Theses supervised by Prof. Dr. Muharrem Kılıç
13 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University, Akdeniz University
Hukukta madde ve form dikotomisi
Çalışmamızda hukukta önemli derecede kullanım sıklığına sahip form ve madde kavramlarının belirlenmesi, bu iki kavram arasında form lehine olan hiyerarşik ilişkinin tespiti, bu üstünlüğün sebepleri ve yerindeliğinin analizi amaçlanmıştır. İlk bölümde kavramsal bir analiz yapılarak form ve madde unsurlarının içine hangi özelliklerin girdiğini tespit edilmiştir. Bu amaç doğrultusunda belirlilik ve kesinlik; kavramsallık ve sistemsellik; yazılılık ve kodifikasyon; yöntemsellik ve bilimsellik hukukun formunu oluşturan unsurlar olarak ele alınmıştır. Hukukun maddesinin ise amaç, toplumsal olgu, anlam ve içerik unsurlarından oluştuğu belirtilmiştir. İkinci bölümde, form unsuru olarak tespit ettiğimiz kriterler göz önünde bulundurularak, Roma Hukukunda ve Common Lawda form analizi yapılmıştır. Bu tartışmanın akabinde modern dönemle birlikte form ve madde dikotomisinin oluşmaya başladığı, bir başka deyişle bu düalitede, form kavramın maddeye nazaran üstün kabul edildiği gösterilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümün sonunda, teorik tartışmaların pratik örnekler üzerinden gösterilmesi amacıyla madde yerine forma önem veren bir Yargıtay kararı ve genel olarak tebligat hukukuna ilişkin form ve madde analizi yapılarak, hukukta form unsurunun madde unsuruna üstün olduğuna ilişkin temel tezin desteklenmesi amaçlanmıştır. Üçüncü bölümde ise hukukta form olarak kabul ettiğimiz belirlilik, kesinlik, kavramsallık ve yöntemsellik gibi niteliklerin, çağdaş bilim felsefesi görüşleri doğrultusunda eleştirel analizi konu edinmiştir. Böylece, belirliliğin, kesinliğin ve bilimselliğin sağlanması uğruna madde unsurunun ikinci plana atılmasına rağmen; belirliliğin, kesinliğin ve bilimselliğin ne kadar sağlandığı ya da sağlanamadığı gösterilemeye çalışılmıştır. Çalışmanın sonunda, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerika ve Avrupa'da ortaya çıkan, hukukun formel özelliklerini azaltmaya yönelik gelişmelere değinilmiştir. Ancak bu gelişmeler "alternatif" olma niteliği sebebiyle asıl olan hukuki çözüm mekanizmalarının formel niteliğinde bir değişim sağlamamıştır. Dolayısıyla, anti-formel hukuk hareketlerinin, modern hukukun form unsuruna öncelik veren niteliğinde önemli ölçüde bir değişim yaratmadığı ifade edilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Esas, form, madde, usul.
İmar kirliliğine neden olma suçu
Teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesi, nüfus artışı gibi nedenlerden dolayı çevre kaynaklarının tüketimi hızlanmış, çevrenin dengesi bozulmuş ve böylece çevresel sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Zamanla artan bu sorunlar insan yaşamını tehdit eder hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak çevreye karşı suçlar düzenlenmeye başlamıştır. Bu kapsamda Türk Ceza Kanunu'nda da çevreye karşı suçlar düzenlenmiştir. Çalışma konusunu çevreye karşı suçlardan olan imar kirliliğine neden olma suçu oluşturmaktadır. 5237 sayılı TCK yürürlüğe girene kadar kabahat olarak düzenlenen ruhsatsız yapılaşma, yeni TCK ile birlikte ilk defa suç olarak düzenlenmiştir. Maddede ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapmak, ruhsatsız bina dolayısıyla başlatılan şantiyelere su, telefon ve elektrik bağlanmasına müsaade etmek ve ruhsatsız binalarda sınai faaliyete müsaade etmek suç olarak düzenlenmiştir. Çalışmada öncelikle çevreye karşı suçlarla korunan hukuki değere ilişkin tartışmalara yer verilerek çevre hakkının kapsamı ve mülkiye hakkı ve konut hakkı ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Avrupa Birliği ve çeşitli ülke düzenlemelerinde çevrenin korunması ve imar kirliliğine neden olma suçunun tarihçesi verildikten sonra çevrenin ceza hukuku ile korunması gerekliliği üzerinde durulmuştur. Çevreye karşı fiillerin ceza hukukuna başvurulmadan önce idare hukuku kuralları ile korunduğundan çevreye karşı suçların idare hukukuna bağlılık sorunu kanunilik ilkesi ışığında incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise İmar Kirliliğine Neden Olma suçu unsurlarına ayrılarak detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: İmar, Çevre, Çevreye Karşı Suçlar, Kabahat, Suç, İmar Kirliliği, Çevre Kirliliği, Ceza Hukuku
Pierre Bourdieu düşünümselliğinde devlet ve simgesel şiddet
Bu çalışmanın amacı; Pierre Bourdieu düşünümselliğini ve bu düşünümsellik ile açıklanan devlet ve simgesel şiddeti incelemektir. Simgesel şiddet kavramını, fiziksel olmayan şiddeti açıklamak için kullanan Bourdieu; fiziksel şiddet tekelini devlete teslim eden zihniyetin, simgesel şiddeti de göz önünde bulundurması gerektiğini ifade etmektedir. Bu bakış açsı ile devlet doktrinine yeni bir boyut kazandıran Bourdieu; toplumsal eşitsizliğin kaynağına da simgesel şiddeti yerleştirmektedir. Devlet, insan hakları, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi kavramları araştırmalarının merkezine yerleştiren genel kamu hukuku bilim dalı açısından, simgesel şiddetin meydana getirdiği eşitsizliğin irdelenmesi önem arz etmektedir. Simgesel şiddetin uygulanmasında kullanılan araçların ve simgesel şiddetin etkilerinin incelendiği çalışmada, simgesel düzen ortaya konmaktadır. Anahtar Kelimeler: Pierre Bourdieu, Şiddet, Devlet, Simgesel Şiddet, Simgesel Düzen
Hukuki pragmatizmin temel unsurları
Bu çalışmada hukuk pragmatizmi kuramı, kuramsal temelleri ve uygulama önerileri çerçevesinde ele alınmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde öncelikle hukuk pragmatizminin felsefedeki kökleri ortaya konulacaktır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış bir bilgi felsefesi kuramı olan pragmatizmin temel önermeleri ele alınarak hukuk pragmatizmini de şekillendirmiş olan bu felsefi kuram, çalışmanın amacına uygun olacak şekilde özetlenmiş olacaktır. Bunun ardından ABD hukuk tarihinde gündeme gelmiş olan kuramsal yaklaşım ve tartışmalar kısaca ele alınacaktır. Böylece hukuk pragmatizminin ortaya çıkış sürecinin tarihsel arka planı da özetlenmiş olacaktır. Sonrasında, pragmatizmin ve hukuk pragmatizminin içinde geliştiği fikri ortam olan Metafizik Kulübü ve kulübün üyelerinin hukuk pragmatizmi bakımından önemli olan görüşleri belirtilecektir. Hukuk pragmatizminin kurucuları olan Oliver Wendell Holmes ve John Dewey'in pragmatik yaklaşımlarının ana hatlarının belirtilmesi ile ilk bölüm tamamlanmış olacaktır. Çalışmanın esasına girilecek olan ikinci bölüm, hukuk pragmatizminin genel özelliklerinin, hukuk kuramı alanındaki konumunun ele alınması ile başlamaktadır. Böylece hukuk pragmatizminin hukukun büyük kuramları denilebilecek olan Doğal Hukuk ve Hukuki Pozitivizm kuramları ile ilişkisi ortaya konulmuş olacaktır. Bunun ardından hukuk pragmatizminin esasları başlığı altında, bu hukuk kuramının temel tezleri incelenecektir. Hukuk pragmatizminin temel tezleri olan araçsalcılık, bağlamsalcılık, anti-temelcilik ve perspektivizm tezlerinin ele alınıp açıklanmasından sonra yirminci yüzyılda ortaya çıkmış olan pragmatist hukuk akımları değerlendirilmeye alınacaktır. Hukuki Realizm Akımı, Sosyolojik Hukuk Bilimi Akımı, Eleştirel Hukuk Çalışmaları Hareketi, Feminist Hukuk Çalışmaları Hareketi ve Hukukun Ekonomik Analizi yaklaşımının pragmatik karakterleri incelenecek ve hukuk pragmatizminin esasları bakımından bu akımların birer değerlendirmesi yapılacaktır. Hukuk pragmatizmi akımı dahilinde, yargıcın rolü, hukuk öğretimi ve hukuki akademik çalışmalar konusunda ortaya konulmuş eleştiri ve öneriler doğrultusunda son olarak bu kuramın uygulama önerileri ortaya konularak çalışma tamamlanmış olacaktır.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi çerçevesinde çocuğun ihmal ve istismardan korunma hakkı
Dünya genelinde çocukların büyük bir kısmı, her ortamda ihmale ve istismara maruz kalmaktadır. Sosyolojik ve küresel olgular şeklinde tarif edilen ihmal ve istismar eylemleri, çocuğun fiziksel ve zihinsel bütünlüğüne zarar vermekte ve çocukların haklarından yararlanmasını engellemektedir. Çocukları hak temelli koruma anlayışı ile hazırlanan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun ihmal ve istismardan korunmasında taraf devletleri yükümlü tutmaktadır. Bu çalışmanın amacı söz konusu yükümlülüklerin içeriğini ve kapsamını belirlemektir. Özellikle ihmal ve istismara karşı özel olarak korunması gereken çocuklara değinilerek, devletlerin bu konuda daha hassas olmaları gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca çalışmanın amacına ulaşması için çocuk, çocukluk ve çocuk hakları kavramsal ve tarihsel açıdan incelenmiştir.
Meta-etikten meta-hukuka: Hukuk felsefesinde dışavurumcu bir iz
Çalışmamızda modern dönem ahlâk ve hukuk felsefeleri arasındaki etkileşim hukuki pozitivizmin en önemli temsilcilerinden H.L.A. Hart'ın düşünceleri özelinde incelenmiştir. Ahlâk ve hukuk felsefeleri arasındaki ilişki literatürde çoğunlukla ahlâki faydacılık ve klasik hukuki pozitivizm bağlamında ele alınmaktadır. Araştırmamızda daha yakın bir döneme odaklanılarak modern analitik hukuki pozitivizm üzerindeki, kaynağını ahlâk felsefesinden alan kuramsal etkinin ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, Hart'a modern dönem ahlâk felsefesinde geliştirilen bir yaklaşım olan "meta-etik dışavurumculuğu" atfeden Kevin Toh'un görüşleri hareket noktası seçilmiştir. Hart'a dışavurumculuk pozisyonu, kuramında geliştirdiği "içsel bakış açısı" kavramı aracılığıyla atfedilmektedir. Hart'ın dışavurumculuğunun türüne yönelik görüş ayrılıkları ise meta-etik bilişselcilik ve gayri-bilişselcilik tartışması ekseninde ortaya çıkmaktadır. Öte yandan birtakım yazarlar, Hart'ın görüşleri ile yakın dönem düşünürlerden Simon Blackburn'un "yarı-realist" ve Allan Gibbard'ın "norm-dışavurumcu" yaklaşımları arasında benzerlik kurmaktadır. Anılan yaklaşımlar vasıtasıyla dışavurumculuğun günümüzde bilişselcilik ile gayri-bilişselcilik arasında hibrit bir pozisyona evrildiği söylenebilir. Hart'ın yaşadığı dönemde söz konusu dışavurumcu yaklaşımların bugünkü haline ulaşacak ölçüde gelişmemiş versiyonlarının mevcut olduğu düşünüldüğünde, incelenen yazarların görüşleri çerçevesinde Hart'ın "proto yarı-dışavurumcu" olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyiz. Hart'ın hukuk düşüncesinde "içsel bakış açısı" kavramı aracılığıyla kendisini gösteren dışavurumculuk, modern dönem ahlâk felsefesi ve hukuk felsefesi arasındaki etkileşim noktalarından birisidir. Hukuk felsefesi tartışmalarının normatif düzeyde hukuk ve ahlâk tartışmalarıyla sınırlandığı eleştirileri göz önüne alındığında, ahlâk felsefesi ve hukuk felsefesi arasındaki söz konusu etkileşimin açığa çıkarılması "meta-hukuksal dışavurumculuk" benzeri, doğrudan normatif sorunlara odaklanmayan yeni ve özgün yaklaşımların geliştirilmesinin önünü açmaktadır. Böylelikle "hukuk felsefesinde dışavurumcu bir iz" olarak Hart'ın hukuk teorisi, farklı yaklaşımların "meta-etikten meta-hukuka" taşınmasında öncü rol üstlenmektedir.
Avrupa Birliği müktesebatına uyum sürecinde Türkiye'de kadının siyasal hayata katılımı
Kadınların parlamentoda yer alıp temsil edilmesi demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Kadınlar siyasal haklarını Cumhuriyet'in ilk yıllarında kazanmıştır. İlk olarak seçme hakkı verilmiş, sonrasında da sırayla yerel yönetimlerde ve merkezi yönetimlerde seçilme hakkı verilmiştir. Başlangıçta TBMM'de yer alan kadın milletvekili oranı yüksek iken, günümüzde bu oranlar tatmin edici olmamaktadır. Seçme ve seçilme hakkının yanında siyasal hayata katılım biçimlerinin bir başka yolu da sivil toplum örgütlerine ve siyasi partilere üye olmaktır. Ne yazık ki kadınların bu alanlarda da etkinliği yetersiz düzeydedir. İşte bu düşük seviyedeki siyasal katılım Avrupa Birliği'ne üye olmak isteyen Türkiye'nin önünde bir engeldir. AB, bunu başta ilerleme raporları olmak üzere çeşitli belgelerle dile getirmiştir. Bu sorunun temelinde sosyolojik ve siyasi olmak üzere birtakım nedenler yatmaktadır. Başta yasal değişiklikler olmak üzere uygulamada kalıcılığı sağlayacak önlemler alınmalıdır.
Yasada psikolojik unsur
Bu çalışma, içtihat dışında kalan yasa olgusuna postmodernist bir bakışın sonucudur. Ayrıca bu çalışma yasa koyucuların, çıkardığı veya çıkaracakları yasalar konusunda toplumda rıza üretmeyi amaçladığı gözleminden yola çıkarak, yasaya H.L.A. Hart perspektifinden de bakmıştır. Yasanın tıpkı bir Janus gibi ikinci bir yüzünün olabileceği ileri sürülerek, bu ikinci yüzün görünmeyen fakat hissedilebilen bir niteliği olduğu iddia edilmiştir. Bu kapsamda da yasa, kavramsal ve tarihsel açıdan incelenmiş, konu ile ilgili hukuk felsefesi, sosyolojisi ve antropolojisi literatürü taranmıştır. Elde edilen bulgular sonucunda yasada 'Psikolojik Unsur' adıyla yeni bir yasa unsuru tanımlanarak, bu unsurun hangi metot ve yönlerde yaratılabileceği araştırılmıştır. Buna ek olarak 'Psikolojik Unsurun' gözlemlenebilmesi amacıyla A.B.D. 'Vatanseverlik Yasası', Türkiye 'Vergi Yapılandırma Kanunu', Greenpeace Türkiye 'Senin ki Kaç Santim?' kampanyası ve Fransa 'Sarı Yelekliler Eylemleri', yapı bozum, dilbilim, göstergebilim yöntemleri ile analiz edilmiştir. Özellikle çağdaş kuramsal literatürün araştırılması bu çalışmayı multidisipliner ve farklı hale getirmektedir. Yasa olgusunda psikolojik unsurun ilk defa tanımlanıyor olması ve bu tanımı güçlendirmek için söylem-gösterge analizi yapılması bu çalışmayı özgün kılmaktadır.
Cezanın amacı bakımından koşullu salıverilme
Cezalandırma pratikleri tarihi seyir içerisinde pek çok farklı biçimler almış, nihayetinde ise hürriyeti bağlayıcı cezaların yeni cezalandırma anlayışını en iyi yansıtacak ceza türü olduğu üzerinde uzlaşılmıştır. Cezalandırma anlayışında yaşanan paradigma değişikliğiyle devletler, cezalandırıcı eğilimlerini bir kenara bırakıp suçlunun topluma yeniden katılmasını sağlayacak sistemleri öncelemiştir. Kapatılmanın temel ceza olarak belirlendiği dönemden sonra bu cezalandırma türünde yaşanan aksaklıklar ve ortaya çıkan ihtiyaçlar neticesinde hürriyeti bağlayıcı cezaların yeniden sosyalleştirici hale getirilmesi için reform çalışmaları yürütülmüştür. Tarihin bu noktasında özellikle Kuzey Amerika ve Kuzeybatı Avrupa'da yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler infaz hukukuna yepyeni bir kurum kazandırmıştır: Koşullu Salıverme. Osmanlı Devleti'nde yürütülen modernleşme çabaları ile bu kurum da iktibas edilerek uygulanmaya çalışılmış ancak Batı'daki ideal şekliyle uygulanması için uzun süre beklemek gerekmiştir. Koşullu salıverme, günümüz Türkiye'sinde tüm hükümlüleri ilgilendiren bir hüküm olarak varlığını devam ettirmekte ve zaman zaman farklı ceza politikalarını gerçekleştirmek için bir vasıta olabilmektedir. Bu nedenle kurumun tarihi gelişimi ile cezanın amacı bakımından incelenmesi önem arz etmektedir.
Cezanın amacı bakımından koşullu salıverilme
Cezalandırma pratikleri tarihi seyir içerisinde pek çok farklı biçimler almış, nihayetinde ise hürriyeti bağlayıcı cezaların yeni cezalandırma anlayışını en iyi yansıtacak ceza türü olduğu üzerinde uzlaşılmıştır. Cezalandırma anlayışında yaşanan paradigma değişikliğiyle devletler, cezalandırıcı eğilimlerini bir kenara bırakıp suçlunun topluma yeniden katılmasını sağlayacak sistemleri öncelemiştir. Kapatılmanın temel ceza olarak belirlendiği dönemden sonra bu cezalandırma türünde yaşanan aksaklıklar ve ortaya çıkan ihtiyaçlar neticesinde hürriyeti bağlayıcı cezaların yeniden sosyalleştirici hale getirilmesi için reform çalışmaları yürütülmüştür. Tarihin bu noktasında özellikle Kuzey Amerika ve Kuzeybatı Avrupa'da yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler infaz hukukuna yepyeni bir kurum kazandırmıştır: Koşullu Salıverme. Osmanlı Devleti'nde yürütülen modernleşme çabaları ile bu kurum da iktibas edilerek uygulanmaya çalışılmış ancak Batı'daki ideal şekliyle uygulanması için uzun süre beklemek gerekmiştir. Koşullu salıverme, günümüz Türkiye'sinde tüm hükümlüleri ilgilendiren bir hüküm olarak varlığını devam ettirmekte ve zaman zaman farklı ceza politikalarını gerçekleştirmek için bir vasıta olabilmektedir. Bu nedenle kurumun tarihi gelişimi ile cezanın amacı bakımından incelenmesi önem arz etmektedir.
İdeolojik aygıt olarak Türkiye'de Anayasalar (1982 Anayasası öncesi dönem)
İdeolojik Aygıt Olarak Türkiye'de Anayasalar (1982 Anayasası Öncesi Dönem) Devletin ideolojik aygıtı olarak kurgulanan anayasaların toplumsal kültürün dönüştürülmesinde etkili olup olmadığı Türk anayasal tarihi açısından incelenmiştir. Çalışmada 1876 Osmanlı Anayasası ve 1921, 1924, 1961 Türk Anayasaları ele alınmıştır. İlgili anayasaların uygulandığı dönemlerdeki kültürel dönüşüm ve hukukun rolü dil, din, siyasi haklar ve vatandaşlık alanları temel alınarak araştırılmıştır. Araştırmada Althusser'in devletin ideolojik aygıtları yaklaşımından hareketle yapısalcı kuram esas alınmıştır. Çalışma teorik olarak yapılmıştır. Türkiye'nin anayasal tarihine ilişkin kitaplardan, tarih ve siyaset bilimi kitaplarından, Meclis tutanaklarından, mahkeme kararlarından, internet kaynakları ve gazetelerden yararlanılmıştır. Anayasa, tarih ve siyaset bilimi çalışmalarından çıkarılan sonuçlar toplumsal yapıya ilişkin tespitlerle birlikte değerlendirilmiştir. İncelemede Türkiye'de resmi ideoloji çerçevesinde 1923 yılından başlayarak devletin aygıtları aracılığıyla toplumsal kültürün şekillendirilmeye başlandığı görülmüştür. Bu şekillendirmenin 1924 Anayasası'nın 1937 yılına kadar ihlal edilerek; 1937 yılından sonra ise Anayasa'ya eklenen resmi ideoloji ilkeleri ile doğrudan Anayasa desteği ile devletin ideolojik ve cebri araçları (özellikle de normlar ve mahkemeler) aracılığıyla yürütüldüğü tespit edilmiştir. 1961 Anayasası'na da hazırlandığı dönemden itibaren resmi ideoloji yüklenmiş ve Anayasa ile getirilen vesayet araçları ile toplumun bu ideolojinin dışına çıkması önlenmeye çalışılmıştır.
Amerikan hukuki realizminde hakimin rolü ve nitelikleri
Çalışmamızda 20. yüzyılın en etkili akımlarından olan Amerikan Hukuki Realizmi akımı çerçevesinde öngörülmüş olan, hâkimin rolü ve nitelikleri konusu ele alınmıştır. İlk olarak akımın ortaya çıkmasında hangi dinamiklerin etkili olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Pragmatizm, realizmin formalizme olan eleştirileri, realizmle benzer tezlere sahip görüşler ve realizm-formalizm gerilimine benzer nitelikteki karşı akımlar incelenmiştir. Akımın ortaya çıkmasına sebep olan siyasi ve kültürel iklim de bu kapsamda açıklanmıştır. Realizm mahkeme ve hâkim merkezli bir hukuk teorisi ortaya koymaktadır. Bu nedenle hâkimin rolü hususu akımın temel önermelerinden bağımsız bir şekilde açıklanamaz. Hukuki realizmin hukuk teorisine ilişkin açıklamaları hâkimin rolüyle ilgili birçok ipucu vermektedir. Özellikle hukuki belirsizlik karşısında kural şüphecisi ve olgu şüphecisi yaklaşım, hukukun araç olarak kullanılması ve yeni hukukun yaratılmasına ilişkin açıklamalar öngörülmüş hâkim figürünü ortaya koymaktadır. Hâkimin niteliklerini belirleyebilmek için öncelikle nasıl bir eğitimden geçmesi gerektiği ortaya koyulmalıdır. Çalışmamızda realistlerin eleştirdikleri ve önerdikleri eğitim sistemi açıklandıktan sonra Amerikan Hukuki Realizminin ortaya koymuş olduğu perspektiften hâkimin hangi niteliklere sahip olması gerektiği açıklanmıştır. Buna göre hukuki realizm sosyal bilimlere ilgisi olan, ahlaklı ve yenilikçi bir hâkim profili çizmektedir. Çalışmamızın son bölümünde yargı kararları ışığında realizmin öngörmüş olduğu hâkimin rolü ve nitelikleri incelenecektir. Belirlemiş olduğumuz rollerin ve niteliklerin yargı kararlarında nasıl somutlaştığı ve bu somutlaşmanın sonuçları incelenecektir.
İstihdamda kadın-erkek eşitliği ve kadına yönelik ayrımcılık yasağı
Kadının yaratılış öyküsünden türeyen çoğu rivayete, Antik Yunan'ın eşitsizlikçi toplum düşüncesinden Orta Çağ'ın kadını kötülük ve şeytanilik ile özdeşleştiren düşünce biçimine kadar kadının ikincil konumda ve aşağı görülmesine neden olan tüm sebeplerin etkisiyle kadına ne aile içerisinde ne de toplumsal hayatta erkeklerle eşit haklar verilmiş, babasının ya da eşinin tahakkümü ve denetimi altında yaşayan kadın eve mahkûm edilerek temel görevinin eş olmak ve annelik kabulüyle yaşayabilmiştir. İlkel devirlerde erkeklere ailenin geçimini sağlamak üzere avcılık görevi düşerken kadın çocuk bakımı ve çocuğun yetiştirilmesi, yemek ve temizlik yapmanın yanı sıra tarımsal faaliyetlerde bulunma görevlerini yerine getirmiştir. İlerleyen dönemlerde sanayileşmenin getirisiyle insan gücüne duyulan ihtiyaç neticesinde kadın da üretim faaliyetlerine katkıda bulunmuş, yaşanan savaşlarda hem erkeklerin eksik kalan rollerini yerine getirmiş hem de savaşta askerlere yardım etmiştir. Toplumsal hayatın yanı sıra çalışma yaşamında da uğradıkları eşitsiz ve ayrımcı tutumlar/muameleler nedeniyle dezavantajlı durumda olan kadınlar hak ettikleri konumlara gelememiş, çalışma yaşamında var olabilmek için büyük fedakârlıklar yapmak durumunda kalmışlardır. Dolayısıyla bu eşitsizlikçi ve ayrımcı muamelelerin önlenmesi, fiili eşitliğin sağlanabilmesi amacıyla kadınların değer ve öneminin farkındalığını artıran, kadın-erkek eşitliğini sağlayan çok daha kapsamlı düzenlemelere, uygulamalara ve politikalara ihtiyaç duyulmuştur. Bu uğraş, istihdamda ve tüm çalışma sürecinde kadın-erkek eşitliğinin ve kadına yönelik ayrımcılığın eşitlik teorileri ve ayrımcılık kavramı üzerinden değerlendirilmesi çalışmasıdır. Çalışmada amaçlanan, bazı ulusal ve uluslararası belgelerin oluşumuna esas teşkil eden eşitlik ve ayrımcılık yasağı normlarının çalışma yaşamındaki görünümünün "kadın" bakımından incelenmesi ve bu normların yasal düzenlemelerin yanı sıra Ülkemiz politika belgelerine nasıl yansıtıldığının tespit edilmesidir. Çalışmada ayrıca Ülkemiz yargı mekanizmasının ve insan hakları kurumlarının "eşitlik" ve "ayrımcılık yasağı" kavramlarını kadın istihdamı açısından nasıl değerlendirdiklerinin tahlili yapılarak çalışma yaşamında kadınların karşılaştıkları zorluklara yer verilecektir.