Theses supervised by Prof. Dr. Kudret Güven
13 theses · Gazi University, Başkent University
Bağlantılı haklar
Bu tezde, Türk Hukukunda bugüne kadar çok az incelenmiş olan bir konu, bağlantılı haklar konusu incelenmiştir. Türk Hukukunda bağlantılı haklar iki başlık halinde incelenmektedir. Bunlardan birincisi Komşu Haklar diğeri ise film yapımcılarının haklarıdır. Komşu haklar ise icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları ve radyo televizyon kuruluşlarının haklarından oluşur. Bu çalışmada öncelikle fikri haklar ve bağlantılı haklar tarihi süreç olarak incelenmiştir. Ardından, kavram olarak anlatılmış, bağlantılı hakların, hukuki niteliği ve hükümleri değerlendirilmiştir. Bağlantılı haklar üzerindeki sınırlama ve istisnaların incelenmesinin ardından, bağlantılı hakların korunması anlatılmıştır. Son bölümde ise bağlantılı hakların korunması, davalar ve zamanaşımı incelenmiştir. Bu incelemeler sonunda, gerek eser sahibinin gerekse bağlantılı hak sahiplerinin haklarının korunmasının gerekliliği ve bunun için uluslararası düzenlemelerin zorunluluğu ve zorlukları dile getirilmiştir.
Türk Hukukunda patent lisansı sözleşmesi
Türk Hukuku'nda patent lisansı sözleşmesi, Borçlar Kanunu'nda düzenlenmemiştir. Bu sözleşmeye ilişkin hükümler 551 sayılı Patent Hakkının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'de yer almaktadır. Ancak bu KHK'de de sözleşme tüm unsurları ile bir bütün olarak düzenlenmediğinden doktrinde çoğunlukla kabul edilen ve bizim de katıldığımız görüşe göre, sözleşme isimsiz sözleşme niteliğindedir.Anılan KHK'nin patent üzerinde hak tesisine ilişkin 86 ncı maddesinde, patent başvurusu veya patentin başkasına devredilebileceği, miras yolu ile intikal edebileceği, rehin edilebileceği ve kullanma hakkının lisans konusu olabileceği öngörülmektedir. 551 sayılı KHK'nin ?Sözleşmeye Dayalı Lisans? başlıklı 88 inci maddesinde ise, patent başvurusunun veya patentin kullanma hakkının, milli sınırların bütünü içinde veya bir kısmında geçerli olacak şekilde, lisans sözleşmesine konu olabileceği belirtilmektedir.Patent lisansı sözleşmesi, lisans verenin fikri mülkiyet hakkı niteliğindeki patentten doğan haklarının kullanılması hakkının lisans alana belirli ya da belirsiz bir süre için kural olarak belirli bir bedel karşılığında verildiği ve lisans alan için şahsi hak doğuran tam iki taraflı bir sözleşmedir.Sözleşme çeşitli türlerde yapılabilmekte olup en önemli türleri basit lisans ve inhisarî lisans olarak görülmektedir. Basit lisans, lisans verenin lisans alana patent hakkının kullanımı için yetki verirken, daha sonra başkalarına da aynı içerikte ve aynı kullanım alanında lisans verme hakkını saklı tuttuğu lisans sözleşmesi türüdür.İnhisari lisans ise, patent hakkı sahibinin bu hakkın kullanımına ilişkin olarak lisans verirken, aynı hakka ilişkin olarak üçüncü kişilere lisans vermemeyi ve aynı zamanda kendisinin de lisans konusu hakkı kullanmamayı yüklendiği lisans sözleşmesi türüdür.Patent lisansı sözleşmenin özellikleri, kullanma hakkının devrine ilişkin sözleşme olması, kural olarak ivazlı ve tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme olması, sürekli borç ilişkisi doğurması, borçlandırıcı işlem olması ve lisans alan için şahsi hak doğurması olarak sıralanabilir.Patent lisansı sözleşmesinin hukukî niteliği de doktrinde tartışmalı olup çoğunlukla kabul edilen görüş ve kanaatimiz, bu sözleşmenin kendine özgü yapısı olan sözleşme niteliğinde olduğu yönündedir.Patent lisansı sözleşmesi, lisans alan ve lisans veren için karşılıklı yükümlülükler yüklemektedir. Bu sözleşmenin karakteristik edimi, lisans verenin kullandırma borcudur. Lisans alanın karşı edimi ise, lisans bedelini ödeme ve lisans konusunu sözleşmeye uygun kullanma yükümlülüğü olarak ortaya çıkmaktadır. Sözleşmenin sürekli borç ilişkisi niteliği gereği taraflar arasında kurulan güven ilişkisi neticesinde taraflar için çeşitli yan yükümlülükler de doğabilir.Patent lisansı sözleşmesi, sözleşme süresinin veya patent hakkının süresinin dolması ile kendiliğinden sona erebileceği gibi tarafların sözleşmede kararlaştırdıkları hallerin gerçekleşmesi ile veya haklı nedenlerin varlığı halinde fesih yolu ile de sona erdirilebilecektir.
Mülkiyet hakkı, güvencesi ve korunması
?Mülkiyet Hakkı, Güvencesi ve Korunması?, Doktora Tezi, Ankara, 2008.Sözlük anlamı olarak, belirli bir nesne, taşınır veya taşınmaz mal üzerinde sahibine kullanma, yararlanma ve tasarruf etme yetkileri veren bir hak olarak tanımlanan mülkiyet hakkı, tarih boyunca üzerinde en çok tartışmaların yaşandığı konulardan birini oluşturmaktadır. Zira, tarih boyunca mülkiyet kavramı ve mülkiyet hakkının niteliği ve kapsamı üzerindeki düşünceler, kişilere, toplumlara, dönemlere, felsefi ve ideolojik bakış açılarına ve devlet sistemlerine göre farklılıklar arzetmiştir.Mülkiyet kavramı geniş anlamıyla, özel hukuku ilgilendirdiği kadar, kamu hukuku, hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisi gibi diğer hukuk alanlarının da ana konularından birisini oluşturmaktadır.Bu açıdan mülkiyet, sadece hukuki bir kurum olmayıp, felsefi, iktisadi, sosyal, kültürel ve ideolojik boyutları da içerisinde barındıran bir kurumdur.Mülkiyetin bir hak olarak kabulünden sonra, tartışmalar bu kez bu hakkın kapsamı ve çerçevesi üzerinde yapılmıştır. Mülkiyet kavramının göreceli niteliği tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Ülkeler, devlet yapılarına ve geleneklerine, ülkelerinin refah düzeyine, benimsedikleri ekonomik sisteme ve dahil oldukları uluslararası sistemlerin gereklerine göre mülkiyet hakkının kapsamını belirlemişlerdir.Ülkemizde de, mülkiyet hakkının niteliği ve kapsamı ile ilgili görüşler tarihi seyir içerisinde farklılıklar kazanmıştır. Mülkiyet hakkı Anayasalarda düzenlenerek, anayasal güvenceye kavuşturulmaya çalışılmış, bununla birlikte mülkiyet hakkının aynı zamanda bazı ödevler de içerdiği, belirli koşullarla bu hakkın da diğer haklar gibi sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir.Mülkiyet hakkının devlet yapısı, ülkenin ekonomik düzeyi ve mevcut statüko ile yakın ilişki içerisinde bulunması, konunun özel hukuktan daha ziyade kamu hukuku alanında tartışılmasına neden olmuştur.Nihayet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No'lu Protokolünün 1. maddesinin mülkiyet hakkını güvence altına alması, bu hakkın kamu hukuku alanında daha da önem kazanmasına neden olmuştur.Konunun yalnızca kamu hukuku yönünden incelenmesi, mülkiyet hakkının önemini ve bireye sağlaması gereken güvenceyi açıklamada yeterli olamamaktadır. Mülkiyet hakkı bu yönüyle özel hukukun en temel kavramlarından birisidir. Özel hukuk alanında güvenceye kavuşmamış bir hakkın anayasal bir hak olarak düzenleme altına alınması fazla bir anlam ifade etmeyecektir. Bu açıdan, özel hukuk alanındaki mülkiyet hakkı ile ilgili uygulamaların gerek birey, gerekse toplum açısından büyük önem taşıdığı anlaşılmaktadır.Bu çalışmada, genel olarak mülkiyet hakkı kavramı, mülkiyet güvencesi ve mülkiyetin korunması ilgili düzenlemelerin incelenmesine çalışılmıştır.Çalışmanın giriş bölümünde, mülkiyet kavramı ve konuya ilişkin temel sorunlar ortaya konulduktan sonra mülkiyet kavramıyla ilgili tarihi gelişim mukayeseli olarak incelenecek, birinci bölümünde mülkiyet hakkının tanımı, unsurları, hukuki niteliği ve çeşitleri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümü mülkiyet güvencesinin anlamı, mülkiyet güvencesini sağlayan ve koruyan kurum ve kurallar üzerindeki açıklamalar, yargı kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamaları içeren açıklamalardan oluşmaktadır. Üçüncü ve son bölüm ise mülkiyet hakkının ulusal ve uluslararası seviyede korunmasına yönelik kurum ve uygulamalar açıklanmıştır. Çalışma, yapılan açıklamaların tamamının değerlendirilmesinden oluşan bir sonuç bölümüyle sona ermektedir.ANAHTAR SÖZCÜKLER1. Mülkiyet hakkı2. Mülkiyet güvencesi3. Mülkiyetin korunması4. Mülkiyetin tarihi
Rekabet yasağı sözleşmeleri
Rekabet kavramı, günlük dilde kullanılan yarışma kavramının karşılığıdır. Genel olarak rekabet, aynı amacı hedefleyenler arasında daha iyi olma düşüncesine dayanan bir mücadeledir. Rekabet etme hakkı hukuk düzeni tarafından korunmaktadır. Ancak serbest rekabet ortamında birbirleriyle yarışan kişilerin ya da işletmelerin arasındaki çıkar çatışmalarının daha sonra düelloya dönüşmesini önlemek amacıyla rekabet hakkı sınırlanabilmektedir.BK.m.348-352 anlamında rekabet yasağı ile, işçinin rekabet hakkını kötüye kullanacak faaliyetleri yasaklanarak, işverenin menfaatlerinin zarar görmesinin engellenmesi sağlanır. Rekabet yasağı kanundan ya da sözleşmeden doğabilir. Hizmet sözleşmesi devam ederken, sadakat borcu gereği işçinin rekabet etmeme borcu vardır, işçi ve işveren isterlerse bu rekabet yasağını hizmet sözleşmesi sonrası için de kararlaştırabilirler. Bu rekabet yasağı, hizmet sözleşmesine konulacak bir hükümle kararlaştırılabileceği gibi ayrı bir rekabet yasağı sözleşmesi ile de kararlaştırılabilir. Geçerli bir rekabet yasağı sözleşmesinden söz edebilmek için, öncelikle taraflar arasında bir hizmet sözleşmesi bulunmalıdır, işçi reşit olmalıdır. Bununla birlikte işçi işverenin belirli sırlarını öğrenme imkânına sahip olmalıdır. Rekabet yasağı işçinin ekonomik geleceğini sınırlandırdığı için; bu sözleşme yer, zaman ve konu bakımından sınırlandırılmalıdır. Bu sözleşmenin geçerli olabilmesi için diğer bir koşul da yazılı şekilde yapılmasıdır. İşçinin rekabet yasağına aykırı hareket etmesi halinde, işveren işçiden gördüğü zararın tazminini talep edebilir. Yasağa aykırı hareket hakkında cezaî şart konulmuşsa; işçi kural olarak cezaî şart miktarını ödeyerek sorumluluktan kurtulur. Ancak zarar bu miktarı geçiyorsa, işveren bu zararın fazlasının tazminini de talep edebilir. İşçinin hareket tarzı ve ihlâl edilen menfaatlerin önemi haklı gösteriyorsa ve yazılı bir sözleşme ile bu hak 182muhafaza edilmişse, işveren kararlaştırılan cezanın ödenmesini, bu miktarıaşan zararın tazminini ve muhalefetin men'ini (aynen ifa) talep edebilir. İşçinin ölümü, tarafların anlaşması ve sözleşmede kararlaştırılan sürenin sona ermesiyle rekabet yasağı ortadan kalkar. Ayrıca yasağın devamında işverenin önemli bir menfaatinin bulunmaması ve hizmet sözleşmesinin işçiden kaynaklanmayan bir sebeple işveren tarafından yahut işverene ait bir kusur dolayısıyla işçi tarafından feshedilmesi halinde de rekabet yasağı sona erer. 183
Vesayet organlarının görev ve sorumlulukları
Bu çalışmanın amacı, geçici işçi kavramını tanımlamak; unsurları ile birlikte hukuki niteliğini tespit etmek; böylece geçici işçiyi diğer işçi tiplerinden ayırt etmektir. Zira Türk iş hukuku bakımından doktrinin üzerinde anlaştığı bir tanım henüz mevcut değildir. Bu durum dolayısıyla geçici işçi kavramı uygulamada pek çok farklı işçi tipini karşılayacak şekilde kullanılmaktadır. Geçici işçi kavramı amacı île karakterize edilmektedir. Bu amaç ise işverenin işyerinde ortaya geçici bir iş gücü ihtiyacının giderilmesidir. Dolayısıyla kavramın açıklanmasında işin niteliğinden yani geçici iş kavramından hareket edilmelidir. Zira geçici işçiliğin mevcut olması için geçici bir işin varlığı gereklidir. Geçici iş ise işyerinde ortaya çıkan arızi ve eğreti nitelikteki süreli bir iş gücü ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Geçici iş kavramı, işyerinin normal ve düzenli faaliyetlerine dahil olan işlerde geçici çalışma ve işyerinin normal ve düzenli faaliyetlerine yabancı - mahiyeti itibariyle geçici olan - işlerde çalışma şeklinde sınıflandırılabilir. Bu itibarla geçici işçi, en basit anlamıyla geçici işlerde çalıştırılan işçi olarak tanımlanabilir. Tanımı biraz daha açacak olursak geçici işçiyi, işyerinde ortaya çıkan geçici bir iş gücü ihtiyacının giderilmesi için bu ihtiyacın süresiyle sınırlı belirli süreli hizmet sözleşmesi ile çalıştırılan, çalışması arızi ve eğreti nitelik taşıyan işçi olarak tanımlamak mümkündür. Geçici iş kavramının süreli niteliği dolayısıyla, geçici işçi çalıştırmayı konu edinen hizmet sözleşmeleri belirli süreli olarak yapılmalıdır. Bu nedenle belirli süreli hizmet sözleşmelerine dair hükümlerin iş ilişkisinin niteliğine uygun düştüğü ölçüde geçici işçi çalıştırmayı konu edinen hizmet sözleşmeleri bakımından da geçerli olması gereklidir. Dolayısıyla sözleşmenin yapılması işleyişi ve sona ermesi bakımından belirli süreli174 hizmet sözleşmelerine ilişkin kuralların geçici iş ilişkisine de uygulanması söz konusu olacaktır, Kollektif iş hukuku kapsamında hem Sendikalar Kanunu'nda hem Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu'nda işçi, hizmet sözleşmesine dayanarak çalışan kişi olarak tanımlanmıştır. Yani bu kanunların uygulanması bakımından hizmet sözleşmelerinin niteliği ve işçi tipleri konusunda bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle genel olarak geçici işçilerin de bu kanunlarda öngörülen işçilik haklarında yararlandırılması gereklidir.
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında kişilik haklarının korunması
İnsan sosyal bir varlık olması nedeniyle gerek fiziksel gerek duygusal varlığını sürdürebilmesi için diğer insanlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç insanları topluluk halinde yaşamaya yönlendirmiştir. Sürekli etkileşim içinde olan insanlar, topluluktaki diğer insanlarla ilişkilerinin özelliklerine göre paylaşım içinde olurlar. "Diğer" insanları merak etme ve onlar hakkındaki bilgileri öğrenme isteği insan var olduğundan beri var olan bir duygudur. Bu merak sonucunda yapılan paylaşımlarla bilgiler değiş tokuş edilir. Bilgilerin çoğu bir insanla ilişkilendirilebilen bilgilerdir. Bir başka deyişle, bu bilgileri elde eden kişi bilginin ait olduğu kişiyi tespit edebilmektedir. Günümüzde belirli ya da belirlenebilen bir kişi ile aralarında ilişki kurulabilen bu bilgiler "kişisel veri" olarak adlandırılmaktadır. Özellikle bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle internetin daha çok kullanıcıya ulaşması, kullanım alanı ve amacının genişlemesi ve değişmesi ile insanlar arasındaki bilgi paylaşımı farklı ve karmaşık boyutlara ulaşmıştır. İnsanlar önceleri kendi aralarında konuştukları, sadece birkaç kişi arasında yayılabilen bilginin yayılma hızını, yöntemini ve bilginin ulaştığı kişileri kontrol edemez hale gelmiştir. Bu durum sadece insanlar arasındaki ilişkiler bağlamında değil, insan ve kurumlar hatta devlet arasındaki ilişkide de ortaya çıkmıştır. Devletlerin çeşitli nedenlerle kişilerin bilgilerini toplamaya başlaması, bilgilerin korunması ve yayılma hızının kontrol edilememesi kaygısını oluşturmuştur. Bu durum kişisel verilerin korunması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Kişisel verilerin korunması, verinin korunması değil, veri ile ilişkilendirilebilen insanın kişiliğinin korunmasıdır. Kişisel verilerin korunması kişinin verisi üzerindeki hakimiyetini geri kazanmasını ve verisinin geleceğini belirleyebilmesini sağlayarak bireysel özerkliğin korunmasına hizmet eder. Bu kapsamda kişilik değerleri ve kişisel verilerin korunması arasında yakın bir ilişki vardır. Kişisel verilerin korunması kişiliğin korunmasının bir parçasını oluşturmaktadır. Kişisel verilerin uygun olmayan şekilde kullanılması kişilik haklarına hukuk dışı müdahaledir. Genel hükümler kapsamında korunan kişilik hakkı ve değerlerine, teknolojik gelişmelerle birlikte yapılan müdahalenin çeşitlenmesi ve çoğalması nedeniyle teknolojik gelişmelerle uyumlu, güncel ve daha etkin bir koruma sağlanabilmesi adına özel bir kanuna ihtiyaç duyulmuştur. Çalışmamızda kişilik hakkı ve kişisel veriler arasındaki ilişki incelenmiş, kişiliğin ve kişisel verilerin Türk Hukuku'nda Anayasa, Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri kapsamında korunması konusu ele alınmıştır. Daha sonra kişilik hakkının korunmasının bir parçasını oluşturan kişisel verilerin korunması hakkının etkin bir şekilde sağlanabilmesi adına kabul edilen özel kanun olan 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamındaki koruma ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun kişiliğin korunmasında alternatif bir yol olmadığı, günümüz koşullarına uyum sağlayabilen özel hükümler içeren, özel hayatın gizliliği konusunu öne çıkaran, etkin bir koruma sağlaması nedeniyle genel hükümleri desteklediği ve bu bağlamda genel hükümlerle tesis edilen korumaya ek koruma sağladığı görüşü desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kişisel Veri, Kişilik Hakkı, Kişilik Değerleri, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, Açık Rıza
Mesafeli elektronik sözleşmelerde tüketicilerin kişisel verilerinin korunması
Kişisel verilerin korunması, uluslararası ve ulusal düzenlemelerde yer alan bir alandır. Belirli ya da belirlenebilen bir kişi ile aralarında ilişki kuran bu bilgiler "kişisel veri" olarak tanımlanır. Kişisel veriler, özellikle teknolojinin gelişmesi ve farklı platformların ortaya çıkması ile birlikte daha kapsamlı bir şekilde korunmaya muhtaç hale gelmiştir. Günümüzde ticaretin, elektronik alana taşınması ile birlikte, elektronik ortamda veri oluşturma çoğalmıştır. Güçsüz konumdaki tüketiciler nezdinde elektronik ortama veri aktarmanın artması ile birlikte tüketiciler kişisel verileri nezdinde korunmaya daha çok ihtiyaç duymaktadır. Tüketiciler, web sitesi aracılığı ile gerçekleştirdikleri mesafeli elektronik sözleşmeler ile birlikte isimleri, adresleri, kredi kartı bilgileri dahil olmak üzere birçok kişisel veriyi esasen elektronik ortama aktarırlar. 6698 sayılı KVKK' da veri sahiplerinin ve veri sorumlularını hakları ve yükümlülüklerine ilişkin düzenlemeler yer alır. Bunun yanında veri sahibi olarak tüketicilerin, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun nezdinde de korunması gerekir.
Kadına karşı şiddetin önlenmesinde mağdur ve üçüncü kişilerin talep hakları
Dünyada kadına yönelik şiddet yaygın bir toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Şiddet, fiziksel özellik fark etmeksizin bütün dünyada karşılaşılan bir insan hakkı ihlalidir. Aile içi şiddet genel olarak kadının erkek tarafından maruz kaldığı şiddet biçiminde görülmektedir. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı kadına yönelik şiddetin temelini oluşturmaktadır. Bu sorun, aile içi mahremiyet olarak görüldüğünden, konuya ilişkin çalışmalar ve alınan önlemler yetersiz kalmıştır. Bugüne gelindiğinde ise bilginin yayılımı sebebiyle bu anlayış, yerini korunma ihtiyacına bırakmış ve gerekli düzenlemeler daha hızlı yapılmaya başlanmıştır. Yeterli çalışmaların yapılabilmesi için toplumsal olarak bu sorunun daha derinlemesine incelenmesi, sorunun kaynağının tespit edilerek çözüme yönelik yapılacak yeni çalışmaların ortaya konması gerekmektedir.
Sınıraşan boru hatlarının üçüncü kişilere verdiği zararlardan doğan sorumluluk
Güngeçtikçe büyüyen dünyamızın günlük enerji ihtiyacını karşılayacak kaynaklar, büyük oranlarda denize kıyısı olmayan yerlerden çıkartılmaktadır. Büyük miktardaki bu petrol ve doğal gazın uzak mesafelerdeki tüketici pazarlara ekonomik ve verimli şekilde ulaştırılması ?sınıraşan boru hatlarıyla? sağlanmaktadır. Bu boru hatlarının geçtiği topraklarda ?transit devletler? bulunmaktadır. Türkiye'nin jeopolitik konumu nedeniyle enerji zengini Hazar bölgesi ve Ortadoğu ile tüketici Pazar olan Avrupa arasındaki en ekonomik ve güvenli transit ülke olduğu bir gerçektir.Diğer taraftan, alınan tüm önlemlere rağmen boru hatları, kaza, ihmal veya kasıt sonucu ciddi çevresel kirlenmelere yol açmaktadır. Sorumluluk hukuku gerçekleşen bu zararların tazmin edilmesinde ve sorumlu kişi veya kurumu saptamada başvurulacak başlıca hukuk alanı olmak durumundadır. Meşru bir işletme olan boru hattı tesisinde, faaliyete özgü tipik tehlikenin gerçekleşmesiyle meydana gelen zarar tehlike sorumluluğu kavramı ile izah ve çözüme kavuşturulabilir. Bunun sonucunda faaliyeti ile başkalarını nicelik ve nitelik bakımından ağır tehlikeye maruz bırakan işleten, faaliyetinden fayda sağlaması karşılığında adalet ve hakkaniyet gereği mağdurun tüm zararını gidermekle yükümlüdür. Ülkemizde de çeşitli kanunlardaki hükümlerle çözüm yolu bulunmaya çalışılan boru hattı tesisi işleteninin verdiği zarardan doğan sorumluluğu, geç kalınmasına rağmen 11.1.2011 tarihinde kabul edilip 1.7.2012 tarihinde yürürlüğe girecek 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 71. maddesinde tehlike sorumluluğuna dair genel hükmün düzenlenmesiyle çözüme kavuşmuş gözükmektedir.Devletlerin ise, tehlikeli bir işletme olan transit boru hattından kaynaklanan sınıraşan zararların önlenmesi ya da onarımındaki temel yükümlülükleri, hem uluslararası standartların uygulanmaya konması, hem de ikili ve çok taraflı anlaşmalar uyarınca yükümlenilen kontrol, gözetim, denetim ve güvenliğin sağlanması ödevlerinin, ?iyi bir hükümetten beklenen? özenin gösterilerek yerine getirmesi suretiyle yerine getirilebilir.
Genel işlem koşullarının denetimi
Türk hukukunun gelişmelerini takip edip güncel düzenlemelerini örnek aldığı ve çağdaş hukuk sistemleri içerisinde özgürlükçü olarak bilinen Batı hukukunda uzun yıllardır yer alan ancak bizim mevzuatımıza tam anlamıyla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile 1 Temmuz 2012 yılında dâhil olan genel işlem koşullarına dair düzenlemeler, özel hukuk alanına hâkim olan sözleşme özgürlüğü ve bozulan taraf eşitliğinin tekrar tesisi amacıyla getirilen ve zayıfların korunmasına hizmet eden hükümlerdendir. Gerçekten de genel işlem koşullarına dair en ayrıntılı düzenlemeler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20-25.maddeleri arasında yer almıştır. Ancak birtakım özel kanunlarda da genel işlem koşulları ile ilgili özel düzenlemeler mevcuttur. Çalışmamızda, öncelikle konu ile bağlı kalarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda yer alan düzenlemelerden; ardından gerek duyuldukça diğer özel kanunlar ve Alman Medeni Kanun'u hükümlerinden faydalanılmıştır. Zira Alman Medeni Kanun'u, genel işlem koşullarına dair düzenlemelerin çıkış noktası sayılmakla beraber kanunumuzda yer alan ayrıntılı düzenlemelerin de kaynağını teşkil etmektedir. Özetle tezimizde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20-25 arasında düzenlenen Genel İşlem Koşullarının yorum denetimi, yürürlük denetimi, içerik denetimi ve idari denetim konuları detaylı incelenmiştir.
Hava ve uzay Hukukunda ticari hizmetlerden doğan hukuki sorumluluk
Son dönemlerde özel şirketler tarafından uzaya seyahatler düzenlenmeye başlanmıştır. Bu durum uzay turizmi ile uzay turisti, uzay katılımcısı veya uzay yolcusu gibi kavramların doğmasına sebep olmuştur. Bir uzay aracı ile seyahat eden uzay yolcusunun uğradığı zarardan doğan sorumluluğun tazmini konusu öğretide tartışmalıdır. Uzay cisminde bulunan uzay yolcusuna, yeryüzünde, hava sahasında veya uzayda başka bir fırlatan devletin uzay aracının çarpması halinde söz konusu zararı veren Fırlatan Devlet'in veya Uluslararası Örgütün uluslararası sorumluluğu doğacaktır. Oysa uzay cisminde bulunan uzay yolcusuna fırlatma esnasında, uzayda veya Dünya'ya dönüşü sırasında herhangi bir zararın gelmesi durumunda uzay yolcusunun içinde bulunduğu uzay cismini "Fırlatan Devletin" sorumluluğuna Sorumluluk Sözleşmesi'nin 7. maddesi gereği gidilemeyecektir. Sorumluluk Sözleşmesi Fırlatan Devletin vatandaşlarına ve fırlatma anından itibaren uzay cisminin inişine kadar uzay cismini çalışmasına katılan yabancı ülke vatandaşlarına uygulanmamaktadır. Bu durumda olan ve zarar gören uzay yolcuları ancak fırlatan devletin iç hukuk yollarına başvurarak zararlarını tazmin edebileceklerdir. Türkiye'de de Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı'nca hazırlanan "Türkiye Uzay Ajansı Kurulması ve Uzaya Yönelik Faaliyetlerin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı (Türkiye Uzay Kanunu Tasarısı)" Bakanlar Kurulu'nca 13.02.2017 tarihinde TBMM'ye sunulmuştur. Bu tasarı kanunlaşmamıştır. Bunun yerine, 13 Aralık 2018 tarihinde 30624 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 23 nolu "Türkiye Uzay Ajansı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" ile Türkiye Uzay Ajansı kurulmuştur. Ne kararnamede ne de kanun tasarısında her ne kadar hüküm bulunmayan hallerde Türk Sivil Havacılık Kanunu (TSHK)'nun uygulanacağına dair bir hüküm bulunmasa da TSHK'nın sorumluluk hükümlerinin ulusal Uzay Hukuku'na uygulanmasından daha uygun bir yaklaşım yoktur. Ayrıca uzay araçları havalanabildikleri ve havada seyredebildikleri için atmosferde (hava sahasında) bulundukları sürece TSHK bakımından da hava aracı sayılmaktadır. Bu sebeple çalışmada iç hukukta uygulanması gereken kuralların düzenlenmesine ışık tutmak adına Hava Hukuku'nun ticari hizmet faaliyetleri ile ilgili hukuk kurallarına da başta TSHK olmak üzere değinilmiştir.
Hekimin estetik amaçlı tıbbi müdahaleden kaynaklanan hukuki sorumluluğu
Bu çalışmada, hekimin estetik amaçlı tıbbi müdahaleden kaynaklanan hukuki sorumluluğu ele alınmıştır. Hekimin hukuki sorumluluğu, sağlık hukuku alanında önemli bir yer edinmektedir. Estetik amaçlı tıbbi müdahale ise, diğer tıbbi müdahalelere nazaran özellik arz eden ve farklılık gösteren bir işlem türüdür. Tıp bilimi ve sağlık hukukunda önemli birer yeri olan bu kavramlardan ise çalışmamız meydana gelmiştir. Çalışmamızda ilk olarak, konuyla ilgili temel kavramlar incelenerek, hasta ile hekim arasındaki ilişkinin hukuki niteliğinden bahsedilmiştir. Ardından, hekimin estetik amaçlı tıbbi müdahaleden kaynaklanan hukuki sorumluluğunun kapsamı ve özellikleri ele alınmıştır. Son olarak ise, hekimin hukuki sorumluluğunun sonuçları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hekim, Hasta, Estetik Amaçlı Tıbbi Müdahale, Malpraktis, Eser Sözleşmesi.
Joint venture sözleşmelerine konu iş ortaklıklarının hukuki niteliği ve yapısı
Küresel değerler, toplumların sosyolojik ve kültürel birikimlerini etkisi altına aldığı gibi ticari birikimleri üzerinde de büyük yenilikleri beraberinde getirmektedir. Teknoloji ve yatırım olgularının alanlar arası bir boyuta kavuşması, piyasalardaki mal ve hizmet ihtiyacının günden güne artmasına neden olmaktadır. Bunun için, bilgi, sermaye ve alan hâkimiyetinin bir araya getirilmesi adına çeşitli ortaklık yöntemleri benimsenmektedir. Bu yöntemlerden en sık rastlanılanlardan biri ise Joint Venture sözleşmelerine konu iş ortaklıklarıdır. Günümüzde uzmanlık ve teknik bilgi gerektiren çeşitli konular bakımından birbirini tamamlayıcı nitelikte olan taraflar, sermayeleri ile ortak bir amaç doğrultusunda bir araya gelerek pazara erişim ve himaye gücünü artırma yoluna gitmektedir. Zira müşterek iş ortaklığı, ortak girişim, müşterek girişim, ortak teşebbüs veya müşterek teşebbüs olarak da adlandırılan bu ortaklık türünde üstlenilen risk paylaşılmakta; teknik, mali ve ticari anlamda adeta bir birliktelik yaratılmaktadır. Ülkemizde daha çok inşaat, petrol, maden ve yatırım alanında kendini gösteren bu ortaklıklara ilişkin genel çerçevede adi ortaklık hükümleri uygulanırken birtakım istisnai düzenleme de mevcuttur. Nihayet, anılan çalışmada Joint Venture sözleşmelerine konu iş ortaklıklarının unsurları irdelenerek çalışmaya konu iş ortaklığı türünün benzer sözleşmelerle karşılaştırılması yapılmıştır. Ortak girişimlerin kuruluş şekli, çalışma alanları ve nitelikleri ile tabiiyetleri bakımından bir araya gelmeleri, hukuki niteliği ve yapısı, yönetim ve temsili ile sonra ermesi ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Öğretide hâkim olan görüşler, çeşitli yargı kararlarıyla tartışılarak desteklenmiştir.