Theses supervised by Prof. Dr. Tarık Tuncay
16 theses · Hacettepe University
Çocuk refahı alanında gönüllü katılımı etkileyen faktörlerin incelenmesi: Bir karma yöntem araştırması
Gönüllülük, evrensel bir nitelikle dünyanın her yerinde varlığını sürdüren ve insanların toplum için iyi bir şeyler yapmaya çalıştıkları bir seçim, faaliyet ve yoldur. Tüm dünyada insanlar çok çeşitli sebeplerle gönüllü faaliyetlere katılmaktadır. Yoksulluğu ortadan kaldırmak, temel sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek, insanlara güvenli su kaynağı ve sağlıklı koşullar sağlamak, çevre sorunlarından ve iklim değişiminden kaynaklanan sorunlarla başa çıkmak, afet riskini azaltmak, sosyal dışlanmayla ve şiddete meydan veren itilaflarla mücadele etmek bunlardan sadece bazıları olarak görülmektedir. Türkiye'de bireylerin resmi gönüllülük faaliyetlerine katılımlarının düşük düzeyde olması, gönüllülük alanına yönelik hem yasal hem uygulama anlamında belirli boşlukların olması, çocuk refahı alanındaki resmi gönüllülük faaliyetlerinde rol alan gönüllülerin gönüllü faaliyetlere katılımına yönelik motivasyonel faktörlerinin ve bununla ilişkili olarak ulusal gönüllülük sisteminin incelenmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda araştırmanın genel amacı, çocuk refahı alanında gönüllü faaliyetlere katılımı etkileyen faktörleri açıklamaktır. Bu amaç doğrultusunda, Türkiye'de gönüllülüğün arka planında var olan faktörler (mikro, mezzo ve makro) ve motivasyonlar, çocuk refahı alanı üzerinden belirlenmiş ve elde edilen veriler ışığında gönüllülüğün gelişimine yönelik bir model önerisi ortaya koyulmuştur. Araştırma kapsamında karma yöntemler araştırması yaklaşımı benimsenmiştir. Araştırmanın nicel boyutuna yönelik, örneklem kapsamında Ankara ve İstanbul'daki belirlenmiş sivil toplum kuruluşlarında gönüllü 1046 kişi katılım sağlamıştır. Ayrıca araştırmanın iki boyutlu olan nitel bölümünde ise, ilk boyuta yönelik 25 gönüllü ile derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiş ve ikinci boyuta yönelik ise, 35 uzman ve karar verici ile derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın nicel boyutunda, katılımcıların özellikleri tanımlanmış ve betimlenmiştir. Ayrıca katılımcıların gönüllülüğe ilişkin motivasyonun ölçülmesine ilişkin de 'Gönüllülük Motivasyon Envanteri' ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın nitel boyutuna yönelik ise iki farklı yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Nicel araştırma verilerinin analizinde SPSS 22.0 ve AMOS 23.0 istatistik paket programları kullanılmıştır. Nitel verilerinin çözümlenmesi noktasında kodlama ve temaların oluşturulması amacıyla MAXQDA 2020 paket programı kullanılmıştır. Araştırma sonucunda nicel boyuta yönelik; gönüllülerin yaklaşık %80'inin kadın ve 18-30 yaş arasında olduğu, yaklaşık üçte birinin ise öğrenci olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, gönüllülerin yaklaşık üçte birinin gönüllülük sonrası fiziksel sağlıklarını daha iyi hissettiklerini ve yaklaşık %80'inin ise de psikolojik anlamda sağlıklarını daha iyi hissettiklerini ifade etmişlerdir. Aynı zamanda gönüllülerin gönüllü olma motivasyonlarında; takdir etme, tepkisellik ve anlamada boyutları diğer boyutlara kıyasla ön plana çıkmıştır. Nitel araştırma sonuçlarına yönelik ise beş tema altında farklı sonuçlar ortaya koyulmuştur. Bu temalar; sırasıyla 'gönüllülüğe ilk adım ve gönüllülük algısı', 'gönüllülüğün etkileri', 'gönüllülük sisteminin geliştirilmesi ve sürdürebilirliği', 'gönüllülükte paydaşlar, sorumluluklar ve rol dağılımları' ve son tema olarak ise 'gönüllülükte geçmiş, şimdi ve gelecek' olarak belirlenmiştir. Genel olarak çalışmanın hem nicel hem de nitel boyutundan elde edilen bulgular, gönüllülüğe dair mikro, mezzo ve makro yapıda birçok sonuca ulaşılabilinmesine imkan tanımıştır. Böylelikle gönüllülük alanı bütünleşik bir yapıda incelenmiştir. Sonuç olarak ise, bireylerin sahip oldukları gönüllülük motivasyonları ile mikro, mezzo ve makro düzeyde sahip oldukları özellikler ve içerisinde bulundukları yapılar, onların gönüllü olma kararını etkilediğini göstermektedir. Model önerisi anlamında ise, özellikle Türkiye'de gönüllülük alanının yapılanmamış olması, yasal mevzuat kapsamında gönüllülüğe yönelik bir çerçevenin olmayışı ve kurumsal düzeyde eşgüdüm eksiklikleri çalışma kapsamında yeni bir model önerisi oluşturulmasını gerekli kılmıştır. Çalışma kapsamında ortaya koyulan model, gönüllü faaliyetlerin daha sistemli ve sürdürülebilir yapılabilmesine yönelik katkı sağlamaktadır.
Nadir hastalığı olan çocukların ailelerinde yılmazlık ile ilişkili etkenlerin incelenmesi: Bir model önerisi
Nadir hastalıklar, genel nüfusta az sayıda kişide görülen, çoğunlukla genetik olarak aktarılan ve kronik olan bir halk sağlığı sorunudur. Nadir hastalıklar aile sistemlerinde strese yol açmaktadır. Ailenin karşılaştığı bu stres karşısında sorun çözme becerilerine sahip olmaları, etkili başa çıkma mekanizmaları geliştirmeleri ve denge halini sağlamaları gereklidir. Bu çalışmanın temel amacı, nadir hastalığı olan çocukların ailelerinde yılmazlık düzeyinin, aile yılmazlığıyla ilişkili etkenlerin ve deneyimlerin incelenmesidir. Çalışma karma yöntem deseninde gerçekleştirilmiştir. Nadir Hastalıklar Ağı'na kayıtlı 219 aile üyesine çevrimiçi ortamda sosyodemografik soru formu, Aile Yılmazlık Ölçeği ve Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği uygulanmış; veriler SPSS aracılığıyla analiz edilmiştir. Bağımsız Örneklem t Testi, Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Kruskal Wallis H Testi ve lojistik regresyon yapılmıştır. Nitel kısımda fenomenolojik yaklaşım kullanılmış ve 18 aile (46 aile üyesi) ile yarı yapılandırılmış görüşme formu yardımıyla çevrimiçi ortamda derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Veriler, MAXQDA aracılığıyla analiz edilmiştir. Çoğunlukla çekirdek aile olduğu, ebeveynlerin orta yetişkinlik döneminde bulunduğu, orta-alt gelir seviyesinde yer aldıkları; çocukların düzenli olarak sağlık hizmetlerine gereksinim duyduğu, ilaç tedavisi, özel beslenme planı, fizyoterapi, özel eğitim gibi imkanları kullandıkları belirlenmiştir. Aile yılmazlık ölçeğinden alınan ortalama puan 137.47±22.34'dir. Buna göre ailelerin yılmazlık düzeyi yüksek bulunmuştur. Lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre Modelin R2 değeri .275 olarak hesaplanmış ve modelin doğru sınıflama yüzdesi ise 69.9 olarak belirlenmiştir. Çekirdek ailede çocuğun bakımının daha çok anne tarafından gerçekleştirildiği, kardeşlerin bu süreçte aciliyet duygularını yoğun olarak yaşadığı, kök aile üyeleri tarafından desteklenmeye gereksinim duyulduğu, ekonomik kaynakların nadir hastalığın yönetiminde önemli olduğu, tinselliğin yoğun olarak kullanıldığı, ailenin sosyalleşme gereksinimi içinde bulunduğu ve psikososyal hizmetlere ihtiyaç duyduğu belirlenmiştir. Aile yılmazlığını etkileyen faktörler arasında aile üyelerinin yaşı, eğitim düzeyi, nadir hastalıkla ilgi yeterince bilgi sahibi olma durumu, yüksek pozitif ruh sağlığı, prososyal tutum ve problem çözme becerisinin olduğu ortaya konulmuştur. Araştırmanın sonucunda aile yılmazlığı çerçevesine dayanan "Nadir Hastalıklar Destek Birimi" model önerisi sunulmuştur.
Madde bağımlılarının ve ailelerinin kendine yardım deneyimleri: AYBUDER örneği
Bu araştırmanın amacı, madde bağımlılığı sürecinde Ayık Yaşamda Buluşalım Derneği'nden destek alan madde bağımlılarının ve ailelerinin kendine yardım deneyimlerini ortaya çıkarmak ve bağımlılık sürecini bireylerin deneyimlerinden yola çıkarak kapsamlı bir şekilde anlamaya çalışmaktır. Araştırma, nitel araştırma yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda Ayık Yaşamda Buluşalım Derneği'nden destek almış 9 iyileşmekte olan bağımlı ve 4 aile üyesi olmak üzere toplamda 13 bireyle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerde bireylerin madde kullanım nedenlerine, bağımlılıkla ilgili yaşadıkları sorunlara, bağımlı ailelerinin deneyimlerine, klinik tedavi süreçlerine, katılımcıların Ayık Yaşamda Buluşalım Derneği'ni nasıl tanımladıklarına, bağımlı ve ailelerinin dernek çatısı altındaki kendine yardım deneyimlerine, Ayık Yaşamda Buluşalım Derneği'nin yaptığı çalışmaların diğer modellerden farkına, bağımlı ailelerindeki değişimlere, bağımlıların ayık kalma stratejilerine ve gelecek planları üzerine odaklanılmıştır. Araştırma sonunda, sosyal çevre ve arkadaş etkisinin, geçmiş travmaların, hayata dair anlam arayışının ve aile içi sorunların madde kullanımına neden olan risk faktörleri arasında olduğu görülmüştür. Bu nedenlerin yanında bağımlıların sorunlardan kaçış aracı olarak madde kullandığı tespit edilmiştir. Katılımcıların sağlık çalışanlarının olumsuz tutum ve davranışları, anlaşılamama düşüncesi, yoğun ilaç kullanımı ve psikososyal ihtiyaçların arka plana atılmasından kaynaklı olumsuz klinik tedavi deneyimleri olduğu ortaya çıkmıştır. Ayık Yaşamda Buluşalım Derneği'nin iyileşmekte olan bağımlı ve aileleriyle grup toplantıları, bireysel çalışmalar ve çeşitli sosyal etkinlikler düzenleyerek onların iyileşme süreçlerine destek olduğu görülmüştür. Çalışmalarında 12 basamak programını kullanan dernek kendine yardım grubu özelliği göstermektedir. Ortak sorun nedeniyle bir araya gelen grup üyelerinin birbirlerine yardım ettiklerinde kendilerinin de ayıklıklarını sağlamlaştırdığı ayrıca kendine yardım grubunun madde kullanımını önlemede doğal bir denetim işlevi gördüğü ortaya çıkmıştır. Ex-user rehberle iletişim halinde kalmanın ve grup toplantılarına düzenli katılımın ayıklık sürecini desteklediği görülmüştür. Bu çalışmanın hem bağımlı hem de aile deneyimlerini barındırdığı için bağımlılık olgusunu çok yönlü bir şekilde analiz ettiği ve bunun da çalışmayı özgün kıldığı düşünülmektedir. Bu konu üzerinde gelecekte yapılacak araştırmalarda kendine yardım gruplarının ülkemizde nasıl örgütlenebileceği ve yaygınlaşabileceği üzerinde odaklanılabilir.
Almanya'da çocukları koruma altına alınan göçmen ailelere yönelik koruma hizmetlerinin incelenmesi
1960'lı yıllardan itibaren Almanya'ya başlayan işçi göçü, çeşitli sorunları beraberinde getirmiştir. Bu sorunlar arasında yer alan ve son yıllarda sürekli gündemde olan çocukları koruma altına alınan Türkiyeli göçmen ailelere yönelik koruma hizmetlerini, bilimsel olarak ele alan bütüncül bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu araştırmanın temel amacı, çocukları koruma altına alınan göçmen ailelerinin çocuk koruma sistemleri ile olan deneyimlerini, onların diliyle ortaya koymaktır. Araştırma, literatür okuması ile birlikte çocukları Gençlik daireleri tarafından koruma altına alınan göçmen ailelere sunulan hizmetleri ve yaşanılan sorunları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktadır. Araştırmanın alt amaçları bağlamında; çocuk selametinin tehlikede olması, uluslararası çocuk korumada Almanya'nın yeri, göçmen ailelerin Gençlik dairelerine yönelik bakış açıları ve kültüre duyarlı sosyal hizmet sunumu ele alınmıştır. Çocuk koruma sistemleri ile muhatap olan göçmen ailelerin koruma altına alınma öncesi, süreci ve sonrasında neler yaşadıklarını ortaya koymak için niteliksel araştırma yöntemi seçilmiştir. Bu kapsamda, Almanya'da çocukları koruma altına alınan 17 göçmen aile ve çocuk koruma alanında çalışan 9 uzman ile derinlemesine yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. Araştırma bulgularına bakıldığında, geniş bir sosyal hizmet ağına sahip olmasına rağmen Gençlik daireleri, göçmenlerin gözünde "korku ve güvensizliği" temsil etmektedir. Göçmen aileler, küçük yaşlardan itibaren Gençlik dairelerinin çocuklar için tanıtıldığını, teşvik edildiğini ve ailenin özel alanına müdahale edildiğine inanmaktadır. Diğer taraftan, koruma altına alınma öncesi, aileler ve çocuklar arasında yaşanan en büyük sorunlardan birinin gelenek ve modernlik çatışması olduğu söylenebilir. Aileler ve çocukları arasında yaşam tarzı ve değerler anlamında çatışma yaşanmaktadır. Aileler ve uzmanlarla yapılan görüşmelerde, Almanya'da çok kültürlü sosyal hizmet konusunda çalışmalar bulunmakla birlikte sistemli bir hizmet sunumunun olmadığı dile getirilmiştir. Öte yandan, göçmen aileler çocuk koruma çalışanları tarafından anlaşılmadıklarını, kültür ve değerlerinin saygı görmediğini ve yargılandıklarını düşünmektedir. Aileler dil, kültür ve inançlarının hizmet seçiminde dikkate alınmadığını ve koruma altına alınma sürecinin çocuklarının dil, kültür ve yaşam biçimleri üzerinde olumsuz değişimlere yol açtığını söylemiştir. Araştırmanın en dramatik bulgularından biri de, koruma altına alınma sürecinin göçmen aileler tarafından ölüm ve kayıp olarak değerlendirilmesidir. Aileler, çocuklarının kendilerinden habersiz olarak koruma altına alınmasını ve bu süreçte çocuklarına ulaşamamayı "ölüm ötesi" olarak algılamaktadır. Almanya'daki Türkiyeli göçmen ailelere yönelik çocuk koruma hizmetlerinin ilk defa incelendiği bu araştırma, resmin bütünü anlamında bir iddiada bulunmaktan çok yaşanan deneyimler anlamında bir kesit sunmaktadır. Göçmen ailelere yönelik koruma hizmetlerinin daha iyi anlaşılması ve görünür kılınması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu anlamda yeni araştırmaların, ailelerin yanı sıra aile odaklı ve kuruluş bakımı hizmetlerinden faydalanan çocukların ve çocuk koruma sistemlerinden ayrılan gençlerin deneyimlerine odaklanması gerektiği düşünülmektedir.
Sosyal hizmet uzmanlarının etik karar verme süreçlerini etkileyen faktörlerin incelenmesi
Sosyal hizmet, insanın değerini temele alan ve bilgi, beceri ve değer temelleriyle insan haklarını insana yeniden teslim ederek hizmet sunan bir disiplin ve meslektir. Mesleğin değer temeli ve bu temele dayalı olarak oluşturulmuş olan etik ilkeler, mesleki uygulamadaki etik karar verme sürecinin yol haritası olarak tanımlanmaktadır. Ancak sosyal hizmet uzmanının bir insan olarak çeşitli değerlerin taşıyıcısı olması, etik karar verme süreçlerinde mesleğin etik değerleri dışında başkaca faktörlerin de etkili olmasını mümkün kılar. Bu araştırmanın temel amacı, sosyal hizmet uzmanlarının etik karar verme süreçlerini etkileyen bireysel, toplumsal, örgütsel ve mesleki faktörleri anlamaktır. Bu noktada uzmanların bilgi, beceri ve değer temellerinden hangisi önceledikleri, mesleğin etik ilkelerine dair ne türden görüşler taşıdıkları, bireysel değerlerinin ve değerlendirmelerin etik karar verme sürecini nasıl etkilediği, kurumsal ve bürokratik engellerin, sosyal politikaların, iş yükünün, süpervizyon eksikliğinin etik karar verme sürecinde ne türden etkileri olduğu, uzmanların etik karar verme süreçlerinde karşılaştıkları güçlükler ve bu güçlüklerle başa çıkmada etik ilkelerin ve etik karar vermenin rolünün anlaşılması da amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda yöntemsel olarak nitel araştırma seçilerek uzmanların değer algıları, etik ilkeler ve etik karar verme süreçleri hakkındaki görüşleri ve tecrübeleri anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı çocuk refahı alanında çalışan ve Ankara'da görev yapan 13 sosyal hizmet uzmanıyla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Özneler meslekte 3 ve üzeri yıl deneyime sahip sosyal hizmet uzmanlarıdır. Bunlardan dokuzu Ankara Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü Çocuk Koruma Birimi'nde, dördü ise Ankara Çocuk Evleri Sitesi'nde çalışmaktadırlar. Araştırma sonucunda sosyal hizmet uzmanlarının değer tanımlarının ve değerlerin ediniliş biçimine dair görüşlerinin farklılık gösterdiği görülmektedir. Bunun yanında mesleki etik ilkeleri önemsedikleri ve etik duyarlılıklarının oldukça yüksek olduğu da anlaşılmaktadır. Uzmanlar etik karar verme süreçlerinde mesleğin etik ilke ve değerlerini önceleyerek mesleki uygulama yapmaya gayret etmektedirler. Ancak etik karar verme süreçlerinde bireysel ya da mesleki değerlerin kimi zaman değer biçme biçiminde bir değerlendirmeyle kullanıldığına da rastlanmıştır. Uzmanlar etik karar verme sürecini zorlaştıran farklı türde sorunlardan bahsetmişlerdir. Bunlar içinde özellikle kurum kültürünün ve bürokratik baskının varlığı dikkat çekmektedir. Uzmanların bu baskıya karşı direnç göstermeye çalıştıkları öğrenilmiştir. Ayrıca, iş yükü fazlalığının neden olduğu zaman kısıtlılığı etik karar verme sürecini olumsuz etkileyen bir başka sorun olarak ortaya çıkmıştır. Buna ek olarak süpervizyon eksikliğinin uzmanların etik karar verme sürecinde tek başınalık duygusu yaşamasına sebep olduğu anlaşılmıştır. Uzmanlar bu iki eksikliğin kendilerinde tükenmişliğe neden olduğunu belirtmişlerdir. Bunun yanında sosyal hizmet eğitimi almamış olduğu halde alanda uzmanlarla aynı işi yapan diğer meslek elemanlarının bilgi, beceri ve değer temelinden yoksun oldukları, bu durumun uzmanları etik duyarlılığın azalması yönünde endişelendirdiği de ortaya çıkmıştır. Alan dışından mesleki donanım eksikliği ile gelen diğer meslek elemanlarının yapacağı hatalı mesleki uygulamalar sebebiyle mesleğin değerinin azaltılacağı ve mesleğe dair olumsuz düşüncelerin artacağı yönünde bir düşüncenin de var olduğu öğrenilmiştir. Bunun yanında akademik eğitimde değerler eğitiminin niteliğinin arttırılmasına yönelik isteklerini de belirtmişlerdir. Anahtar Sözcükler: Sosyal Hizmetin Değerleri, Sosyal Hizmetin Etik ilkeleri, Etik Karar Verme
Sığınma evinde kalan kadınların toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ve yardım arama davranışlarının incelenmesi
Kadına yönelik şiddetle mücadele hem dünyada hem ülkemizde bir süredir devam etmesine rağmen kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri artan bir grafik çizmektedir. Bunun sebeplerinden birisinin de şiddetle mücadele konusunda etkin bir yöntemin bulunamamış olması ve uygulanmakta olan yöntemlerin işlevsiz bir hale gelmesidir. Kadına yönelik şiddetle işlevsel bir mücadele yönteminin keşfi için yola çıkan bu araştırma şiddetin doğasını ve bileşenlerini ön plana çıkarmış ve bu bileşenlere kadınların odağından yaklaşmıştır. Bu araştırmada şiddete maruz kalan ve sığınmaevi deneyimi olan kadınların toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarını ve yardım arama davranışlarını feminist sosyal hizmet yaklaşımı ile kadınların gözünden anlamak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda nitel araştırma deseninde tasarlanan bu araştırmada amaçlı örneklem yoluyla sığınmaevi hizmeti alan on üç kadın ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Kadınlar ile gerçekleştirilen görüşmeler detaylı döküm alınarak analiz edilmiştir. Araştırmanın analizi sonucunda kadınların toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ve yardım arama davranışlarını destekleyici ve engelleyici bileşenlere ulaşılmış ve bir şema haline getirilmiştir. Bu şemaya istinaden özellikle yardım arama davranışını engelleyen bileşenlerin çokluğuna dikkat çekilmesi ve bu bileşenleri etkisiz hale getirecek çalışmaların uygulamaya geçirilmesi şiddetle mücadelenin işlevselliği açısından önemli bulunmuştur. Araştırmanın en önemli sonucu toplumsal cinsiyet rolleri tutumları 'kendilerinden beklenen kadınlık' ile örtüşen kadınların yetersiz destek sebebiyle yardım arama davranışlarının 'gidecek yerleri' olmadığı algısıyla 'can havli' ile ortaya çıktığı gerçeğini yansıtmasıdır. Bir başka deyişle toplumsal cinsiyet rolleri tutumları geleneksel bakış açısına uygun olan, razı gelen ve edilgen olan kadınlar yetersiz destek sebebiyle uzun bir süre boyunca şiddete katlanmış ancak kendileri veya çocukları ölümle tehdit edilince aktif baş etme yolu seçerek yardım arama davranışında bulunmuşlardır. Araştırmaya katılan kadınların kök ailelerinde şiddetin en az bir türüne maruz kaldıkları ve bu durumun şiddetin normalleştirilmesine sebep olduğu, evliliklerinde de şiddete maruz kalan bu kadınların şiddet döngüsü içinde kaldığı keşfedilmiştir. Kök ailelerinde şiddete maruz kalan ve şiddeti 'hak/ceza' kavramları ile ilişkilendiren kadınlar, şiddeti normalleştiren kültür öğretilerinin de etkisi ile şiddete maruz kaldıklarında kendilerini suçlamakta ve şiddetin boyutları artana kadar yardım arama davranışında bulunmamaktadırlar. Araştırmanın önemli sonuçlarından biri de kadınların eğitim düzeyleri ile yetiştirildikleri bölgelerle toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ve şiddete maruz kalmaları arasında doğrudan bir ilişki olmadığının gözlenmesidir. Kadınların toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, bu eşitsizliğin sonuçlarına ve şiddet türlerine ilişkin farkındalığının sonradan oluştuğu anlaşılmıştır. Kadınların 'son çare' olarak nitelendirdikleri sığınmaevi hizmeti sürecine ve yeterliliğine kadınların gözünden bakmak da araştırmanın alt amaçlarından birisiydi. Bu doğrultuda araştırma sonucunda sığınmaevi hizmet sunumunda feminist yaklaşım ve kadın bakış açısından uzak ve farklı uygulamaların olmasının kadınların güçlenmesine olumsuz yönde etki yaptığı ve bağımsız yeni bir hayat kurmalarına engel olduğu anlaşılmıştır. Bu bağlamda da sığınmaevi hizmetinde feminist yaklaşımın bir gereklilik olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte kadına yönelik şiddetle mücadelede yer alan kamu kurum ve kuruluşlarında görevli personelin 'arabuluculuk' yöntemi ve 'ailenin bütünlüğü' anlayışına sahip olmasının kadınların yardım arama davranışlarına engel olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmada feminist yöntemin ve feminist sosyal hizmet uygulamalarının kadına yönelik şiddetle mücadelede en etkin yöntem olduğuna ve örnek uygulamalara da yer verilmiştir. Kadına yönelik şiddetle mücadelede tutum ve davranış değişikliğine odaklanmak uzun vadeli ve işlevsel bir çözüm yolu olacaktır ve bu yolu geleneksel yöntemler değil feminist sosyal hizmet yaklaşımı açmaktadır. Bu bağlamda kadınların yaşam deneyimleri, sorun ve gereksinimleri feminist sosyal hizmet yaklaşımı kullanılarak ele alınmış ve önerilere çoklu düzeylerde yer verilmiştir. Araştırma sürecinde birden fazla sığınmaevi deneyimi olan kadınların olduğu, bu kadınların farklı uygulamalar ve yaklaşımlar sebebiyle bağımsız yaşama geçiş süreçlerinin olumsuz yönde etkilendiği fark edilmiştir. Bu sebeple farklı sığınmaevi deneyimi olan kadınların memnuniyet ve fayda sağlama düzeylerine ilişkin yapılacak araştırmaların da feminist sosyal hizmet yaklaşımının gerekliliğine vurgu yapacağı ve hizmet sunumunu işlevsel ve kaliteli hale getireceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler Feminist sosyal hizmet yaklaşımı, sığınmaevi, şiddete maruz kalan kadınlar, toplumsal cinsiyet rolleri tutumları, yardım arama davranışı.
Trafik kazası sonucu yeti yitimi yaşayan bireylerin yaşantılarının odak grup çalışması yoluyla incelenmesi
Trafik kazaları sonucunda meydana gelen yaralanmaların kalıcı etkileri, işlev ve rol kayıplarının, uzun süreli tedavi sürecinin ve hukuki süreçlerin birey üzerindeki etkileri trafik kazaları sonrasında görülen travmatik çıktıların biyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan çalışılması gerekliliğini doğurmuştur. Bu çalışma, trafik kazası sonrası yetiyitimi yaşayan bireylerle yürütülen travma sonrası bilişlerin derinliğini incelemeyi temel alan ve bilişsel davranışçı yaklaşımın ilke ve teknikleri ışığında hazırlanan bir odak grup çalışması olarak, bireylerin gösterdikleri travma sonrası gelişim ve sosyal işlevsellik boyutlarını keşfetmek amacıyla planlanmıştır. Çalışma, odak grup sürecinin kullanılarak trafik kazası geçirmiş bireylerin kaza anını, yetiyitimlerine yönelik bilişlerini anlamlandırma çerçevelerini, travma sonrası gelişime ve sosyal işlevselliğe yönelik deneyimleri ile başa çıkma ve destek mekanizmalarına yönelik bakış açılarını ve yaşadıkları olumlu yöndeki anlamlı değişimleri derinlemesine incelemeye yönelik nitel bir çalışma deseninde tasarlanmıştır. Dahil edilme kriterlerine uygun olan 8 birey belirlenerek bireysel görüşmeler gerçekleştirilmiş ve odak grup çalışmasına katılması uygun olarak belirlenen ve gönüllü olan 4 bireyle 18 Aralık 2017 ve 12 Mart 2018 tarihleri arasında odak grup süreci yürütülmüştür. Araştırma bulgularına göre, yaşam öyküsü ve grup oturumları sırasında elde edilen raporlar değerlendirildiğinde ise, trafik kazası nedeniyle yetiyitimi yaşayan çalışma grubunda yürütülen odak grup süreci ile 'değersizlik' ve 'çaresizlik' şemaları üzerine bilişsel yeniden yapılandırmanın sağlanabildiği konusunda, bireylerin farkındalık ve öğrenme süreçlerinin harekete geçtiğini belirten çıktılar gözlenmiştir. Bununla birlikte, üyelerin ifadelerinden aile desteğinin, maneviyatın ve yetiyitimi yaşayan bireylere devlet tarafından sunulan olanak ve faydaların sağ kalımın değerini anlamada yardımcı ve travma sonrası gelişimi artırıcı etkisi olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, olumluya odaklanma, sağ kurtulmuş olma fikri ve empati örüntüsü ile bireyin sahip olduğu maneviyat, aile desteği ve sosyal çevre olarak görülen gelişim sağlayıcılarının travma sonrası gelişime katkıda bulunduğu gözlenmiştir. Buradan hareketle, travma sonrası gelişimin ve sosyal işlevselliğin artırılması noktasında derinlemesine inceleme çıktılarını paylaşan bu çalışma ışığında, bilişsel davranışçı yaklaşımın tekniklerinin kullanılarak ve ilgili değişkenler özelinde ölçümler yapılarak yürütülecek deneme modelleri, gelecek çalışmalar için önerilmektedir.
Üniversite öğrencilerinin öz denetim, stresle başa çıkma ve sosyal destek algıları ile alkol ve madde kullanma riskleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Üniversite öğrencilerinin içinde bulundukları gelişim döneminin etkilerinin yanında aileden ayrılma gibi güçlükler nedeniyle madde kullanımı gibi davranışları deneyimlemeye açık olmaları, madde kullanım risklerini, biyopsikososyal yönleriyle ortaya koymayı gerekli kılmıştır. Bu çalışma, üniversite öğrencilerinin çeşitli sosyo demografik özellikleri, madde kullanma riskleri, öz denetim düzeyleri, stresle başa çıkma becerileri ve algıladıkları sosyal destek düzeyleri arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Açımlayıcı ardışık desene dayalı karma yöntem kullanılarak gerçekleştirilen araştırmaya, iki büyük şehirde yer alan, iki devlet üniversitesinin, 2017- 2018 öğretim yılında öğrenimine devam eden seçkisiz örnekleme yoluyla belirlenmiş 790 öğrenci katılmıştır. Çalışmanın nitel bölümünün örneklemi, maksimum çeşitlilik örneklemesi yöntemine göre belirlenen 18 katılımcıdan oluşmuştur. Araştırmada Riskli Davranışlar Ölçeğinin Alkol ve Madde Kullanımı Alt Boyutları, Öz Denetim Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Verilerin analizinde, betimsel istatistikler için, parametrik olmayan testlerden Kruskal Wallis H ve Mann Whitney U Testleri, parametrik testlerden Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu, Bağımsız Örneklem t Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve çoklu Hiyerarşik Regresyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmanın nitel verileri, Nvivo 11 nitel veri analiz programıyla işlenmiştir. Cinsiyet, barınma biçimi, aylık harcama miktarı, en çok katıldıkları etkinlik, sigara içme ve ailede bağımlılık tedavisi alan birinin varlığının alkol ve madde kullanım riskini açıklamada etkili demografik değişkenler oldukları gözlenmiştir. Alkol kullanım riskini, özdenetim, soruna yönelme ve kaçınma biçiminde başaetme arasındaki negatif ilişkinin yordadığı ve modelin toplam varyansın % 41'ini açıkladığı, madde kullanım riskini özdenetim ve kaçınma biçiminde başa çıkma arasındaki negatif ilişkinin yordadığı ve modelin toplam varyansın % 21'ini açıkladığı gözlenmiştir. Algılanan sosyal desteğin ise riskleri açıklamada anlamlı bir katkı sunmadığı dikkati çekmiştir. Nitel bulguların nicel bulguları destekleyen ve desteklemeyen yönleri ortaya konmuştur. Din, sağlığa zararlı olma, aile kuralları, tadını beğenmeme gibi faktörlerin alkol ve madde kullanım riskinden koruduğu gözlenmiştir. Gelecekte benzer araştırmaların farklı üniversite örneklemlerinde tekrarlanması, öğrencilerin öz denetim, başa çıkma gibi becerilerini arttırmaya yönelik sosyal hizmet müdahalelerinin geliştirilmesine yönelik deneysel araştırmalar gerçekleştirilmesi önerilebilir.
Attitudes of social services professionals towards people with albinism in Dar Es Salaam, Tanzania
Social services professionals are agents of change in any society. For many years, people with albinism in Tanzania have faced many injustices and malicious acts like murder, kidnapping, rape, cutting and selling their body parts. In Tanzania due to their condition, they have been placed under the category of "people with disability". It has befallen social services professionals to be their saviors and protectors into helping them voice their problems and other issues. This study aims at examining the attitudes of social services professionals, roles and precautionary measures taken towards protecting people with albinism in the Dar es Salaam region. In this study, 30 participants were contacted but only 24 responded and these were 6 social services professionals from the government, 6 from the non-governmental organizations, 10 people with albinism who acted as volunteers, 1 journalist and 1 social service professional from an embassy. This study was carried out between May to September 2019. A qualitative research design was adopted through a semi-structured interview guide. The analysis of these participants' opinions was carried out with Nvivo 12 software. The results of the analysis reveal that social services professionals have more positive attitudes like acceptance, respect, defense, support and love than negative attitudes which included unhelpfulness, pessimism, and unfairness towards people with albinism. Promoting education, advocacy and awareness-raising were some of the roles and precautionary measures used towards protecting people with albinism. From the findings, recommendations to the government, non-governmental organizations, social workers and people with albinism were to bring changes to the education, and health sector. It was realized that self-awareness concept on people with albinism themselves and the challenges facings social services professionals should be examined as an area for further research; these will positively stress and broaden the compassion about people with albinism and how to support them.
Otizmli çocuğu olan ailelerin dayanıklılığına etki eden faktörlerin incelenmesi
Çocuklarının otizmli olması ailelerin ekonomik, psikolojik, duygusal ve sosyal açıdan zorluk yaşamalarına neden olmakta ve ailelerin yaşadıkları bu zorlukları atlatmalarını kolaylaştıran dayanıklılık kavramı öne çıkmaktadır. Bu araştırmanın problemi; otizmli çocuğu olan ailelerin yaşadıkları sorunlara ilişkin aile dayanıklılık düzeylerinin ve bu dayanıklılık düzeylerine başetme stratejileri, sosyal destek sistemleri ve algılanan stresin ne ölçüde etki ettiğinin sosyal hizmet literatüründe yeteri kadar ele alınmamış olması ve bu sebeple ailelere yardım sunmada yeterli bilgi temelinin eksikliğidir. Bu probleme bağlı araştırmanın temel amacı, ailelerin çocuklarının bakımında yaşadıkları sorunları belirlemek, aile dayanıklılık düzeyine etki eden faktörleri saptamak, ailelerin dayanıklılık düzeylerine başetme stratejileri, sosyal destek sistemleri ve algılanan stres düzeylerinin etkisini ölçmektir. Bu çalışma, nicel desende tarama modellerinden biri olan ilişkisel tarama türünde yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Ankara ve Kırıkkale'de otizm tanısı konmuş çocuğu olan 213 anne ve 87 baba oluşturmaktadır. Araştırmada, Aile Yılmazlık Ölçeği, Başetme Stilleri Ölçeği Kısa Formu (BÇSÖ-KF), Yenilenmiş Anne Baba Sosyal Destek Ölçeği (YASDÖ), Algılanan Stres Ölçeği ve ailelerin sosyodemografik bilgilerini belirlemek amacıyla hazırlanan Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 24 paket programına aktarılarak çözümlenmiştir. Verilerin analizinde normal dağılıma bakılmış ve gruplar arası farklılıkların olup olmadığını incelemek için bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü varyans analizi bağımlı ve bağımsız değişkenlerin birbiriyle olan ilişkisinin anlaşılması için pearson momentler çarpımı korelasyonu ve bağımsız değişkenlere dayalı olarak bağımlı değişkenin tahmin edilmesine yönelik çoklu regresyon analizi teknikleri kullanılmıştır. Analizler sonunda otizmli çocuğu olan ailelerin gelir düzeyi, çocuk sayısı, aktif ve pasif başetme yöntemleri ve sosyal destek sistemlerinin aile dayanıklılık düzeyini pozitif olarak etkilediği bulunmuştur. Araştırmanın sonucuna göre, babaların dayanıklılık düzeyi annelere göre daha yüksektir ve anne-babaların en fazla ihtiyaç duyduğu hizmet psikolojik destektir. Bu çalışmanın otizmli çocuğu olan ailelere yönelik dayanıklılıklarını arttıracak hizmetler sunması bakımından yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Otizmli çocuk, otizmli çocukların ebeveynleri, aile dayanıklılığı, başetme, sosyal destek, algılanan stres
Genç yetişkin multiple skleroz hastalarının psikososyal sorunlarının ve gereksinimlerinin incelenmesi
Bu çalışmanın temel amacı, Genç yetişkin MS hastalarının psikososyal sorunlarının ve gereksinimlerinin incelenmesidir. Türkiye MS (Multiple skleroz) Derneği Ankara şubesinde yürütülen çalışmada, Türkiye MS Derneği Ankara şubesinde aktif olan toplam 216 MS hastasına ulaşılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 22.0 programında değerlendirilmiştir. Veriler yüzde dağılımları analiz edilerek açıklanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilere göre MS hastalarının büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Bu oran diğer araştırmalarda yer verilen oranlarla benzerlik göstermektedir. Yaş ortalaması genellikle 31- 40 yaş arasındadır. 20-30 ve 31-40 yaş aralığındaki hasta gruplarının oranı toplam hastaların çoğunluğunu oluşturmaktadır. MS hastalarının hemen hemen yarısı üniversite mezunudur ve yarısından fazlasının evli olduğu görülmektedir. Katılımcıların yaklaşık üçte biri bekârdır. Genç yetişkin MS hastalarının çalışma durumuna ilişkin olarak elde edilen bulgulara göre yarısından fazlasının herhangi bir işte çalışmadığı saptanmıştır. Bununla birlikte hastaların çoğunluğu sosyal güvenceye sahiptir. Genç yetişkin MS hastaları, hastalık tanısı aldıkları tarihten itibaren günlük yaşamlarında birçok olumsuzluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Bunların başında sosyal destek ve ekonomik güçlükler gelmektedir. Araştırma sonucuna göre, genç yetişkin MS hastalarının kaygı durumları oldukça yüksek ve duygusal anlamda başka bireylere bağımlı hissetmektedir. MS hastalarına yönelik aile üyelerinin büyük çoğunluğu daha çok ilgi görmeye başlamış olsa da iletişim sorunları ve aile üyelerinden ayrı yaşama deneyimleri olduğuna ulaşılmıştır. Araştırmadan elde edilen en önemli sonuç ise genç yetişkin MS hastalarının çoğunluğunun yakınlarından sosyal destek almamasıdır. MS hastalığı ve bu hastalığa sahip bireylerin sorunlarına yönelik çözüm olarak mikro ve makro boyutta çalışmalar yürütülmelidir. Psikososyal destek odaklı olmak üzere MS araştırma ve uygulama merkezlerinin hayata geçirilmesi, sağlık kurumlarında yaşanan sorunlara yönelik çeşitli sosyal politikaların üretilmesi ve MS hastalığına ilişkin farkındalık ve bilinçlendirme çalışmalarının yürütülmesi önerilmektedir. Anahtar Sözcükler Multiple skleroz, genç yetişkinlik, tıbbi sosyal hizmet.
Koruyucu aile modelinde aile yaşam deneyimleri: Aile sistemleri teorisi temelinde niteliksel bir araştırma
Bu araştırma koruyucu aile deneyimiyle birlikte, aile sisteminde yaşanan değişimleri aile sistemleri teorisi çerçevesinde, aile yapısında ve kişilerarası ilişkiler bağlamında incelemeyi amaçlamakta ve bu doğrultuda koruyucu aile hizmetinin geliştirilmesinde aile işlevselliğine odaklanmaktadır. Nitel desende hazırlanan bu araştırmanın özneleri benzeşik örneklem tekniği ile seçilmiştir. Aileyi bir sistem olarak değerlendirebilmek adına araştırmaya aile sistemindeki tüm üyeler (korunan çocuk dışında, anne, baba ve biyolojik çocuk) dahil edilerek aile bir bütün olarak resmedilmeye çalışılmış ve toplam 5 farklı aile sistemi ile görüşmeler yapılmıştır. Araştırma sonuçları mikro, mezzo ve makro boyutlarda oluşturulmuştur. Araştırmanın en önemli sonucu literatürdeki bazı araştırmaların aksine Türk aile yapısının koruyucu aile uygulamasına uygun olduğudur. Gerek korunan çocuğun kurum alışkanlıklarını devam ettirerek verdiği pozitif geribildirim gerekse kurallara karşı gelerek verdiği negatif geribildirim özellikle sistemdeki anneleri rahatsız etmiş ve kurallar esnetilmiştir. Ayrıca korunan çocuk sisteme dahil olduğunda, biyolojik çocuğun kişisel sınırlarında bir ihlal hissettiği ve korunan çocuğun "misafir çocuk" şeklinde algılanabildiği görülmüştür. Hem ebeveyn hem de kardeş alt sisteminde bireylerin koruyucu aile olma deneyimi ile birlikte daha korumacı ve toleranslı oldukları görülmüştür. Bu tutumun altında korunan çocuğun geçmiş olumsuz yaşam deneyimlerinin telafi edilmesi ve çocuğun "emanet" olma algısı bulunmaktadır. Ebeveyn alt sistemi, eş alt sistemi, kardeş alt sistemi ve çevre sistemlerle ilişkilerin olumlu yönde değiştiği belirlenmiştir. Son tahlilde koruyucu aileliğin, aile atmosferine mutluluk, neşe, hareket ve bereket getirdiği ifade edilmiştir. Yardımlaşma konusunda daha verimli bir aile atmosferinin oluştuğu ve buna bağlı olarak algılanan sosyal desteğin arttığı görülmüştür. Görüşülen aile sistemlerinin koruyucu aile olmadan önce değişime açık ve sistem dengesinin tekrar kurulması yönünde işlevsel aileler olduğu ve korunan çocukla eşleşme sonrasında da ciddi uyum sorunları yaşamadıkları anlaşılmıştır. Bu durum aile seçimleri yapılırken aile sistemlerinin bahsi geçen işlevsellik öğeleriyle birlikte değerlendirilmesinin ve özellikle değişime açık, sınırlarını ve kurallarını kolayca şekillendirebilen ailelerin koruyucu aile modelinde daha işlevsel olacağını göstermiştir.
Kötü muameleye maruz kalan ergenlerde öz-yeterlik çalışmaları: Bir sistematik derleme
Çocukluk çağı kötü muamelesi ve öz-yeterlik arasındaki ilişkinin altında yatan psiko-ilişkisel süreçlerin tespit edilmesi, bu sorunun çözümüne katkı sağlanması bakımından oldukça önemlidir. Bununla beraber kötü muameleye maruz kalan ergenlerin dahil edildiği ve öz-yeterlik düzeylerine etki eden faktörlerin değerlendirildiği çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu araştırma ile kötü muameleye maruz kalan ergenlerde öz-yeterliğe etki eden faktörlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Sistematik derleme metodolojisinin kullanıldığı bu araştırmada veriler, anlatı sentezi/öyküsel anlatı yöntemiyle analiz edilmiştir. Literatür taraması PubMed, Web of Science (WoS) ve Scopus elektronik veri tabanlarında; Medical Subject Headings (MeSH)'e uygun İngilizce kelime ve kelime grupları şeklinde "adolescence, maltreatment, abuse, neglect, sexual abuse, emotional abuse, physical abuse, psychological abuse, violence ve self-efficacy" anahtar kelimelerinin çeşitli kombinasyonları kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya 01 Ocak 2015 ile 15 Kasım 2020 tarihleri arasında yayınlanmış, nicel araştırma deseninde ve yayın dili İngilizce olan makaleler dahil edilmiştir. Literatür taraması sonucunda elde edilen çalışmalar (n=820) öncelikle başlıklarına ve özetlerine göre tasnif edilerek EndNote X7 programına kaydedilmiştir. Daha sonra yine aynı program aracılığıyla tekrar eden çalışmalar (n=311) elenmiştir. Elde edilen 509 çalışma dahil edilme kriterlerine uygun olarak sırasıyla; başlık (n=353) ve özet taraması (n=106) neticesinde elenmiştir. Tam metin incelemesine karar verilen (n=50) çalışmalardan, seçme kriterleri (dahil edilme ve hariç tutulma) dışında kalan çalışmalar (n=31) ve tam metinlerine ulaşılamayan (n=4) çalışmalar elenmiştir. Tam metinler üzerinde yapılan inceleme sonucunda; kötü muameleye maruz kalan ergenlerde öz-yeterliğe etki eden faktörlerle ilgili sonuç bildiren toplam 15 çalışma analize dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan veri çekme aracı (kod cetveli) araştırmacılar tarafından oluşturulmuştur. Araştırma bulguları; çocukluk çağı kötü muamelesi, istismar şiddeti, cinsel istismar, cinsel istismarın şiddeti, fiziksel istismar, duygusal (psikolojik) istismar, duygusal ihmal, romantik ilişkilerde kendini susturma stratejileri (bölünmüş benlik ve kendini susturma), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) semptomatolojisi, ebeveynler arası partner şiddetine tanıklık etme, depresyon, artan duygu düzenleme güçlüğü, artan alkol problemi, içselleştirme semptomları (depresyon, anksiyete, TSSB) ve algılanan stres faktörlerinin öz-yeterlik üzerindeki olumsuz etkisini ortaya koymaktadır. Ayrıca araştırma bulguları; duygu düzenleme stratejilerinin (yeniden değerlendirme ve bastırma), öfke kontrolünün, benlik saygısının, sosyal desteğin, travma odaklı bilişsel davranışsal terapi müdahalesinin, aktif başa çıkma becerisinin ve algılanan aile desteğinin öz-yeterliği artırmakta etkili faktörler olduğunu göstermektedir. Bu sistematik derleme araştırmasıyla; geçmişte kötü muameleye maruz kalmış olan ergenlerde öz-yeterliğin koruyucu doğasına ilişkin kanıtların bulunduğu; ancak mevcut bulguları doğrulamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda, daha fazla deneysel ve boylamsal çalışmaların üretilmesi ve çalışma sonuçlarının uluslararası rehberlere uygun olarak raporlanması önerilmektedir. Anahtar Sözcükler Kötü muamele, İhmal, Cinsel istismar, Fiziksel istismar, Duygusal (Psikolojik) istismar, Öz-yeterlik, Ergenlik dönemi, Sistematik derleme
Kötü muameleye maruz kalan ergenlerde öz-yeterlik çalışmaları: Bir sistematik derleme
Çocukluk çağı kötü muamelesi ve öz-yeterlik arasındaki ilişkinin altında yatan psiko-ilişkisel süreçlerin tespit edilmesi, bu sorunun çözümüne katkı sağlanması bakımından oldukça önemlidir. Bununla beraber kötü muameleye maruz kalan ergenlerin dahil edildiği ve öz-yeterlik düzeylerine etki eden faktörlerin değerlendirildiği çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu araştırma ile kötü muameleye maruz kalan ergenlerde öz-yeterliğe etki eden faktörlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Sistematik derleme metodolojisinin kullanıldığı bu araştırmada veriler, anlatı sentezi/öyküsel anlatı yöntemiyle analiz edilmiştir. Literatür taraması PubMed, Web of Science (WoS) ve Scopus elektronik veri tabanlarında; Medical Subject Headings (MeSH)'e uygun İngilizce kelime ve kelime grupları şeklinde "adolescence, maltreatment, abuse, neglect, sexual abuse, emotional abuse, physical abuse, psychological abuse, violence ve self-efficacy" anahtar kelimelerinin çeşitli kombinasyonları kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya 01 Ocak 2015 ile 15 Kasım 2020 tarihleri arasında yayınlanmış, nicel araştırma deseninde ve yayın dili İngilizce olan makaleler dahil edilmiştir. Literatür taraması sonucunda elde edilen çalışmalar (n=820) öncelikle başlıklarına ve özetlerine göre tasnif edilerek EndNote X7 programına kaydedilmiştir. Daha sonra yine aynı program aracılığıyla tekrar eden çalışmalar (n=311) elenmiştir. Elde edilen 509 çalışma dahil edilme kriterlerine uygun olarak sırasıyla; başlık (n=353) ve özet taraması (n=106) neticesinde elenmiştir. Tam metin incelemesine karar verilen (n=50) çalışmalardan, seçme kriterleri (dahil edilme ve hariç tutulma) dışında kalan çalışmalar (n=31) ve tam metinlerine ulaşılamayan (n=4) çalışmalar elenmiştir. Tam metinler üzerinde yapılan inceleme sonucunda; kötü muameleye maruz kalan ergenlerde öz-yeterliğe etki eden faktörlerle ilgili sonuç bildiren toplam 15 çalışma analize dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan veri çekme aracı (kod cetveli) araştırmacılar tarafından oluşturulmuştur. Araştırma bulguları; çocukluk çağı kötü muamelesi, istismar şiddeti, cinsel istismar, cinsel istismarın şiddeti, fiziksel istismar, duygusal (psikolojik) istismar, duygusal ihmal, romantik ilişkilerde kendini susturma stratejileri (bölünmüş benlik ve kendini susturma), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) semptomatolojisi, ebeveynler arası partner şiddetine tanıklık etme, depresyon, artan duygu düzenleme güçlüğü, artan alkol problemi, içselleştirme semptomları (depresyon, anksiyete, TSSB) ve algılanan stres faktörlerinin öz-yeterlik üzerindeki olumsuz etkisini ortaya koymaktadır. Ayrıca araştırma bulguları; duygu düzenleme stratejilerinin (yeniden değerlendirme ve bastırma), öfke kontrolünün, benlik saygısının, sosyal desteğin, travma odaklı bilişsel davranışsal terapi müdahalesinin, aktif başa çıkma becerisinin ve algılanan aile desteğinin öz-yeterliği artırmakta etkili faktörler olduğunu göstermektedir. Bu sistematik derleme araştırmasıyla; geçmişte kötü muameleye maruz kalmış olan ergenlerde öz-yeterliğin koruyucu doğasına ilişkin kanıtların bulunduğu; ancak mevcut bulguları doğrulamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda, daha fazla deneysel ve boylamsal çalışmaların üretilmesi ve çalışma sonuçlarının uluslararası rehberlere uygun olarak raporlanması önerilmektedir. Anahtar Sözcükler Kötü muamele, İhmal, Cinsel istismar, Fiziksel istismar, Duygusal (Psikolojik) istismar, Öz-yeterlik, Ergenlik dönemi, Sistematik derleme
Aile eğitim programı ve ebeveynlik becerileri arasındaki ilişkilerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu araştırma Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca düzenlenen aile eğitim programının pozitif ebeveyn-çocuk ilişkisi kurma ve ebeveynlik becerilerini geliştirmeyle olan ilişkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamınca nicel desen kullanılmıştır. Katılımcılar Karabük ilinde aile eğitim programına katılan 77 kişiden oluşan uygulama grubu ve bu eğitime katılmamış 100 kişiden oluşan kontrol grubunu içermektedir. Katılımcıların anket sorularına verdikleri cevaplardan oluşan veriler SPSS programı ile analiz edilmiş, uygulama ve kontrol grubunun cevapları karşılaştırılarak aile eğitim programının ebeveynlik becerileriyle olan ilişkisi ortaya konmuştur. Araştırma sonuçlarına göre; uygulama ve kontrol grubunun sosyo-demografik özelliklerinin birbiriyle benzer özellikler gösterdiği, uygulama grubunun kontrol grubuna göre çocuğun gelişim dönemleriyle ilgili daha çok bilgi sahibi olduğu, uygulama grubunun %88'inin kontrol grubunun ise %66'sının çocuklarına mahremiyet eğitimi verdiği, uygulama grubunun %90.9'unun, kontrol grubunun ise %69'unun çocuğuna sorumluluk bilinci kazandırdığını ifade ettiği, çocuğu disiplin yöntemi olarak kontrol grubunun %56'sının sözlü şiddet, %17'sinin fiziksel şiddet uyguladığını belirtirken uygulama grubunda sözlü şiddetin %23.4 fiziksel şiddetin %1.3'e düştüğü görülmektedir. Çocuk-Anababa ilişki ölçeğinin ölçek puanlarına bakıldığında kontrol grubunun ortalama puanının 63.8, uygulama grubunun ortalama puanının ise 50.1 olduğu, ölçek üzerinden alınan yüksek puan olumsuz ilişkiyi göstermekte olup uygulama grubunun kontrol grubuna oranla çocuklarıyla daha olumlu bir ilişki içinde olduğu görülmektedir. Ayrıca gruplar arasında uygulama grubunda cinsiyetler arası anlamlı bir farklılık gözlemlenmezken (p=.233) kontrol grubunda cinsiyete göre anlamlı bir farklılık özlemlenmektedir(p=.023). Bu bağlamda aile eğitim programından faydalanan ebeveynlerin cinsiyete göre kalıplaşmış ebeveynlik rollerinden sıyrılarak çocuklarıyla daha olumlu bir ilişki kurabildiği görülmektedir. Benzer şekilde uygulama grubunda eğitim düzeyine bağlı anlamlı bir farklılık gözlemlenmezken (P=.150) kontrol grubunda eğitim düzeyine göre anlamlı bir farklılık gözlemlenmektedir(P=.017). Aile eğitim programının düşük eğitim seviyesinin yarattığı dezavantajları ortadan kaldırarak daha olumlu bir ebeveyn çocuk ilişkisi kurulmasına katkı sağladığı söylenebilir. Sonuç olarak aile eğitim programının ebeveynlik becerilerini geliştirmeye ve daha olumlu bir ebeveyn-çocuk ilişkisi kurmaya katkı sağladığı görülmektedir. Programın daha işlevsel olması için katılımcıların gelişimini ölçen öncesi-sonrası araştırmalarının yapılması ve çeşitli destek hizmetlerini, grup çalışmalarını ve ev ziyaretlerini içerecek şekilde eğitim programın güncellenmesi önerilmektedir.
Aile eğitim programı ve ebeveynlik becerileri arasındaki ilişkilerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu araştırma Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca düzenlenen aile eğitim programının pozitif ebeveyn-çocuk ilişkisi kurma ve ebeveynlik becerilerini geliştirmeyle olan ilişkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamınca nicel desen kullanılmıştır. Katılımcılar Karabük ilinde aile eğitim programına katılan 77 kişiden oluşan uygulama grubu ve bu eğitime katılmamış 100 kişiden oluşan kontrol grubunu içermektedir. Katılımcıların anket sorularına verdikleri cevaplardan oluşan veriler SPSS programı ile analiz edilmiş, uygulama ve kontrol grubunun cevapları karşılaştırılarak aile eğitim programının ebeveynlik becerileriyle olan ilişkisi ortaya konmuştur. Araştırma sonuçlarına göre; uygulama ve kontrol grubunun sosyo-demografik özelliklerinin birbiriyle benzer özellikler gösterdiği, uygulama grubunun kontrol grubuna göre çocuğun gelişim dönemleriyle ilgili daha çok bilgi sahibi olduğu, uygulama grubunun %88'inin kontrol grubunun ise %66'sının çocuklarına mahremiyet eğitimi verdiği, uygulama grubunun %90.9'unun, kontrol grubunun ise %69'unun çocuğuna sorumluluk bilinci kazandırdığını ifade ettiği, çocuğu disiplin yöntemi olarak kontrol grubunun %56'sının sözlü şiddet, %17'sinin fiziksel şiddet uyguladığını belirtirken uygulama grubunda sözlü şiddetin %23.4 fiziksel şiddetin %1.3'e düştüğü görülmektedir. Çocuk-Anababa ilişki ölçeğinin ölçek puanlarına bakıldığında kontrol grubunun ortalama puanının 63.8, uygulama grubunun ortalama puanının ise 50.1 olduğu, ölçek üzerinden alınan yüksek puan olumsuz ilişkiyi göstermekte olup uygulama grubunun kontrol grubuna oranla çocuklarıyla daha olumlu bir ilişki içinde olduğu görülmektedir. Ayrıca gruplar arasında uygulama grubunda cinsiyetler arası anlamlı bir farklılık gözlemlenmezken (p=.233) kontrol grubunda cinsiyete göre anlamlı bir farklılık özlemlenmektedir(p=.023). Bu bağlamda aile eğitim programından faydalanan ebeveynlerin cinsiyete göre kalıplaşmış ebeveynlik rollerinden sıyrılarak çocuklarıyla daha olumlu bir ilişki kurabildiği görülmektedir. Benzer şekilde uygulama grubunda eğitim düzeyine bağlı anlamlı bir farklılık gözlemlenmezken (P=.150) kontrol grubunda eğitim düzeyine göre anlamlı bir farklılık gözlemlenmektedir(P=.017). Aile eğitim programının düşük eğitim seviyesinin yarattığı dezavantajları ortadan kaldırarak daha olumlu bir ebeveyn çocuk ilişkisi kurulmasına katkı sağladığı söylenebilir. Sonuç olarak aile eğitim programının ebeveynlik becerilerini geliştirmeye ve daha olumlu bir ebeveyn-çocuk ilişkisi kurmaya katkı sağladığı görülmektedir. Programın daha işlevsel olması için katılımcıların gelişimini ölçen öncesi-sonrası araştırmalarının yapılması ve çeşitli destek hizmetlerini, grup çalışmalarını ve ev ziyaretlerini içerecek şekilde eğitim programın güncellenmesi önerilmektedir.