Theses supervised by Doç. Dr. Mendane Saka
19 theses · Başkent University
Menopoza girmiş kadınların beslenme durumları ile fiziksel aktivite ve beslenme bilgi düzeylerinin belirlenmesi
Menstruasyonun bitişi olarak kabul edilen menopoz; kadınların hormonal, fizyolojik ve psikolojik değişiklikler yaşadığı bir dönemdir. Bu çalışma yaşları 45-80 yıl arasında olan 100 menopoz tanısı almış kadın üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin beslenme alışkanlıkları, beslenme bilgi düzeyleri, antropometrik ölçümleri, biyoelektriksel impedans analizi ile vücut bileşimleri, besin tüketim durumları ve fiziksel aktivite düzeyleri saptanmıştır. Beslenme bilgi düzeyini belirlemek amacıyla bireylere 20 soru sorulmuştur. Beslenme bilgi puanı 16-20 arasında olanlar iyi, 10-15 arasında olanlar orta, 10?un altında olanlar ise kötü olarak değerlendirilmiştir. Bireylerin menopoz öncesi ağırlık ortalamaları 62.5±9.00 kg, şu anki ağırlık ortalamaları 71.9±11.02 kg olarak belirlenmiş ve aradaki farklılık istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Beden Kütle İndeks (BKİ) ortalaması 28.6±4.16 kg/m2, bel çevresi ortalaması 87.3±7.61 cm, kalça çevresi ortalaması 106.0±7.88 cm, bel/kalça oranı ise 0.8±0.49 cm olarak belirlenmiştir. Vücut yağ oranı ortalama %36.6±4.18, yağsız vücut kütlesi 44.5±6.47 kg, vücut su oranı %45.1±3.67 olarak saptanmıştır. Menopoz dönemi süresince bireylerin %63?ünde en yaygın semptom sıcak basmasıdır. Menopoz süresi ile menopoza ilişkin semptomlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlenememiştir. Bireylerin menopoz süresi ile antropometrik ölçümleri ve vücut analizi arasındaki ilişki incelendiğinde sadece vücut su oranı ile menopoz süresi arasında önemli negatif bir ilişki saptanmıştır (r=-0.210, p=0.036). Sigara ve alkol kullanma alışkanlıkları olan ve olmayan bireylerde menopoz yaş ortalamaları arasında istatistiksel yönden anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Fiziksel aktivite yapan ve yapmayan bireylerin menopoz yaş ortalamaları ile menopoz döneminde yaşadığı semptomlar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Fiziksel aktivite yapan ve yapmayan bireylerin BKİ grupları arasındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Çalışmaya katılan bireylerin %44?nün düzenli öğün tüketmediği ve sıklıkla öğle öğününü atladıkları (%37) saptanmıştır. Bireylerin beslenme bilgi puanlarının ortalaması 17.4±1.93?dür ve %86?sının beslenme bilgi puanı 16-20 arasında, %14?ünün ise 10-15 arasında olduğu belirlenmiştir. Beslenme bilgi puanı 10?un altında olan birey bulunmamaktadır. Beslenme bilgi düzeyi 16-20 arasında olanların BKİ ortalaması 28.34±3.70, bilgi düzeyi 10-15 arasında olanların ise 30.28±6.24 olarak saptanmış ve iki ortalama arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p=0.000). Beslenme bilgi düzeyi arttıkça ara öğün tüketimi artmıştır (p=0.002), beslenme bilgi düzeyi arttıkça bel çevresi (p=0.006), BKİ (p=0.002), kalça çevresi (p=0.034), yağsız vücut kütlesi (p=0.002) ve vücut yağı (p=0.036) azalmıştır. Sonuç olarak, menopozlu kadınlarda beslenme bilgi düzeyi arttıkça antropometrik ölçümler ve vücut bileşiminde azalma belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Menopoz, beslenme bilgi puanı, BKİ, fiziksel aktivite, beslenme bilgi düzeyi
Migrenli hastaların beslenme durumları ile antropometrik ölçümlerinin belirlenmesi
Bu çalışma migren hastalarının beslenme durumu ile antropometrik ölçümlerinin ve kan biyokimyasal bulguları arasındaki ilişkiyi incelemek amacı ile yapılmıştır. Çalışma Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniği'ne Mart 2013–Haziran 2013 tarihleri arasında başvuran 18-66 yıl arası 60 (51 kadın, 9 erkek) migren hastalığı olan birey üzerinde yapılmıştır. Bireylerin kişisel özellikleri, genel sağlık bilgileri ve beslenme alışkanlıkları sorgulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış, bazı biyokimyasal parametreleri analiz edilmiş ve fiziksel aktivite durumları belirlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin %40.0'ı sigara, %21.7'si alkol kullanmaktadır. Bireylerin %66.7'si 3 ana öğün tüketmektedir. Çalışmaya katılan bireylerin %31.7'si hafif şişman, %18.3'ü şişmandır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş, BKİ, vücut ağırlığı, boy, bel çevresi, kalça çevresi ve bel kalça oranı ortalaması sırasıyla 39.2±11.79 yıl, 25.73±5.31 kg/m2, 68.53±14.16 kg, 163±0.06 cm, 85.87±13.46 cm, 102.9±12.36 cm ve 0.83±0.08 olarak belirlenmiştir. Çalışmaya katılan migren hastalarının %78.3'ü (n=47) auralı migren, %21.7'si (n=13) aurasız migren türüne sahiptir. Auralı hastalarda aurasız hastalara göre kalça çevresi ortalaması daha fazladır (p<0.05). Ancak istatistiksel açıdan anlamlı bir farkın olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Atak dönemlerinde bulantı, baş dönmesi, baş ağrısı ve görme bozukluğu auralı hastalarda aurasız hastalara göre %95 güven aralığında istatistiksel açıdan anlamlı derece yüksek tespit edilmiştir (p<0.05). Stres, güçlü kokular ve hava değişikliği auralı migren hastalarında aurasız migren hastalarına göre anlamlı derecede tetikleyici faktör olarak belirlenmiştir (p<0.05). Migren türleri ve haftalık atak sayıları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Domates tüketim miktarları aurasız hastalarda 133.3±96.82 g, auralı hastalarda ortalama 86±32.3 g olarak belirlenmiştir. Aurasız hastaların auralı hastalara oranla tükettikleri domates miktarının daha fazla olduğu istatistiksel açıdan %95 güven aralığında anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Çay tüketen hastaların tüketmeyenlere göre auralı olma riski aurasız olma riskinden ortalama 0.27 kat daha fazladır. %95 güven aralığında bu risk 22.7 kata kadar çıkmaktadır (OR=4.7 [%95 CI 1.0-22.7], p=0.037). Hastaların magnezyum düzeylerine bakıldığında auralı bireylerde 2.0±0.17 mg/dl, aurasız bireylerde 1.7±0.04 mg/dl olarak belirlenmiştir. İstatistiksel olarak %95 güven aralığında aurasız bireylerin auralı bireylere göre daha düşük magnezyum seviyeleri vardır (p<0.05). Çalışmaya katılan bireylerin %56.7'si yetersiz enerji, %50'si fazla protein ve %100'ü yetersiz lif almaktadır. Auralı migren hastalarının enerji alım ortalaması 1643±662.02 kkal/gün, enerji harcamaları ortalaması 2125.2±316.24 kkal/gün'dür. Aurasız migren hastalarının enerji alım ortalaması 1791.2±539.48 kkal/gün, enerji harcamaları ortalaması 2122.3±387.01 kkal/gün'dür. Auralı ve aurasız migren türlerinin enerji alımları ve enerji harcamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0.05). Sonuç olarak auralı ve aurasız migrende stres, hava değişikliği ve güçlü kokular en önemli tetikleyici faktördür. Obez bireylerde migren sıklığı ve migren türleri arasında fark görülmese de yüksek olduğu bilinmektedir. Anahtar kelimeler: migren, baş ağrısı, beslenme, tetikleyen besinler, antropometrik ölçümler
Kadınlarda ağırlık yönetiminin yeme tutum davranışı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma hafif şişman ve obez kadınlarda ağırlık yönetiminin bireylerin yeme tutum davranışları üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışma İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Diyet Polikliniği'nde Aralık 2013- Şubat 2014 tarihleri arasında 19-64 yaş arasında hafif şişman ya da obez olan 50 kadın bireyle gerçekleşmiştir. Bireylerin ilk görüşmede; demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları sorgulanmış, antropometrik ölçümleri alınmış, fiziksel aktivite düzeyleri belirlenmiş ve yeme tutum davranış testi olarak 3 ayrı yeme tutumunun (kısıtlayıcı yeme, duygusal yeme, dışsal yeme) değerlendirildiği Hollanda yeme davranış testi (DEBQ) uygulanmıştır. İlk görüşme sonrasında bireylere kendilerine özgü zayıflama diyet programı geliştirilmiş ve beslenme eğitimi verilmiştir. 12 hafta sonunda bireylerin vücut ağırlık ve antropometrik ölçüm değişimleri kaydedilmiş ve bireylerin yeme tutum davranışlarında meydana gelebilecek değişikliği belirlemek için Hollanda yeme davranış testi tekrar uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 37.8 ± 11.4 yıl olarak belirlenmiştir. Bireylerin diyet programına başlamadan önce ortalama vücut ağırlığı 92,5±17,55 kg, beden kitle indeksi ise 34.6 ± 5,9 kg/m2'dir. 12 haftalık diyet programı sonunda ortalama vücut ağırlığı 85.3± 16.8 kg'a beden kitle indeksi ortalaması 32 ± 5,82 kg/m2'ye düşmüştür. Antropometrik ölçümlerde meydana gelen bütün değişiklikler istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin %80'i daha önce en az bir kez zayıflama diyeti uygulamıştır. Bireylerin daha önce yapmış oldukları diyet sayısı ile başlangıç duygusal skor ve dışsal skor arasında pozitif ilişkiler saptanmış ve istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Başlangıç kısıtlayıcı skor ve diyet yapma sayısı arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Bireylerin geçmiş diyet deneyimleri esnasında ailelerinin destek olup olmaması durumu ile başlangıç DEBQ skorları karşılaştırılmış ve ailesi tarafından diyet esnasında destek görmeyenlerin duygusal yeme skoru ve dışsal yeme skoru destek alanlardan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin enerji ve makrobesin öğesi tüketim miktarlarıyla DEBQ skorları analiz edilmiştir. Bireylerin hem başlangıç hem de 12 hafta süresince uyguladıkları zayıflama programı sonrasında diyetle aldıkları enerji ve makro besin öğeleri ile DEBQ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulnmamıştır (p>0.05). Bireylere zayıflama diyetine başlamadan önce ve 12 hafta sonunda uygulanan Hollanda yeme davranış testinin başlangıç ve son skor puan farkları ise istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak vücut ağırlık kaybı yeme tutum ve davranışlarında iyileşme sağlamaktadır.
Uyku süresi ile enerji harcaması ve besin alımı arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma bireylerin uyku süresi ile enerji harcaması ve besin alımı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu araştırma, Eylül 2013-Aralık 2013 tarihleri arasında İstanbul'da bulunan özel bir obezite kliniğe başvuran bireyler arasından rastgele seçilen yaşları 18-67 yıl arasında değişen 7'si erkek 87'si kadın olmak üzere toplam 94 birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin demografik özellikleri, genel ve beslenme alışkanlıkları, uyku düzeni ve süresi anket formu ile sorgulanmıştır. Uyku süresi kişilerin kendi beyanına dayalıdır. Bireylerin beslenme durumları 3 günlük besin tüketim kaydı ile alınmıştır. Enerji harcaması 24 saatlik fiziksel aktivite kayıt formu kullanılarak hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 39.2±11.3 yıl, beden kütle indeksi ortalaması 34.3±6.68 kg/m2 ve ortalama uyku süresi 7.9±0.99 saat olarak belirlenmiştir. Bireylerin %20.1'i hafta içi gecede 6 ve 6 saatten az, %75.6'sı 7-8 saat ve %4.3'ü 8 saatten fazla uyuduğunu belirtirken, hafta sonu uyku süresi incelendiğinde, bireylerin %13.8'inin gecede 6 ve 6 saatten az, %61.7'sinin 7-8 saat ve %24.5'inin 8 saatten fazla uyuduğu görülmüştür. Uyku süresi ile enerji ve besin öğeleri alımı değerlendirildiğinde, bireylerin hafta içi ve hafta sonu uyku süresi ile enerji ve besin öğeleri arasında anlamlı bir farlılık bulunmamıştır (p>0.05). Ortalama uyku süresine göre değerlendirme yapıldığında, hafta içi ve hafta sonu uyku süresi ile enerji ve yağ alımı arasında negatif ilişki eğilimi saptanmış ancak farklılık anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Bireylerin hafta içi ve hafta sonu uyku sürelerine göre bazal metabolizma hızı (BMH), toplam enerji harcaması (TEH) ve fiziksel aktivite düzeyi (PAL) değerlendirilmiş ancak istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05).Ortalama uyku sürelerine göre incelendiğinde, hafta sonu uyku süresi ile BMH ve PAL arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur (Sırasıyla; r=0.225, r=0.223, p<0.05). Sonuç olarak, uyku sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır ve son yıllarda uyku süresinin kısalmasına paralel olarak artan obezite ve diyabet prevalansı dikkat çekici olmuştur. Bir çok çalışma optimum uyku süresi ile sağlık arasındaki ilişkiye işaret etmektedir.
Enteral glutamin ve arjinin desteğinin sıçanlarda lipopolisakkarit ile oluşturulan sepsise etkisi
Sepsis, kritik hastalarda en yaygın ölüm sebebidir. Mekanizmaları kesin olarak bilinmemekle beraber, sepsise bağlı çoklu organ yetmezliği sendromunun mitokondriyal disfonksiyona neden olabileceği düşünülmektedir. Spesifik besin öğelerinin klinik ve laboratuar çalışmalarında immunolojik ve enflamatuvar cevabı düzenleyebildikleri gösterilmiştir. Glutamin ve arjinin amino asitlerinin, büyüme, doku onarımı, hücre yenilenmesi ve kollajen sentezinde önemli rolleri vardır. Sepsiste kaslardaki glutamin depoları hızlıca tükenmektedir ve belirgin glutamin eksikliğinin yoğun bakım hastalarında morbiditeyi arttırdığı bilinmektedir. Arjinin de anabolik hormon salınımında, immun fonksiyonun desteklenmesinde, amonyak detoksifikasyonunda ve yara iyileşmesinde rolü olan bir amino asittir. Ancak hafif sepsiste hastaların arjinin desteğinden fayda gördükleri, ileri sepsis vakalarında ise mortalitenin arttığı vurgulanmaktadır. Kritik hastalarda immunomodülatör besin öğesi içeren diyetlerin kullanımının, mortaliteyi etkilemediği sonucu ile beraber, genel kritik hasta popülasyonunda sepsis insidansını azalttığı gibi farklı sonuçlar bulunmaktadır. Bu çalışmada glutamin, arjinin ve glutamin ile arjinin kombinasyonu ile yapılan enteral desteğin lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan sepsise etkilerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmada 28 adet, ortalama ağırlıkları 300,2 g olan Sprague Dawley soyu erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar rastgele Glutamin, Arjinin, Glutamin+Arjinin ve Kontrol olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Glutamin grubuna 500 mg/kg/gün glutamin, Arjinin grubuna 500 mg/kg/gün arjinin, Glutamin + Arjinin grubuna 250 mg/kg/gün glutamin ve 250 mg/kg/gün arjinin toz formları sulandırılarak elde edilen süspansiyon orogastrik yoldan verilmiştir. 10 ardışık gün boyunca beslenen sıçanlara 10. gün sonunda 3 mg/kg dozunda LPS, interperitoneal yolla verilmiş, 24 saat sonrasında sakrifikasyon gerçekleştirilmiştir. Dekapitasyon sırasında sıçanların kanları alınmış, karaciğerleri çıkartılmıştır. CRP, IL-1β , IL-6, TNF-α, AST ve ALT düzeyleri ölçülmüş ve karaciğerleri histopatolojik olarak incelenmiştir. CRP düzeyleri, örneklerin tümünde negatif, IL-1β düzeyleri ise tüm örneklerde ölçülen yoğunluktaki en yüksek değer olarak saptandığından karşılaştırma yapılamamıştır. AST, ALT, IL-6 düzeyleri gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken, TNF-α düzeylerinde, Glutamin + Arjinin grubunda Kontrol grubuna göre anlamlı düşüklük saptanmıştır. Karaciğerin histopatolojik incelenmesi sonucu gözlenen apse odakları, hepatosit hasarı, kupffer hücre proliferasyonu ve portal enflamasyon varlığı ve şiddeti gruplar arasında karşılaştırılmış, tüm parametrelerin Kontrol grubunda diğer gruplara göre anlamlı derecede daha şiddetli olduğu saptanmıştır. Sonuçta arjinin ve glutamin amino asitlerinin hem tek başlarına hem de birlikte kullanımının, karaciğer hasarı ve enflamasyondan koruyucu etkileri olduğuna karar verilmiştir.
Tip 2 diyabeti olan ve olmayan bireylerin serum D vitamini, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri ile beslenme alışkanlıklarının karşılaştırılması
Bu çalışma, tip 2 diyabetik bireylerle sağlıklı bireylerin serum D vitamini, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri ile beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri, fiziksel aktivite düzeyleri ve bazı biyokimyasal bulgularını karşılaştırarak, tip 2 diyabet ile D vitamini, kalsiyum ve magnezyum arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Şubat-Mart 2014 tarihleri arasında Hakkari Devlet Hastanesi Dahiliye polikliniğine gelen, son 5 yıl içerisinde tip 2 diyabet tanısı almış 25-45 yaş arası, 51 tip 2 diyabetli (28 erkek, 23 kadın) ve 51 sağlıklı (20 erkek, 31 kadın) birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin kişisel özellikleri ve bazı beslenme alışkanlıkları anket formu ile sorgulanmıştır. Bireylerin beslenme durumları besin tüketim sıklığı formu ile belirlenmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış, bazı biyokimyasal parametreleri analiz edilmiş ve fiziksel aktivite durumları belirlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması tip 2 diyabetik bireylerde 39.2±2.0 yıl, sağlıklı bireylerde ise 33.0±5.0 yıldır. Çalışmaya katılan tip 2 diyabetik bireylerin BKI ve bel çevresi ölçümlerinin sağlıklı bireylere göre anlamlı oranda daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0.05). Tip 2 diyabetik ve sağlıklı bireylerin çoğunluğunun eksik serum D vitamini (sırasıyla %84.3'ü, %86.7'si), normal iyonize kalsiyum (%82.3'ü, %84.3'ü) ve normal magnezyum (%82.3'ü, %64.7'si) düzeylerine sahip oldukları bulunmuştur. Serum D vitamini düzeyleri ile serum kalsiyum (r=0.217, p=0.028) ve güneş ışığından yaralanma süreleri (r=0.333, p=0.001) arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur. Serum D vitamini, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri ile HOMA-IR arasında önemli ilişki bulanamamıştır. Çalışmaya katılan tip 2 diyabetik erkek bireylerin %10.7'sinin, sağlıklı erkek bireylerin %45.0'inin günlük kalsiyum alımlarının <1000 mg olduğu; tip 2 diyabetik kadın bireylerin ise %34.8'inin, sağlıklı kadın bireylerin ise %12.9'unun günlük kalsiyum alımının <1000 mg olduğu saptanmıştır. Günlük <1000 mg kalsiyum alan tip 2 diyabetik bireylerin günlük ≥1000 mg kalsiyum alan bireylere göre BKI ve bel çevresi ölçümlerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Hem tip 2 diyabetik hem de sağlıklı kadın bireyler arasında yetersiz magnezyum alan birey bulunmaz iken, tip 2 diyabetik erkek bireylerin %96.4'ünün, sağlıklı erkek bireylerin ise %86.7'sinin yeterli miktarda magnezyum aldığı görülmüştür. Bireylerin magnezyum alımı ile vücut ağırlığı (r=0.218, p=0.027) ve serum kalsiyum düzeyi (r=0.483, p=0.000) arasında pozitif anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak, serum D vitamini, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri ve diyetle alımı ile tip 2 diyabet ve insülin direnci arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır.
Fonksiyonel konstipasyonu olan yetişkin bireylerin beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, fonksiyonel konstipasyon tanısı alan yetişkin bireylerin beslenme durumlarının değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu Etik Kurul Kararı alındıktan sonraki 3 ay içerisinde, Bayındır Söğütözü Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran konstipasyon tanısı almış, 19-64 yaş arası, 59'u kadın, 26'sı erkek 85 hasta üzerinde yürütülmüştür. Hastaların demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyleri, dışkılama alışkanlıkları ve diyet posasına ilişkin bilgi düzeyleri anket formu ile sorgulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri anket formuna kaydedilmiştir. Bireylerin beslenme durumları besin tüketim sıklığı formu ve 3 günlük besin tüketim kaydı ile belirlenmiştir. Hastaların fiziksel aktivite düzeyleri 24 saatlik fiziksel aktivite formu ile saptanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 41.6±12.6 yıl, BKI ortalaması 25.5±4.42 kg/m2 olarak bulunmuştur. BKI ≥25 kg/m2 olan hasta sıklığı kadınlarda %44.1, erkeklerde %50.0'dir. Hastaların ortalama bel çevresi 85.7±13.73 cm'dir. Hastaların bel çevresine göre obezite sıklığı değerlendirildiğinde kadınların %10.2'si, erkeklerin %16.7'sinin artmış obezite riski; kadınların %39.0'u, erkeklerin %12.5'inin yüksek obezite riski altında olduğu görülmüştür. Hastaların günlük diyetle enerji tüketim ortalaması 1519.2±443.88 kkal'dir. Enerjinin makro besin öğeleri dağılımı incelendiğinde ortalama %45.5±7.12 karbonhidrat, %15.5±3.16 protein ve %38.7±7.26 yağdan geldiği belirlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin günlük posa tüketim miktarı ortalama 17.9±8.91 g'dır. Hastaların %71.8'inin günlük posa tüketimi yetersiz iken, %24.7'sinin posa tüketimi yeterlidir. Hastaların günlük su tüketim miktarları ortalama 1312.9±791.74 mL'dir. Hastaların posa bilgi düzeyleri değerlendirildiğinde %65.0'i sağlığın geliştirilmesi ve hastalıklardan korunmak için diyetle posa alımının gerekli olduğunu belirtirken, %50.0'si posanın dışkı kıvamı ve dışkılama sıklığını etkilediğini belirtmiştir. Hastaların %69.4'ü posa içeriği en yüksek besin olarak sebze ve meyveleri, %15.3'ü kurubaklagilleri seçmiş ve %17.6'sı ise posa içeriği en yüksek besini bilmediğini belirtmiştir. Hastaların vitamin ve mineral tüketimleri DRI önerilerine göre değerlendirildiğinde, özellikle folik asit, tiamin, niasin, B6 ve C vitaminleri ile potasyum, magnezyum, demir ve kalsiyum minerallerini yetersiz düzeyde aldıkları saptanmıştır. Hastaların meyve-sebze tüketim sıklığı değerlendirildiğinde, haftada 3-4 kez pişmiş sebze, 1-2 kez çiğ sebze (p<0.001) ve hergün meyve (p: 0.002) tükettikleri belirlenmiştir. Hastaların günlük ortalama pişmiş sebze tüketimleri 80.7±50.31 g (p>0,05), çiğ sebze tüketimleri 62.0±37.78 g (p<0.001), meyve tüketimleri ise 128.3±92.69 g'dır (p: 0.001). Hastaların %88.5'i beyaz ekmek tüketirken, %30.8'i kepek, çavdar, yulaf, tam tahıl vb. ekmek, %7.7'si kepekli makarna tüketmektedir. Kabuklu pirinç tüketen bir hasta vardır (%1.7). Hastaların diyetle posa alımı ile su tüketimleri (r: 0.278, p: 0.010), günlük enerji alımları (r:0.580, p<0.001) ve E, C, B6 vitaminleri, tiamin, riboflavin, niasin, folik asit, sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir, çinko ve bakır arasında pozitif yönde önemli bir ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak, konstipasyonu olan bireylerin diyet ile enerji, su, diyet posası, vitamin ve mineral alımı ile fiziksel aktivite düzeyleri düşüktür. Konstipasyonun önlenmesinde yeterli ve dengeli beslenme ile birlikte yaşam tarzı değişikliği ön plana çıkmaktadır.
Kanserli hastalarda hidroksi metil bütirat (HMB), glutamin ve arjinin kombinasyonu ile oral glutamin desteğinin beslenme durumu üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışma, kanserli hastalarda hidroksi metil bütirat (HMB), glutamin (GLN) ve arjinin (ARJ) kombinasyonu, sadece GLN ve standart enteral beslenme alan hastaların beslenme durumları, bazı biyokimyasal parametreleri ve antropometrik ölçümleri değerlendirilerek, karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya, Mayıs 2011-Aralık 2013 yılları arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beslenme Komitesi'ne başvurmuş; 28-74 yaş arası 47 HMB+GLN+ARJ karışımı (1.grup), 25-74 yaş arası 99 yalnız GLN içeren (2.grup) ve 37-74 yaş arası 54 standart enteral formül ile desteklenmiş (3.grup) kanserli hastalar dahil edilmiştir. Hastaların beslenme durumları nutrisyonel risk taraması (NRS-2002) skoru ile değerlendirilmiştir. Hastaların antropometrik ölçümleri alınmış ve bazı biyokimyasal parametreleri analiz edilmiştir. Bütün ölçümler tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki kez kaydedilmiştir. Hastaların hastanede kalış süreleri (1.grup: 15.8 gün, 2.grup: 18.4 gün, 3.grup: 17.4 gün) bakımından gruplar arası fark istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmada, en yüksek ölüm sıklığı 3.grupta (kontrol grubu) (%18.5) saptanmış ve gruplar arası fark önemli bulunmuştur (p<0.05). Hastaların tedavi öncesi ve sonrası vücut ağırlık farklarına bakıldığında; çoğunlukla 1. (%42.6) ve 2.grupta artmış (%70.7), 3.grupta azalmıştır (%70.4); gruplar arası fark önemli bulunmuştur (p<0.05). Hastaların tedavi sonrası beden kütle indeksi (BKİ) ve üst orta kol çevresi (ÜOKÇ) değerleri tedavi öncesine göre 1. ve 2.grupta daha yüksek, 3.grupta daha düşük; NRS-2002 skorları 1. ve 2.grupta daha düşük, 3.grupta daha yüksek olarak belirlenmiş ve aradaki fark önemli bulunmuştur (p<0.05). Tedavi öncesi ve sonrası BKİ ile ÜOKÇ değerleri arasında 1. ve 2.grupta pozitif yönlü ve önemli bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Tedavi sonrası ÜOKÇ ile NRS-2002 değerleri arasında sadece 1. grupta negatif yönlü ve önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Her üç grupta tedavi sonrası NRS-2002 ile serum albümin düzeyi arasında negatif yönlü ve önemli bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak; HMB, GLN, ARJ içermeyen standart enteral beslenme alan grupta hastanede kalış sürelerinin değişmediği fakat ölüm sıklıklarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. BKİ ile ÜOKÇ ve NRS-2002 ile serum albümin düzeyleri arasında önemli ilişkiler saptanmıştır. Kanserli hastalarda tek başına HMB ile glutamin kullanımının etkinliğini değerlendirecek randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Obez bireylerde ağırlık kaybı ile antropometrik ölçümler, bazı biyokimyasal bulgular ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma, obez bireylerde ağırlık kaybı ile antropometrik ölçümler, bazı biyokimyasal bulgular ve yaşam kalitesindeki değişimi belirlemek amacı ile yapılmıştır. Çalışma, Bozüyük Devlet Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği'ne Mart 2015- Mayıs 2015 tarihleri arasında başvuran 19-64 yaş arası obez 22 kadın birey ile gerçekleşmiştir. Bireylerin ilk görüşmede; demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları sorgulanmış, antropometrik ölçümleri alınmış, vücut bileşimleri ve fiziksel aktivite düzeyleri belirlenmiş, biyokimyasal parametreleri analiz edilmiş ve Short Form-36 (SF-36) yaşam kalitesi ölçeği uygulanmıştır. İlk görüşme sonrasında her bireye özgü ağırlık kaybı programı geliştirilmiş ve beslenme eğitimi verilmiştir. Çalışma süresince (6 hafta) bireylerin 2 haftada bir kontrollere gelmesi istenmiş ve bu kontrollerde vücut ağırlığı, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranlarındaki değişimler kaydedilmiştir. 6 hafta sonunda ise bireylerde ağırlık kaybının etkilerini belirlemek amacı ile bireylerin antropometrik ölçümleri, vücut bileşimleri ile birlikte biyokimyasal parametreleri ve SF-36 yaşam kalitesi ölçeği tekrarlanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 39.8±10.0 yıl olarak belirlenmiştir. Ağırlık kaybı öncesi bireylerin vücut ağırlığı ortalaması 89.8±18.4 kg, boy uzunluğu ortalaması 160.0±10.25 cm ve BKİ ortalaması ise 34.1±8.0 kg/m2 olarak saptanmıştır. Bireylerin %68.2'sinin ailelerinde şişman birey olduğu, %86.4'ünün düzenli olarak fiziksel aktivite yapmadığı belirlenmiştir. Bireylerin ağırlık kaybı sonrası vücut ağırlık ortalaması 89.8±18.4 kg'dan 84.5±17.3 kg'a istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş göstermiştir (p<0.001). Çalışma öncesi 34.1±8.0 kg/m2olan BKİ ortalaması ağırlık kaybı sonrasında 32.4±6.9 kg/m2'ye düşmüştür ve bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Ağırlık kaybı ile birlikte vücut bileşiminde (vücut yağ kütlesi, vücut yağ yüzdesi) diyet öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu saptanmıştır (p<0.001, p<0.01). Bireylere ilişkin biyokimyasal bulgular, ağırlık kaybı programı öncesi ve sonrasında karşılaştırıldığında serum trigliserit (113.0±110.0 mg/dl, 104.5±68.5 mg/dl), kolesterol (191.4±36.6 mg/dl'den 181.3±34.0 mg/dl) ve C-reaktif protein (4.7±7.3 mg/L den 3.05±6.9 mg/L) düzeylerindeki düşüşlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.01,p<0.05, p<0.01). Bireylerin diyet sonrasında yaşam kalitesindeki değişiklikler değerlendirildiğinde fiziksel sağlık özet skoru diyet sonrasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış göstermiştir (p<0.001). Ancak mental sağlık özet skorunda diyet öncesi ve sonrasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Çalışmada bireylerin yaşam kalitesi ile bazı parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bireylerin ağırlık kaybı öncesi fiziksel sağlık skoru ile ana öğün sayısı arasında pozitif, ara öğün sayısı ile ise negatif bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Ağırlık kaybı sonrasında ise fiziksel sağlık özet skoru ile ailedeki birey sayısı arasında negatif yönde (p<0.01), mental sağlık özet skoru ile ana öğün sayısı arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır (p<0.01).Bireylerin günlük aldıkları protein miktarı ile ağırlık kaybı arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır (p<0.01). Sonuç olarak obez bireylerde ağırlık kaybı ile bireylerin yaşam kalitesinde, antropometrik ölçümlerinde ve biyokimyasal parametrelerinde iyileşme sağlanmıştır.
Farklı glisemik indeksi olan ekmek çeşitlerinin Tip 2 diabetes mellituslu bireylerde glisemik kontrol ve kardiyometabolik risk faktörleri üzerine etkisi
Bu çalışma, Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda diyabetin tıbbi beslenme tedavi protokolü ile uyumlu diyetin bir bileşeni olarak verilen farklı glisemik indeksli ekmek tüketiminin antropometrik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma Dilovası Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniğine başvuran yaşları ortalama 40.29±6.81 yıl olup, BKI25 kg/m2 olan 24 Tip 2 diyabetli kadınlarla yürütülmüştür. Randomize olarak ikiye ayrılan hastalardan bir gruba tam tahıl taneli ekmek diğer gruba tam buğday unundan ekmek verilmiştir. Dört haftalık uygulama sürecinde her iki grubun beslenme programları başlangıç vücut ağırlığının %4-5'ni kaybedecek şekilde planlanmıştır. Her iki grubun makro besin ögeleri dağılımı enerjinin %45-65'i karbonhidrattan, %15-20'si proteinlerden, %25-35'i yağlardan olacak şekilde düzenlenmiştir. Glisemik yanıt oluşturan ekmek hariç tüm besinler her iki grup için de benzer şekilde önerilmiştir. Araştırmanın hem başında hem de 4.hafta sonunda hastaların besin tüketim durumları, tükettikleri besinlerin glisemik indeksleri, antropometrik ölçümleri (ağırlık, boy uzunluğu, bel çevresi vb.), vücut bileşimi (BIA ile vücut yağ ve yağsız doku miktarı) ve biyokimyasal analizleri (açlık kan şekeri, açlık insülini, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserit ve C reaktif Protein-CRP) yapılmıştır. Tam tahıl taneli ekmek tüketen grubun günlük ortalama glisemik indeks düzeyindeki azalma %33.459.72 iken; tam buğday unundan ekmek tüketen bireylerdeki azalma %21.795.97 olarak belirlenmiştir. Her iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.01). Çalışmanın başlangıcı ve sonunda vücut ağırlığı, BKI ve bel çevresindeki azalma her iki grupta da anlamlı olup, gruplararası fark önemli bulunmamıştır (p>0.05). Aynı zamanda glisemik indeksteki azalma ile bel çevresindeki azalma pozitif yönlü korelasyon göstermektedir (r=0.465; p=0.025). Tam tahıl ekmeği tüketen bireylerde HbA1c, tam buğday ekmeği tüketen bireylerde ise insülin ve HOMA-IR düzeyindeki azalmanın istatistiksel olarak önemli olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Serum glukoz, HDL, trigliserit ve kolesterol düzeylerindeki değişimler istatistiksel açıdan önemli bulunmamıştır (p>0.05). Farklı glisemik indeksli ekmeklerin Tip 2 diyabetli bireylerde glisemik kontrol üzerine etkisinin belirlenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Yaşlı erkek bireylerde beslenme durumu ve serum D vitamini düzeyi ile kas gücü ve kas kütlesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma, yaşlı erkek bireylerde beslenme durumu ve serum D vitamini düzeyi ile kas gücü ve kas kütlesi arasındaki ilişkiyi belirlemek amacı ile yapılmıştır. Çalışma, İstanbul Özel Maltepe Tıp Merkezi'ne Ağustos 2014-Nisan 2015 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzeri 75 sağlıklı erkek birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada bireylerin kişisel özellikleri, yaşam tarzı alışkanlıkları ve beslenme alışkanlıkları anket formu ile sorgulanmıştır. Bireylerin besin tüketim kayıtları, antropometrik ölçümleri alınmış, vücut kompozisyonları analiz edilmiş, fiziksel aktivite düzeyleri belirlenmiş, mini nütrisyonel değerlendirmeleri ile biyokimyasal analizleri yapılmıştır. Bireylerin ortalama yaşı 71.8 ± 6.17 yıl, vücut ağırlığı 77.9±14 kg, boy uzunluğu 167.7±6.8 cm, BKİ 27.7±4.5 kg/m2'dir. Bireylerin BKİ'ne göre %10.7'sinin zayıf, %34.6'sının normal, %54.7'sinin obez olduğu belirlenmiştir. Bireylerin bel çevresi ölçümlerine göre %82.6'sı risk veya yüksek risk grubundadır. Baldır çevresi ölçümüne göre bireylerin %18.7'si, üst orta kol çevresi ölçümüne göre ise %40.90'ı düşük grupta yer almaktadır. Bireylerin %68.0'i düzenli öğün tüketmektedir. Besinlerle aldıkları günlük ortalama enerji 2020±218.6 kkal, protein 0.96±0.25 g/kg, posa 25.5±8.76 g, kolesterol 311.6±156.4 mg, kalsiyum ise 927.2±280.7 mg'dır. Bireylerde malnütrisyon riski %4.0 olarak belirlenmiştir. Bireylerin yağsız vücut kütlesi ile günlük diyetleriyle aldıkları enerji ve protein arasında pozitif yönlü (r=0.744, p=0.000; r=0.332, p=0.004); vücut ağırlığı başına enerji ve vücut ağırlığı başına protein miktarı arasında negatif yönlü (r=-0.710, p=0.000; r=0.308, p=0.007) ilişkiler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Serum 25(OH)D düzeylerin ortalaması 21.9±11.7 ng/mL'dir ve bireylerin %16.0'sında yetersiz bulunmuştur. Bireylerin el kavrama gücü ortalama 32.3±5.1 kg'dır. El kavrama gücünün yaş gruplarına göre dağılımında Jamar'a göre yapılan karşılaştırmada anlamlı fark görülmektedir, p=0.000. Yaşlı Bireylerdeki Sarkopeni Üzerine Avrupa Çalışma Grubu; EWGSOP kriterlerine göre boy uzunluğu ile el kavrama gücü arasında negatif yönlü, ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (r=-0.288, p=0.012). EWGSOP kriterlerine göre el kavrama gücü ile vücut yağ kütlesi yüzdesi arasında pozitif yönlü ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (r=0.246, p=0.033). Serum 25(OH)D düzeyleri ile baldır çevresi arasında yapılan karşılaştırma da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.038). Sonuç olarak bu çalışmada yaş ilerledikçe kas gücünün azaldığı görülmüştür. Yaş ilerledikçe yağsız vücut kütlesinde azalma olduğu, kas gücünün yağsız vücut kütlesi, beslenme ve D vitamini düzeylerinden etkilendiği bilinmektedir. Ancak bu konunun daha iyi anlaşılması için başka çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
Polikistik over sendromu olan kadınlarda farklı diyet uygulamalarının vücut bileşimi ve bazı biyokimyasal bulgular üzerine etkisi
Bu çalışma, polikistik over sendromlu (PKOS) hastalarda farklı diyet örüntüsü içeren diyet uygulamalarının vücut bileşimi ve bazı biyokimyasal bulgular üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Mayıs 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında, endokrinolog /jinekolog tarafından yeni PKOS teşhisi alarak 'Moso Diyet ve Beslenme Danışmanlığı' merkezine başvuran, yaşları ortalama 30.0±3.0 yıl, Beden Kütle İndeksi (BKİ) 25-35 kg/m2 olan 20 kadın üzerinde yürütülmüştür. Düzenli fiziksel aktivite yapmayan, sadece oral antidiyabetik ilaç kullanan hastalar geliş sırasına göre randomize şekilde, normal proteinli diyet (NPD) ve yüksek proteinli diyet (YPD) olarak iki gruba ayrılmıştır. Bireylerin enerji gereksinmesi, düzeltilmiş ağırlık kullanılarak Harris Benedict denklemi ve fiziksel aktivite düzeylerine göre düzenlenmiştir. Altı haftalık diyet uygulama sürecinde her iki gruba makro besin ögesi dağılımı farklı olan diyetler verilmiştir. NPD olarak tanımlanan ilk gruba oral antidiyabetik ilaç + makro besin ögeleri dağılımı enerjinin %55'i karbonhidrat, %15'i protein, %30'u yağdan olacak şekilde zayıflama diyeti, YPD olaral tanımlanan ikinci gruba ise oral antidiyabetik ilaç + makro besin ögeleri dağılımı enerjinin %40'ı karbonhidrat, %30'u protein, %30'u yağdan oluşan zayıflama diyeti düzenlenmiştir. Altı hafta süre ile izlenen hastaların, çalışmanın başında ve sonunda biyokimyasal bulguları, antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonu ölçümleri yapılmıştır. Her iki grupta antropometrik ölçümlerdeki değişiklikler karşılaştırıldığında YPD uygulayan PKOS'lu hastalarda NPD uygulayan PKOS'lu hastalara göre ağırlık kaybı, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranı, boyun çevresi ve bel/boy oranındaki azalmaların istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Her iki diyetin vücut kompozisyonu üzerindeki etkileri karşılaştırıldığında; YPD diyetin, vücut kompozisyonu (vücut yağ oranı, vücut yağ kütlesi, gövde yağ oranı, gövde yağ kütlesi, viseral yağ miktarı) üzerinde daha etkin olduğu saptanmıştır (p<0.05). NPD ve YPD uygulayan tüm bireylerin biyokimyasal bulgularının (insülin direnci (HOMA-IR), HbA1C, insülin, açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli protein (LDL), yüksek dansiteli protein (HDL), trigliserit (TG), kolesterol, kan üre azotu (BUN), D vitamini, luteinleştirici hormon (LH), folikül stimüle edici hormon (FSH), östradiol, prolaktin, total testesteron, dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S)) fark ortalamaları değerlendirildiğinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, YPD'nin vücut kompozisyonu üzerinde daha etkin olduğu bununla birlikte farklı diyet örüntüsü içeren diyet uygulamalarının, kan bulguları üzerinde etkilerinin farklı olmadığı bulunmuştur.
Endokrin bozukluğu olan hastalarda dinlenme enerji harcamasının belirlenmesinde indirekt kalorimetri ile diğer enerji denklemlerinin karşılaştırılması
Bu çalışma, endokrinolojik hastalıklara sahip ayaktan tıbbi tedavi alan hastaların bazal enerji gereksinmelerinin hesaplanmasında kullanılan enerji denklemleri ile indirekt kalorimetri sonuçlarını karşılaştırarak bu hasta grubunun enerji gereksinmesinin belirlenmesinde en doğru sonucu veren denklemlerin belirlenmesi amacı ile yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2016-Şubat 2017 ayları arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrinoloji Bölüm'üne başvuran, 18-86 yaş arası, indirekt kalorimetre (IC) (COSMED, Fitmate GS) ile bazal enerji harcamaları ölçülen ve çalışmaya katılma konusunda gönüllü olan 150 hasta (%74 kadın, %26 erkek) üzerinde yapılmıştır. Bireylerin kişisel özellikleri ve yaşam tarzları anket formu ile sorgulanmıştır. Antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyon analizleri sorumlu sağlık teknisyeni tarafından ölçülmüş ve araştırmacı tarafından anket formuna kaydedilmiştir. Ayrıca bireylerin antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonları enerji denklemlerinde kullanılarak bireylerin bazal metabolik hızları 42 ayrı enerji denklemi ile hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %66'sı 18-64 yaş aralığında bulunurken, %34'ü 65 yaş ve üzerinde ve toplam yaş ortalaması ise 54.6±16.32 yıl'dır. Bu bireylerin %51.3'ü diyabet/insülin direncine, %37.3'ü hipertansiyona, %80.0'ı tiroid hastalıklarına, %26.7'si obeziteye, %10.0'ı kemik hastalıklarına, %60.0'ı dislipidemiye, %6.0'ı salgı bezi tümörlerine, %12.7'si üreme sistemi hastalıklarına ve %4.7'si hipoglisemiye sahiptir. Endokrin hastalığa sahip bireylerde IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda bazal metabolik hızın (BMH) belirlenmesinde Harris-Benedict (HB) 1984 denkleminin kullanımının en doğru sonuçları vereceği belirlenmiştir (p<0.05). Endokrin hastası erkek bireylerde IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda Sınıf içi Korelasyon Katsayısına (SKK) göre en yüksek uyuma sahip olup IC sonuçlarının %66.8'ini açıklayabilen Lazzer (BC) denkleminin kullanımı en doğru sonuçları vermiştir (p<0.05). Endokrin hastası kadın bireylerde ise istatistiksel açıdan yeterli uyuma sahip bir enerji denklemi tespit edilememiştir. Endokrin hastası bireylerde enerji denklemlerinin yetişkin ve yaşlı bireylerde kullanım doğrulukları farklılık göstermiştir. Endokrin hastası yetişkin bireylerde IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda Nelson (BC) ve Huang denklemlerinin en doğru sonuçları verecekleri belirlenmiştir (p<0.05). Endokrin hastası yaşlı bireylerde IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda HB 1984, HB 1919 ve De Lorenzo denklemlerinin kullanımının en doğru sonuçları vereceği belirlenmiştir (p<0.05). Beden Kütle İndeksine (BKİ) göre zayıf ve normal bireylerde regresyon analizi sonucunda IC ölçümünü %50'den fazla oranda açıklayabilen bir enerji denklemi belirlenememiştir. Benzer şekilde SKK'ya göre de zayıf ve normal bireylerde IC ile mükemmel veya yüksek derecede uyuma sahip enerji denklemi tespit edilememiştir. Hafif kilolu endokrin hastası bireylerde BEE'nin belirlenmesinde IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda Henry denkleminin en doğru sonuçları vereceği belirlenmiştir (p<0.05). Obez ve morbid obez bireylerde BEE'nin saptanmasında IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda Huang ve Japanese (Sadeleştirilmiş) denklemlerinin kullanılması en doğru sonuçları vermektedir (p<0.05). Sonuç olarak endokrin hastalıklara sahip bireylerde IC kullanımının mümkün olmadığı durumlarda bu denklemlerin kullanımının en doğru sonuçları verdiği fakat çalışmaya dahil edilen denklemlerin hiçbirinin IC yerine kullanılamayacağı belirlenmiştir. Bu popülasyonda IC yerine kullanılabilecek denklemlerin belirlenmesi için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Bazal metabolik hız, İndirekt kalorimetre, Enerji denklemleri, Endokrin hastalıklar Bu çalışma için Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından KA16/346 nolu ve 07.12.2016 tarihli 'Etik Kurul Onayı' alınmıştır.
Tip 2 diyabetli bireylerde diyetle iyot alımı, üriner iyot atımı ve tiroid fonksiyonları arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu araştırma Tip 2 diyabetli (T2DM) bireylerde diyetle iyot alımı, üriner iyot atımı ve tiroid fonksiyonları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışma, Mart-Haziran 2017 tarihleri arasında Ankara Atatürk Hastanesi Balgat Endotem Semt Polikliniği'ne başvuran 18-64 yaş arası 49 T2DM'li ve 49 sağlıklı birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylere demografik özellikleri, hastalık bilgileri, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivite durumlarına ilişkin bilgilerin yer aldığı anket formu uygulanmıştır. Bireylerin beslenme durumu bir günlük 24 saatlik besin tüketim kaydı ve iyottan zengin besinleri içeren besin tüketim sıklığı formu ile belirlenmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış, vücut kompoziyonu ölçülmüş ve biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan T2DM'li bireylerin yaş ortanca değeri 56.0 [53.0-61.0] yıl, kontrol grubunun ise 50.0 [49.0-55.0] yıl'dır. T2DM'li bireylerden 21 kişi (%42.9) erkek, 28 kişi (%57.1) kadın, kontrol grubundan ise 18 kişi (%36.7) erkek, 31 kişi (%63.3) kadındır. Diyabetli bireylerin %95.9'u, kontrol grubundaki bireylerin ise %98.0'ı iyotlu tuz kullanmaktadır. Gruplar arasında TSH, T3, T4, Anti-Tg ve Anti TPO değerleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Diyabetli bireylerin 24 saatlik besin tüketim kaydına göre iyot alımı (94.8 [76.0-112.0] µg) kontrol grubuna (137.1 [123.1-165.4] µg) göre anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0.05). Benzer şekilde diyabetli gruptaki bireylerin iyottan zengin besinlerin tüketim sıklığına göre aldığı iyot miktarı (93.1 [84.4-113.9] µg) kontrol grubundaki bireylere (140.2 [125.1-166.1] µg) göre anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Diyabetli grubun günlük iyotlu tuz tüketimi (5.75±2.12 g), kontrol grubundaki bireylere (8.02±2.76 g) göre anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0.05). Bireylerin üriner iyot atımı değerleri incelendiğinde diyabetli grubun üriner iyot atımı ortanca değeri 49.6 [36.3-57.0] µg/L, kontrol grubunun ise 91.5 [76.1-121.2] µg/L olarak belirlenmiştir ve gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Diyabetli bireylerin % 49.0'ında, orta derecede iyot yetersizliği saptanırken kontrol grubunda orta derece iyot yetersizliği olan birey bulunmamaktadır. Diyabetli bireylerin %38.8'inde, kontrol grubunun ise %55.1'inde hafif derecede iyot yetersizliği saptanmıştır ve aralarında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Gruplar arasında üriner iyot atımı ile tiroid fonksiyon testlerinden plazma T3, T4, TSH, Anti TPO ve Anti Tg düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Diyabetli grup (r=0.505, p=0.000) ve kontrol grubunun (r=0.458, p=0.001) üriner iyot atımı ile 24 saatlik besin tüketim kaydına göre alınan iyot miktarı arasında pozitif ilişki tespit edilmiştir. Diyabetli bireylerin (r=0.458, p=0.001) ve kontrol grubunun (r=0.522, p=0.000) iyottan zengin besin tüketim sıklığına göre alınan iyot miktarı ile üriner iyot atımı arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Diyabetli bireylerin üriner iyot atımı ile günlük su tüketim miktarı arasında pozitif ilişki saptanmıştır (r=0.336, p=0.018). Diyabetli grup (r=0.758, p=0.000) ve kontrol grubunun (r=0.374, p=0.008) üriner iyot atımı ile 24 saatlik besin tüketim kaydına göre tüketilen iyotlu tuz miktarı arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Her iki grupta da iyot yetersizliği gözlenmiş ancak diyabetli grubun diyetle iyot alımı ve üriner iyot atımının kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle diyabetli bireylerin beslenme tedavisi planlanırken iyot yetersizliği riskinin de göz önünde bulundurulmasının hastaların yaşam kalitesinin artırılması açısından gerekli olduğu düşünülmektedir.
Bir tekstil fabrikasında çalışan işçilerin beslenme durumlarının saptanması
Bu çalışma, tekstil fabrikasında çalışan işçilerin beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri, fiziksel aktivite düzeyleri, yaşam kaliteleri ve beslenme durumlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2016- Şubat 2017 tarihleri arasında Tokat ili Erbaa ilçesinde tekstil ürünleri üretimi yapan bir fabrikada gündüz çalışan 18-65 yaş arası 405 tekstil fabrikası işçisi (166 erkek, 239 kadın) üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri, fiziksel aktivite düzeyleri saptanmış ve WHO-8 EUROHIS Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır. Bireylerin besin tüketim düzeyleri 3 günlük besin tüketim kaydı yöntemi ile belirlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin %41'i erkek %59'u kadındır ve yaş ortalamaları 30.1±8.9 yıl olarak saptanmıştır. Bireylerin %84.4'ünün öğün atladığı ve en fazla (%44.7) atlanan öğünün sabah kahvaltısı olduğu saptanmıştır. BKİ ortalaması erkeklerde 24.3±3.8 kg/m2ve kadınlarda 25.7±5.9 kg/m2 olarak tespit edilmiştir. BKİ sınıflamasına göre, işçilerin %6.2'si zayıf, %47.4'ü normal, %29.6'sı hafif şişman, %16.8'i obez ve morbid obez olduğu saptanmıştır. Çalışmaya katılan erkeklerin günlük diyetleri ile ortalama 1804.9±326.4 kkal ve kadınların 1649.5±335.3 kkal enerji aldıkları tespit edilmiştir. Türkiye Beslenme Rehberine göre değerlendirildiğinde işçilerin günlük diyetlerinde ve işyerinde öğle öğününde tükettikleri enerjinin yetersiz olduğu saptanmıştır. Bireylerin günlük diyetlerinde tükettikleri ortalama yağ ve doymuş yağdan gelen enerji yüzdesinin önerilerin üzerinde olduğu belirlenmiştir. Diyetle günlük alınan mikro besin ögeleri ortalama miktarları TÜBER önerileri ile karşılaştırıldığında; işçilerin A vitamini, E vitamini, K vitamini, sodyum ve fosfor dışındaki vitamin ve mineralleri yetersiz tükettikleri saptanmıştır. İşçilerin işyerlerinde öğle öğününde makro ve mikro besin ögelerini yetersiz tükettikleri belirlenmiştir. Bireylerin yaşam kalitesini en fazla olumsuz etkileyen durum maddi yetersizliklerdir. İşçilere uygulanan WHO-8 EUROHIS Yaşam Kalite Ölçeği'ne göre en düşük ortalama puanı bireylerin ihtiyaçları için yeterli paraya sahip olma durumları (2.6±0.8) almıştır. Toplam gelir durumu (r=0.141, p=0.004) ve yağsız vücut kütlesi (r=0.106, p=0.035) ile toplam yaşam kalitesi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Günlük diyetle alınan enerji, protein, TDYA, DYA, B12 vitamini, piridoksin, kalsiyum, demir ve kırmızı et tüketimi ile yaşam kalitesi toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak tekstil fabrikasında çalışan işçilerin işyerlerinde ve günlük diyetlerinde yeterli ve dengeli beslenemedikleri belirlenmiştir. Bireylere sağlıklı yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıkları kazandırarak yaşam kalitelerinin artması sağlanmalıdır.
Yetişkin bireylerde diyetin glisemik indeks ve glisemik yükü ile insülin direnci arasındaki ilişki
Bu çalışma, insülin direnci olan bireylerin diyetlerinin glisemik indeks ve glisemik yükü ile bazı biyokimyasal parametreler ve antropometrik ölçümler arasındaki ilişkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Nisan-Ağustos 2017 tarihleri arasında, Kudret International Hospital Beslenme ve Diyet Polikliniği'ne başvuran, yeni insülin direnici tanısı almış (32 birey) ve herhangi bir sağlık sorunu olmayan (32 birey) 64 kişiden oluşmuştur. Çalışmaya katılan bireylerin 40'ı kadın, 24'ü erkektir. Bireylerin yaş ortalamaları insülin direnci olan grupta 42.6±13.2 yıl, kontrol grubunda 34.1±10.1 yıl'dir. Çalışmaya katılan bireylere yüzyüze görüşme ile anket formu uygulanarak, demografik özellikleri ile beslenme alışanlıkları belirlenmiştir. Ayrıca bireylerin antropometrik ölçümleri yapılmış ve bazı biyokimyasal bulguları belirlenmiştir. Tüm bireylerden yedi günlük besin tüketim kaydı ve fiziksel aktivite formu doldurmaları istenmiştir. Besin tüketim kaydı ile bireylerin günlük aldıkları enerji, makro ve mikro besin ögeleri ile diyetlerinin glisemik indeks ve yükü belirlenmiştir. Bazal metabolizma hızları Schofield kullanılarak hesaplanmış, vücut analizi için biyoelektrik impedans yöntemi ile çalışan cihaz kullanılmıştır. Çalışma sonucunda; kontrol grubunda olan bireylerin insülin direnci olan bireylere göre daha fazla ara öğün yaptıkları görülmüştür (p<0.05). Ağırlık, BKİ, bel çevresi, bel/kalça ve bel/boy oranı insülin direnci olan kadınlarda kontrol grubunda olanlara göre yüksek bulunmuştur (p<0.05). Tüm bireylerin ortalama BKİ değerleri insülin direnci olan bireylerde fazladır (p<0.05). BKİ, bel çevresi, bel/kalça ve bel/boy oranı sınıflandırmasına göre insülin direnci olan kadınların kontrol grubuna göre yüksek riskli grupta yer aldığı belirlenmiştir. Erkeklerde ise bu durum sadece BKİ için geçerlidir. Vücut yağ ağırlığı ve vücut yağ yüzdesi, insülin direnci olan kadınlarda, kontrol grubunda olanlara göre daha yüksektir (p<0.05). Beklendiği şekilde AKŞ, açlık insülin, HOMA-IR, HbA1c, HDL ve trigliserit düzeyleri gruplar arasında farklıdır (p<0.05). Bireylerin günlük makro besin ögeleri, vitamin-mineral tüketimleri ve fiziksel aktivite durumları bakımından gruplar arasında bir fark bulunmamıştır (p>0.05). İnsülin direnci olan bireylerin diyetlerinin ortalama glisemik indeks ve glisemik yükü, kontrol grubundan fazladır ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Glisemik indeksi >55 olup insülin direnci olanların BKİ, bel çevresi, bel/kalça ve bel/boy oranı kontrol grubundan daha yüksektir (p<0.05). Sonuç olarak; yüksek glisemik indeks ve glisemik yük, antropometrik özellikler üzerinden insülin direnci için risk faktörü olabilir. Düşük glisemik indeks ve glisemik yük içeren diyetler insülin direncinin önlemesi ve tedavisinde etkili olabilir.
İnfertilite tedavisi alan kadınların beslenme durumu ve yaşam tarzının embriyo kalitesine etkisi
Bu çalışma, infertilite tedavisi alan kadınların beslenme durumu, antropometrik ölçümleri, sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve fiziksel aktivite düzeyinin embriyo kalitesi ve gebelik sonucuna etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık-Şubat 2017 tarihleri arasında Özel Ankara Tüp Bebek Merkezine infertilite tedavisi için başvuran 18-49 yaş arası üreme çağında, kesin infertilite tanısı almış, yaş ortalaması 33.5±5.45 yıl olan 75 kadın birey ile yürütülmüştür. Çalışmada toplanan yumurta sayısı ve oluşan embriyo sayısının fazla olmasının gebelik sonucunu pozitif etkilediği belirlenmiştir (p= 0.007, p=0.032). Bireylerin sigara ve alkol kullanımı ile toplanan yumurta sayısı, oluşan embriyo sayısı, transfer ve gebelik durumu ile transfer edilen günlerdeki embriyo kaliteleri arasında önemli farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Yaş gruplarına göre bireylerin embriyo kalitesi değerlendirildiğinde embriyo kalitesinin yaştan etkilenmediği belirlenmiştir (p>0.05). Bireylerin vücut ağırlığı, Beden Kütle İndeksi (BKİ), bel çevresi, bel/boy oranı ve üst orta kol çevresi ile toplanan yumurta sayısı, oluşan embriyo sayısı, transfer ve gebelik durumu ve transfer edilen günlerdeki embriyo kaliteleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli değildir (p>0.05). Sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeğinin alt gruplarından kendini geliştirme, sağlık sorumluluğu, stres yönetimi arttıkça toplanan yumurta sayısı ve oluşan embriyo sayısının da arttığı belirlenmiş ancak istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Transferi gerçekleşenlerin gerçekleşmeyenlere göre egzersiz puanlarının daha yüksek olduğu (p=0.032), stres yönetimi ve sağlıklı yaşam puanını da olumlu etkilediği bulunmuştur. Bireylerin Hemoglobin, Hct ve TSH değerleri ile embriyo kalitesi arasındaki ilişki istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Fiziksel aktivite düzeyi arttıkça toplanan yumurta sayısı ve oluşan embriyo sayısının arttığı saptanmış fakat korelasyonlar küçük ve istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır. Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri ile transfer durumu ve gebelik sonucu arasında ilişki belirlenmemiştir (p>0.05). Bireylerin et ve ekmek grubu besinleri tüketimi arttıkça embriyo kalitesinin arttığı bulunmuştur (p=0.035, p=0.044). Bireylerin süt, sebze ve meyve grubu tüketimi ile embriyo kalitesi arasında negatif yönlü önemsiz bir ilişki belirlenmiştir (p>0.05). Makro besin alımı ile toplanan yumurta sayısı, oluşan embriyo sayısı arasındaki ilişki anlamlı değildir. Bitkisel protein alımı transfer durumunu ve gebelik oluşumunu pozitif etkilemiştir (p>0.05). Hayvansal protein alımının gebelik üzerinde negatif etkili olduğu bulunmuştur (p>0.05). Yağ alımının transfer durumu (p=0.024) ve gebelik oluşumunu pozitif etkilediği belirlenmiştir (p>0.05). Mikro besinlerinden tiamin, riboflavin, B6 vitamini, magnezyum, fosfor ve demir alımının transfer gerçekleşenlerde gerçekleşmeyenlere göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kafein tüketiminin toplanan yumurta sayısı, oluşan embriyo sayısı, transfer durumu ve embriyo kalitesini olumsuz etkilediği bulunmuştur (p>0.05). Sonuç olarak, infertilite tedavisi alan kadınların sağlıklı beslenme alışkanlıklarını uygulaması ve yaşam kalitelerinin artmasının gebelik şansını artıracağı düşünülmektedir.
Sıçanlarda farklı karbonhidrat örüntüsüne sahip diyetlerin davranış üzerine etkisinin incelenmesi
Düşük karbonhidratlı yüksek yağlı diyet tüketimi obezitenin yanı sıra anksiyete ve depresyon gibi duygusal bozukluklara neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışma, farklı karbonhidrat ve yağ örüntüsüne sahip diyetlerin sıçanların vücut ağırlığı, perirenal yağ miktarı, besin alımı, kan keton düzeyi ve davranış parametreleri üzerindeki etkisini belirlemek amacı ile planlanmıştır. Çalışmada 40 adet Wistar albino erkek sıçan kontrol (K), ılımlı karbonhidrat (IK), ılımlı düşük karbonhidrat (IDK) ve çok düşük karbonhidrat (ÇDK) içeren diyetlerle beslenmek üzere 4 gruba ayrılmıştır. Deney süresince günlük yem tüketim kaydı alınmış, haftalık ağırlık takibi yapılmış ve davranış analizleri yapılmış ve iki haftada bir kere kuyruk veninden kan keton düzeyi ölçülmüştür. Kontrol, ılımlı karbonhidrat, ılımlı düşük karbonhidrat ve çok düşük karbonhidrat içeren diyetlerle hafta süresince beslenen sıçanlarda başlangıca göre ağırlık artışı anlamlıdır (K grubu p˂0.05, IK p˂0.05, IDK p˂0.05, ÇDK p˂0.05). Sadece çok düşük karbonhidrat içeren diyetle beslenen sıçanların 21. ve 28. günde ağırlıkları kontrolden yüksektir (p˂0.05, p˂0.05). Çok düşük karbonhidrat grubunun β-hidroksibütirat düzeyi (BHB) 14. günde yükselmiş bu yükseklik 28.günde de devam etmiştir. Ilımlı düşük karbonhidrat grubunun BHB düzeyi ise 28. günde yükselmiştir. Kontrol ve ılımlı karbonhidrat gruplarının BHB düzeylerinde artış belirlenmemiştir. Çalışmanın başından 28. güne BHB düzeylerinin artışı ve artış oranının gruplar arası farkına bakıldığında IDK ve ÇDK grupları K ve IK grubundan anlam düzeyde yüksek bulunmuştur. Hareketsizlik süreleri (oturma ya da uzanma sırasında hareketin olmaması) 28. günde başlangıca göre K (p˂0.05), IK (p˂0.05), IDK grubunda (p˂0.05) artış gösterirken; ÇDK grubunda (p˃0.05) farklılık bulunmamıştır. Davranış parametreleri ile kan keton düzeyi arasında korelasyon bulunmamıştır (p˂0.05). Bu çalışma davranış ve keton düzeyi arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Wistar albino erkek sıçanlarda yağ:karbonhidra+protein 1.01 ve 0.4 olan diyetlerle BHB'in kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu gösterilmiştir. Yükselmiş kan keton düzeyine maruziyet süresinin davranış üzerine farklı etkileri olabileceği düşünülmektedir.
Lise öğrencileri ve ebeveynlerine verilen beslenme eğitiminin beslenme bilgi ve davranışları üzerine etkisinin belirlenmesi
Devran, B. Lise Öğrencileri ve Ebeveynlerine Verilen Beslenme Eğitiminin Beslenme Bilgi ve Davranışları Üzerine Etkisinin Belirlenmesi. Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beslenme veDiyetetik Doktora Tezi, Ankara, 2018. Bu araştırma, lise öğrencileri ve ebeveynlerine verilen beslenme eğitiminin öğrencilerin beslenme davranışları üzerindeki etkilerini belirlemek amacı ile planlanmıştır. Araştırma, Özel Hürriyet Koleji'nde 2017-2018 eğitim öğretim yılı ders dönemine kayıtlı 14-18 yaş arası lise 2. sınıf öğrencileri ve ebeveynleri üzerinde yürütülmüştür. Çalışmaya katılmayı kabul eden öğrenci ve ebeveynlere Ekim ve Kasım 2018 aylarında ayda iki kez olacak şekilde toplamda 4 kez sağlıklı beslenme konusunda eğitim verilmiştir. Eğitim süresi her eğitim seansında 20 dadika beslenme eğitimi, 40 dakika soru-cevap olacak şeklinde toplamda 60 dakikalık eğitimler şeklinde planlanmıştır. Eğitim konuları sağlıklı beslenme, adölesan beslenmesi ve sık konuşulan konular olarak belirlenmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden öğrenci ve ebeveynlerin, sosyo-demografik özellikleri, besin seçimi, beslenme alışkanlıkları, 3 günlük besin tüketim kayıtları, besin tüketim sıklıkları, fiziksel aktivite ve antropometrik ölçümlerini (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, bel/boy oranı, beden kütle indeksi) içeren anket formları eğitim öncesi, sonrası ve 2 ay bekleme süresi sonrası uygulanmıştır. Kız ve erkek öğrencilerin bel çevresi, erkek öğrencilerin BKİ değerleri, kız öğrencilerin bel/boy oranlarının 2 ay bekleme sonrasında arttığı saptanmıştır (p<0.05). Eğitim sonrası şişman erkek öğrenciler ile eğitim ve 2 ay bekleme sonrası kilolu ve şişman kız öğrencilerin oranının azaldığı saptanmıştır. Toplam enerjinin protein ve yağdan gelen oranları 2 ay bekleme sonrası artarken, karbonhidrattan gelen oranın azaldığı günlük kolesterol alımlarının eğitim ve 2 ay bekleme sonrası arttığı belirlenmiştir (p<0.05). Türkiye Beslenme Rehberi'ne göre günlük ortalama A, E, niasin, B12, C vitaminleri ile sodyum ve fosfor minerallerinin önerilerin üzerinde; tiamin, folat, vitaminleri ile potasyum, kalsiyum, magnezyum ve demir minerallerinin önerilerin altında alındığı saptanmıştır. Öğrencilerin eğitim ve 2 ay bekleme sonrası beslenme bilgi puan ortalaması (p<0.05) ile fiziksel aktivite düzeylerinin arttığı (p>0.05) saptanmıştır. Eğitime katılan ebeveynlerin çocuklarının ortalama karbonhidrat ve folat vitamin alımları 2 ay bekleme sonrası düştüğü, A vitamini alımının arttığı tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak; öğrencilere verilen beslenme eğitimi sonrasında beslenme bilgi düzeyinde anlamlı artış olduğu, ebeveynlere verilen beslenme eğitiminin çocukların besin seçimlerinde istenen etkiyi göstermediği bunun ise adölesan dönemde çocukların ailelerinden ziyade arkadaş ve sosyal çevrelerinden etkilendiği dolayısıyla beslenme ve fiziksel aktivite programlarına ebeveynlerin yanı sıra okul çevresinin de dahil olduğu sürekli programların uygulanmasının eğitimin etkili ve kalıcı olmasında önemli olduğu düşünülmektedir.