Theses supervised by Prof. Dr. Nurettin Gemici
22 theses · İstanbul University
İbn Hallikân'ın (ö.681/1282) Vefeyâtül-A'yân adlı eserindeki siyer ve sahâbe bilgilerinin tespiti ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada Eyyûbîler ve Memlükler Dönemi'nde yaşamış, kadı naibliği ve kâdılkudâtlık vazifesi yapmış ayrıca 'Vefeyât' alanında bir otorite ortaya koymuş olan İbn Hallikân'ın (ö. 681/1282) Vefeyâtü'l-a'yân adlı eserinde siyer rivayetlerinin ilk dönem siyer kaynaklarına göre mukayesesi yapılmıştır. Çalışmamız içerisinde İbn Hallikân'ın hayatı ve Vefeyâtü'l-a'yân'ı hakkında bazı malumatlara yer verilmiştir. Daha sonra Vefeyât'ta yer alan siyer-meğâzî bilgilerini ve sahâbe hayatlarını önem sırasına göre ve kronolojik olarak tespit etmeye çalıştık. Son bölümde ise tespit edilen bu bilgileri ilk dönem siyer kaynakları müelliflerinden İbn İshâk (ö. 151/768), Vâkıdî (ö. 207/823) ve İbn Sa'd'ın (ö. 230/845) eserleri esas alınarak genel bir değerlendirmeye tabi tutuldu. Çalışmamız İbn Hallikân'ın Vefeyâtü'l-a'yân adlı eserinde kayda değer olarak görülen siyer-meğâzî bilgilerini tespit edip merkeze alarak devrin tarih-siyer ilminin yazım anlayışına dair bize önemli değerlendirmeler yapma imkânı sunmaktadır.
Şerʻiye Sicillerine göre Galata'da sosyal ve ekonomik hayat (1915-1917)
Osmanlı Devleti kurulduğu günden yıkılışına kadar sürekli bir değişim, dönüşüm, içinde varlığını devam ettirmiş; sergilediği pragmatik tavrın sonucunda uzun bir zamana yayılan tarihe sahip olmuştur. Devlet'in çok uluslu yapısı gittikçe daha da zenginleşmiş ve yöneticiler devleti bu çok kültürlü ortama uygun kanun ve kurallar belirlemeye dikkat ederek idare etmişlerdir. Osmanlı Devleti hukuk sisteminin yapısı ve uygulamaları Osmanlı Devri'ni anlamaya yönelik pek çok veri içermektedir. Hukuki uygulamaların bugüne ulaşan kaynakları arasında şüphesiz ki kadı sicilleri veya şerʻiye sicilleri denilen evrâk ayrı bir kıymeti haizdir. Galata Mahkemesine yansıyan davalar, bölgedeki gayrimüslim ve Müslüman halkın birbiriyle ilişkilerini ve hukuksal meselelerdeki durumlarını ortaya koymaktadır. Araştırmanın ana kaynağı, hicri 1334 (miladi 1915/1916)-1335 (1916/1917) yıllarını kapsayan 1024 Numaralı Galata'ya ait Şerʻiye (Kadı) Sicil Defteri'dir. Söz konusu sicilin transkripsiyonundan elde edilen bilgilerin ikincil kaynakların incelenmesiyle desteklendiği çalışmada Galata bölgesinin XX. yüzyıl başlarındaki sosyal ve ekonomik yapısını ortaya koymak ve I. Dünya Savaşı yıllarında oluşan toplumsal sorunlara değinmek, çok kültürlü ve çok dinli bir ortak yaşam üzerine bir semt profili oluşturulmak istenmiştir. Anahtar Kelimeler: Şerʻiye Sicili, Galata, gayrımüslim, çok kültürlülük, ekonomik ve sosyal hayat.
Osmanlı devri Kızıldeniz mimarisinde Sevakin örneği
Tez çalışmamızda Sudan'a bağlı Sevakin şehrindeki Osmanlı dönemi eserlerinin tanıtımı katalog bölümünde yapılmıştır. Bu şehirde Osmanlı eserlerine ait akademik çalışmanın az olması bizi bu yönde çalışmaya teşvik etmiştir. Tezimizde birinci bölümde Sevakin'in coğrafi konumu ve tarihçesi anlatılmıştır. İkinci bölümde, Araştırmacılar tarafından Kızıldeniz stilinin görüldüğü ve Türk kasaba örnekleri olarak belirtilen Cidde, Hudeyde, Masavva, Moha ve Yenbu gibi şehirlerde çeşitli yazılı ve görsel kaynaklardan istifade edilerek tespit edilebilen Osmanlı dönemi eserleri ve özellikleri kısaca yer almıştır. Üçüncü bölüm olan katalogda Sevakin'de inşa edilmiş 5 cami, 3 türbe, sur - kule ve kapılar, 1 vikale, 1 karakol, 1 kaymakamlık binası, 1 gümrük binası, 2 zaviye, 1 banka, 1 hastane, 1 sarnıç ile ev örnekleri tanıtılmıştır. Dördüncü bölümde değerlendirme yapılarak Kızıldeniz sahil şehirlerinde inşa edilmiş eserler üzerindeki mimari etkiler ve oluşum süreçleri karşılaştırılmıştır. Dini mimaride, Sevâkin'de, Doğu Afrika ve Kızıldeniz şehirlerinde mihraba paralel veya dik iki, üç veya dört sahınlı, düz dam şeklinde örtülü, açık avlulu camiler, erken dönem İslâm mimari özelliklerini göstermekle birlikte çok yüksek olmayan sekizgen minareleriyle, dendan süslemeleriyle, özgün taş minberleriyle hemen hemen bütün Kızıldeniz şehirlerinde benzer şekilde tekrar edilmişlerdir. Kubbeli türbelerde (Sevâkin ve Cidde'de) kare beden duvarlarının köşeleri üst seviyede pahlanmış ve dendanlarla sonuçlandırılmıştır. Bütün kubbeli türbelerde geçiş öğesi olarak tromp kullanılmıştır. Çalışmamız esnasında Sevakin'deki evlerin bir stilin örnekleri olduğu anlaşılmıştır. Bu eserlerin şans eseri Jean- Pierre Greenlaw tarafından çizimlerinin yapılarak belgelenmiş olması bu stilin varlığını günümüze taşımıştır. Kızıldeniz stili olarak adlandırılan bu mimari stil geç farkedildiği için ve bölgedeki Osmanlı dönemine ait eserlerle bağlantısının tespit edilebilmesi için Kızıldeniz sahil şehirleri hakkında genel bir araştırma yapılmıştır.
Habîbî Ahmed b. Derviş'in Tuhfetü'l-müştâkîn ila-Menâkıbi's-sahâbe ve't-Tabi'în adlı eserinde sahâbe biyografilerinin transkripsiyon ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada, 16.yüzyılda yaşamış olan ancak kaynaklarda hayatı hakkında çok fazla bilgi bulunmayan Habîbî Ahmed b. Derviş'in Tuhfetü'l-müştâkîn ilâ-Menâkıbi's-sahâbe ve't-tâbi'în adlı eseri incelenmiştir. Eser, İslam tarihi alanında Osmanlı Türkçesi ile yazılmış metinler hakkında fikir vermesi ve dönemin dili ile ilgili bilgi içermesi açısından önem arz etmektedir. Bu tezde öncelikle Habîbî Ahmed b. Derviş'in hayatı ve eserleri üzerinde durulmuş ve devamında Tuhfetü'l-müştâkîn ilâ-Menâkıbi's-sahâbe ve't-tâbi'în adlı eserinin sahâbe ile ilgili olan kısmının transkripsiyonu çağının Türkçesine uygun bir şekilde yapılıp değerlendirilmiştir. Bu arada metnin içinde Arapça olarak geçen ayet, hadîs ve duaların da kaynağı tespit edilip verilmiştir.
Bir muhalefet hareketi olarak halkın mücahitleri örgütü ve ideolojik dönüşümleri
Halkın Mücahitleri Örgütü Eylül 1965'te seküler, marksist, İslami ve demokrasi yanlısı bir örgüt olarak kuruldu. Mücahitler olarak adlandırılan örgütün kökleri 1961 yılının mayıs ayında kurulan İran Özgürlük Hareketi'ne (Nehżat-i Âzâdî İrân -نهضت آزادی ایران) dayanmaktadır. Siyasi özgürlüğe ve güçler ayrılığına inanan İran Özgürlük Hareketi, 1979 İran Devrim Lideri Ayetullah Humeyni'nin katıldığı 5 Haziran 1963'teki Muhammed Rıza Şah karşıtı büyük protestonun ardından kapatıldı. 1965 yılında üniversite öğrencisi olan Muhammed Hanifnejat, Sait Muhsin ve Ali Asker Badizadegan tarafından Halkın Mücahitleri Örgütü kuruldu ve İranlı muhalifler arasında Muhammet Rıza Şah Pehlevi'ye karşı silahlı mücadelenin başladığı bir evreye geçildi. Nitekim HMÖ, Özgürlük Hareketi'ni şaha karşı pasif ve etkisiz buldu. 1965 yılından 2003 yılına kadar silahlı mücadele evresine sahip olan HMÖ, İslam'ın modern devrimci rolünü sistematik olarak geliştiren ilk İranlı örgüttür. İdeolojik olarak birtakım dengeleri içerisinde barındıran Halkın Mücahitleri Örgütü, İran İslam Cumhuriyeti'ndeki din adamlarının İslam'ı yorumlamasını ve "Velayet-i Fakih"i reddetmektedir. Feodalizme ve kapitalizme karşı çıkan HMÖ İslam ile marksizmi bir araya getirerek kendi dini yorumlarını oluşturdular. Mücahitler her Müslümanı sadece Müslüman olarak değil, aynı zamanda bir devrimci olarak görmektedir. İran modern tarihinde ortaya çıkan fraksiyonlar, gruplar ve örgütler arasında en tartışmalı konuma sahip olan HMÖ günümüzde de yol haritasını İran'da gerçekleştirmek istedikleri bir devrim planı üzerinden yürütmektedir. Halkın Mücahitleri Örgütü hala yurt dışında lobi faaliyetlerine devam etmekte, yurt içinde ise her fırsatı değerlendirip İran'daki liderliğe karşı kitleleri harekete geçirmek için çalışmaktadır.
Meşihat arşivi belgelerine göre Şeyhülislamlığın bürokratik yapısı
Osmanlı Devleti, kendisinden önceki İslam devletlerinden tevarüs ettiği Şeyhülislâmlığı bir müessese haline getirmiştir. 1826'da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla devletin kuruluşundan itibaren var olan Şeyhülislâmlık yeni, sabit ve müstakil bir alana taşınmıştır. Tanzimatla birlikte devletin diğer kurumlarına paralel olarak Şeyhülislâmlık, devletin bürokratik yapısında yerini almış ve sistematik bir şekilde örgütlenmiştir. Tarihi süreçte dinî, hukuki ve eğitim alanındaki birimleri ile bir külliye halini alan ve günümüzün Diyanet İşleri Başkanlığı, Adalet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevlerini yürütmüş olan Şeyhülislâmlık, devlet yapısındaki değişiklikler neticesinde görev, yetki ve sorumluluklarının bir kısmını yeni kurulan nezaretlere bırakmıştır. Şeyhülislâmlığın bulunduğu mekân 1924 yılından itibaren İstanbul Müftülüğü, İstanbul Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü'ne ev sahipliği yapmıştır. Tezimizde Şeyhülislâmlık belgeleri ışığında Şeyhülislâmlık'taki Fetvâhâne-i Âlî, Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği, İstanbul Kadılığı, Nakîbü'l-eşrâflık, Mektûbi Kalemi, Evrak Odası/Evrak Müdüriyeti, Dosya ve İstatistik Kalemi, Muhasebe-i İlmiye, Sicill-i Ahvâl İdaresi, Memûrîn Kalemi Müdüriyeti, Meclis-i Tedkîkât-ı Şer'iyye, Emvâl-i Eytâm Müdüriyeti, Beytü'l-mâl Müdüriyeti, İlmiye Tekâüd Sandığı, Meclis-i İntihâb-ı Hükkâm, Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişliği Mahkemesi, Meclis-i Meşâyih, Tedkîk-i Mesâhif ve Müellefât-ı Şer'iyye Meclisi, Ders Vekâleti ve Meclis-i Mesâlih-i Talebe, Meclis-i İmtihan-ı Kur'a, Sicillât-ı Şer'iyye Dâiresi, Şûrâ-yı İlmiyye ve Encümen-i Islâhât-ı İlmiyye, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti, Cerîde-i İlmiye Müdüriyeti, Dârü'lHikmeti'l-İslamiyye, Bâb-ı Fetvâ Camisi ve Bâb-ı Fetvâ Tabâbeti birimlerinin kuruluşu, işleyişi, yetki ve hizmet alanı, görevlileri, ilmiye bürokrasisindeki işlevi, Şeyhülislâmlık içerisindeki konumu, görevlilerinin ilmi kariyerleri, arşiv kaynakları ve teşkilat şeması ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Şeyhülislâmlık, Meşîhat Arşivi, Fetva, Bürokratik yapı, Şeyhülislam
Fazlullah Ruzbihân el-Huncî'nin "Mihmân-nâme-i Buhârâ" adlı eserinin tercüme, tahlil ve değerlendirmesi
X-XI/XVI yüzyıla damgasını vuran; Mâverâünnehir, Fergana, Endicân, Kâşgar ve Hârezm'in hâkimiyetini elinde bulunduran; Türkistân, Hindistân, İran topraklarına kadar ilerleyen Şeybâniler Türk târihinin çok önemli bir dönemine tanıklık etmelerine rağmen yeterli ilgiyi görememişlerdir. Bu çalışmada Şeybâniler Hânlığı'nın ilk hükümdarı olup "fetihlerin babası" unvanlı Muhammed Şeybânî Hân'ın saltanatının H.914-915 (1508-1509) yılları arasında gerçekleşen târîhî olayları anlatan Mihmân-nâme-i Buhârâ adlı eseri tercüme edip inceledik. İslâm târihinde ve özellikle Türk-Özbek târihinde önemli bir yer tutan bu eser; fıkıh ve kelâm alanlarında büyük din âlimi, müderris, şâir, siyasetçi ve aynı zamanda Şeybânî sarayında vakʻanüvis olan Rûzbihân el-Huncî'nin önemli eserlerinden biridir. Bu önemli eser, Rûzbihân'ın fikri ve talebi ve Şeybânî Hân'ın emriyle Şevval/Ocak H.914 (1509) yılında Buhârâ'da kaleme alınmaya başlanıp birinci bölümü burada yazılmış; geri kalan bölümleri ise 23 Cemâziyelûlâ 915 (8 Eylül 1509) Cuma günü Herât Saray yurdunda tamamlanmıştır. Kitap; Özbek-Kazak toplumlarının mücâdelesi, sosyo-ekonomik ilişkileri, yaşam tarzları, yaşadıkları coğrafya, ananeleri, gelenek, görenekleri ve o dönemin dînî ve kültürel yapısı hakkında önemli bilgiler içermektedir. Ayrıca Özbeklerin ve Kazakların bulundukları yerler, yaylaklar, kışlaklar, nehirler, dağlar, saraylar, imâretler ve çölleri gibi önemli coğrafî alanlar ile, tarihî ve siyasî bilgiler sunmaktadır. Şeybânî Hân'ın kişiliği, Kazaklarla yaptığı savaşları, siyaseti, dînî düşüncesi ve o dönem devlet yapısı açısından verdiği bilgiler büyük bir önem arzeder. Yine Şâybanî Hân ile Hunci'nin İmam Rızâ olmak üzere birçok âlimin kabirlerine yaptıkları ziyaretler ve bu yapılar hakkında eserde yer alan bilgiler dikkate değerdir. Temelde bir tarih kitabı olmakla birlikte dönem aydınlarının yetiştiği ilmî ve kültürel ortam ile birtakım dinî konular ile ilgili ayet, hadisler ve onlarla ilgili kimi inceleme ve yorumlar içermektedir. Bu çalışmada Türk ve İslâm tarihi bakımından önemli eserler arasında bulunan, bilim dünyasına meçhul kalan Mihmân-nâme-i Buhârâ'yı tam anlamıyla tercüme ederek ve Mihmân-nâme-i Buhârâ'ya göre Rûzbihân el-Huncî'yi değerlendirerek eserlerini, ilmî boyutunu, hayatını, dinî değer ve mezheplere bakışını ve o dönemin dîn-mezhep ve sosyal yapısını yine bu eser çerçevesinde ele alıp inceledik. Huncî'nin yaşadığı dönemde ortaya çıkan dînî-siyasî karakterdeki Safevî Hareketi'ni Özbek-Kazak-Safevî-Osmanlı ilişkileri bağlamında değerlendirerek Huncî'nin tutum ve davranışlarına yön veren ve yazılarını yazmaya sebep olan değerler arasında Sünnî-Alevî çatışmasının ne dereceye kadar etkili olduğunu tespit etmek ve tarihî süreci doğru değerlendirebilmek açısından oldukça mühimdir. Anahtar Kelimeler: Özbek, Şeybânî Hân, Kazak, Mâverâünnehir, İmam Rızâ, Mihman-Nâme-i Buhârâ.
Doğuşundan Emeviler'in sonuna kadar zekât müessesesi
Bu çalışmada ibadet olarak zekâtın birtakım hususiyetleri aktarılıp müesseseleşme süreci ele alınmış ve Hz. Peygamber, Hulefâ-yı Râşidîn ve Emevîler dönemlerinde zekât müessesi uygulamaları incelenmiştir. İslâm dininin beş şartından birini teşkil eden zekât, toplum içindeki muhtaçların ihtiyaçlarının giderilmesi açısından önemli bir yere sahiptir. Nitekim zekât müessesesi toplumda zengin ile fakir arasında bir köprü konumundadır. Bu sayede zenginlerin sorumluluklarını yerine getirmesi sağlandığı gibi muhtaçların da ihtiyaçlarının minnet altında kalmadan ve onurları incitilmeden giderilmesi mümkün kılınmıştır. Ayrıca bu sayede zenginden fakire merhamet, fakirden zengine hürmet hislerini güçlendirerek toplumsal çatışmaların önüne geçilmesi de zekâtın bir diğer faydası olarak zikredilebilir. Zekâtın müesseseleşme süreci incelendiğinde görülecektir ki Mekke Dönemi'nde zekât işleri kurumsal bir organizasyonla yürütülmemiş; bu sorumluluk bireye bir başka ifadeyle her Müslüman'ın kendi inisiyatifine bırakılmıştır. Mekke Dönemi'nde mutlak olarak yardımlaşmayı ve Allah'ın verdiği nimetleri Allah rızasını umarak muhtaçlara vermeyi kasteden zekât, Medine'ye hicretle beraber farklı bir boyut kazanmıştır. Genel kabule göre hicretin ikinci yılında kesin bir emir olarak vazedilen zekât ibadeti, Medine Dönemi'nde nisâbı ve ölçüleri belli olarak devlet eliyle toplanan ve yine devlet eliyle Kur'ân'ın belirlediği ihtiyaç sahibi sekiz sınıfa dağıtılan bir ibadet olarak kurumsal bir mahiyet kazanmıştır. Hz. Peygamber, Tevbe Sûresi 103. ayetindeki "Onların mallarından zekât al." emri gereğince zekâtı ya bizzat kendisi alıp, verilmesi gereken yerlere vermiş ya da görevlendirdiği zekât memurları vasıtasıyla bunu gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber'den sonra gelen Hulefâ-yı Râşidîn Dönemi'nde uygulama Resûlullah'tan tevarüs eden esaslar üzere devam ettirilmiş ve dönemsel olarak -nasların belirlediği asıl ilkelerle ters düşmeyecek- birtakım farklı uygulamalar da ortaya çıkmıştır. Hulefâ-yı Râşidîn'den sonra iktidara gelen Emevîler Dönemi'nde de zekât devlet eliyle toplanan ve gerekli yerlere dağıtılan bir ibadet olarak devam etmiştir. Emevîler Dönemi'nde zekât mallarının harcanmasıyla ilgili esasa mugayir birtakım hatalı uygulamalar olmuşsa da bunlardan Müslüman halkın şiddetli itirazları sonucunda vazgeçilmiştir. Anahtar Kelimeler: Zekât müessesesi, Hz. Peygamber Dönemi, Hulefâ-yı Râşidîn, Emevîler, devlet, muhtaç, zengin.
M.G.S. Hodgson'ın tarih ve toplum tasavvurunda din: İslamileşmiş medeniyet
İslam'ın Serüveni'ndeki temel problem, insanlığın bilinçli tercihlerini ve bunların doğurduğu kümülatif sonuçları, başka bir ifadeyle toplumsal değişimin ve kültürel yapılanmanın seyrini takip etmektir. Hodgson İslam medeniyeti hakkında böyle bir takibin her şeyden önce tarihsel olduğu müddetçe insanlık için bir anlam taşıyabileceğine inanır ve İslam tarihini tüm insanlığı ilgilendiren boyutları ile ele almayı hedefler. Bu yaklaşım tarihçiyi oryantalist İslam tarihi araştırmaları içinde ayrı bir yere oturtur. Yeni bir kavram kullanarak medeniyeti oluşturan toplumun "islamîleştiğini" (islamicate) ileri sürer: İslamîleşmiş toplum ona göre iki ayrı veçheden, din ve medeniyet seviyesinden ele alınmalıdır. Dünya tarihini içine alan genel çerçevede, farklı kültürel unsurların baskınlığında ortaya çıkan sonuçları dinî kılan ise temelde insan ve kozmos arasındaki irtibatın kurulmasıdır. İnsanlığın manevi eğiliminin bir yansıması olarak ele alınan dindarlık tarihçiye göre sosyokültürel koşullardan bağımsız bir kimliğe bürünemez. Bu noktada Hodgson İslamîleşmiş toplumun "dinsel ve kültürel gelenekler"ini tespit etmeye koyulur. Ona göre Bereketli Hilal'de doğup İran-Sami kültür terkibinin yer ettiği Nil-Ceyhun bölgesini kuşatan medeniyet, saf İslam olgusu üzerinden açıklanamaz. İslam ancak kültür ve diyalog sürekliliğini sağlayarak bu geniş bölgede var olan köklü geleneklere nüfuz edebilmiştir. Medeniyetin İslamîleşmesi ile sonuçlanan bu sürece göre İslamî nitelik taşıyan kültür nesneleri var olan dinsel ve kültürel geleneklerin doruk noktasını temsil eder. Bu açıdan İslam'ın Serüveni'nde İslam, İslamîleşmiş medeniyetin kurucu unsuru olarak ele alınmamıştır. Anahtar Kelimeler: İslam medeniyeti, Dünya tarihi, Oryantalizm, dinsel gelenek, İslam'ın Serüveni
Amerika'da İslam'ın serüveni ve ihtida hareketleri
Amerika Kıtası'nda İslam tarihinin başlangıcına dair farklı iddialar bulunmaktadır. Bu iddiaların dayandırıldığı tezler, Amerika tarihi konusunda çalışma yapan bilim adamları arasında bazı görüş ayrılıklarının oluşmasına neden olmuştur. Bu çalışmamızda Columbus öncesi ve Columbus sonrası Kıta'daki İslam'ın serüveni, iki farklı iddia sahibinin de görüşlerine yer verilerek Amerika'da İslam'ın tarihi incelenmeye çalışılmıştır. Columbus sonrası döneme dair kıtaya köle ticareti ile getirilen Afrikalı kölelerin günümüze kadar ulaşmış yazılı kaynakları referans alınarak o dönem İslam tarihine ilişkin bilgiler verilmiştir. Afrika asıllı Müslüman kölelerin kıtaya gelişini, Amerika'da İslam tarihinin başlangıç zamanı olarak iddia eden bilim adamlarının bu argümanları da tezimizde değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, Amerika ihtida hareketlerinin başlangıç zamanına değinilmiş, Amerikalı mühtedilerin hayat hikâyeleri örnekleriyle Amerika ihtida hareketleri tarihi de çalışmamızda yer almıştır. Amerika Kıtası'ndaki diğer farklı dinler gibi İslam dininin ve Müslümanların da Kıta tarihinde henüz Amerika Birleşik Devletleri'nin varlığı söz konusu değil iken yer edindikleri, Kıta'nın savunmasında ve tarihinin yazılmasında büyük katkıları olduğu görülmüştür. Amerika İslam tarihinde, İslam hakkında Islamophilic (İslam Sevgi ve Kardeşlik Dinidir) Teosofik Düşüncesi'nin günümüzde de tekrar etkin olması için tarihin sahih bilgiler ışığında objektif olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: ABD, İslam, İhtida, Mühtedi, Köle, Islamophilic
Mısır'daki ilk hangâh: Saîdü's-Süedâ (569/1173- 922/1517)
Hangâhlar, âlim ve sûfîleri ağırlayan, içlerinde tasavvufî ve İslamî ilimler eğitimlerinin beraber yürütüldüğü geniş imkânlara sahip tasavvufî kuruluşlardır. Araştırmamıza konu olan Saîdü's-süedâ Hangâhı, Selâhaddîn-i Eyyûbî (ö. 589/1173) tarafından Fâtımî hâkimiyetini sona erdikdikten sonra Mısır topraklarında inşa edilen ilk hangâh olma özelliğini taşımaktadır. Saîdü's-süedâ Hangâhı, Eyyûbî ve Memlük dönemleri boyunca çok sayıda âlim ve sûfînin uğrak mekânı haline gelmiş ve çok boyutlu yapısıyla toplumun sosyal, siyâsi, dinî, ilmî ve ekonomik hayatı üzerinde etkili olmuştur. Bu çalışmada Saîdü's-süedâ Hangâhı'nın kuruluşundan (569/1173) Memlük devletinin sona erdiği döneme (922/1517) kadar geçen süre zarfındaki tarihi gelişimi ve işleyişi üzerinde durulmuştur.
575 No'lu Eyüp Şer'iyye Sicili transkripsiyonu ve değerlendirmesi
İncelediğimiz şeriʻyye sicili H.(1311-1312) M. (1893-1894-1895) tarihleri arasında Eyüp mahkemesine ait 575 numaralı kadı sicilinin transkripsiyonunu ve değerlendirmesini içermektedir. Bu tarihlere uygun olarak Eyüp kazası, idari, sosyal ve ekonomik yönleriyle incelenmiştir. Bu tezde 575 numaralı Eyüp kadı sicilinin transkripsiyonu yapılarak hem tarihimize katkıda bulunmak hem de özellikle Eyüp ilçesiyle ilgili araştırma yapacak olanlara yardımcı olmak amaçlanmıştır. İncelediğimiz 575 numaralı Eyüp şerʻiyye sicili İstanbul Müftülüğü Şerʻiyye Sicişi arşivinden alınmıştır. İçerisinde toplam 127 belge bulunmaktadır.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Bigalı bir âlim: Mustafa Lütfi Efendi ve evrak-ı metrûkesi
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın getirdiği ağır sonuçlardan biri de şüphesiz ki eziyet altında olan Müslüman ve Türk nüfusunun 93 Harbi'nden itibaren aşama aşama Anadolu'ya gerçekleştirdiği göçlerdir. Bir milyona yakın kişinin göç ettiği tahmin edilen bu harpten sonra vatanını terk etmek zorunda kalanlar arasında, küçük yaşlarda Bulgaristan'ın Şumnu kasabası Akyar köyünden Çanakkale'nin Biga ilçesi Çeltik köyüne göç eden Mustafa Lütfi Efendi ve ailesi de yer almaktadır. Bigalı Mustafa Lütfi Efendi, r.1297/m.1881 yılında Şumnu Akyar köyünde Koca İsmail ve Meryem Hanım'ın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluğunun bir kısmını Çeltik'te geçirdikten sonra ilim tahsili için köy halkı tarafından yetimlerin eğitim aldığı İstanbul'daki Darüşşafaka'ya gönderilmiştir. Bununla birlikte medrese tahsili görmüş, 15-16 yıllık bir eğitim hayatını tamamladıktan sonra otuzlu yaşlarda vazifesini ifa etmek üzere Biga'ya geri dönmüştür. Mustafa Lütfi Efendi, bir muallim ve imam-hatip olarak hayatını sürdürmüş, bu resmî görevleri dışında köyüne ve çevresine çeşitli hizmetlerde bulunmuştur. Kur'an ve sünnet çizgisinde yaşamaya gayret etmiş, hayatını ilim öğrenmeye, öğretmeye ve hizmet etmeye adamış olan Mustafa Lütfi Efendi, gizli kalmış muhacir bir Osmanlı âlimidir. Yaşadığı bölgenin ve zamanın şartlarına göre kendisini çok iyi yetiştirmiş, ardında zengin bir kütüphane, vaaz-hutbe notları, telif ve istinsah ettiği eserler bırakmıştır. Aynı zamanda bulunduğu muhitteki ulema ile yakın irtibat içerisinde olmuş, adeta etrafında bir halka oluşturarak bölgede ilmî faaliyetlerin canlandırılmasına ve sürdürülmesine büyük katkı sağlamıştır. Böylece yaptığı çalışmalar, yetiştirdiği talebeler ve irşad faaliyetleriyle tanınan bir sima olmuştur. Gerek şahsiyeti gerekse de ilmi yönüyle halk tarafından derin bir saygı gören Mustafa Lütfi Efendi, 17 Ocak 1964 tarihinde Çeltik köyünde vefat etmiştir. Anahtar Kelimeler: Biga, Bigalı Mustafa Lütfi Efendi, Çeltik Köyü, Medrese, Muallim, İmam, İlim, Talebe
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'ne göre Mekke
Evliya Çelebi Seyahatnâme'sine göre Mekke başlıklı Yüksek Lisans Tez çalışması giriş ve sonuç hariç üç bölüm olarak ele alınmıştır. Birinci bölümde Evliya Çelebi'nin hayatından bahsedilecek, ikinci bölümde ise Evliya Çelebi'nin seyahatleri ve Seyahatnâmesi hakkında bilgi verilecektir. Üçüncü ve son bölümde, bu çalışmanın ana konusu olan Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'ne göre Mekke seyahati ve buna bağlı olarak Hac ziyareti hakkında değerlendirmesi yapılacaktır. Hac Seyahatnâmeleri ile ilgili eser veren diğer yazarlar ile Evliya Çelebi arasındaki üslup farklılığı bu çalışmanın diğer bir konusudur. Bu bağlamda İbn Cübeyr ve İbn Battuta'nın eserleri ve üslupları Evliya Çelebi Seyahatnâmesiyle karşılaştırılacaktır. Ayrıca Ludovico de Varthema, Joseph Pitts, Ali Bey el-Abbasî, Johann Ludwing Burckhardt ve Richard Burton gibi yabancı seyyahların Mekke ve özellikle Hac ibadeti ile ilgili gözlem ve düşüncelerine de yer verilmiştir. Böylelikle Mekke ve Hac konusunun, başta Evliya Çelebi Seyahatnâmesi olmak üzere diğer kaynaklarda nasıl ele alındığının karşılaştırılması plânlanmaktadır. Sonuç kısmında, Seyahatnâme'nin Hac bölümünde de Evliya Çelebi'nin abartılarına ve tarihi olarak sabit bazı gerçeklere farklı tanım ve anlamlar yüklemesinden bahsederek, bunların nedenlerini vermeye çalıştık. Ayrıca eserinin Hac kısmında geçen menkıbeler, efsanelere yer vermesi şaşırtıcı olup; bu verilerden hareketle, o zamanki halkın bilgi seviyesini öğrenmiş olmaktayız. Yine Evliya Çelebi'nin eserinin en heyecanlı ve dikkat çekici bölümlerinin yer aldığı IX. cildi aynı zamanda bakıldığında ayrı bir "Hac Seyahatnâmesi" olarak da kabul edilebilmektedir. Hac yolculuğu sırasında Evliya Çelebi'nin ortaya koyduğu gözlemleri, Hac Seyahatnâmesi'nde orjinalliğiyle birlikte pek çok ayrıntıya da yer vermiştir. Anahtar Kelimeler: Evliya Çelebi, Seyahatnâme, Mekke, Hac, XVII. yüzyıl.
17. yüzyılda Mağrib'den bir seyyah: El-Ayyâşî'nin Seyahatnamesinde Haremeyn Yolculuğu
Ebû Sâlim el-Ayyâşî (1037/1090) 17. Yüzyıl Mağrib tarihinin siyasi, sosyal ve dini hayatını şekillendiren mutasavvıf, fakih, seyyah kimliklerini kendinde toplamış entelektüel bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Babasının kurduğu zaviyeye gösterdiği ihtimam ile Fas ve civarında şöhreti artan Ayyâşî'nin yaşamının ilk dönemini Mağrib'te yetişme süreci, ikinci merhalesini de Hicaz Bölgesi'ne üç defa gerçekleştirdiği ve ilmî kimliğini geliştirdiği, manevi olgunlaşma sürecini tamamladığı rıhleleri olarak değerlendirebiliriz. Bu bağlamda; ülkemizde henüz tarihi bir vesika olarak üzerinde durulmamış olan bu seyahatnamenin, edebiyat alanı dışındaki bir araştırmanın parçası olması amacı ile Ebû Sâlim el-Ayyâşî'nin hac seyahatnamesinde Haremeyn bölgesini konu edindik. Daha önce kapsamlı bir araştırmaya konu olmadığı için Ayyâşî'nin biyografisini ve eğitim hayatının ve zaviyesinin kimliğini inşa etmesindeki önemini, tespit ettik. 17. Yüzyıl Fas tarihinde ilmî ortamın ve zaviyelerin etkisinin Ayyâşî Zaviyesi özelinde anlaşılmasını sağlamaya çalıştık. Ardından er-Rihletü'l-Ayyâşiyye adlı seyahatnamesi ile birlikte hac yolculuğunu ele aldık. Böylece Haremeyn bölgesine Osmanlı Devleti sınırları dışından gelen mutasavvıf bir sûfînin hac yolculuğundaki menzillerini, Mısır'ın sosyal durumunu, Haremeyn bölgesinde Osmanlı'nın faaliyetlerini, bölgedeki ziyaretgâhları, özellikle Ayyâşî'nin Mekke ve Medine'ye bakışını ve burada edindiği tecrübeleri işleme yöntemlerini tespit etme imkânı bulduk.
Abdülğanî en-Nablusî'nin seyahatnamesinde Medine
Abdülğanî en-Nablusî, XVII. yüzyılın ikinci yarısıyla XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olup, dönemine damga vurmuş önemli bir şahsiyettir. O, ilmi derinliğinin yanı sıra bu alana yönelik çalışmalara destek mahiyetinde yapmış olduğu seyahatlerle tanınmaktadır. Araştırmamızda Nablusî'nin hayatını, ilmi ve mutasavvıf kişiliğini ve bu bağlamda yapmış olduğu seyahatler içinde en önemlisi olan hac seyahati sonucunda kaleme aldığı "El-Hakika ve'l mecâz fi'r-rihle ilâ Bilâdi'ş-Şâm ve Mısır ve'l Hicâz" adlı eserinin "Medine" bölümü şehir tarihi açısından incelendi. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde; Abdülğanî en-Nablusî'nin çalışmamıza konu olan ve üç ciltten meydana gelen "el-Hakika ve'l mecâz" adlı eserinin her bir cildi kısa kısa tanıtılmış, müellifin yazdığı eserin muhtevası, bu muhtevaya yönelik kısa örneklemeler ve eserini oluştururken istifade ettiği kaynaklara değinilmiştir. Birinci bölümde; müellifin hayatı, şahsiyeti, ailesi, eserleri, ilim sahasına yapmış olduğu katkı ve mutasavvıf yönü ele alınmıştır. Müellifin hayatını araştırırken XVII. yüzyıldan bu tarafa yazılmış olan kitapların yanı sıra kendi yazmış olduğu kitapların ön kısımlarından istifade edilmiştir. İkinci bölümde; "el-Hakika ve'l mecâz" adlı eserinin Hicaz'ı konu alan üçüncü cildinin Medine ile Mekke'ye gidiş ve dönüşte yol güzergâhlarındaki konaklama yerlerinin isimleri, konumları ve ahvalleri hakkında bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde ise Nablusi'nin yaklaşık seyahatinin neredeyse yüz günlük bir kısmını geçirdiği Medine'de başta Ravza-i Mutahhara olmak üzere ziyaret edilen mekânlar hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca aynı tarihlerde Medine'de yaşayan önemli kimselerle tanışması hakkında bilgiler değerlendirilmiştir. Eserde bol miktarda geçen şiirlere konumuzla doğrudan ilgisi olmadığı için tezde buna çok az yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: en-Nablusî, Seyahat, Dımaşk, Medine
Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi'nin hayatı, fetvaları ve dönemin siyasi olayları
İslam coğrafyasında, özellikle Osmanlı Devleti'nde en yüksek dini otorite olarak kabul edilen Şeyhülislam, ''yaşlı, bilge, reis'' gibi anlamları içerir. H. IV. yy.'da ise sûfîlere verilen bir şeref unvanı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şeyhülislamlık kurumunun en başta gelen vazifesi, dini meselelere fetva vermektir. Bununla birlikte, Şeyhülislamlık müessesine bazı İslam ülkelerinde medreseleri teftiş etme, icazet verme gibi farklı görevler verildiği de olmuştur. Şeyhülislamlığın müessese haline gelmesi Osmanlı Devleti'nde gerçekleşmiştir. Bazı İslam ülkelerinde değişik adlarla anılan Şeyhülislamlık, Osmanlı Devletinde Fatih Sultan Mehmet döneminden sonra mütevâzi fetva makamı olarak ortaya çıkmış ve ilmiye sınıfını temsil etmiştir. Bu tarihten itibaren devlet teşkilatı içerisinde büyük rol oynayan ve Meşîhat olarak da adlandırılan, daha sonraki süreçte sürekli gelişim ve değişim gösteren Şeyhülislamlık, zaman zaman siyasi nüfuza sahip olmuş; savaş, barış, anlaşmalar vb. konularda bu makamdan fetva alınmış ve Şeyhülislam kabine üyesi olmuştur. Osmanlı Devletinde bizzat Padişah tarafından atanan ve onun tarafından azledilebilen Şeyhülislamlar, aynı zamanda en yüksek hiyerarşi ve protokoldeki konumu itibariyle en itibarlı devlet görevlileri arasında yer almışlardır. Şeyhülislamlık kurumu, Cumhuriyetin ilanıyla önce Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti olmuş, daha sonra bu kurumun yerini Diyanet İşleri Başkanlığı almıştır. Bu çalışmamızda Osmanlı Dönemine ait Şeyhülislamlık Kurumunun yapısı ve işlevi incelenecek, daha önce müderrislik, ceza mahkemesi reisliği, evkaf nezareti ve mebusluk görevlerinde bulunan, 1914-1916 yılları arasında Şeyhülislamlık görevini deruhte eden, Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşına girmesine gerekçe olarak gösterilen meşhur Cihad-ı Ekber fetvasını veren ve Osmanlı Devletinin 167. Şeyhülislamı olan Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi'nin hayatı, eğitimi, üstlendiği görevler ile şeyhülislamlığı anlatılacak, şeyhülislamlığı sırasında verdiği fetvaları içeren metinler tercüme edilecektir.
19. yüzyılda Osmanlı hilafet kurumuna karşı muhalif düşünceler (Abdurrahman B. Ahmed Kevâkibî örneği)
Hz. Peygamber'in vefatı akabinde oluşan ve onun dünyevi yetkisini yüklenen hilafet kurumu, 632 senesinde ortaya çıkışından 1924 senesinde ilgasına kadar pek çok siyasi çekişmenin sebebi olmuştur. İslam tarihi boyunca birçok devlet için gerek siyasi gerek dini sebeplerden dolayı önem arz eden bu kurum, hiç şüphesiz Osmanlı Devleti için de büyük bir önem taşımaktadır. Özellikle 1774 yılında Kırım'ın, Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile kaybedilmesi sonrasında Osmanlı İmparatorluğu; halifeliğin manevi gücünü, siyasi olarak kaybettiği bir Müslüman toprak parçası üzerinde ilk defa uluslararası bir antlaşma, Küçük Kaynarca Antlaşması, aracılığıyla devam ettirmek istemiştir. Yine II. Abdülhamid döneminde, Rusya ile 1877-78 yıllarında gerçekleşmiş olan 93 Harbi neticesinde Balkanlar'da kaybedilen topraklar ve Hristiyan tebaa sebebiyle, Osmanlı toprakları içerisinde kalan Müslüman ve Arap tebaa yoğunluğu artmıştır. Bu durum; II. Abdülhamid'i bir politika değişikliğine götürmüş, uyguladığı İslam birliği siyaseti çerçevesinde hilafet kurumunu içerde ve dışarda bir diplomasi unsuru olarak daha fazla kullanmasına sebebiyet vermiştir. Osmanlı Devleti'nin hilafet kurumuna oldukça önem verdiği bu dönemde; Abdurrahman b. Ahmed Kevâkibî'nin, hilafetin Kureyşli bir Arap tarafından temsil edilmesi gerekliliğini sesli bir şekilde dile getirmesi ve bu düşüncesini de yazdığı kitabında açıkça ifade etmesi kendi döneminde ve sonrasında ses getirmiştir. Giriş ve üç ana bölümden müteşekkil olan bu çalışmada, 19. yüzyılın ikinci yarısında Halep'te dünyaya gelmiş olan Abdurrahman b. Ahmed Kevâkibî'nin Osmanlı hilafet kurumuna karşı muhalefeti incelenmiştir. Birinci bölümde, Osmanlı hilafetinin tarihi süreci ve dönüm noktaları özet bir şekilde ele alınmıştır. İkinci bölümde; 19. yüzyılda Osmanlı hilafet kurumuna karşı muhalif düşünce ve faaliyetler çerçevesinde, Arapların ve İngilizlerin Osmanlı hilafetine muhalif tutum ve davranışları işlenmiştir. Çalışmanın ana bölümünü oluşturan üçüncü bölümde; Abdurrahman b. Ahmed Kevâkibî'nin biyografisi, Mısır'a göçü, buradaki sosyal çevresi ana hatlarıyla araştırılmış olup telif ettiği kitaplar çerçevesinde, siyasi görüşleri ve Osmanlı hilafet kurumuna karşı muhalif düşünceleri izah edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmalar neticesinde, bahse konu Kevâkibî yaşadığı dönem itibariyle konjonktürel olarak uygun olmamasına rağmen müesses hilafet kurumuna karşı muhalif görüşlerini ortaya koyabilme cesaretini gösterebildiği, vefatından sonra da fikirleriyle büyük bir etki oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, 19. yüzyıl, Hilafet Kurumu, Kevâkibî.
Abdurrahman Nureddin Paşa hayatı, şahsiyeti ve faaliyetleri
Abdurrahman Paşa, 1836 yılında Kütahya'da doğup 1912 yılında İstanbul'da vefat etmiştir. Germiyanoğullarından Kütahyalı Vezir Hacı Ali Paşa'nın oğlu ve Hacı Mirzâde Hacı Mustafa Ağa'nın torunudur. Abdurrahman Paşa, II. Abdülhamid devrinin devlet ricâli arasında yer alır. Çalışmamızın amacı; hakkında çok yazılıp gündemde olmayan, tarihin arka sayfala-rından bulup çıkardığımız mümtaz şahsiyetin hayatına bir nebze dokunmaktır. Çalışmamızın çerçevesi; 1836-1912 yıllarını kapsamaktadır. Paşa Memuriye-tinin ilk yıllarında babasının yanında kethûdâlık ve divan kitâbeti gibi idari işlerde bulunduktan sonra, Şumnu, Varna ve Niş mutasarrıflıkları ile Prizren, Tuna, Ankara, Diyarbakır ve Bağdat vâliliği görevlerinde de bulunmuş, Mithat Paşa'nın sadrâzamlığı sırasında vezirliğe kadar yükselmiştir. Osmanlı son dönem devlet ricâli arasında, Adliye Nâzırlığı ile daha çok tanınan, Türk Hukuk Tarihine etkisi ile de bilinen Ab-durrahman Paşa'nın kısa süreli sadrâzamlık görevi ve Kastamonu'daki uzun süreli vâliliğine de değinilecektir. Çalışmamız 5 bölümden oluşmaktadır; 1. Bölüm; Abdurrahman Nureddin Paşa'nın, ailesi, çocukluğu, eğitimi ve ilk görevleri; Tuna, Prizrin, Ankara, Bağdat, Diyarbekir, Trablusgarp Vilâyetlerindeki Vâlilikleri, 2. Bölüm; Kısa süreli sadrâzamlık görevi sırasında gelişen olaylar, Mısır me-selesi, sadrâzamlıktan azli ve istifası, 3. Bölüm; Kastamonu vâliliği dönemi ve sonrasında yapmış olduğu vâlilikler, 4. Bölüm; Adliye nâzırlığı ve gelişen olaylar, Sadrâzam vekâletliği ve vefatı, 5. Bölüm de ise; Paşa'nın, şahsiyeti ve eserleri anlatılacaktır.
Osmanlı Devleti ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerde görev yapan âlim diplomatlar (XVII. ve XVIII. yüzyıllar)
Bulunduğu bölge açısından Osmanlı-İran ilişkileri, yıllarca iki devlet açısından birçok mücadeleye ve birbirlerine meydan okuyan mezhep çatışmalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarihte İslam'ın Şii yorumunu devlet görüşü haline getiren Safevîler, Sünni bir devlet olan Osmanlı için bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Osmanlı Devleti İslam'ın Sünni yorumuna dayalı bir ideolojiye sahip olmuş ve yaşadığı bölgede İslam dininin en yoğun nüfusuna sahip bir halk topluluğunu yönetmiştir. Osmanlı'da din ve siyasetin iç içe olması ve halifeliğin tüm Müslümanlar tarafından dini lider olarak tanımlanması gerekirken Şii bir devlet ile ilişkilerde en önemli sorunları beraberinde getirmiştir. Bu nedenle İslam dininin temsilciliğini yapan bir devletin sınırlarında siyasi meşruiyetine ve dini hâkimiyetine ters olan bir ideolojiye sahip devletle güvenlik sorunları yaşaması kaçınılmaz olmuştur. İki devlet arasında yaşanan dini ve siyasi birçok mücadelelerin yanı sıra belirli dönemlerde yakınlaşmalar olmuştur. İkili ilişkilerin yumuşadığı dönemlerde karşılıklı elçiler ve diplomatik temsilciler gönderilmiş ve yakın ilişkiler kurulmaya çalışılmıştır. Diplomatik ilişkiler kapsamında Osmanlı Devleti tarafından İran'a gönderilen bu devlet adamları arasında iyi eğitim almış ve dini kimliği ile öne çıkan kişilerde bulunmaktadır.
Hulefâ-i Râşidîn Dönemi ile ilgili Türkiye'de telif edilen eserlerin değerlendirilmesi (1980-2000 yılları)
Hz. Peygamber'in vefatıyla İslam tarihinde "Hulefâ-i Râşidîn" olarak isimlendirilen yeni ve önemli bir dönem başlamıştır. Bu dönemi önemli kılan, Hz. Peygamber'in vefatından sonra iktidara gelen kişilerin onunla yakın ilişkisi olan isimler olması, Hz. Peygamber döneminde temeli atılan meselelerin bu dönemde gelişerek olgunlaşması, İslam devletinin topraklarının genişlemesiyle birlikte çeşitli yeni meselelerin ortaya çıkması ve sonraki dönemlerin çeşitli icraatlarının anlaşabilmesi açısından zemin teşkil etmesidir. Bu sebeple otuz yıl gibi kısa bir zaman dilimi olmasına rağmen birçok yönüyle ele alınıp incelenmesi gereken bir dönemdir. Hulefâ-i Râşidîn ile ilgili, hem dört halifenin tamamını ele alan, hem de dört halifeyi öne çıkan şahsi özellikleri ve hilafet dönemlerinin özellikleriyle tek tek ele alan eserler yazılmıştır. Çalışmamızda, Hulefâ-i Râşidîn ile ilgili 1980-2000 yılları arasında Türkiye'de telif edilmiş eserler muhteva, dil ve üslup, kaynak kullanımı açısından değerlendirilerek, eserlerde bu dönemle ilgili konuların nasıl ele alındığı karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hulefâ-i Râşidîn, Halife, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali.
Mekke döneminde ibadet
Hz. Muhammed (sav) 610 yılında vahye muhatap olmaya başlamış, ilk tebliğ görevine içinde yaşadığı Mekke toplumunda başlamıştır. Hz. Muhammed (sav), geneli putlara tapan, içinde şirk unsurlarını barındıran inanç sistemine sahip olan bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Mekke döneminde inançla ilgili hususlar üzerinde durulmuş ve bu dönemde ibadetler de şekillenmeye başlamıştır. İslamiyet'in geldiği ortamda Mekke halkı, putperest bir inanç sistemine sahip olmalarından dolayı ibadetleri de putlar etrafında şekillenmekteydi. Hz. Muhammed (sav) Mekke de yaşadığı sürede toplumun yanlış inanç sistemlerini ıslah etmeye çalışarak tevhid inancını yerleştirmeye çalışmıştır. İşte ibadetler de bu tevhid inancı üzere Mekke döneminde şekillenmeye başlamıştır. Mekke dönemi olarak belirtilen süreç genel kabul görmüş olunan risaletin başlangıcından Medine'ye hicrete kadar olan bölüm kastedilmektedir. Mekke döneminde şekillenmeye başlayan ibadetler yirmi üç yıllık bir süreçte son halini almıştır. Mekke döneminde ibadetler Kur'an-ı Kerim'in dil ve üslubuyla tedrici bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. İbadetler bir anda emredilmemiş, öncelikli olarak zihinler bu sürece hazırlanmıştır. Bu araştırma neticesinde namaz, oruç, zekât, kurban ve hac olarak formel ibadetlerin ortaya çıkışları incelenmiştir. Bu çalışmayla Mekke dönemindeki ibadetler, müşriklerin ibadetleri ve Müslümanların ibadetleri şeklinde mukayeseli olarak ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Mekke, İbadet, Namaz, Zekât, Oruç, Hac