Theses supervised by Prof. Dr. Hasan Şenol Coşkun

10 theses · Akdeniz University

Master'sOpen AccessTR

A549 küçük hücre dışı akciğer kanseri hücre hattında daha önce etkinliği tanımlanmamış Türkiye endemiği olan 3 bitkinin antitümöral aktiviteleri açısından değerlendirilmesi

Bu çalışmada, Türkiye endemiği olan Dorystoechas hastata, Stachys aleurites ve Anthemis ammophila türlerinden elde edilen ekstreler A549 küçük hücre dışı akciğer kanseri, Hela serviks kanseri ve insan fibroblast hücreleri üzerinde test edilmiştir. Doğal ortamlardan toplanan bitkilerin toprak üstü kısımlarından çözücü olarak metanol kullanılarak maserasyon yöntemi ile ekstreler hazırlanmıştır. Elde edilen ekstrelerin antitümöral etkileri incelenmiştir. Büyüme baskılanmasına MTT testi yöntemi ile bakılmıştır. Tüm deneyler üç tekrarlı yapılmıştır. Uygulanan tüm bitki ekstrelerinin incelenen bütün hücrelerde sitotoksik etki gözlenmiştir. Anthemis ammophila ekstrenin sitotoksik aktivitesi diğer türlerden daha aktif bulunmuştur. Bu çalışma ile Dorystoechas hastata, Stachys aleurites ve Anthemis ammophila türlerinin antitümoral aktivite sonuçları ilk kez ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Dorystoechas hastata, Stachys aleurites, Anthemis ammophila, MTT, Sitotoksisite. ...

Akciğer neoplazmlarıAnthemis ammophilaAntineoplastik ajanlar+7
Selda Uçar
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Opere erken evre meme kanserinde adjuvan caf-dosetaksel ve cef-dosetaksel tedavilerinin karşılaştırılması

Erken evre meme kanserinde adjuvan kemoterapi hastalıksız ve genel sağkalımı uzatmaktadır. Antrasiklinler, taksanlar ve biyolojik hedefli ilaçlar adjuvan tedavinin etkinliğini artırmıştır. Antrasiklinler ve taksanların kullanım şeması için çok sayıda seçenek vardır. Bu seçeneklerin nasıl modifiye edilebileceği konusunda yeterli bilgi birikimi yoktur.Opere erken evre meme kanserinde, adjuvan tedavi olarak CAF- Dosetaksel ve CEF- Dosetaksel alan hastalar karşılaştırıldı. Çalışmada evre I-III 209 hasta değerlendirildi.Hastaların 158'i CAF-D, 51 hasta ise CEF-D kemoterapisi almıştır. Yaş ortalaması 48.8 (sınırlar 24 ile73) yıl olan hastaların 108'i (%51.7) premenopozal, 101'i (%48.3) postmenopozaldı. Hastaların büyük çoğunluğu 177'si (%84.7) aksiler lenf nodu pozitif hasta grubundan oluşmaktaydı. Hastalarda %77.5'si oranda adjuvan hormonal tedavi kullanılmıştır. Kemoterapiye bağlı grade 1-2 nötropeni toplam 22 hastada, grade 3-4 nötropeni ise 13 hastada gözlenmiştir. Febril nötropeni gözlenen 6 hastanın hepsi CAF-D hasta grubundaydı. Takip süresince toplam 8 (%3.8) hastada nüks gözlenmiş olup, nüks gözlenen hastaların 7 tanesi (7/158, %4.4) CAF-D, 1 hasta ise (1/51, %2.0) CEF-D grubundadır.Hastalarda olay sayısı çok az olmakla beraber, 28.4 aylık ortalama takip süresi tamamlanmış olup, meme kanseri nüksünün en çok görüldüğü ilk 24 aylık medyan takibin üzerine çıkılmıştır. Mevcut bulgularda istatistiksel anlamlı olmamakla beraber CEF-D grubuna göre CAF-D grubunda daha yüksek bir nüks oranı ve daha düşük hastalıksız sağkalım için bir eğilim söz konusudur

DosetakselKemoterapi-adjüvantMeme neoplazmları+1
Ali Murat Tatlı
Akdeniz University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemoterapi alan opere meme kanseri hastalarında karakter ve mizaç özelliklerinin semptomlar ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Giriş: Son yıllarda hastalığın klinik seyir ve biyolojik yapısının belirlenmesi ve tedavideki büyük gelişmelere rağmen, meme kanseri önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Meme kanserlerinde hastalık sürecinde uygulanan tedavi ve metastaz gibi nedenlerle oluşan bulantı, kusma ve ağrı yaşam kalitesini önemli derecede etkiler. Depresif ve anksiyete bozukluklarında, bazen ilaç tedavisine cevap vermeyen ağrı, bulantı ve kusma sık görülen somatik belirtilerdendir. Ağrı, bulantı ve kusmanın derecesi ya da hastalar tarafından duyumsanmaları bireylerin kişilik yapısı, karakter ve mizaç özellikleri ve ruhsal durumlarına göre değişebilmektedir. Kronik ve ağır hastalıklarda kişilik, karakter ya da mizaçta değişiklikler olabilmektedir. Çalışmada meme kanseri hastalarında mizaç ve karakter özellikleri incelendi. Meme kanserli hastalarda ki bulantı, kusma ve ağrı yakınmalarının Mizaç ve Karakter, yaşam kalitesi, uyku özellikleri, depresyon ve anksiyete düzeyleri ile ilişkisi araştırıldı. Yöntem: Çalışma, 2011-2013 yılları arasında Tıbbi Onkoloji polikliniklerinde meme kanseri tanısıyla takip edilen 40 hasta üzerinde yapıldı. Hastalara, Karakter ve Mizaç Envanteri (TCI), Pittsburg Uyku Kalite Ölçeği (PUKİ), Hastane Depresyon Anksiyete Ölçeği (HAD), Yaşam Kalitesi Ölçeği (EORTC QLQ-C30)? oluşan self-report testler uygulandı. Kemoterapi sonrası 21 gün süresince günlük olarak Görsel Ağrı Skalası (VAS) kullanılarak ağrı, bulantı ve kusma değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 49,32±9,8 yıl olan 40 hastanın, kemoterapi sonrası izlemde 11?nde (%27,5) bulantı, ikisinde (%5) kusma, 25?inde (%62,5) ağrı saptandı. Hastalara uygulanan HAD ölçeğinde ortalama anksiyete skoru 8,1±3,3, depresyon skoru 7,38±4,8, PUKI toplam skoru 6,8±2,4 olarak tespit edildi. Hastaların 34?ünde (%85) kötü uyku kalitesi izlendi. Bulantısı olan hastalarda anksiyete skoru ortalaması istatistiksel olarak yüksek bulunurken (p=0,02), ağrısı olanlarda toplam PUKI skorunda ve PUKI alt bileşenlerinden Bileşen 4 ve 5 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (sırasıyla; p=0,005, p=0,013, p=0,006) ve uyku kalitesi kötüydü. Bulantısı olan hastalarda yaşam kalitesinde sosyal işlev, bulantı- kusma semptomu ve ishal skoru anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla; p= 0,01, P=0,02, p=0,03). Ağrısı olanlarla olamayanlar arasında TCI mizaç özellikleri bakımından anlamlı fark bulunmazken bulantısı olanlarda zarardan kaçınma alt ölçeği (HA1: beklenti endişesi) istatistiksel olarak düşük bulundu (p=0.03). Ağrı semptomu açısından TCI karakter özellikleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Bulantısı olanlarda kendini yönetme (SD), alt ölçekleri SD1 ve SD2, işbirliği yapma alt ölçeği C1 ortalama skorları istatistiksel olarak yüksek bulundu (p=0.035, p=0.048, p=0.014, p=0.032). Anksiyete ile bulantı arasında anlamlı korelasyon olduğu izlendi (r=0,382, P<0.05). PUKI total uyku skoru ile ağrı (r=0,446, P<0.01) ve ağrı derecesi (r=0,437, P<0.01), Yaşam kalitesi duygusal ve sosyal işlev skoru işlev skoru ile bulantı arasında anlamlı ters korelasyon izlendi (sırasıyla; r=-0,312, P<0.05 ve r=-0,388, P<0.05). Sonuç: Hastalarda düşük yan etki görülmüştür ve uyku kalitesinin genel olarak kötü olduğu dikkati çekmiştir. Karakter ve mizaç özellikleri semptomlar üzerinde genel belirleyici bir özellik göstermemiştir

Antineoplastik ajanlarCerrahiKişilik değerlendirme+5
Nihal Geçici
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vücut yağ oranının kemoterapiye bağlı bulantı kusma üzerine etkisi

Kanser sıklığı gelişmiş ülkelerde giderek artmaktadır ve bulantı-kusma kanser tedavisinde en sık karşılaşılan yan etkilerden biridir. Bulantı-kusma gelişimi için ilaçlar ve hasta ile ilişkili çok sayıda faktör bulunmaktadır. Hasta ile ilişkili faktörlerden biri de ilaçların vücut kompartmanlarına dağılımını etkileyebilen vücut sıvıları ve vücut yağ oranı olabilir. Çalışmamızda vücut yağ oranının kemoterapiye bağlı bulantı kusma üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve sisplatin veya siklofosfamid-doksorubisin/epirubisin gibi yüksek emetojenikriske sahip kemoterapi alan, daha önce hiç kemoterapi almamış 52 hasta çalışmaya alındı. Hastaların deri altı yağ kalınlıklar ölçüldü ve Siri metodu ile yaklaşık vücut yağ oranı hesaplandı. Aynı hastaların biyoelektriksel empedans tekniğini kullanan BCM cihazı ile vücut yağ oranı, vücut sıvı kompartmanları ölçüldü. Tüm hastalar rutin olarak kılavuzlarda önerilen antiemetik proflaksi tedavisini aldılar. Hastalar ilk kemoterapi sonrası üç haftalık dönemde bulantı kusma sayısı ve zamanını takip formlarına kaydetti. Vücut yağ oranının, beden kitle indeksinin, vücut yüzey alanının, kemoterapi sonrası bulantı kusma periyotları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi görülmedi. Benzer şekilde, ölçülen total vücut sıvısı ve intraselüler-ekstraselüler bileşenlerinin kemoterapi sonrası bulantı kusma periyotları üzerine etkisi görülmemiştir. İki farklı metodla ölçülen vücut yağ oranlarının karşılaştırmasında ise anlamlı derecede korelasyon görüldü (p=0,008). Hasta sayısının az olması nedeniyle genişletilmiş hasta gruplarında sonuçların doğrulanması gerekebilir

Adipoz dokuAntineoplastik ajanlarBulantı+4
Fatih Sargın
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastazektomi uygulanan kanser hastalarının klinik özellikleri ve metastazektominin sağkalıma katkısının değerlendirilmesi

Metastazektomi Uygulanan Kanser Hastalarının Klinik Özellikleri ve Metastazektominin Sağkalıma Katkısının Değerlendirilmesi Amaç: Kanser tedavisinde, metastatik hastalığın tedavisi ve yönetimi büyük önem taşımaktadır. Sınırlı bölge ve sayıda metastazı olan kanser hastalarında, başta metastazektomi olmak üzere lokal ablatif tedavilerle yaşam süresinin iyileştirilebileceği hatta kür elde edilebileceği düşünülmektedir (11). Çalışmamızda, metastazektomi uygulanan kanser hastalarının klinik özellikleri ve metastazektominin sağkalıma katkısının araştırılması planlandı. Gereç ve yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde 117 metastazektomi uygulanan 91 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, primer tümör histolojisi, primer tümörün tanı anındaki evre, primer tümör için verilen tedaviler, metastaz saptanma zamanı, cerrahi uygulama zamanı, nüks varlığı, cerrahi sınır, metastazektomi sonrası verilen tedaviler, tekrarlayan metastazektomi varlığı gibi hastaların klinik ve metastazektomi özellikleri ve sağkalım süre ve oranları incelendi. Bulgular: Ortanca takip süresi 47,13 ay(min:5 max: 166, %95 GA) olarak bulundu. Hastaların ortanca hastalıksız sağkalım süresi 22 ay(14-29), genel sağkalım süresi 72 ay(71-184) olarak hesaplandı. Metakron metastaz saptanan hastaların senkron metastaz saptanan hastalara göre hem hastalıksız sağkalım süresi hem de genel sağkalım süresi belirgin olarak uzun bulundu (p: 0,001). Tanı anından metastaz saptanana kadar geçen süre 46 ay(31,4-60,5) olarak hesaplandı ve genel sağkalım süresi ile pozitif korelasyon bulundu (p<0,01, R:0.779). Hastanın cinsiyeti, yaşı, primer tanısı, tanı anındaki evresi, primer tanı nedeniyle verilen tedavileri, tümör lokalizasyonu, metastaz yeri, cerrahi zamanı, cerrahi sınırı, metastazektomi sonrası verilen tedavilerin sağkalıma etkisi anlamlı bulunmadı. Sonuç: Metastazektomi uygulanabilen ileri evre kanser hastalarında uzun süreli sağkalım elde edilmiştir. Metastazektomiyi etkileyen faktörlerin alt grup incelemesi için daha geniş serilere ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kanser, kolon kanseri, metastazektomi, prognostik faktörler

CerrahiKanser hastalarıNeoplazm metastazları+3
Hakan Eminoğlu
Akdeniz University
2020
10
Master'sOpen AccessTR

Port kateterli bevacizumab kullanan ve kullanmayan hastalarda semptomların retrospektif incelenmesi

Amaç: Bu araştırmada, port kateteri olan intravenöz tedavisinde bevacizumab kullanan ve kullanmayan hastaların kateter kalış süreleri ve komplikasyona etkisinin retrospektif incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın örneklemini Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde Ocak 2014-Mayıs 2018 tarihleri arasında port kateteri takılan 600 hasta oluşturmuştur. Araştırma verileri Aralık 2020 tarihinde hastane elektronik kayıt sistemi ve hasta tanıtım formu kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Port kateteri olan, tedavisinde bevacizumab kullanan ve kullanmayan hastaların komplikasyon görülme oranı arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Kateterin çıkarılma oranı Bevacizumab içermeyen grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Bevacizumab içermeyen grupta kateter çıkarılma sebebi sırasıyla tedavi sonlanması, enfeksiyon olduğu; kemoterapi (KT) ve Bevacizumab grubunda ise enfeksiyon, tromboz olduğu saptanmıştır. KT ve Bevacizumab alan hastalarda komplikasyon gelişme durumuna cinsiyet, yaş, hastalık tanısının anlamlı etkisinin olmadığı, kateter takılma zamanı ve kateter takip süresinin ise anlamlı etkisinin olduğu görülmüştür. KT ve Bevacizumab tedavisi ile eş zamanlı kateter takılan hastalarda, önce takılan hastalara göre daha fazla komplikasyon görüldüğü saptanmıştır. Sonuç: İntravenöz KT ve Bevacizumab tedavi planlanan hastalarda port kateter yerleştirilme zamanının önce planlanıp yara iyileşmesinden sonra tedaviye Bevacizumab eklenmesi önerilmektedir. Bununla birlikte tedavisinde Bevacizumab alan hastalarda sonraki dönemde kateter kalış süresi ve port kateter komplikasyonları açısından sorun olmadığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kanser, bevacizumab, port kateter, komplikasyon

Belirti ve semptomlarBevacizumabBevacizumab+4
Zeliha Koca
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserde adjuvan kemoterapi başlama süresinin sağkalıma etkisi

Kolorektal kanserde adjuvan kemoterapi başlama süresi için yapılmış çalışmalar, cerrahi rezeksiyondan sonraki en geç sekiz hafta içinde kemoterapinin başlanması gerektiğini göstermiştir. Birçok çalışmada adjuvan tedaviye başlamadaki gecikmenin genel olarak daha kötü hastalıksız ve genel sağkalımla sonuçlandığı saptanmıştır. Çalışmamızın amacı, kolorektal kanserli hastalarda adjuvan kemoterapi başlama süresinin sağkalıma etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takip edilen, evre 2 ve evre 3 kolorektal kanserli hastalar 244 hasta dahil edildi. Adjuvan kemoterapiye başlama zamanı için ROC analizi yapıldı. Bu süre ideal kemoterapi başlama zamanı için anlamlı olarak bulunamadı. Literatür verilerine göre hastalar; erken adjuvan kemoterapi (<6 hafta) ve geç adjuvan kemoterapi (>6 hafta) olmak üzere iki gruba ayrıldı ve analiz edildi. Erken dönemde tedaviye başlanan hasta sayısı 174 (%71) ve geç dönemde başlanan ise 70 (%29) olarak tespit edildi. Adjuvan kemoterapiye erken dönemde başlanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım sürelerinin (109,285 [%95 GA: 98,063-120,508]) geç dönemde başlananlara göre (81,984 [%95 GA: 66,172-97,797]) daha yüksek olduğu gözlenirken istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,193). Erken dönemde adjuvan kemoterapi başlanan hastaların ortalama genel sağkalım sürelerinin (112,889 [%95 GA: 102,13-123,647]) geç dönemde başlananlara göre (85,815 [%95 GA: 71,339-100,291]) daha yüksek olduğu gözlenirken istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,094). Sonuç olarak adjuvan kemoterapi başlama süresinin sağkalım ile ilişkisi çalışmamızda net olarak gösterilememiştir. Literatür verilerine göre adjuvan kemoterapiye en geç 8 hafta içinde başlanması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Kanser, Adjuvan Kemoterapi, Sağkalım

Kemoterapi-adjüvantKolorektal cerrahiKolorektal neoplazmlar+3
Aytaç Terzi
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18f-FDG PET/CT'de saptanan insidental tiroid lezyonların yönetim algoritması ve klinik önemi değerlendirilmesi

18F-FDG PET/BT'de Saptanan İnsidental Tiroid Lezyonların Yönetim Algoritması Ve Klinik Öneminin Değerlendirilmesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, Antalya, 2018 Giriş: Günümüzde 18F-FDG PET/CT'nin kanserlerin evresinin belirlenmesi, yeniden değerlendirilmesi ve tedavi yanıtının değerlendirilmesi için yaygın bir şekilde kullanımı artmakta ve bunun sonucunda tesadüfen saptanan insidental tiroid insidansı giderek artmakta ve bu durum giderek artan klinik olarak önem arz eden bir durum haline gelmektedir Amaç: Onkoloji kliniğimizde takipli hastalarda görüntülenen 18F-FDG PET/CT' de tiroid bezinde insidental saptanan fokal veya diffüz 18F-FDG tutulumunun yaklaşım algoritmasını, klinik önemini ve bu hastalarda malignite riskini değerlendirmek. Yöntem: Ocak 2015-Ekim 2017 tarihleri arasında tiroid dışı malign hastalıkların değerlendirilmesi amacıyla 18-F-FDG PET/BT çekilen ve daha önceden primer tiroid patolojisi bilinmeyen ve tiroid bezinde fokal, diffüz veya fokal-diffüz FDG tutulumu izlenen 71 hasta retrospektif olarak değerlendirilip çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalardan TFT istendi. 69 hastaya USG yapıldı. Tirotoksikoz saptanan hastalara tiroid sintigrafisi çekildi. Kesin tanıya TİİAB ve/veya total tiroidektomi ile ulaşıldı. Bulgular: 71 hastanın 34'ü(%47,9) erkek, 37'si(%52,1) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 60,2±11,3 idi Bu hastaların 60'ında(%84,5) fokal, 6'sında(%8,5) diffüz, 5'inde(%7,0) diffüz-fokal FDG tutulumu saptandı. Fokal tutulum saptanan hasta gruplarında %26,3, diffüz-fokal tutulum saptanan 2 hastada malignite saptandı. Diffüz tutulum paterni izlenen hastalarda malignite saptanmadı. 69 hasta USG ile değerlendirildi. Tiroid USG'deki sonografik özelliklere göre yüksek risk bulguları ile malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı.(p=0,036) Diğer taraftan, USG'deki nodül boyutları ile sitoloji sonucunun benign veya malign olması arasındaki ilişki ise anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak TİİAB ve/veya TT uygulanan 60 hastanın insidental saptanan tiroid lezyonların malignite riski %26,7 olarak saptandı. Malign olarak değerlendirilen 12 hastanın 8'inde tiroid papiller karsinom(%66,7), 4 hastada metastatik tutulum(%33,3), (3 hastada akciğer kanser metastazı, 1 hastada larenks kanser metastazı tespit edildi.) Malignite saptanan hastalarda SUVmax1 değeri benign hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,03) fakat SUVmax2 değeri ile malignite olasılığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p=0,49 p<0,05). Malign-benign ayrımı için SUVmax eşik değeri 7,0 olarak alındığında bu değer için duyarlılık ve özgüllük sırasıyla %75 ve %54,8 olarak hesaplandı. TİİAB sonucu benign gelen bir hastada total tiroidektomi sonrası fokal FDG tutulumu izlenen nodüllerde malignite saptandı. Sonuç: 18FDG-PET/BT ile saptanan tiroid insidentalomları nispeten seyrek olmasına rağmen malign lezyon saptanma olasılığı yüksek oranda görülmektedir. Her ne kadar fokal tutulum saptananlarda ve SUVmax değeri malign lezyonlarda anlamlı düzeyde yüksek tespit edilsede FDG tutulumlarına göre ve SUVmax değerlerine göre bu lezyonlarda malign ve benign ayırıcı tanısını kesin olarak yapmak mümkün değildir. TI yönetimi ve geçerli bir SUVmax cut-off belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Kesin bir eşik değer belirlenemediği için FDG PET/BT çalışmalarında tutulum gösteren ve SUVmax değerine sahip tiroid insidentalomalarının, USG ve gerekirse(TSH<0.1) sintigrafi ile korelâsyon yapılması, sintigrafide hipoaktif nodül saptanan olguların TİİAB ile konfirme edilmesi gerekmektedir. Bu hastalarda tiroid hastalığının hastanın tedavi planına etkisi ile primer hastalığından hayat beklentisi de göz önüne alınmalıdır.

BiyopsiBiyopsi-iğneNeoplazmlar+5
Tahir Yerlikaya
Akdeniz University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kanser hastalarında tromboz risk faktörleri ile beslenme parametreleri arasındaki ilişki

Amaç: Çalışmada; kanser hastalarında tromboz risk faktörleri ve tromboz profilaksisi gereksinimi ile beslenme ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Anabilim Dalı'na başvuran 149 yeni tanı, 433 tanısı olup tedavisi devam eden hasta olmak üzere, 582 hasta değerlendirilmiştir. Tanı tarihi ≤3 ay olanlar yeni tanı, >3 ay olanlar ise tanısı olup tedavisi devam eden hasta olarak gruplandırıldı, hastaların beslenme parametreleri ve tromboemboli risk faktörleri belirlendi ve vücut ölçümleri yapıldı. Beslenme ve tromboemboli risk ve profilaksi gerekliliği arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: VTE risk skorlamasına göre 230 (%39.5) hasta düşük riskli, 352 (%60.5) hasta ise orta–yüksek riskli olarak bulunmuştur. Orta–yüksek risk grubunda yer alan hastaların yaş ortalamaları 57 ± 11 yıl, düşük risk grubundaki yaş ortalamaları 55 ± 12 yıl olarak bulunmuştur ve fark anlamlı olarak hesaplanmıştır. Sigaraya maruz kalma orta-yüksek risk grubunda31 ± 14 paket yıl iken; düşük risk grubunda 22 ± 15 yıl paket, anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Orta–yüksek risk grubu ve düşük risk grubundaki hastaların çoğunluğunu evre 4 hastalar oluşturmaktadır ve her iki grup arası klinik evre değerlendirmesi anlamlı bulunmuştur. Orta–yüksek risk grubunda lökosit, nötrofil, ve trombosit sayıları, düşük risk grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Kilo, BKİ ve bel çevresi ölçümleri orta–yüksek risk grubunda anlamlı olarak fazladır. Sonuç: VTE riski açısından orta-yüksek riskli grubun yaş ortalaması daha fazladır. Sigara tüketimi VTE için bir risk faktörüdür. Beslenme parametrelerinden; kilo, BKİ ve bel çevresi ölçümleri orta-yüksek risk grubunda anlamlı olarak fazladır. Anahtar Kelimeler: Beslenme, Tromboemboli, Profilaksi, Antropometrik Ölçümler

AntropometriBeslenme durumuKanser hastaları+5
Merve Sarı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserinde adjuvan trastuzumab tedavisi alan hastalarda retrospektif etkinlik ve yan etki değerlendirilmesi

Amaç: Her2 molekülüne karşı geliştirilen rekombinant bir monoklonal antikor olan trastuzumab, Her2 pozitif meme kanseri tedavisinde temel tedavidir. Çalışmamızda trastuzumabın adjuvan kullanımındaki etkinliğinin ve yan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda 2010-2015 yılları arasında Her2 pozitif erken evre meme kanseri tanısı ile trastuzumab tedavisi alan olgular retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların demografik, klinik, patalojik, tedavi, yan etki ve sağkalım bilgileri değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 93 hasta alınmıştır. Hastaların 89'u (%93.5) 1 yıllık trastuzumab tedavisini tamamlamıştır. Dört hastanın (%4,3), birinde (%1.07) tedavisinin 6. ayında pulmoner emboli, diğer 3 hastada da (%3,22) kardiyotoksisite (2 hastada tedavilerinin 6. ayında ve bir hastada da tedavisinin 8. ayında) görülmüştür. Çalışmada 2 hastada tanının 2. yılında progresyon saptanmıştır. Çalışmamızda 36. ay progresyonsuz sağkalım oranı %97, hesaplanan ortalama hastalıksız sağkalım süresi 84.1 ay bulunmuştur. Çalışmada sadece 1 hasta pulmoner emboli nedeniyle ex olmuştur, 36. ayda ortalama genel sağkalım %98 hesaplanan ortalama genel sağkalım süresi 85.1 ay bulunmuştur. Sonuç: Trastuzumab erken evre meme kanserinde etkin ve güvenle kullanılmaktadır. Bu çalışmada ki etkinlik ve yan etkilerini yapılmış önceki büyük çalışmalarla karşılaştırdığımızda kliniğimizle anlamlı farklılık saptanmamıştır.

Antineoplastik ajanlarKardiyovasküler sistemMeme neoplazmları+6
Selin Karkın
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2017
00

Other supervisors