Theses supervised by Prof. Dr. Hasan Yüksel
13 theses · Manisa Celal Bayar University, Aydın Adnan Menderes University
Oral alınan deterjanların kolon epitelyal bariyerine etkisinin e-cadherın, N- cadherın , alfa smooth muscle actin (α-SMA) ve transepithelial electrical resistance (TEER) ölçümleri ile belirlenmesi
Epitel doku ve oluşturduğu bariyer canlılığın devamı için çok önemlidir. Kolon epitel bariyeri hem mikrobiyal kontaminasyonunu önlemekte hem de besin ve su taşınımında çok önemli fizyolojik roller oynamaktadır. E-cadherin epitelyal; N-cadherin ve alfa-SMA mezenkimal belirteçler olup epitel bariyer disfonksiyonu bu belirteçler ile değerlendirilebilmektedir. TEER ölçümü de epitel bariyer fonksiyonunu belirlemede kullanılan en önemli metotlardan biridir. Çalışmamızın amacı farklı konsantrasyonlarda deterjan uygulanmış bağırsak epitel hücrelerinin bu belirteçler aracılığıyla epitel bariyer disfonksiyonunu değerlendirmek ve proktokolit patogenezinde deterjanların rolüne değinmektir. GEREÇ VE YÖNTEM İnsan kolon epitel hücrelerine(Caco2) 1/25.000 ve 1/50.000 oranlarında seyreltilmiş olan bulaşık deterjanı uygulandı. Sonrasında Western blot yöntemi ile 24 ve 72. saatte e-cadherin, n-cadherin ve alfa-SMA düzeyleri ölçüldü. Eş zamanlı olarak 24 ve 72. saatte TEER düzeyi ölçüldü. BULGULAR 1/25000 konsantrasyonda deterjan uygulanan hücrelerde 24. saatte yapılan ölçümlerde TEER değerinde anlamlı azalma; E-cadherin ve alfa-SMA değerinde anlamlı artış görüldü. N-cadherinin tekrarlayan 3 ölçümde aynı değerde çıkması nedenli istatistiksel analiz yapılamadı .Aynı konsantrasyonda 72. saat ölçümünde TEER değerinde anlamlı fark saptanmazken; E-cadherin değerinde anlamlı artış, n-cadherin ve alfa-SMA değerinde anlamlı azalma görüldü . 1/50000 konsantrasyonda deterjan uygulanan hücrelerde 24. saatte yapılan ölçümlerde TEER değerinde anlamlı artış ; E-cadherin ve n-cadherin değerinde artış , alfa-SMA değerinde anlamlı azalma görüldü . Aynı konsantrasyonda 72 saatte yapılan ölçümlerde TEER ve e-cadherin değerinde anlamlı fark saptanmazken; n cadherin ve alfa SMA değerinde anlamlı azalma saptandı . SONUÇ Deterjanın TEER değerini düşürdüğü ve doz bağımlı olduğu görülmüştür. Burdan yola çıkılarak epitel bariyerini bozucu etkisi anlaşılmıştır . EMT( Epitelyal-mezenkimal dönüşüm ) üzerindeki etkilerine EMT belirteçleri aracılığıyla bakıldığında doza ve ölçüm zamanına göre değişken sonuçlar görülmektedir . Doğru doz ve uygulama süresini belirlemek için daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır .
Hastaneye yatarak bronkoskopi yapılan çocuklarda, bronkoskopi öncesi ve sonrasında kaygının değerlendirilmesi
Giriş : Fleksible fiberoptik bronkoskopi, burun, larinks, farinks ve trakeobronşiyal ağacı ucunda kamera olan esnek cihazla doğrudan izlenmesi ve değerlendirilmesini sağlayan çocuklarda da uygulanabilen ve minör komplikasyonları olan güvenli, minimal invaziv bir işlemdir. İşlem sırasında havayollarının mukozal özellikleri, lümen şekli ve çapının yanında glottis hareketleri gibi dinamik değişiklikler de izlenmektedir. İşlem video ile kayıt altına alınıp tekrardan değerlendirilebilmeye olanak sağlamaktadır. Fleksible bronkoskopinin tanısal, terapötik ve havayolu yönetimi için endikasyonları vardır. Bronkoskopi ile yapılan Bronkoalveolar lavaj ( BAL ) distal havayollları ve alveoller yüzeylerden temsili örnekler elde edilip enfeksiyöz ve/ veya enflamatuar süreçler hakkında bilgi verebilir. Bu işlem için kesin kontraendikasyonlar bulunmamakla birlikte dirençli pulmoner hipertansiyon, hipoksemi, düzeltilmemiş kanama diyatezi rölatif kontraendikasyon arasında sayılabilir. Hasta için endikasyonların ve klinik durumun dikkatli analizi , işlem sırasında uygun anestezi ile izlemi işlemin minimum komplikasyonla başarılı olmasını sağlar. İşlem öncesi yeterli hazırlık ve işlemin tecrübeli ekipler tarafından yapılması işlemin güvenli bir şekilde tamamlanabilmesi için çok önemlidir. Fleksible bronkoskopi, ameliyathanede bronkoskopi işlemini yapacak çocuk göğüs hastalıkları uzman hekimi, asistan doktor, hemşire ve anestezisten oluşan ekip ile genel anestezi altında yapılır. Hastaneye yatış ve invaziv prosedürler hem çocuk hastalarda hem ebeveynlerinde kaygı ve anksiyeteye neden olduğu bilinmektedir. Çocukların sınırlı bilişsel gelişime , hastalıkları sınırlı şekilde anlamalarına ve hastalıklarla başa çıkmak için zayıf stratejilere sahiptirler. Çocuklarına bakım veren ebevyenler de bu süreçte kendilerinin mizaç özellikleri, yaş, sosyoekonomik durum, eğitim düzeyi,kendilerininde varsa kronik organik hastalık ve pskiyatrik hastalık tanıları ile bu süreci algılamaları değişebilmekte ve kaygı yönetimleri değişebilmektedir. Kaygı ve anksiyetenin tespiti ve mücadele için geçerli ve klinik açıdan değerli araçlarla tespit etmek önemlidir. Amaç: Yaptığımız çalışmamızın amacı hastaneye yatarak bronkoskopi işlemi planı olan çocuklarda işlem öncesi ve sonrası kaygı ve anksiyete düzeyini değerlendirmeyi ve varsa yordayıcıları tespit etmeyi planlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Eylül 2023- Ocak 2025 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı, Çocuk Alerji ve İmmunoloji Bilim Dalı servisine fleksible bronkoskopi endikasyonu ile yatışı yapılan 18 yaş altı 84 olgu dahil edilmiştir. Olguların adı, soyadı, yaş , cinsiyet, boy, kilo , bronkoskopinin tanısal veya terapötik olması, bronkoskopi endikasyonu, daha önce hastane yatışı varsa kaç kez olduğu ve süresi, daha önce bilinen eşlik eden başka hastalık ve varsa bilinen ruhsal bozukluk tanıları kaydedildi. Ebeveynlerinin de adı, soyadı, yaşı, eğitim düzeyi, çalışma durumu, varsa kronik hastalık ve pskiyatrik tanıları kaydedilir. Fleksible bronkoskopi öncesi hastaların ailelerine yapılacak çocuklarına yapılacak bu işlemin endikasyonları, amacı, güvenirliliği ve olası komplikasyonları açısından bilgilendirilir. Ailelerden yazılı onam ve kaygı-anksiyete düzeyi tespiti için anket çalışmasına katılım için bilgilendirilmiş gönüllü olur formuna onamı alınır. Bronkoskopi işlemi öncesi, sonrası ve kontrolde STAI ve GGA anketlerine hem çocuktan hem de ebeveyninden alınan yanıtlar kaydedilir Bulgular ve Tartışma: 48 erkek 36 kız toplam 84 çocuk hastanın ortalama yaşı 5,28±4,33 (0,1-17,0) yıl olarak hesaplandı. Hastaların boy ortalaması 108,0±30,3 cm ve ağırlık ortalaması 22,6±17,5 kg'dı. Çocuk hastalara yapılan bronkoskopinin %86,9'u tanısal ve %13'i ise terapötik amaçla yapıldı. En sık belirlenen bronkoskopi endikasyonu %33,3 hastada kronik öksürük etiyolojisini araştırmak iken, wheeze etiyoloji araştırması ve kontrolsüz astım ikinci ve üçüncü en sık bronkoskopi endikasyonu olarak saptandı. Bronkoskopi yapılan çocuk hastaların %2,4'ünde psikojen öksürük ve %1,2'sinde anksiyete tanısı vardı. Anne yaş ortalaması 33,9±7,27 (22,0-52,0) yıl olarak bulundu. Annelerin %31,0'ı çalışıyorken %31,3'ü üniversite, %34,9'u lise ve %14,5'i orta okul mezunuydu. Annede kronik hastalık varlığı %22,9 iken psikiyatrik hastalık varlığı ise %4,8'di. Bronkoskopi yapılan çocuk hastaların ortalama hastaneye yatış sayısı 3,00±2,43 (1,0-13,0) iken ortalama hastanede yatış süresi 30,30±54,70 (1,0-360,0) gün olduğu saptandı. Hastaneye yatarak Fleksible Bronkoskopi işlemi çocukta ve annede kaygı ve anksiyete seviyelerini arttırdığı ve taburculuktan sonra kontrolde kaygı ve anksiyete seviyesinin azaldığı saptanmıştır. Hem çocuk hem de annesinin yaşadığı kaygı ve anksiyete çocuğun ve annenin dikkatini toplamakta, hiperaktivitede, duygulanımda, davranışlarında, akran ilişkilerinde güçlük yaşamasında neden olabilmektedir ve istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Yaşadıkları bu güçlükler hayatına etki edebilmektedir. Çocuğun yaşı, annenin yaşı, annenin çalışma durumu da bu sürece etki edebilmektedir. Ayrıca çocukların ve annelerin organik hastalık ve pskiyatrik hastalık tanılarına,önceki hastane deneyimlerine, eğitim düzeylerine, bilişsel seviyelerine, sosyoekonomik durumlarına dikkat etmek ve bu yordayıcılar gözetilerek yapılacak açıklamalarda ve süreç yönetiminde daha konforlu ve daha az kaygıya sebep olacak şekilde yapılabilir. Sonuç : Bu süreçte kaygı ve anksiyete geliştirme ve güçlük yaşama potansiyeli yüksek riskli çocuk ve ebeveyni tespit ederek çocuk ve ergen ruh sağlığı hastalıkları ve erişkin pskiyatri ile işbirliği içinde çalışmak önemlidir. Anksiyete ve kaygıyı azaltmaya yönelik bilişsel, davranışsal ve farmakolojik müdahaleler geliştirilebilir. Olumsuz hastane, ameliyathane ve invaziv işlem deneyimlerinin önüne geçilebilir. Sonraki sağlık hizmeti sürecinde daha olumlu ve pozitif süreçler geçirmesine yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler : fleksible bronkoskopi, çocuk, ebevyen, anksiyete, güçlük
Gebelik öncesi sigara içen kadınlarda sigarayı bırakma sıklığına depresyon ve anksiyetenin etkisi ve bunun sonucunda yenidoğan dönemindeki solunum yakınmalarına etkisi
Araştırma, gebelik öncesi sigara içen kadınlarda sigarayı bırakma sıklığına depresyon ve anksiyetenin etkisinin ve bunun sonucunda yenidoğan dönemindeki solunum yakınmalarına etkisinin gösterilmesi amacıyla Mayıs 2018-Eylül 2018 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne başvuran, gebelik öncesinde sigara kullanım öyküsü bulunan 140 gebe kadın ile yapıldı. Bu kadınlardan 19 tanesi prematüre doğum (<37 hafta) ve 1 tanesi de ölü doğum yaptığı için araştırma dışında bırakıldı. Araştırma sadece 120 kadından oluşan vaka grubunu değerlendiren prospektif bir çalışma olarak tasarlandı. Olguların yaşı, gebelik haftası, eğitim düzeyi, bilinen ek kronik hastalığı, planlanan doğum tipi, sigara içme süresi, günlük tüketilen sigara miktarı, evde yaşayan kişi sayısı, aynı evde yaşayan bireylerden diğer sigara içen sayısı, bebeğin yenidoğan döneminde solunum problemi yaşama durumu, bebeğin yenidoğan döneminde solunum problemi nedeniyle hastaneye yatışı ve gerçekleşen doğum tipi hazırlanan hasta bilgi formu ile; kadınların depresyon ve anksiyete puanları Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HAD) ile değerlendirildi. Olgulara ilişkin veriler SPSS 23.00 istatistik paket program ile analiz edildi. Veriler, tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), Spearmen ve Pearson Korelasyon Analizi, t-test ve ANOVA ile değerlendirildi. Elde edilen bulgular %95 güven aralığında, %5 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre gebelik öncesinde ve gebelik sırasında tüketilen sigara miktarı ile depresyon ve anksiyete arasında pozitif yönlü ve zayıf ilişkiler vardı. Ancak bebeğin yenidoğan döneminde (0-28 gün) solunum problemi yaşama durumunun; maternal sigara kullanımı, sigara dumanına maruz kalma, depresyon ve anksiyeteye göre farklılaşmadığı belirlendi. Maternal sigara kullanımının fetus ve anne sağlığı açısından zararları dikkate alındığında gebelik döneminde sigara kullanımının bırakılması gerektiği ortaya çıkmakta, ancak depresyon ve anksiyetenin bu dönemde sigarayı bırakma yönünden engelleyici olduğu düşünülmektedir.
Çocuklarda COVID-19 pandemisi'nin solunum yolu hastalığı sürveyansına etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde 2019 yılının aralık ayında ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılarak salgına neden olan yeni bir koronavirüs tipi belirlenmiştir. Sanayi devrimi sonrasında hızlı artış gösteren hava kirliliği, yirminci yüzyılın başlarında geleneksel fosil yakıtların aşırı kullanımı sonucu, atmosferde sülfür dioksit (SO2) ve partikül artışına bağlı olarak solunum hastalıklarına bağlı ölümlerde ciddi artışlara neden olmuştur. Çocukluk çağında solunum yolu yakınmalarını ilgilendiren iki durumun retrospektif olarak karşılaştırılması ve aralarındaki ilişkinin ortaya konulması çalışmamızın temel amacıdır. YÖNTEM: Araştırmamız retrospektif olarak planlandı. 1 Mart 2019-30 Mart 2021 tarihleri arasında solunum sistemi yakınmaları olan; öksürük, burun akıntısı, ateş yüksekliği, hırıltılı solunum ve nefes darlığı şikayeti ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran 0-18 yaş arasındaki toplam 40.233 hasta dahil edildi. PM10 ve SO2 verileri Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı Web Sitesi'nden alındı. Veriler, SPSS 26 istatistik paket program ile analiz edildi. Tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), pearson korelasyon testi ve lojistik regresyon kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Çocuk Acil Polikliniği'ne pandemi öncesi dönemde toplam 29.029 başvuru, pandemi döneminde ise toplam 11.204 başvuru yapılmıştır. Başvurularda %61.4 azalma görüldü. Pandemi öncesi ve sonrası dönemde; hava kirliliği ile çocuklarda solunum sistemi yakınmaları ile gerçekleşen acil servis başvuruları arasındaki anlamlı ilişki gösterilmiştir. SONUÇ: Pandeminin olumsuz etkilerinin yanında hijyen kurallarına uyulması, maske ve mesafeye dikkat edilmesi ile çocuklarda solunum yolu şikayeti ile acil servise başvurularda belirgin düşüş olduğu dikkat çekmektedir.
Çocukluk çağında astım patogenez ve kliniğe yeni bakış açısı E-cadherin gen promoter bölge metilasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda astımlı hastalarda e cadherin genindeki promoter bölgesinde metilasyon oranının, sağlıklı kontrol grubundaki hastalarla karşılaştırılması ve epigenetik faktörlerin astıma etkisinin olup olmadığının değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Acil servisi veya çocuk solunum allerji polikliniğine başvuran ve daha önce 3 aydan uzun inhale ya da sistemik steroid kullanım öyküsü bulunmayan 5-15 yaş grubu arasındaki astımlı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 20 atopik astım, 22 non-atopik astım ve 20 kontrol olmak üzere toplam 62 olgu alınmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet bilgileri, baba mesleği ile rutin tetkiklerinden, total IgE düzeyleri ve eozinofili durumu kaydedilmiştir. Hastanın rutin tetkikleri sırasında alınan kandan ayrılan 2 cc periferik kandan standart protokol ile DNA izole edilmiştir. ECAD geninin promoter bölge metilasyonunun değerlendirilmesi amacıyla bu DNA örneklerinde metilasyon spesifik PCR (MSP) yapılmıştır. Veriler SPSS-18 istatistik paket programı kullanılarak yorumlanmıştır. Bulgular: Çalışmada değerlendirilen 20 atopik astım, 22 nonatopic astım, 20 kontrol grubu toplam 62 olgu'nun e-cadherin promoter bölge metilasyonuna bakıldı. Çalışmaya dahil edilen bireylerin gruplara göre metilasyon durumları değerlendirildiğinde farklı gruplarda yer alan bireylerin metilasyon durumları arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p= 0,734). Farklı çalışma grupları içerisinde yer alan bireylerin metilasyon durumları benzerdir. Sonuç: Yapılan tüm çalışmalar gösteriyor ki epigenetik modifikasyonlar ve E-cadherin astım etyopatogenezinde önemli bir yer tutmaktadır. Bizde bu amaçla epigenetik faktörlerin E-cadherin üzerindeki etkisini araştırmak için astımlı hastalar ve kontrol grubundaki olgularda E-cadherin promoter bölgesindeki metilasyon oranlarına baktık . 62 hastalık çalışma grubunda çalışmaya dahil edilen bireylerin metilasyon durumlarına göre dahil oldukları gruplar değerlendirildiğinde metilasyon durumu farklı olan bireylerin dahil oldukları gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.
Manisa'da hava kirliliğinin acil servise başvuran çocuklarda solunum yakınmalarına etkisi
Özet Giriş : Dış ortam hava kirliliği çocukluk çağında, solunum yolu hastalıkları başta olmak üzere birçok akut ya da kronik hastalığı neden olabilir. Bu araştırma, hava kirliliği ile çocuklarda akut solunum yolu hastalıkları arasındaki ilişkinin ortaya koyulması amacıyla planlanmıştır. Yöntem: Bu araştırmaya, 1 Ocak 2017-31 Aralık 2017 tarihleri arasında Manisa ilinde acil servise solunum yolu yakınmaları ile başvuran olgular dahil edildi. Araştırmada hava kirliliği indikatörleri olarak PM10 ve SO2 seçilmiştir. İndikatörlere ilişkin günlük veriler, çalışmanın yapıldığı ilin Hava Kalitesi İzleme İstasyonları Web Sitesi'nden alındı. Araştırmada hava kirliliği indikatörleri olarak PM10 ve SO2 seçilmiştir. İndikatörlere ilişkin günlük veriler, çalışmanın yapıldığı ilin Hava Kalitesi İzleme İstasyonları Web Sitesi'nden alındı.Toplanan veriler ışığında ölçülen PM10 ve SO2 konsantrasyonları ile çocuklardaki solunum yolları yakınmaları arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Bu araştırmaya 38696 olgu dahil edildi. Hava kirliliğinin en yoğun olduğu aylar kış dönemine aittir. Ay bazında yapılan değerlendirmelerde PM10 değerinin 118.40±6.55 μg/m³ ile Kasım ayında en yüksek seviyeye ulaştığı görülmektedir. Yine ay bazında yapılan değerlendirmelerde SO2 değerinin 16.00±1.14 μg/m³ ile Kasım ayında en yüksek seviyeye ulaştığı görülmektedir . Çocuk acillere başvuru sıklığı değerlendirildiğinde 4144 çocuk ile en fazla başvurunun ekim ayında yapıldığı belirlenmiştir PM10 ve SO2 konsantrasyonları ile solunum yakınmaları ile hastanelere başvuran çocuk sayısı arasında aynı yönlü anlamlı ilişkiler saptandı. (p<.05) PM10 ve SO2 konsantrasyonları çocuklarda akut nazofarenjit nezle, akut üst solunum yolu enfeksiyonu, akut bronşit, akut bronşiolit, otitis media ve astımı artırmaktaydı.Tanı sıklığı değerlendirildiğinde %45.6 sıklık oranı ile akut üst solunum yolu enfeksiyonu idi. Sonuç: Dış ortam hava kirliliğine ait olan parametreler çocukluk çağında akut solunum yolu bulgularının artmasına ve kronik hastalıkların akut alevlenmesine yol açmaktadır. Acil servis başvuruları da bu doğrultuda değişmektedir. Bu nedenle çocukların yaşam ortamları oluşturulurken bu gözetilmelidir.
Atopik çocuklarda toxocara canis, toxoplasma gondii, echinococcosus granulosus seroprevalansı ve sağlıklı çocuklardan farkı
Gelişmiş ülklerde çocuklar astım ve diğer alerjik hastalıkların prevalansı geçen yüzyıl içinde önemli ölçüde artmıştır, buna karşın gelişmekte olan ülkelerde daha az görülmektedir. Gelişmekte olan tropikal ülkelerde ise paraziter enfeksiyonlar önemli bir halk sağlığı problemidir. Epidemiyolojik çalışmalar bu iki hastalığın zıt ilişkili olduğunu göstermekle birlikte alerjik hastalıklar ve paraziter hastalıklar arasındaki ilişki hala belirsizdir. Bu çalışmanın amacı paraziter hastalıklar ile atopi arasındaki ilişkiyi incelemekti ve alerjik hastalıklar ile Toxocara canis, Echinococcus granulosus ve Toxoplasma gondii gibi parazitlerin seroprevalansı arasında bir ilişkinin var olup olmadığını ve paraziter hastalıklar ile atopik hastalıkların immunopatogenetik mekanizmaları arasındaki olası ilişkiyi açıklamaktı. Çalışmamızda atopik grup olarak Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Alerji Bilim Dalı ve Solunum Birimi polikliniğinde astım ve alerjik rinit tanısıyla izlenen hastalar alındı. Kontrol grubu olarak Çocuk Hastalıkları Polikliniğine başvuran astım ve alerjik rinit düşündürecek öykü ve semptomlar vermeyen, uygulanan alerji deri testinde kullanılan alerjenlerden herhangi birine karşı duyarlılığı olmayan çocuklar alındı. Her iki grupta yer alan çocuklarda alerjik bulguların olup olmadığını göstermek için alerjen deri prick testine ek olarak seum total IgE düzeyi ölçüldü ve eosinofil sayımı yapıldı. Bu iki grupta Toxocara canis, Echinococcus granulosus ve Toxoplasma gondii IgG düzeyi bakıldı. Ailelerin sosyoekonomik düzeyini belirlemek için anne ve babaların eğitim düzeyi ve meslekleri sorgulandı. Atopik grupta yer alan çocukların ailelerinin sosyoekonomik düzeyi atopisi olmayan çocukların ailelerine göre daha yüksekti. Atopik gruptaki çocukların serum total IgE düzeyleri ve eosinofil sayısı kontrol grubuna göre belirgin yüksekti. Atopik ve kontrol grubu arasında intestinal parazit görülmesi açısından bir fark yoktu. Her iki grup arasında Toxocara canis seroprevelansı bakımından bir fark bulunmadı. Toxoplasma gondii seroprevelansı atopik grupta kontrol grubuna göre daha düşüktü, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu durumun, sadece tek bir enfeksiyon ajanı ile atopi arasındaki ilişkiyi karşılaştırdığımızdan kaynaklanabileceğini düşündük. Oysa immun sistemde Th1 hücrelerinin maturasyonuna neden olan tek bir enfeksiyondan ziyade çok sayıda mikrobial uyarıların olmasıdır. Bu yüzden tek bir enfeksiyon ajanının atopi üzerine etkisinin incelendiği epidemiyolojik çalışmalarda benzer sonuçlar alınmıştır. Atopik grupta Echinoccus granulosus seroprevalansını kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulduk. ve alerji immunolojik özellikleri nedeniyle çok yakın ilişkilidir. Th2 aracılı immunolojik cevap ve IL-10 aracılı tolerans alerji ve Echinococ'un ortak özellikleridir. Elde edilen sonuçlar Echinococcosis'in çocukluk çağındaki atopik hastalıklarda Th2 immun cevabını potansiyelize edebileceğini göstermiştir. Bizim çalışmamızda Echinococ seropozitivitesi ile inhale alerjenlere karşı artan sensitizasyon arasında bu ilişki Echinococ'lara karşı immun cevabın ve atopik hastalıklara karşı predispoziyonun olasılıkla ortak mekanizmaları paylaştığını ortaya koymaktadır. İmmun deviasyonun nasıl patolojik olaylara yol açtığının anlaşılması atopik ve paraziter hastalıkları karşılaştırmada fayda sağlar. Echinococ ve alerji arasındaki bu ilişkinin ortaya konması yeni terapotik yaklaşımların bulunmasına yardımcı olacaktır. Atopi ile parazitolojik ve immunolojik ilişkiyi anlamak günümüzde sayısı giderek artan alerjik hastalıklarla mücadele etmemize yardımcı olacaktır. Buna ek olarak alerji üzerinde paraziter enfeksiyonların etkilerini araştırmak, hastalığın progresyonunu kontrol eden faktörlerin açıklanmasına da katkıda bulunabilir.
Çocuklarda tüberküloz tanısında tüberkülin testi, interferon gama salınım testi sonuçları ve tüberküloza T hücre yanıtı ile korelasyonu
Tüberküloz, mikobakteriler tarafından oluşturulan, kronik, granülomatöz bir enfeksiyondur. Çocuklar tüberküloz basilini, genellikle basil çıkaran erişkinlerden inhalasyon yoluyla almaktadır. Çocukluk çağı tüberkülozunun erken dönemde tanısı ve tedavisi toplumsal hastalık yayılımının engellenmesi açısından önemlidir. Tanıyı doğru koyabilmek, prognozu öngörmek ve latent tüberküloz enfeksiyonlu kişilerin aktif hastalık gelişmeden tedavi edebilmek tüberkülozla savaşta çok önemlidir. Fakat çocuklarda tüberküloz tanısı koymak zordur. Bu konuda geleneksel tanı yöntemlerinin yanında son yıllarda kullanılmaya başlanan INF-? salınım testleri ümit vericidir.Bizim çalışmamıza 14 kontrol grubu, 44 hasta grubu olmak üzere toplam 58 çocuk alındı. LTBI grubu ve hasta grubu ayrımı için IFN-? salınım testlerinden olan QFT-GIT testi kullanıldı. QFT-GIT (-) olan çocuklar LTBI olarak kabul edildi.MTB basili ile karşılaşma sonrası gelişebilecek hastalık tablosunda konağın vereceği immün yanıtın belirleyici olduğu bilinmektedir. TH1 lenfositlerin baskın rol oynadığı immün yanıtta TH1 ve TH2 lenfositler arası denge de önemlidir. Bu sebeple basil ile karşılaşma sonrası verilen TH1 ve TH2 tipi yanıtların ve salgılanan sitokinlerin hangi düzeyde olduğunun belirlenmesi de tüberküloz tanısında ve tedavi yaklaşımlarında yol gösterici olacaktır.Çalışmamızda bu amaçla bakılan sitokinlerden, TGF-ß düzeyleri hasta grubu (p=0.007) ve LTBI grubunda (p=0.014) kontrol grubuna kıyasla düşük bulundu. Bu veriler literatür verileri ile uyumlu olarak yüksek TGF-ß düzeylerinin basile karşı hücresel immün yanıt yetersizliğine neden olabileceğini destekler şekildeydi. IL-17 düzeyleri incelendiğinde LTBI grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşüklük (p=0.014) saptandı. Bu durum da LTBI'dan aktif enfeksiyona geçişte IL-17'nin önemli rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Ancak çalışmamızda IL-17'nin enfeksiyon gelişimini kolaylaştırdığı yönünde etkisi saptanmamıştır.Çocuklarda tüberküloz tanısı ve tedavisinde immünnopatogenezin anlaşılması anahtar role sahiptir. Şimdiye kadar yapılmış çalışmalar ve bizim elde ettiğimiz verilerin ışığında daha yüksek sayıda olgunun dahil edildiği fazlaca sayıda çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı tüberkülozu, INF-? salınım testleri, immün yanıt, sitokin
Allerjik rinit ve astım birlikteliğinde nazal mukozal yanıtta dendritik hücrenin rolü
?Birleşik hava yolu? kavramınının ortaya çıkışında lokal ve sistemik bir çok farklı mekanizma öne sürülmüştür. Hem astım hem de alerjik rinitin (AR) ortaya çıkışında ortak allerjik tetikleyiciler rol oynar. Bu antijenleri sunmakla görevli olan dendritik hücreler (DH) Th2 polarizasyonunu tetikler. Doğal immün sistemdeki antijen sunma etkileri yanında DH'ler salgıladıkları sitokinler aracılığı ile yangının ortaya çıktığı bölgeye göç eden efektör hücreleri etkileyerek yangının tipinin belirlenmesinde rol oynarlar.Bu çalışmanın amacı, sadece astımı, sadece AR'i ve astımla birlikte AR'i olan çocuklarda nazal lavaj sıvısında interlökin (IL)-1, IL-4, IL-6,IL-10, IL-13, IL25, İnterferon ? (IFN?) ve transforming growth faktör-ß (TGF-ß) düzeylerinin ölçülmesi ve alerjisi olmayan çocuklarla karşılaştırılması yolu ile ?birleşik hava yolu? kavramı immünpatogenezinde DH fonksiyonlarının belirlenmesidir.Çalışmaya 5-17 yaşları arasında olan 80 çocuk alındı ve nonatopik kontrol, atopik astım, AR ve astımla AR birlikteliği olan grup olmak üzere dört grupta incelendi. Çalışmaya alınan tüm hastaların yaş ve cinsiyetleri klinik bulgularının ağırlığı ve bu belirtilerin başlangıç yaşı kaydedildi. Tüm çocuklara nazal lavaj uygulandı ve nazal lavaj örneklerinde IL-1, IL-4, IL-6, IL-10, IL-13, IL-25, IFN?, ve TGF-ß düzeyleri ölçüldü.Çalışmaya alınan çocukların (39 erkek, 41 kız) yaş ortalaması 10.0 ± 2.9 yıldı. Gruplar arasında IL-1 düzeyleri anlamlı farklılık göstermedi (p=0.379). Benzer şekilde IL-6, IL-10 ve IL-13 düzeyleri de gruplar arasında benzer bulundu (sırası ile p=0.748, p=0.126, p=0.249). Ancak IL-25 düzeyi, astım grubunda en düşükken kontrol grubunda en yüksek düzeylerde olduğu görüldü (p=0.028). Bunun tersine IFN? düzeyleri astım grubunda 27.8 ± 16.4 pg/mL en yüksek saptanırken, astımla AR birlikteliği olan grupta en düşük olduğu görüldü (p=0.009). TGFß düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık göstermediÇalışmamızda saptanmış olan IL-25 sonuçları, DH'lerin bu sitokin reseptörlerini arttırmak aracılığı ile Th2 yanıtını uyarmalarının kliniği önemli ölçüde etkilediğini düşündürmektedir. IL-25'e verilen yanıt allerjik yangının belirleyicisi olabilir ve allerjik olmayan çocuklarda IL-25 düzeylerindeki yüksekliğe karşın IL-4 ve IL-13 artışının olmayışı IL-25'e yanıtsızlığa bağlanabilir. Bununla birlikte Th1 tipi yanıtın göstergesi olan IFN?' nın astımla ARK birlikteliği olan çocuklarda yüksek düzeylerde saptanması her iki hastalığın tek başına olduğu duruma göre Th1 yanıtın daha da baskılanmış olduğunu düşündürmektedir.
Allerjik rinit astım birlikteliğinde doku ve serum sitokin yanıtı ve remodeling göstergeleri
Astım ve allerjik rinit çocukluk çağında en sık görülen kronik hastalıklardandır ve çocukluk çağı acil ve poliklinik başvurularının oldukça büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Astım ve allerjik rinit sıklıkla bir çocukta aynı zamanda bulunan komorbid hastalıklardır. Her iki hastalığında kronik inflamasyona sekonder ortaya çıktığı günümüzde bilinmektedir. Bu kronik inflamasyona sekonder bronşlarda daha net olarak gösterilmiş olup nazal mukozada tam olarak varlığı kanıtlanamamış olan remodeling süreci oluşmakta, bu süreç her iki hastalığın semptomlarının oluşumuna katkıda bulunmakla birlikte aynı zamanda her iki hastalığa ait geri dönüşümü olmayan sonuçlara yol açmaktadır. Çalışmamızda amacımız astım ve allerjik rinit birlikteliğini simgeleyen tek havayolu tek hastalığı konsepti ışığı altında hem bronşlarda hemde nazal mukozada oluşan remodeling ve kronik inflamatuar yanıtların göstergeleri olan sitokinlerin ve mediatörlerin her iki hasta grubu arasında ve sağlıklı çocuklar arasında karşılaştırılmasıdır.Bu çalışma Ocak 2011- Nisan 2011 tarihleri arasında, Celal Bayar Üniversitesi, Tıp fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı , Pediatrik Allerji ve Solunum bilim dalı polikliniğinde polen duyarlığı saptanan, yeni tanılı astım ve allerjik rinitli 6-18 yaş arası çocuklar üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. İstatiksel analizde p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir.Çalışmaya 24 `ü erkek (%60), 16'sı kız (%40) toplam 40 hasta, ve 11'i erkek (%55), 9'u kız (%45) 20 sağlıklı çocuk dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen çocuklardan ilk başvuru zamanında, astımlı ve allerjik rinitli hastalardan semptomatik oldukları dönemde serumve nazal lavaj örnekleri alınarak bu örneklerde IFN-gama, IL-10, IL-5, TGF-beta, IL-4, IL-13, MMP-9, ve TIMP-1 seviyeleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Aynı zamanda astım ve allerjik rinitli hastaların semptom skorları ve solunum fonksiyon testi sonuçları kaydedildi.Kontrol grubu, astımlı hasta grubu ve astım ve allerjik rinitli hasta grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu. Her üç grup arasında SFT, ve IgE değerleri benzerlik göstermekteydi. Çalışmamızda nazal lavaj sıvı örneklerinden çalışılan IFN-gama, IL-10, IL-5, TGF-beta, IL-4, IL-13, MMP-9, ve TIMP-1 seviyeleri açısından kontrol grubu ile hasta grupları arasında fark saptanmadı. Serum örneklerinden çalışılan IFN-gama, IL-10, IL-5, TGF-beta, IL-4, IL-13, MMP-9, ve TIMP-1 seviyeleri açısından da her üç grup birbirine benzerdi. Astımlı hasta grubunun astım semptom skoru allerjik rinit grubuna göre anlamlı derecede yüksekti.Sonuç olarak çalışmaya dahil edilen üç grup hasta arasında astım ve allerjik rinitte kronik inflmasyonun ve remodelingin göstergeleri olan sitokin ve mediatörler açısından fark saptanmadı. Çalışma grubunun küçük olmasının bunda etkili olduğu düşünüldü.
Atopik ve nonatopik astımlı çocuklarda yangısal süreçte eozinofil ve nötrofil fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Giriş: Astım yapısal değişikliklerin de eşlik ettiği birçok hücre ve hücresel elementin rol aldığı havayollarının kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Havayollarındaki inflamasyon paterni bütün klinik formlarında ve bütün yaş gruplarında benzer görünmektedir. Astımda görülen periferik kan ve havayolları sekresyonlarında eozinofil sayılarındaki artış astımın karakteristik özelliğidir. Atopik astımlı bireylerin, CD4+ Th2 hücreler tarafından salgılanan Th2 sitokinlere bağlı olarak havayollarına eozinofiller toplanır ve IL-5' in eozinofilik inflamasyonda önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Havayollarındaki nötrofil sayısı astımın astım şiddetiyle doğru orantlılı olarak artmaktadır ve IL-8 burada önemli rol oynamaktadır. Havayolu epiteli yapısındaki sıkı bağlar nedeniyle geçirgen değildir ancak astımda bu geçirgenliğin belirgin derecede arttığı, allerjen ve irritanların havayollarında bazal tabakaya daha kolay ulaştığı ve daha fazla doku hasarına neden olduğu görülmektedir. Bu çalışmada atopik ve nonatopik astımı olan çocuklarda nötrofilik ve eozinofilik yangı karşılaştırılması için IL-8 ve IL-5, doku hasarını göstermek için MMP-9 ve epitelyal hasarı göstermek için soluble E-cadherin yoğunlaştırılmış nefes havasında çalışılacaktır.Yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Çocuk İmmünolojisi ve Allerjik Hastalıkları polikliniği'ne başvuran 39 atopik 39 nonatopik astım tanısı alan toplam 78 hasta alındı. Allerjen deri prik testinde proteaz özelliği olan aeroallerjenlerden en az bir tanesi pozitif olan (Ev tozu akarları, mantar karışım ve zeytin) hastalar atopik astım gurubunu oluşturdu. Aeroallerjenlerle yapılan deri prik testi negatif olarak saptanan olgular nonatopik astım gurubunu oluşturdu. Nonatopik gruptaki hastalar atopik guruptaki hastaların yaşlarıyla bire bir eşleşecek şekilde çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan çocukların tamamından IgE için serum örneği ve eozinofil sayısı için hemogram örnekleri alındı ve aynı gün ölçümleri yapıldı. Benzer şekilde aynı gün IL-5, IL-8, MMP-9 ve E-cadherin ölçümleri için yoğunlaştırılmış nefes havası örneği elde edildi ve çalışmanın sonunda değerlendirilmek üzere ?80oC de muhafaza edildi.Bulgular: Yoğunlaştırılmış nefes havasında akciğer hasar parametrelerinden olan MMP-9 düzeylerinin atopik astımlı çocuklarda nonatopik astımlı çocuklara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Benzer şekilde yoğunlaştırılmış nefes havasında epitel bariyer komponentlerinden biri olan sE-cadherin düzeylerleri de atopik astımlı çocuklarda nonatopik olanlara göre yükse bulunmuştur. Ancak IL-5 ve IL-8 düzeylerinin atopik ve nonatopik astımlı çocuklardan elde edilen yoğunlaştırılmış hava örneklerinde farklı olmadığı gözlenmiştir.Sonuç: MMP-9 düzeyinin atopik astımlı hastalar nonatopik astımlı hastalarla karşılaştırıldığında yoğunlaştırılmış hava örneklerinde daha yüksek seviyelerde olması ve IL-8 ve sE-cadherin düzeyleri ile anlamlı korelasyon göstermesi proteaz özelliği olan allerjenlerin daha fazla doku hasarına, daha fazla inflamatuar sitokin salınımına ve remodellinge yol açtığını desteklemektedir. sE-cadherin düzeyinin atopik astımlı çocuklarda nonatopik astımlı çocuklara göre daha yüksek saptanması istatistiksel analiz anlamlı farklılık saptamasa da p değeri 0.08 ile anlama oldukça yakın olduğu göz önüne alınırsa ve IL-8 ile sE-cadherin arasında pozitif korelasyon olması allerjen maruziyetine bağlı olarak atopik astımlılarda inflamasyonun daha şiddetli olduğu ve epitelyal frajilitenin, epitelyal dökülmenin atopik astımlılarda daha fazla olduğunu desteklemektedir.Astımlı çocuklarda allerjik inflamasyon belirteçlerini gösterme açısından klasik invaziv yöntemlere alternatif olarak noninvaziv bir yöntem olan yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği ve bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği gösterilmiştir..
Servikal smear patolojisi nedeni ile biyopsi yapılan hastalarda enfeksiyon tanısı koyulma oranı
Giriş: Kronik servisit şeklindeki servikal enfeksiyonların yaptığı lezyonların, preinvaziv servikal değişikliklerin yaptığı lezyonlar ile ayırt edilmesinin güç olduğu, bu durumun smear sonucunu önemli ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bununla bağlantılı olarak, servikal enfeksiyonların gereksiz girişimlere yol açtığı görülmektedir. Bu çalışmada pap-smear testi anormal olarak sonuçlanan ve klinik şüphe üzerine alınan servikal biyopsilerdeki doku tanılarının enfeksiyon olarak sonuçlanma oranını araştırdık. Metod: Bu çalışmada 01.01.2015-01.01.2021 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğin'e başvurmuş , smear anormalliği ve şüpheli görünüm nedeniyle servikal biyopsi yapılarak doku tanısı konulan tüm hastaların smear ve biyopsi sonuçlarını karşılaştırıp, içlerinde doku tanısı kronik servisit olarak raporlananların oranlarını belirledik. Kliniğimizde alınan smearlar servibrush ile alınmış, sıvı bazlı sitoloji çalışılmıştır. Biyopsiler ise kolposkopi yapılarak alınmıştır. Bulgular: Çalışma için toplamda 1722 smear patolojisi ile gelen olgu belirlenmiş, bunların içinde 1520 hastaya kolposkopi yapıldığı saptanmıştır. Eksik verileri olan olgular çıkartıldığında 1241 olgu üzerinden değerlendirme yapılmıştır. Bunların 391'i (%31.5) normal kolposkopi olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada anormal Pap smearli olgulardan kolposkopi yapılanlar içinde doku tanısına gidildiğinde ise %43 oranında kronik servisit saptanmıştır. Olgular HPV pozitif ve negatif olarak ikiye ayrılmış olup, HPV birlikteliği olan 748 hasta içinde 289'unda (%38.6) doku tanısı kronik servisit olarak saptandı. Ayrıca bunların 175'i (%23.4) HPV tip 16,18 ve 114'ü (%15.2) HPV tip diğer pozitiflikleri ile ilişkili bulundu. Bu iki grup HPV alt tipine kendi içlerinde bakıldığında 509 HPV tip 16,18 pozitif hastadaki kronik servisit sonucunun oran olarak %34.3 , 239 HPV tip diğer pozitif hastadaki kronik servisit sonucunun oran olarak % 47.6 olduğu görüldü. Anormal Pap smear'e sahip HPV dışı mikroorganizmaların etken olduğu düşünülen 143 kişilik grupta alınan 102 biyopsinin, işlem öncesi sitoloji anormallikleri 34 LSIL, 11 HSIL, 33 ASCUS, 14 ASC-H , 2 AGC ve 8 kuşkulu sitoloji şeklinde olup, smear sonucu LSIL olanların 28 tanesi (%82.3) , HSIL olanların 6 tanesi (%54.5), ASCUS olanların 21 tanesi (% 63.6) , ASC-H olanların 13 tanesi (%92.8) , AGC olanların 2 tanesi (%100), kuşkulu sitoloji olanların 7 tanesi (%87.5) kronik servisit olmak üzere toplam 77 (%75.5 ) olguda doku tanısı kronik servisit olarak saptandı. Sonuç: Servikal enfeksiyonlar bir tarama testi olan Pap-smear sonuçlarını önemli ölçüde etkilemekte, sitolojik anormalliklere yol açıp aynı zamanda klinik şüphe yaratmaktadırlar. Bu durumların sonucunda alınan biyopsilerde önemli bir oranda kronik servisit raporlanmaktadır. Tek bir smear testine göre karar verilmeden,biyopsi öncesinde enfeksiyon araştırılarak, varsa tedavisinin yapılması, ikinci bir smear alınması gereksiz işlemleri azaltmakla birlikte aynı zamanda gereksiz kolposkopinin maliyetinden bizi kurtaracaktır.
Vajinal ve sezaryen ile doğumun sonraki gebelikteki anksiyete düzeyi üzerine etkilerinin kıyaslanması
Normal vajinal doğum (ND) ile karşılaştırıldığında, sezaryenle (CS) doğumun komplikasyon riski daha fazla, iyileşme süresi daha uzun, memnuniyet daha az ve postpartum duygu durum bozuklukları açısından daha büyük bir risk taşıdığı bilinmektedir. Sezaryen ile doğum sayısındaki hızlı artışa rağmen psikososyal sonuçların doğum yöntemi üzerindeki etkisini teorik temelde açıklayan sadece birkaç araştırma yapılmıştır. Türkiye'de doğumların neredeyse yarısı sezaryen ile yapılmaktadır. Bu yapısıyla Türkiye Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'nün yüksek sezaryen sıklığına sahip olarak adlandırdığı ülkeler arasında yer alır. Ama kadınların neredeyse yarısı kayıp ve başarısızlık, düşük benlik saygısı, memnuniyetin az olması ve postpartum duygu durum bozuklukları ile ilişkili bulunmasına rağmen sezaryeni tercih etmektedir. Bu çalışmanın amacı ND ve CS ile doğumun sonraki gebelikteki anksiyete düzeyi üzerine etkilerinin kıyaslanmasıdır. İkinci doğumda anksiyetenin belirgin olarak azaldığı ve özellikle CS ile doğum yapanlarda anksiyetenin ND anksiyetesine göre daha az olduğu düşünülmektedir. Çalışmanın sonucu gebelik öncesi sağlık sorunu yaşamanın, yaşanılan yerin ve gebelik sayısının anksiyeteyi ve buna bağlı olarak doğum şeklini etkileyen bileşenlerden olduğunu düşündürmektedir. Buna karşın bir işte çalışma, sigara içme, gebelik öncesi operasyon geçmişi, gebelik sırasında ve postpartum dönemde bir yardımcının olması (sosyal destek alma), alınan eğitim, gebelik öncesi tıbbi yardım alıp almama ve gebelik döneminde ortaya çıkıp devam eden bir hastalık anksiyete şiddetini etkileyen faktörlerden olmadığından doğum şeklini de etkileyemeyeceği beklenmektedir. Aynı şekilde obesite, diyabet, hipertansiyon gibi hastalıklar da anksiyete puanlarını etkileyen bileşenlerden değildir. Hafif anksiyetenin hayatın gereği olduğu ve ihtiyaç duyulan fizyolojik bir durum olduğu düşünülürse bu çalışmada hiç anksiyete belirtisi göstermeyenler ve hafif anksiyeteli olanlar sağlıklı olduğu kabul edilebilir ve bu sayı denek sayısının üçte ikisinden fazladır. Bu durum gebelerin ancak üçte birinin anksiyete sorununun bir psikiyatriste ihtiyaç duyulacak ölçüde olduğunu düşündürmektedir. Oturulan yerin tercihi (hastaneye yakınlığı), gebelik öncesi sağlık sorunlarının varlığı ve önceki gebelik sayısı gibi değişkenlerin gebelik döneminde ve doğum sırasında gelişen anksiyete üzerindeki etkili olduğu değerlendirilmiştir. Bu değişkenlerin sonraki doğum şeklini tahmin üzerinde önemli ölçüde etkin olduğu anlaşılmaktadır. Bu sonuçlar gebe kadınların şehirde ya da ilçede yaşamasının gebelik öncesinde yaşanan sağlık sorunlarının düzeltilmesinde ve önceki gebeliklerin sonuçlarının sonraki gebelik ve doğum sürecindeki sıkıntıları hafifleteceği ve doğumun kolay geçmesinde yardımcı olacağı ve doğumun şeklini etkileyeceği düşündürmektedir. Sonuç olarak; önceki doğumunu ND yapanlar ile CS doğum yapanlar arasında doğum anksiyete düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmadığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Vajinal doğum, Sezaryen, Anksiyete, Doğum Şekli