Theses supervised by Doç. Dr. Ahmet Özkan
10 theses · Bayburt University
Kütahya Erguniye Mevlevîhanesi
Kütahya Ergûn Çelebi Mevlevîhanesi (Zaviyesi ya da Dergâhı) olarak bilinen bu eser, günümüzde "Dönenler Camii" olarak hizmet vermektedir. Mevlevîhane, Kütahya Ulu Camii ve Vâcidiye Medresesi ile aynı bölgede yer almaktadır. İlk kuruluşu hakkında kaynaklar 14. Yüzyıla kadar dayandırmaktadır. Ancak eserin günümüze ulaşan yapısı 19. Yüzyılda yapılan tamiratlar ve eklemeler ile bu şeklini almıştır. Bitişiğindeki Selçuklu döneminden kalma Hezâr Dinarî Mescidi; sonradan, Kütahya Mevlevîhane'sinde ilk meşihat eden ve yapıya adını veren Celaleddin Ergûn Çelebi ve ahfadının medfun olduğu bir türbe haline gelmiştir. Konya ve Karahisar (Afyon) Mevlevîhanelerinden sonra, en önemli ve erken dönem Mevlevîhanelerinden olan Kütahya Mevlevîhanesi'nin ilk inşasına dair bir kitabesi bulunmamaktadır. Ancak Germiyanoğlularının I. Yakub Bey'den itibaren "Çelebi" unvanıyla anılması, Mevlevîhane'nin 14. Yüzyılda kurulmuş olacağını göstermektedir. Nitekim aynı dönemlerde Ulu Arif Çelebi'nin bölgeye yaptığı seyahat bu durumu destekler niteliktedir. Kütahya Mevlevîhanesi'nin tarihinde en önemli mevki şüphesiz, dergâhın bilinen ilk şeyhi Celaleddin Ergûn Çelebi'dir. Konya'da önemli Mevlevi şeyhlerinin elinde yetişen Ergûn Çelebi Kütahya postnişinine tayin edilmiştir. Ergûn Çelebi ile dergâha ilave edilen hücre, matbah ve semahâne ile Kütahya Mevlevîhanesi zamanının en önemli Mevlevîhanelerinden biri olmuştur. Ergûn Çelebi'den sonra çelebiler tarafından devam ettirilen Mevlevîhane genellikle türbegah olarak devam ettirilmiştir. Ergûn Çelebiden sonra Kütahya Mevlevîhanesi'nde 19. Yüzyıla gelinceye kadar; Burhaneddin Çelebi (ö. 798/1395), Zeyneddin Çelebi (ö. 828/1424), İbrahim Dede (ö. 1010/1601), Mehmed Dede (. 1060/1650), Kâmile Hanım (ö.?), Hüseyin çelebi (ö.?) Fatma Hanım (ö. 1122/1710), Sâkıb Dede (ö. 1148/1735), Halis Ahmed Dede (ö. 1191/1791), Abdurrahim Atâ Çelebi (ö. 1206/1791), İsmail Hakkı Çelebi ve İdris Hamdi Çelebi postnişin olarak görev yapmışlardır.
XIX. yüzyıl Anadolu Halvetî Tekkeleri
Halvetiyye Tarîkatı 14. yy.'da Azerbaycan'da ortaya çıkmış, kısa süre içerisinde İslâm coğrafyasına özellikle de Anadolu'ya yayılmıştır. Mezkur topraklarda ilk defa Amasya'da ortaya çıkan Halvetiyye Tarîkatı, dini ve tasavvufî anlamda Osmanlı tebaası üzerinde en fazla etkiye sahip olan tarîkatlardan birisi olmuştur. Her milletten insana irşadını ulaştıran Halvetiyye Tarîkatı zamanla birçok kola ayrılmış adeta tarîkatlar doğuran bir tarîkat olmuştur. Osmanlı devrinde İstanbul merkez olmak üzere birçok yerleşim yerinde tekkeler kuran tarîkat, bu açıdan da önde gelmektedir. Bazı Osmanlı Padişahlarının Halvetiyye'ye müntesip olduklarına dair rivayetler, devlet ile olan münasebetlerinin de müspet olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada 19. yy.'da Anadolu Coğrafyası'nda faaliyet gösteren önemli Halvetiyye Tarîkatı Tekkeleri ve Şeyhleri, tekkelerin faaliyetleri, Halvetiyye Tarîkatı'nın diğer tarîkatlarla olan münasebetleri, tekkelerin kapatılması sürecinde Halvetiyye Tarîkatı'nın durumu incelenmeye ve açıklanmaya çalışılmıştır.
Rifaiyye meşayihinden Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba ve Bayburt Halifesi Hacı Şaban Efendi
Rifâî tarikatının Doğu Anadolu'ya yayılmasına vesile olan Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba Van'ın Hoşab (Güzelsu) beldesinde 1792 (H. 1144) senesinde dünyaya gelmiş, Van'dan Erzurum Aşağı Pasinlere manevi görevle tayin edilmiş Anadolu'nun çeşitli yerlerinde 36 yıl gezdikten sonra o dönem Aşağı Pasin'in Sanamer köyüne yerleşmiştir. Burada dergâh açarak irşâd faaliyetlerine başlamıştır. Aynı zamanda 72 halife ile birlikte binlerce mürid yetiştiren Seyyid Hacı Ahmed Baba, 1912 (H: 1330) yılında 120 yaşında Sanamer'de vefat etmiştir. İlk tahsil ve tasavvuf terbiyesini babasının dergahında alan Sanamerli, yine babasının nezaretinde kemale ermiştir. Sanamerli, irşad göreviyle Anadolu'yu gezmiş sonra İstanbul'a geçmiş, oradan Hac farizasını ifa etmek için Hicaza gitmiştir. Hicaz dönüşü Pir Muhammed Küfrevi dergâhına iki yıllık bir eğitiminden sonra, 36 yaşlarında babasından almış olduğu manevi bir işaret üzerine, kardeşi ile birlikte Erzurum'un Pasinler yöresine gelmiştir. Bu iki kardeş Aşağı Pasin'in alt sınırında olan ve Pasinlerle birlikte Narman kazasını da kuş bakışı seyreden şimdiki adıyla Hacı Ahmed Baba (Sanamer) köyüne yerleşmiştir. Sevgi ve merhamet eksenli bir tasavvuf anlayışını benimseyen Sanamerli yaşadığı çağda insanları irşad etmiş, insanların zihinlerinde ve gönüllerinde iz bırakmıştır. Rifâîliğin Bayburt'taki mürşidi Hacı Şaban Efendi, 1901 senesinde Bayburt'ta doğmuş ve ömrünü hep bu yörede geçiren ve yöre halkının kıymet verdiği önemli bir mutasavvıftır. 1938 yılında Rifâî meşayihlerinden Kaleardılı Hacı Ahmed Baba ile tanışmış, ona bağlanarak Rifâî tarikatında seyr-i sülûkunu tamamlamıştır. Ahmed Baba hayattayken onu tam bir icazetle, şahitlerin içerisinde halife olarak tâyin etmiştir. Merhameti ve yardımseverliğiyle insanların kalbine dokunan Hacı Şaban Efendi, döneminin insanı üzerinde iz bırakmış Bayburt'un önemli şahsiyetlerindendir. Bu çalışmada Rifâî Şeyhlerinden Sanemleri Hacı Ahmed Baba ve Hacı Şaban Efendi'nin hayatları, ilmi, edebi şahsiyetleri ile tasavvufi yaşantıları ve görüşleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Tasavvuf edebiyatında münâcât ve Halis Emek'in Münâcât-ı Mevlid-i Nebîsi
Tasavvufun "Kulu Allah'a, Allah'ı da kula sevdirme" hedefi göz önüne alındığında mutasavvıfların gerek mensur gerekse manzum olarak yapmış oldukları münacaatları da yukarıda ifade ettiğimiz amaca götüren metodlardan bir tanesi olarak ele alınabilir. Bu metod doğrultusunda münacaatın maksadını Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanma ve kulun yaratanına karşı sevimli görünme arzusu olarak değerlendirebiliriz. Bu doğrultuda münâcât, mutasavvıfın yaratanını tanıdığı nispette ve kendi acziyet ve mahviyetini hissettiği derinlikte gerek manzum ve gerek mensur olarak Rabbine olan dua ve niyazı olarak anlaşılabilir. Tasavvuf (tekke) edebiyatında münâcâtın anlamı, yeri, önemi, mensur ve manzum başlıca örnekleri, âlim ve mutasavvıf bir şahsiyet olan Erzurumlu Halis Emek'in hayatı, kişiliği, ilmî birikimi çalışmanın genel şemasını teşkil etmektedir. Halis Emek'in kaleme aldığı türkçe manzum münâcâtı, Hz. Ebubekir'e atfedilen "الهي يا بلطفك جود "münâcât kasidesine yazdığı tahmisi ve Münâcât-ı Mevlîd-i Nebî metninin aslı verilip çeviri ve incelemesi yapılarak çalışmanın ana gövdesi oluşturulmuştur. Anahtar Sözcükler: Tasavvuf, münâcât, Mevlid-i Nebî, Hz. Peygamber.
Mevlânâ Halid-i Bağdadî'nin Risale-i fî Isbâti'r-râbıta adlı eseri
Kadim bir tasavvufi uygulaması olan rabıtanın tarihine baktığımızda zaman içerisinde değişiklikler gösterdiği veya bazı tarikatların kendine has birtakım uygulamalarının olduğu görülür. İlk dönemlerde rabıtaya bakış açısı genel olarak nefis terbiye metodu olmakla beraber bu düşünce özellikle 19. yy.dan sonra Mevlâna Hâlid-i Bağdadi ile birlikte hem şekil hem de uygulanış açısından bazı farklılıklar göstermeye başlamıştır. Rabıtayla ilgili bu döneme kadar ciddi bir eleştiri ya da karşı gelme, toptan yok sayma söz konusu değildir. Uygulamadaki bu farklılık rabıtaya karşı olan düşüncelerin de değişmesine sebep olarak bir karşı duruş, eleştirme ve tenkit durumunu meydana getirmiştir. Özellikle Nakşibendiyye Tarikatı özelinde içten ve dıştan gelen eleştirilere cevap mahiyetinde eserler de kaleme alınmıştır. Bu eserlerin en önemlisi Mevlâna Hâlid-i Bağdadi'nin Risâle fî İsbâti'r-Râbıta eseridir. Müellif eserini özellikle İstanbul'daki müridlerinin kafa karışıklığını gidermek için kaleme almıştır. Söz konusu eser 19. Yüzyıl sonrası rabıta uygulamalarını anlamak açısından önem arz etmektedir. Çalışmamızda Risâle fî İsbâti'r-Râbıta adlı eser merkeze alınarak Bağdâdî'nin rabıta anlayışı tespit edilmeye çalışılmıştır.
MEB İslam Ansiklopedisi ile TDV İslam Ansiklopedisindeki tasavvufa dair maddelerin tespiti ve tasavvufa dair kavramlarının karşılaştırılması
Tasavvuf ilminin doğuşu, hicrî I. ve II. yüzyıllarda yaşanan siyasi kargaşalar ve iç çekişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki fetihlerle birlikte halkın refaha ulaşması, dünyevîleşmeyi artırmış; bu duruma karşılık tasavvufî eğilimler, dünyevî hayata karşı bir duruşun temsilcisi hâline gelmiştir. Tasavvuf, bireyin manevî yolculuğunda Allah'a ulaşmayı hedefleyen, nefsi terbiye etmeyi ve dinin sınırları çerçevesinde kalbi arındırmayı amaçlayan bir disiplin olarak gelişmiştir. Ansiklopediler, farklı alanlara dair temel bilgileri sistemli ve özlü biçimde sunmaları açısından akademik araştırmalar için vazgeçilmez kaynaklardır. Bu bağlamda TDV İslâm Ansiklopedisi ile MEB İslâm Ansiklopedisi, İslâm ilimleri literatüründe önemli bir yere sahiptir. TDV İslâm Ansiklopedisi, alanında uzman Müslüman müellifler tarafından hazırlanırken; MEB İslâm Ansiklopedisi, çoğunlukla Batılı araştırmacıların katkılarıyla oluşturulmuştur. Konular büyük ölçüde benzer olmakla birlikte müellif profillerinin farklı olması, bu iki eserin karşılaştırmalı olarak incelenmesini anlamlı kılmaktadır. Her iki ansiklopedide tasavvuf ilmine dair birçok madde yer almakla birlikte, bu alandaki içeriklerin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesine yönelik kapsamlı bir çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu çalışmada, TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan 1665, MEB İslâm Ansiklopedisi'nde ise 207 tasavvuf maddesi taranmış; her iki kaynakta ortak olarak yer alan 198 madde içerisinden seçilen 32 madde değerlendirmeye alınmıştır. Bu maddeler; 10 uygulama, 7 kavram, 9 unvan ve 6 şahsiyet başlığı altında incelenmiştir. Elde edilen bulgular, her iki ansiklopedinin tasavvuf ilmine özgün katkılar sunduğunu ve birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı niteliğinde olduğunu göstermektedir.
Sünbül Sinan, Sinâneddin Yusuf b. Ya'kûb el-Amâsî el-Halvetî'nin Tasavvuf Risâlesi
Sünbül Sinan Efendi, Osmanlı dönemi önemli mutasavvıflarındandır. Halvetiyye tarikatı kollarından olan Sünbüliyye tarikatının kurucusudur. Sünbül Sinan Efendi, dönemin semâ/devran zikrinin dinen meşruiyeti konusunda yapılan tartışmaların odağında olan bir isimdir. Bunun sebebi ise semâ/devran uygulamasının Sünbüliyye tarikatında yaygın olarak icra edilmesidir. ''Tasavvuf Risalesi'' adlı eserinden tasavvufî fikirlerini öğrenmemizin beraber devran zikrinin meşruiyetini savunduğu bir eseridir. Risalede ayakta zikir yapmanın ''raks'' yani dans olduğu şeklinde bid'at sayanlara karşı devranın ibadet olduğunu Kur'an ve sünnet bağlamında savunmuştur. Bu düşüncesini Zümer süresi yetmiş ikinci ve yetmiş beşinci ayetleri ve muhtelif hadis-i şerifler ile desteklemiştir. Devran zikrinin, meleklerin Allah'ı döne döne zikrettiği gibi yeryüzünde de kulların Allah'ı aynı şekilde zikrettiği şeklinde benzerlik kurarak anlatmıştır. Risalenin sonunda Zenbilli Ali Efendi'nin devran zikrinin meşruiyeti hakkında fetvası ile de desteklemiştir. Bu çalışma 16. yüzyılda devran zikrinin meşruiyeti konusunu anlamak açısından önem arz etmektedir. Çalışmamızda ''Tasavvuf Risalesi'' adlı eser üzerinden Sünbül Sinan Efendi'nin devran hakkındaki fikirleri tespit edilmeye çalışıldı.
Tasavvufi temsilin görsel anlatımı: TRT Vefa Sultan dizisi örneği
Tasavvuf, insanın içsel olarak dini yaşantısını ve mâneviyatını güçlendiren bir disiplindir. Kişinin inancını yaşayabilmesi için yalnızca dini bilgileri kâğıt üzerinde öğrenerek hıfzetmesi yeterli değildir. Kişi, öğrendiği ilmini amellerine dönüştürebildiği sürece tam anlamıyla gerçek mü'min sayılır. İslâm'ın bize sunmuş olduğu bu manevî yaşantıyı tasavvuf öğretileriyle gerçekleştiririz. Tasavvufi yaşantıda bize örnek olabilecek pek çok şahsiyet olmuştur. Bu örnek şahsiyetler gerek yaşam şekilleri, gerekse öğretileri ile insanlara mânevî rehberlik ederek olgunluğa ulaştırıp, yol gösterici olmuşlardır. Aynı zamanda ahlâki değerleri de ön plana çıkararak toplum içerisindeki ilişkilerin sevgi ve huzur içerisinde devam etmesinde önemli rol oynamışlardır. Günümüzde dijital imkânların çoğalmasıyla birlikte birçok bilgiye daha kolay ulaşabilmekteyiz. Çeşitli platformlarda yayımlanan dizi ve filmler vasıtasıyla da yapımcılar birçok konu hakkında mesajlarını izleyenlere aktarabilmektedir. Tasavvuf, bu gözde konular arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Bu çalışmamızda TRT 1 ekranlarında yayımlanan ve Muslihuddin Mustafa'nın (Şeyh Vefa) hayatını ve mesajlarını ekranlara taşıyan "Vefa Sultan" dizisi ele alınmaktadır. Dizide tasavvuf kavramlarının, sembollerinin görsel olarak nasıl aktarılıp insanların iç dünyasına nasıl dokunabildiği ve dizinin gerçeklikle bağlantısını ne derece kurabildiği, tezimizin problemi olarak belirlenmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden doküman inceleme tekniği kullanılarak dijital veriler incelenmiş ve tahlil edilmiştir.
Tasavvuf kültüründe çiçek ve koku sembolizmi
Tasavvuf, insanın içsel dönüşümünü ve Hak ile olan bağını sembollerle derinleştiren bir düşünce ve hayat biçimidir. Bu semboller arasında çiçek ve koku, hem zâhirî hem de bâtınî anlam katmanları taşıyan önemli metaforlar olarak karşımıza çıkar. Gül, sümbül, menekşe gibi çiçekler; aşk, sabır, sükûn, nebevî sevgi gibi manevî hâllerin temsilcisi olarak tasavvufî metinlerde ve halk irfanında özel bir yere sahiptir. Aynı şekilde misk, amber ve öd ağacı gibi kokularda, ruhanî sezgilerin, iç huzurun ve nebevî izlerin taşıyıcısı olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmada çiçeklerin ve kokuların, suf'îlerin eserlerinde ve tarikat erkânında nasıl sembolik bir dile dönüştüğü; Kur'ân ve hadislerdeki göndermelerle, Mevlânâ ve Yunus Emre gibi mutasavvıfların görüşleriyle birlikte incelenmiştir. Ayrıca Osmanlı döneminden günümüze ulaşan arşiv belgeleri ve tarikat kültürü içerisinde yer alan uygulamalar (örneğin tekkelerde buhur yakılması, gül suyu serpilmesi gibi) ışığında, güzel kokunun ritüel değerine odaklanılmıştır. Bu bağlamda koku ve çiçeklerin sadece estetik birer unsur değil, aynı zamanda kalp terbiyesine ve ruhî disipline hizmet eden semboller olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Abbâsî Halifelerinin Anadolu Selçuklu Devletine gönderdiği elçiler ve tasavvufî faaliyetleri
Bu çalışmada, Abbâsî halifelerinin XI–XIII. yüzyıllar arasında Anadolu Selçuklu Devleti ile tesis ettikleri diplomatik ilişkiler bağlamında Anadolu'ya gönderdikleri elçiler ele alınmaktadır. Söz konusu elçilerin, resmî ve siyasî görevlerinin yanı sıra, tasavvufî düşüncenin, manevî değerlerin ve dinî-kültürel birikimin Anadolu'ya aktarılmasındaki etkileri incelenmektedir. Bu çerçevede, elçilerin hem devletler arası ilişkilerde üstlendikleri roller hem de Anadolu'daki tasavvufî çevrelerle kurdukları temaslar üzerinden ortaya çıkan manevî ve kültürel katkıları değerlendirilmiştir. Araştırmanın konusu, Abbâsî elçilerinin Anadolu Selçuklu sarayına kazandırdıkları tasavvufî düşünceler, fütüvvet anlayışları ve bu anlayışların ahîlik kurumu vasıtasıyla toplumsal hayata yansımasıdır. Çalışmanın amacı, Abbâsî elçilerinin yalnızca diplomatik temsil göreviyle sınırlı kalmadığını; Anadolu'da tasavvufî düşüncenin yaygınlaşmasına, vahdet-i vücûd anlayışının temellenmesine, fütüvvet değerlerinin kurumsallaşarak ahîlik teşkilatına dönüşmesine öncülük ettiklerini ortaya koymaktır. Bu açıdan çalışma, Abbâsî-Selçuklu ilişkilerini siyasî boyutun ötesinde kültürel ve dinî açıdan değerlendirmesi bakımından önem arz etmektedir. Çalışma, nitel araştırma yaklaşımıyla yürütülmüş ve çalışmada tarihsel doküman analizi yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın evrenini XI–XIII. yüzyıllar arasında Abbâsî halifeleri tarafından Anadolu Selçuklularına gönderilen elçilik faaliyetleri oluşturmakta; örneklemini ise Mecdüddin İshak, Evhadüddîn Kirmânî ve Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî gibi şahsiyetler oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak tarihî kronikler, fütüvvetnâmeler, tasavvufî metinler ve modern literatür kullanılmış; elde edilen veriler üzerine yapılan çalışmalar, tarihî-sosyolojik bağlamda içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir.