu dâhil, diğer toplumsal alanlara yayılmış olsa da, özel sektör hala çalışma düzenin billurlaştığı alanı oluşturmaktadır. Bu sebeple birçok sektörden ve farklı pozisyonlarda çalışan 44 beyaz yakalı çalışanla derinlemesine görüşme yaptık. Aynı zamanda çalışma nesnemiz açısından geniş bir karşılaştırma alanı yaratabilmek için yalnızca bir sektörün çalışanlarını ya da tek bir pozisyonda çalışanları ele almak yerine tek tek çalışanların deneyimlerine yönelerek görece bir genellik yaratmaya çalıştık.21 kadın ve 23 erkekten oluşan görüşmecilerimiz, beyaz yakalı özel sektör çalışanları arasından tesadüfi olarak seçildi. Görüşmeler İstanbul ve İzmir gibi Türkiye'de erken dönemde sanayileşen sınırlı sayıdaki şehirlerden ikisinde gerçekleştirildi. Aynı zamanda bu iki şehrin seçilmesi, küresel pazarla bütünleşme dereceleri ve hizmet sektörünün gelişmesi açısından da önemliydi. Ancak İstanbul'a göre İzmir'in sanayi sonrası ekonomik düzenle bütünleşmek açısından daha başlangıç aşamasında olduğu kabul edilebilir. Çalışılan şehrin coğrafi konumunun, görüşmecilerin cevaplarında büyük rol oynadığı söylenebilir çünkü görüşmecilerin ekonomik sistemle kurduğu bağın çalıştıkları şehrin, sanayi sonrası üretim ilişkilerini geliştirme kapasitesine bağlı olduğu bir gerçektir. Aynı zamanda görüşmecilerin yaşları konusunda sahadan aldığımız veriler doğrultusunda üç yaş kategorisi (22-30, 31-39, 40 ve üstü) belirledik. Bu yaş kategorileri bazı cevapları etkilemiş olsa da genel sonuçlar üzerinde belirleyici bir role sahip olmamıştır. Aynı durum cinsiyet göstergesi için de geçerlidir. Cinsiyet, görüşmecilerin bazı söylemlerini yönlendirmiş olsa da, cinsiyetin aldığımız cevaplar üzerinde doğrudan bir etkisi bulunmamaktadır.Aynı zamanda, yalnızca görüşmelerle sınırlı kalmamak ve görece daha genel sonuçlara ulaşmak istediğimizden araştırmamızda çeşitli reklam analizlerine de yer verdik. Toplumsal değişmenin gerçekleşme ihtimalini tartışmak niyetiyle farklı teorik görüşleri karşılaştırdık ve dahası bu teorik görüşler üzerinde tartışmalar gerçekleştirdik.Saha araştırmamız esnasında görüşmecilere ulaşmakla ilgili bir zorluk yaşanmadı. Ancak görüşmeler sırasında anlatı konusunda zorluklar yaşadık. Çünkü görüşmecilerin birçoğu işyerleri ve çalışma koşullarıyla ilgili olarak ketum bir tavır içindelerdi. Olayları ve durumları detaylarıyla anlatmakta güçlük çektiler ya da detayları önemsemediklerini ifade ettiler. Bizce görüşmecilerin bu tutumu, karşılaştıkları durumları içselleştirme dereceleriyle doğru orantılıydı.Araştırmamız boyunca beyaz yakalı çalışanların çalışma hayatlarına dair birçok veri elde ettik. Öncelikle beyaz yakalı çalışanların bugünkü çalışma koşullarının tanımlanmasında çalışma süreçlerinin bireyselleşmesi, performans kaygısı ve güvencesizleştirmenin merkezi bir öneme sahip olduğunu gözlemledik. Bu koşullar bir yandan hayat kalitesini düşüren ve bireyi çalışma hayatında yalnızlaştıran baskı mekanizmalarını oluştururken, diğer yandan çalışma süreçlerini yumuşattıkları için baskının içselleştirilmesine sebep olmaktadırlar.Yaptığımız anket ışığında özel sektörde çalışan beyaz yakalıların çalışma hayatı karşısında sergiledikleri tutumları temsil eden altı konu belirledik. Birincisi çalışmanın erdemini vurgulayan çalışma övgüsü tutumu, ikincisi görece özerk ve özgür bir çalışma hayatı arzusunu temsil eden sanayi ve sanayi öncesi emeğe atıf, üçüncüsü esnekliği özgürlük olarak gören ve olumlayan esneklik arayışı, dördüncüsü bireysellik vurgusu, beşincisi iş ve mesleğin birbirinden ayırt edilememesi ve son olarak çalışmayı bir ayrıcalık göstergesi olarak görme tutumu. Bizce bu tutumlar çalışma koşulları karşısındaki rıza süreçlerinin oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda tüketim pratiklerinin baskı mekanizmalarının yeniden üretilmesinde bir tuzak alanı oluşturduğunu ve bu mekanizmaların sorunsallaştırılmasına engel teşkil ettiğini gözlemledik.Araştırmamız aynı zamanda rıza süreçlerinde teknolojinin rolünün önemini de ortaya koydu çünkü teknolojik yöntemlerin bireyi sistematik olarak kuşatacak şekilde işlediğini gördük. Çalışanlar iş yerlerinde gözetim teknikleri tarafından kuşatılmış ve iktidar mekanizmalarını görünmez kılan bu teknikler çalışma hayatındaki baskıları görece hafifletmiştir. Buna karşın bu teknikler iktidarın yayıldığının ve çalışanları bu iktidarın bir parçası haline getirerek onları kapsadığının sembolüdür. Bu sebeple teknolojik yöntemler ve özellikle gözetim teknikleri, çalışanların kendi sömürülerine gönüllü olarak katılmalarını sağlar.Amacımız aynı zamanda sanayi sonrası çalışma rejiminde bireylerin çalışma koşullarıyla başa çıkma yöntemlerini incelemek olduğu için çalışma pratikleri üzerinden bir direniş tipolojisi oluşturduk: müzakereci, sebatkâr ve kurnaz. Müzakereci tip, müzakereyi bir direniş stratejisi olarak kullanmaktadır çünkü müzakere ortamı iletişimin devam etmesini sağlar. Herhangi bir sebepten ötürü iletişimin kopması müzakerecinin strateji alanını kaybetmesine sebep olacağından bunu bir tehlike olarak görür. Sebatkâr uyum stratejisi üzerinden bir direniş sergiler. Onları değiştirme gücüne sahip olana kadar kötü çalışma koşullarına katlanır ve bir adaletsizlikle karşılaştığında hemen eyleme geçmek yerine sabretmeyi tercih eder. Son olarak çalışma hayatında sıklıkla karşılaştığımız kurnaz tipi, tepkiselliğini gizleyerek direniş gösterir. Koşullar karşısında herhangi bir tepki göstermez, hatta koşullara uyumlu davranır ancak sürekli kaçamak yaparak normları deler.

Ayça Yılmaz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La Transformation des Fonctions Sociales et de la Perception de Galerie d'Art comme Lieu d'Interaction et Espace de Consommation: Le Cas Des Galeries d'Art à Istanbul

Bu çalışma, sanat galerilerinin işlevlerini, ziyaretçiler arasındaki galeri algısını ve son olarak da galerilerin kentlilerle etkileşimini göstermeyi amaçlamaktadır. Araştırma, İstanbul'daki sanat galerilerine odaklanır. Sanat galerilerinin sayısının hızla artışı olgusu, bu konunun nedenlerini araştırmak için bir merak uyandırmıştır. Bu galeri fazlalığı bizi çeşitli sosyal, ekonomik ve bireysel bağlamlara yöneltir. Özellikle 1980 sonrasında kültürün özelleştirilmesiyle müzeler, sanat galerileri gibi sanat kurumları giderek ticari işletmelere benzemeye başladı. Genel olarak esas amaç tekti: uluslararası pazarlara eklemlenebilecek yeni bir sanat pazarı yaratmaya çalışmak. Bu amaç doğrultusunda bienaller, müzeler, özel sanat galerileri, sanatla uğraşan vakıflar, sanat festivalleri, fuarlar, açık artırmalar… büyük bir hızla açılmaya başladı. İstanbul, 200'den fazla sanat galerisiyle, bu uluslararası pazarda temel aktörlerden biri olmaya başladı. Dahası, uluslararası şirketler metropol şehirler arasında finans ve kültür ağları oluşturmaya başladılar ve İstanbul hiç şüphesiz bu ağ içinde öne çıkan yeni metropol oldu, aynı zamanda yeni bir pazar olarak da bu ağa eklemlendi. Bu yeni dünya düzeninde ve pazarında sanat galerileri önemli bir yer tutmaya başladı. Bu sistemdeki galerilerin işlevleri, ziyaretçileri tarafından algılanışları ve kent sakinleri ve son olarak da gündelik hayatın içindeki etkileşimleri bu yeni düzen ve değerlerine göre organize edilmektedir. Özellikle burjuva sınıfı bu değerleri belirleyen ve organize eden temel aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye'nin yeni burjuvazisi veya yeni yatırımcıları sanatla ekonomik ve sembolik nedenlerden ötürü ilgilenmektedir. Gözlemlediğimiz birinci neden kardır. Sanat hamiliği yapan bir burjuvaya ait şirket öncelikli olarak marka değerini pazarda artırmayı hedefler. Ne kadar isimleri duyulursa, onlara duyulan güven o kadar artacaktır ve hiç şüphesiz başka bir firmanın ürünleri yerine onların ürünleri satın alınacaktır. Burjuvazinin ve şirketlerin sanatı kullanmalarının ikinci nedeni ise prestij kazanmaktır ki bu onlara farklı pazarlarda güvenilirlik ve bilinirlik getirecektir. Bütün bu çabalar kar doğrultusunda birleşmektedir. Bu pazarda baş aktörün sanat galerisi olduğunu gözlemledik çünkü çağın yansımasını taşımaktadırlar. Onlar dönemin değerlerine, fikirlerine, yargılarına ve ihtiyaçlarına uyum sağlarlar. Bir galerinin işlevleri ve özellikleri yeni bağlama göre değişmektedir. Bir sanat galerisinin uyum sağlaması bireylerin algılayışını ve davranışını değiştirmektedir. Bu değişikliği yaratan temel sebeplerden biri, ekonomik faktörlerdir. Sanat dünya ekonomisi için günden güne önem kazanan bir pazar olarak ortaya çıkmaktadır. xvii Özetle, bu değişikliği, yeni değerleri ve bakış açılarını anlayabilmek için farklı dönemleri açıkça belirlemek gerekmektedir. Akademik çalışmalara göre, günümüz sanat galerilerinin işlevlerini ve durumunu daha iyi anlayabilmek için iki temel dönem tarif edilmektedir. Birincisi, modernizm ve ikincisi de postmodernizm –veya geç modernizm olarak tanımlanır. Sonuç olarak, sanat galerilerinin iki farklı algılanışını dönemlere göre karşılatırdık. Önce, modern ve klasik galeri algılanışı sonra ise postmodern galeri algılanışı. O halde, iki galeri modeli ortaya çıkmaktadır. Bir yandan, sanat galerisinin klasik ve modern şekline göre, bu sanat mekanları üst sınıflar için aidiyet duygusunu üretme ve diğer bütün herkes için dışlanma duygusunu pekiştirme işlevine sahiptir. Şu anda şekillenmeye başlamış yeni galeri algılanışını ve değişmekte olan toplumsal işlevlerini anlayabilmek için klasik ve eski algılanıştan bahsetmek gerekmektedir. Klasik algılanışı tarif etmek için kullandığımız "beyaz küp" veya modern galeri gibi kavramlar katı kurallarla belirlenmektedir. Bu kurallar ziyaretçinin ruhunu ve bakışını içeren ancak vücudunu ve ona ait bütün özelliklerini yemek, içmek, konuşmak, ziyaret sırasında oturmak gibi dışlayan niteliktedir. Kuralları olan ve bir düzene sahip daha steril bir ortama giriş yapan ziyaretçi, dışarıda kalan dünyayla kopuş hissi yaşar. Bu kopuş, kuruma kontrol ve disiplin imkanı sağlayacaktır. Bu sanat kurumları aynı zamanda farklı toplumsal sınıflar arasında ayrım üretmektedirler. Toplumdaki sabit hiyerarşiyi durmadan üretirler çünkü bir sanat galerisinin ziyareti kişinin öncelikle davranışlarını, duygularını, düşüncelerini, zevklerin, ve bilgisini belirleyen bir kültürel sermaye gerektirmektedir. Bu kültürel sermaye eğitim ve aile yoluyla kazanılmaktadır. Sonuç olarak, bu olanaklara erişim imkanı olanlar bu sanat mekanlarında aitlik duygusunu hissedecekler ve hiç şüphesiz diğerleri ise dışlanma duygusunu yaşayacaklardır. Diğer yandan, galeri yönetimlerinin bütün sosyal sınıflardan ziyaretçiyi çekmeye çalıştığını görmekteyiz. O halde, galerinin toplumda ayrım yaratan klasik şekli ile İstanbul'un bazı galerilerinin yönetimsel çabası çelişki içindedir. Bir çelişkinin olmadığını ancak sanat galerisinin döneme göre bir dönüşüm ve uyum sağladığını gördük. Ziyaretçileri için sabit toplumsal yapı üretmeyen ve alt sınıfları dışlamayan bir deneyim sağlayan, "postmodern" sanat galerisi tanımını oluşturabiliriz. Sadece elitler için olmayan aynı zamanda her sınıf için ulaşılabilir bir mekan. Bu heterojen mekan bütün kafeleri, restoranları, çocuklar için oyunları, atölyeleri, seminerleri, kursları, sergi açılışları, konserleri ile eğlenceyi, eğitimi ve tüketimi içermektedir. Bugün kültürel olarak sabit bir hiyerarşik düzenden bahsedemeyiz. Dahası, düzenli kategori sistemi çözülmekte ve yerini çoğulculuk ve heterojenliğe bırakmaktadır. Sadece tek bir gerçeklik artık birçok farklı ve kişisel anlamlara dönüşmektedir. Biz galerinin değişen işlevlerinin olası nedenlerini analiz ettik. Şöyle bir sonuca vardık: Yeni bir sanat galerisi modeli ki bunu «postmodern» olarak kavramsallaştıracağız, ortaya çıkmıştır. O halde günümüzde sanat galerisi gibi sanat kurumları organizasyonlarını ve işlevlerini çağın ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarına göre gözden geçirmeye başlamışlardır. Yeni ekonomik, kültürel ve politik sistem bütün kurumları değişmeye zorlamaktadır. Sanat galerisindeki gibi kurumlarda yaşanan değişimleri görmekteyiz. Ancak modern galeriden daha ziyade "postmodern" dediğimiz galeriye geçiş hızlı değildir ve hemen gerçekleşmez. Bu gerçekleşmesi uzun bir süreçtir. Hiç şüphesiz bu amaca sahip olmayan bazı galeriler sürece direnmektedir, ama birçok galeri kendilerini gözden geçirmeye başlamıştır. Hiç şüphesiz bu yeni tip galeri modeli ki postmodern diye tanımladık, ziyaretçilerin modern, ciddi, homojen galeri algılayışını değiştirmeye başlamıştır. Bu galeriler eski imajı aşmak için gayret sarf etmektedirler. Ekonomik, politik ve sosyal konjonktür ise bunları değişime zorlamaktadır. Sonuç olarak, bütün bu dönüşümler kentte yaşayanların, galeri ziyaretçileri olmasalar bile, davranışını ve onların galeriyle olan etkileşimini etkiler. Bu durum kent mekanını da değiştirecek ve mekan üzerinde çatışmaya sebebiyet verebilecektir. Bu çerçevede, konuyu üç büyük kısım halinde ele aldık : Birinci kısımda, sanat galerilerinin işlevlerini eski modelinkilerle karşılaştırarak analiz etmeye çalıştık. Günümüz dünyasında, galeriler ve müzeler arasında bir işbirliği fark ettik. Analizde, bu iki mekanı kapitalizmin yeni düzeninde bazı işlevlere sahip birer sanat kurumu olarak ele aldık. Bunlar genel olarak bazı güçlerin yansımalarıdır. Türkiye burjuvazisinin tarihi 100 sene bile olmadığı için bu burjuva sanattan faydalanmaya ihtiyaç duyar. Onlar kendilerini diğer elitlerden ayırmak için sanat taraftarı olacak ancak bunu sanat mekanlarını demokratikleştirerek, daha çok ziyaretçi çekmek için onları birer tüketim mekanına dönüştürerek yapacaklardır. Bu demokratikleştirmenin genelde başlıca nedeni onların farklı pazarlardaki yatırımlarına daha fazla kar sağlamaktır. Sanat onların marka değerini artırmak için bir strateji ve yeni bir tüketim formu hali olmaya başlamaktadır. İkinci kısımda, sanat galerisinin yeni algısını ve bunu ziyaretçiler açısından etkileyen faktörleri göstermeye çalıştık. Ziyaretçilerin motivasyonu ve onların algılama biçimleri üzerine araştırmalar yaptık. Kişiye bağlı ve ondan bağımsız etkenleri sınıflandırdık. Dış etkenler, galeri binasının büyüklüğü veya galeri hakkında medyada çıkan haberler gibi, kişiden bağımsızdır. Duygu ve düşünceler gibi diğer iç etkenler direkt olarak kişiye bağlıdır. Bu iki etken kişinin algılayışını oluşturmaktadır. Çalışmanın son kısmında, kişinin galeri mekanı ile veya mahalle sakinlerinin günlük yaşamı ile galeri etkileşimi gibi farklı etkileşim biçimlerini bulmaya çalıştık. Farklı etkileşimler İstanbul şehri için bütünsel bir galeri etkileşimini oluşturmaktadır. Galerinin dönüşüm çabasının kritik noktası ise ziyaretçi faktörüdür. O halde galeri ziyaretçisiyle olan ilişkisine dikkat etmek zorundadır. Galeri yönetimlerinin galeri ve ziyaretçi etkileşimine çok büyük bir önem atfettiğini gözlemledik. Ziyaretçi ve galeri arasındaki etkileşim galeriler için önemli bir konudur. O halde, kendi mekanları ve ziyaretçilerinin arasında etkin bir etkileşim sağlayabilmek için birtakım stratejiler geliştirirler. Sonuç olarak, bireyler için farklı etkileşimler sağlayan sanat galerileri şehrin ayrılmaz bir parçası olmuşlardır, hatta bu mekanlara gitmeyen insanların bile. Onlar bu mekanlarla sokaktan kapılarının önünden geçerken etkileşime girmektedirler. Sanat galerileri şehrin birer parçalarıdır ve toplumun gündelik hayatının dolayısıyla da şehrin kültürel aktörlerdir. Bu çalışmada, galerilerin büyük çoğunluğunun bulunduğu İstanbul'un Avrupa yakasını seçtik. 32 galeri ziyaretçisiyle, onların galeri algılayışı ve etkileşimi üzerine görüşmeler gerçekleştirdik. Bu çalışmanın amacı, toplumla İstanbul'daki bu yeni sanat galerilerinin işlevlerini, algılanışını ve etkileşimini sorgulamaktır. Bu problematik çerçevesinde şöyle hipotezler geliştirdik: a)"Postmodern" olarak kavramsallaştıracağımız galerinin bu yeni algılanışı, tüketici olmuş ziyaretçilere ihtiyacı olan "yeni kapitalizmin mantığına" göre oluşturulmuştur. b) Ziyaretçiler bu mekanları boş zamanın tüketim mekanları veya görsel şölenler gibi deneyimlemektedir. c) Bu tüketim sisteminin mantığı, burjuvazinin baskın ideolojileri tarafından kurulmuştur ve onlar bu mekanları bir pazarlama fırsatı, halka ilişkiler ve reklam olarak kullanmaktadırlar. d) Bunu gerçekleştirmek için, galerinin eski model, ciddi, modern görüntüsünü dönüştürmek, bu konuda halkın algısını değiştirmek ve bu mekanları tüketim yerlerine çevirmek zorundadırlar. e) Postmodern sanat galerileri kurumlarına birçok insan çekmeye çalışmaktadır ve galeri yönetimi ziyaretçilerine aynı anda zevk, eğitim ve eğlence sunma çabası içindedir. Bu üç etkenin aynı anda gerçekleşmelerini isterler. f) Galerilerin bu çabası ve çeşitliliği, kentte yaşayanların günlük hayatı ile galeri etkileşimine etki eden değişikliklere yol açmaktadır. g) Sonuçta, postmodern galeriler bireyler arası ayrım yaratan eski galeri modelini değiştirmeye başlamıştır. Özetle, postmodern sanat galerileri eski, ciddi, modern modelin imajını ve algılanışını yok etmeye çalışarak kurumlarına birçok ziyaretçi çekmek istemektedirler. Galeri yönetimi ziyaretlere eğlence ve zevk eklemek için büyük bir çaba sarf etmektedir. Bu sanat kurumları kendilerini birer zevk, eğlence ve eğitim merkezine dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Ziyaretçilerin bu mekanları görsel şölenler veya boş zamanlarını geçirdikleri bir tüketim yeri olarak deneyimlemekte olduklarını gözlemledik. Günden güne galerilerin politikaları mekanlarının birçok insanın ziyaretini kolaylaştıran birer tüketim mecrasına dönüştürmesi yönündedir. Bu tüketim sisteminin mantığı burjuvazinin baskın ideolojileri tarafından oluşturulmaktadır ve onlar bu sanat mekanlarını birer pazarlama fırsatı olarak kullanmaktadırlar. Genel olarak sanat, burjuvazinin reklam ve prestij aracı olarak kullanılmaktadır. Bunu gerçekleştirebilmek için eski, modern, ciddi sanat galerisi imgesini dönüştürmek zorundadırlar. Sanat galerilerinin bireyler arasındaki algılanışının değiştirilmesi gerekmektedir. Daha sonra ise, daha çok kişiyi xx mekanlarına çekebilmek için, bu mekanları birer tüketim mecralarına dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Bu çalışma sayesinde, yeni galeri anlayışı, ki buna "postmodern" diyebiliriz, galeri mekanını görsel şölenler olarak deneyimleyen tüketici olmuş ziyaretçilere ihtiyacı olan "yeni kapitalizmin mantığına" göre oluşturulmuştur. Sistemin bu mantığı sanat mekanlarını onların baskın ideolojilerine göre örgütlemekte ve bu mekanları pazarlama fırsatı, halkla ilişkiler ve reklam olarak kullanmaktadır. Bunu gerçekleştirebilmek için ise, eski, ciddi, modern galeri görüntüsünü dönüştürmek, halkın bu konudaki algısını değiştirmek ve bu mekanı bir tüketim mekanına çevirmek zorundadır

Dicle Koylan
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2013
00

Diğer danışmanlar