Theses supervised by Prof. Dr. Vahdet Keleşyılmaz

10 theses · Gazi University

DoctorateOpen AccessTR

Suudi Arabistan Devleti'nin kuruluşu ve Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri(1926-1990)

18. yüzyılın ortalarından 1932 yılına kadar süren Suudi Arabistan?ın devletleşme sürecinde; 1744?te Muhammed bin Suud ile Muhammed bin Abdülvehhab arasında gerçekleştirilen ittifak, Osmanlı Devleti?nin bu süreçte zayıflamış olması ve bölgedeki İngiliz-Osmanlı rekabeti gibi faktörlerin önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sürecinde bölgede söz sahibi olmak isteyen İngilizlerin, Suudilere destek vermesi Suudilerin işini kolaylaştırmıştır. Suudi Arabistan Devleti?nin kurucusu İbn-i Suud kendisini 1926?da Hicaz ve Necid Kralı ilan etmiş, 1932?de ise ülkenin ismini Suudi Arabistan Krallığı olarak değiştirmiştir. Türkiye ile Hicaz ve Necid Krallığı arasındaki diplomatik ilişkiler 1926 yılında kurulmuştur. 3 Ağustos 1929 yılında imzalanan Dostluk Anlaşması?yla da Türkiye, Hicaz ve Necid Krallığı'nın siyasi bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tanımıştır. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki ilişkilerde 1970?lerin sonuna kadar kayda değer bir ilerleme sağlanamamıştır. Bu dönem zarfında siyasi bakımdan önemli sayılabilecek gelişme, Suudi Arabistan Kralı Faysal?ın, 1966 yılında Türkiye'ye yaptığı ziyaret olmuştur. 1980'li yıllarda, ikili ilişkilerde ciddi bir hareketlenme yaşanmıştır. 1984 yılında Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1985 yılında ise Başbakan Turgut Özal Suudi Arabistan'ı ziyaret etmişlerdir. Suudi Arabistan tarafından ise, 1984 yılında, şimdiki Suudi Arabistan Kralı olan Veliaht Prens Abdullah Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Anahtar kelimeler: Türkiye, Suudi Arabistan, İbn-i Suud, ikili ilişkiler, karşılıklı ziyaretler.

Mustafa Bostancı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin barışçı dış politikası çerçevesinde Sadabat Paktı (1935 - 1939)

I. Cihan Harbi sonunda İtilaf devletleri yenilen devletler için pekte adil olmayan anlaşmalar dayatmıştı. Savaşın yenilgisi bir yana üstüne gurur kırıcı anlaşmaların imzalanması dünya siyasetini daha da gerilimli hale getirmişti. Adil olmayan anlaşmaların intikamını almak ve ekonomik sıkıntılardan kurtulmak adına sömürge yarışına tekrar dahil olan revizyonist devletler mevcut dünya düzenini açıkça değiştirmek istiyorlardı. Özellikle I. Cihan Harbi sonunda umduğunu bulamayan Almanya ve İtalya artık eskisinden daha fazla yayılmacı bir dış politika izler olmuştu. Revizyonist devletlerin bu tavrı dünyayı yeni bir savaşa götürüyordu. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra Orta Doğu'daki siyasi boşluğu doldurma çabasında olan Türkiye, yaklaşan bir savaş tehlikesini önlemek ve bölgesel güvenliğini sağlamak adına Atatürk'ün önderliğinde yeni dış politikalar geliştirmeye başladı. 1930 yılına kadar rüştünü ispatlayan Türkiye Cumhuriyeti değişen dünya konjonktürüne paralel olarak Orta Doğu denklemine yeniden giriş yaptı. II. Cihan Harbi'ne giden süreçte Türkiye, doğudaki sınır ihtilaflarına son vermek ve İtalya'dan gelebilecek saldırıları bertaraf etmek adına her türlü çabayı gösterdi. Sadabat Paktı da bu çabaların ürünü olarak 8 Temmuz 1937'de ortaya çıktı. Sadabat Paktı'na imza koyan ülkeler bu Pakt aracılığıyla bağımsızlıklarını ve egemenliklerini tüm dünyaya duyurmuşlardı. Yapılan bu Pakt ile Türkiye dünya barışından yana olan tavrını açıkça ortaya koydu. Ayrıca Türkiye'nin önderliğinde yapılan bu Pakt ile emperyalist devletlerin böl ve yönet stratejileri bertaraf oldu.Atatürk'ün yürüttüğü akılcı politikalar sayesinde Türkiye, Balkan Antantı ile batı sınırını, Sadabat Paktı'yla da doğu sınırını güven altına aldı. Ayrıca yürütülen Türk Dış politikası sayesinde Türkiye, II. Cihan Harbi'nde en az zarar gören ülkelerden birisi oldu. Fakat II. Cihan Harbi'nin yarattığı kaos ortamı Sadabat Paktı'na fiili olarak son verdi. En sonunda da 1980 yılında İran-Irak arasında yaşanan savaş nedeniyle Sadabat Paktı işlevini tamamen yitirdi.

AnlaşmalarAtatürk, Mustafa KemalCumhuriyet tarihi+5
Veysel Hasar
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Teoriler ışığında Türk-İran ilişkilerinde stratejik derinlik

?Teoriler Işığında Türk-İran İlişkilerinde Stratejik Derinlik? adlı bu çalışma, özünde Türk-İran ilişkilerine doğrudan ve dolaylı yoldan etki eden temel unsurları masaya yatırma, tanıma, irdeleme ve kısır olmayan politik ve sosyolojik sonuçlar çıkarma amacına yönelik olarak hazırlanmıştır. Bu bağlamda çalışmanın kapsamı geniş tutulmuş, çoğulcu bir anlayışla, olay ve olgular arasında nedensellik ilişkisi olduğu göz önüne alınarak iç ve dış temel parametreler hesaba katılmış, perspektif bu açıdan şekillendirilmiştir.İlişkilerin yapısı ve boyutu ortaya çıkarılırken, Uluslar arası İlişkiler disiplini ve bu disipline bağlı teoriler, jeopolitik ve jeostrateji gibi unsurlar ile sosyolojik bir konu olan kimlik/aidiyet, başlıca hareket noktası olan tarihsel gelişim sürecinde, kavramsal ve kuramsal açıdan bir temel teşkil etmiştir. Yöntemsel olarak transdisipliner bir anlayış benimsenmiş, sosyoloji, psikoloji, din, linguistik, kültür, antropoloji, coğrafya, siyaset bilimi ve iktisat gibi sosyal bilimler, ikili ilişkilerin yapısal yönünü ortaya çıkarma noktasında başvurulan en önemli disipliner araçlar olmuştur.Türkiye ve İran ilişkileri, nev-i şahsına münhasır ve hemen hemen hiçbir teori içinde tek başına değerlendirilemeyecek kadar özel ve bir o kadar da karmaşık ilişkiler yumağını andıran bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla tek yönlü bir bakış açısı ile ikili ilişkileri değerlendirmek, iki ülkenin kültür ve tarihine hakaret teşkil etmektedir. Bu bağlamda hem Türkiye ve hem de İran'ın, birbirleri ile kurdukları/kurmaya çalıştıkları münasebetler, çok yönlü ve derin bir analizle anlaşılabilir.Küresel ve bölgesel güç politikalarının genellikle merkezinde ve ekonomik çıkar çatışmalarının ortasında yer alan iki ülke, birbirleri ile olan münasebetlerini, sınırlar hariç, dünya konjonktüründen soyutlayamamış, bu nedenle ikili ilişkiler, çoğu zaman komşuluk ilişkilerine yakışmayacak bir boyutta süregelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, yalnızca konjonktürün değil, aynı zamanda yönetim şekilleri, tarihsel kimlikler ve dinsel nedenlerin de yarattığı farklılık, bu münasebetlerin yönünü tayin etmiştir.Bu nedenlerden ötürü, iki ülke ilişkilerini etkileyen etmenler iç ve dış olmak üzere iki boyutta ele alınmalıdır. Dış boyutta, küresel ve bölgesel güçlerin, kendi dünya algıları etrafında oluşturdukları Jeopolitik Teoriler ve devletlerarası münasebetlerde kullanmak üzere geliştirdikleri Uluslar arası İlişkiler Kuramları; İç boyutta ise, Türk-İran ilişkilerinin yön ve sınırlarını belirleyen tarihsel, kültürel, etnik, dinsel ve iktisadi derinlik, çalışmamızın özünü oluşturmaktadır.Plüralist bir yaklaşım güdülerek ele alınan ikili münasebetlerin, güncel politikanın girift ve bir o kadar kırılgan yapısı nedeniyle kesinlik arz etmeyen, fakat fütüralist açıdan kendi içinde tutarlı Stratejik Derinlik konsepti çerçevesi içinde değerlendirilme imkânının mevcut olması, ilişkilere bu açıdan da uzun vadeli yaklaşma olanağı sağlamaktadır. Dolayısıyla, Türk Dış Politikası için yeni bir vizyon ve misyon ortaya koyan bu konsept, gerek jeostratejik ve gerekse jeopolitik derinliğe sahip iki ülkenin yakın ve uzak gelecekte izleyecekleri politikalara - özellikle Türkiye açısından - kuramsal bir çerçeve sunmaktadır.Bu açılardan bakıldığında, Orta Asya, Orta Doğu ve Kafkaslarda çıkar çatışması ve mücadeleden ziyade, müşterek çıkarlar ekseninde ortak politikalar geliştirilmesi, politik sistemler bir yana bırakılarak stratejik ittifaklar içerisine girilmesi yönünde ortaya koyulacak her samimi irade, iki ülke yararına sonuçlar doğuracaktır. Ancak bu noktada en elzem unsur, kimlik eksenli değil, bölge eksenli tümdengelimsel bir dış politika benimsenmesidir. Zira yukarıda arz edilen üç ortak coğrafyada meydana gelen her gelişme ve yanan her ateş, hem İran'a ve hem de Türkiye'ye sirayet etmekte ya da sıçramaktadır. Dolayısıyla küresel güçlerin küresel politikaları yanında, bölgesel güvenlik ve işbirlikleri, ikili münasebetlerin geleceği açısından en önemli gösterge olacaktır.

Jeostratejik konumStratejiStratejik ortaklık+4
Kürşat Kolsuz
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Aşâir ve Muhâcirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi Teşkilât tarihi (1914?1922)

Bu tezde 1913 yılında Dâhiliyye Nezareti bünyesinde teşkil edilen İskân-ı Aşâir ve Muhâcirîn Müdîriyyeti'nin genel müdürlüğe dönüşüm süreci ile Aşâir ve Muhâcirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi'nin kuruluşu, binası ilk önce ele alınmıştır.Çalışmanın devamında Genel Müdürlüğün merkez ve taşra teşkilatları ayrıntılı olarak arşiv belgelere dayanılarak işlenmiştir. Merkez teşkilatındaki şubeler ile taşra teşkilatındaki müdürlük ve memurluklar işlenirken karanlıkta kalan kısımlar arşiv belgeleriyle aydınlatılmaya çalışılmıştır. Bu teşkilat içinde çalışanların ele alındığı başlıklarda atama ve görevler aktarılmıştır.Genel Müdürlüğün çalışma yöntemi alt başlıklar halinde anlatılmıştır. Burada iskân hususu, araştırma ve inceleme çalışmaları ile Mondros Mütarekesi sonrasındaki faaliyetler yine belgeler doğrultusunda işlenmiştir.Böylece teşkilat tarihi açısından (Birinci Dünya Savaşı öncesi/esnâsı ve sonrası) üç dönemdeki yapısal durum ortaya konulmaya çalışılmış, kurumun bir sosyal yardım kuruluşu olduğu yönündeki düşünce kuvvetlenmiştir.

Aşair ve Muhacirin Müdiriyyet-i UmumiyyesiAşiretlerGöçler+6
Volkan Marttin
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İstanbul Basını'nda büyük kabine (21 temmuz 1912-23 ocak 1913)

II. Meşruiyet'in ilanı Türk siyasal hayatından büyük değişikleri,yenilikleri berberinde getirmiştir. Bu yeni edinimlerin en önemlisi şüphesizanayasal rejimdir. Mutlak monarşiden, anayasal monarşiye geçilmesi ilebirlikte devlet yönetiminde daha önce hiç denenmemiş olan bir sistemekabine sistemine geçilmiştir. Bu sistemde iktidar, padişah'ın ve meclisin ortakgücüdür. Meşrutiyet hayatı boyunca meclis, demokratik rejimlerin gereğiolarak kabinelerin denetim mekanizması olarak görev yapmış, iktidarmuhalefetilişkilerini işletmiştir.1908-1913 yılları arasındaki 5 yıllık kısa bir sürede 9 Kabine kurulmuşve yıkılmıştır. 22 Temmuz 1912'de iş başına gelen Gazi Ahmet MuhtarPaşa'nın sadrazamlık görevini üstlendiği, Kamil Paşa'nın Şurayı devlet Reisiolarak görev aldığı Büyük kabine, meşrutiyetin döneminin en büyükkabinelerinden biridir. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın oğlu Mahmut MuhtarPaşa'nın bu kabinede bahriye nazırı olarak görev alması nedeni ile "Babaoğul"kabinesi olarak da anılan bu kabine büyük ümitlerle iş başına gelmişti.Büyük Kabine iktidara geldiğinde, Osmanlı devleti dahili ve harici bir çokproblemle karşı karşıya kalmıştı. Dahilde İttihat Terakki Cemiyeti aleyhtarlığıciddi boyutlara varmış, cemiyetin devlet işlerine sürekli müdahil olmayaçalışan tavrı, bazı çevreler tarafından şiddetle eleştirilmeye başlanmıştı.Cemiyetin bu tavrına karşılık bütün muhalif kesimler 1911 yılında Hürriyet veİtilaf Partisi adı altından toplanmıştı. İttihat Terakki ve Hürriyet İtilaf Fırkasıarasındaki parti çekişmeleri toplusal gerilimi tırmandırmakta bu durumtoplumsal anarşiyi tetiklemekteydi.Hariçte ise Arnavutluk isyanı bütünsıcaklığı ile gündemdeki yerini korumakta idi. Öte yandan Hakkı Paşakabinesi zamanında başlayan Trablusgarp savaşı da devam etmekteydi.Böyle bir ortamda "Tarafsızlık" ve "Barış" parolaları ile Gazi Ahmet Paşaİktidara geldi. Büyük Kabine'nin iktidarı, toplumsal gerilimi düşüremedi.258İttihatçıların yönetimden uzaklaştırılmaya çalışılması,devletin önemlikadrolarından ittihatçıların tasfiye edilmesi, iktidara karşı cemiyetinmuhalefete geçmesine sebebiyet verdi. Hariçte ise Arnavutlara önemli bazıayrıcalıklar tanınmasına rağmen, Arnavutluk 1912'de bağımsızlığını ilan etti.Trablusgarp savaşı kaybedilerek Uşi anlaşması ile Trablusgarp İtalyanlarabırakıldı. Dahası dış politikasını "Barış" ilkesi üzerine kuran büyük kabine,Balkan savaşlarının çıkmasını engelleyememişti. Balkan savaşlarındaOsmanlı ordusunun kısa sürede büyük mağlubiyetler alması üzerine, KamilPaşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın yerine geçmiş ise de savaşlarda arzuedilen başarı sağlanamamış, Bulgarlar Edirne önlerine kadar gelerek şehrikuşatma altına almışlardı. Böyle bir ortamda, Düvel-i Muazzama devletleriEdirne'nin Bulgaristan' a terk edilmesini öngören bir nota'yı 17 ocak 1913'teOsmanlı Devleti'ne vermişlerdi. 22 Ocak 1913'te saltanat şurasında nota elealınmış ve Nota'ya verilecek cevap kararlaştırılmıştı. 23 Ocak 1913'te, KamilPaşa'nın başkanlığındaki devlet ricali Babıali de Düvel-i Muazzama'yaverilecek cevabi nota'yı yazdıkları sırada İttihatçılar, Kamil Paşa'nın Edirne'yiBulgarlara terk ettiğini ileri sürerek Babıali'yi bastılar. Harbiye Nazırı NazımPaşa'yı öldürerek kanlı bir darbe ile hükümeti devirdiler. Kamil Paşa'nın zorlaistifa ettirilmesiyle birlikte adı gibi büyük beklentiler ile birlikte iş başına gelenfakat kendisinden bekleneni yerine getiremeyen Büyük Kabine yıkılmıştır.Anahtar Kelimeler:1- Büyük Kabine,2- Gazi Ahmet Muhtar Paşa,3- Kamil Paşa,4- İttihat Terakki Cemiyeti,5- Trablusgarp Savaşı, 6- Balkan Savaşları.259

Ahmed Muhtar PaşaBasınMuhalefet+7
İbrahim Tavukçu
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Süleyman Sami Demirel'in hayatı ve siyasi faaliyetleri

?Süleyman Sami Demirel'in Hayatı ve Siyasi Faaliyetleri?, adlı çalışmamızın amacı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Dokuzuncu Cumhurbaşkanı olarak seçilen Süleyman Sami Demirel'in; Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve Cumhurbaşkanlığı dönemi siyasi faaliyetlerini ortaya koymaktır. Bu noktada çalışmamız, Süleyman Sami Demirel'in 1924 yılında doğumundan, 2000 yılı Cumhurbaşkanlığı süresi bitimine kadar geçen süreç içerisinde hayatını ve faaliyetlerini açıkladıktan sonra, onun hayatını ana nokta kabul ederek, onu devrin önemli siyasi aktörlerinden biri haline getiren süreci aydınlatmayı amaçlamıştır.Cumhuriyet Tarihi'nin önemli şahsiyetlerden biri olan, 40 yıllık siyasi yaşamı ve 50 yıllık devlet deneyimi ile Türk siyasal ve toplumsal hayatında önemli bir rol oynayan Süleyman Sami Demirel'in hayatı ve faaliyetlerinin daha önce planlı bir çalışmayla aydınlatılmadığı gerçeğinden hareketle oluşturulan çalışmamız, bu eksiği gidermeyi amaçlamıştır. Bu amaç ve kapsamı içeren tezimiz; Türk Tarih Kurumu, Milli Kütüphane, TBMM, Bilkent Üniversitesi, Başkent Üniversitesi Kütüphanelerinden faydalanarak elde edilen belge, resmî yayın, hatıralar, makale ve telif-tetkik eserlerin değerlendirilmesi sonucunda hazırlanmıştır.Bu çalışma ile varılan sonuca göre Demirel; 30 yaşında Genel Müdür, 40 yaşında önce Parti Genel Başkanı, sonra Başbakan olmuş; 12 seneye yakın Başbakanlık görevinde bulunmuştur. Türkiye'nin en genç Genel Müdürü, en genç Başbakanı ve İsmet İnönü'den sonra en uzun Başbakanlık yapmış devlet adamıdır. Altı dönem Isparta Milletvekilliği yapmış, yedi sene siyasi yasaklı kalmış, altı defa Hükümet'ten gitmiş, yedi defa Hükümet kurmuştur. 1962 yılından 2000 yılına kadar, 38 yıl aktif siyaset içinde olmuş ve Türkiye'nin Dokuzuncu Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Siyasi Parti2.Askeri Darbe3.Türkiye Büyük Millet Meclisi4.Koalisyon Hükümeti5.Cumhurbaşkanı

BiyografiCumhurbaşkanıDemirel, Süleyman+3
Derya Şimşek
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin Mısır'a yönelik strateji ve faaliyetleri

Osmanlı Devleti'ne XVI. Yüzyılda bağlanan Mısır'ın merkezle olan bağı kademeli olarak zayıflamıştı. 19. yüzyıldan sonra İngiltere ve Fransa Mısır'a önemli müdahalelerde bulunmuş ve 1882'de İngilizler işgal etmişti. Birinci Dünya Savaşı Avrupa'da patlak verdiğinde henüz tarafsızlığını koruyan Osmanlı Devleti ile diplomatik ilişkilerini sürdüren İtilaf Devletleri safındaki devletler Osmanlı'nın tarafsız kalması durumunda Mısır'ın Osmanlı'ya olan hukukî bağına dokunmayacaklarını vaat etmişlerdi. Ancak Almanya ile imzalanan ittifak antlaşmasının ardından (2 Ağustos 1914) İmparatorluğun tüm bölgelerindeki askeri hazırlık ve teyakkuz özellikle Mısır'ın doğu sınırını oluşturan Sina Yarımadası'nda da gözlemlendi. İngilizler her vesileyle bunun sebebini sorgulamasına rağmen bu durum Osmanlı Devleti'nin savaş ilanına kadar sürmüştü. Bu aşamada İngiliz yetkililer Mısır'ın Osmanlı Devleti'nden koparılması anlamına gelecek bir protektora ilanını ya da bunun dışında bir tedbir alınmasını uygun görmediler. Bu durum uzun süredir üzerine çalışılan protektora metninin 19 Kasım 1914'te ilan edilişine kadar sürdü. Mısır'ın Osmanlı Devleti ile hukukî tüm bağının sona erdiğini ilan eden Kahire'deki İngiliz temsilciliği, savaş ilan edildiğinde İstanbul'da bulunan Hıdîv Abbas Hilmi Paşa'yı da ıskat ederek hıdîviyyet prenslerinden Hüseyin Kamil'i ?sultan? ilan etti. İngiliz yetkililer tarafından Mısır'ın statüsüne yönelik bu değişiklik yapılırken Mısır'daki halk üzerinde Osmanlı padişahının ilan ettiği cihad-ı ekberin herhangi bir etkisinin olup olmadığı dikkatle izlendi ve karşı propaganda sayesinde Müslüman halk ve askerlerin sadakati sağlandı.Buna karşılık Osmanlı yetkilileri Alman müttefiklerinin de isteğiyle Süveyş Kanalı'nı hedef alan iki başarısız kanal taarruzu gerçekleştirdiler. Birinci saldırı Osmanlı Devleti'nin seferberlik hazırlıkları ve askerî lojistik çalışmaları tamamlanmadan gerçekleştirildi ve eksikliği görülen konuların giderilmesi kararlaştırıldı. Özellikle alt yapı, ulaşım, iaşe gibi konularda duyulan eksiklikler giderilmeye çalışıldı. Ancak askerî ve siyasî açıdan ortaya çıkan değişiklik yani Arap Yarımadasında bir Arap isyanının patlak vermesi yanında İngilizlerin Kanal'ı müdafaadan çıkıp karşı taarruza geçmesi, birincisinden daha büyük ve düzenli bir biçimde yapılması planlanan saldırının gerçekleştirilmesini engelledi. Bu aşamadan sonra Sina Yarımadası kademeli olarak boşaltıldı.Osmanlı Devleti Mısır'daki İngiliz varlığını Mısır'ın güney ve batı sınırındaki yerel liderlerle kurduğu ittifaklarla da tehdit etmeye çalıştı. Bu bağlamda Mısır'ın batısında Şeyh Sunusi ile ve güneyinde de Darfur Emiri Ali Dinar ile ittifaklar kuruldu. Bu iki liderin faaliyetleri İngiliz kuvvetlerini uzun istihbarat faaliyetleri ve askerî tedbirlere yönelttiyse de sonuçta Mısır'daki İngiliz varlığını sarsacak bir netice alınamadı. Bununla beraber savaş süresince Mısır'da yönetim değişikliği başta olmak üzere muhaliflerin sınır dışı edilmesi, yeni sultanın seçimi vb. konularda İngiliz yönetimi tüm yetkiyi üzerinde topladı ve Mısırlı yetkililer etkisizleştirildi. Avrupa'da yaşayan hıdîviyyet ailesine mensup prensler ve savaşın başlamasından sonra Avrupa'ya giden eski Hıdîv Abbas Hilmi Paşa savaş süresince İngiltere ve Osmanlı/Almanya blokları karşısında net bir tavır sergilemedi ve İngiliz varlığına karşı açık bir muhalefete girişmedi. Osmanlı Devleti ile ilşki içerisinde olan ve Mısır'daki İngiliz varlığına muhalif olan Mısırlı milliyetçilerden bazıları savaşın sonunda Mısır'ın geleceği için İngilizlerle bir şekilde anlaşmak gerektiği inancına meyletti. Bu durum Avrupa'da tahsilde olan Mısırlı öğrencilerden bazıları için de geçerliydi. Osmanlı idaresi ile sürekli ilişki içerisinde olan Mısırlı öğrencilerden bazıları Avrupa'da bulundukları süre içerisinde İngiliz ajanlar tarafından Osmanlı idaresinden soğutuldu.

Dünya Savaşı IMısırOsmanlı Devleti+3
Ümmügülsüm Polat
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'ya yönelik faaliyetleri

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti varlığını koruma kaygısıyla Almanlarla işbirliği içerisinde bulunurkan, Almanlar ?Cihâd-ı Ekber? çağrısını kendi emperyal çıkarları için kullanmak istemiştir. İtalyanlara karşı mücadelelerini Trablusgarp Harbi sonrasında da sürdüren Senûsîler ise, bir taraftan Türklerin desteğini kabul ederek ?İslam Birliği? hareketini desteklemişler, diğer taraftan da İngilizlerle olan ilişkilerini korumak istemişlerdir. Ancak Alman işbirliğiyle Teşkilât-ı Mahsûsa'ya bağlı gönüllü subaylar tarafından gerçekleştirilen operasyonlar, Şeyh Senûsî'yi İngilizlere karşı harekete geçirmeye mecbur kılmıştır.Alman Genelkurmayı Avrupa cephelerindeki durumunu rahatlatmak adına özellikle Süveyş Kanalı'na bir sefer düzenlenmesini istediğinde, amacı İngiliz kuvvetlerini bu bölgede hapsetmek ve İngiliz sömürge kuvvetlerinin Avrupa cephelerine gönderilmesini önlemekti. Teşkilât-ı Mahsûsa, Nuri Paşa komutasındaki Afrika Grupları Kumandanlığı üzerinden Kuzey Afrika'daki faaliyetlerini Mondros Mütarekesi imzalanıncaya kadar sürdürmüştür.İki kanal seferindeki başarısızlık, 1916 yılı sonunda Seyyit Ahmet'in yeğeni Seyyit İdris'in İngiliz ve İtalyanlarla anlaşmaya varması, Nuri Paşa kuvvetlerinin Bingazi'den daha batıya, Mısrata'ya çekilmesine yol açmıştır. Yerel lider ve tarikatlerin kendi ararlarındaki çekişme bölgedeki Türk yetkililer arasında da görüş ayrılıklarına neden olmuş, Nuri Paşa'nın görevden alınması ve Şehzade Osman Fuat Bey'in Kuzey Afrika'ya gelmesini müteakip süreçte, arzu ettiği sonucu yakalayamayan Şerif Ahmet'de İstanbul'a gitmek zorunda kalmıştır.Teşkilât-ı Mahsûsa'ya bağlı subay ve askerlerce -Kuzey Afrika kökenli Süleyman El Bârunî, Yusuf Şetvan gibi mebuslar dâhil- savaş sonuna kadar sürdürülen faaliyetlerin savaşın genel seyrine etki eden en önemli sonucu, İtilaf devletlerinin yüz binden fazla askeri burada tutmasıyla Almanya'nın çıkarlarına hizmet etmiş olmasıdır.?Cihat? ilanı Tunus, Cezayir ve Fas'ta sınırlı bir etki yaratmış olmakla birlikte, asıl etki Trablusgarp-Bingazi dâhil tüm bu bölgede emperyal güçlere karşı verilen mücadelede yerel kuvvetlerle yan yana savaşan teşkilata bağlı subayların pek çoğunun, Kuzey Afrika'daki ülkelerde zamanla güç kazanacak bağımsızlık fikrinin yeşermesinde öncü bir rol oynaması olmuştur.

AfrikaDünya Savaşı IKuzey Afrika ülkeleri+4
F.rezzan Ünalp
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Osmanlı arşiv vesikalarına göre Osmanlı-İran ilişkileri (1914-1918)

Osmanlı arşiv vesikalarına dayanılarak hazırlanan bu tezde, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti ile İran arasındaki ilişkiler incelenmiştir.Birinci Dünya Savaşı yıllarında İran, güneyden İngilizlerin, kuzeyden Rusların işgâline uğramıştır. İran devletinin içinde bulunduğu askerî, siyasî ve toplumsal vaziyet, bu işgâlin gerçekleşebilmesinin en önemli sebebidir. İran'ın işgâl edilmesi Osmanlı Devleti açısından büyük bir askerî tehdit oluşturmaktadır. Bu sebeple söz konusu dönemde Osmanlı Devleti, İran'la yakından ilgilenen bir siyaset izlemiştir. Osmanlı Devleti'nin İran'a yönelik bu siyaseti, sadece askerî kaygılardan ibaret olmamıştır. Halifeliğin nüfuzunu kullanarak önce İran'ın, sonra da İran üzerinden Afganistan ve Hindistan'ın savaşa katılması için çalışılmıştır. Ne var ki Almanların da büyük umutlarla desteklediği bu proje gerçekleşememiştir. Başarısızlığın arkasındaki en önemli sebep, yapılan planlarla eldeki mevcut imkânların dengesizliği olmuştur.

Arşiv belgeleriArşivlerBelgeler+5
Mustafa Arıkan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Arnavutlar ve Arnavutluk sorunu 1908-1914

Coğrafi konum itibariyle stratejik bir öneme sahip olan Balkanlar, pek çok milletin hâkimiyet kurmak istediği bir alan olmuştur. Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'a yerleşmesinin ardından bölgede huzurlu ortam oluşmuştur. Fransız İhtilâli'nin etkisi ve emperyalist güçlerin kışkırtmaları sonucu başlayan, kilise mücadeleleri, çete ve isyan faaliyetleri Balkanlar'daki huzurlu ortamı bozmuştur. Milliyetçilik yüzünden Balkanlar, 19.asırdan başlayarak millet olma duygusunun gelişmesine bağlı olarak isyanların merkezi haline gelmişti. 1908 yılından sonraki Arnavutların isyanı, Jön Türklerin Arnavut topraklarındaki uyguladıkları bazı yanlış politikaların bir sonucuydu.Arnavutlar yarı özerklik statüsünde yaşayan ve Osmanlı, Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan sınırı boyunca yerleşen bir nüfustu. İmparatorluğa sadık kalmak şartıyla II. Abdülhamit onlara özel bir statü tanımıştı. İttihat ve Terakki'nin bu özel statüsüyü değiştirme çabaları durumun gerginleşmesine sebebiyet verdi, Arnavutlar bazı Paşalar'ın askeri operasyonları ile karşı karşıya kaldılar. Silahsızlanma çabaları boyunca bazı aşiret reislerine baskı yapıldı. Karadağ, İtalya ve Avusturya-Macaristan bu durumundan faydalanmaya gayret etti. Kral Nikola, kendi topraklarını İşkodra vilayetine doğru genişletmeye çalışıyordu. Bundan dolayı Kral Nikola, isyancıların bir kısmını topraklarında barındırıp korudu ve ayrıca onları silahlandırdı da. Adriyatik denizinin öbür tarafında nüfuzunu arttırmaya çalışan İtalya ve Avusturya da Arnavutlar için özel ilgi gösterdi.Avrupa devletleri iki taraflı bir tutum sergilediler. Balkanlar'daki Slav halklarının koruyuculuğunu üstelenen Rusya, Osmanlı Devleti'ne karşı sert bir vuruşun gerçekleştirme zamanının geldiğine inanıyor, Avusturya ise, Arnavut isyanının Rusya'nın nüfuzunu arttıracağından endişe ediyordu. Karadağ'dan memnun kalmayan ve Osmanlı Devleti'nin Avrupa Devletlerinin aracılığıyla yaptığı baskı sonucunda birkaç ay sonra isyancı Arnavutlar evlerine döndü.Balkan yarımadası Osmanlı Devleti'nin ana merkezlerinden olup Balkan harbi sonunda Avrupa'daki vilayetler Balkan devletlerine terk edildi. İşte bu durum karşısında Büyük Güçler ortak bir politika takip etmek suretiyle hem Balkanlar'daki yeni statükoyu belirlemek hem de aralarında doğabilecek anlaşmazlıklara engel olmak için Londra'da bir konferans düzenlemeyi kararlaştırdı. I.Balkan Savaşı'ndan sonra İngiliz Bakan Edward Grey'in önderliğinde İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya'nın katıldığı Büyükelçiler Konferansı Aralık 1912'de çalışmasına başladı. Yaklaşık olarak 8 ay devam ettikten sonra Ağustos 1913'te sona erdi. Bu çalışmadaki amacımız, Büyük Güçlerin özellikle Balkanlardaki Arnavut toprakları üzerindeki diplomatik mücadelesini incelemek ve güçler dengesini değerlendirmektir.1912 yılında I.Balkan Savaşı patlak verdiği sırada Arnavutlar bağımsızlıklarını şimdiki Arnavutluk ve Kosova havalisinde ilan ettiler. 20 Aralık'taki Londra'da Büyükelçiler Konferansı ise ülkeyi yönetmek üzere bir Uluslar arası Denetim Komisyonu kurdu ve ülkenin sınırları belirlemek için de sınır komisyonları kurdu. Bu çalışma Milliyetçilik, Osmanlıcılık ve İslamcılık etkileşiminin Arnavutluk havalisi üzerindeki etkisini incelemektedir. Çalışmanın, Balkanlarda odaklandığı nokta ise I.Dünya Savaşı öncesinde Arnavutların ayrılıkçı faaliyetleridir. Bu çalışma Arnavutluk'un 1908-1914 yılları arasındaki bağımsızlık çabalarını ayrıntılı olarak incelemeyi ve kurulacak Arnavutluk devletinin sınırlarının 1912-1914 yılları arasında nasıl belirlendiğini göstermeyi amaçlamaktadır.

Arnavut sorunuArnavutlarArnavutluk+2
İhsan Burak Birecikli
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00

Other supervisors