Theses supervised by Prof. Dr. Mustafa Koç
19 theses · Eskişehir Osmangazi University, Düzce University, Gümüşhane University, Fırat University
Manevi danışmanlık ve rehberlik tekniği olarak nefs psikoterapisinde infak ve isar deneyimi üzerine nitel bir araştırma
Bu nitel araştırma, manevi danışmanlık ve rehberlikte nefs psikolojisi ekolü ve nefs psikoterapisi tekniğinin teorik ve pratik boyutlarını kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Nitel metodoloji kapsamında nefs psikoterapistleriyle (n=6) yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak açık uçlu sorularla (n=40) toplanan veriler, kategorisel analiz yöntemiyle detaylı bir şekilde incelenmiştir. Teorik çerçevesinde manevi danışmanlık ve rehberliğin yanı sıra nefs psikolojisi ile nefs psikoterapisine ilişkin kavramsal bilgilerin verildiği ve manevi danışmanlık ve rehberlik tekniği olarak nefs psikoterapisinde infak ve isar deneyiminin önemi ve değerinin vurgulandığı araştırmanın nitel uygulama kısmında ise çalışmanın metodolojik bilgilerinin yanı sıra elde edilen nitel bulguların analizleri ve yorumları yer almıştır. Bu nitel araştırmada sonuç olarak; (i) nefs psikolojisinin, bireyin içsel dünyasına odaklanıp Doğu ve Batı arasında adeta bir köprü işlevi görerek dinamik, geleneksel ve bütüncül bir yaklaşım benimsediği; (ii) nefs psikolojisinde yer alan infak ve isar deneyimlerinin, manevi danışmanlık ve rehberlik süreçlerinde destekleyici ve yol gösterici bir rol üstlenip kültürel perspektiften çatı kavramlar oluşturduğu; dolayısıyla, manevi danışmanlık ve rehberlikte nefs psikolojisinde yer alan infak ve isar deneyimlerinin, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli faydalar sağlayabilecek potansiyele sahip olduğu; (iii) hem bireysel hem de teorik düzeyde bireyin manevi ve kültürel kimliğini kapsamlı bir şekilde ele alarak toplumdaki her türlü bireyi kapsayıcı ve herkese hitap edebilen evrensel bir alan olduğu; (iv) nefs psikolojisinin danışanın alan el konumundan veren el konumuna yükselmesinde rüyaların danışana bireysel yaklaşımda bulunduğu; (v) nefs psikoterapisindeki infak ve isar deneyiminin iyileşme sürecini hızlandırmada destekleyici ve tamamlayıcı bir unsur olarak bireylerin terapötik sürecini desteklemede etkili ve değerli bir terapi yöntemi olduğu saptanmıştır. Nefs psikolojisi ve psikoterapisinde yer alan infak ve isar deneyimlerinin manevi danışmanlık ve rehberlikte önemli bir yer tuttuğunu gösteren bu araştırmada, adı geçen ekol ile tekniğin özellikle Türk manevi danışmanlık ve rehberlik araştırma ve uygulamalarında etkin bir şekilde kullanılabileceği önerilmektedir.
Manevi danışmanlık ve rehberlikte nefs psikolojisi ve nefs psikoterapisi: Teorik ve uygulama boyutları üzerine nitel bir araştırma
Bu nitel araştırma, manevi danışmanlık ve rehberlikte nefs psikolojisi ekolü ve nefs psikoterapisi tekniğinin teorik ve pratik boyutlarını kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Nitel metodoloji kapsamında nefs psikoterapistleriyle (n=6) yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak açık uçlu sorularla (n=40) toplanan veriler, kategorisel analiz yöntemiyle detaylı bir şekilde incelenmiştir. Teorik çerçevesinde manevi danışmanlık ve rehberliğin yanı sıra nefs psikolojisi ile nefs psikoterapisine ilişkin kavramsal bilgilerin verildiği araştırmanın nitel uygulama kısmında ise çalışmanın metodolojik bilgilerinin yanı sıra elde edilen nitel bulguların analizleri ve yorumları yer almıştır. Bu nitel araştırmada sonuç olarak; (i) nefs psikolojisinin, kültürel ve dinsel bağlamları dikkate alınarak bütüncül bir yaklaşım benimsediği ve kişisel gelişim ile bireysel potansiyel vurgulanarak bireyin manevi ve kültürel kimliğinin kapsamlı bir şekilde ele alındığı; (ii) nefs psikoterapisinde infak ve îsar, niyet, empati ve pro-sosyal davranışlar gibi olguların yanı sıra rüya analizi ve sembollerin kullanımının önemli bir yer tuttuğu; terapi sürecinde danışana derin bir empati ve kişiye özgü bir yaklaşımla müdahale edilerek, danışanın iyileşme sürecinin etkin bir şekilde desteklendiği; (iii) manevi danışmanlık ve rehberlik ile nefs psikolojisi arasında teori ve pratik bütünlüğü, eğitim ve bilgi alanındaki yetkinlik ve süreç odaklı yaklaşım nedeniyle güçlü bir etkileşim bulunduğu; dolayısıyla bu iki alanın, hem teorik temelleri hem de uygulama becerilerini dikkate alarak, bireylerin manevi ve psikolojik ihtiyaçlarının daha etkin bir şekilde karşılanmasına yardımcı olduğu; (iv) nefs psikolojisinin, manevi danışmanlık ve rehberlik süreçlerinde destekleyici ve yol gösterici bir rol üstlenip kültürel perspektiften çatı kavramlar oluşturduğu; dolayısıyla, manevi danışmanlık ve rehberlikte nefs psikolojisinin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli faydalar sağlayabilecek potansiyele sahip olduğu; (v) nefs psikoterapisinin manevi danışmanlık ve rehberlik alanına entegrasyonunda, manevi boyutun geliştirilmesi ve pratik uygulamaların standartlarının belirlenmesinin büyük önem taşıdığı saptanmıştır. Nefs psikolojisi ve psikoterapisinin manevi danışmanlık ve rehberlikte önemli bir yer tuttuğunu gösteren bu araştırmada, adı geçen ekol ile tekniğin özellikle Türk manevi danışmanlık ve rehberlik araştırma ve uygulamalarında etkin bir şekilde kullanılabileceği önerilmektedir.
Manevi danışmanlık ve rehberlik tekniği olarak nefs psikoterapisinde kutsal toprak deneyimi üzerine nitel bir araştırma
Bu nitel araştırma, manevi danışmanlık ve rehberlik tekniği olarak nefs psikoterapisinde kutsal toprak deneyiminin teorik ve pratik boyutlarını kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Nitel metodoloji kapsamında nefs psikoterapistleriyle (n=6) yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak açık uçlu sorularla (n=40) toplanan veriler, kategorisel analiz yöntemiyle detaylı bir şekilde incelenmiştir. Teorik çerçevesinde manevi danışmanlık ve rehberliğin yanı sıra nefs psikolojisi, nefs psikoterapisi ile kutsal toprak deneyimine ilişkin kavramsal bilgilerin verildiği araştırmanın nitel uygulama kısmında ise çalışmanın metodolojik bilgilerinin yanı sıra elde edilen nitel bulguların analizleri ve yorumları yer almıştır. Bu nitel araştırmada sonuç olarak; (i) nefs psikolojisinin, insan için en uygun yapılanma ve kainatın kodu olduğu, danışanı ve terapisti kulluk bilincinden ayırmayıp kapsayıcı ve kuşatıcı bir biçimde bütünü içine aldığı; (ii) nefs psikoterapisinde, nefsin yapısını maneviyat üzerinden belirlediği, bireyin tekamül ve varoluşun ferahlığına odaklandığı; dolayısıyla dinamik bir psikoterapi ekolü olarak danışanın iyileşme sürecinin etkin bir şekilde desteklendiği; (iii) nefs psikoterapisinin, manevi danışmanlık ve rehberlik alanında esnek ve uyarlanabilir bir yaklaşım olduğu aynı zamanda evrensel ve kültürler arası uygulanabilirliği; dolayısıyla bu iki alanın, hem teorik temelleri hem de uygulama becerilerini dikkate alarak, bireylerin manevi ve psikolojik ihtiyaçlarının daha etkin bir şekilde karşılanmasına yardımcı olduğu; (iv) nefs psikoterapisinde kutsal toprak deneyiminin terapötik etkilerinin yön değişimi-niyet ve kararlılık, rabıta kurma ve manevi bağlantı, bireyin geri çekilmesi ve içsel dönüşüm yaşadığı; dolayısıyla, nefs psikoterapisinde kutsal toprak deneyimi, bireysel açıdan önemli faydalar sağlayabilecek potansiyele sahip olduğu; (v) nefs psikoterapisinde kutsal toprak deneyiminin manevi danışmanlık ve rehberlik alanına entegrasyonunda, psikoloji ve ilahiyat alanının yeterli düzeyde öğrenilerek uygulamaların standartlarının belirlenmesinin, kutsal toprak deneyimi öncesi-sonrası ölçme ve değerlendirme araçlarının geliştirilerek takip edilmesinin büyük önem taşıdığı saptanmıştır. Nefs psikoterapisinde kutsal toprak deneyimi, manevi danışmanlık ve rehberlikte önemli bir yer tuttuğunu gösteren bu araştırmada, adı geçen ekol ile tekniğin özellikle Türk manevi danışmanlık ve rehberlik araştırma ve uygulamalarında etkin bir şekilde kullanılabileceği önerilmektedir.
Duygu odaklı terapi yönelimli psiko-eğitim programının özel (üstün) yetenekli öğrencilerin öz-yeterlikleri üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, duygu odaklı terapi yaklaşımına dayalı psiko-eğitim programının, özel (üstün) yetenekli öğrencilerin öz-yeterlik düzeylerini geliştirmedeki etkililiğinin incelenmesidir. Bu maksatla araştırma fen lisesi veya seviyesindeki anadolu liselerinde öğrenim gören üstün yetenekli öğrencilerle gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu çalışma ile ülkemizin geleceğinde büyük bir etkiye sahip olacağı değerlendirilen üstün yetenekli öğrencilerin potansiyellerini tam olarak kullanabilmelerini sağlayabilmek maksadıyla öz-yeterliklerinin artırılması hedeflenmiştir. Araştırma, 2021-2022 eğitim-öğretim döneminde İzmir Atatürk Lisesi, Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Kız Lisesi ve Cihat Kora Anadolu Lisesinde öğrenim gören üstün yetenekli öğrencilerle yürütülmüştür. Araştırmada, uygulanan psiko-eğitimin üstün yetenekli öğrencilerin "öz-yeterlik düzeyleri" üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla öntest, sontest ve izleme testinden oluşan, deney ve kontrol gruplu 2x3'lük deneysel desen kullanılmıştır. Deneysel araştırmanın çalışma grubunu, 10 (4 kız, 6 erkek); kontrol grubunu ise 12 (6 kız, 6 erkek) üstün yetenekli öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama araçları olarak Kişisel Bilgi Formu ve Öz-Yeterlik Ölçeği kullanılmıştır. Deney grubuna toplam on bir haftalık duygu odaklı terapi yönelimli psiko-eğitim uygulanmıştır. Belirlenen deneysel desen çerçevesinde on bir hafta süren psiko-eğitimin başında ön test, bittikten sonra ise son test her iki gruba da uygulanmıştır. Ayrıca psiko-eğitim bitiminden sekiz hafta sonra iki gruba da izleme testi uygulanmıştır. Verilerin analizinde Mann Whitney U ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi kullanılmış ve sonuçlar SPSS 25 programında analiz edilmiştir. Verilerin analizi neticesinde hem son test hem de izleme testi puan ortalamalarına göre deney grubundaki öğrencilerin sosyal öz-yeterlik alt boyutundaki ortalamalarının kontrol grubundaki öğrencilere göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu; ancak aynı gruba yapılan tekrar ölçümler neticesinde, deney grubundaki üstün yetenekli öğrencilerin öz-yeterlik ölçeğinin üç alt boyutunda da ön test ve son test puanları arasında anlamlı bir fark olmadığı gözlemlenmiştir. Yapılan deneysel çalışma neticesinde elde edilen verilerin üstün yetenekli öğrenciler başta olmak üzere tüm öğrencilerin öz-yeterliklerinin artırılması konusunda bir farkındalık yaratacağı, ayrıca üçüncü kuşak terapilerden olan duygu odaklı terapinin çeşitli alanlardaki etkililiğine de bir katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Duygu Odaklı Terapi, Özel (Üstün) Yetenekli, Öz-Yeterlik
Öğrenme stili ve öz düzenleme beceri düzeyinin başarı hedefleri üzerindeki etkisi
Bu araştırmanın amacı; üniversite öğrencilerinin öğrenme stili ve öz düzenleme becerisi ile başarı hedef yönelimleri arasındaki ilişkileri, bununla beraber başarı hedef yönelimlerinin; cinsiyet, akademik başarı algısı, ebeveyn öğrenim durumu ve sosyoekonomik düzey gibi değişkenler açısından nasıl farklılaştığı incelenmektir. Araştırmanın çalışma grubunu Türkiye de bulunan yükseköğretim kurumlarında öğrenimine devam eden 300 gönüllü üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Veriler online form üzerinden sosyal medya aracılığıyla toplanmıştır. Araştırma verileri; Demografik Bilgi Formu, Maggie Mcvay Lynch Öğrenme Stili Ölçeği, Öz-Düzenleme Ölçeği ve 2x2 Başarı Yönelimleri Ölçeği ile toplanmıştır. Araştırmada incelenmek üzere toplanan verilerin analizi, SPSS 24.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Ulaşılan bulgular %95 güven aralığı ve .05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılıma sahip olup olmadığı tespit edildikten sonra demografik verilerin analizi yapılmıştır. Bağımsız gruplar t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Analizler sonucunda farklılığa sebep olan grubu bulmak adına Post-hoc Testi yapılmıştır. Örneklem büyüklüklerine göre uygun olan Post-Hoc testleri kullanılmıştır. Öğrenme stili ile başarı yönelimleri arasında yine öz düzenleme ile başarı yönelimleri arasında bir ilişki olup olmadığı Korelasyon analizi ile incelenmiştir. Öğrenme stili ve öz düzenleme becerisinin başarı yönelimlerine etkisi Regresyon analizi ile tespit edilmiştir. İncelenen demografik değişkenlerden; cinsiyet, akademik başarı algısı, babanın öğrenim durumu ve sosyoekonomik düzeye göre başarı yönelimleri alt boyutlarında anlamlı farklılık görülürken sınıf düzeyi ve anne öğrenim durumuna göre bir farklılık olmadığı bulunmuştur. Öğrenme stili ile başarı yönelimleri arasındaki ilişkilere bakıldığında; öğrenme yaklaşma ve öğrenme kaçınma başarı yönelimi arttıkça görsel, işitsel ve kinestetik öğrenme stilinin arttığı bulunmuştur. Performans yaklaşma başarı yönelimi arttıkça işitsel ve kinestetik öğrenme stilinin, performans kaçınma başarı yönelimi arttıkça görsel, işitsel ve kinestetik öğrenme stilinin arttığı görülmektedir. Öz düzenleme ile başarı yönelimleri arasındaki ilişkilere bakıldığında; öğrenme yaklaşma başarı yönelimi arttıkça öz pekiştirme ve öz izleme becerisi artarken öz değerlendirme becerisi azalmaktadır. Öğrenme kaçınma başarı yönelimi arttıkça öz pekiştirme becerisi artarken öz izleme becerisi azalmaktadır. Performans yaklaşma ve performans kaçınma başarı yönelimi arttıkça öz izleme becerisi azalırken öz değerlendirme becerisi artmaktadır. Üniversite öğrencilerinin öğrenme stilleri ve öz düzenleme becerilerinin başarı yönelimlerini (öğrenme yaklaşma, öğrenme kaçınma, performans yaklaşma ve performans kaçınma) yordama düzeyini belirlemek için yapılan çoklu regresyon analizi sonuçlarına göre; Bağımsız değişkenlerin öğrenme yaklaşma başarı yönelimindeki varyansın % 34' ünü, öğrenme kaçınma başarı yönelimindeki varyansın % 21' ini açıkladığı görülmektedir. Ulaşılan diğer sonuçlara göre; bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken olan performans yaklaşma başarı yönelimindeki varyansın % 12' sini, performans kaçınma başarı yönelimindeki varyansın % 20' sini açıkladığı bulunmuştur. Sonuç olarak öğrenme stili, öz düzenleme ve başarı yönelimleri arasında ilişki olduğu, öğrenme stili ve öz düzenlemenin başarı yönelimlerini yordadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Öğrenme Stili, Öz Düzenleme, Başarı Yönelimleri.
Üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılığın çeşitli değişkenlere göre incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılık düzeylerini belirlemektir. Araştırmanın bir diğer amacı ise, üniversite öğrencilerinin psikolojik dayanıklılık düzeyleri eğitsel, sosyal ve kişisel faktörlere göre farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemektir. Araştırmada Psikolojik dayanıklılık bağımlı değişken, eğitsel, sosyal ve kişisel faktörler ise bağımsız değişken olarak alınmıştır. Bağımlı değişkenin düzeyi ve bağımlı değişkenin bağımsız değişkenlere nasıl farklılaştığını belirlemeyi amaçladığında araştırma ilişkisel tarama yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya katılan bireyleri 681'i (%69,9) kadın ve 293'ü (%30,1) erkektir. Katılımcıların 449'u (% 46,1) 18-20 yaşa arası, 483'ü (%49,6) 21-23 yaş arası ve 42'si (%4,3) 24 ve üzeri yaşa sahiptir. Araştırmanın evrenini Sakarya Üniversitesi'nde öğrenim gören öğrenciler oluşturmaktadır. Uygun örnekleme yöntemiyle gönüllülük esasına dayalı olarak katılımcılara ulaşılmıştır. Araştırmada veriler kişisel bilgi formu (KBF) ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçekleri ile elde edilmiştir. Veriler bağımsız gruplarda t testi ve ANOVA analizi yöntemleriyle analiz edilmiştir. Verilerin analizi için uygun istatistik paket programı kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda; üniversite öğrencilerinin psikolojik dayanıklılık düzeyleri orta düzeydedir. Üniversite kadın öğrencilerin psikolojik dayanıklılık düzeyleri erek öğrencilerden daya yüksektir. Üniversite öğrencilerinin psikolojik dayanıklılık düzeyleri yaşa bağlı olarak farklılaşmaktadır. Bu fark yaş aldıkça psikolojik dayanıklılığın düşmesi şeklindedir. Mesleki eğitim programını tercih sıralamasına göre öğrencilerin psikolojik dayanıklılık düzeylerinin farklılaştığı bulunmuştur. Bir işi severek yapmanın psikolojik dayanıklılığı artırdığı söylenebilir. Öğrenim gördüğü mesleki eğitim programından memnun olan üniversite öğrencilerinin psikolojik dayanıklılık düzeyleri memnun olmayanlara göre daha yüksektir. Üniversiteden memnun olan öğrencilerin psikolojik dayanıklılık düzeyleri daya yüksektir.
Akılcı duygusal davranışçı terapi kuramına dayalı psikoeğitim programının sınav kaygısı düzeyine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, ADDT kuramına dayalı psikoeğitim programının sınav kaygısı düzeyine etkisinin incelenmesidir. Aynı zamanda katılımcılar demografik değişkenlere göre listelenmiştir. Bu bağlamda çalışma 2x3'lük ön test- son test- izleme testi ölçümlü deney-kontrol grubundan oluşan deneysel model ile yürütülmüştür. Araştırmanın örneklem grubunu 17-20 yaş aralığında İstanbul'da özel bir öğretim kurumunda eğitim gören 21 (14 kadın, 7 erkek) öğrenci oluşturmaktadır. Deney ve kontrol grubu seçkisiz atama yöntemi ile oluşturulmuştur. Çalışmaya ait demografik veriler araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Bilgi Formu ile sınav kaygısı düzeyi ise Friedben Sınav Kaygısı Ölçeği (FSKÖ) ile toplanmıştır. Deney grubuna 8 oturumluk ADDT kuramı temelli psikoeğitim programı uygulanırken, kontrol grubuna bir uygulama yapılmamıştır. Verilerin analizi SPSS 25.0 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin çarpıklık ve basıklık katsayılarına bakılarak normal dağıldığı saptanmıştır. Bağımsız gruplar t- testi, tekrarlı ANOVA ve faktöriyel ANOVA ile ölçümler ve gruplar arası farkın anlamlılığına yönelik analizler yapılmıştır. Çalışmanın bulguları, ADDT kuramına dayalı psikoeğitim programının sınav kaygısı düzeyine etkisinin deney grubu lehine anlamlı olduğu sonucunu vermiştir. ADDT temelli psikoeğitim programına katılan deney grubu öğrencilerinin sınav kaygısı ön test puan ortalamasının istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı sonucuna varılmıştır. Deney grubu son test puan ortalaması ve izleme testi puan ortalaması deney grubu ön test puan ortalamasından düşüktür ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Kontrol grubu ön test ve son test puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak kontrol grubu ön test sınav kaygısı puan ortalaması ve izleme testi sınav kaygısı puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu sonucuna varılmıştır. Araştırmadaki bu bulgular ışığında ADDT temelli psikoeğitim programının sınav kaygısını azaltmada etkili olduğu, üniversite sınavına hazırlanan öğrencilere ve bu alanda yapılan diğer çalışmalara katkı sağlayacağı saptanmıştır. Son olarak çalışmada ulaşılan bulgular yapılan diğer çalışmalar bağlamında tartışılarak uygulayıcılara ve ileride yapılacak yeni çalışmalara yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Yetişkinlerde bağlanma stilleri, duygusal şemalar ve duyguları ifade etme arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmadaki temel amaç, yetişkinlerin bağlanma stillerinin ve duygusal şemalarının, duyguları ifade etme becerileri ile ilişkisini incelemektir. Bunun yanı sıra araştırmanın değişkenlerinin cinsiyet, ilişki durumu, eğitim durumu, yaş gibi demogrofik değişkenler açısından incelenmesi bir diğer amaçtır. Araştırmada duyguları ifade etme bağımlı değişken, bağlanma stilleri ve duygusal şemalar bağımsız değişken olarak incelenmiştir. Araştırmaya 18-58 yaş arası, 374 yetişkin katılım sağlamıştır. Katılımcılardan 286'sı kadın (%76,5), 88'i erkektir (%23,5). Araştırmanın örneklemi uygun örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Duyguları İfade Etme Ölçeği, Leahy Duygusal Şemalar Ölçeği ve Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Verilerin analizleri IBM SPSS 25.0 paket programıyla yapılmıştır. Veri analiz teknikleri olarak; pearson momentler çarpımı korelasyon katsayısı, çoklu regresyon analizi, ANOVA ve bağımsız gruplar t testi kullanılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre duyguları ifade etme düzeyinin açıklanmasında, bağlanma stilleri ve duygusal şemalardan oluşan çoklu regresyon modeli anlamlıdır. Bu bulguya göre bağlanma stilleri ve duygusal şemalar, duyguları ifade etme düzeyini anlamlı derecede yordamakta ve duyguları ifade etmeye ait varyansın %22'sini açıklamaktadır. Duyguları ifade etme ölçeğinden alınan toplam puan ve güvenli bağlanma arasında olumlu yönde bir ilişki bulunurken diğer bağlanma stilleri ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Olumlu, olumsuz ve yakınlık duygularının ifadesi alt boyutları ile güvenli bağlanma arasında pozitif yönde; yakınlık duygularını ifade etme ile kaygılı kararsız bağlanma stili arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki vardır. Bağlanma stilleri, duyguları ifade etme ölçeğinden alınan toplam puan ve alt boyutlardan alınan puan ile duygusal şemalar arasında anlamlı ilişkiler olduğu saptanmıştır. Duyguları ifade etme ve alt boyutlarının cinsiyete göre farklılaşmadığı ancak ilişki durumu, eğitim durumu va yaş değişkenlerine göre farklılaşmalar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. İlişkisi olmayanların olanlara göre olumlu duyguları ifade etme düzeyi, ilişkisi olanların ise olmayanlara göre olumsuz ve yakınlık duygularını ifade etme düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Duyguları ifade etme puan ortalamaları eğitim durumuna göre lise ve lisansüstü mezunları arasında lisansüstü mezunları lehine anlamlı bir farklılık göstermiştir. Yaş grubu 26-30 olan katılımcıların duyguları ifade etme düzeyleri, yaş grubu 31 ve üstü olanlara göre anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca araştırmanın bağımsız değişkenlerinde de demografik değişkenlere göre anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilmiştir.
Enneagram mizaç tipleri ile bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenlere göre incelenmesi
Araştırmada temel amaç, enneagram mizaç tipleri ve bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. İkinci amaç ise; enneagram mizaç tipleri ve bağlanma stillerinin demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesidir. Araştırmanın örneklemi; uygun örnekleme yöntemi ile seçilmiş olup, 188 kadın ve 90 erkek olmak üzere 278 kişiden oluşmaktadır. Enneagram mizaç tiplerine ilişkin veriler "Enneagram Kişilik Ölçeği", bağlanma stillerine ilişkin veriler "Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği" ile toplanmıştır. Araştırmanın problem cümleleri doğrultusunda nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Enneagram Kişilik Ölçeği'nin alt boyutlarını tip 1, tip 2, tip 3, tip 4, tip 5, tip 6, tip 7, tip 8 ve tip 9; Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği'nin alt boyutlarını ise güvenli bağlanma, kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma oluşturmaktadır. Cinsiyet değişkenine göre; Enneagram mizaç tiplerinden tip 1, tip 3, tip 5, tip 7 ve tip 8 alt boyutları cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılaşmaktadır. Bağlanma stillerinde kaçıngan bağlanma alt boyutunda cinsiyete göre anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Araştırma verileri Pearson Korelasyon Analizi, Bağımsız Gruplar t Testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; Ennagram mizaç tiplerinden tip 1 alt boyutu ile bağlanma stillerinden kaygılı bağlanma alt boyutu arasında, tip 2 ile güvenli bağlanma alt boyutu arasında, tip 3 ile güvenli bağlanma alt boyutu arasında, tip 4 ile güvenli bağlanma alt boyutu arasında, tip 5 ile kaçıngan ve kaygılı bağlanma alt boyutları arasında, tip 6 ile kaygılı bağlanma alt boyutu arasında, tip 7 ile güvenli ve kaçıngan bağlanma alt boyutları arasında, tip 8 ile kaçıngan bağlanma alt boyutu arasında ve tip 9 ile güvenli bağlanma at boyutu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın bağlamında tartışılmış ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Kişilik, Mizaç, Enneagram, Bağlanma Stilleri.
Çevrimiçi oyun bağımlılığı ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide duygusal şemaların aracılık etkisi
Bu araştırmada, çevrimiçi oyun oynayan üniversite öğrencilerinin çevrimiçi oyun bağımlılığı düzeyleri ile yaşam doyumu, duygusal şemalar ve demografik özellikleri (cinsiyet, yaş, üniversite, aile sosyo-ekonomik düzeyi) arasındaki ilişkiler ilişkisel tarama modeliyle incelenmiştir. Araştırmada ayrıca, çevrimiçi oyun bağımlılığı ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide duygusal şemaların aracılık etkisi yapısal eşitlik modeli ile incelenmiştir. Araştırmanın çalışma grubu 549 çevrimiçi oyun oynayan üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırmada çevrimiçi oyun bağımlılığı ile ilgili bilgiler "Çevrimiçi Oyun Bağımlılığı Ölçeği", yaşam doyumu ile ilgili bilgiler "Yaşam Doyumu Ölçeği", duygusal şemalar ile ilgili bilgiler "Leahy Duygusal Şema Ölçeği" ile toplanmıştır. Bazı değişkenlere (cinsiyet, yaş, üniversite, aile sosyo-ekonomik düzeyi) ilişkin veriler ise araştırmacı tarafından hazırlanan "Kişisel Bilgi Formu" ile toplanmıştır. Araştırmanın hipotezlerini test etmek amacıyla, araştırma verileri korelasyon analizi, regresyon analizi, t testi ve tek yönlü varyans analizleri yapılmıştır. Ayrıca çevrimiçi oyun bağımlılığı ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide duygusal şemaların aracılık etkisini incelemek amacıyla yapısal eşitlik modellemesi yapılmıştır. Araştırma sonucunda, çevrimiçi oyun bağımlılığı düzeyi ile duygulara karşı zayıflık, akılcılık isteği, farklılık, süreklilik, onaylanma, duyguları zararlı görme ve suçluluk duygusal şemaları arasında pozitif, düşük düzeyde ve istatistiksel açıdan anlamlı bir korelasyon olduğu, anlaşılabilirlik, duygulardan kaçınma ve duyguları inkar duygusal şemaları ile negatif, düşük düzeyde ve istatistiksel açıdan anlamlı korelasyonlar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Üniversite öğrencilerinin yaşam doyumu düzeyleri ile anlaşılabirlik ve hisleri kabullenme duygusal şemaları ile pozitif ve orta düzeyde, kontrol edilmezlik, akılcılık isteği, duyguları inkar, uzlaşma ve duyguları zararlı görme duygusal şemaları ile pozitif, düşük düzeyde ve istatistiksel açıdan anlamlı korelasyon olduğu, ruminasyon, farklılık ve süreklilik duygusal şemaları ile negatif, düşük düzeyde ve istatistiksel açıdan anlamlı korelasyonlar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmada ayrıca, çevrimiçi oyun bağımlılığı ile yaşam doyumu arasındaki ilişkide duygusal şemaların tam aracılık etkisine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmada, erkek öğrencilerin kız öğrencilere göre çevrimiçi oyun bağımlılığı düzeylerinin anlamlı bir şekilde yüksek olduğu ve aile sosyo-ekonomik düzeyi üst gelir grubunda yer alan öğrencilerin alt ve orta gelir grubunda yer alan öğrencilere göre çevrimiçi oyun bağımlılığı düzeylerinin anlamlı bir şekilde yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Ebeveynlerin çocuklarıyla arasındaki bağlanma sürecini etkileyen kişilik ve çocukluk travmaları faktörlerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı ebeveynlerin yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi ve sahip olunan çocuk sayısı değişkenleri, kişilik özellikleri ve çocukluk çağı travmaları birlikte, ebeveynlerin bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Tarama modeli ile en az bir çocuğu olan 326 (257 kadın, 69 erkek) ebeveyne sosyodemografik bilgi formu ile birlikte Beş Faktör Kişilik Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği uygulanmıştır. Bu çalışmanın analizi için SPPS-25.0 programı kullanılmıştır. Veri sayısı 30'dan fazla olduğundan Kolmogorov-Simirnov (Lilliefors) testi sonucu incelenmiş olup, çalışmada parametrik testlerden ilişkisiz örneklemler için t-testi ve tek faktörlü varyans analizi (Oneway ANOVA), çoklu regresyon analizi ve korelasyon ilişki testleri kullanılmıştır. Sonuçlara bakıldığında, yumuşak başlılık ve öz denetimlilik kişilik özelliklerinin ebeveynlerin güvenli bağlanma stili üzerinde önemli ve anlamlı bir etkisinin olduğu bulunmuştur. Ebeveynlerin kişilik özellikleri ve çocukluk çağı travmaları birlikte incelendiğinde, ebeveynlerin kaygılı-kaygısız bağlanma stili ile orta düzeyde ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Farklı yaşlardaki ebeveynlerin bağlanma stillerinin benzer olduğu, kadın ve erkek ebeveynlerin bağlanma stillerinin benzer olduğu, ebeveynlerin bağlanma stilleri arasında ebeveynlerin medeni durum değişkeni bakımından anlamlı bir farkın sadece kaçınan bağlanma stiline sahip ebeveynlerin arasında olduğu bulunmuştur. Ebeveynlerin nörotiklik kişilik özelliği ile çocukluk çağı travmaları arasında ise pozitif bir ilişki bulunmuştur. Ebeveynlerin güvenli bağlanma stili ile dışa dönüklük, yumuşak başlılık, öz denetimlilik ve deneyime açıklık kişilik özellikleri arasında düşük düzeyde fakat pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Ebeveynlerin kaygılı kaygısız bağlanma stili ile nörotiklik kişilik özelliği arasında düşük düzeyde fakat pozitif ve anlamlı bir ilişkinin olduğu sonucuna varılmıştır.
Evli bireylerin bağlanma yaralanmaları ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide affetme esnekliğinin aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, evli bireylerin bağlanma yaralanmaları ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide affetme esnekliğinin aracı rolünün incelenmesidir. Bunun yanında, evlilik doyumu bağlanma yaralanmaları ve affetme esnekliği çeşitli demografik değişkenler açısından incelenmiştir. İlişkisel tarama yöntemi kullanılan bu araştırmada katılımcılar uygun örnekleme yöntemiyle belirlenmiştir. Bununla birlikte araştıma örneklemi en az bir yıldır evli 351 (%76) kadın ve 111 (%24) erkek olmak üzere toplam 462 kişi oluşturmuştur. Araştırmada veriler, Demografik Bilgi Formu, Evlilikte Bağlanma Yaralanmaları Ölçeği, Evlilik Yaşam Doyumu Ölçeği ve Affetme Esnekliği Ölçeği ile toplanmıştır. Veri analizi SPSS.24 paket programı ile yapılmıştır. Araştırmanın demografik değişkenlerine yönelik analizlerde Pearson momentler çarpım korelasyon katsayısı, bağımsız örneklem t-testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Ayrıca araştırmanın hipotezlerini test etmek amacıyla hiyerarşik regresyon analizi yapılmıştır. Bootstrap yöntemini esas alan regresyon analizi 5000 yeniden örnekleme seçeneği ile kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda bağlanma yaralanması ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide affetme esnekliğinin aracı rolü olduğu belirlenmiştir. İncinme durumuna ve çalışma durumuna göre değişkenlerde farklılık tespit edilmiştir. Cinsiyete göre bağlanma yaralanması ve evlilik doyumunda anlamlı farklılık tespit edilmemiş ancak kadınların daha fazla affetme davranışında bulunduğu tespit edilmiştir. Yaşa göre, çocuk sayısına göre, evlilik süresine göre değişkenlerde anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Bunun yanında bağlanma yaralanması ile hem evlilik doyumu hem de affetme esnekliği arasında arasında negatif yönde, evlilik doyumu ile affetme esnekliği arasında ise pozitif yönde anlamlı düzeyde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ayrıca affetme esnekliğinin, bağlanma yaralanması ile evlilik doyumu arasında aracı rol oynadığı tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular, alınyazın kapsamında tartışılarak bu alanda çalışanlar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: evlilik doyumu, bağlanma yaralanmaları, affetme esnekliği, demografik değişken, aracı rol
Çocukluk tanıklığından yetişkinlik deneyimine: Örtük ebeveynden benliğe ve ilişkiye uzanan aktarım
Aile, bireyin dünyaya adım attığı ilk andan itibaren benliğini ve ilişkisel örüntülerini şekillendiren birincil deneyim alanı olarak öne çıkmaktadır. Sağlıklı aileler ise sağlıklı evlilikler üzerine inşa olmaktadır; çünkü evlilik ilişkisi bir ailenin çekirdeğini oluşturur. Evlilik ilişkisi sadece çiftlerle ilişkili bir durum değil, çocuklara da yansıyan bir olgudur. Ebeveynler arası ilişkinin, çocuklukta başlayan ve yetişkinliğe uzanan kalıcı etkiler bıraktığı ve nesiller arası aktarım yoluyla çocukların ilerideki kendi evlilik ilişkilerine yansıdığı bilinmektedir. Ancak bu ilişkinin çocukların iç dünyasında nasıl deneyimlendiğini ve anlamlandırıldığını, ardından kendi benliklerine ve ilişkilerine nasıl yansıdığını, ayrıca bu aktarım sürecine ait gömülü dinamikleri ve sürecin nasıl işlediğini açıklamaya yönelik kavramsal ve kuramsal düzeyde bir boşluk bulunmaktadır. Söz konusu boşluktan hareketle, bu araştırma çocuklukta ebeveynler arası ilişkiye tanıklığın bireyler tarafından hangi bağlamsal koşullarda nasıl anlamlandırıldığını, hangi duygulanımsal ve etkileşimsel işlemlemeler yoluyla içsel ve ilişkisel örüntülere dönüştüğünü ve yetişkinlikte özellikle evlilik ilişkisi bağlamında nasıl yeniden üretildiğini açıklayan özgün bir süreç modeli geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, katılımcı deneyimlerinden elde edilen kavramsal kategoriler temel alınarak yeni bir kuramsal model geliştirebilmek için nitel araştırma desenlerinden gömülü teori benimsenmiştir. Araştırmanın katılımcıları, ölçüt ve kuramsal örnekleme yöntemleriyle belirlenen 8 kadın ve 5 erkek olmak üzere toplam 13 kişiden oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmış; her katılımcıyla 2-6 oturum arasında, 1 saat 53 dakika ile 6 saat 12 dakika süren derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Kuramsal doygunluk sağlanıncaya dek sürdürülen veri toplama ve analiz süreci, gömülü teorinin sürekli karşılaştırmalı analiz ilkesi doğrultusunda eşzamanlı yürütülmüştür. Tüm veriler MAXQDA-20'ye aktarılmış; açık, eksen ve seçici kodlama aşamalarıyla kavramsallaştırılmış, ilişkiler kurulmuş ve çekirdek kategori belirlenerek diyagram aracılığıyla süreç modeli görselleştirilmiştir. Bulgular, örtük ebeveynden benliğe ve ilişkiye uzanan aktarım olarak tanımlanan çekirdek kategori etrafında şekillenmiş ve aktarım dinamiklerini açıklayan bir süreç modeli ortaya koymuştur. Analiz sonucunda, kendi içlerinde çeşitli kategoriler barındıran on ana temaya ulaşılmıştır. Araştırma bulguları, ebeveynler arası ilişkinin aile çatısı altında çocuklar için örtük bir ebeveyn işlevi üstlendiğini ve bu örtük ebeveynin çocukların benlik örgütlenmeleri ile ilişkisel örüntülerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Çocuklar, anne ve babalarının ebeveynlik ve eşlik rollerini birbirinden net bir şekilde ayrıştırabilmekte; ayrıca ebeveynleri arasındaki ilişkisel dinamiğe bağlı olarak nasıl bir eş olduklarına dair eş ebeveyn temsilleri geliştirmektedir. Bu temsillerin yalnızca bilişsel tanımlamalardan ibaret olmadığı, onlara eşlik eden duygulanımlar, karşılanmamış ihtiyaçlar, korku ve kaygılar ile bu psikolojik dinamiklerden beslenen çıkarımlarla birlikte yapılandığı görülmüştür. Ayrıca katılımcıların eş anne ve eş baba temsillerini, bu temsillere eşlik eden psikolojik dinamiklerle birlikte içselleştirerek benlik temsillerine dönüştürdükleri bulunmuştur. Analizler sonucunda benlik temsillerine dönüşen dört tür eş ebeveyn temsili belirlenmiştir. Bunlar; içselleştirilmiş eş anne, içselleştirilmiş eş baba, karşıt eş anne ve karşıt eş baba temsilleridir. Bu temsillerin katılımcıların o anki yaşam deneyimlerine, içsel süreçlerine ve kişilerarası ilişkilerine bağlı olarak farklı zamanlarda farklı biçimlerde açığa çıktığı gözlemlenmiştir. Tüm bu temsillerin katılımcıların benlik örgütlenmelerine dâhil olduğu ve birbirinden bağımsız yapılardan ziyade dinamik bir etkileşim ve çatışma içinde işlev gördüğü fark edilmiştir. Bu dinamik örgütlenmenin, katılımcıların özellikle kendi evlilik ilişkilerinde sergiledikleri eş rolleri ve eşlerine dair algıları üzerinden dışa vurulduğu belirlenmiştir. Bu bulgulara ek olarak, ebeveynler arası ilişkiden bireyin kendi ilişkisine uzanan aktarım sürecindeki ortak bir işleyişin yanı sıra kişilere özgü belirli faktörlerin de farklı bağlamlarda devreye girerek sürecin seyrini etkilediği ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular ilgili literatür çerçevesinde ayrıntılı bir şekilde tartışılmış ve araştırmacılar, uygulayıcılar ve politika yapıcılara yönelik öneriler sunulmuştur. Böylelikle bu çalışma, araştırma-uygulama-politika üçgeninde bütüncül bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Ortaöğretim öğrencilerinin beden eğitimi dersine yatkınlığının fair play davranışı sergileme sıklığına etkisinin incelenmesi
Bu araştırma, ortaöğretim düzeyindeki öğrencilerin Beden Eğitimi ve Spor (BES) derslerine yatkınlık düzeylerinin, Fair Play davranışları sergilemeleri üzerindeki etkisini nicel yöntemler çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeline dayandırılmıştır. Çalışmanın örneklemini, 2025-2026 eğitim-öğretim yılında Ankara ilinde öğrenim görmekte olan ve gönüllülük esasıyla araştırmaya katılan 272 kadın, 227 erkek olmak üzere toplam 499 ortaöğretim öğrencisi oluşturmaktadır. Veri toplama araçları Beden Eğitimi Dersi Yatkınlık Ölçeği (BEDYÖ) ile Fair Play Davranışlarını Sergileme Sıklığı Ölçeği (FPDSÖ) kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 22.0 istatistik programında bağımsız örneklem t-testi, tek faktörlü varyans analizi (ANOVA), Tukey post-hoc testi, Pearson korelasyon analizi ve basit doğrusal regresyon analizi ile sınanmıştır. Betimsel bulgular incelendiğinde, öğrencilerin fair play davranışlarını orta-yüksek düzeyde sergilediği ve beden eğitimi dersine yönelik tutumlarının genel itibarıyla olumlu olduğu saptanmıştır. Cinsiyet değişkeni açısından erkek öğrencilerin beden eğitimine verdiği değer ve algılanan yetenek puanlarının kadın öğrencilere kıyasla yüksek olduğu belirlenmiş (p<0,05) ancak fair play davranış sıklığı bakımından cinsiyete göre anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Lisanslı sporcu olan öğrenciler, hem beden eğitimi dersine yatkınlık hem de fair play davranışları bakımından lisanssız öğrencilere göre anlamlı ölçüde daha yüksek puanlar sergilemiştir (p<0,05). Pearson korelasyon analizi bulguları, beden eğitimi dersine yatkınlık ile fair play davranışları sergileme sıklığı arasında pozitif yönlü, düşük düzeyde anlamlı bir ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Sonuç olarak, ortaöğretim öğrencilerinin beden eğitimi dersine yatkınlık düzeylerinin fair play davranışlarını pozitif ancak sınırlı ölçüde etkilediği görülmüş; bu ilişkinin güçlendirilmesinde aktif spor geçmişi ve aile desteğinin rol oynadığı anlaşılmıştır.
Ortaöğretim öğrencilerinin sosyal zekâ düzeyleri ile beden eğitimi dersine yatkınlığı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma, ortaöğretim öğrencilerinin sosyal zekâ düzeyleri ile beden eğitimi derslerine olan yatkınlık arasındaki ilişkiyi farklı değişkenler açısından detaylı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemi 296’sı kadın, 185’i erkek olmak üzere, toplamda 481 öğrenciden oluşmaktadır. Araştırmanın veri toplama araçları; araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu, Tromso Sosyal Zeka Ölçeği ve Beden Eğitimi Dersi Yatkınlık Ölçeği kullanılmıştır ve veriler SPSS Türkçe (Statistical Package for the Social Sciences) 22 paket programında analiz edilmiştir. Elde edilen veriler SPSS paket programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Verilerin normal dağılım gösterdiği belirlenmiş olup, analizlerde betimsel istatistikler, Bağımsız Örneklem T-Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve Pearson Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre kadın öğrencilerin sosyal zekâ puanları erkek öğrencilere göre daha yüksek olduğu ancak beden eğitimi dersi yatkınlık düzeylerinin ise erkeklere göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Lisanslı sporcu öğrencilerin sosyal zeka ve beden eğitimi dersi yatkınlık düzeylerinin sporcu olmayan öğrencilerden daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Öğrencilerin sosyal zekâ düzeyleri ile beden eğitimi dersi yatkınlık düzeyleri arasında düşük düzeyde pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, düzenli spor yapmanın öğrencilerin beden eğitimi dersine yönelik ilgilerini ve yatkınlıklarını artırdığı görülmektedir. Bununla birlikte sporun, öğrencilerin sosyal zekâ düzeylerinin gelişmesine katkı sağlayarak iletişim becerilerini güçlendirdiği, sosyal çevreye uyumlarını kolaylaştırdığı ve onları daha aktif, özgüvenli ve toplumsal açıdan uyumlu bireyler hâline getirdiği söylenebilir.
Üniversite öğrencilerinin bilişsel davranışçı fiziksel aktivite düzeylerinin ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının incelenmesi
Bu araştırma üniversite öğrencilerinin bilişsel davranışçı fiziksel aktivite düzeylerini ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını çeşitli değişkenlere göre incelemeyi amaçlamıştır. Örneklem grubu, 2024-2025 eğitim öğretim yılında Gümüşhane Üniversitesinde öğrenim gören ve araştırmaya katılmayı kabul eden 495 öğrenciden oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak, Kişisel Bilgi Formu, Bilişsel Davranışçı Fiziksel Aktivite Ölçeği (BDFAÖ) ve Sağlıklı Yaşam Davranışı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS 22.0 paket programından yararlanılmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde; (Kolmogorov-Smirnov test), t-testi, varyans analizi (ANOVA), korelasyon testi (Pearson Correlation Test) ve tukey testi kullanılmıştır. Araştırmanın bulguları, BDFA'nın öz düzenleme, kişisel engeller ve sonuç beklentisi alt boyutlarında spor yapma durumu, dengeli ve düzenli beslenme ve sigara kullanma değişkenine göre anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Kişisel engeller ve öz düzenleme alt boyutlarında cinsiyet değişkenine göre anlamlı farklılık olduğu tespit edilirken BDFA'nın toplam puanında ve sonuç beklentisi alt boyutunda ise cinsiyet değişkeninde anlamlı düzeyde farklılık olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Sağlıklı yaşam davranışları incelendiğinde sigara kullanma durumu ve spor yapma sıklığı değişkenlerinde anlamlı farklılıklara rastlanmıştır(p<0,05). BDFA ile Sağlıklı yaşam davranışları arasında anlamlı bir ilişkiye rastlanılmamıştır(p>0,05). Sonuç olarak üniversite öğrencilerinin dengeli beslenmeleri, spor yapmaları ve sigara kullanmamaları bilişsel davranışçı fiziksel aktivite durumlarına olumlu yönde etki ettiğini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra bilişsel davranışçı fiziksel aktivite, spor, alkol ve sigara gibi faktörlerin üniversite öğrencilerinin sağlıklı yaşam davranışlarında önemli bir etkiye sahip olmadığını söyleyebiliriz.
Adrenal bez lezyonlarının bilgisayarlı tomografide histogram analizi ile değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmanın amacı, kontrastlı BT görüntülerinden elde edilen histogram tabanlı radyomik parametrelerin; yağdan fakir adenom, feokromasitoma, adrenokortikal karsinom ve metastaz gibi adrenal lezyonların ayrımındaki etkinliğini değerlendirmektir. Bu retrospektif çalışmaya, 2013–2023 yılları arasında kontrastlı batın BT incelemesi yapılan ve tanısı konulmuş toplam 232 adrenal lezyonu olan hasta dahil edilmiştir (76 metastaz, 62 yağdan fakir adenom, 50 feokromasitoma, 44 adrenokortikal karsinom). Tanımlanan lezyon alanları (ROI) BT aksiyel kesitlerden seçilmiş; nekroz, kistik komponent, kalsifikasyon ve büyük besleyici damarlar hariç tutulmuştur. Histogram tabanlı doku analizleri MATLAB ortamında hazırlanmış özel bir algoritma ile gerçekleştirilmiş ve şu parametreler elde edilmiştir: piksel sayısı, ortalama (mean), standart sapma, varyans, entropi, çarpıklık (skewness), basıklık (kurtosis), tekdüzelik (uniformity) ve yüzde değerleri (1.–99. yüzdelikler). İstatistiksel analizler SPSS 22 programında Kruskal-Wallis ve Ki-kare testleri ile yapılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Histogram parametreleri, dört farklı lezyon grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermiştir. Özellikle metastaz grubunda HU değerleri belirgin olarak yüksek, standart sapma ve varyans değerleri ise daha düşük saptanmıştır. 1. ila 99. yüzdelikler arasında hesaplanan tüm yoğunluk değerleri metastaz grubunun yüksek dansiteli yapısını yansıtmıştır. Entropi değeri feokromositoma, adrenokortikal karsinom ve metastaz gruplarında daha yüksek bulunmuş olup, bu durum bu lezyonların daha karmaşık içyapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur. Buna karşın skewness ve uniformity parametreleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Histogram tabanlı BT doku analizi, adrenal lezyonların non-invaziv ayırıcı tanısında değerli bir yardımcı yöntemdir. Özellikle standart sapma, varyans, entropi ve yüzdelik HU değerleri, metastazların diğer benign ve malign lezyonlardan ayrılmasında ayırt edici olabilir. Bu bulgular, radyomik verilerin rutin tanısal süreçlere entegre edilmesinin faydalı olabileceğini göstermektedir. Ancak, yöntemin klinik geçerliliğinin artırılması için daha geniş örneklemlerle ve yapay zekâ tabanlı modellerle desteklenen ileri düzey çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Sürrenal lezyonlar, bilgisayarlı tomografi, histogram analizi
Histogram analizi kullanılarak böbrek solid kitlelerinin ayırıcı tanısının yapılması
Renal hücreli karsinom (RHK), erişkinlerde en sık karşılaşılan böbrek kanseri türü olup, böbrek malignitelerinin yaklaşık %85'ini oluşturur. Erken tanı ve doğru karakterizasyon, hastalığın prognozu, tedavi planlaması ve gereksiz girişimlerin önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda, radyolojik görüntüleme yöntemleri; tümörlerin saptanması, evrelenmesi ve takibi süreçlerinde temel araçlar olmayı sürdürmektedir. Bununla birlikte, görüntülemeden elde edilen verilerin daha ayrıntılı ve objektif analizini sağlayan histogram analizi gibi ileri düzey yöntemler, tümör heterojenitesini nicel olarak değerlendirebilme kapasitesiyle dikkat çekmektedir. Bu retrospektif çalışmada, benign (%33,88) ve malign (%66,12) olmak üzere toplam 304 renal kitle değerlendirilmiştir. Benign kitleler arasında en sık görülen lezyon anjiomiyolipom (AML) (%19,74) olup, bunu sırasıyla onkositoma (%10,20) ve yağdan fakir AML (%3,95) izlemiştir. Malign grupta ise berrak hücreli RHK (%32,89) en sık rastlanan tümör tipi olurken, kromofob hücreli RHK (%15,79), ürotelyal karsinom (%9,87) ve papiller hücreli RHK (%7,57) daha düşük oranlarda tespit edilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen tüm olguların bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri mevcuttur; ancak patolojik tanısı bulunmayan ya da uygun görüntüsü olmayan hastalar dışlanmıştır. AML olgularının büyük bir kısmında histopatolojik tanı yerine, BT ve manyetik rezonans görüntülemede (MRG) tipik radyolojik özellikler tanısal olarak kabul edilmiştir. Analizlerde kontrastsız BT görüntüleri dikkate alınmamış, yalnızca aksiyel düzlemde portal venöz fazda elde edilen ve kitlenin solid komponentini içeren en belirgin kesitler değerlendirmeye alınmıştır. Ölçüm alanında nekroz, kist, kalsifikasyon ve büyük damar yapıları dışlanmıştır. Yağ içeren lezyonlarda ise, mümkün olduğunca yağsız bölgelerden ölçüm yapılmıştır. Histogram analizleri MATLAB 2009b yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiş ve her lezyon için ortalama (mean), ortanca (median), çarpıklık (skewness), basıklık (kurtosis) ve tekdüzelik (uniformity) parametreleri hesaplanmıştır. Renal kitlelerin boyutları ortalama 3 ila 10 cm arasında değişmektedir. Analiz sonuçlarına göre, bu histogram parametreleri benign ve malign renal kitleler arasında anlamlı istatistiksel farklar göstermiştir. Alıcı Operatör Karakteristiği (ROC) eğrisi analizinde ise özellikle ortalama, çarpıklık ve tekdüzelik parametrelerinin benign ve malign lezyonları ayırt etmede orta düzeyde duyarlılık (sensitivity) ve özgünlük (specificity) sunduğu tespit edilmiştir. Elde edilen veriler ışığında, histogram analizinin renal kitlelerin non-invaziv, objektif ve tekrarlanabilir biçimde değerlendirilmesinde faydalı bir yöntem olabileceği ortaya konmuştur. Bu yöntem, doğru tanının konulmasına, uygun tedavi ve takip stratejilerinin belirlenmesine katkı sağlayarak hem gereksiz cerrahi müdahalelerin önüne geçilmesine hem de hasta morbidite ve mortalitesinin azaltılmasına olanak tanıyabilir. Aynı zamanda, sağlık sistemi üzerine binen ekonomik yükün azaltılmasına da yardımcı olabilir. Bu çalışma, histogram analizinin rutin klinik uygulamalara entegre edilebilirliği konusunda önemli bulgular sunmakla birlikte, gelecekte daha geniş hasta serileri ile yapılacak, makine öğrenmesi gibi teknolojilerle desteklenmiş ileri düzey çalışmalarla bu yöntemin özgünlük (specificity) ve duyarlılık (sensitivity) düzeylerinin artırılabileceği öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Renal hücreli karsinom, Anjiomiyolipom, Histogram analizi, Bilgisayarlı tomografi, Tümör heterojenitesi, Nicel görüntüleme, Radyomik değerlendirme
Manevi danışmanlık ve rehberlik ekolü olarak nefs psikolojisinde ölüm
Manevi danışmanlık ve rehberlik, bireyin anlam arayışını, varoluşsal açmazlarını ve derin ruhsal ihtiyaçlarını merkeze alan; modern psikolojinin yetersiz kaldığı metafizik ve manevi boyutları bütüncül bir yaklaşımla tamamlamayı hedefleyen özgün bir danışmanlık disiplinidir. Modern psikolojinin, ölüm gibi evrensel ve kaçınılmaz bir olgu karşısında ortaya çıkan korku, kaygı ve ölümsüzlük arzusu gibi derinlikli insani tepkileri ele almakta sınırlı kalması, bireyin varoluşsal güvenliğini tehdit eden boşluklara neden olmaktadır. Bu bağlamda, yerli ve kültürel bir ekol olan nefs psikolojisi, yalnızca bireyin maddi ve davranışsal gereksinimlerini değil, aynı zamanda onun aşkınlık kapasitesini, manevi doyum arayışını ve ruhsal bütünlüğünü dikkate alan psiko-teo-spiritüel bir yaklaşım sunmaktadır. Bu teorik çalışma, manevi danışmanlık ve rehberlik ekolü olarak nefs psikolojisinin, ölüm olgusu karşısında bireyde ortaya çıkan korku, kaygı, belirsizlik ve ölümsüzlük arzusunu nasıl anlamlandırdığını ve dönüştürdüğünü analiz etmeyi amaçlamaktadır. Nefs psikolojisi, bireyin ölüm bilincini geliştirerek bu hakikati ruhsal bir farkındalık düzeyinde kabullenmesine olanak tanımakta; böylelikle bireyin içsel uyumu, yaşamın geçiciliği karşısında oluşturduğu anlam çerçevesiyle güçlenmektedir. Nefs psikoterapisi ise bireyin ölüm kaygısı ve korkusuyla baş etme kapasitesini artırarak psiko-sosyal uyumunu desteklemekte, aynı zamanda kişisel ve manevi gelişim sürecine derinlik kazandırmaktadır. Araştırmanın teorik temel bulguları şu şekilde özetlenebilir: (i) Nefs psikolojisi, bireyin ölüm korkusu ve kaygısını anlamlandırma ve yönetme süreçlerinde etkin bir teorik ve uygulamalı çerçeve sunmaktadır. Bireyin dini inanç yapısı, öznel ölüm algısı ve manevi dayanıklılık düzeyi, bu süreçlerde belirleyici rol oynamaktadır. (ii) Ölüm bilincinin geliştirilmesi, bireyin varoluşsal perspektifini derinleştirerek yaşamın geçiciliğini daha bilinçli bir düzeyde anlamlandırmasına olanak tanımaktadır. (iii) Nefs psikoterapisine dayalı müdahaleler, bireyin ölüm gerçeğiyle yüzleşmesini kolaylaştırmakta ve bu gerçeği kabullenmesini sağlayan güçlü terapötik stratejiler sunmaktadır. (iv) Ölüm kaygısı ve korkusuyla başa çıkma biçimlerinin, bireyin dini inanç sistemi ve manevi yönelimiyle yakından ilişkili olduğu ortaya konulmuştur. Manevi yönelimi yüksek bireylerin ölüm gerçeğini daha kolay kabullendikleri tespit edilmiştir. (v) Sonuç olarak, nefs psikolojisi, bireyin ölümle ilişkili varoluşsal korkularını dönüştürerek, ruhsal dengeyi yeniden kazanmasına ve daha tatmin edici bir yaşam deneyimi inşa etmesine katkı sunmaktadır. Elde edilen bu teorik bulgular, nefs psikolojisinin Türk manevi danışmanlık ve rehberlik ekolleri içerisinde özgün ve işlevsel bir yere sahip olduğunu; ölümle ilişkili inanç, düşünce, duygu, tutum ve davranışların dönüştürülmesinde etkili bir yaklaşım sunduğunu göstermektedir.