Theses supervised by Prof. Dr. Mustafa Turan
19 theses · Gazi University, Ankara Hacı Bayram Veli University, İstanbul Technical University
Demokrat Parti iktidarı ve Türk kamuoyu (1950-1960)
Türk siyasi hayatında 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nin 27 yıllık iktidarını kaybetmesi ve Demokrat Parti'nin büyük bir çoğunlukla iktidara gelmesi üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Kamuoyunun, Demokrat Parti'yi iktidara taşımasındaki temel sebepler bağlamında tercihi ile iktidara geldikten sonra Demokrat Parti'nin kamuoyunu bilgilendirmek/etkilemek için kullandığı yöntemler ile icraatlarını kamuoyuna nasıl anlattığı ve kamuoyunun bunları nasıl algıladığı üzerinde durulması gereken meselelerdir. Çalışmamızda kamuoyunu etkilemede propagandanın önemi ve basının kamuoyunu yönlendirmedeki etkisi üzerinde durulduktan sonra Demokrat Parti'nin kamuoyunu oluşturmada takip ettiği yöntemler ele alınmıştır. Tabiatıyla DP hükümetlerinin, gerek icraatlarını, gerekse CHP iktidarı dönemi ile ilgili iddialarını kamuoyuna nasıl aktardığı meselesi üzerinde durulmuştur. Kamuoyunun iktidar ve muhalefet için ne kadar önemli olduğu 1954 ve 1957 Milletvekili Genel Seçimlerinde görülecektir. Çalışmamızda Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, dönemin gazete ve dergileri ile resmi yayınlar taranmış, telif ve tetkik eserlerden de yararlanılmıştır. Anahtar Sözcükler 1. Kamuoyu 2. Propaganda 3. Basın 4. Cumhuriyet Halk Partisi 5. Demokrat Parti
Sivas vilayeti'nde kolera salgını (1893-1896)
Salgın hastalıklar Osmanlı coğrafyasına ticaret, hac ve göç gibi sebepler dolayısıyla gelmiştir. 19. yüzyılda kolera, veba, salgın, çiçek gibi salgın hastalıklar Anadolu'da çok büyük can ve mal kayıplarına sebep olmuştur. Kolera salgını Osmanlı coğrafyasında hem devlet yöneticilerinde hem de halkta derin izler bırakmış, etkisi onlarca yıl sürmüştür. Devlet içerisinde salgınlarla mücadele amacıyla çözüm arayışlarına girişilmiş, yapılan bir dizi yenilikle ülkedeki bilimsel çalışmalar ivme kazanmıştır. Osmanlı devleti tedbirler alarak bu salgın hastalıkların etkisini en aza indirmeye çalışmıştır. Konumuzu oluşturulan Sivas Vilayeti'nde kolera salgını bütün yönleriyle ele alınmış, ülke genelinde salgınla mücadelede alınan koruyucu önlemler ve bunların Sivas Vilayeti'nde uygulama alanlarına geniş olarak değinilmiştir. İki bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde kolera salgınının tanımı, belirtileri ve Dünya'da ki yayılma alanlarıyla alakalı bilgilendirme yapılmış, ikinci bölümde ise özelde Sivas genel olarak ise Osmanlı Devleti'nde kolera vakalarında alınan koruyucu önlemler başlıklar halinde incelenmiştir.
Malatya Sancağı'nda kolera salgını (1892-1896)
Araştırmamızın amacı, kolera salgınının Malatya Sancağı'ndaki etkilerini ve bıraktığı hasarları içermektedir. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, kolera hastalığının Hindistan'dan yayılma süreci anlatılmıştır. Ayrıca bu bölümde koleranın Osmanlı Devleti'ne hangi yollardan bulaştığı ve Malatya Sancağı'nın kolera salgını dönemindeki durumu ele alınmıştır. İkinci bölümde, devletin kolera salgınına karşı aldığı tedbirler ve koleradan korunma yöntemlerinden bahsedilmiştir. Bu tedbirler devletin altyapıdaki eksiklikleri görmesini ve bunları düzeltmek için uğraşmasını sağlamıştır. Su yollarının insan sağlığına uygun şekilde yeniden yapılması, çevre temizliğine dikkat edilmesi ve sağlık alanında yapılan yenilikler kolera ile mücadelede önemli bir rol oynamıştır. Üçüncü bölümde ise kolera hastalığına karşı halkın tutumu ve korunma yöntemlerine karşı tepkisi anlatılmıştır. Bu konuda devletin ne gibi çözümler bulduğu ve bu konuyu nasıl çözüme kavuşturduğu ele alınmıştır. Devletin aldığı önlemlere ve korunma yöntemlerine sadece hastalık döneminde riayet edilmiş, hastalık söndükten sonra eski düzene geri dönülmüştür. Bu sebeple alınan olumlu sonuçlar, hijyen ve kişisel temizlik uygulamalarının tekrar yetersiz ve sağlığa uygun olmayan biçimine dönmesi ile ortadan kaybolmuş ve kolera hastalığının Osmanlı Devleti'nde yeniden salgın halini almasına yol açmıştır.
Milli Devlet ve Kürtler
Milli Devlet ve Kürtler adlı tezimizin amacı, Kürtlerin Milli Devlet içerisindeki yerlerini tespit etmek ve Kürtlerle Milli Devlet arasında uyuşma ve bütünleşme zorunluluğuna karşın; uyuş(a)mama, çatışma sorununun ortaya çıkması meselesinin, iç ve dış etkenler dikkate alınarak incelenmesi ve değerlendirilmesidir. Milli Devlet'ten kastımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürtlerden kastımız Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Kürtlerdir. Çalışmamız Atatürk Dönemi'yle (1919-1938) sınırlandırılmıştır. Kürtlerin Milli Devlet'le ilişkileri incelenirken, Milli Devlet'in kuruluş sürecinin ve Türk İnkılabı'nın anlaşılması; Kürtçülerle Kürtler arasındaki ayrıma dikkat edilmesi ve Şark Meselesi çerçevesinde emperyalistlerin Kürt politikalarının gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Bu anlayış çerçevesinde mesele ortaya konmuştur. Sonuç olarak, Atatürk döneminde Milli Devlet içerisinde ortaya çıkan kimilerine göre Kürt sorunu kimilerine göreyse Kürtçülük sorunu olarak adlandırılan sorun aslında Kürt kökenli Türk vatandaşlarımızın Milli Devlet'le bütünleş(e)memesi ve millet olma bilincine ulaş(a)maması sorunudur.Anahtar Sözcükler; Milli Devlet Kürtler Atatürk İsyanlar
Tuna'da Osmanlı hâkimiyetinin zayıflaması ve Adakale (1804-1923)
15. yüzyılda Tuna kıyılarına varan Osmanlı Devleti bir müddet sonra Adakale'yi iskân etmiştir. Tuna Nehri, Osmanlı Devleti için siyasi, askeri ve ekonomik açılardan stratejik bir önem arzetmiştir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Romanya ve Sırbistan Krallıları hudutlarının kesişme noktasında yer alan Adakale, Tuna üzerindeki seyr ü seferi kontrol bakımından büyük önem taşımıştır. Bir anlamda doğu ile batıyı buluşturan Adakale, Osmanlı Devleti'nin Avrupa içlerine doğru yaptığı seferlerde ileri karakol durumunda olmuştur. Demirkapı Boğazı ve Tuna Nehri'nin geçiş güvenliğine hâkim olan Adakale, Osmanlı Devleti ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında sık sık el değiştirmiştir. Adakale'ye hâkimiyet değişse de ada halkı Türklüğünden hiçbir şey yitirmeden uzun yıllar varlığını korumuş ve Osmanlı Devleti'ne olan bağlılığını kaybetmemiştir. Adakale, 1878 Berlin Antlaşması'nda unutulması nedeniyle Osmanlı hâkimiyetinde kalmaya devam etmiştir. Osmanlı Devleti ada üzerindeki hükümranlık hakkından feragat etmediğini nahiye müdürü göndermeye devam etmekle göstermiştir. Rusya, Sırbistan ve bilhassa Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Adakale üzerindeki hesapları ve faaliyetlerine karşı Osmanlı Devleti'nin tutumu da Adakale'nin ne kadar önemli bir yer olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu sebeple yapılan bu çalışmada Adakale'nin Osmanlı hâkimiyetine geçtiği tarihten elden çıktığı tarihe kadar fiziki, idari, iktisadi, sosyal ve kültürel yapısı ele alınmaya çalışılmıştır. 20 Kasım 1922-4 Şubat 1923 tarihleri arasındaki Birinci Lozan Görüşmelerinde Adakale'den hiç bahsedilmemiştir. Lozan Görüşmelerine ara verildikten sonra İsmet İnönü Ankara'ya dönmüş ve TBMM'de yapılan gizli oturumlarda Adakale gündeme gelmiştir. Daha sonra İkinci Lozan Görüşmelerinde Adakale üzerindeki Türk talepleri dile getirilmiştir. Bu durum Büyük Devletler ve Romanya temsilcileri tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştır. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması'nın hiçbir madde ve eklerinde yer almayan Adakale, alt komisyon tutanaklarıyla Romanya'ya terk edilmiştir. Adakale her ne kadar yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne ait değilse de tarihi bağlardan dolayı ada halkı Türkiye'den kopmamıştır.Anahtar Sözcükler1. Osmanlı Devleti2. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu3. Adakale4. Tuna Nehri5. Berlin Antlaşması
Sırp çete hareketleri ve Osmanlı Devleti 1804 ? 1878
Osmanlı tarihinin 1804 Sırp isyanları ile başlayan ve 1878 ile başlayan Ayestefanos Antlaşması'na kadar olan dönem Osmanlı Devleti tarihinin gerek iç gerekse dış olaylar bakımından tarihinin en zor dönemlerinden birini teşkil etmektedir.Osmanlı Devleti, 1804 Sırp isyanı ile 1878 Ayestefanos Antlaşması'na kadar olan bu 74 yıllık sürede hakimiyeti altındaki Hristiyan unsurların yarattığı problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı Devleti'nin uğraşmak zorunda kaldığıbu sorunlar avrupa Devletlerinin de başlıca problemleri olmuştur.Rusya'nın 17. yüzyılın sonlarından itibaren sistemli bir şeklide yürüttüğü Panislavizm politikası etkisini göstermiş ve üç yüzyıldan fazal bir dönem Osmanlı hakimiyetinde huzur içinde yaşayan Sırplar 1801 tarihinden itibaren Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmışlardır.1812 Bükreş Antlaşması ile muhtariyat hakkını Osmanlı Devleti'nden alan Sırplar, yine Rusya-Osmanlı arasında imzalanan 14 Eylül 1829 Edirne Antlaşması ile tam özerk olmuşlardır.Osmanlı-Sırbistan ilişkilerinin en sornul yaşandığı yıllar Kırım Savaşı sonrasında imzalanan bugünkü Avrupa'nın da temellerinin atıldığı 1856 Paris Barış Antlaşması ile başlamıştır ve 1878 Ayastefanos Antlaşması'na kadar devam etmiştir.Paris Antlaşması'nda Sırbistan'a Edirne Antlaşması ile verilen özerklik hakkı devam ediyordu. Fakat Sırbistan'ın bu özerklik hakları Rusya'dan alınıp batılı devletlerin garantisi altına veriliyordu. Antlaşmadaki bu değişiklikle Osmanlı, Sırbistan toprakları üstündeki müdahale hakkından vazgeçiyordu. Sırbistan'a karşı Avrupalı devletlerin izni olmadan herhangi bir müdahalede bulunamayacaktı ve Sırbistan'a asker sevk edemeyecekti.Sırbistan hakkındaki bu hükümler iki bakımdan çok önemlidir. İlki, o tarihe kadar Sırbistan Rusya'nın nüfuzu altındaydı. Rusya yarım yüzyıldan beri Sırbistan'la meşgul olmuş bu memleketin sahip olduğu haklar Rusya'ya verilmişti. Şimdu bu haklar ve ayrıcalıklar geri alınıyordu.İkinisi Osmanlı'nın Sırbistan üzerindeki hâkimiyeti azalıyordu. Bu dönemde Sırplarda Bosna-Hersek ve Karadağ ile birleşerek Büyük Sırbistan devletini kurma düüncesi yine ön plana çıkmıştı. Buna engel olarak gördükleri Sırbistan'daki Osmanlı hâkimiyetini yıkmak için de Rusya'ya güveniyorlardı. Osmanlı'ya karşı Sırbistan'la Rusya'nın işbirliği 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nde had safhaya ulaşmıştı.Nitekim Sırbistan bu savaştan sonra imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile bağımsız bir devlet olacaktı.Anahtar Kelimeler: Sırp Çeteleri, Sırp İsyanı, Panislavizm, Osmanlı Devleti, Sırbistan, Rusya.
Osmanlı belgelerinde Osmanlı Devleti'nin Basra politikası (1878-1907)
Basra, Bağdat'ın 420 km güneydoğusunda, Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği noktanın 50 km güneydoğusunda yer alır. Basra, 4 sancağa ayrılmıştır. Bunlar; 1. Basra, 2. Müntefik, 3. Amara, 4. Necid'tir.Osmanlının Basra'da politikası Mitat Paşa dönemiyle birlikte ön plana çıkmış ve buranın stratejik olarak önemi artmıştır. İngiltere'nin yayılmak ve egemen olmak istediği Basra ve Kızıldeniz coğrafyasında kendisine nüguz alanları oluşturmakla işe başladı.Abdülhamit'in Almanya'yı seçmesinin nedeni iç ve dış politikada hareket alanının sınırlanmış olmasıydı.İngiltere, Hint Okyanusu, Basra Körfezi'ne ulaşan deniz ticaretini kontrol altına almak için 19. yüzyılın 2. yarısından itibaren Ortadoğuda nüfuz alanları oluşturmaya ve Arap Yarımadasının Osmanlı sınırları dışındaki güney kıyılarına yerleşmeye başladı.1877 1878 Osmanlı Rus savaşı sonrası Osmanlı İngiltere ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. İngiltere'nin Hayfa-Şam, Mısır-Basra demiryolu yapımı gibi projeleri olmuş ancak 2. Abdülhamit İngiltere Ortadoğuda nüfuzunu arttırmasını istemediğinden buna izin vermemiştir.Osmanlı Devleti, 1534'de kendisine direniş göstermeden isteği doğrultusunda bağlanan ve bunu 1538'de resmileştirerek devam ettiren Basra'nın hakimiyetini 1555'de Amasya muahedesi ile İran'a da resmen kabul ettimişti. Bu tarihlerden itibaren Basra coğrafyasında sürekli bir ilerleme ve bölgede teşkilatlandırma içerisine giren Osmanlı Devleti özellikle kıyı bölgelerinde tersaneler yaptırarak bölgenin Portekizlilere karşı korunmasını sağlamak istemiştir. Böylece Hint Okyanusuna açılma yönündeki Portekiz tehdidi kalkacağı gibi bölgenin ticari olarak kalkınması da sağlanacaktı.
Osmanlı modernleşmesinde rüşdiye mektepleri
Osmanlı Devleti'nde eğitim alanındaki ilk yenileşme çabaları askerî okullarla başlamıştır. Sultan II. Mahmud Döneminde açılmasına karar verilen rüşdiye mektepleri ise sivil alanda eğitimin modernleşmesi için atılmış en önemli adımdır. Erkek rüşdiye mekteplerinin ardından askerî rüşdiyeler ve kız rüşdiyeleri de açılmıştır. Gerek erkek gerekse kız rüşdiyeleri için ortaya çıkan öğretmen ihtiyacı, Dârülmuallimîn ve Darülmuallimat gibi modern eğitim veren öğretmen okullarının açılmasını sağlamıştır. 1869 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile pek çok eğitim kurumunun yanı sıra rüşdiyelerin de eğitim esasları belirlenmiştir.Açılan bu mektepler için nitelikli öğretmen, uygun bina, ders araç ve gereçleri bulma konusunda sıkıntılar yaşanmıştır. Finansal güçlükler sebebiyle her mektebin açılması ile ilgili masrafların vilayetlere bırakılması, ilerlemenin yavaş olmasına sebep olmuştur. Usûl-i cedîde üzere eğitim verilen rüşdiyelerde kız ve erkek rüşdiye mekteplerinin ders programları birbirinden farklıydı. Fransızca ve Hendese gibi bazı dersler sadece erkek rüşdiyelerinde okutulurken El Hünerleri, İdare-i Beytiyye gibi dersler de sadece kız rüşdiyelerinin programlarında yer alıyordu. Askerî rüşdiyelerin ders programı da erkek rüşdiyelerinin programı ile benzerlik göstermesine rağmen farklıydı. Tüm bu mekteplerdeki ders programlarında zaman zaman değişiklilikler yapılmış, bazı dersler eklenmiş veya çıkarılmış ya da haftalık ders saatleri değişmiştir.Bu mekteplerde; ahlaklı olup, çocukların başarısı için emek harcayan öğretmenler çeşitli nişan ve taltiflerle ödüllendirilirken uygunsuz hal ve hareketlerde bulunan öğretmenlere ise çeşitli cezalar verilmiştir. Aynı şekilde öğrenciler de başarılı ve ahlaklı oluşlarına göre ödüllendirilmiş, aksi durumlarda ise belirli şekillerde cezalandırılmış, böylelikle disiplin sağlanmaya çalışılmıştır.Rüşdiye mektepleri, gerek eğitime getirdiği yeni ve modern öğretim yöntemleri sayesinde eğitimin modernleşmesinde gerekse değişen zihniyet yapısının taşraya ulaştırılması ve Meşrutiyet Döneminde önemli görevlere gelecek çoğu kişileri yetiştirmesi bakımından Osmanlı Yenileşme Tarihinde mühim bir rol oynamıştır.Anahtar Kelimeler:1-Osmanlı2-Eğitim3-Rüşdiye4-Okul5-Yenileşme
Milli ekonominin kurulması sürecinde Atatürk sonrası dönem millileştirme politikaları(1938-1950)
Bu çalışmamızın amacı, ?Milli Ekonomi?ye geçiş sürecinde yapılan millileştirmelerin önemi üzerinde durmaktır. Çalışmamız Atatürk'ün ölümünden sonra başlayıp Demokrat Parti iktidarına kadar olan millileştirme sürecini kapsamaktadır. Yabancı sermayenin Türkiye Cumhuriyeti öncesi dönemden başlayarak, cumhuriyet döneminde başlayan millileştirme faaliyetleri konu alınmıştır. Özellikle Atatürk sonrasında millileştirilen şirketler kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Daha sonra da millileştirme faaliyetlerinin sona ermesine sebep olan gelişmeler açıklanarak çalışmamız sonuçlandırılmıştır. Çalışmamızın sonucunda, millileştirmelerin zorlamayla değil de o dönemin şartları gereği karşılıklı yapılan anlaşmalarla yapıldığını görmekteyiz. Bu millileştirmelerin devlete maliyeti çok fazla olamamıştır. Hatta bazı millileştirilen şirketlerden devlet kar dahi etmiştir. Millileştirilen şirketlerin en önemli özelliği stratejik öneme sahip şirketler olmasıdır. Liberal ekonomiye geçişle birlikte millileştirme faaliyetleri de son bulmuştur.Anahtar Sözcükler1.Millileştirme2.Yabancı Sermaye3.Devletçilik4.Milli Ekonomi5.Liberalizm
Türk Tarihi'nde Süryaniler (1880-19389
Kökenleri eski Mezopotamya uygarlıklarına dayanan Süryaniler, Hıristiyanlığı kabul eden ilk kavimdir. Menşelerinin nerden geldiği tartışmalı olmakla birlikte Hıristiyanlığın kabulünden sonra putperest Aramilerden ayrılmak için Süryani tabirinin kullanıldığı, Süryanilerin Antakya Kilisesi bünyesinde toplandığı ve bu topluluğun etnik ve dini bir yapı arz ettiğini söylemek yanlış olmaz. İsa'nın tabiatıyla ilgili kristolojik tartışmaların şiddetlendiği dönemde ise Antakya Süryani Kilisesi'nde ayrılıklar meydana gelmiş ve bunun sonucu olarak da Süryani kökenli olmakla birlikte Hz İsa'nın tabiatı ile ilgili farklı görüşleri savunan gruplar ortaya çıkmıştır.Bizans İmparatorluğu döneminde büyük kıyımlar yaşayan Süryaniler, Osmanlı Devleti'nin yaşadıkları bölgeyi fethetmesiyle zimmî statüsünde hayatlarını devam ettirmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin zayıfladığı dönemden itibaren ise Batılı devletlerin sömürgecilik politikalarına bağlı olarak bölgeye gönderilen misyonerlerin faaliyetleri sonucunda devlet aleyhine hareket etmeye başlamışlardır. Yakubiler olarak da adlandırılan Süryani Kadimlerden farklı olarak Nasturi Süryaniler, Birinci Dünya Savaşı'nda Rusya ve İngiltere'nin küçük müttefiki sıfatıyla Osmanlı Devleti'ne karşı savaşmışlar fakat savaşın sonunda, Batılı devletler tarafından kendilerine vaat edilmiş olan Süryani devleti kurma sözü tutulmamıştır. Savaş esnasında hayatlarını kaybedenlerin yanı sıra savaş sonrasında yerleştirildikleri kamplarda ya da göç ettikleri yerlerde çok ağır şartlarda yaşamlarını sürdüren Süryanilerden çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir.Günümüzde ise savaşın bu ağır sonuçları, özellikle de 1960'lı yıllardan itibaren ülkemizden yurt dışına göç eden Süryaniler tarafından bir soykırım olarak nitelendirilmektedir. Ancak iddialar hiçbir bilimsel kaynağa dayandırılmadan yapılmaktadır.Batılı Devletlerin de Süryanileri destekler nitelikte faaliyetleri söz konusudur. Bugün özellikle İsveç, Almanya, Hollanda, İsviçre, Fransa ve Amerika'da yaşayan Süryani diasporası içerisinde 19. yüzyılda başlattıkları Asur kimliği yaratma çabasını devam ettiren Batılı devletler, mezhepsel farkları ortadan kaldırarak bütün Süryanileri Asur kimliği altında birleştirip, onlara bir millet olma şuuru kazandırmaya çalışmaktadırlar.Türkiye'de yaşayan ve Türkiye'ye geri dönmek isteyen Süryanilerin durumu ile ilgili olarak da söyleyebileceğimiz şey; vatanına ve devletine bağlı Süryani vatandaşlarımızın bu ülkenin zenginliklerinden oldukları gerçeğinin unutulmaması ve önyargılı davranışlardan kaçınılması gerektiğidir.
Marshall Planı ve Türkiye'de Marshall Planı'nın uygulanışı
5 Haziran 1947 de Amerika eski Dışişleri Bakanı George C. Marshall'ın Harvard Üniversitesinde verdiği bir demeçle mahiyet ve ana hatlarını ilk defa açıkladığı ve kendi ismini taşıyan plan arz ettiği hususiyetler itibariyle tarihte bir benzeri bulunmayan ve gayesi sadece yardım isteyen devletlere ödünç ve hibe şeklinde para yardımı yapmaktan ibaret olmayan Marshall Planı II. Dünya Savaşından geri kalmış felaketzede bir Avrupa ekonomisinin tamir ve takviyesini göz önünde bulundururken dışardan yardıma muhtaç bir Avrupa değil, aksine her bakımdan kendi kendisine yetecek bir Avrupa'yı hedef tutmuş bulunmaktadır. Bunun üzerine Marshall Planı aslında bir ?iktisadi kalkınma? ve katılan memleketlerce bir ?işbirliği? planıdır.Marshall Planı kanunu kabul edilirken içeriğinde üç esas şöyle tespit edilmişti:1)Katılan ülkelerde sanayi ve zirai üretim arttırmak.2)Savaş sonrası Avrupa'sında bütçelerin ve paraların sağlamlığını temin etmek.3)Gümrükler mevzuunda yeni bir takım tedbirler alıp bazı tadilat yaparak Avrupa memleketlerinin kendi aralarında ve diğer memleketlerle olan alış verişlerini kolaylaştırmak ve geliştirmek.18 Avrupa devletinin katıldığı ?Avrupa İktisadi İşbirliği? diğer adı ile ?Marshall Planı? faaliyetlerine Türkiye'nin katılışı 1947 Temmuzunda açılan ?Paris Konferansı? ile başlar. 4 Temmuz 1948 de Birleşik Amerika'yla imzalanan anlaşma ile de Türkiye Marshall programında bilfiil yer almıştır.Türkiye, II. Dünya savaşına fiilen girmemiş olduğu için Türkiye'nin savaşın zararlarından korunduğu, iktisadi olarak sarsılmadığı akla gelebilir. Fakat gerçek böyle değildir. 1938 senesinde Avrupa'da savaş için bloklaşmalar oluşurken savaşı yatıştırma siyasetine bel bağlamanın anlamsız ve tehlikeli olduğunu gören Türkiye bütün kaynaklarını ülke savunmasına yönlendirmiştir. Meydana gelebilecek herhangi bir istila hareketine karşı derhal silahla karşılık verebileceği ve bu maksat için icap ederse son neferine kadar dövüşmek kararında olduğunu yalnız bu şekilde dünyaya ilan etmişti.Truman doktrini ile Marşal planının tatbikine kadar memleketin gerek askeri ihtiyaçları, gerek iktisadi kalkınma faaliyetleri, dış yardımdan faydalanmaksızın, Türk kaynaklarından karşılanmak mecburiyetinde idi. ABD askeri yardımı her ne kadar savunma masraflarımız bakımından yükümüzü hafifletmiş ve askeri kuvvetlerimizin modern silah ve malzeme ile donatılmışsa da bu yardımın iktisadi kalkınmamıza doğrudan doğruya bir kar temin ettiği iddia edilemez.Osmanlı devletinde IV. Murat zamanında devlet düsturu (borç alan buyruk alır) haline getirilen borç almama geleneği ilk olarak Kırım Savaşından (1853) sonra İngiltere'den alınan dış borçla bozulmuştur. Borçlar içişlerimize yapılan müdahaleyi arttırdığı gibi ekonomimizi de yıkmış sonuçta Osmanlı devleti ?Duyun-ı Umumiye?yi ilan etmek zorunda kalmıştır. Adı geçen dış yardımların Türkiye üzerinde uzun vadede bırakacağı tesirlerin içişlerine müdahale, çok yönlü tavizler ve ekonomik bağımlılığın takip etmeyeceğini düşünmek yanlış olmayacaktır.
Karapapakların Anadolu'ya göçü (1877-1914)
19. yüzyılın ilk yarısında yaşanan siyasi gelişmeler, Karapapakların Kafkasya, İran ve Osmanlı toprakları dâhilinde göç hareketlerine sebep olmuştur. 1826-28 Rus-İran Harbi sonrası imzalanan Türkmençay Antlaşması gereğince Revan'ın Rusya'ya bırakılması bu bölgede yaşayan Karapapakların göçüne neden olmuştur. Karapapaklar yoğun olarak Anadolu'ya göç etmişlerdir. Bu göçler Kafkasya'dan Anadolu'ya doğru gerçekleştirilen yüzyılın ilk göç hareketidir. Bu ve bunu takip eden diğer göçler Türk-Rus savaşları ve onun getirdiği değişimin sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır.Karapapak göçleri, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında kitlesel bir boyut kazanmıştır. Bunun en önemli sebebi Rusya'nın savaştan galip çıkması, kurulması muhtemel bir Ermeni devleti ve Kars, Ardahan ve Batum'un Rus işgali altında kalmasıdır. Rus işgali altında yaşamaktansa Osmanlı topraklarına göç etmeyi tercih eden Karapapaklar Anadolu'nun iç kesimlerine doğru yoğun bir göç hareketi gerçekleştirmişlerdir.Sonuç olarak, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'ne kadar Kafkasya'da ve Elviye-i Selase'de yaşayan Karapapaklar bu tarihten sonra Anadolu'nun iç kesimlerinde yerleşmeye başlamışlardır.Anahtar Sözcükler:1.Karapapaklar2.Göç3.Osmanlı4.Rusya5.Kafkasya
Türk hava harp sanayii tarihi
İnsanlığın varoluşundan beri bazen derinliği karşısında teslim olduğu, bazen ise hayallerinin derinleştiği ama her zaman fethetmek için özlem duyduğu göklerle buluşması geçen yüzyılda gerçekleşmiştir. Cevheri, Hazarfen Ahmet Çelebi, Lagari Hasan Çelebi, Leonardo Da Vinci, Montgolfier Kardeşler, Cayley, Kaufman ile gelişen binlerce yıllık özlem ve hayal, Wright Kardeşlerle gerçek olmuştur.İnsanlık tarihinin en büyük gelişmesi nedir sorusunun en anlamlı cevabı insanoğlunun ayağının yerden kesilmesidir olmalı. Tarihin en büyük değişimi 20. asırda olmuştur. Bu değişimin en büyük aracı ise uçaklardır. Havacılık alanında başlayan gelişme kısa zamanda tüm dünyayı derinden etkilemiş ve askeri alanda da uçakların kullanılmaya başlaması ile uçan bu aletler maalesef birer ölüm makinasına dönüşmüştür. Havacılığın önemini kavrayan devletler de kendi semalarını korumak ve düşmanlarını yenebilmek için havacılık sanayiine yapabildikleri kadar yatırım yapmışlardır.Bu çalışmamızda Türk hava harp sanayii Tarihi'ni incelemeye çalıştık. Havacılığın ortaya çıktığı dönem Türk Milleti açısından büyük yıkımların, talihsizliklerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Her şeye rağmen öngörülü devlet adamları ve yetkili kişiler havacılığın Türkiye'de de gelişmesi için çalışmışlardır. Ama her nedense yapılan işler daha sonra yarıda kalmış, bozulmuş ve tamamlanamamıştır. Hikâyeyi her defasında yeniden dinleme mecburiyeti karşısında yapılanlar yok sayılmıştır. Yapılan güzel işler her defasında sıfırlanmıştır. Son zamanlarda yapılan olumlu gelişmeler daha istikrarlı bir tabloyu göstermektedir.Çalışmamız giriş ve üç ana başlıktan oluşmaktadır. Birinci Bölümde, "İstiklal Savaşı'ndan İkinci Dünya Savaşı Sonuna Kadar Türk Hava Harp Sanayii", İkinci Bölümde, "İkinci Dünya Savaşı'ndan Sonra Türk Hava Harp Sanayii" alanında yapılan çalışmalar incelenmiştir. Çalışmanın Üçüncü Bölümünde ise "1980 Sonrası Türk Hava Harp Sanayii" incelenmiştir. Bu üç bölümde Osmanlı Devleti'nin geri kalmasının ve Avrupa'nın gelişmesinin nedenleri kısaca incelenmiş, havacılığın doğuşu ve havacılığa Türklerin katkıları incelenmeye çalışılmıştır. Atatürk'ün havacılığa bakışı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi süresince hava sanayi alanında yapılan çalışmalar detaylı olarak incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda dünyada meydana gelen uluslararası gelişmeler de çalışmamız ile bağlantılı olduğundan değerlendirme kapsamına alınmıştır. Son bölümde ise günümüzde yapılanlar ve askeri havacılık alanındaki kurumlar kısaca incelenmiştir.Kısa havacılık tarihinde Türk Milleti de bu mücadelede yerini almış, kısıtlı imkânlar hatta imkânsızlıklar içinde dünyadaki gelişmelere kayırsız kalmamıştır. Ne var ki yapılanlar yapılması gerekenlere göre henüz çok sınırlıdır. Nihai hedef ise Mustafa Kemal Paşa tarafından yıllar önce verilen "Bundan sonrası için, bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve harp hava sanayiimizin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi iktiza eder. ... Hava Kuvvetlerinin aldığı ehemmiyeti göz önünde tutarak bu mesaiyi planlaştırmak ve bu mevzuu layık olduğu ehemmiyetle milletin nazarında canlı tutmak lazımdır" direktifidir.
Develi Kazası (1839 - 1910)
Bu çalışmada Develi Kazası'nın fiziki, idari, sosyal, demografik ve iktisadi durumu incelenmiştir.Temel kaynak olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan çeşitli tasniflerdeki defter ve belgeler, Milli Kütüphanede bulunan Şer'iyye Sicilleri ve Ankara Vilayeti Salnamelerinden yararlanılmıştır.Giriş ve üç bölümden meydana gelen çalışmanın birinci bölümünde Develi Kazasının fiziki ve idari yapısı ile nüfusu hakkında bilgi verilmiştir. Öncelikle Develi'nin coğrafi konumu ve fiziki özellikleri açıklanmış, mimari yapısı ile önemli mimari eserleri kısaca tanıtılmıştır. Develi'nin Osmanlı İdari Teşkilatındaki yeri tespit edilmiş, kaza yönetimi ve bu görevi yerine getiren idareciler hakkında bilgi verilmiştir. Kaynakların elverdiği ölçüde kazanın yönetiminde yer alan görevlilerin isimleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Bölümün sonunda ise 1830 nüfus sayımı sonrasında Develi'nin nüfusu hakkındaki bilgiler tespit edilmiş, Develi'ye bağlı nahiye ve köylerin nüfusu hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca Develi'ye yerleşen Yörük-Türkmen Aşiretleri, Tanzimât dönemi iskân politikası ve göçmenlerin iskânına dair gelişmeler açıklanmıştır.Develi Kazasının sosyal yapısının ele alındığı ikinci bölümde ?Osmanlı Millet Sistemi? hakkında bilgi verilmiş, Develi'deki Müslim, gayr-i müslim ilişkilerine dair örnekler verilerek millet sisteminin bir kaza merkezindeki uygulamaları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu bölümde ele alınan bir diğer konu ailedir. Aile kurumunu ilgilendiren nişan, evlilik, boşanma ve çeşitleri, nafaka, vekalet, vasi tayini, evlat edinme ve ailedeki çocuk sayısı gibi konulara değinilmiştir. İkinci bölümün sonunda Develi'deki eğitim faaliyetleri açıklanmıştır. İlk, orta ve yüksek öğrenim fonksiyonunu yerine getiren Sıbyan Mektebi, Rüştiyeler, Medreseler ve buralarda okutulan dersler hakkında bilgi verilmiştir. Bu eğitim kurumlarının yanında azınlık ve yabancı okullarının faaliyetleri açıklanmıştır.Üçüncü ve son bölümde ise Develi Kazasının iktisadi hayatı başlığı adı altında öncelikle Develi'deki tarım ve hayvancılık ele alınmış, yetiştirilen tarım ürünleri, küçük ve büyükbaş hayvancılık faaliyetleri hakkında bilgi verilmiştir. Daha sonra Develi ve Develi dışında faaliyette bulunan esnaf ve tüccar zümresinin faaliyetleri örneklerle açıklanarak Develi'nin ticari açıdan önemli bir merkez olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bölümün sonunda para, fiyatlar ve vergiler konusunda gerekli izahat yapılmıştır.Anahtar Sözcükler1. Develi2. Kaza Yönetimi3. Tanzimât4. Şer'iyye Sicili5. Ticaret
Milli Eğitim Şuraları ve eğitim politikaları (1939-46)
Aslaner, Nilgül, ?Mili Eğitim Şurası Ve Eğitim Politikası (1939?1946)?, Master Tezi, Ankara, 2008Bu araştırmada, Atatürk'ün döneminde yaptığı kültür ve eğitim çalışmaları ile ilk kez 1939'da düzenlenen Milli Eğitim Şurası'ndan 1946'a kadar geçen üç şuranın; bu dönem hükümetlerce belirledikleri eğitim politikaları faaliyetlerini kapsamaktadır.Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in başkanlığında yapılan Birinci ve İkinci Milli Eğitim Şurası'nda Cumhuriyetin eğitim öğretim planlarının gerçekleşmesi, halk evleri ve köy enstitülerinin açılması faaliyetleri ön planda tutulurken; Üçüncü Milli Eğitim Şurası'nda ise meslek eğitimi okul ders müfredatları, aile-okul işbirliği meseleleri ele alındı.1939?1946 yılları arasında yapılan Milli Eğitim Şurası'nın önemi, bu şuralarda alınan karaların dönemin hükümetlerince ne kadar uygulamaya geçildiği, tavsiye niteliğine bağlı olup olmadığı ve nasıl değerlendirildiği de tetkik edilmiştir.Böylece, Türk eğitim sisteminin son birkaç yüzyıldır karşı karşıya geldiği problemleri aşmaya yönelik çalışmalarla, Türk eğitim tarihinin önemli bir boyutunu oluşturmuştur.Anahtar Sözcükler:1.Milli Eğitim Şuraları2.Milli Eğitim Bakanı,3.Halkevleri,4.Köy Enstitüleri,5.Hükümetler,
Plevne müdafaası
1877 - 1878 Osmanlı - Rus Harbi ve bitiminde imzalanan BerlinAntlaşması, Osmanlı Devleti'nin parçalanma ve dağılma merhalelerinden enönemlisini teşkil eder. 1853-1856 Kırım Harbi'nde aldığı yenilgi üzerine birmüddet yayılmacı politikasına ara veren Rusya, bir süre sonra OsmanlıDevleti'ni parçalamak hevesine tekrar kapılmıştır. Balkanlar'da uyguladığıPanslavizm propagandalarının bir sonucu olarak başlayan: HersekAyaklanması, Bulgar Ayaklanması ve Sırp, Karadağ - Osmanlı Savaşı'nıbahane ederek, 23 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Devleti'ne savaş ilanetmiştir. Savaşın ilanıyla birlikte Ruslar, Romanya üzerinden Balkanlara veKafkaslardan Doğu Anadolu'ya doğru ilerlemeye başlamışlardı.Savaş ilan edildiğinde Vidin'de bulunan Osman Paşa, 13 Temmuz1877'de 12.000 kişilik ordusuyla Vidin'den hareket ederek, 19 Temmuz 1877tarihinde Plevne'ye varmıştır. Plevne'de Rus ve Osmanlı kuvvetleri arasında;20 Temmuz 1877, 30 Temmuz 1877 ve 7-12 Eylül 1877 tarihlerinde üçbüyük muharebe meydana gelmiştir. Bu muharebelerde Osman Paşa,kendisinden sayıca ve silahça çok üstün olan Ruslara ağır kayıplarverdirerek, Balkanlar'daki Rus ilerlemesini durdurmuştur. Aldıkları ağırmağlubiyetler üzerine Ruslar, Plevne'nin bir hücumla alınamayacağına kararvererek, kasabayı kuşatmışlardır. 28 Ekim 1877'de başlayan kuşatma,Osman Paşa'nın -her hangi bir yardım alamaması üzerine- 10 Aralık 1877tarihinde giriştiği kuşatmayı yarma girişimine kadar devam etmiştir. OsmanPaşa'nın 10 Aralık 1877'de giriştiği hareket başarısız olunca, 30.000'e yakınOsmanlı Askeri teslim olmak zorunda kalmıştır.Osman Paşa, Rusları Plevne önlerinde, 145 gün boyunca tutarak1877 - 1878 Osmanlı - Rus Harbi'nin seyrini değiştirmiştir. Plevne Müdafaasısavaşın yalnızca bir cephesinde cereyan etmiş olmasına rağmen, Ruslarıfiziki ve ruhi bakımdan yıprattığı gibi, Avrupa devletlerinin savaşa bakışını dadeğiştirmiş, dolayısıyla Rusların İstanbul üzerine girişeceği bir hareketiengellemiştir.
Temettuat defterlerine göre 19. yüzyıl da Kangal kazası
ÖZET 19. Yüzyıl ortalarına doğru hazırlanan Temettuat Defterleri vermiş oldukları bilgiler açısından çok önemli kaynaklardır. Sınırları belirlenmiş bir bölgenin idari bölünüşü, coğrafi sınırları, nüfusu, tarımı, topraklan, hayvancılığı, ticareti ve kazanç getiren diğer tüm faaliyetlerinin ortaya çıkarılması açısından bu defterler önemlidir. Temettuat defterlerine göre Kangal ve köyleri üzerinde yaptığımız bu araştırma yörenin 19. Yüzyıl sosyal ve ekonomik yönden fotoğrafını bize sunmaktadır. Yaptığımız araştırmanın temel kaynağı Kangal kazasına ait Temettuat Defterleri 'dir. Yöre ile alakalı 4 adet defter mevcuttur. Ancak bu defterlerin 13794 numaralı olanı arşivde mevcut değildir. Çalışmalarımızda 13792, 13793 ve 13795 numaralı defterlerden istifade edilmiştir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Temettuat defterlerinin önemi ve kapsamı ile Kangal Temettuat defterlerinin yapısı incelenmiştir. İkinci bölümde Temettuat defterlerinden elde edilen verilerin değerlendirilmesi yapılmış, bunlar grafik ve tablolarla genişçe gösterilmiştir. Son bölümde ise Kangal Temettuat defterlerinin günümüz Türkçe'sine çevrilmiş hali bulunmaktadır. Yaptığımız bu çalışma Kangal kazası da bugün olduğu gibi 19. Yüzyılda da temel ekonomik faaliyetlerin tarım ve hayvancılık olduğunu göstermektedir. 19. Yüzyılda Kangal kazasında bulunan her hanenin yaklaşık 40-50 dönüm arazisi ve 5-10 baş hayvanı bulunmaktadır. Tarım için kullanılan arazilerin yarısı da nadasa bırakılmaktadır. Kangal kazasında gelir kaynaklarının %64'ü zirai üretimden elde edilmektedir. Geriye kalan %32Tik kısım hayvancılıktan ve %4'lük kısım ise kiracılık, çerçicilik, çobanlık gibi faaliyetlerden elde edilmektedir.Hayvancılıkta büyükbaş, küçükbaş ve yük hayvanı yoğunluktadır. Arıcılık yapan hanelerde mevcuttur fakat bunun ilçe ekonomisinde payı çok düşüktür. Zülkif SARITEPE 237
İngiltere'nin doğu siyaseti ve Bağdat Genel Konsolosluğu (1875-1879)
Hindistan, ilk çağlardan itibaren bin bir çeşit baharat başta olmak üzere, ıtriyat, şifalı bitki ve boya çeşitleri, dokumalar, şallar, özellikle ipek ve ipekli dokumalar, hayvan kürkleri ve keza deri çeşitleri gibi doğu-batı ticaretinin en başta gelen ürünlerinin ana kaynağıydı. Bütün bunların yanı sıra Hindistan, yer altı ve yer üstü kaynakları itibariyle bir hammadde deposu ve ayrıca sahip olduğu insan nüfusu itibariyle doğunun en önde gelen açık pazarıydı. Bu büyük ülkenin bütün maddi varlığı 18. yüzyıl ortalarında Doğu Hindistan Kumpanyası eliyle İngiliz sömürgesi haline getirilmişti. Bu noktadan itibaren İngiliz siyaseti için aslolan mesele, bu sömürgenin ne pahasına olursa olsun korunması olmuştur. Bu sömürgeye ulaşan deniz, kara ve nehir yollarının, bütün geçit ve boğazların güvenliği, himayesi İngiliz dış siyasetinin temel felsefesi ve odağı olmuştur. Bu anlamda, Bağdat ve Basra bölgesi Hindistan'a ulaşan en kestirme yollardan birisi olması hasebiyle İngiliz dış siyasetinin üzerinde hassasiyetle durduğu stratejik coğrafyalardan birisi olmuştur. Burada ihdas edilen genel konsolosluğun görev önceliğinin "siyasi" olmasının sebebi budur. İngiltere'nin özelde Hindistan'ın muhafazasını merkez alarak doğu siyaseti çerçevesinde Bağdat'ta tesis ettiği genel konsolosluğun, özellikle İngiltere'nin Osmanlı toprak bütünlüğü siyasetinden vazgeçtiği günlerin arifesinde, bölgede yürüttüğü ticarisiyasi faaliyetler İngiltere'nin bölge politikasını anlama noktasında önemli ipuçları vermektedir. Konsolosluk, hem İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın bölgedeki ana bilgi kaynağı ve bizzat istihbarat üssü hem de İngiliz hariciyesinin bölge politikalarına yön veren bir merkez hüviyetindedir. Bu nedenle çalışmamızın, 19. yüzyılın son çeyreği itibariyle İngiliz dış siyasetinin Bağdat-Basra bölgesine yönelik ticari, siyasi ve askeri stratejisini anlamak noktasında siyasi tarih yaklaşımına önemli katkılar sunacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Bağdat, Basra, Konsolos, Konsolosluk, İngiliz Konsoloslukları, Bağdat Genel Konsolosluğu, Osmanlı-İngiliz.
Membran biyoreaktör ile evsel nitelikli atıksuların arıtılması ve geri kazanılması
Artan su ihtiyacı, tükenen ve kirlenen su kaynakları nedeniyle mevcut su kaynaklarının akıllıca kullanılması, kirlenmelerinin önlenmesi gerekmektedir. Ayrıca atıksuların klasik sistemlerle arıtılıp su kaynaklarına deşarj edilmesi yerine membran biyoreaktör gibi ileri atıksu arıtma teknolojileri ile arıtılıp geri kazanılarak tekrar kullanılmaları su kaynaklarının geleceği bakımından çok önemlidir. İ.T.Ü. Çevre Mühendisliği Laboratuvarı'nda pilot ölçekli batık membran biyoreaktör sistemi kurulmuştur. Hans Huber AG firmasından alınan MembraneClearBox® (MCB) adlı membran biyoreaktör sistemi, aktif çamur prosesi ve daldırılmış ultrafiltrasyon (UF) membranları vasıtasıyla arıtılmış suyun ayrılması işleminin birleşimi olan bir arıtma sistemidir. Membran modülü plaka-çerçeve tipli olup ultrafiltrasyon membranıdır, por büyüklüğü 38 nm olup 9 adet membran plakası bulunmaktadır ve toplam yüzey alanı 3.5 m2'dir. Membran biyoreaktör sistemi kompakt bir sistem olup üzerinde bulunan ekipmanlar hava bloweri, scouring (sıyırma) bloweri, debi ölçer, numune alma vanası, basınç ölçer ve kontrol ekranıdır. Sistem ayarlamaları kontrol ekranı vasıtası ile yapılmaktadır. Sistemde normal işletme modu, ekonomi modu ve yüksek yük modu olmak üzere üç adet işletme modu bulunmaktadır. Sistem normal şartlarda normal modda işletilir, membran biyoreaktöre atıksu girişi olmadığı zamanlarda ise (tatil zamanları) mikroorganizmaların ölmemeleri için gereken minimum oksijen sağlanmaktadır. Yüksek yük modu ise sisteme aşırı yük geldiği durumlarda kullanılmaktadır. Orta karakterli evsel atıksu niteliğinde sentetik atıksu ile çalışmalar yürütülmüştür. Ham atıksu giriş değerleri KOİ, BOİ, Toplam Azot (TN) ve Toplam Fosfor (TP) için sırasıyla 500 mg/L, 400 mg/L, 40 mg/L ve 8 mg/L'dir. Ham atıksuyun C:N:P oranı 100:8:1.6'dır ve bu değer ideal değer olan 100:5:1 değerine oldukça yakındır. Daha gerçekçi olması bakımından sentetik atıksu ideal değerlere uyacak şekilde hazırlanmamıştır. Önce anaerobik besleme tankına (fosfor giderimi için gereklidir) gelen atıksu peristaltik pompa vasıtasıyla reaktöre girer. MBR içerisinde kesikli havalandırma sayesinde karbon giderimi, nitrifikasyon ve denitrifikasyon işlemleri gerçekleşmektedir. MBR sistemi geri devirli ve geri devirsiz olmak üzere iki farklı tipte işletilmiştir. Geri devirsiz işletme süresince elde edilen giderme verimleri sırasıyla AKM, KOİ, BOİ, TN, TP, Ca+2, Mg+2, Na+, CI- ve toplam koliform parametreleri için % 99.97, % 98, % 98, % 60, % 40, % 2.4, % 3.4, % 0.55, % 67 ve % 100'dür. Geri devirsiz arıtma için ise AKM, KOİ, BOİ, TN ve TP giderme verimleri sırasıyla % 99.98, % 99.28, % 98.3, % 66 ve % 60'dır. Elde edilen sonuçlara göre geri devirli arıtma verimleri kısmen daha iyidir. MBR sistemindeki MLSS konsantrasyonu işletme süresince 7356 mg/L'ye kadar yükselmiştir. Reaktördeki ortalama iletkenlik, MLSS, sıcaklık, pH ve çözünmüş oksijen değerler sırasıyla 7121 µS/cm, 4935 mg/L, 20.63 ºC, 5.64, 1.07 mg/L'dir. Elde edilen çıkış suyu sulama suyu olarak (tarımsal, yeşil alan, peyzaj, golf sahası) kullanılabilir. Ayrıca yangın söndürme, araç yıkama ve sifon suyu olarak da kullanılabilmektedir. Sulama suyu olarak kullanımda sulanacak bitki türü ve toprak yapısı oldukça önemlidir ve dikkatle seçilmelidir.