Theses supervised by Prof. Dr. Şükrü Özen
25 theses · Başkent University, Akdeniz University, İstanbul University, Ankara Yıldırım Beyazıt University
Küreselleşmenin örgütsel alanlara etkisi: Türk sineması alanı örneği
Bu çalışma, küreselleşmenin örgütsel alanlarda yarattığı kurumsal değişim üzerine yapılan yakınsama-ıraksama tartışmasının gözden kaçırdığı iki soruna odaklanmaktadır. Bu sorunlardan biri, yakınsama-ıraksama tartışmasının, küreselleşmenin etkisiyle yerel mantığın ve bu mantığa yerleşik örgütsel formun `içeriğinde' meydana gelen değişimle ilgilenirken, örgütsel formun yayılım ve çeşitlenmesinde meydana gelen değişimle genellikle ilgilenmemesidir. Bu sorunlardan diğeri ise, `kopyalama', `çeviri' ve `brikolaj' gibi mekanizmalara odaklanarak, yerel mantıkta ve örgütsel formda `sonuçta' meydana gelen değişimle ilgilenirken, bu değişimin inşa sürecini incelemeyi ihmal etmesidir. Bu çalışmada kurumsal mantık yaklaşımından yararlanılarak, küreselleşme ile birlikte yerel bağlama nüfuz eden küresel mantığın ve örgütsel formun, yerel bağlamda hem içerik hem de çeşitlenme ve yaygınlık açısından nasıl farklılık yarattığı incelenmektedir. Çalışmada ayrıca, kurumsal değişim sürecine odaklanarak kopyalama, çeviri ve brikolaj mekanizmalarının nasıl birlikte işlediği incelenmektedir. Çalışma, bu amaçları gerçekleştirerek, kurumsal değişimin analizinde daha dinamik bir yaklaşımın geliştirilmesine katkıda bulunmayı hedeflemektedir.Çalışmada, belirtilen bu amaçlara Türkiye'deki sinema alanındaki kurumsal değişim incelenerek ulaşılmaya çalışılmaktadır. Türk Sineması alanının yapım, dağıtım ve gösterim örgütlenmesi 1990'lı yıllarda, dünyada sinema sektöründe küreselleşmeyi temsil eden Amerika'nın etkileri ile birlikte bir dönüşüm yaşamıştır. Çalışmada öncelikle, Türk Sineması'nın bir sektör olarak var olmaya başladığı 1950'li yıllardan küresel etkilerin yaşanmaya başladığı 1990'lı yıllara kadar alana egemen olan yerel mantığın nasıl oluştuğu ve temel özellikleri incelenmektedir. Sonrasında 1990'lı yıllarda Amerika'nın etkisi ile alana egemen olan kurumsal mantığın Türk Sineması alanına nasıl aktarıldığı ve temel özellikleri yerel mantık ile karşılaştırılmak üzere ele alınmaktadır. Çalışmada niceliksel bir incelemeyle yerel mantıktan yabancı mantığa geçiş sürecinin örgütsel formun yayılım/çeşitlenme biçimini nasıl etkilediği araştırılmaktadır. Bu inceleme sonucunda küreselleşme olgusunun yerel bağlamlarda örgütsel formun uzamsal yayılım ve çeşitlenme açısından farklılık yarattığı ve bu farklılığın sonucunda yabancı mantığın `dışlayıcı' bir örgütsel form yarattığı vurgulanmaktadır. Çalışmada yabancı mantığın yerel bağlamda yarattığı bu `dışlayıcılık' küreselleşmenin beklenmeyen sonuçlarıyla ilgili tartışmalar çerçevesinde değerlendirilmektedir. Son olarak niteliksel bir yaklaşımla 1990'lı yıllar ile 2000 yıllar arasında Türk Sineması alanında yabancı mantığın egemen olduğu süreç incelenmektedir. Bu süreç içinde yerel aktörlerin yabancı mantığı nasıl algıladığı, nasıl tepki verdiği ve bu mantık egemenliğinde ayakta kalmak ve bu mantığı öğrenmek üzere `kopyalama', `çeviri' ve `brikolaj' mekanizmalarını nasıl birlikte işletebildikleri incelenmektedir.
Örgütsel tutumlar üzerinde kültürün ve iş çevresinin göreli etkileri: Türkiye'de ve Almanya'da çalışan Türk işçiler üzerinde karşılaştırmalı bir araştırma
Bu çalışma örgütsel tutumlar üzerinde, kültürel değerlerin ve çalışma ortamının göreli etkilerinin incelenmesine yöneliktir. Çalışma, Almanya ve Türkiye'de eş değer sektörlerde çalışan çoğunluğu mavi yakalı üç alt gruptan oluşan iş görenlerin (Türkiye'de çalışan Türk, Almanya'da çalışan Türk ve Alman iş görenler) cevapladığı 77 sorudan oluşan bir soru kağıdından elde edilen verilerin analizine dayanmaktadır. Kültürel değerler dikey ve yatay düzeyde bireycilik ve toplulukçuluk, örgütsel tutumlar ise görev yönelimi olan süreç-sonuç ve liderden bakım-kayıtsızlık beklentisi kavramlarını içermektedir. Kültürel özelliklerden yatay ve dikey düzeyde toplulukçuluk ve bireycilikte kültürleşmenin etkisi görülürken, Almanya'daki Türklerin Almanlar ve Türkiye'de çalışan Türklerin arasında bir değer almasından dolayı tam olarak Alman kültürünü benimsediği de söylenememektedir. Görev yöneliminde tüm çalışanların cinsiyet, çevre farkı gözetmeksizin sonuçtan daha çok süreç odaklı olma yöneliminde olduğu görülmüştür fakat bu değişken dikey toplulukçuluk özelliğinden etkilenmektedir. Liderden bakım-kayıtsızlık beklentilerinin ise dikey düzeyde toplulukçulukla beraber yatay toplulukçuluktan da etkilendiği belirlenmiştir. Bununla birlikte bu değerlerlerde tüm çalışanların bakım beklentisine yaklaşmakta olduğu görülmüş olup, beklentilerin çalışma ortamı alt gruplarından Türkiye'de çalışan Türkler ve Almanlar arasında görece anlamlı bir biçimde farklılaştığı tespit edilmiştir. Ayrıca bakım beklentisinde Almanya'da çalışan Türklerin, Alman ve Türkiye'de çalışan Türk iş görenler arasında bir değer alması kültürleşmenin etkisinden bahsetmeye olanak sağlamıştır.Anahtar Kelimeler:Örgütsel Kültür-Ulusal KültürKültürleşmeLiderden Bakım-Kayıtsızlık BeklentisiSüreç-Sonuç Görev Yönelimi
Kültürel değerlerde farklılaşmanın sosyal sermayeye etkileri: Ankara Mobilyacılar Sitesi (Siteler) ve Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi (OSTİM) üzerine bir araştırma
Bu çalışmanın temel araştırma sorunsalı, içsel ve dışsal sosyal sermaye düzeyinin kültürel değerlere bağlı olarak ne ölçüde değişeceğidir. Bu sorunsala dönük olarak tezin temel amacı, çevremerkezcilik ve benmerkezcilik eğiliminin içsel ve dışsal sosyal sermaye oluşumuna ve düzeyine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla çalışmada, Ankara Mobilyacılar Sitesi (Siteler) ve Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi (OSTİM) sanayi bölgelerinden çekilen örgütlerin sahipleri ve /veya üst düzey yöneticilerinin yatay-dikey toplulukçuluk ve yatay-dikey bireycilik eğilimlerinin, duygusal ve bilişsel güvene; iç ve dış gruba duyulan güvene; dolayısıyla yerleşik ve mesafeli ilişkilere ve son olarak içsel ve dışsal sosyal sermaye düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Araştırma sonucunda, kültürel değer boyutlarının değişkenlerin bir çoğunu etkilemediği, sadece yatay bireycilik ile dışsal sosyal sermaye arasında ve dikey toplulukçuluk ile duygusal güven arasında pozitif ilişki olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunların dışında elde edilen diğer bir sonuç, iç gruba güven ile içsel sosyal sermaye arasında pozitif ilişki olduğudur.
İş sistemine bağlı yapısal farklılaşma: Koç Holding ve General Motors örneği
Bu araştırmada, farklı bağlamsal özelliklere sahip Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki baskın ekonomik aktörlerin, ne gibi öncüller nedeniyle çeşitlenme stratejisini benimsedikleri ve aynı stratejiyi benimsemiş olmalarına rağmen neden farklı örgütsel formları adapte ettikleri sorularına cevap aranmaktadır. Araştırmanın bu temel sorunsalına cevap bulabilmek amacıyla, devlete bağımlı iş sistemine sahip Türkiye'nin ve bölümlenmiş iş sistemine sahip ABD'nin baskın ekonomik aktörleri olan aile holdingleri ve çok bölümlü yapılar, benimsenen strateji ve yapı açısından karşılaştırılmaktadır. Türkiye ve ABD'nin bağlamsal farklılıklarının anlaşılabilmesi için öncelikle tarihsel ve karşılaştırmalı kurumsal analiz gerçekleştirilmektedir. Böylece ülkelerin baskın ekonomik aktörlerinin benimsedikleri strateji ve yapının öncülleri ortaya konulmaktadır. Ayrıca Türkiye'nin ve ABD'nin baskın ekonomik aktörlerini en iyi temsil eden Koç Holding ve General Motors örnekleri seçilerek araçsal örnek olay analizi gerçekleştirilmektedir. Böylece benimsenen strateji ve yapıya ilişkin öncüllere dair açıklamalar örnek olaylar üzerinden değerlendirilerek ilgili yazında yer verilmemiş olan açıklamalar belirlenmektedir. Araştırma sonuçları incelenen örnek olaylar için benimsenen ilgisiz çeşitlenme stratejisinin kapsam ve nitelik açısından farklı olduğunu ayrıca benimsenen yapının farklı işlevleri yerine getirdiğini ortaya koymuştur. Ayrıca benimsenen strateji ve yapı öncüllerinin de incelenen örnek olaylar için farklılaştığı anlaşılmıştır.
Yıldırım elektromanyetik darbesinin yüksek gerilim hatları ı̇le doğrudan ve dolaylı etkileşiminin modellenmesi ve analizi
Güç sistemlerinin kritik unsurları olan yüksek gerilim enerji tesisleri ve iletim hatları, yıldırım elektromanyetik darbeleri (YEMD) nedeniyle ciddi arızalar ve harmonik bozulmalarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu arızalar, enerji tüketiminde aksamalara ve ekonomik kayıplara yol açmakta olup, önleyici tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, yüksek gerilim (YG) sistemlerinin simülasyon programları kullanılarak modellenmesi ve analiz edilmesi, alınacak tedbirlerin belirlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Çalışmada, MATLAB, EMTP ve CDEGS gibi simülasyon programları kullanılarak enerji iletim hatlarında ve bu hatlarla ilişkili tesislerde YEMD kaynaklı elektriksel arızaların analiz edilmesi ve bu arızaların etkilerinin minimize edilmesi hedeflenmiştir. Bu alanda uluslararası literatürde çalışmalar bulunmasına rağmen, ulusal düzeyde kapsamlı araştırmalar yetersiz kalmaktadır. Çalışmanın özgün değeri, klasik koruma tedbirlerinin (parafudr ve paratoner) yanı sıra elektromanyetik ekranlama yöntemleri ile yeni korunma stratejileri geliştirilmesi üzerine yoğunlaşmaktadır. YEMD'in doğrudan ve dolaylı etkilerini (kublaj etkisi) minimize etmek amacıyla elektromanyetik uyumluluk (EMC) açısından ekranlama metotları önerilmiştir. Bu bağlamda, enerji iletim hatları ve ilgili tesislerde YEMD'in neden olduğu arızaların analiz edilmesi, bu arızaların konumlarının belirlenmesi ve etkilerinin en aza indirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada analitik yöntemler ve gerçek hat verilerine dayanan simülasyonlar kullanılarak, YEMD kaynaklı arızaların çözümüne yönelik basit ve pratik matematiksel modeller geliştirilmiştir. Bu modeller, ulusal şebekede YEMD kaynaklı arızaların çözümüne önemli derecede kolaylık sağlamaktadır. Çalışmada, Türkiye'nin Batı Akdeniz ve Ege bölgelerinde yoğun YEMD düşüşlerinin yaşandığı enerji iletim hatları üzerinde analitik hesaplamalar yapılmış ve gerçek zamanlı veriler Türkiye Meteoroloji Genel Müdürlüğü ile Türkiye Elektrik İletim A.Ş.'den sağlanmıştır. Çalışmada Türkiye'de kullanılan 380, 154 kV ve 34.5 kV'lık kablo ve havai hatlar incelenmiş, farklı direk tipleri değerlendirilmiş ve çeşitli bölgelerde (özellikle Antalya, Burdur, Isparta, Muğla ve Denizli) analitik hesaplamalar ve yazılım geliştirmeleri yapılmıştır. Bu veriler, hatların ve tesislerin YEMD karakteristikleri, topraklama ve koruma iletkeni özelliklerini içermektedir. YEMD kaynaklı arızaların ve kublaj etkilerinin analizi, matematiksel modeller ve bilgisayar simülasyonları ile gerçekleştirilmiş ve yeni korunma yöntemleri önerilmiştir. Çalışmada ayrıca, hat kulelerinin yeraltındaki topraklama yapısına yeni bir bakış açısı kazandırılmış ve Faraday kafesi şeklinde topraklama modelleri oluşturularak geleneksel topraklama modelleri ile karşılaştırılmıştır. Uluslararası literatürde genellikle YEMD'in doğrudan hatta düşmesi sonucu oluşan durumlar incelenmişken, bu çalışmada dolaylı düşüşler de kapsamlı olarak ele alınmıştır. Ayrıca, enerji tesislerinin ve iletim hatlarının YEMD'e karşı performansını iyileştirmenin bir yolu olarak parafudr kullanmanın faydaları da incelenmiştir. Parafudrların optimal ve uygun maliyetli yerleşimini belirlemek için EMTP-ATP simülasyon analizleri yapılmış ve farklı konfigürasyonlar değerlendirilmiştir. Çalışmada, iletim hatlarını YEMD'den korumak için iki farklı tasarım düşünülmüştür: her kulenin seçilen fazına hat parafudr takmak ve seçilen kulelerin tüm fazlarına hat parafuduru takmaktır. Hat izolatörlerinin geri atlama gerilim (flashover) değerleri eşik voltajı olarak kullanılarak farklı parafudr kurulum konfigürasyonları değerlendirilmiştir. Ayrıca, hatların karakteristik empedansı YEMD performansı açısından incelenmiş ve sadece topraklama direncine değil, hattın karakteristik empedansına da dikkat edilmesi gerektiği önerilmiştir. Bu tez çalışması, YEMD'in etkisini toprak koşulları, topraklama tasarımı ve YEMD akımının enjeksiyon noktasının konumu gibi parametreler üzerinden simülasyon ve numerik metotlarla tespit etmektedir. MATLAB/Simulink ve EMTP-ATP benzetim programları ile TEİAŞ Genel Müdürlüğü ve Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nden alınacak veriler sayesinde gerçek zamanlı transient analizler yapılmıştır. Çalışma, ulusal şebekede YEMD kaynaklı arızaların çözümüne yönelik basit ve pratik matematiksel modellemeler geliştirilmesini sağlamıştır. Sonuç olarak, YEMD analizi sonucu elde edilen benzetim modellerinin, gelişmekte olan yapay zekâ tabanlı şebeke çalışmalarına da katkı sağlaması beklenmektedir. Bu kapsamda elde edilen sonuçlar, ulusal ve uluslararası literatüre önemli katkılar sunmakta ve ileri araştırmalar için bir temel oluşturmaktadır.
Dairesel yarık halka rezonatör metamalzemelerin anten kazancına etkisinin incelenmesi
Metamalzemeler, negatif elektriksel geçirgenliğe ve manyetik geçirgenliğe sahip yapay yapılardır. Radyo Frekansı sektöründe birçok farklı alanda tercih edilmektedir. Yapılan modellemeler doğrultusunda farklı karakteristik özelliklere sahip tasarımlar ortaya çıkmaktadır. Yapılan bu tez çalışmasında ilk aşamada numerik olarak hesaplanarak 8 GHz merkez frekansta çalışan bir mikroşerit anten tasarımı yapılmıştır. Yapılan tasarımda dielektrik malzeme olarak FR-4 malzeme tercih edilmiştir. Daha sonrasında optimizasyon çalışmaları ile istenilen tasarım tamamlanmıştır. Mikroşerit anten tasarımının tamamlanmasıyla bir sonraki aşamada anten uygulamalarında da tercih edilen Dairesel Yarık Halka Rezonatör tasarımı yapılmıştır. Yapılan bu tasarım 7.7 GHz - 8.3 GHz frekans aralığında negatif elektriksel geçirgenlik ve manyetik geçirgenliğe sahiptir. Dairesel Yarık Halka Rezonatör yapısında mikroşerit anten tasarımında da olduğu gibi FR-4 dielektrik malzeme kullanılmıştır. Yapılan metamalzeme tasarımı ile 6×7 bir yapı oluşturulup mikroşerit anten ile arasında 6 mm olacak şekilde analiz edilmiştir. Projenin özgün yanını da yansıtan 6×7 yapıya zemin düzlemi optimizasyonu yapılmıştır. Yapılan optimizasyon ile en yüksek anten kazancı 2.5 mm uzunluğunda bakır yapılar eklenmesiyle meydana gelmiştir. Yapılan optimizasyon ve analiz sonuçlarında mikroşerit antenin kazancı yaklaşık 2.04 dBi'den 3.02 dBi'ye yükselmiştir. Gerçekleştirilen analiz ve optimizasyon çalışmaları CST Microwave Studio programı kullanılarak yapılmıştır. Yapılan bu tasarım ve optimizasyon çalışmaları ile, metamalzeme ve zemin düzlem yapılarının kullanılmasının mikroşerit antenin geri dönüş kaybı, duran dalga oranı, kazanç, ışıma örüntüsü gibi anten parametrelerinin etkisi analiz edilmiştir. Literatürde birçok metamalzeme yapısının anten uygulamalarına etkisi üzerine çalışmalar bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda, metamalzeme yapısındaki zemin düzleminin anten kazancına etkisi üzerine ek bir çalışma bulunmamaktadır. Ancak yapılan bu tez çalışması ile metamalzemelerin anten uygulamaları konularında zemin düzlemi optimizasyonunun sağlanmasıyla anten kazancında artış meydana gelebileceği ifade edilmiştir. Özellikle teknolojik gelişmelerle birlikte anten tasarımları üzerine çalışmaların artarak devam edeceği düşünülmektedir. Bu tez çalışmasının ileride yapılacak metamalzeme ve anten tasarımlarına önemli bir katkı sağlayacağı öngörülmektedir.
Yeni nesil haberleşme sistemlerinin neden olduğu elektromanyetik alan maruziyetinin modellenmesi ve incelenmesi
Son yıllarda iletişim teknolojilerindeki hızlı ilerlemeler, insanlar arasındaki iletişimi değil sadece insanlar arasındaki iletişimi değil, aynı zamanda nesneler arasındaki iletişimi de mümkün kılmıştır. Nesneler artık birbirleriyle iletişim kurabilir, çevrelerinden veri toplayabilir ve bu verileri işleyerek kararlar alabilirler. Bu gelişmeler yeni nesil iletişim teknolojilerinin enerji sektörü, radar sistemleri, güvenlik teknolojileri, endüstriyel alanlar, mikrodalga uygulamaları, sağlık sektörü, giyilebilir teknolojiler, akıllı şehir uygulamaları gibi hayatın birçok alanında yoğun bir şekilde kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak, bu teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak, normal yaşamda elektromanyetik alan seviyelerinde artış meydana gelmektedir. Bu durum, sağlık ve güvenlik risklerini beraberinde getirerek, aynı zamanda mesleki elektromanyetik maruziyet problemlerini de da tehlikeli seviyelere taşımaktadır. Özellikle elektromanyetik alanlara maruz kalan bireylerin sağlığı üzerindeki etkileri daha yakından incelenmelidir. Ayrıca, bu teknolojilerin kullanımıyla ilgili güvenlik önlemleri ve standartlar, mesleki maruziyeti minimize etmek adına önemli bir rol oynamaktadır. Teknolojik ilerlemelerin getirdiği faydaları maksimize ederken, sağlık ve güvenlik konularına yönelik bilinçli bir yaklaşım benimsemek önemlidir. Bu, ilerleyen dönemlerde bu teknolojilerin daha güvenli ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasına katkı sağlayacaktır. Gelişen teknoloji ile, beşinci nesil (5G) frekanslarında çalışan cihazlar tarafından oluşturulan elektromanyetik alanlar (EM) ile insan vücudundaki metal nesnelerin etkileşimleri çeşitli araştırmacılar tarafından incelenmiştir. Bu araştırmanın temel motivasyonu, 5G uygulamalarında kullanılan elektromanyetik enerjinin insan vücudu tarafından ne ölçüde emildiğini değerlendirmektir. Bu bağlamda, metal çerçeveli gözlük takan, metal implantlara veya küpelere sahip insan kafa modeli üzerinde; ayrıca metal göbek takısı taşıyan hamile kadın modeli üzerinde, yeni nesil cep telefonlarının neden olduğu özgül soğrulma oranı (SAR) incelenmiştir. Elektromanyetik alan maruziyetini analiz etmek amacıyla, gerçekçi insan modelleri kullanılarak metal nesneleri içeren sayısal hesaplamalar gerçekleştirilmiş ve iyonlaştırmayan dozimetri açısından analiz edilmiştir. Simülasyonlar, kafa modelinde 0.9, 1.8, 2.1, 2.45, 3.5 ve 5 GHz frekanslarında; hamile modelde ise 2.45, 3.5 ve 5 GHz frekanslarında sonlu entegrasyon tekniğine (FIT) dayalı ticari yazılımlarla gerçekleştirilmiştir. Küpe takan kafa modelinde 10 gram ortalama doku için 2.45 GHz frekansında maksimum 0.14 mW/kg SAR değeri hesaplanmıştır. Tüm metal nesnelerle donatılmış kafa modelinde ise 1.8 GHz frekansında elektrik alan şiddetinin en yüksek değeri 0.52 V/m olarak gözlemlenmiştir. Metal göbek takısı bulunan hamile modelde 1 gram ortalama doku için yapılan simülasyonlarda ise fetüsün ciğerlerinde en yüksek SAR değeri 2.45 GHz frekansında 52,15 mW/kg olarak ölçülmüştür. Aynı modelde aynı frekans için fetüsün beyin dokusunda ölçülen SAR değeri 39.33 mW/kg'dır. Elde edilen sonuçlar, gözlük, diş implantları ve küpeler gibi metal nesnelerin deri dokusunda SAR değerlerinde bir artışa neden olabileceğini, ancak aynı metal nesnelerin daha derin dokular için bir tür ekranlama görevi görebileceğini ortaya koymaktadır. Tüm frekanslar için elde edilen değerler uluslararası kuruluşların belirlediği sınırların altında bulunmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Dozimetri, Elektromanyetik dalgalar, İyonize olmayan dozimetri, Metal implant, Özgül soğrulma oranı. JÜRİ: Prof. Dr. Şükrü ÖZEN (Danışman) Prof. Dr. Selçuk HELHEL Prof. Dr. Mesud KAHRİMAN Prof. Dr. Ömer Halil ÇOLAK Dr. Öğr. Üyesi Gürkan BİLGİN
Alt ekstremite ampute ve replant hastalarının motor ve bilişsel hareketlerinin fnırs temelli analizi
Bu tez çalışmasında, alt ekstremite amputasyonu ve replantasyonu geçirmiş bireylerde motor hareket ve motor imgeleme görevleri sırasında oluşan kortikal aktivasyon örüntüleri, sağlıklı bireylerle karşılaştırmalı olarak fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopi (fNIRS) yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çalışmaya, yaş ortalaması 32,33 ± 6,81 olan, sağ taraf baskın 15 sağlıklı birey (10 erkek, 5 kadın) ile çeşitli seviyelerde alt ekstremite amputasyonu ve replantasyonu geçirmiş toplam 9 hasta katılmıştır. Katılımcılara ayak başparmağı, ayak bileği, diz ve kalça eklemlerini içeren toplam 40 farklı motor ve motor imgeleme görevi uygulanmıştır. Öncelikle alt ekstremiteye özgü motor ve motor imgeleme görevlerinin analizine uygun bir kanal konfigürasyonu oluşturulmuştur. 8 kaynak ve 8 dedektörden oluşan sistemde, toplam 21 optik kanal belirlenmiş ve fNIRS verileri kaydedilmiştir. Kanal yerleşimleri, motor korteksin alt ekstremiteyi temsil eden medial yüzeylerine ve birincil somatosensoriyel alanlara odaklanacak şekilde optimize edilmiştir. Veri işleme sürecinde enstrümantal, fizyolojik ve hareket kaynaklı artefaktlar ön işleme sürecinde uygun filtreleme ve düzeltme yöntemleriyle giderilmiştir. Kanal planlamasında M1-bacak, premotor alan, birincil somatosensoriyel korteks ve somatosensoriyel ilişki korteksine karşılık gelen bölgeler önceliklendirilmiştir. Böylece hem sağ hem de sol hemisferde motor aktiviteyi detaylı olarak incelemeye imkân veren, nöroanatomik olarak hedeflenmiş bir konfigürasyon oluşturulmuştur. Bu çalışmada, özellikle, premotor ve ek motor alanlar, birincil motor korteks, birincil somatosensoriyel ve ilişki kortekslerinin reorganizasyon sürecindeki rollerine odaklanılmıştır. Toplam 40 farklı motor ve motor imgeleme görevi (10 sağ motor, 10 sol motor, 10 sağ imgeleme, 10 sol imgeleme) ayak baş parmağı, ayak bileği, diz ve kalça eklemlerini kapsamaktadır. Öncelikle motor görevler ve sonrasında gözler kapalı biçimde sesli komutla yürütülen motor imgeleme görevleri gerçekleştirilmiştir. Tüm görevler, blok tasarımıyla 5 saniye dinlenme, 8 saniye hareket, 8 saniye dinlenme biçiminde 4 tekrarla şeklinde tasarlanmıştır. fNIRS verilerinin analizinden önce, sinyalleri etkileyebilecek farklı kaynaklı gürültü ve artefaktların ortadan kaldırılması amacıyla kapsamlı bir ön işleme süreci uygulanmıştır. Bu ön işleme sürecinde cihaza özgü yüksek frekanslı enstrüman gürültüsünü ortadan kaldırmak amacıyla düşük geçişli filtreleme gerçekleştirilmiş, fizyolojik sinyallerden kaynaklanan artefaktları (kalp atımı, solunum, Mayer dalgaları) bastırmak için ise 0,01–0,20 Hz frekans aralığında bant geçiren filtre kullanılmıştır. Baş hareketleri gibi deneysel kaynaklı artefaktları düzeltmek amacıyla dalgacık tabanlı filtreleme, spline enterpolasyonu ve Savitzky-Golay yöntemlerinin birlikte kullanıldığı hibrit bir yaklaşım kullanılmıştır. Dalgacık tabanlı yöntem ani ve keskin sinyal bozulmalarını giderirken, spline enterpolasyon sinyaldeki düşük frekanslı kaymaları düzeltmede; Savitzky-Golay filtresi ise yüksek frekanslı gürültüyü yumuşatmada etkili olmuştur. Analizler, istatistiksel testler ve kontrast haritaları temel alınarak gerçekleştirilmiş; böylece hem grup düzeyinde anlamlı farkların belirlenmesi hem de bu farkların mekânsal olarak kortikal düzeyde görselleştirilmesi sağlanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular, alt ekstremite amputasyonu sonrası kortikal aktivitenin birincil motor korteksten somatosensoriyel kortekse doğru kaydığını ve bu durumun nöroplastik reorganizasyon süreçlerinin bir göstergesi olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, replantasyon geçirmiş bireylerde kortikal aktivasyon paternlerinin sağlıklı bireylerden farklılaştığı ve yeniden şekillenmiş temsillerin oluştuğu gözlemlenmiştir. Kontrast haritalar, istatistiksel analizlerin ötesinde mekânsal farkları net biçimde yansıtarak reorganizasyonun daha ayrıntılı olarak izlenmesine olanak sağlamıştır. Motor imgeleme görevleri sırasında ise hem ampute hem de replant bireylerde, sağlıklı bireylere kıyasla daha geniş ve yaygın bir kortikal aktivasyon profili tespit edilmiştir. Özellikle somatosensoriyel alanlardaki aktivite artışları, duyusal-motor entegrasyon süreçlerinin de nöroplastisite kapsamında yeniden yapılandığını göstermiştir. Kanal bazlı zaman serisi veri analizleri ise ampute bireylerde zamanlama epokları açısından da yeniden yapılanmaya işaret etmektedir. Sonuç olarak, bu tez çalışması; alt ekstremite amputasyonu ve replantasyonu sonrası beyin organizasyonunun hem yapısal hem de işlevsel olarak yeniden şekillendiğini, bu süreçlerin fNIRS yöntemiyle güvenilir şekilde izlenebildiğini ve elde edilen verilerin bireyselleştirilmiş rehabilitasyon yaklaşımlarının geliştirilmesinde yol gösterici olabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca çalışma, fNIRS'in alt ekstremiteye özgü motor görevlerdeki duyarlılığını vurgulayarak, gelecekteki beyin-bilgisayar arayüzleri ve nöroteknolojik uygulamalara önemli katkılar sunmaktadır.
Yüksek gerilim hatlarında yıldırım elektromanyetik darbelerinin oluşturduğu arızaların makine öğrenmesi yöntemiyle tahminlenmesi
Enerji iletim hatları, yıldırım elektromanyetik darbelerine bağlı olarak ciddi arızalar ve enerji kesintileriyle karşı karşıya kalmaktadır. Geleneksel yöntemler yıldırım kaynaklı arızaların önlenmesi konusunda belirli başarılar sağlamış olsa da karmaşık meteorolojik değişkenler ve coğrafi faktörler nedeniyle tahmin performansları sınırlı kalmaktadır. Bu çalışmada, enerji iletim hatlarında yıldırım kaynaklı arızaların tahmini için Rastgele Orman Algoritması ve XGBoost algoritmalarının birleşimiyle oluşturulan hibrit model önerilmektedir. Model, 2015-2022 yılları arasında Antalya bölgesinde toplanan 360.000 yıldırım verisi ve 713 yıldırım kaynaklı arıza kaydı kullanılarak eğitilmiştir. Veri işleme sürecinde, eksik veri yönetimi, aykırı değer analizi ve özellik mühendisliği gibi teknikler uygulanmıştır. Modelin performansı, doğruluk, F1-skor, AİK-EAA ve Karışıklık Matrisi gibi metriklerle değerlendirilmiş ve hibrit modelin %93 doğruluk oranı ile geleneksel yöntemlere kıyasla üstün performans gösterdiği belirlenmiştir. Ayrıca, önerilen modelin hatalı pozitif ve hatalı negatif oranlarını azalttığı ve özellikle kritik arıza senaryolarında yüksek başarı sağladığı gözlemlenmiştir. Çalışmanın bulguları, hibrit makine öğrenmesi modellerinin enerji iletim hatlarındaki yıldırım kaynaklı arızaların tahmini için güçlü bir alternatif sunduğunu göstermektedir. Literatüre bütüncül mühendislik parametrelerini kullanarak tahmin yapan hibrit algoritma olarak girecek modelin, gelecekte farklı coğrafi bölgelerde test edilmesi, ek meteorolojik değişkenlerin entegrasyonu ve gerçek zamanlı uygulamalara uyarlanması önerilmektedir.
Kâzerûnî'nin Bey' bi'l-vefâ risalesi: Tahkik ve tahlili
Çalışmamızda tahkik ve tahlilini yaptığımız İşâretü ba'zı ehli'l-vefâ bi-cem'i ahkâmi bey'i'l-vefâ adlı eser, Mekke'de yaşamış Kâzerûnî diye tanınan Afîfüddîn Abdullah b. Hasan tarafından kaleme alınmıştır. Eser, İslam Hukuk külliyatında risale türünde telif edilmiştir. Bu konuda yazılmış bilinen en kapsamlı eser olması açısından önem arz etmektedir. Çalışmamız, giriş ve sonuç hariç dört bölümden oluşmaktadır. Önsöz ve girişte araştırmanın konusu, amacı, kapsamı, metodu ve kaynaklarına değinilmiştir. Birinci bölümde müellifin hayatı, yaşadığı çevre, ilmî kişiliği, döneminin siyasi ve ilmî koşulları gibi konulara yer verilmiştir. İkinci bölümde müellifin metodu üzerinde durulmuş, eserde atıfta bulunulan kaynaklar tespit edilerek müellifleriyle birlikte tanıtılmış, böylece eser kaynakları açısından tahlil edilmiştir. Üçüncü bölümde Kâzerûnî'nin risalesi başta olmak üzere konuyla ilgili diğer Hanefî fıkıh kaynaklarına başvurularak bey' bi'l-vefânın tanımı, uygulamaları, ortaya çıkışı, hükmü, müellifin yaşadığı dönemde Mekke ulemasının konuya bakışı ve diğer mezhep kaynaklarında bey' bi'l-vefânın nasıl yer aldığı konularına değinilmiştir. Böylece literatüre katkısının daha net anlaşılması, bu konuda yazılmış en kapsamlı eser olduğu iddiasının doğrulanması ve ortaya çıkışından müellifin yaşadığı döneme kadar bey' bi'l-vefâ ile ilgili hangi meselelerin vurgulandığı görülmüş olacaktır. Dördüncü bölümde ise eserin tamamı tahkik edilerek nüsha farklılıklarına dipnotta yer verilmiştir.
İş yerleri ve yaşam alanlarında bulunan cihazların elektromanyetik alan seviyelerinin belirlenmesi ve elektromanyetik risk analizi
Günümüzde teknolojinin gelişimiyle birlikte yaşamımızın her anında elektronik cihazlar kullanılmaktadır. Yaşamımızı kolaylaştıran kullanmaktan vazgeçemediğimiz bu cihazların hayatımızda önemi çok büyüktür. Bu kolaylıkla birlikte elektrikli cihazların ne kadar iş gücü, zaman gibi avantajları olsa da insan vücuduna verdiği zararlar da vardır. Bu konuda birçok araştırmalar yapılmıştır. Yapılan araştırmalarla, çalışmalarla bu zararlar minimal düzeyde tutulmaya çalışılmıştır. Bu elektrikli cihazlar, kullanım sırasında farklı frekanslarda elektromanyetik alan meydana getirirler. Elektromanyetik alana maruz kalmak insan sağlığını olumsuz yönde etkiler. Gelişen teknolojiyle birlikte birçok yeni cihazlar da kullanılmaya başlanmış, aynı zamanda bu cihazların çalıştığı frekans bandı da artmıştır. Tüm dünyada ve ülkemizde 2020 yılı itibariyle Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından pandemi olarak kabul edilen covid-19 salgını sürecinde alınan önlem planları gereği evlerde daha çok vakit geçirilmesiyle cihazlarla etkileşim artmış, hatta uzaktan eğitim süresince çocukların cihaz kullanımı da artarak buna bağlı maruziyet de artmıştır. Araştırmanın yapıldığı coğrafyaya göre verilerin değişmesiyle birlikte, pandemi sonrası insanların internet başında geçirdikleri süre ile özellikle çocuk ve ergenlerde ekran başında geçirilen vaktin, pandemi öncesi verilere göre 3-4 kat artış gösterdiği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu tez çalışmasında, elektrikli cihazlara maruz kalan çalışan, çocuk, hamile kadınlar da dahil olmak üzere elektromanyetik doz analizleri yapılmış olup, alınabilecek güvenlik önlemleri belirlenerek özellikle, içinde bulunduğumuz pandemi döneminde çocukların uzaktan eğitim sürecinde ve evlerde ekranlı cihazlarla etkileşimleri, hamileler, yaşlılar gibi kişilerin elektromanyetik etkileşimlerdeki risk düzeylerine ilişkin maruziyet analizleri yapılmıştır. Düşük frekans bölgesinde 50 Hz'den 100 kHz'e kadar, dış manyetik alanların etkisiyle çocuk ve yetişkin insan vücuduna indüklenen elektrik alan ve akım yoğunlukları hesaplanması için elipsoid gövde modelleri kullanılmıştır. Harici manyetik alan 1 µT ye normalize edilerek indüklenen akım yoğunluğu tahmin edilmiştir. Düşük frekans bölgesinde dış manyetik alanın etkisiyle vücuda indüklenen elektrik alanları ile akım yoğunlukları, yüksek frekans bölgesinde ise, cihaz insan etkileşim durumuna göre patch anten modellemesi yapılarak vücuda veya kafa, göz gibi vücut kısımlarına indüklenen özgül soğurulma oranı (SAR) benzetim hesapları yapılmış ve elde edilen sonuçlar ile güvenlik önlemleri bulgular ve tartışma kısmında ele alınmıştır.
Elektromanyetik dalgaların konuşma anlaşılabilirliği üzerine etkisinin elektrofizyolojik sinyallerle değerlendirilmesi
Gelişen teknoloji insanlara yaşamlarında kolaylık sağlarken aynı zamanda bazı çevre sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Günümüzde özellikle cep telefonu ile görüşmelerin yaygın olması ve kablosuz haberleşme sistemlerinin yaygınlaşması durumları göz önüne alındığında, günlük yaşamda elektromanyetik alana maruziyetin kişiler üzerindeki fizyolojik etkilerinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Bu tez çalışmasında cep telefonu kullanımının kişilerde konuşmayı ayırt etme üzerine etkileri Galvanic Skin Response (GSR) ve Elektroensefalogram (EEG) tabanlı incelenmesi ve analizi gerçekleştirilmiştir. Konuşma anlaşılabilirliğinin azalması, iletişimdeki kişiler tarafından yanlış anlaşılmaya, hayal kırıklığına ve ilgi kaybına yol açabilmektedir. Bu çalışma kapsamında gönüllülerden dinlenme durumunda ve odyolojik test esnasında EEG ve GSR kayıtları alınmıştır. Bu veriler analiz edilerek sonuçları, kişilerin ortalama günlük cep telefonu kullanımı süresi, kaç yıldır cep telefonu kullandığı gibi faktörlerle ilişkilendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre sıklıkla görüşme yapılan kulak yakınındaki beyin elektriksel aktivitesi daha anlamlı değişimler göstermiştir. Ayrıca çalışmanın bu aşamasında ortalama görüşme süresi açısından EEG sinyalinin hangi frekans alt bandının ve hangi GSR özniteliğinin daha ayırt edici olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada, bireyler üzerinde odyolojik test sürecinin oluşturduğu fizyolojik etkiler galvanik deri tepkisi temelli incelenmiştir. Çalışmaya katılan gönüllülerden dinlenme durumu ve odyolojik test esnasında alınan GSR verileri analiz edilerek odyolojik test sürecinin getirdiği etkiler değerlendirilmiştir. Bu aşamada ortalama değer, ortalama güç, RMS (Root Mean Square), Kurtosis ve Skewness özellikleri açısından odyolojik test süreci, dinlenme durumuna göre anlamlı farklılıklar gösterdiği gözlemlenmiştir. Burada elde edilen bulgular, GSR verisin de bireyler üzerinde odyolojik test sürecinde ortaya çıkan bu farklılıkların testin yarattığı duygusal değişimlerin fizyolojik etki yansımalarına göre değerlendirilebileceğini göstermektedir. Çalışmanın devamında odyolojik test sürecinin bireylerin beyin aktivitesinde meydana getirdiği değişikliklerin belirlenmesi amacıyla gönüllülerden dinlenme durumu ve odyolojik test sırasında alınan EEG verileri analiz edilmiş ve odyolojik test sürecinin dinlenme durumuna göre yarattığı etkiler değerlendirilmiştir. EEG sinyalleri delta, teta, alfa, beta, gama alt frekans bantları için ikili elektrot tutarlılığı analizleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmada ayrıca odyolojik test sırasında dalgacık tutarlılığı kullanılarak frontal ve temporal konumlardaki nöral aktivasyon incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, odyolojik test sürecinde özellikle simetrik temporal bölgedeki delta, teta ve alfa bandlarında değişimlerde tutarlılığın yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma da ayrıca EEG sinyallerinden odyolojik test sürecinin kanal bazlı farklılıklarını belirlemek amaçlı, farklı dalgacık entropi tipleri için dinlenme durumunda hangi kanalların daha etkin olduğu incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, dalgacık entropi yaklaşımının, bireylerde odyolojik testin beynin hangi bölgesinde aktiviteyi arttırdığı ve ayrıca odyolojik test işleminin dinlenme durumuna göre hangi elektrot bölgesin de daha fazla farklılık gösterdiğini belirlemede kullanılabileceğini göstermiştir.
Tomografi görüntülerinden akciğer hastalıklarının tespiti amaçlı bir derin öğrenme modelinin geliştirilmesi
Sağlık Bilgi Sistemleri ülkemizde son yıllarda önemli gelişmeler göstermiştir. Bu göstergeler tıp bilişiminde Hastane Bilgi Yönetim Sistemleri (HBYS), Görüntü Arşivleme ve İletim Sistemi (PACS) ile ivme kazanmıştır. Bir hastanın hastane girişinde taburcu olana kadar tüm süreçleri dijital olarak takip edilmekte olup verilerin önemi yapay zeka çalışmalarında dikkat çekmektedir. Tıbbi görüntüleme yöntemleri üzerinden yapılan radyolojik çıkarımlar teşhis koymada önemli bir basamaktır. Tıbbi görüntüleri iletmek ve arşivleme için ulusal ve uluslararası alanda Görüntü Arşivleme ve İletim Sistemi (PACS) sistemi kullanılmaktadır. Yapılan çalışmada Türkiye'de bulunan bir hastanede Görüntü Arşivleme ve İletim Sisteminde (PACS) yer alan akciğer tomografi görüntü verileri kullanılmıştır. Akciğer üzerinde birden fazla görülen hastalıkların erken teşhisi COVID-19 pandemisi ile büyük öneme sahiptir. Çalışmada akciğer hastalıklarından pnömoni teşhisi için derin öğrenme yöntemleri ile sınıflandırma çalışması yapılmıştır. Yapılan çalışmada pnömoni teşhisinde hasta akciğerler üzerinde görülen bal peteği hücresi ve buzlu cam alanları temel alınmıştır. Görüntü sınıflandırma işleminde evrişimsel sinir ağları kullanılarak özgün bir derin öğrenme modeli kurulmuştur. Evrişimli sinir ağları mimarileri ile aynı veriler üzerinden modeller kurularak oluşturulan derin öğrenme modeli ile karşılaştırılmıştır. Literatürde akciğer x-ray görüntüleri ile akciğer tomografi görüntüleri üzerine yapılan çalışmalar incelenmiştir. Pnömoni ve sağlıklı akciğer tomografi görüntüleri eğitim, test ve validasyon olmak üzere üç sınıfa bölünmüştür. Eğitilen model eğitim verileri üzerinde %98.16, validasyon verileri üzerinde %97.57 ve modelin hiç görmediği test verileri üzerinde %95.19 başarı oranı yakalamıştır.
Güneş enerji santral (GES) bileşenlerinde elektromanyetik girişimin modellenmesi ve analizi
Teknolojinin hızla ilerlemesi ve enerjiye olan gereksinimin artması ile birlikte güneş enerji santrallerinin (GES) kurulumu yaygınlaşmıştır. Bu da GES'lerde hâlihazırda yapılan çalışmalara ilaveten, enerji kalitesini arttırmaya yönelik olan çalışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu tez çalışmasında büyük ve küçük çaplı santrallerde oluşan gürültü karakterizasyonunun çevresel aygıtlara indüklenmesi üzerine analiz yapılması amaçlanmıştır. Polikristal ve perc monokristal güneş panelleri seçilerek, laboratuvar ortamında GES modeli kurulmuştur. Panel tipine ve çıkışa bağlanan yük karakteristiklerine bağlı olarak iletim yoluyla emisyon gürültüsü ve ışıma yoluyla emisyon gürültüsü ölçülmüştür. Buna ilaveten GES sistemi bileşenleri içinde oluşan ve sistemde dolaşan ortak mod ve diferansiyel mod akımlarının, frekans bileşenlerinde oluşturabilecekleri ışıma emisyonları için analizler anten yaklaşımları ile modellenerek elektromanyetik alanlar analiz edilmiştir. Ayrıca GES bileşenlerinde meydana gelebilecek gürültü akımlarının etkileri eşdeğer devre modelleri ile modellenerek benzetim modelleri üzerine analizler yapılmıştır. GES bileşenlerinde radyo frekansında ışıyan ya da çevresel kaynaklardan gelen gürültünün analizi için PV yapılarının ve kablolama sistemlerinin anten davranışları üzerinde durulmuş ve güneş paneli için ışıma karakteristiğine dair s-parametresi incelenmiştir. Ölçümler Akdeniz Üniversitesi Endüstriyel ve Medikal Uygulamalar Mikrodalga Uygulama ve Araştırma Merkezi laboratuvarlarında yapılmıştır. Model ve laboratuvar ortamı gürültü analizlerine ilave olarak, yüksek güçlü saha ve çatı tipi 2 adet (1 saha, 1 çatı) GES'in elektromanyetik alan seviyeleri belirlenmiştir. Sonuç olarak yapılan tez çalışmasında GES bileşenlerine ilişkin iletim, ışıma, ortak mod, diferansiyel mod ve elektromanyetik alan seviyelerine ilişkin gürültü analizleri yapılarak elde edilen bulgular tezde sunulmuştur. Yük karakteristiği değiştiği zaman bazı frekans noktalarında sınırların aşılabildiği gözlenmiştir. CM ve DM akımlarının ışıma analizlerinde, düşük değerli olsa bile CM mod akımlarının DM akımlarına göre daha yüksek değerli elektrik alan indükleme kapasitesine sahip olduğu görülmüştür.
İnsansız hedef uçaklar için bir mikroşerit dizi anten tasarımı ve analizi
Günümüzde teknolojinin ilerlemesi ile ülkelerin savunma birimlerinde insansız hava araçları etkin bir rol almaya başlamıştır. İnsan kaybı riskini azaltması, maliyet etkin sistemler olması ve fiziksel olarak daha az yer kaplaması, insansız hava araçlarını etkili kılmaktadır. Pilot ile insansız hava aracı arasında iletişimin uzaktan olması sebebiyle, kullanımı etkileyen verilerin anlık ve kayıpsız olması, ilgili aracın kullanıldığı görevin başarılı olmasını sağlayan önemli özelliklerdendir. İnsansız hedef uçaklar, insansız hava araçları başlığı altında yer almakta, genellikle eğitim ve test amaçlı kullanılmaktadır. İnsansız hava araçları sınıfının diğer üyelerine kıyasla daha küçük boyutlarda olması sebebiyle manevra kabiliyetleri yüksek uçaklardır. Bu tez çalışmasında, insansız hedef uçakların hızlı manevraları esnasında oluşan veri kayıplarını azaltmak amacıyla mikroşerit dizi anten tasarımı ve analizi gerçekleştirilmiştir. Analitik yöntemler yardımıyla mikroşerit antenlerin tasarımındaki önemli faktörler değerlendirilmiştir. Çalışmada belirlenen hedef ve isterlere göre temel anten parametreleri incelenmiş, değişkenler tespit edilmiştir. Tasarlanan antenin merkez çalışma frekansı 2,62 GHz seçilmiştir. Dielektrik malzeme olarak FR-4 tercih edilmiştir. Maksimum güç iletiminin sağlanması için iletim hattı ile mikroşerit anten arasında çeyrek dalga boyu empedans uyumlandırması yapılmıştır. Mikroşerit antenin ölçülerinin hesaplanmasının ardından tasarım için CATIA programı kullanılmıştır. Sonlu integrasyon tekniği prensibiyle çalışan CST Studio Suite programı yardımıyla benzetimi gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlar ışığında tasarımı gerçekleştirilen mikroşerit dizi anten üretilmiş, yansımasız oda içerisinde ölçümler yapılmıştır. Benzetim sonucunda yansıma katsayısı (S11) –21,63 dB olurken ölçüm sonucunda yansıma katsayısı –23,19 dB olmuştur. Diğer önemli parametre olan duran dalga oranı (DDO) ise benzetim sonucunda 1,18 değeri elde edilirken ölçüm sonucunda 1,14 değeri elde edilmiştir.
Karbon fiber kompozit kumaşların 30 mhz - 1500 mhz frekans aralığında elektromanyetik ekranlama etkinliğinin incelenmesi
Gelişen malzeme bilimiyle birlikte, sahip olduğu avantajlardan dolayı kompozit malzemeler birçok uygulamada klasik malzemelerin yerine tercih edilmektedir. Özellikle son yıllarda, popüler kompozitlerden biri olan karbon fiber kompozit kumaşlar mekanik ve elektriksel niteliklerinden dolayı geniş bir kullanım alanına sahiptir. Havacılık, uzay, savunma ve otomotiv sanayi karbon fiber kompozitlerin sıklıkla kullanıldığı sektörlerin başında gelmektedir. Poliakrilonitril (PAN), zift ve suni ipek karbon fiberlerin sentezi için kullanılan öncüllerdir. Karbon fiber kompozit üretiminde, bu öncüller farklı sıcaklıkta stabilizasyon, karbonizasyon ve grafitizasyon gibi bir dizi işlemden geçirilir. Öncül çeşidi ve işlem sıcaklığı karbon fiberlerde kaliteyi etkileyen önemli faktörlerdir. Bu çalışmada, PAN esaslı karbon fiber kompozit kumaşların elektromanyetik ekranlama etkinliği ASTM D4935-18 standardınca üretilen koaksiyel ölçüm sistemiyle 30 MHz – 1500 MHz frekans aralığında incelenmiştir. Ölçüm sisteminin analizleri hem benzetim çalışmalarıyla hem de deneysel ölçümlerle yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre ölçüm sisteminin verimli bir performans sergilediği gözlemlenmiştir. Bunun yanı sıra çalışmada beş farklı karbon fiber kompozit numunesinin ekranlama etkinliği örgü tipi, laminat kalınlığı ve lif yönelimi açısından değerlendirilmiştir. Sonuç olarak elde edilen bulgular, fiziksel özelliklerin ekranlama etkinliğini değiştirebildiğini göstermiştir.
Giyilebilir elektronik uygulamalar için mikroşerit yama anten tasarımı ve analizi
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte günümüz elektronik ve telekomünikasyon alanında giyilebilir cihazlar, oldukça ilgi çeken konuların başında gelmektedir. Bu çalışmada, giyilebilir elektronik uygulamalarda kullanılan mikroşerit yama antenlerin elektromanyetik uyumluluk (EMU) standartlarına uygun tasarımı ve üretimi amaçlanmıştır. Bu konunun seçilmesindeki en büyük etken, ilerleyen teknoloji ile beraber ülkemizin öncelikli alanları arasında gösterilen giyilebilir cihaz teknolojisi ile hesaplamalı bilim ve mühendisliğin çoklu-disiplinli bir çalışması olarak belirtilebilir. Çalışma kapsamında elektromanyetik simülasyon programı sayesinde istenilen frekansta ışıma yapan ve uygun karakteristiğe sahip iki tane anten tasarımı gerçekleştirilmiştir. Sayısal analizler, sonlu elemanlar yöntemini (SEY) temel alan Ansys HFSS ile gerçekleştirilmiştir. Öncelikle, iki bantlı giyilebilir mikroşerit yama anteninin tasarımı ve dozimetrik analizi sunulmuştur. Tasarlanan anten, insan vücuduna yerleştirildiğinde 3,8GHz, 7GHz ışıma yapmaktadır. Antenin yalıtkan malzemesi, dielektrik geçirgenliği 4,4 ve kayıp tanjantı 0,02 olan 25×25×1,5 mm3 boyutlara sahip FR4'dür. Anten, 50 Ω uyumlu olan ve 1 mW büyüklüğündeki güç ile beslenmiştir. Önerilen anten, bir 6GHz altındaki 5G bantlarında ve S ile C bantlarında rezonansa girer. Antenin deneysel ölçümleri, 3,8GHz ve 7GHz'de ışımalar olduğunu göstermiştir. İlgilenilen frekans bandında eşdeğer doku modeli üretilmiş ve termografi analizleri gerçekleştirilmiştir. İkinci anten ise 31GHz ve 50GHz'de, başka bir deyişle mmWave frekanslarında, çalışmaktadır. Anten boyutları 6×5×0,55 mm3'dür. Antenin yalıtkan malzemesi, 2,2 dielektrik sabitine sahip ve kayıp tanjantı 0,0009 olan Rogers RT/duroid 5880 malzeme olarak modellenmiştir. Ayrıca, insan doku modelindeki dozimetrik analizler gerçekleştirilmiştir.
Piezo ve ısı tabanlı düşük güç enerji hasatlayıcı uygulaması
Günümüz teknoloji çağında her alanda olduğu gibi enerji alanında da büyük yeniliklerle birlikte gelişmesini sürdürmektedir. Tüketilen enerji, geliştirilen teknoloji ile aynı doğrultuda artış göstermektedir. Ancak hızla gelişen teknoloji ile birlikte büyük miktarda enerji tüketimi, yeni enerji kaynakları arayışını önemli kılmış ve araştırmacılarını farklı alanlara ve farklı çözümlere yönlendirmiştir. Özellikle, insan vücudunun ısı yayılımı, eklem hareketleri ve hatta dokuların elastik deformasyonlarından uygulanabilir güç üretmede insan bir enerji kaynağı olarak konu edilmiştir. Günlük aktivitelerden elde edilen enerji kombinasyonları, uzun süre kullanılabilecek veya kalıcı olarak tekrar şarj ve implante edilebilir tıbbi cihazlara güç sağlamak için gerekli enerjinin elde edilmesine imkân sağlamaktadır. Günümüze kadar detaylı bir şekilde incelenmiş termal ve mekanik enerji, literatürde "Human-powered Based Energy Harvesting" olarak geçen İnsan Gücüne Dayalı Enerji Hasadı konusu ile birlikte ele alınmış ve önemi de vurgulanmıştır. Bu alanda şimdiye kadar yapılan çalışmalar hakkında bilgi vermek gerekirse, araştırmacılar yalnızca piezoelektrik malzeme kullanarak yalnızca mekanik enerjiden bile elde edilen elektrik enerjisini, giyilebilir sağlık izleme sistemleri, ayakkabıdan enerji elde edilmesi, otoyollardan enerji hasadı, MEMS uygulamaları gibi uygulamalarda kullanmıştır. Bununla birlikte elektromanyetik enerji, termal enerji, manyetik enerji ve yenilenebilir enerji alanlarında da hibrit şekilde uygulamıştır. Bu tezde ise, insan gücüne dayanan, termal ve mekanik enerji sistemleri ile birlikte enerji hasadı hakkında detaylı bilgi verilmiştir. Kısaca belirtmek gerekirse, termal enerji vücut ısısına dayanırken, mekanik enerji ise genellikle uygulama ve hareket uyarımına dayanmaktadır. Dolayısıyla bahsi geçen çalışmada insandan enerji hasadı, peltierler yardımıyla vücut ısısından elde edilen enerjiyi elektriğe öte yandan mekaniksel kuvveti ve hareketi de doğrudan elektriğe çevirebilen piezoelektrik malzemeler yardımıyla sağlanmaktadır. Elde edilen hibrit enerjinin bir bataryaya depolanması ve özellikle sporcular için anlık sağlık izleme uygulamalarında nasıl kullanılabileceği hakkında örnekli çalışmalar yapılmıştır.
Yıldırım elektromanyetik darbelerinin yüksek gerilim hatlarına etkilerinin izolatörler ve topraklama açısından incelenmesi
Yıldırım, enerji iletim hatlarında en fazla arızaya sebep olan doğa olayıdır. Yıldırım hakkında yapılan çalışmalar genellikle yıldırım kaynaklı oluşan aşırı gerilimleri parafudr yardımıyla çözmek üzerinedir. Yine hat ve direk yükseklikleri, iletken diziliş ve sayıları üzerine de çalışmalar yoğunlaşmaktadır. Literatürde topraklama üzerine de çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada amaç ise yıldırım kaynaklı oluşan aşırı gerilimlerin sağlıklı bir şekilde toprağa akmasını sağlamak ve hatta yıldırımın oluşturduğu gerilim atlamasını engellemektir. Tez çalışması bilgisayar ortamında PSCAD programından destek alınarak, Bergeron modeli kullanılarak örnek bir iletim hattı modellenmiştir. Modellemede kullanılan direk bilgileri TEİAŞ literatüründen alınmıştır. Yıldırım bilgileri koordinat bazlı olarak MGM'den alınmıştır. Farklı yıldırım şiddetleri iletim hattına düşürülmüş, düşürülen yıldırıma göre hatta ve direklerde oluşan gerilim yükselmeleri incelenmiştir. Bu inceleme yapılırken direk ayak topraklama dirençleri ve izolatör boyları değiştirilerek optimal çalışma şartı oluşturulmuştur. TEİAŞ ve MGM verileri baz alınarak 2 farklı hatta ait arıza örnekleri değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonucunda enerji iletim hattının işletme koşullarında olması gereken üst topraklama değerleri ve alt izolatör boylarına ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında yıldırım kaynaklı arızaları düşürmek, enerji arz ve kalitesini yükseltmek adına ne gibi adımlar atılmalıdır sorularına cevap aranmıştır.
Vücut içi haberleşmenin iletim hattı modeli ile incelenmesi
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, insan vücudu iletim hattı şeklinde modellenerek elektriksel veri sinyallerinin hava yerine dokuda iletilmesine olanak sağlanmıştır. Bu durum, ilgilenilen dokunun farklı frekanslardaki elektriksel ve fizyolojik özelliklerine bağlıdır ve vücut içi haberleşme olarak adlandırılmaktadır. Vücut içi haberleşme, problem senaryosunun tanımına göre farksal bağlaşımlı ve sığa bağlaşımlı olmak üzere iki ana alt başlığa ayrılmaktadır. Bu tez çalışmasında, farksal bağlaşımlı vücut içi haberleşme konusu hesaplamalı mühendislik yaklaşımları sayesinde hem analitik hem de nümerik yöntemlerle incelenmiştir. Analitik yöntemlerle gerçekleştirilen çalışmalarda, deri katmanının iletim hattı modeli incelenmiştir ve buna bağlı olarak sinyalin devre modelindeki davranışı ele alınmıştır. Nümerik analizler için sonlu elemanlar yöntemini temel alan simülasyonlar ve iletim hattının zaman düzleminde sonlu farklar yöntemi ile çözümü yapılmıştır. İncelemeler sırasıyla 1 MHz, 10 MHz ve 21 MHz frekanslarında gerçekleştirilmiştir. Zaman düzleminde sonlu farklar yöntemi tabanlı incelemeler sonucunda, sinyal iletiminin frekans ve doku parametrelerine bağlı olduğu gözlenmiştir. Sonlu elemanlar yöntemi tabanlı simülasyonlar sayesinde, araştırmacılar tarafından karşılaşılabilecek farklı durumlar ele alınmıştır. Doku modeli olarak çok katmanlı silindirik kol modeli incelenmiştir ve sırasıyla deri, yağ, kas, sert kemik ve süngerimsi kemik olarak modellenmiştir. Söz konusu simülasyonlar, dokuda gözlenen sinyal davranışının farklı frekanslarda farklı sonuçlara sebep olduğunu göstermiştir ve ortamın elektriksel özellikleri ile ilişkilendirilmiştir. 1 MHz, 10 MHz ve 21 MHz frekansındaki kaynak sinyaline sahip sonuçlar karşılaştırıldığında; dokuların elektriksel özelliklerinin ilgilenilen frekanslardaki eğiliminin farklı olduğu, bunun sonucunda da hem sinyalin davranışının hem de iletim hattı modelinin değiştiği gözlenmiştir.
Yıldırım elektromanyetik darbelerinin yüksek gerilim elektrik tesisleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Tüm Dünyada ve Türkiye'de enerji sisteminin beyni üretimden tüketime giden süreçte Yüksek Gerilim enerji tesisleridir. Yıldırım elektromanyetik darbeleri (YEMD) kaynaklı harmonikler ve arızalar yüksek gerilim sisteminin tümünde büyük zararlara sebebiyet vermekte ve aynı zamanda oluşan kalıcı arızalardan ötürü enerji tüketiminde aksamalara neden olmaktadır. Bu arızaların önüne geçmek için önleyici tedbir olarak ilk etapta Yüksek Gerilim (YG) sistemlerinin, diğer benzetim programları ile modellenip analiz edilmiş ve bu analiz sonuçlarına göre alınabilecek tedbirler araştırılmıştır. Bu temelde, tez çalışması MATLAB ile enerji iletim hatlarında ve bu hatlarla ilişkili tesislerde YEMD kaynaklı oluşabilecek elektriksel arızaların analizi ve etkilerinin minimize edilmesi amaçlanmıştır. Bu konuda uluslararası literatürde çok az sayıda çalışma yer almakta olup, ulusal düzeyde önerilen kapsamda yapılmış detaylı bir araştırma bulunmamaktadır. Yapılan çalışmalarda analitik ve analitik yöntemler tekil olarak kullanılmış olup, reel hat verilerine dayanan model ve benzetim çalışmaları yetersizdir. Tez çalışmasında MATLAB, EMTP gibi diğer benzetim programları ile gerçek zamanlı transient analizlerin yapılmış olması çalışmanın özgün değerini oluşturmuştur. Çalışma sayesinde daha basit ve pratik bir matematiksel modelleme geliştirilmeye çalışılmış, elde edilen yazılımlar ile ulusal şebekede YEMD kaynaklı arızaların çözümüne önemli derecede kolaylık sağlanmıştır. Elde edilen matematiksel model ve blok modelleri bu alanda yürütülecek ileri araştırmalara ışık tutacak olmakla birlikte, çalışma sonuçlarının uluslararası literatürde yer alması bakımından da bir yenilik olarak görülmektedir. Ayrıca YEMD analizi sonucu elde edilen benzetim modellerinin gelişmekte olan akıllı şebeke çalışmalarına da katkı sağlayacağı beklenmektedir. Çalışmada, ülkemizde ulusal enerji ağında kullanılan enerji nakil hatları incelenmiştir. Bu incelemeler yapılırken Türkiye Elektrik İletim A.Ş (TEİAŞ) den temin edilen veriler temel alınmıştır. YEMD matematiksel modelleri oluşturularak enerji iletim hatlarında ve yüksek gerilim şalt tesislerinde YEMD sonucu oluşabilecek aşırı akım ve gerilimlerin kolayca hesaplanması sağlanmıştır. EMTP-ATP programı ile de ulusal enerji hat şemaları göz önüne alınarak modellenen YG sistemi ise benzetim analizleri olarak gerçekleştirilmiştir. Bu analitik ve benzetim çözümlemelerinde, hattın tipine, iletken kesitine ve hattın geçtiği bölgedeki şartlar da göz önüne alınmıştır. Bu analizler gerçekleştirilirken, iletkenlerin çapı, hat yükü, iletkenlerin akım taşıma kapasitesi, gerilim seviyesi, hattın geçtiği bölgenin yapısı, direklerin ve şalt sahasının topraklaması gibi birçok parametreye bağlıdır. Bütün dünyada YEMD kaynaklı arızaların engellenmesi için yapılan çalışmaların son zamanlarda artması, enerji nakil hatları kaynaklı arızaların belirlenmesine dönük çalışmaları da hızlandırmıştır. Ayrıca enerji nakil hatları ile ilgili olarak akıllı sistemlerin kullanılması temeline dayanan çok az sayıda çalışma bulunmakta olup, bu çalışmalar daha çok enerji kalitesi ve harmoniklerin (FFT) analizi gibi konularda yoğunlaşmıştır. Tez çalışmasında enerji nakil hatlarında oluşabilecek hata analizleri yapılmış, sonuçlar analitik hesaplar ile karşılaştırılmıştır. Bu şekilde daha basit ve pratik bir matematiksel modelleme geliştirilmeye çalışılacak, elde edilecek yazılımlar ile ulusal şebekede YEMD kaynaklı arızaların çözümüne önemli derecede kolaylık sağlanması hedeflenmiştir.
The influence of political ties on firm outcomes under political hazard conditions: A longitudinal research on the Turkish electricity industry between 2004 and 2015
Corporate Political Ties (CPTs) play a key role in firms as their non-market activity. Thus, the corporate political tie has received considerable attention in recent years. In these studies, the political connections of firms are classified as formal and informal connections. This classification, on the other hand, based on the economic developmental level of the countries in general. Accordingly, while formal connections prevail in the developed countries, informal connections are typical for the developing countries in which crony capitalism is dominant. However, this economic-based view oversimplifies the nature of CPTs. On the other hand, a growing body of evidence suggests positive, negative and mixed values of the CPTs for the firms. In general, it has been showed that CPTs' positive effects on firm outcomes may change into negative in regard to contextual, organizational or market factors. These studies are generally conducted in the countries which experience a transition in the economy or an unexpected change in the political actors. However, no known empirical research has focused on the impact of ties on firm outcomes in a context in which the change in the political environment occurs incrementally. The principal objective of this project, therefore, to investigate the nature of political connections from a macro institutional perspective and the CPT-firm outcome relation in a political environment where the change occurs gradually. This study provides a novel approach to explore the context-specific nature of CPTs by considering the macro determinants in the Turkish electricity sector between 2004-2015. Relatedly, the results show that within a state-dependent framework CPTs have two structural dimensions namely tie-intensity and tie-depth. The principal finding of this research is that, while tie-intensity have a positive effect on firm outcomes, its impact turns into negative with the empowerment of the ruling party. Furthermore, tie- depth's impact is positive when the ruling party increases its political power, otherwise, it doesn't have a significant effect on firm outcomes. The present results support the mixed value of CPTs with its contribution that, this contingency not only depends on the radical changes of political environment or transitions in the economy but also on the incremental changes in the environment. Furthermore, it has been shown that the dimensional structure of CPT also influential on the mixed value of CPTs. Key words: non-market activities, corporate political ties, national business system, statedependent business system
Advocacy of human rights' international demands in criminal justice field and institutional complexity in Libya
This thesis addresses how human rights advocacies act to promote human rights logic in Libya and the extent to which their actions become influential on Libya Criminal Court decisions by time. It, also, seeks to investigate how institutional complexity that arises from adoption of international demands is resolved interactively in a criminal court. First, I draw attention to the literature related to adoption of international demands from a global field level to local organizational level, multiplicity of institutional logics and institutional complexity. Then, I address some empirical information about the justice field in Libya aiming to explain how legal developments led to Criminal Punishment Logic being the default logic in the justice field as against advocacy of international demands that lead to Human Rights Logic being second in order. Details of a qualitative and quantitative methodologies, based on the use of longitudinal analysis of case studies, are given. Results reveal that; first, international organizations facilitate adoption of international demands in the criminal justice field through an advocacy mechanism of human rights. Second, adoption of international demands in the criminal justice field generates institutional complexity that results in inconsistencies between institutional logics. Third, actors at organizational level use legal reasoning to promote their institutional logics. Hierarchal referral, built-in frameworks, informal agreements, and experts' reports are mechanisms of resolving inconsistencies between institutional logics. Discussion and suggestions for future research are attended to at the end of the thesis.
The effects of different types of firm capabilities on firm performance in economic recession and expansion periods in construction firms
Although various studies have been conducted to explain the effects of firm capabilities on firm performance, it is still unclear whether different types of organizational capabilities contribute to higher organizational performance for firms under periods of economic recession compared to the periods of economic expansion. The aim of this study is to investigate the effects of technological, governance and political capabilities on firm performance in the period of economic recession (i.e., during economic crisis) and in the periods of economic expansion (i.e., before the economic crisis and after the economic crisis periods). For this purpose, five hypotheses have been developed using resource-based theory, transaction cost theory and resource dependence theory. In this study, Turkish contractor firms, which operated in the construction industry are examined. Data were collected from companies via questionnaires. In addition, secondary resources were also used to collect data for political capability by means of autobiographies of firms' owners, journals of the construction industry, economy and business journals, and newspapers and firms' annual announcements. Hypotheses were tested by ordinary Least Squares (OLS) multiple regression analysis. The findings indicate that technological capability, governance capability, and political capability (measured by survey data) each significantly affect firm performance for all the periods. The findings further indicate that the relative importance for firm performance of these capabilities both with respect to different economic periods and to each other in the same economic period depends on, or differ by, the economic period examined and the way that the political capability was operationalized (by survey vs. secondary data). Overall, especially for the period of after-the-crisis expansion, the findings are largely consistent with the hypotheses developed, except those developed for political capabilities, the results of which partly depend on its measurement.