Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Ertuğrul
10 theses · Kırşehir Ahi Evran University
Türk ceza hukukunda meşru savunma
Bu çalışmada, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında meşru müdafaa olarak ifade ettiği 5237 sayılı yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanununun meşru savunma olarak Türkçeleştirdiği meşru savunma kurumu ve bu kurumla ilgili teori ve uygulamadan problem oluşturabilecek hususlar incelenmiş, ayrıca konuyla ilgili yargı kararları ve doktrindeki görüşler bütün yönleriyle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Meşru savunmanın oluşması için saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların varlığı gerekmektedir. Saldırıya ilişkin koşullar ise bir saldırının varlığı, saldırının haksız olması, saldırının kişiliğe ilişkin bir hakka yönelmiş olması ve saldırının halen var olmasıdır. Ayrıca saldırı somut olmalı ve saldırı ile savunma aynı anda olmalıdır. Muhtemel bir saldırıya karşı meşru müdafaa olamayacağı gibi sona ermiş bir saldırıya karşı da meşru müdafaa olmaz. Ancak, başlamamış ama başlaması muhakkak olan ve tekrarı beklenen durumlarda meşru savunma söz konusudur ve saldırı bitmemiş sayılır. Bazen olayda meşru savunmanın şartları mevcut olsa bile saldırı ve savunmadaki ölçü sınırı aşılabilmektedir. Bu açıdan haklar arasında ya da kullanılan araçlar yönünden oran yoksa meşru savunmadan söz edilemez. Eğer bu sınır maruz görülebilecek bir korku veya heyecandan ileri gelmişse kuralımızın istisnasıdır, kusurluluğu kaldırmaktadır. Oran şartı en çok malvarlığına yönelik saldırılarda önem kazanmaktadır. Kanunumuz malvarlığı da dahil olmak üzere her türlü hakka karşı meşru savunmayı kabul ettiğinden malvarlığına yönelik savunmalarda oran şartı büyük bir hassasiyetle irdelenmelidir.
Bütçe ve diğer değer yaratım mekanizmaları ile belediyelerin büyüyen ekonomik rolleri
Küresel sistem vurgusunun sıklıkla gündeme getirildiği, ekonomik ağların en küçük yönetim birimlerini teknolojik gelişmelerin getirileri ile etkileyebildiği günümüz dünyasında, ekonomik kalkınmanın ulusun yerel yönetsel birimleri ile birlikte gerçekleşebileceğine dair inanç güçlenmektedir. Dünyada ekonomik eğilimler kentleri ön plana çıkarırken Türkiye de bu eğilime dâhil olmaktadır. Türkiye'de yerel yönetimlerin, büyükşehir belediyelerinin öncülüğünde, ulusal kalkınmanın bütüncül bir eylemsellikle gerçekleşmesine katkı sağlayabilmeleri için politikalar geliştirilmektedir. Beş Yıllık Kalkınma Planları'nda sıklıkla yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adına politikalar geliştirilmiştir. Yerel yönetimlerin bütününe dair bilgi edinme hususunda, büyükşehir belediyeleri yerel yönetimlerin ekonomik rollerine dair güçlü veriler sunabilmektedir. Çünkü büyükşehirlerin hem ekonomik hizmet ağları oldukça geniş hem de şirketleşme potansiyelleri oldukça güçlü durumdadır. Büyükşehirler nüfus ve ekonomik güçleri ile devasa ekonomik ağlara katılabilmektedir. Yurt içi ve yurt dışı borçlanma yoluna giderek, büyük ekonomik kaynak ihtiyacı olan projeler hayata geçirmektedirler. Çalışmada yerel yönetimlerden yola çıkılarak, büyükşehirler özelinde Türkiye'de yerel yönetimlerin ekonomik büyüklüklerine dair, ilgili kurum yayınları ve hukuksal mevzuatın değerlendirilmesi yolu ile veri setleri oluşturulması ve bütüncül bir tablo sunulması hedeflenmektedir.
Türk Ceza Kanununda cinsel taciz suçu
İnsanın en temel hakları, kişisel haklarıdır, sonra siyasi hakları ve sosyal hakları gelir. Kişisel haklar arasında en değerlisi ise, yaşama hakkıdır. Yaşama hakkından sonra ise, kişilerin vücut dokunulmazlığı ve kişilerin manevi dokunulmazlığı hakları gelmektedir. Ulusal ve uluslararası metinleri koruma altına alınan bu hakları hukuken korumak için Ceza Kanunlarında suç tanımları düzenlenmiştir. Bunlar genellikle cinsel saldırı, cinsel istismar, işkence, eziyet ve yaralama suçlarıdır. Türk hukuk mevzuatında da paralel şekilde bu suç tanımları 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenmiş ve yaptırıma bağlanmıştır. İşte bu suç tanımlarından biri de, cinsel taciz suçudur. Kişilerin cinsel dokunulmazlığını koruyan suç tanımları arasında en hafif haksızlık muhtevasına sahip, cinsel taciz suçu aynı zamanda kişilerin manevi dokunulmazlık hakkını koruyan suç tanımlarındandır. Çünkü cinsel taciz suçunda bir dokunma söz konusu değildir. Başka bir ifadeyle, bir temas olmaksızın kişilerin cinsel bir davranışla mağdur edilmesi söz konusudur. Şu halde, cinsel taciz suçu mahiyeti itibariyle cinsel arzuların tatminine yönelik hareketlerle işlenmekte ve genellikle vücuda fiziki bir temas olmadan cinsel amaçlı söylenen sözlerle oluşmaktadır. Söz atma dışında cinsel taciz suçu; bir kişiye karşı cinsel bir davranışla ıslık çalmak, el kol hareketi yapmak, cinsel ilişki teklifinde bulunmak şeklindeki hareketlerle oluşabilmektedir. Bu suçun uygulamada ve teoride mevcut aksaklıkları tespit edilip, yeni öneriler getirmek ve yeni içtihatlara kapı açmak açısından çalışma büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Cinsel dokunulmazlık, suç, ceza
Türk Ceza Kanununda cinsel saldırı suçu
Toplumsal düzenin sağlanması ve adalet duygusunun zedelenmemesi için, o toplumda işlenen haksız fiillere belirli yaptırımlar uygulanmaktadır. Bu yaptırımlarla mağdurun tatmin olması sağlandığı gibi, faile ve fail adaylarına da korkutma ve caydırma mesajı verilmektedir. Bir suçun karşılığında uygulanacak ceza belirlenirken hem hukuka uygun hem de toplumsal vicdanın kabul göreceği bir ceza olmalıdır. Aksi takdirde, toplumsal düzen sağlanamamakta, adalet duygusu zedelenmekte hatta faillerin cezası toplum tarafından verilmek istenmektedir. Cinsel saldırı fiili de, sınırlarının belirlenmesi ve hukuka uygun bir cezaya hükmedilebilmesi açısından önem arz etmektedir. Bu belirlenme, devletin izlediği suç ve ceza siyasetiyle ve toplumun içinde bulunduğu dinamiklerle sağlanmalıdır. Cinsel saldırı suçlarının resmi istatistiklere göre, işlenme oranı belli bir seviyede iken, bu suçlara sessiz kalınan ve şikayeti engellenen vakıalar da eklenirse, işlenen suçlar arasında önemli bir yer teşkil edecektir. Bu fiillerin yaptırımı caydırıcı olursa, suçun mağdurları da sessiz kalmayıp güvenle adli mercilere ulaşacaklardır.
Türk Ceza Kanunu'nda çocukların cinsel istismarı suçu
Kişilerin en temel haklarından biri, onun vücut ve cinsel dokunulmazlığıdır. Devletlerce bu hak, anayasal seviyede düzenlenmektedir. Özellikle çocuklar için bu hakkın korunması ve bu hakka yönelik saldırıların bir yaptırımla cezalandırılabilmesi için ceza kanunlarında suç tanımları düzenlenmektedir. Çocukların cinsel istismarı suçu da, bu suç tanımlarından biridir. Bu suçun adil bir şekilde yaptırıma bağlanması, çocukların vücutlarının cinsel amaçlı fiillerden korunabilmesi, onların gelişimlerine yönelik her türlü tehlikeye karşı duyarlı bir adalet mekanizması ile sağlanabilecektir. Adalet Bakanlığı'nın yıllık yayımladığı güncel resmi veriler, işlenen suçlar arasında cinsel istismar suçunun oranının artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Buna bir şekilde adli mercilere iletilmeyen cinsel istismar vakaları da eklenirse gerçek rakamın daha çok yüksek olduğu görülecektir. İki farklı kanunla çocukların cinsel istismarı suçunu düzenleyen madde metninde düzenlemeler yapılmış, bu düzenlemelerle cinsel istismar suçu sınıflandırılmış ve yaptırımı artırılmıştır. Öğretide öngörülen hapis cezalarının artırılmasıyla caydırıcılığının sağlanamadığı ifade edilmektedir. Cezada caydırıcılığın sağlanması için yerinde ve etkin cezalar düşünülmelidir. Bu suç kapsamında izlenen suç ve ceza siyasetinin değiştirilmesi ve failin kısırlaştırılması gibi yeni argümanların ortaya koyulması gerekmektedir.
Türk ceza hukukunda eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi suçu
İnsanların en temel haklarından biri olarak kabul edilen eğitim ve öğretim hakkı, devlet tarafından sağlanması zorunlu olan temel haklardandır. Eğitim ve öğretim hakkının anayasal güvence altına alınarak ifası için bir takım yükümlülüklerin yerine getirilmesi gerekmektedir. Özellikle fırsat eşitliğinin ve eğitim olanaklarına erişimin kişilere sağlanması önem arz etmektedir. Bunun yanında devletin yetkili kurum ve kuruluşlarınca kişilerin eğitim ve öğretim özgürlüğünün sağlanması, Anayasadaki hükümler çerçevesinde zorunludur ve engellenemez bir haktır. Eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi durumunda ise, Türk Ceza Kanunu'nun 112. maddesi gereğince bir ceza yaptırımına hükmedilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, 1982 Anayasasında teminat altına alınan eğitim ve öğretim hakkının kavramsal çerçevesi, temel ilkeleri, tarihsel gelişimi ve Türk Ceza Kanununda tanımlanan suçun ceza hukuku açısından incelemesi yapılımış olup bu hakkın uygulanmasında yaşanan zorlukların tespiti ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Ayrıca tarafımızca seçilmiş bazı Yargıtay kararları incelenmiş ve söz konusu suçun teori ve uygulanması açısından belirli tespit ve sonuçlara ulaşılmıştır.
Türk Ceza Kanununda hakaret suçu
1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinde hakaret suçu düzenlenmiştir. Bu düzenlemeyle kişilerin manevi varlıkları özellikle onur, haysiyet ve şeref hakları teminat altına alınmıştır. Bu hak, ulusal ve uluslararası metinlerde kişisel haklardan biri olarak ifade edilmiştir. Nitekim 1982 Anayasası'nın 17. maddesinin 1. fıkrasında "kişilerin manevi varlıklarını koruma hakkı" olarak yaşama hakkından sonra düzenlenmiştir. Ulusal nitelikteki belgelerin yanında uluslararası nitelikteki belgeler ile de insanların şerefinin ve haysiyetinin koruma altına alınmış olduğu görülmektedir. Uluslararası nitelikteki belgelerin başında hiç şüphesiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde insanın onur, şeref ve haysiyetinin korunmasına yönelik hükümler bulunmaktadır. Doğrudan haysiyet ve şeref hakkı olarak Türk Ceza Mevzuatında bir düzenleme olmasa da, kişilerin manevi varlığı içerisinde "haysiyet" ve "şeref hakkı" kavramını değerlendirmek mümkündür. Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinin temel şekli dışında, hakaret suçu kapsamında özel düzenlemeler de mevcuttur. Kamu görevlisine ve Cumhurbaşkanına hakaret gibi özel suç tanımları da Türk Ceza Kanunu'nda bulunmaktadır. Ayrıca özel hukuk hükümleri ile de kişilerin onur, şeref ve haysiyetleri koruma altına alınmış olup kişilerin onur, şeref ve haysiyetlerinin ihlal edilmesi durumlarında tazminat sorumluluğu öngörülmüştür. Hakaret suçunun temel şeklinin şikâyete bağlı olması, öğretide bu suçun hafif suçlardan biri olduğu yorumuna neden olmuştur. Her ne kadar hakaret suçları, haksızlık muhtevası ağır olan suçlardan sayılmasa da, uygulama da adli mercileri en çok meşgul eden suç tiplerinden birisidir. Bunun nedeni, günümüzde kişilere yazılı, sözlü veya sosyal medyadan ulaşma imkânının kolay olması ve rahat işlenebilir olmasıdır. Bu çalışmanın amacı, bu suçta caydırıcılığı sağlamak, öğreti ve uygulamada eksik olarak ifade edilen hususları incelemek, tartışmak ve çözüm önerileri sunmaktır.
Türk Ceza Kanununda kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu
Kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu, insanların manevi varlığını, huzur ve sükûnet içerisinde hayat sürmesini teminat alan suç tanımıdır. Dolayısıyla bu suç tanımıyla hem kişilerin manevi varlıkları koruma altına alınmakta, hem de toplumsal düzenin korunmasında fayda sağlanmış olmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun 123. maddesinde, düzenlenen bu suç tanımı, seçimlik hareketlerle işlenmektedir. Telefon edilmesi, gürültü yapılması ya da aynı maksatla hukuka aykırı başka bir davranışla fiillerde bulunulması, söz konusu suçun seçimlik hareketlerini oluşturmaktadır. Hukuka aykırı başka bir davranışta bulunması ibareleri, suçta ve cezada kanunilik ilkesine ve belirlilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Başka bir ifadeyle bir suç tanımı yapılırken, yoruma açık bir şekilde genişletilmeye müsait olmamalı, suçun unsurları açık ve net olmalıdır. Bu şekilde kişilerin temel hak ve hürriyetleri güvence altına alınmış olmaktadır. Çalışmanın amacı, söz konusu suç tanımıyla ilgili ceza hukuku açısından değerlendirilmesinin yapılması ve teori ve uygulamada eleştiri konusu olan hususlara çözüm önerileri getirilmesidir. Bu yapılırken de öğretide yer alan düşüncelere ve yüksek mahkeme kararlarına yer verilmiştir.
Sosyolojik açıdan cezanın caydırıcılığı
Hukuk kurallarının genel amacı toplumsal düzen ve refahı sağlamaktır. Tüm hukuk sistemleri öncelikle bu amaca hizmet etmektedirler. Bu bağlamda ceza hukukunun temel işlevi toplumsal düzenin ihlal edilmesini suç olarak görmekte ve bu davranışlara karşın cezaları düzenlemek ve anlaşılır olmasını sağlamaktır. Belirli sosyal denetim mekanizmaları, tıpkı hukuk kuralları gibi toplumsal düzenin devamlılığını sağlamakta ve korumaktadır. Toplumdan bireyin beklediği sosyal fonksiyonlar ancak bu düzenin devamı ile sağlanabilmektedir. Bu düzen sayesinde bireylerin huzur ve refahından bahsedilebilir. Bu noktada hukuksal olarak önem arz eden suç ve ceza kavramlarının sosyoloji alanı içinde ne denli önemli olduğu görülmektedir. Bu açıdan yaklaşarak her iki bilim dalı açısından kavramsal çerçeve çizilmiş ve cezanın caydırıcılığı konusu hukuk ve sosyoloji penceresinden değerlendirilmiştir. Bunu yaparken ceza türleri ile ilgili farklı görüşler ele alınmıştır. Suç işleyenlerin suça yönelirken yegâne amaçlarının cezadan kaçmak olmadığını ise kuramlar kısmında açıklığa kavuşmuştur. Sonuç olarak; farklı dönemlerde cezanın caydırıcılığı ne kadar yüksek olursa olsun suçu tetikleyen unsurlar her bireyin hayatını idame ettirmesinde daha etkin ve baskın rol oynayabilmektedir. Örneğin; işsizlik parçalanmış aileden gelmek, ötekileştirilmek, suçlu bir çevreye maruz kalmak, ilgisiz geçmiş çocukluk hikâyeleri, genetik faktörler, inançsızlık, göç sonrası adaptasyon bozuklukları gibi sayılabilecek birçok faktör suçun temelini oluşturduğu düşünülmektedir. Nitekim suçluların ağır cezalandırıldığı dönemlerde dahi suçtan söz edilegelmiştir.
Türk devlet tarihinde milliyetçilik
Etnisite, milli kimlik ve milliyetçilik konuları sosyal bilimcilerin çok tartıştıkları ancak üzerlerinde pek de uzlaşıya varamadıkları kavramlar arasındadır. Etnisite ve milli kimlik gibi kavramların geçmişi eskilere kadar gitse de millet ve milliyetçilik kavramları daha modern terimlerdir. Bu çalışmada milli kültür ve milli şuurun tarihsel arka planı incelenmiş, tarihte Türk devletlerinin kuruluş süreçlerindeki milletleşme çabaları ile devletlerin milliyetçilik konusundaki tutum ve düşünce yapıları analiz edilerek modern dönemde ortaya çıkan bu mefhumların esasen tarihsel bir sürekliliğin sonucu olduğu ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın amacı, Türk milliyetçiliğinin farklı görünümlerini, Batı'da hâkim olan milliyetçilik kuramları açısından değerlendirmek ve diğer yandan kendine has özelliklerini tespit etmektir. Bu bağlamda çalışmada temel yöntem olarak tarihsel karşılaştırma kullanılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde dünyada milli kimliklerin ortaya çıkması, etnisite ile ilgili kavramlar, millet kavramı ve farklı milliyetçilik fikirlerinin ortaya çıkması ve gelişmesi ile ilgili veriler karşılaştırmalı tarihsel yöntem ile tartışılmaktadır. İkinci bölümde Türk kimliği ve Tük milliyetçiliği, Türk milletinin kökenleri, ortaya çıkması ve gelişmesi aynı yöntemle tartışılmaktadır. Son bölümde ise Türk milliyetçiliğinin türleri, ortaya çıkışları, gelişimi ve özellikle modern bir Türk devleti olarak Türkiye'ye siyasi etkileri örneklerle ortaya konulmuştur. Çalışmanın sonucunda kaynakların bir kısmında modern döneme has bir mefhum olarak ele alınan milliyetçiliğin çıkış noktaları itibarıyla kökeninin oldukça eskilere dayandığı ve kavramın icadından önce mefhumun kendisinin var olduğu Türk milleti bağlamında tespit edilmiştir. Özellikle Türklere en eski ait siyasi metinlerde Türklerin kendilerini gerek siyasi ve gerekse de kültürel varlıklarıyla müstakil bir millet olarak gördükleri ve bu müstakil varlıklarını sürdürmek iradesinde oldukları ortaya konulmuştur. Bu bağlamda özellikle Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda daha da ivme kazanan milliyetçi uygulamaların az ya da çok benzerlerine Türk tarihinde çeşitli dönemlerinde de rastlanıldığı görülmüştür.