Theses supervised by Prof. Dr. Abdullah Çolak

11 theses · Hitit University, İnönü University

Master'sOpen AccessTR

Kemalpaşazâde'nin Sadruşşerîa'ya yönelttiği eleştirilerin tespit ve tahlili (El-îzâh ve Şerhu'l-Vikaye bağlamında)

İslam dini, toplumsal hayatı düzenleyen kuralları ile aynı zamanda bir hayat nizamıdır. Sosyal düzeni sağladığı kuralları ile hukuksal yapı arz eden İslam, külli prensipler sunarak hukuk içerisinde hukukçuya da hareket alanı açmıştır. Hukukçuların faaliyetleri neticesinde hayli fazlalaşan İslam Hukuku alanına dair külliyat, muhtasar literatürünün ortaya çıkmasını zorunlu kılmıştır. Bu mahiyette kaleme alınan eserlerden birisi de Burhânüşşerîa'nın Vikâye isimli eseridir. İslam Hukuku alanında oldukça rağbet gören Vikâye'nin ilk ve en meşhur şerhi Sadruşşerîa'nın Şerhu'l-vikâye'si olup her iki eser yüzyıllarca medreselerde temel öğretim materyali olmuştur. İslam Hukukçuları tarafından değer verilen ve bu sebeple birçok şerh, haşiye ve ta'likât çalışmalarına konu olan her iki eserin tek tenkit edeni ise Şeyhülislam Kemalpaşazâde olmuştur. Kemalpaşazâde kaleme aldığı el-Îzâh fî şerhi'l-ıslâh isimli eserinin metnin de Vikâye'nin; şerhinde ise Şerhu'l-vikâye'nin hatalarını düzelterek her iki eserin müelliflerini de tenkide tabi tutmuştur. Kemalpaşazâde, bu eleştirisi nedeniyle kendi döneminden itibaren eleştirilmiştir. Bu çalışmada ise el-Îzâh fî şerhi'l-ıslâh'ta Kemalpaşazâde'nin Sadruşşerîa'ya yönelttiği eleştiriler tespit edilerek mezhebe uygunluğu tahlil edilmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde Kemalpaşazâde ile Sadruşşerîa, ikinci bölümde el-Îzâh ile Şerhu'l-vikâye tanıtılmış, son bölümde ise tezin asıl konusu olan eleştiriler tespit edilerek mezhebe uygunluğu ortaya konmuştur. Netice olarak 26 eleştiri tespit edilerek bunların 6'sı İslam Hukuku açısından değerli bulunmuş, diğerlerinin ise lafzi tartışmalar olduğu görülmüştür. Anahtar Kavramlar: Sadruşşerîa, Kemalpaşazâde, Şerhu'l-vikâye, el-Îzâh fî Şerhi'l-ıslâh.

Kemalpaşazade Şemseddin AhmedKur'an-ı KerimSadruşşeria es-Sani+1
İsa Öztürk
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde tasavvufî temalar

İslâmî ilimler içerisinde Tasavvuf; Müslümanların hem hayat felsefelerini hem de yaşam tarzlarını etkileyen önemli bir ilim dalıdır. Tasavvuf, müstakil bir felsefesi olan; sanata, musikiye, mimariye yön veren bir düşünce sistemidir. En çok etkilediği sanat alanı ise edebiyattır. Sadece edebî metinleri etkilememiş, aynı zamanda meselelerinin izahında edebiyatın bütün dallarını kullanmıştır. En çok kullandığı alan ise şüphesiz hikâyedir. Tasavvuf hikâyelerle anlaşılmış, onaylanmış ve yayılmıştır. Hikâye kuramı, hal ilmi olan tasavvufun izahında kolaylık sağlamasının da etkisiyle, mesneviler ve menkıbelerle bugüne kadar tasavvufî, ahlâkî meselelerin taşıyıcısı olmuştur. Anadolu, İslam'ı tasavvuf hikâyeleriyle içselleştirmiştir. Fakat mondernleşme, batılılaşma ile birlikte Anadolu; yüzyıllık irfânî geleneğini terk etmeye başlayarak, maneviyattan sıyrılmış, maddeyle kuşatılmış bir hayat tarzına doğru evrilmektedir. Modern dünyayı çok iyi tanıyan, Modern Türk Edebiyatına kendine has yöntem ve üslubu ile yeni bir hikâyecilik anlayışı getiren Mustafa Kutlu; İslam'ın tasavvuf anlayışını benimsemiş, tasavvuf tarihine de ilmine de vâkıf bir yazardır. Hikâyelerinde tasavvufî kavramları, terimleri ele alan Kutlu, modern insanın sorunlarına, bunalımlarına çare olarak tasavvuf anlayışını işaret etmektedir. Mustafa Kutlu, modern hikâyelerle, modern zamana tasavvuf düşüncesini tekrar anlatmaktadır. İrfânî değerleri, tasavvufî kavramları, ahlakî ölçüleri çoğu zaman açıkça bazen de hikâyelerinin satır aralarında işlemektedir.

Dini edebiyatHikayeKutlu, Mustafa+6
Ayşe Nur Kırcalı
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İslam hukukunda devletin piyasaya müdahalesi

İslam, içtimai hayatı her yönüyle düzenleyen bir dindir. Düzenin sağlanması ise belli kurallar çerçevesinde gerçekleşmektedir. İslam'ın düzeni sağlayan bu kuralları bize hukuki bir yapısının olduğunu göstermektedir. Birçok mesele hakkında Kur'an ve sünnette hayatı tanzim eden bu kurallar belirtilmiştir. Ancak bazı konular var ki zamanın şartlarına göre değişik durumlar arz edebileceğinden dolayı Şari' tarafından haklarında kesin bir hüküm konulmamıştır. Dolayısıyla bu durum hukukçulara görüş belirtebilecekleri bir ortam oluşturmuş, dönemin şartları ve ihtiyaçlarına göre -asli kaynaklardan yararlanarak- içtihat yoluyla çözümler üretilmesine imkân sağlamıştır. Bu bağlamda hakkında zaman zaman fikri tartışmalara sebep olan konulardan birisi de devletin piyasaya müdahale etmesinin hukuken uygunluğu konusudur. İslam hukukunun önemli konularından biri olan bey' akdi içerisinde tes'îr kavramı ile ifade edilen narh hakkında İslam hukukçuları farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Çalışmamızda konu hakkında mezheplerin gerek kendi içlerinde gerek diğer mezhep alimleri ile ittifak ve ihtilaf ettiği görüşlerden ve ilgili naslardan yararlanarak devletin piyasaya müdahalede bulunmasının İslam hukukuna uygunluğu ve hangi şartlarda müdahalenin caiz olduğu meselesi gerekçeleri ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. İki bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde akitler ve akitlerde maslahat ve rıza kavramlarının akde etkisi ile piyasa konuları anlatılmış, ikinci bölümde devletin piyasaya müdahalesi (narh/tes'îr) konusu anlatılıp mezheplerin görüşleri belirtilmiştir. İkinci bölümün sonunda ise meselenin aynı zamanda güncel bir problem olması nedeniyle modern iktisat anlayışının dayandığı ülkemizde şuan yürürlükte olan hukuk sistemi ile İslam hukuku açısından devletin piyasaya müdahalede bulunabilmesinin hukuki ortak noktaları tespit edilerek aktarılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Narh, Maslahat, Rıza, Piyasa, Semen

Devlet müdahalesiMaslahatNarh sistemi+3
Celalettin Taşova
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İslam hukukunda zekât mallarının nemalandırılması

Zekât mallarının nemalandırılması konusu günümüzde ortaya çıkan klasik fıkıh literatüründe ve son döneme kadar ki fıkıh müktesebatında ele alınmamış güncel bir meseledir. Zekâtın nemalandırılması konusuna taalluk eden bazı metodolojik problemler bulunmaktadır. Bunların başında zekât emrinin fevre mi yoksa terâhiye mi delalet ettiği noktasındaki ihtilaf ve zekâtın ifâsında temlik şartı gelmektedir. Ayrıca nemalandırma sonucu elde edilen kârın veya menfaatin paylaşımı ve zarar durumunda tazmin sorumluluğu meseleleri de konuya dair soru işaretleri oluşturmaktadır. Zekâta taraf olan müstahik, mükellef, aracı kurumlar, devlet veya nâibi konumundaki kişi ya da kurumlar tarafından zekât malları nemalandırılabilmektedir. Konunun fıkhî analizinin yapılabilmesi için bu tarafların zekât ibadeti açısından rollerinin ne olduğu ve nemalandırma konusunda salahiyetlerinin bulunup bulunmadığı oldukça önemlidir. Bununla birlikte zekâtın nemalandırılması meselesinin caiz olduğu varsayıldığında bu faaliyetin hangi sınıflara ait fonlardan yapılacağı veya hangi yöntemler izlenerek uygulanacağı soruları da önem arz etmektedir. Konu hakkında çağımızın önde gelen ilim adamları tarafından lehte ve aleyhte pek çok görüş belirtilmiştir. Buna ilaveten İslam fıkıh akademileri ve çeşitli ülkelerin fetva kurulları tarafından mesele tartışılmış ve kararları yayınlanmıştır. Bu çalışmada öncelikle zekât mallarının nemalandırılmasına dair metodolojik problemler kapsamlı bir şekilde incelenmiş akabinde zekâta taraf kişi ya da kurumların rolleri ve nemalandırmaya dair yetkileri değerlendirilmiştir. Ayrıca mezkûr görüş ve fetvalar çerçevesinde konunun caiz olup olmadığı hususunda görüş beyan edenler ve öne sürülen delilleri incelenip değerlendirilmiştir. Buna ilaveten meselenin caiz olabilmesi için ileri sürülen şartlara, uygulamaya ve mahiyete yönelik şartlar başlıkları altında ayrıca yer verilmiştir. Çeşitli İslam ülkelerinde faaliyet gösteren zekât kurumları ve ülkemizin önde gelen hayır cemiyetleri tarafından zekât fonunun nemalandırılmasına dair uygulamalar bulunmaktadır. Bu kapsamda Cezayir, Sudan, Malezya ve Türkiye örnekleri incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Sonuç olarak konumuz teorik anlamda fıkhî temellere sahip olmakla birlikte pratikte karşılığı bulunan, hak sahiplerinin maslahatına yönelik bir uygulamadır. Zekât fonunun finansal araçlar vasıtasıyla kısa ve orta vadede artırılması, hak sahiplerine yönelik mikro finans projelerinin desteklenmesi, üretim ve hizmet projelerinin hayata geçirilerek hak sahiplerine hem istihdam sağlanması hem de ihtiyaçlarının giderilmesi, zekât mallarının nemalandırılması kapsamında değerlendirilmektedir.

MaslahatTemlikZekat+3
Muhammet Fatih Kirenci
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

İskilipli Mehmed Âtıf Efendi'nin fıkhî kişiliği (Makaleleri bağlamında)

Âtıf Efendi, Osmanlının en buhranlı dönemlerinde yaşamış bir âlimdir. Çalışmalarında devletin ve toplumun sorunlarına değinmiştir. Toplumu içinde bulunduğu durumdan kurtararak ileriye taşıyacak önerilerde bulunmuş, önerilerinde İslâmcı yaklaşımı savunmuştur. Âtıf Efendi, devletine sahip çıkmaları ve birlik olmaları hususunda halkı bilinçlendiren yazılar kaleme almıştır. Donanma cemiyeti yararına kaleme aldığı Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye'nin Ehemmiyet ve Vücûbu adlı eseri ile takdirname almıştır. Medreselerin ıslah çalışmalarında yer alan Âtıf Efendi, ilim dünyasındaki donukluğun nedenlerini açıklamış, çözüm önerilerinde bulunmuştur. İlme gereken değer verilmediği müddetçe toplumun ileriye gidemeyeceğini ve gerilemeye maruz kalacağını belirtmiştir. Âtıf Efendi, İslâm'ı medeniyetin önünde engel olarak gören yaklaşımlara karşı mücadele etmiş, gazetelerde ve dergilerde bu konuda ilmî yazılar kaleme almıştır. Âtıf Efendi'nin amacı, İslâm'ı doğru tanıtmak ve onun doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Ona göre İslâm'a sarılmak yükselme ve ilerleme, İslâm'dan uzaklaşmak ise gerileme ve çöküş nedenidir. Âtıf Efendi'nin üzerinde hassasiyetle durduğu bazı hususlar şunlardır: İslâm, her dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte bir dindir. İçtihat, İslâm'ı evrensel ve dinamik kılan unsurlardan biridir. Bu nedenle içtihat kapısı açıktır ve hiçbir zaman kapanmayacaktır. İçtihat anlayışı dinamizme kavuşturulmalıdır. İçtihadın yeniden canlandırılması, toplumda yanlış İslâm algısının önüne geçecek ve İslâm'ın doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. Âtıf Efendi, içtihat yeterliliğine sahip müçtehitler yetiştirilmesi gerektiğinin altını çizer. Ona göre Kur'an, her türlü düzenlemede ilim insanlarına yeterli veri sağlayacak nitelikte bir kaynaktır. Düzenlenecek anayasa çalışmalarında ve kanuni düzenlemelerde zamanın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak içtihada başvurulmalıdır. Anahtar Kavramlar: İçtihat, Taklît, İslâm, Medeniyet, Yozlaşma

Atıf EfendiMedeniyetTaklid+4
Bedriye Bilim
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İslam hukuku açısından hastalığın hükümlere etkisi

İslâm hukukuna göre Şârî'in mükellefin fiillerine yönelik hitabına veya bu hitabın sonucuna hüküm denir. Hükümler mükelleften bir davranışı yapmasını veya yapmamasını istemesi ya da yapıp yapmamada serbest bırakması bakımından teklifi hükümler; mükellefin fiilleriyle başka şeyler arasında sebep, şart, rükün veya mani ilişkisi kurulması bakımından vaz'î hükümler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ayrıca hükümler daimî/esas olması veya geçici olması bakımından azîmet ve ruhsat kısımlarına ayrılır. İslâm hukukunda Allah'ın hitabına muhatap olarak yaratılan insanoğlu, dinî hükümlerle mükellef kılınmıştır. İnsan için asıl olan dinî sorumluluklarını sağlıklı bir şekilde yerine getirmesidir, ancak insan yaşarken bazen hasta olabilir ve bu hastalık kişinin mükellefiyetini etkiler. Buna göre tezimizin konusu İslâm Hukuku Açısından Hastalığın Hükümlere Etkisi olarak belirlenmiştir. Ehliyet ârızalarından biri olan hastalık; insanın normal hayatını yaşamasını engelleyen, onu ibadet ve günlük işlerini yapmaktan alıkoyan, kişinin fiziksel, ruhsal, dinî ve sosyal faaliyetlerine tesir eden bir acizlik durumudur. Hastalığın oluşmasında birçok etken olduğu gibi çeşitleri de hayli fazladır. Fıkıhta hastalık denilince en genel şekliyle fizyolojik hastalıklar ve ruhsal hastalıklar akla gelir. Fizyolojik hastalıklar, mutlak hastalık ve ölüm hastalığı (marazü'l-mevt) olmak üzere ikiye ayrılır. Ruhsal hastalıklar ise akıl hastalığı (cünûn) ve akıl noksanlığı (ateh) olarak ikiye ayrılmıştır. Tezimizde marazü'l-mevtle yakından ilgili olan kronik hastalıklar ayrıntılı olarak ele alınmıştır. İslâm hukukunda hastalık, hükümlerin uygulanmasında önemli ruhsat sebeplerinden biridir. Hastalık, başta ibadetler olmak üzere, muâmelât, aile hukuku ve ceza hukukunda birçok konuya etki ederek hükümlerin kolaylaştırılmasına, tehir veya ıskatına vesile olmaktadır. Tezimizde, hastalığın hükümlere etkisi kapsamlı bir şekilde ele alınarak bu hükümler tespit edilmeye çalışılmıştır.

İbadet diliİslam hukuku
Mehmet Ali Var
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin usul anlayışları ve içtihatlarının mukayesesi

Hz. Peygamber'in vefatından sonra Kur'an ve sünneti anlama ve hayata aktarma görevini üstlenen sahâbîlerden bazıları gittikleri yerlerde insanların problemlerine hem çözüm üretmişler hem de dini kendilerinden sonraki nesillere aktarılması için öğrenci yetiştirmişlerdir. Ancak nassın anlaşılma yöntemi, rivayete ulaşma, haberin tercih kriterleri gibi gerekçeler farklı yorumlara bu durum da ekolleşmeye götürmüştür. Hicri 2. asır müçtehitleri arasında yer alan ve araştırma konumuzu oluşturan İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî, her ne kadar dört mezhep imamı döneminde yaşasalar da isimleri kaynaklarda müntesibi olmayan mezhep imamları olarak anılıp tarih sayfaları arasında kalmışlardır. Buna rağmen ortaya çıkan bazı meselelerin çözümünde sözü edilen müçtehitler ve benzerlerinin görüşlerinden istifade etme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Nitekim araştırmamıza konu olan fakihlerin kimi görüşlerinin 19. yüzyılda hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'ye alınmış olması bizi müstakil eserleri olmayan söz konusu fukahânın dağınık halde bulunan görüşlerini derlemeye ve yeri geldiğinde görüşlerinin çözüm olarak sunulabileceği düşüncesiyle araştırmaya sevk etmiştir. Bu anlamda Ebû Hanife ile aynı devirde yaşamış İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin fıkıh ilmindeki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. "İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin usul anlayışları ve içtihatlarının mukayesesi" adlı tezimizin ilk bölümünde İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin yaşadıkları dönem, hayatları, ilmî kişilikleri, hocaları ve öğrencileri; ikinci bölümünde İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin usul anlayışları ve üçüncü bölümde ise İbn Şübrüme ve Osman el-Bettî'nin tespit edebildiğimiz içtihatları ayrıntılı bir şekilde verildikten sonra bunların mukayesesi yapılmıştır.

Necla Yılmaz
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sükûtun İslâm hukukundaki yeri

Sükût, insan hayatının her aşamasında kendini hissettiren, zorunluluk ya da ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkan bir durumdur. Hukuka konu olma bakımından da önemi dikkat çeken sükût hem ibadet hem muamelat hem de ceza hukuku bakımından karşılığı olup, sonuç doğuran bir kavramdır. Sükûtun İslam hukuku açısından önemine dair çalışmalar oldukça sınırlı kalmıştır. Bahse konu yönleri ön plana çıkarılarak son dönem fıkıh literatüründe ve lisansüstü çalışmalarda yeteri kadar yer bulamamış olsa da güncelliğini muhafaza eden bir konudur. Yapılan çalışmalarda sükût tek bir yönüyle ele alınmış olup bunlar da bir bütünlük içerisinde araştırmacıya akademik veri sağlamaktan uzaktır. Borçlar hukuku, ceza hukuku alanlarındaki çalışmalarda ise sükûtun etki alanına ve hüküm değerine değinilmemiştir. İnsan için asıl olan eğer bir mâni, mazeret durumu yoksa iradesini sarih söz ile ifade etmesidir. Bu sebepledir ki ifadenin sarih sözle olmadığı yerde kişinin sükûtuna; haksızlığın, aldatma ya da aldanmanın, akitlerin sıhhatli kurulmasının ve hak kayıplarının önüne geçme düşüncesiyle anlam yükleme ihtiyacı hasıl olmuştur. Dolayısıyla "sakite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma'rız-ı hacette sükût beyandır" kaidesi gereği sükût temelde bir eylemsizlik olarak görülse de ehliyet sahibi kişinin konuşmasına ihtiyaç duyulan yerde susması karineler doğrultusunda beyan ve rıza olarak yorumlanmıştır. Sükût bu doğrultuda bazen kazanç, bazen dava hakkının düşmesi, bazen cezai infazın düşmesi gibi dünyevi sorumlulukların ortadan kalkması şeklinde sonuçlar doğurmuştur. Fakat bu sorumluluğun diyaneten düştüğü anlamına gelmemektedir. Diğer taraftan şer'i deliller çerçevesinde bakıldığında sükûtta asıl olanın mübah olmasıdır. Ancak müdahil olduğu dava ve konusuna göre sükût hüküm bakımından mendûp, mekruh, haram veya vacip hükümlerini de alabildiği görülmüştür. Mükellef olan kişinin iradesini ve niyetini açıklamada sükûtun ne derece etkin olduğu hususu İslâm hukukçuları tarafından tartışılmış, akitlerin kurulması ile hukuki tasarrufların geçerlilik kazanması hususlarında sükût, karinelerle çevrelenmiş ve mücerret sükût olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır. Karinelerle çevrelenmiş sükût ile mücerred sükût ayrımında her iki sükût halinin hüküm bakımından ne ifade etmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu sebeple irade beyanında sükûtun geçerli bir beyan türü olabilmesi için bazı şartlar ortaya konulmuştur. Bu şartlar; sükût eden kişinin sükûtun konusunu bilmesi, mükellef olması, irade beyânına engel bir durum bulunmaması, sükûtun başkasına yönelik bir zarara veya aldanmaya yol açmaması, sükûtun sarih söz ile teâruz etmemesi, soyut sükûtun beraberinde irâdeyi beyân edip açığa çıkaracak hallerin ve karînelerin bulunmasıdır.

Sümeyra Koç
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İktisadi gelişmeler bağlamında zekâta tabi mallar ve zekât oranları

Zekât, İslâm'ın temel rükünlerinden biri olup malî bir mükellefiyettir. Temel amacı muhtaç insanların geçimini finanse ederek, refahı toplumun tüm bireylerine yaymak, yoksulluktan kaynaklanan hırsızlık ve benzeri olayları önlemek suretiyle sosyal ve iktisadî dengeyi sağlamaktır. Zekâtın farziyetine delalet eden âyetlerin hepsi umumi lafızlarla varit olup tüm malların zekâta tabi olduğunu göstermektedir. Zekâtla ilgili hadislerin bir kısmı, bir takım malların zekâta tabi oluşunu ve zekât oranlarını beyan ederken, diğer kısmı da umumi manada zekâtın gerekli dinî bir emir olduğunu ifade etmektedir. Bir malda zekâtın vacip olması için birtakım şartlar gereklidir. Zekâtla ilgili nassların genelinden ve zekâtın vücup sebebinden nisaba ulaşıp nâmi/geliri olan her türlü malın zekâta tabi olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber döneminde bulunup geliri olan malların büyük bir kısmının zekâta tabi oluşu ve zekât oranları sünnetle sabittir. O dönemde mevcut olup Sanayi dönemine paralel olarak iktisadî değeri, kemiyet ve keyfiyeti değişen gayrimenkuller, meyve ve sebze gibi zirai ürünler, ticarî amaçlı beslenen at, tavuk ve benzeri kanatlı hayvanlar, nâmi mallar vasfını kazandığından maksadı, felsefesi ve vücup sebebi açısından zekâta tabi olması gerekir. Hz. Peygamber döneminde mevcut olmayıp Sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan, teknolojinin gelişmesine paralel olarak daima büyüyen, gelişen ve yaygınlaşan sanayi tesisleri, gemi, uçak, otobüs, kamyon gibi nakliye ve ulaşım araçları ile iş makinelari ve benzeri vasıtalar, ticarî amaçlı olduğu takdirde zekâta tabi varlıklar kapsamına girmektedir. Bu tür varlıklar ticarî amaçlı olmayıp sahibinin işlerini ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğu takdirde "havâic-i asliye" kapsamına girdiğinden zekâttan muaftır. Hz. Peygamber döneminde bulunmayıp Sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan malların zekât nispetleri, zekât oranları sünnetle belirlenmiş mallara kıyas edilerek tespit edilebilir. Bu mallardan sanayi tesisleri gayrimenkul olması hasebiyle Sünnet ile zekâta tabi olduğu belirlenen mallar arasında ziraî araziye daha fazla benzerlik arz ettiğinden toprak mahsullerine kıyasla sâfi gelirinin 1/10 nispetinde zekâta tabi olduğunu söylemek, daha makul, daha isabetli gözükmektedir. Gemi, uçak, kamyon, otobüs gibi nakliye ve ulaşım vasıtaları ile iş araçlarının bal arısına kıyasla sâfi gelirinden 1/10 nispetinde zekâtının verilmesi zekât hukuku açısından daha mantıklı gözükmektedir. Sanayi devrimi öncesinde çoğunlukla ev ihtiyacına yönelik beslenen, ancak Sanayi inkılabı sonrasında ticarî amaçla beslenip üretilen kanatlı hayvanlar, ticarî maksatla deniz, göl veya akarsu kaynaklarında üretilen balıklar ve benzeri varlıklar, ticarî servet hükmüne tabi olup geliri ana sermayesine ilave edilerek toplamından 1/40 oranında zekâtı verilir. Fazla emek harcanmadan deniz, göl, baraj veya akarsulardan ticarî amaçlı avlanan balıkların sâfi gelirinin 1/10 nispetinde zekâta tabi olduğu söylenebilir.

Ekonomik değerlendirmeEkonomik gelişmelerHadis+3
Muhsin Demirel
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Bursevî'nin Rûhu'l-Beyân tefsirindeki usûlî ve fıkhî görüşleri

Bu doktora tez çalışması İsmail Hakkı Bursevî'nin 'Rûhu'l-Beyân' adlı tefsirindeki, usûl-i fıkıh ve fürû'a dair görüşlerinin ortaya çıkarılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızı bu tefsiri esas alarak yapmamızın temel sebeplerinden birisi bu eserin işârî/tasavvufî tefsir özelliği taşımasıdır. İşârî (tasavvufî) tefsir, mutasavvıf müfessirin Kur'an ayetlerini okuduğunda kalbine doğan manalar ile oluşturulan tefsir olduğundan kendine has özelliklere sahip bir tefsir türüdür. Ahkam ayetlerinden hüküm çıkarma faaliyeti ise fıkıh usulü kaideleri çerçevesinde objektif kurallara tabi olan bir eylemdir. Bu nedenle işârî bir tefsirin ahkam ayetlerine yaklaşımının ve yorumlama metodunun tespit edilmesinin önemli bir gereklilik olduğunu düşünüyoruz. Tezimiz dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde tefsir, te'vil, işârî tefsir kavramları hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. İkinci bölümde İsmail Hakkı Bursevî'nin hayatı ve ilmî kişiliği üzerinde durulmuş, 'Rûhu'l-Beyân' tefsiri hakkında bilgiler verilmiştir. Üçüncü ve dördüncü bölümler tezimizin ana bölümlerini teşkil etmektedir. Üçüncü bölümde İsmail Hakkı Bursevî'nin ahkam ayetlerini yorumlama metodu, fıkıh usulü sistematiği ve kuralları çerçevesinde değerlendirilmiştir. Dördüncü bölümde ise Bursevî'nin fürû'a dair görüşleri ele alınarak değerlendirilmeleri yapılmıştır. Bursevî'nin ahkam ayetlerini yorumlama ve fürû'a dair görüşlerinin incelenmesi sonucu elde edilen bulgular 'sonuç' kısmında özetlenerek aktarılmıştır. Çalışmamızda işârî tefsirlerin fıkhî yönüne dair önemli tespit ve bulguların ortaya konulduğu kanaatindeyiz. Bu çalışma neticesi gördük ki, tasavvufî tefsir yazan mutasavvıflar genel fıkıh kaynaklarından ayrıca ilham, keşf ve rüya gibi tasavvufî bilgi kaynaklarını da kullanmaktadırlar. Ayrıca müçtehitlerce ortaya konulmuş mevcut fıkhî hükümleri tercih konusunda da bir takım tasavvufî ilkeler çerçevesinde hareket etmektedirler. Bu durum fıkhî hükümlerin tasavvuf mensuplarının yaşamlarına aktarılması üzerinde tasavvufî anlayışın etkilerinin mevcut olduğunu göstermektedir.

Kur'an-ı KerimRuhu`l BeyanTefsir+5
Derviş Dokgöz
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İslam hukukunda zekât mallarının nemalandırılması

Zekât mallarının nemalandırılması konusu günümüzde ortaya çıkan klasik fıkıh literatüründe ve son döneme kadar ki fıkıh müktesebatında ele alınmamış güncel bir meseledir. Zekâtın nemalandırılması konusuna taalluk eden bazı metodolojik problemler bulunmaktadır. Bunların başında zekât emrinin fevre mi yoksa terâhiye mi delalet ettiği noktasındaki ihtilaf ve zekâtın ifâsında temlik şartı gelmektedir. Ayrıca nemalandırma sonucu elde edilen kârın veya menfaatin paylaşımı ve zarar durumunda tazmin sorumluluğu meseleleri de konuya dair soru işaretleri oluşturmaktadır. Zekâta taraf olan müstahik, mükellef, aracı kurumlar, devlet veya nâibi konumundaki kişi ya da kurumlar tarafından zekât malları nemalandırılabilmektedir. Konunun fıkhî analizinin yapılabilmesi için bu tarafların zekât ibadeti açısından rollerinin ne olduğu ve nemalandırma konusunda salahiyetlerinin bulunup bulunmadığı oldukça önemlidir. Bununla birlikte zekâtın nemalandırılması meselesinin caiz olduğu varsayıldığında bu faaliyetin hangi sınıflara ait fonlardan yapılacağı veya hangi yöntemler izlenerek uygulanacağı soruları da önem arz etmektedir. Konu hakkında çağımızın önde gelen ilim adamları tarafından lehte ve aleyhte pek çok görüş belirtilmiştir. Buna ilaveten İslam fıkıh akademileri ve çeşitli ülkelerin fetva kurulları tarafından mesele tartışılmış ve kararları yayınlanmıştır. Bu çalışmada öncelikle zekât mallarının nemalandırılmasına dair metodolojik problemler kapsamlı bir şekilde incelenmiş akabinde zekâta taraf kişi ya da kurumların rolleri ve nemalandırmaya dair yetkileri değerlendirilmiştir. Ayrıca mezkûr görüş ve fetvalar çerçevesinde konunun caiz olup olmadığı hususunda görüş beyan edenler ve öne sürülen delilleri incelenip değerlendirilmiştir. Buna ilaveten meselenin caiz olabilmesi için ileri sürülen şartlara, uygulamaya ve mahiyete yönelik şartlar başlıkları altında ayrıca yer verilmiştir. Çeşitli İslam ülkelerinde faaliyet gösteren zekât kurumları ve ülkemizin önde gelen hayır cemiyetleri tarafından zekât fonunun nemalandırılmasına dair uygulamalar bulunmaktadır. Bu kapsamda Cezayir, Sudan, Malezya ve Türkiye örnekleri incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Sonuç olarak konumuz teorik anlamda fıkhî temellere sahip olmakla birlikte pratikte karşılığı bulunan, hak sahiplerinin maslahatına yönelik bir uygulamadır. Zekât fonunun finansal araçlar vasıtasıyla kısa ve orta vadede artırılması, hak sahiplerine yönelik mikro finans projelerinin desteklenmesi, üretim ve hizmet projelerinin hayata geçirilerek hak sahiplerine hem istihdam sağlanması hem de ihtiyaçlarının giderilmesi, zekât mallarının nemalandırılması kapsamında değerlendirilmektedir.

MaslahatTemlikZekat+3
Muhammet Fatih Kirenci
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00

Other supervisors