Theses supervised by Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Ürekli
11 theses · İstanbul Beykent University
Bulgaristan Vidin Eyaleti 168 numaralı Şeriyye Sicili (değerlendirme ve metin)
Bu tez çalışmasında Şer'iyye Sicillerine dayanılarak, Bulgaristandaki Vidin Eyaleti'nin merkez ile ilişkileri üzerine tarihsel süreçler, eski Türk kültürleri, Vidin'in Osmanlı'ya katılışı ve Vidin'in kat ettiği aşamalar periyotlar halinde incelenmek is-tenmiştir. Tez çalışmamda, Önce Şeriyye sicilleri üzerindeki çalışmaları okudum. Üze-rinde çalışacağım Sicil defterini traskribe ettim, bunu hazırlarken elbette zorlandım bu konuda karşılaştığın problemleri çok kişiden sorarak çözmeye çalıştım, elbette kolay olmadı. Özellikle yer adları terim, ıstılah ve kelimeler ile ürün isimlerini okumakta zorlandım. hukuki konuları kavrayıp çözmekte gayret sarf ettim. Sicil defterinin teknik ve içerik açısından bir değerlendirmesini yaptım ve bu-rada birçok konuya açıklık getirdim. Arkasından , Kayıtların bir özetini çıkardım ve bunu tezin içine traskribinden önce yerleştirdim. Hazırladığım traskribe metin tam olarak tezin içinde verilmiştir. En sona da Sicil Defterinin orijinalinden örnekler ekledim.
Darbeler ve Bâb-ı Ali baskını
Osmanlı'nın en parlak döneminden günümüze kadar birçok dönemlerde devlet yönetimine gayri nizami bir şekilde müdahale edilmiş ve ülke yönetime el koymaları günümüze kadar gelmiştir. Yapılan darbede ilk ele alacağımız olayda 24 Nisan 1512'de Osmanlı Devleti'nin 9. Padişahı olan Yavuz Sultan Selim'in babası olan II. Bayezid'e karşı başlattığı harekettir. Sonra II. Osman(Genç Osman) vakası patlak verdi. Bu dönemde de devlet yönetimi ihtilal hareketleri nedeniyle durduruldu. Devletlerinin geleceği için padişahların hepsi tahtları ve hatta canları pahasına devleti korumayı kendilerine görev bilmişlerdi. Genç Osman'ın amcası olan I. Mustafa'nın hal edilmesi üzerine tahta geçen Genç Osman'ın yaptığı sert tavırlarla yeniçeri ve ulemanın tepkisine ve nefretlerine sebep oldu. Bu nefret giderek artarak isyanın çıkmasına sebep oldu. Daha sonra isyancılar sarayı basarak I. Mustafa'yı bulunduğu hücreden çıkararak sultanlığını ilan ettikten sonra Genç Osman'ı yedi kule zindanlarına hapsederek orada katlettiler. Sonrasında Kabakçı Mustafa isyanı baş gösterdi. Osmanlı'da yenileşme hareketlerinin gerçekleşmesi için III. Selim bazı ıslahatlar yapmak istemiştir. Amaç Osmanlı'yı daima daha ileri daha modern bir hale getirmekti. Bunun için de III. Selim, Nizam-ı Cedid adı ile askeri, mülki, idari, ticari, sosyal ve siyasal bir dizi ıslahatlar teşebbüsüne girerek devlete yeni bir yapı ile canlandırmaya çalışmıştır. 1807'de Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtmak isteyen yeniçeriler Kabakçı Mustafa önderliğinde ayaklanma çıkararak III. Selim ve Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtıp tahttan çekilmek zorunda kaldı. 1876'da da Abdülaziz'in akli dengesinin yerinde olmadığını söyleyerek tahttan indirilmiştir. Askeri darbe olarak bilinen Bâb-ı Ali baskını 23 Ocak 1913 tarihinde Kâmil Paşa hükûmetine zorla istifaya iten ittihatçılar ve bu tarihten sonra hükûmet çalışamaz hale getirilmiştir. Daha sonra 20 Ocak 1921 Anayasası'nın 1, 2 ve 3. Maddelerinde ilk defa Türkiye Devleti ifadesinin kullanılması bir önceki Osmanlı Hükümeti'ne karşı bir ihtilal olduğu niteliğini ortaya koymuştur. 27 Mayıs 1960 Darbesi,çok partili hayata geçildikten sonra seçimlerle başa gelen ilk demokratik hükümet olma özelliğini taşıyor. 27 Mayıs 1960'ta ordu el koymuş, Adnan Menderes ile bakanlarından Fatih Rüştü ve Hasan Polatkan idam ettirilmiştir. 12 Mart 1971 Muhtırası 3 Kuvvet Komutanı ve Genelkurmay başkanının imzasını taşıyan Süleyman Demirel hükümetinin düşürülmesi ile sonuçlanmıştır. Ardından meclisin ve, siyasi partilerin kapatılmış ve yeni Anayasa hazırlanmış fakat ülke iç savaşa girecek noktaya gelmiştir. Bu durumda 1980 askeri darbesi Kenan Evren'in başkanlığında askeri bir idarenin ardından ülkede pek çok yenilikler de getirildi. Birçok kişiye idam cezası verildi, 50 kişi infaz edildi, birçok kişi fişlendi, fişlenen kişiler işten çıkarıldı ve hapsedilenlerden ölen kişilerin olması darbenin acı ve kötü yüzünü ortaya koydu.
Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesini değiştirme çabaları ve Türkiye'nin geçişi düzenleme çalışmaları
Türklerin İstanbul'u fethettiği 1453 yılından, Rusların ilk kez Karadeniz'e indiği 1696 yılına kadar Boğazlarda tam bir Türk egemenliği hakimdi. Daha sonra ilk olarak Ruslar, ardından da Avrupalı Devletler artan ticaret ve gemi taşımacılığı nedeniyle Boğazları zorlamaya başladılar. Bu ticaret ve deniz taşımacılığı sürekli artmış ve günümüzde Karadeniz ve Kafkaslardaki enerji potansiyelinin ortaya çıkmasıyla önemli boyutlara ulaşmıştır. Boğazların doğu ile batı arasındaki ticari köprü işlevinin yanında, askeri anlamda savunan tarafa üstünlük sağlayan ve bölgeyi kontrol imkanına sahip coğrafi yapısı nedeniyle stratejik önemi de her geçen gün artmıştır.Montrö Boğazlar Sözleşmesinin imzalandığı 20 Temmuz 1936 tarihinden hemen üç ay sonra Ruslardan, Boğazlarda kendisine üs verilmesi ve Boğazları ortak savunma istekleri gelmeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşının hemen başında güçlü Almanya'nın hedefleri arasında Boğazları kontrol etmek de vardı. Savaşın sonlarına doğru Almanların yenileceği kesinleşince Ruslar tekrar Boğazlarla ilgili isteklerini öne çıkarmaya başladı. Savaş sırasında bazı Alman ve İtalyan gemilerinin Sözleşmeye aykırı olarak Boğazlardan geçtiğini de gerekçe göstererek, Türkiye'ye iki ağır nota veren Ruslar, Boğazları ortak savunma isteklerini tekrarladılar. Türkiye, Rus baskısından ancak ABD ve İngiltere'nin desteğini alarak ve NATO'ya üye olarak kurtulabildi. Soğuk Savaş Dönemi, ABD ve SSCB'nin, birbirlerinin Boğazlardan geçişlerini gözetim altında tutmakla geçti. Varşova Paktı'nın çöküşünden sonra, ABD'nin enerji ve dünya hakimiyeti arzusu nedeniyle Karadeniz ve Kafkaslara olan ilgisi arttı. ABD, Montrö Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz'de sürekli donanma bulunduramamaktan rahatsızdı ve bu isteğini dolaylı olarak dile getirmeye başlamıştı. Türkiye bu kez Rusya ile işbirliği yaparak Montrö Sözleşmesi'nin ihlal edilmesini istemediğini ve ABD'nin Karadeniz'e yerleşme isteğine karşı olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu.Diğer yandan Boğazlardan geçen gemi trafiği ve taşınan tehlikeli madde, her geçen gün artarak bir çok tehlikeli kazanın olmasına veya tehlike atlatılmasına neden oluyordu. Türkiye, can ve mal güvenliği ile çevresel riskleri ve Montrö Sözleşmesinden kaynaklanan egemenlik haklarını dile getirerek 1994 ve 1998 yıllarında Boğazlardaki gemi trafiğini düzenleyen ve bazı kısıtlamalar getiren iki tane Tüzük çıkardı. Rusya, petrol taşımacılığının engellenmek istendiği, ticari kaybının büyük olduğu, Türkiye'nin Sözleşmeye aykırı davrandığı ve Sözleşmeyi değiştirmeye çalıştığı gerekçeleriyle Tüzüklere karşı çıktı. Ancak Tüzüklerden sonra kazalarda azalma olması da Türkiye'yi haklı çıkaran bir gerçekti.Sonuç olarak, süresi bittiği halde 52 yıldır yürürlükte kalmaya devam eden, itirazlar, şikayetler ve değişiklik istekleri olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir ülkenin resmi olarak değişiklik talebinde bulunmaya cesaret edememesinden de, ne kadar önemli bir uluslararası denge üzerine oturduğu anlaşılan Montreux Sözleşmesinin değiştirilmesi çabalarına her ortamda karşı çıkılması, mevcut haliyle devam etmesinin sağlanması ve boşluklarının Tüzük veya Türkiye'nin menfaatine olan milletlerarası hukuk yoluyla doldurulması, Türkiye'nin askeri, stratejik ve gelecekteki ekonomik çıkarları için önemli ve gereklidir.Anahtar Kelimeler: Montreux (Montrö), Montrö'de Değişiklik, Boğazlar, Sözleşme, Petrol ve Enerji Politikaları, Trafik Tüzükleri,
Dünyada artan su sorununun Türkiye ve Ortadoğu açısından değerlendirilmesi
Petrole alternatif ve yeni enerji kaynakları bulundukça, dünya üzerindeki petrol sorunu ve petrole olan ihtiyaç kademeli olarak ortadan kalkacaktır. Fakat suya alternatif bulunamayacağı için artan dünya nüfusu ve sanayileşme oranında suya olan ihtiyaç gittikçe artacak ve dünya üzerindeki su problemi devamlı karşımıza çıkacaktır.Bu tez çalışmasında, dünyada artan su sorunu ve bu su sorununu en aza indirebilmek için eldeki mevcut su rezervlerini en verimli ve ekonomik şekilde kullanılmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda su rezervlerinin kullanımı Türkiye ve Ortadoğu açısından objektif veriler kullanılarak değerlendirilmeye gayret edilmiştir.Anahtar kelimeler: Su Politikası, Sınıraşan Sular, Uluslararası Su Hukuku, Uluslararası Akarsu, Ulusal GüvenlikPetrole alternatif ve yeni enerji kaynakları bulundukça, dünya üzerindeki petrol sorunu ve petrole olan ihtiyaç kademeli olarak ortadan kalkacaktır. Fakat suya alternatif bulunamayacağı için artan dünya nüfusu ve sanayileşme oranında suya olan ihtiyaç gittikçe artacak ve dünya üzerindeki su problemi devamlı karşımıza çıkacaktır.Bu tez çalışmasında, dünyada artan su sorunu ve bu su sorununu en aza indirebilmek için eldeki mevcut su rezervlerini en verimli ve ekonomik şekilde kullanılmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda su rezervlerinin kullanımı Türkiye ve Ortadoğu açısından objektif veriler kullanılarak değerlendirilmeye gayret edilmiştir.Anahtar kelimeler: Su Politikası, Sınıraşan Sular, Uluslararası Su Hukuku, Uluslararası Akarsu, Ulusal Güvenlik
İran'ın nükleer politikaları ve bu politikaların ABD, Türkiye ve bölgeye etkileri
Ortadoğu, dünyanın önde gelen enerji kaynaklarına sahip bölgelerinden birisi ve bu nedenle bölge, savaşların, çıkar çatışmalarının sıkça yaşandığı bir alandır. İran ise bu sorunlu bölgede, sorunların merkezinde yer alan ülke olarak karşımızda durmaktadır.Bütün bunların nedeni açıktır, Neredeyse tüm ekonomik savaşlar enerji kaynaklarına sahip olmak için yapılmıştır. Zengin enerji kaynaklarına sahip olan ya da onları kontrol eden hükümetler aslında dünyanın geri kalanını da yönetme gücüne kavuşurlar. Bu ise devletleri, kendi politikalarını hayat geçirmek ve karşı politikaları bertaraf etmek için her türlü enstrümanı kullanmaya itmektedir. İran, karşı politikaların en büyüğü ve birincisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçeğin farkında olan İran, kendi güvenliğini sağlamak ve caydırıcı bir güç olabilmek için nükleer enerji çalışmaları yapmak istemektedir. Kendileri de bu çalışmaları yapan, nükleer silahlara sahip olan hatta kullanmış olan ülkeler İran'ın böyle bir çalışma yapmasını istememektedirler. Bu amaçla, ekonomik ambargolar ve başka yollarla İran'ı yalnızlaştırıp pes ettirmeye çalışmaktadırlar. Ancak tüm bunlar İran'ın çalışmalarını bırakmasına neden olmamış hatta aksine daha da radikalleştirmiştir.Ülkemizde ve yakın çevremizde olanlar hakkında net bir bilgiye sahip olmak son derece önemlidir. Ben, bir süre daha süreceği açık olan bu konuyu araştırmayı seçtim çünkü bu çatışmaların nereye varacağı, çözümün nerede olacağı dünyanın geleceği ile yakından ilgilidir.Anahtar kelimeler: Ortadoğu, İran, Enerji, Nükleer Enerji
İran İslam Devrimi'nde Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa'nın rolü
Bu yüksek lisans tezi, İran İslam Devrimi'nde Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa'nın rollerini incelemekte; İran'ı, İslam Devrimini yaratan şartları, Devrim öncesi, Devrim süreci ve Devrim sonrasında bu üç ülkenin ilişkileri ve faaliyetleri bağlamında ele almaktadır. Çalışmamız ayrıca Şahlık dönemi politikaları ve sorunlarına da değinmekte ve ayrıca İsrail'in körfez savaşı bağlamında İran'a yönelik politikalarına ışık tutmaya çalışmaktadır. Tezin ele aldığı bir diğer konu ise, İran'da Şiilik ve Ulema sınıfının toplum ve devlet yönetimi üzerindeki etkisidir. Tez, kaynak taraması yöntemi ile hazırlanmış olup, yerli ve yabancı 1979-2011 arasında yer yayınlanmış her türlü elektronik ve basılı materyalden faydanılmaya çalışılmıştır
Uluslararası ilişkilerde ?öteki? kavramının tanımı üzerinden sinema sanatı aracılığıyla siyasal propaganda
Bu yüksek lisans tezi, Uluslar arası ilişkiler başta olmak üzere birçok disiplinin ele aldığı ?öteki? kavramının Sinema da kullanımı ile birlikte , Sinema Sanatının bir propaganda aracı olarak kullanılmasına yönelik bir çalışmadır. Bu çalışmada öncelikle tanımlamalar üzerinden değerlendirmeler yapılmak suretiyle örneklemeler ele alınmaktadır. Tez, kaynak taraması yöntemi ile hazırlanmış olup, yerli ve yabancı yayınlanmış her türlü elektronik ve basılı materyalden faydalanılmaya çalışılmıştır. Ayrıca son bölümde film çözümleme tekniği ile film incelemeleri yapılmıştır.
Bağımsızlık sonrası Türkiye-Azerbaycan ilişkileri
Bu tez çalışmasında Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nden ayrılıp bağımsızlığını kazandıktan sonraki 1991 yılından günümüze kadar olan süre içerisinde Türkiye ile olan ilişkileri, Azerbaycan devlet başkanları dönemleri baz alınarak incelenmiş ve ilişkilerin gelecek boyutları değerlendirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Karabağ, Protokol, BTC Ham Petrol Boru Hattı, BTE Doğalgaz Boru Hattı, Ermenistan Açılımı
Dış politikada etkinlik stratejileri
Türkiye'de genellikle dış politika ile ilgili yapılan çalışmalar, belirli dönemlerin incelenmesi, belirli dönemlerde Türkiye'nin belirli ülkelerle olan ilişkilerinin incelenmesi veya önemli şahsiyetlerin dış politik uygulamaları ile ilgili yapılmış ve yapılmaktadır. Atatürk dönemi Türk dış politikası, Türkiye- Ermenistan ilişkileri vb.Bu alandaki çalışmalar önemli olmakla birlikte, dış politikanın oluşturulması (dış politika yapımı) ve dış politikanın uygulanması (diplomasi) konularında Türkiye'de önemli literatür eksikliği bulunmaktadır. Üzerinde fazla durulmayan bu konularda, çalışmalara önem vermekte ve bu alanda çalışmalara yönelmekte fayda vardır. Bu çalışma doğal olarak, tek başına ilgili literatür eksikliğini kapatamayacak olsa da dış politikada etkinlik konusunda kendine özgü bir çalışmadır. Çalışmanın temel amacı; etkin bir dış politika için kullanılabilecek bir stratejiyi anlatmak, bu konuda faydalı bir tez ortaya koymaktır. Bu çalışmada, dış politikanın oluşturulmasında ve uygulanmasında temel etkinlik stratejisi olarak; istihbarat biliminin tüm unsurlarıyla etkin bir şekilde kullanımı üzerinde durulmaktadır. İlk iki bölümde dış politika ve uluslararası ilişkiler üzerinde durulurken son bölümde istihbarat bilimi üzerinde durulmuştur.Anahtar Kelimeler: Uluslararası İlişkiler, Dış Politika, Diplomasi, İstihbarat Bilimi.
1990 sonrası Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde Dağlık Karabağ sorunu
Bu tez çalışmasında; Güney Kafkasya bölgesinde iki devlet arasında çözüme kavuşturulamamış en uzun süre çatışma olma özelliğini koruyan Dağlık Karabağ sorunu incelenmektedir.Dağlık Karabağ, hukuken Azerbaycan'a ait olan fakat Ermenistan tarafından işgal edilen ve yine bu devletin kontrolü altında bulunan bir bölgedir. 1994 yılında Ermenistan ile Azerbaycan arasında imzalanan ateşkes anlaşması sonrasında ihtilaflı taraflar arasında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bünyesinde oluşturulan Minsk Grubu'nun girişimleriyle barış görüşmeleri yapılmıştır ama Azerbaycan ve Ermenistan'ın uzlaştığı bir anlaşma üzerinde karar kılınamamıştır. Bu çalışmada Dağlık Karabağ sorunun kısa tarihçesi, Dağlık Karabağ sorununa uluslararası örgütlerin ve devletlerin çözüme yönelik politikaları incelenmektedir. Son bölümde ise, Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanlarının politikaları incelenmektedir.Anahtar Sözcükler: Dağlık Karabağ, Azerbaycan, Ermenistan, Ateşkes.
Türkiye'de halen etkin olarak faaliyet gösteren yasadışı sol yapılanmaların kurucu görüşlerinin mukayesesi
İbrahim Kaypakkaya 1972'de kurmuş olduğu Türkiye Komünist Partisi / Marksist Leninist adlı örgüt çatısı altında yürüttüğü teorik ve politik faaliyetlerle adını duyurmuştur. Ölümünden sonra da takipçileri Marksist Leninist Komünist Parti'yi ve Maoist Komünist Parti'yi örgütleyerek Kaypakkaya'nın düşüncelerini canlı tutmuşlardır. Dursun Karataş ise 1970'li yıllarda politik faaliyete başlayarak önce Devrimci Sol sonra da Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi adlı örgütlere yön vermiştir. Her ikisi de Türkiye'ye maddi ve manevi zararlar vermiş olan örgütleri etkileyen kişilerdir. Bu çalışmada resmi makamlarca terörist örgüt sayılan oluşumların ideolojilerini canlı tutan kurucuların düşünceleri tespit edilip karşılaştırılmıştır. Kaypakkaya ve Karataş; bu tezde savundukları ideoloji, takip ettikleri amaç ve stratejiler, Kemalist devrim ilkelerine ve ulusal soruna bakış açıları, Türkiye'deki sol hareketlere yaklaşımları ve devrimci duruşları yönünden ele alınmıştır. Marksizm-Leninizm-Maoizmi esas alan Kaypakkaya hem Kemalizm ve ulusal soruna yaklaşımları hem de ideolojisinden ödün vermemesiyle radikal bir portre sergilemiştir. Marksizm-Leninizmi esas alan Karataş ise Kaypakkaya kadar net olmasa da belli ölçüde Kemalizm ve ulusal soruna eleştirilerde bulunmuştur. Karataş öncülüğünü yaptığı sansasyonel eylemlerle öne çıkarken Kaypakkaya daha çok düşünceleri ve devrimci duruşuyla önem kazanmıştır.