Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Muhammet Raşit Aydın
10 theses · Sakarya University
Türkiye'de aile sağlığı merkezlerinde görev yapan aile hekimlerinin HPV enfeksiyonu ve HPV aşıları hakkında bilgi düzeyleri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: HPV enfeksiyonu, dünya genelinde yaygın görülen ve cinsel yolla bulaşan, özellikle serviks kanserine yol açabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmanın amacı, aile sağlığı merkezlerinde görev yapan aile hekimlerinin HPV enfeksiyonu ve aşılarıyla ilgili bilgi düzeylerini, tutumlarını ve davranışlarını değerlendirmektir. YÖNTEM: Bu tanımlayıcı ve kesitsel araştırma, 20-27 Eylül 2024 tarihleri arasında Türkiye geneli 1013 aile hekimi ile yapılmıştır. SPSS 28.0 programında tanımlayıcı istatistikler, bağımsız örneklem t-testi, ANOVA ve Ki-kare testleri kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 44,3±9,3 olup; %57,7'si erkektir. HPV enfeksiyonu ve aşılarına ilişkin bilgi düzeyinde, %60'ı bilgi sahibi olduğunu belirtirken, %20,2'si bu bilgiyi yeterli görmüştür. Kadın hastalıkları ve doğum rotasyonu yapmış olanların (p=0,013), çocuk sağlığı ve hastalıkları rotasyonu yapmış olanların (p=0,009) veya mezuniyet sonrası HPV enfeksiyonu ve aşılarına ilişkin eğitim almış bireylerin bilgi düzeyleri (p=0,000) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. HPV aşısı önermeme nedenleri arasında aşının yüksek maliyeti (%49,2) ve ulusal aşılama programında yer almaması (%45,5) öne çıkmıştır. Katılımcıların %84,9'u HPV aşısının ulusal aşılama programında yer alması gerektiğini düşünmektedir. SONUÇ: Bu araştırma, aile hekimlerinin HPV enfeksiyonu ve aşılara dair farkındalık seviyelerinin genellikle orta düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır. Kırsal bölgelerde çalışan hekimlerin bilgi düzeylerinin düşük olması, eğitim ve farkındalık çalışmalarının bu bölgelerde artırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. HPV aşısı önermeme nedenleri arasında aşının maliyeti, bilgi eksikliği, ulusal aşılama programında yer almaması ve hasta iletişiminde vakit yetersizliği yer almıştır. Araştırma bulguları, HPV enfeksiyonu ve aşıları hakkında aile hekimlerine yönelik standart ve yaygın eğitim programlarının geliştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Çocukluk dönemi aşılarını reddeden ailelerin kararlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi: Nitel bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Aşı reddi Türkiye'de ve dünya genelinde giderek artmaktadır. Çalışmamızın amacı aşı reddinde bulunan ailelerle görüşerek aşı reddinin nedenlerini ortaya çıkarmaktır. YÖNTEM: Bu çalışma niteliksel yöntemle yapılmış olup tanımlayıcı bir niteliktedir. Veriler, sosyo-demografik özellikleri sorgulayan sekiz ve aşı reddinde bulunan ailelerin düşüncelerini derinlemesine incelemeyi amaçlayan beş açık uçlu soru içeren yarı yapılandırılmış bir görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen görüşler, temalar ve kategoriler şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 16 kadın (%80), 4 erkek (%20) olmak üzere toplam 20 ebeveyn katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 32,55 ± 4,34 Standart Sapma (SS) yıldır. Araştırmamızda elde edilen veriler; "aşı güvenliği ve içerik endişeleri", "bilgi kaynakları ve algılar", "bireysel ve ailesel karar mekanizmaları" ve "toplumsal faktörler ve sosyal algılar" temaları altında toplanmıştır. SONUÇ: Aşı reddinin nedenlerinin belirlenmesi aşı reddi sayılarının azaltılmasında büyük önem taşımaktadır. Aileler aşıların yan etkileri ile ilgili sağlık otoriteleri tarafından bilgilendirilmeli, sosyal medya uygulamalarında doğruluğu ispatlanmış bilgiler paylaşılmalıdır. Ayrıca içeriği ailelere anlaşılır bir şekilde açıklanmış yerli aşıların bulunmasının aşı reddi sayılarının azaltılmasında önemli bir etken olabileceğini düşünmekteyiz.
Aile hekimlerinin gezici sağlık hizmetleri hakkındaki deneyim ve görüşlerinin değerlendirilmesi: Niteliksel bir çalışma
Türkiye'de 2010 yılından beri gezici sağlık hizmetleri, aile hekimleri tarafından birinci basamak sağlık hizmet sunumu şeklinde uygulanmaya başlamış ve sağlık erişiminde eşitlik için çalışılmıştır. Çalışmamızın amacı, bu hizmet sunulurken ortaya çıkan sorunları tespit etmek ve çözüm önerileri sunarak hizmetin kalitesini ve etkinliğini yükseltmektir. Araştırmamızda tanımlayıcı tipte niteliksel bir yöntem kullanılmıştır. Verilerimiz, sosyodemografik bilgiler içeren dokuz ve aile hekimlerinin gezici sağlık hizmeti hakkında görüş ve deneyimlerini derinlemesine incelemeyi amaçlayan dört açık uçlu soru içeren yarı yapılandırılmış bir görüşme formu kullanılarak elde edilmiştir. Derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak toplanan bu veriler, temalar ve kategoriler şeklinde değerlendirilmiştir. Çalışmamıza katılan toplam 16 aile hekiminin 9'u erkek (%56,2) ve 7'si kadındır (%43,8). Katılımcıların yaş ortalaması 37,37 ± 7,98 Standart Sapma (SS) yıldır. Araştırmamızda elde edilen veriler; '' altyapı ve lojistik sorunları'', '' etkinliği ve verimliliği'', '' hedef kitlesi'' ve '' çalışma koşulları ve motivasyon'' temaları altında incelenmiştir. Sağlık eşitliğini sağlamada gezici sağlık hizmetlerinin rolü büyüktür. Bu hizmetlerin başarısında güçlü iletişim, teknik altyapı, yerel yönetim desteği ve personelin çalışma koşulları belirleyici olmaktadır. Saha koşullarını bilen bir koordinasyon görevlisi, adil ve gerçekçi mali destek, çalışanlara psikososyal destek ve yapısal koruyucu önlemler ile hizmetin kalitesinin yükseltilebileceğini düşünüyoruz.
Sakarya ilindeki aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimlerinin hipertansiyon yönetimine genel yaklaşımlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ:Hipertansiyon, yüksek prevalansa sahip, çoğunlukla nonspesifik semptomlarla ve metabolik disfonksiyonlarla birlikte seyreden bir hastalıktır. Aile hekimleri, hipertansiyonun erken tanısı ve etkin yönetiminde önemli rol üstlenmektedir. Bu çalışmada; hipertansiyon yönetimi konusunda, Sakarya ilinde görev yapan aile hekimlerinin bilgi birikimini, bu birikimi etkileyebilecek etmenleri belirlemek ve hekimlerin bu konuda farkındalık düzeylerinin artırılması amaçlanmaktadır. YÖNTEM:1 Nisan - 30 Nisan 2025 tarihleri arasında Sakarya'da görev yapan 212 aile hekiminin katılımıyla kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışma yürütülmüştür. Veriler, 22 maddelik bir çevrimiçi anket kullanılarak toplanmış ve istatistiksel analize tabi tutulmuştur. BULGULAR:Katılımcıların %66,5'ini pratisyen hekimler, %17,5'ini aile hekimliği asistanları ve %16,0'ını aile hekimliği uzmanları oluşturmuştur. Hekimlerin çoğunun (%72) altı yıldan fazla deneyime sahip olduğu, yüksek sayıda (3000-4000) kayıtlı hastayı yönettiği ve kısıtlı muayene süresine (≤5 dakika) sahip olduğu görülmüştür. Hipertansiyon, en sık karşılaşılan kronik hastalık (%19,0) olarak bulunmuştur. Aile hekimliği uzmanlarının, pratisyen hekimler ve aile hekimliği asistanlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük sevk oranlarına sahip olduğu (p<0,05) ve klinik kılavuzları kullanma eğilimlerinin daha yüksek olduğu (p<0,001) tespit edilmiştir. SONUÇ:Çalışmamızda, aile hekimliği uzmanlarının hipertansiyon hastalarının tanı, takip ve tedavi süreçlerinde güncel ulusal ve uluslararası kılavuzlara uyum, hasta sevk oranları ve öz yeterlilik algısı açısından üstünlük gösterdiği saptanmıştır. Bu bulgular, hipertansiyon yönetim kalitesinin artırılmasında ve hasta sonuçlarının iyileştirilmesinde aile hekimliğinin merkezi rolünü ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, aile hekimliği disiplininin güçlendirilmesi, çalışma koşullarının optimize edilmesi ve sürekli mesleki gelişim programlarının yaygınlaştırılması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler:Aile hekimliği, birinci basamak sağlık hizmetleri, hipertansiyon, hipertansiyon yönetimi.
Sakarya ilindeki aile hekimlerinin ağrı yönetimine genel yaklaşımlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: 2010 yılı sonundan itibaren tüm Türkiye'de aile hekimliği sistemine geçilmiş ve birinci basamak sağlık hizmetleri aile hekimleri tarafından verilmeye başlanmıştır. Ağrının yönetimi, değerlendirmesi ve tedavisi sağlık hizmetlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışmamızın amacı da Sakarya ilindeki aile hekimlerinin ağrı yönetimi pratiklerini, tutumlarını, varsa çekincelerini, sorun alanlarını ve farklılıkları ortaya koymak, mevcut durumu tespit etmek ve bu konuda yapılacak iyileştirme çalışmalarına basamak oluşturarak yardımcı olmaktır. YÖNTEM: Çalışmamız 2 Ocak 2025 ile 1 Nisan 2025 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda yapılmıştır. Veri toplama aşamasında tarafımızca hazırlanan anket formları aile hekimlerine online olarak ulaştırılmıştır. Anketler aracılığı ile toplanan verilerin daha sonra SPSS programı kullanılarak istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır ve istatistiksel anlamlılık sınırı p<0,05 olarak belirlenmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza katılan hekimlerin %54,5'i aile hekimliği yaparken ağrı yönetimi ile ilgili bir eğitim almamıştır ve %82'si eğitim almak istemektedir. Ayrıca %83,6'si bilgi düzeyini kısmen yeterli bulmaktadır. Aile hekimleri bilgi kaynağı olarak en sık tıbbi kitapları kullanmaktadır. Hekimlerin çoğu ağrı skalası kullanmamaktadır. Aile hekimleri ağrı tedavisinde en çok ilaç tedavisini tercih etmektedir. Aile hekimleri sıklıkla oral analjeziyi tercih etmekte, intramuskuler tedaviyi bazen kullanmakta, opioid analjeziklerden ise kaçındıkları görülmüştür. SONUÇ: Ağrı yönetiminin öncelikle tıp fakültelerin eğitim müfredatında ağrı yönetimi ve ağrılı hastaya yaklaşım konularının yeniden revize edilmesi gerektiğini, eğitim içindeki yeri artırılması ve mezuniyet sonrası ilgili sağlık yöneticileri tarafından belli aralıklarla eğitim planlamalarının yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Ağrı skalası kullanımını arttırmak için gerekli düzenlemeler yapılmalı, ağrı yönetiminin daha uygun yapılabilmesi için aile hekimlerinin kullandıkları bilgi sistemlerinde ve fiziki şartlarında da gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, ağrı, analjezikler, ilaç tedavisi
Bariatrik cerrahi sonrası uyku kalitesinde değişiklikler ve depresyon: Preoperatif ve postoperatif dönemlerin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite, dünya genelinde hızla artan ve yaşam kalitesini düşüren önemli bir halk sağlığı sorunudur. Artmış yağ dokusu ve hormonal değişiklikler obez bireylerde uyku bozuklukları ve depresyon riskini artırmaktadır. Uyku kalitesi bozuldukça depresif belirtiler ağırlaşmakta, bu durum obeziteyle karşılıklı bir etkileşim oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki uyku kalitesi ve depresyon düzeylerindeki değişimleri karşılaştırarak bu iki değişken arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. YÖNTEM: Araştırmamız, 1 Kasım 2024 – 31 Temmuz 2025 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Cerrahisi Polikliniği'ne bariatrik cerrahi amacıyla başvuran 18 yaş ve üzeri toplam 47 katılımcı ile tamamlanmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından yüzyüze anket yöntemiyle toplanmış; demografik anket formu, Beck Depresyon Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ve Epworth Uykululuk Ölçeği kullanılmıştır. Analizler, SPSS v.27 istatistik programında yapılmıştır ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda bariatrik cerrahi sonrası dönemde katılımcıların uyku kalitesi ve depresyon düzeylerinde belirgin iyileşme saptanmıştır. Preoperatif dönemde hafif ve orta depresyon düzeyinde olan hastalar, postoperatif dönemde minimal düzeye gerilemiştir. Uyku kalitesi açısından değerlendirildiğinde, postoperatif dönemde katılımcıların %83'ünde iyi uyku kalitesi elde edilmiş, gündüz uykululuk düzeyleri de normal sınırlara inmiştir. Yeme bozukluğu oranı preoperatif dönemde %63,8 iken postoperatif dönemde %8,5'e düşmüş; yeme bozukluğu olan bireylerde depresyon ve gündüz uykululuk puanlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, uyku kalitesi kötü olan bireylerde depresyon skorlarının daha yüksek olduğu ve öznel uyku kalitesi arttıkça PUKİ puanlarının anlamlı biçimde azaldığı saptanmıştır. SONUÇ: Çalışmamızda, bariatrik cerrahinin obez bireylerde kilo kaybını sağlamanın yanında uyku kalitesi ve psikolojik iyilik halini de olumlu yönde etkilediği sonucuna varılmaktadır. Ayrıca, yeme bozukluğu varlığının depresyon ve gündüz uykululuğu ile ilişkili olması multidisipliner yaklaşımın gerekliliğini vurgulamaktadır. Bulgular, obezitenin yalnızca bireysel değil, genetik ve çevresel faktörlerle şekillenen bir süreç olduğunu ve aile odaklı stratejilerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimler: Bariatrik cerrahi, depresyon, obezite, uyku
Birinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarına başvuran hastalarda sağlık okuryazarlığı: Aile hekimliği üzerinden karşılaştırılması ve ilgili faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Sağlık okuryazarlığı, bireylerin sağlık bilgilerini anlayarak değerlendirebilme ve bu bilgileri sağlıklı yaşam kararlarında kullanabilme yeteneğidir. Sağlık okuryazarlığını etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Amacımız birinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarına başvuran hastaların sağlık okuryazarlığı düzeylerini karşılaştırmak, bu düzeyin sağlık hizmeti tercihleri üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Araştırmamız, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniği veya eğitim aile sağlığı merkezine başvuran 18 yaş ve üstü 500 kişi ile yürütülen kesitsel tipte ve tanımlayıcı bir araştırmadır. 1 Ekim 2024 ile 31 Mart 2025 tarihleri arasında yürütülen çalışmada veriler, yüz yüze görüşme ile yapılmıştır. Anketin birinci bölümünde 17 sorudan oluşan demografik anket formu, ikinci bölümde 32 sorudan oluşan TSOY-32 ölçeği yer almaktadır. Analizler için Windows için IBM SPSS Statistics, v. 26.0 (Armonk, NY: IBM) kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Tüm katılımcılarda eğitim ve gelir düzeyi yüksek olan, bekâr, çocuk sahibi olmayan, sağlık kurumu başvuru sayısı daha az olan, kronik hastalığı bulunmayan, öznel sağlık algısı iyi olan bireylerde ve sadece ASM grubu katılımcılarında il merkezinde yaşayanlarda anlamlı farklılık bulunmuş sağlık okuryazarlık düzeyi daha yüksek tespit edilmiştir. SONUÇ: Çalışmamız sağlık okuryazarlığını geliştirmek için çok boyutlu ve hedefe yönelik müdahalelerin gerekliliğini ortaya koymuştur. Özellikle yaşlı, düşük eğitim ve gelir düzeyine sahip, kronik hastalığı bulunan bireyler öncelikli hedef gruplar olmalıdır. Yerel kültüre uygun toplum temelli eğitim programları yaygınlaştırılmalıdır. Ekonomik destek mekanizmaları oluşturulmalı ve materyaller ücretsiz sunulmalıdır. Sağlık çalışanlarının danışmanlık becerileri güçlendirilerek bireylerin sağlık sistemini daha bilinçli kullanmaları sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, okuryazarlık, sağlık, sağlık hizmetleri
İnsülin kullanan ve kullanmayan Tip 2 diyabet hastalarının beslenme tutumları: Bir karşılaştırma çalışması
GİRİŞ VE AMAÇ: Tip 2 diyabet yönetiminde beslenme alışkanlıklarının rolü büyük öneme sahiptir. Çalışmamızda, tedavisinde insülin yer alan hastaların beslenme tutumlarının, yalnızca oral antidiyabetik ilaç kullanan hastalarla olan farklılıklarını belirlemek hedeflenmiştir. YÖNTEM: Araştırmamız, 1 Aralık 2024–1 Mayıs 2025 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin diyabet ve aile hekimliği poliklinikleri ile eğitim aile sağlığı merkezine başvuran 18 yaş ve üzeri 300 gönüllü Tip 2 diyabetli birey ile yürütülmüş, veriler araştırmacı tarafından yüz yüze anket yöntemiyle toplanmıştır. Çalışma tanımlayıcı tipte kesitsel olup, istatistiksel analizler SPSS 26.0 programıyla yapılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda insülin kullanan Tip 2 DM hastalarının SBİTÖ (Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği) toplam puanı 58,76 ± 18,29, insülin kullanmayanların ise 73,90 ± 15,29 olarak bulunmuş olup insülin kullanmayan Tip 2 DM hastalarının SBİTÖ toplam ve alt ölçek puanları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. İnsülin kullanan hastalarda hastalık süresi ve komplikasyon sıklığı daha yüksek, beslenme alışkanlıklarına dikkat oranı ise daha düşüktür. Diyabet eğitimi alma oranı insülin kullanan grupta daha yüksek bulunmuştur. Kadınların SBİTÖ puanları erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek, erkeklerde ise kendi cinsiyet grubunda insülin kullanımı daha sık görülmüştür. Ayrıca şehirde yaşayan, sigara ve alkol kullanmayan bireylerin beslenme tutumları daha olumlu olarak bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda; Tip 2 diyabet yönetiminde yalnızca glisemik kontrolün değil, beslenme davranışlarını etkileyen psikososyal, çevresel, genetik ve cinsiyet temelli faktörlerin de dikkate alınması gerektiğini düşünmekteyiz. Aile hekimliğinin bu çok boyutlu yaklaşımın merkezinde olduğuna inanmaktayız. Birinci basamakta düzenli izlem, kişiye özel beslenme danışmanlığı ve sürdürülebilir eğitim desteğinin önemli olduğu ve bu yaklaşımların hastaların beslenme tutumlarını güçlendirebileceği, komplikasyon riskini azaltabileceği ve diyabet yönetiminde bütüncül bir iyileşme sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Beslenme davranışı, insülin, tip 2 diyabet
Nöroloji polikliniğine başvuran hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Aile hekimliği, bireylerin sağlık sistemine ilk giriş noktası olarak değerlendirilmelidir ve üst basamakla belli bir uyum içinde çalışmalıdır. Bu çalışmada, nöroloji polikliniğine başvuran hastaların başvuru nedenleri ve aile hekimine başvuru geçmişleri incelenerek, sevk zinciri eksikliğinin üçüncü basamaktaki iş yüküne etkisi ve başvuruların birinci basamakta yönetilebilirliği değerlendirilmiştir. YÖNTEM: Araştırmamız, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi nöroloji polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri 502 hasta ile tek merkezde yürütülen tanımlayıcı kesitsel bir çalışmadır. 1 Temmuz - 31 Aralık 2024 arasında yürütülen çalışmada veriler, yüz yüze görüşme ile 25 soruluk anket yöntemiyle toplanmış; analizler SPSS 29.0 kullanılarak yapılmış ve istatistiksel anlamlılık sınırı p<0,05 olarak belirlenmiştir. BULGULAR: Araştırmamızda, nöroloji polikliniğine başvuran hastaların %20,9'unun birinci basamakta yönetilebilir olduğu bulunmuştur. Yönetilebilirlik üzerinde kronik hastalık varlığı, ekonomik durum, çalışma durumu, laboratuvar ve görüntüleme gereksinimi, başvuru şekli ve yaş gibi değişkenlerde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılıklar görülmüştür (p<0,05). Kronik hastalığı olan hastaların %86,8'i ve görüntüleme/girişimsel işlem gereksinimi olanların tamamı birinci basamakta yönetilemez olarak değerlendirilmiştir. Laboratuvar gereksinimi olmayanlarda yönetilebilirlik oranı %31,8 iken, laboratuvar gereksinimi olanlarda bu oran %15,0'dır. Yaş arttıkça yönetilebilme oranı azaldığı görülürken; düşük ekonomik düzeydeki bireylerin aile sağlığı merkezini daha fazla tercih ettikleri görüldü. Aile Sağlığı Merkezinden memnuniyet oranı %90,8 olmasına rağmen, hastaların üçte ikisi doğrudan nöroloji uzmanına başvurduğu görülmüştür. SONUÇ: Aile Sağlığı Merkezlerinde donanımların ve hizmetlerin güçlendirilmesi, sevk sisteminin getirilmesi ve birinci basamakta tanı konulan hastalıkların reçetelendirilen ilaçlarının sağlık sigortaları tarafından karşılanması durumunda, ikinci ve üçüncü basamaklarda hasta yükünün azalacağına inanmaktayız. Bireylere Aile Sağlığı Merkezlerinde verilen hizmetler hakkında bilgilendirmelerin yapılmasının birinci basamağın etkili bir şekilde kullanılmasına katkı sağlayacağını öngörmekteyiz.
Postmenopozal kadınlarda frax skoru kullanılarak major osteoporotik ile kalça kırık riski değerlendirilmesi ve ilişkili faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Osteoporoz, kemik dansitesindeki kayıp ve dokusundaki mikromimari yapıda bozulma sebebiyle kemik kırılganlığının artması ile tanımlanan bir hastalıktır. Bu araştırma ile amacımız hastanemize başvuran postmenopozal kadınlardan kemik dansitometrisi ölçülen hastalarda anket yapılarak osteoporoz açısından ilişkili faktörlerle major osteoporotik ve kalça kırık riskinin arasındaki bağlantının saptanmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma kohort tipte retrospektif bir çalışmadır. Veriler; sosyodemografik veriler, osteoporoz risk faktörleri ve FRAX skorunda yer alan parametrelerden oluşturulan anket formu kullanılarak elde edilmiştir. BULGULAR: Femur boynu t skoru ortalaması – 0,25; FRAX skorundan alınan verilerle 10 yıllık kalça kırık riski ve major osteoporotik kırık riski ortalamaları ise sırasıyla; 2,17±4,74 ve 11,36±8,15 olduğu görüldü. Yaş ile femur boynu t skoru arasında negatif yönde ve zayıf düzeyde anlamlılık saptanmıştır. Beden kitle indeksi ile femur boynu t skoru arasında pozitif yönde ve zayıf düzeyde anlamlılık saptanmıştır. Asetilsalisilik asit (ASA) ve mide koruyucularının kullanım süresi ve sıklığının risk oluşturduğu, düşük eğitim düzeyinde ise riskin arttığı görüldü. SONUÇ: Risk faktörlerinin bazılarının osteoporoz ile arasında önemli bir bağlantı bulunmaktadır. Özellikle ASA ve mide koruyucularının risk grubundaki hastalarda kullanılmasında bu etkilerin göz önünde bulundurulması, bu risk grubundaki hastalara osteoporoz yönünden eğitimlerin verilmesi önem arz etmektedir. Bu ve buna benzer hastalıklarda birinci basamakta koruyucu hekimliğin aktif olarak işletilmesinin ülkelere doğacak gereksiz sağlık harcamalarının önüne geçeceğini ve daha sağlıklı bir yaşam sunmasına vesile olacağını düşünmekteyiz