Theses supervised by Doç. Dr. Armağan Gözkaman

13 theses · İstanbul Beykent University

Master'sOpen AccessTR

İslam devleti tehdidinin tarihsel ve örgütsel gelişimi ve Türkiye üzerindeki etkileri: 1999-2017

Terör ve terörizm tarihsel süreç içerisinde güvenliğimizi tehdit eden kavramların başında gelmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD'nin Irak'ı işgali ülkede otorite boşluğuna neden olmuştur. Bu gelişme bölgede dini grupların radikalleşerek terör örgütlerine dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Zerkavi'nin öncülük ettiği Tevhid ve Cihat Örgütü Şii düşmanlığı, tekfircilik, cihat ideolojisi düşünceleriyle sentezlenerek "İslam Devleti'nin" temellerini atmıştır. Irak'ta oluşan mezhep çatışmaları örgütün taban desteği bularak güçlenmesini kolaylaştırmıştır. El-Kaide'nin desteğini alarak Irak El-Kaide'si olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Genişleme politikası kapsamında aşırı şiddet yanlısı oluşu El-Kaide'den ayrılmasına neden olmuştur. Arap Baharı'ndan etkilenen Suriye'ye yönelerek Irak Şam İslam Devleti olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Otorite boşluğu ve mezhep çatışmalarından yararlanan IŞİD, Irak ve Suriye'de kısa bir süre içerisinde elde ettiği başarılar dünya kamuoyunda büyük yer edinmiştir. 2014 yılında ise "İslam Devleti' ilan edilmiştir. Dünyanın dört bir yanından katılan yabancı uyruklu savaşçılar ile hâkimiyet alanı arttırılmıştır. İD, sınır hattına yakınlığından ötürü terör eylemlerini Türkiye'ye yöneltmiştir. Sınır ötesinden Türkiye'ye yönelik saldırılar ile ülkede çok sayıda terör eylemi gerçekleştirmiştir. Dünya basınında geniş yer bulan bu eylemler ülkenin ekonomik, toplumsal ve güvenlik hususlarında olumsuz yönde etkilenmesine neden olmuştur.

IŞİDTehditTerörizm+6
Erhan Altunay
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği ve Türkiye'nin, Suriyeli sığınmacılara yönelik politikalarının güvenlik bağlamında değerlendirilmesi

Yaşanan göç hareketleri farklı sebeplere bağlı olarak son yıllarda artış göstermektedir. Savaş, çatışmalar, şiddetin yaratmış olduğu zorunluluk durumunun yanı sıra daha iyi yaşam koşullarına sahip olma isteği göç olgusuna zemin hazırlamıştır. Arap Baharı olarak adlandırılan, Arap dünyasında 2010 yılında başlayan ve günümüzde de süren halk hareketleri, bölgesel siyasi ve silahlı mücadeleleri ortaya çıkarmıştır. Suriye'de yaşanan iç savaş, Suriye'den Türkiye ve Avrupa'ya doğru bir göç dalgası yaratmıştır. Suriye iç savaşı sonrası gerçekleşen göç, AB ve Türkiye'yi izlenecek göç politikaları açısından önemli derecede etkilemiştir. Sunulan bu tez çalışmasında, Türkiye ve Avrupa Birliği'nin Suriyeli sığınmacı politikaları incelenmiş ve bu politikaların gelecekteki rolünü aydınlatmak için güvenlik bağlamında bir değerlendirme yapılmıştır. Türkiye ve AB'nin, Suriyeli sığınmacı politikaları örneğini, güvenlik çerçevesinde ve sınırlarını vurgulamaya yardımcı olmak için kullanılmaktadır. Yapılan bu çalışma, Suriye'de başlayan krizin Türkiye ve AB'ye yayılma etkileri ve özellikle güvenlik olgusundan kaynaklanan ve uygulanan politikaları tespit edebilmek ile uygulayıcı bazı aktörlere fikir verebilmek açısından önemlidir. Suriye iç savaşının büyümesi ile artan göç hareketliliği, bu göç hareketliliğin sonucu olarak Avrupa'da ve Türkiye'de sağ eksene kayan siyasi söylemler, ekonomik ve güvenlik sorunları Türkiye – AB ilişkilerinin gelişmesini zorlaştıran nedenlerdir. Özellikle Türkiye ve AB üyesi ülkelerde seçim dönemlerinde gerilimler daha da artmaktadır. Uzun yıllardır devam eden Türkiye-AB ilişkileri günlük siyasi tartışmalardan uzak bir şekilde ele alınmalı ve bu ilişkilerin koparılmasına yönelik eylemlerden kaçınılmalıdır.

Avrupa BirliğiGöç politikalarıGöçler+7
Çayan Akyüz
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies
2020
00
Master'sOpen AccessTR

11 Eylül sonrası Afganistan - Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri : 2001-2014

Bu çalışmanın amacı, 11 Eylül 2001'de gerçekleşen terörist saldırılar sonrası Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Afganistan arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu amaçla, öncelikle taraflar arasındaki ilişkileri etkileyen temel faktörler (coğrafya, yolsuzluk, uyuşturucu ticareti, askeri müdahaleler) ve dış aktörlerin bölgeye yönelik olarak izledikleri politikalar ve ilişkilerin kronolojik akışı üzerine odaklanılmıştır. Üçüncü bölümde, 11 Eylül sonrasındaki ikili ilişkiler temel alınmıştır. Burada özellikle H. Karzai'nin yönetimde bulunduğu zamandaki politik tercihleri ve NATO bünyesinde bölgeye yönelik olarak izlenen politikalar incelenmiştir. Sonuç bölümüne gelmeden önce ABD başkanlarının dış politika stratejileri üzerinde durulmuştur.

11 Eylül 2001 olayıAfganistanAmerika Birleşik Devletleri+2
Muhammad Ibrahım Tahıry
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İran'ın nükleer enerji programına yönelik uluslararası tepkiler

Bu çalışmanın amacı, İran'ın nükleer enerji politikasına verilen tepkileri ortaya koymaktır. İran'ın nükleer enerji kapasitesini yükseltme arzusu Batılı devletlerin politikacılarını önemli sorularla karşı karşıya bırakmıştır: İran gerçekten enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla mı bunu yapmaktadır? Yoksa enerji alanındaki konumunu sağlamlaştırmak ve enerji politikalarındaki baskınlığıyla kendi Hinterlandını büyütmek amacıyla mı bunu yapmak istemektedir? İran'ın nükleer politikasında ortaya koyduğu hedefler, Batılı devletlerin uzun vadeli çıkarlarına ters düşmektedir. İran'ın nükleer tesisler inşa etmedeki ısrarcı tavrı uluslararası kamuoyunda yankı uyandırmıştır. İran'ın nükleer dosyasına, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler de dâhil olmak üzere pek çok uluslararası aktör tepki göstermiştir. Bu tartışmalar çerçevesinde sorunun kısa vadeli çözüm ihtimali düşük gözükmektedir. İran'ın bu politikadaki ısrarcı tavrının devam etmesinin krizin derinleşmesine yol açacacağı öngörülmektedir.

Enerji politikalarıNükleer enerjiNükleer çalışmalar+2
Tarık Demir
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın Soğuk Savaş'ın sona ermesindeki rolü

Bu tez çalışmasında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın (AGİK) Soğuk Savaş'ın barışçıl bir şekilde sona ermesindeki rolü araştırılmıştır. Çalışma kapsamında yapılan literatür taraması sonucunda, Birinci ve Üçüncü Sepetler bakımından AGİK'in Soğuk Savaş'ın sona ermesinde insan hakları, siyasi ve askeri alanlarda yaptığı etkiler incelenmiştir. Yapılan incelemelerin sonucunda, 1975 Helsinki Nihai Senedi'nin 1989 Doğu Avrupa Devrimlerine yol açan sivil toplum hareketlerine etkileşim kattığı, Güven ve Güvenlik Arttırıcı Tedbirlere (CSBM) dair 1990 Viyana Belgesi'nin askeri şeffaflık sağladığı ve 1990 Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması'nın (AKKA) Avrupa'da silahların kontrolü ve silahsızlanmanın çerçevesini sağladığı tespitlerine varılmıştır.

AGİKHelsinki AnlaşmasıSoğuk Savaş sonrası+3
Onay Özçayan
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

21.yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasının klasik ve eleştirel jeopolitik paradigmalar çerçevesinde değerlendirilmesi

Jeopolitik, basitçe politika ve coğrafya arasındaki ilişkinin incelenmesi olarak ele alınmakta olsa dahi kapsamlı incelemelerde bu söylemin çok yönlülüğü ve çeşitliliği göze çarpmaktadır. Uzun soluklu bir geçmişle günümüze dek bu söylemin temelde klasik ve eleştirel jeopolitik olarak iki ana hatta ayrıldığı görülmektedir. Klasik jeopolitik görüşünün Realist kuramla iç-içe olduğu ancak, günümüzde birçok sorunun da cevaplanmayı beklediği; klasik jeopolitiğe karşıt görüşlerin daha yüksek sesle dile getirildiği bilinmektedir. Cevaplanmayı bekleyen bu sorular ve karşıt görüşler de kendisine bugünlerde daha sık duymaya başladığımız 'Eleştirel Jeopolitik' olarak yer edinmektedir. Eleştirel jeopolitiğin ana hatlarıyla klasik görüşün coğrafya-politika tahayyüllerini sorguladığı; bu amaçla klasik jeopolitiğin yerleşik algılarının eksik ve sorunlu yönlerinin farkına varılması noktasında çabaladığı söylenebilmektedir. Ayrıştıkları noktalar itibariyle her iki kanadın da savunduğu önemli hususlar bulunmaktadır. Dolayısıyla, jeopolitiğe ilişkin değerlendirmelerde düşünce yapısında ve pratikte her iki kanadın da birbirlerinden ayrılış biçimlerinin dikkate alınması gerekliliği kanaati oluşmaktadır. Türkiye'nin dış politika ilişkilerinin ayrı dönemlerinde farklı yol ve yöntemler kullanılarak farklı stratejilerin izlendiği görülmektedir. Örneğin 2000'li yıllara kadar Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikası 'Batıcılık' , 'Statükoculuk' söylemleriyle betimlenirken günümüzde ise 'Eksen Kayması' , 'Model Olma' , 'Yeni Osmanlıcılık' ve 'Komşularla Sıfır Sorun' gibi güncel söylemler karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasına dair bir incelemede bu güncel söylemlere de yer vermek ve bahsedilen söylemleri de jeopolitik açıdan değerlendirmek gerekmektedir. Böylesi bir değerlendirmede bahsedilen güncel söylemlerin jeopolitik bir değişimi doğurup doğurmadığına ilişkin yanıt bulma ihtiyacı oluşmaktadır. Böylesi bir yanıt bulmak için de şunların dikkate alınması gerekmektedir: Bir değişimden söz edilecekse yeni jeopolitik çalışmalar olarak ele alınan eleştirel jeopolitik içerisinde bu güncel söylemlerin ne denli yeri olduğu açıklanmalıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasındaki güncel söylemlerin eleştirel jeopolitiğe olan duyarlılığı araştırılmalı, örneklerle desteklenmelidir. Her ne kadar elde edilecek sonuçlar verilerin göreceliliği doğrultusunda şekillenecek olsa da 21. Yüzyılda Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasında eleştirel jeopolitiğin güncel söylemler üzerindeki ağırlığı bu yöntemle sınanabilecektir. Özetle, 21.Yüzyıl'da Türkiye Cumhuriyeti'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasına dair bir inceleme bu güncel söylemlerin eleştirel jeopolitik paradigmalar çerçevesinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

JeopolitikJeopolitik konumOrta Doğu ülkeleri+4
Hakan Demirdöken
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Ortadoğu'ya akan suları Fırat ve Dicle perspektifinde Türkiye'nin su politikası

Su, 21. yüzyılda uluslararası politikalar açısından dikkate değer bir önemdedir. Hızlı nüfus artışı ve teknolojik yenilikler su kullanımını arttırmaktadır. Bunun yanı sıra küresel ısınma ve çevre kirliliğinin çoğalması su kaynaklarını azaltmaktadır. Bu nedenle devletler sudan faydalanmak, su kaynaklarını korumak ve su depolamak için su politikalarına önem vermektedirler. Devletler açısından su politikalarındaki en önemli sorun su kaynaklarının paylaşımıdır. Ortak kullanılan ve sınıraşan akarsular en önemli uluslararası sorunlardan biridir. Sınıraşan akarsuların yarattığı uluslararası sorunların çözümüne ilişkin hukuksal normların bulunmaması devletler arası anlaşmazlıkları derinleştirmektedir. Devletler sınıraşan akarsuların kullanımına ilişkin olarak bazı doktrinleri kullanmaktadırlar. Bu doktrinlerin uluslararası hukukta bir karşılığı olmasa da devletlerin sınıraşan akarsuları kullanmadaki tavır ve niyetlerini göstermektedir. Türkiye, sanılanın aksine su zengini olan bir ülke değildir. Türkiye, yıllık kişi başına düşen 1500 m3 su miktarıyla su sıkıntısı çeken ülkeler kategorisindedir. Bunun yanı sıra Türkiye, tatlı suya erişim konusunda dünyanın en sorunlu bölgelerden biri olan Ortadoğu'ya akarsularını paylaşmaktadır. Fırat ve Dicle nehirleri Ortadoğu için önemli bir su kaynağıdır. Kaynağını Türkiye'den alıp Ortadoğu'ya akan bu nehirler, bölge ülkelerinin su ihtiyaçlarını karşılamakta ve ülkelerin tarım ve sanayi alanlarındaki kalkınmalarını sağlamaktadır. Türkiye, 1960'lı yıllarda planlı bölgesel kalkınma projelerine ağırlık vermiştir. Bu bölgesel kalkınma projeleri kapsamında Fırat ve Dicle havzasından yararlanma amacıyla önce Aşağı Fırat projesi daha sonra da Güneydoğu Anadolu Projesi gündeme gelmiştir. Projelerin temel amacı bölge illerinin kalkınmalarını sağlamak ve Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamaktır. Bu projelerin hayata geçirilmesiyle birlikte bölge ülkeleri Suriye ve Irak Türkiye'yi "su tutmak" ile suçlamıştır. Türkiye ise Suriye ve Irak'ın tepkilerine karşılıklı uzlaşma yoluna gitmiş ve iki ülkeyle hukuksal anlaşmalar yapmıştır. Bu çalışmanın amacı, dünyanın siyasi ve askeri anlamda en hassas bölgelerinden biri olan Ortadoğu'da Fırat – Dicle havzasındaki suları paylaşan devletler arasındaki suyun kullanımına ilişkin yaşanan sorunları hukuki boyutta araştırmak, uluslararası hukukun ve bazı kuruluşların çalışmalarını incelemek, bölge devletlerinin soruna ilişkin ileri sürdükleri farklı görüşleri değerlendirmek ve bu doğrultuda Türkiye'nin çözüm önerilerini masaya yatırarak Türkiye'nin genel su politikasını aktarmaktır.

Dicle NehriFırat NehriSu politikaları+3
Sadık Arpacı
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Batı Trakya sorununu oluşturan unsurlar üzerine tarihsel bir değerlendirme: 1877-1995

Bu çalışmadaki temel amaç, Batı Trakya Türklerinin çoğunlukken nasıl azınlık haline geldikleri ve Batı Trakya'da Türk azınlığı olarak yaşama savaşı bütün gerçekliği ile gözler önüne sermektir, 1877-1995 yılları arasında. İlk bölümde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan zorlu süreç, Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Yunanistan'ın egemenliği altına girişi anlatılmıştır. İkinci bölümde ise, Yunan Devleti altında Batı Trakya Türk azınlığının karşılaşmış olduğu sorunların neler oldu ele alınmıştır. Yöntem olarak literatür taraması yapılmıştır. Bu çalışmanın sonucu göstermiştir ki, Batı Trakya Türk azınlığının eğitim, ekonomik, sosyal, siyasi ve Türk kimliğinin tanınması gibi acil çözüm bekleyen birçok sorunu bulunmaktadır. Bu sorunların çözüme kavuşması, Batı Trakya Türklerinin yaşama kalitesini olması gerektiği düzeye getireceği gibi Yunanistan ve Türkiye'nin ikili ilişkilerine de pozitif yansıması olacaktır.

Azınlık haklarıBalkan TürkleriBatı Trakya+7
Ahmet Can Hacıoğlu
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Afrika'ya yönelik yumuşak güç politikası

Yumuşak güç politikası eskiden beri var olan bir politika yöntemidir. Zamanla gelişen bu kavram, 1990 yılında Joseph Nye tarafından akademik literatüre dahil edilmiş, böylece bilimsel bir ivme kazanmıştır. Yılların birikim ve deneyimleri ışığında, sert gücün dış politika hedeflerini yerine getirme konusunda istenilen neticeleri veremediği ve olumsuzlukları beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu durum, yumuşak güç politikasının birçok ülke tarafından benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Türkiye de son yıllarda yumuşak güç politikasını benimsemiş ve bu politikayı değişik kurumlar aracılığıyla farklı ülkelerle uygulamaya başlamıştır. Yumuşak güç politikasının uygulandığı bölgeler arasında Kuzey ve Doğu Afrika yer almaktadır. Tarihi sürece bakıldığında, Türk dış politikasının, Osmanlı'dan beri Kuzey ve Doğu Afrika ile ilişkilerinin zikzaklı bir geçmişe sahip olduğu görülmektedir. Bazı dönemlerde Türkiye, bu iki bölge ile iyi ilişkiler kurmuş, bazı dönemlerde de bu ilişkiler istenilen düzeyde gelişmemiştir. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda, özellikle yumuşak güç politikası çerçevesinde, Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Afrika ile ilişkilerinde önemli bir gelişme sağladığı görülmüştür. Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Afrika'ya yönelik yumuşak güç politikası üç faktörden oluşmaktadır. Bunlar, devlet, sivil toplum ve özel sektördür. Devlet, diplomatik mekanizmalar hazırlamakta; sivil toplum, merkezi bir rol oynamakta; özel sektör ise çevre rolünü üstlenmektedir. Bu üç faktör birbiriyle işbirliği yaparak, Kuzey ve Doğu Afrika'da önemli başarıların gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır. Bir taraftan ekonomik ilişkileri güçlendirirken, diğer bir taraftan Türkiye'nin imajını düzeltmiştir. Bu çalışmanın sonunda, yumuşak güç faktörlerinin birbirlerini tamamlayıcı rol oynadıkları görülmüştür. Bu çalışmanın ulaştığı önemli sonuçlardan biri de; yumuşak güç politikasının vazgeçilmez olduğudur. Anahtar kelimeler: Yumuşak Güç, Kuzey ve Doğu Afrika, Türkiye, Sivil Toplum.

AfrikaAfrika ülkeleriDoğu Afrika+7
Radouan Yousfı
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Suudi Arabistan'ın Yemen müdahalesi ve Avrupa Birliği'nin müdahaleye bakışı

Bu tez çalışmasında, Arap Baharı ile başlayan süreç ile birlikte Yemen'de yaşanan ülke içerisindeki kaos ortamının sonucu olarak ortaya çıkan Suudi Arabistan'ın Yemen müdahalesinin bölgesel gelişmeler açısından incelenmesi planlanmakta ve Avrupa Birliği'nin müdahaleye karşı gösterdiği reflekslerin Yemen'e yansımasının ele alınması hedeflenmektedir. AB'nin Arap Baharı ile birlikte iktidarı kaybeden tek adam rejimlerinin akabinde bölge ülkelerinde gerçekleşen iç karışıklıklara karşı etkisiz bir politika izlediği ve yalnızca demokrasi, insan hakları gibi AB düşüncesinin temellerini oluşturan kavramların önemini vurgulayarak politika üretmeye çalıştığı, Yemen'de de aynı politikayı izlemeye devam ettiği görülmektedir. Yemen'e müdahale ile birlikte AB'nin politikaları, bundan sonraki süreçte müdahaleye ilişkin AB önerileri ve oluşabilecek sonuçlar arasındaki ilintilerin açıklanmasına çalışılacaktır.

Askeri harekatlarAskeri ilişkilerAskeri müdahale+5
Deha Yelseli
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Avrupalı kimliği ve Avrupalılaşma süreci

Bu araştırmanın temel amacı Türkiye'nin Avrupalı mı yoksa "öteki" mi olduğunu araştırmaktır. Bu araştırmada konu kimlik kavramı üzerinden tartışılmıştır. Bu çalışma kapsamında sadece ikincil verilere yer verilmiştir. Bu bağlamda yazın taraması yapılmış ve konu üzerinde oluşmuş olan kitap ve makalelerden faydalanılmıştır. Çıkan sonuçlara göre müzakereler başlamış olsa da tam üyelik halen daha gerçekleşmemiş ve uzunca bir süre daha gerçekleşmesi beklenmemektedir. Bu anlamda konunun aslında üyelik konusu olmadığı bir "kimlik" sorunu olduğu konusunda hemfikir olanların sayısı giderek artmaktadır. Bu bağlamda teorik çerçeve, tarihsel süreç ve siyasal gelişmelerle ilgili yapılan bütün değerlendirmelerde, dört temel bulgu söz konusu olmaktadır. Çoğu AB üyesi ülke ve vatandaşlarının, Türkiye'nin birliğe üyeliğini, Müslüman Türkiye'nin Hristiyan bir birliğe katılımı şeklinde değerlendiriyor olması, bu konuda ortaya çıkan ilk bulgudur. Her ne kadar Türkiye'de son yıllarda yapılan reformlar söz konusu olsa da, uzun zamandır kollektif belleklere yerleşmiş olan Türk imajı ve algısının, müzakere süreçleri sonuçlanmış olsa dahi ulusal onay süreci içinde sorun yaratacağı fikri ise bir diğer bulgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, bu araştırmanın üçüncü bulgusu Türkiye'nin kendi öz kimliğiyle birlikte AB içinde hazmedilmesi gerektiğidir. Son olarak kimlik ve kültür tartışmalarının, AB'de bitmiş bir süreç olmadığına ve halen inşa edildiğine dair bir olgudan bahsedilme edildiğinden bahsedilmektedir. Bu sonuçlara göre "iletişim" faktörünün önemi vurgulanarak üyelik sürecinde Türkiye'nin Avrupa halklarıyla iyi bir iletişime geçmesi gerekliliği vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler : Türkiye, Kimlik, Ötekilik, Avrupalılaşma

Avrupalı kimliğiAvrupalılaşmaKimlik+4
Mehmet Hemşinlioğlu
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye-Rusya ilişkilerinin enerji politikaları bağlamında incelenmesi (1991-2016)

Enerji kaynakları üretimin en önemli girdisi, insanoğlunun hayatını sürdürebilmesinin en temel ihtiyacı ve dünyadaki ekonomik sistemin adeta kanı mahiyetindedir. Ülkelerin kalkınmasında enerji en önemli unsur olmasının yanında, stratejik niteliği sebebiyle zengin enerji rezervlerine sahip devletler tarafından bu özellik, diplomaside diğer devletlere karşı baskı aracı olarak kullanılır. Aynı zamanda tarih boyunca dönemin teknolojisine göre kullanılan enerji kaynaklarını elde etmek ve bunları kaynak coğrafyasından tüketici ülkelere ulaştırmak için kullanılan güzergahları kontrol altında tutabilmek, dünya çapında hükmedebilmenin en önemli koşulu olmuştur. Jeopolitik kavramı 1916 yılında ilk kez dile getirilmiş olup, en yalın ifadesiyle coğrafi etkenler göz önüne alınarak devletler tarafından geliştirilen politika bilimi olarak tanımlanmıştır. Günümüze kadar ortaya atılan bir çok jeopolitik teoride, tüm dünyaya hakim olmak maksadıyla hangi coğrafi alanların denetim altında bulundurulması gerektiği ifade edilmiştir. Özellikle klasik jeopolitik teorilerde enerji kaynaklarının bulunduğu coğrafya ve o bölgelere giden rotaların bu teorilerin önemli gördüğü bölgelerin üzerinde yer alması oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca çoğu jeopolitik teoride, zengin yeraltı enerji kaynakları rezervlerine sahip Avrasya kıtasının kontrol altında tutulmasına yönelik stratejik hedefin ne olması gerektiği belirlenmeye çalışılmıştır. Asya ve Avrupa kıtalarında toprakları bulunan Türkiye ve Rusya'nın hem coğrafi hem de kültürel düzlemde klasik birer Avrasya ülkeleri olarak ilişkileri her geçen gün gelişmiştir. Bu çalışmada, ekonomisi petrol ve doğal gaz satışlarından elde edilen gelirlere bağlı olan Rusya ile ekonomik büyümesine paralel enerji ihtiyacı açısından dünyanın en dinamik enerji ekonomileri arasında yer alan Türkiye arasındaki ilişkiler Avrasya jeopolitiği ve enerji politikaları çerçevesinde incelenmeye çalışılmıştır.

Enerji güvenliğiEnerji kaynaklarıEnerji politikaları+3
Can Telemeci
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Göç sorunu bağlamında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri

Bu çalışmada, göç hareketlerinin Türkiye ve Avrupa Birliği üzerindeki etkileri anlatılmıştır. Türkiye ve Avrupa Birliği arasında yasa dışı göç hareketlerinin olumsuz etkilerinden kurtulmak için yapılan çalışmalara değinilmiştir. Yasa dışı göçü engellemek için Türkiye ve AB arasındaki işbirliğinin önemi vurgulanmıştır. Son zamanlarda artan göç hareketleri, Türkiye ve AB arasında bir sorun haline gelmiştir. Çalışmanın anlatımında, gerekli bilgiler toplanmış ve tümevarımsal yöntemi kullanılmıştır. Buna göre, Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki işbirliği geliştirilerek, göç hareketlerini kontrol altına almak mümkündür. Çalışmanın sonuçlarına göre; göç hareketleri kontrol altına alınmadığı sürece Türkiye ve AB içindeki toplumsal dengeyi tehdit etmeye devam edecektir. Buna ek olarak, Türkiye ve Avrupa Birliği bu konuda ortak hareket edemezse, yasa dışı göç oranları artmaya devam edecektir.

Avrupa BirliğiGöçlerTürkiye+4
Onur Yağcıoğlu
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00

Other supervisors