Theses supervised by Prof. Dr. Aclan Özder

12 theses · Bezmialem Vakıf University

Master'sOpen AccessTR

Artvin ormanlarında yangınların dağılımı ve büyük yangınların değerlendirilmesi

Bu çalışmada, 01.01.2015-31.12.2021 tarihleri arasında Artvin Orman Bölge Müdürlüğü'nde meydana gelen orman yangınlarının genel durumu, sayı ve alan bakımından Orman İşletme Şefliklerine ve yerleşim yerlerine göre gösterdikleri dağılımı, iklim verilerinin yangın sayı ve alanına yaptığı etkiyi, yangınlara karşı alınan tedbirler ve müdahale usullerinin nasıl yapıldığını ve bunların etkinlikleri incelenmiştir. Araştırmanın evrenini, Artvin ilinde 01.01.2015-31.12.2021 tarihleri arasında meydana gelen orman yangınlarına ait tüm raporlar oluşturmaktadır. Veri girişi ve analizinde "Statiscial Package for Social Sciences (SPSS) 25" programı kullanılmıştır. Analizlerde kayıt altına alınan değişkenlere ait sayı ve yüzde dağılımları yapılmış ve veriler arasındaki anlamlı ilişki düzeyine bakmak için Pearson Corelasyon değerlerine bakılmıştır. Araştırmada 84 adet orman yangını detaylı incelenmiştir. Borçka en fazla orman yangınının görüldüğü (n=29 , %35) ilçe olarak tespit edilmiştir. 7 Yıl boyunca meydana gelen orman yangınları en fazla ilkbahar mevsiminde (n=28, %33,33), Mart ayında (n=12, %14, 29), Çarşamba günleri (n=16, %19,05) ve 12:00-17:59 saatleri (n=54, %64,29) arasında meydana geldiği saptanmıştır. 00:00-05:59 Saatleri arasında hiç yangın olmamıştır. Orman yangınları sonucu toplam 70,22ha ormanlık alan yanarak yok olmuştur. Borçka en çok alanın yandığı (n=18,237, %26) ilçe olmuştur. Orman yangınlarının çıkış sebeplerinin sırası ile (n=40, %47,62) en fazla ihmal ve dikkatsizlik, (n=18, %21,43) faili meçhul, (n=17, %20,24) doğal olaylar (yıldırım), (n=5, %5,95) kaza (elektrik hattı), (n=4, %4,76) bilinmeyen sebeplerden meydana geldiği tespit edilmiş ve nedeni bilinmeyen sebepler ile beraber (n=62, %73,81) yangının en çok çıkış sebebi olarak insan faktörü tespit edilmiştir. Araştırmada yanma türü en fazla örtü yangını (n=81, %96,43), tepe ve örtü yangını karışık olarak (n=3, %3,57) gerçekleşmiştir. Orman yangınlarında meydana gelen yangınlar ağaç türü bakımından değerlendirildiğinde en çok yanan ağaç türü (n=17, 20,24) sarıçam, en az yanan ağaç türleri (n=1, %1,19) karaçam, (n=1, %1,19) gürgen, (n=1, %1,19) ardıç olarak belirlenmiştir. Artvin Orman Bölge Müdürlüğü'nde meydana gelen yangınlarındaki aylık toplam yağışın yanan alan ve söndürme sürelerine olan etkisi incelenmiş ve aynı yönde ilişki olduğu görülmüş, toplam yağış toplam yanan alan ve söndürme süresine aynı yönde etki ettiği tespit edilmiştir. Ayrıca aylık toplam yağışın söndürme süresi üzerine etkisi bakılmış ve söndürme süresine aynı yönde etki ettiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Müdahale, Orman yangını, yangınların dağılımı, İklim Faktörü, Artvin

Kübra Savaş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

T.C. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığının 2020 yılı araç yangını kayıtlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada, 01.01.2020-31.12.2020 tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleşen araç yangınlarının genel durumu, sayısı, aylara göre sayı değişikliği, nedenlerine göre sayıları, aylara göre yangın çıkış nedenleri, ilçelerindeki araç yangın sayıları v.b bakımından ilçelerine, nedenlerine ve aylara göre gösterdikleri dağılımı, yangınlara karşı alınan tedbirler ve müdahale aşamasında kullanılan araç ve ekipmanın neler olduğu ve bunların araç yangınını nasıl etkiledikleri incelenmiştir. Araştırmanın evrenini, İstanbul ilinde 01.01.2020-31.12.2020 tarihleri arasında meydana gelen araç yangınlarına ait tüm veriler oluşturmaktadır. Verilerin girişi ve analizinde "Statiscial Package for Social Sciences (SPSS) 25" programı kullanılmıştır. İncelemeler sonucu verilerin sayı ve yüzde dağılımları yapılmış ve aralarındaki anlamlı ilişkilerini anlayabilmek için Pearson Corelasyon değerlerine bakılmıştır. Araştırmada 1509 araç yangını verileri incelenmiştir. Araç Yangınlarının en fazla olduğu ilk 3 ilçe sırasıyla %5,9 (n=89) Esenyurt, %5,2 (n=78) Pendik, %5,1 (n=77) Ümraniye, en az olduğu ilçeler, %0,9 (n=14) Beyoğlu, %0,8 (n=12) Beşiktaş, %0,8 (n=12) Şile' dir. Araç Yangınlarının nedenleri olarak 2020 yılı içinde en sık meydana gelen nedenler %59,6 (n=900) ile Elektrik, %13,1 (n=199) Tespit Edilemedi ve %11,0 (n=166) ile Kızışma olurken en az sıklıkta araç yangını görülen nedenler %3 (n=4) ile Kimyasal Madde Tutuşması, %0,2 (n=3) ile Bilgisayar ve %0,2 (n=3) ile Yangın Zannı olmuştur. Toplam araç yangının en sık meydana geldiği ilçeler %5,9 (n=89) ile Esenyurt, %5,2 (n=78) ile Pendik ve %5,1 (n=77) ile Ümraniye olurken en az araç yangının meydana geldiği ilçeler %0,9 (n=14) ile Beyoğlu, %0,8 (n=12) ile Beşiktaş ve%0,8 (n=12) ile Şile olmuştur. Araç Yangınlarının en sık meydana geldiği aylar %10,7 (n=162) ile Ocak, %10,2 (n=154) ile Ekim ve %10,1 (n=152) ile Haziran olurken en az sıklıkta araç yangını görülen aylar %5,4 (n=81) ile Mayıs, %5,8 (n=88) ile Nisan ve %6,6 (n=100) ile Aralık olmuştur. Araç Yangınlarının ay ve nedenlerine göre incelendiğinde ocak ayında en sık meydana gelen %7,2 (n=109) ile elektrik nedenli araç yangınlar olurken bilgisayar ve lpg oto nedenli araç yangınlar hiç karşılaşılmamıştır. Şubat ayında en sık meydana gelen %5,1 (n=77) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen ve kimyasal madde tutuşması nedenli araç yangınları hiç karşılaşılmamıştır. Mart ayında en sık meydana gelen %4,9 (n=74) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen, sabotaj, kimyasal madde tutuşması, bilgisayar ve benzin parlaması nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Nisan ayında en sık meydana gelen %3,2 (n=48) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen, lpg oto, kimyasal madde tutuşması ve bilgisayar nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Mayıs ayında en sık meydana gelen %3,0 (n=46) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken bilgisayar, lpg oto ve sabotaj nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Haziran ayında en sık meydana gelen %6,8 (n=102) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen, araç yangınları olurken bilgisayar, kimyasal madde tutuşması, lpg oto ve sigara nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Temmuz ayında en sık meydana gelen %5,3 (n=80) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen ve sabotaj nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Ağustos ayında en sık meydana gelen %4,2 (n=64) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen, sabotaj, lpg oto, kimyasal madde tutuşması ve bilgisayar nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Eylül ayında en sık meydana gelen %5,6 (n=85) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen, sabotaj, kimyasal madde tutuşması, bilgisayar ve benzin parlaması nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Ekim ayında en sık meydana gelen %6,2 (n=94) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen, kimyasal madde tutuşması ve lpg oto nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Kasım ayında en sık meydana gelen %4,8 (n=72) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken yangın zannı olarak tespit edilen ve lpg oto kaynaklı araç yangınları ile karşılaşılmamıştır. Aralık ayında en sık meydana gelen %3,3 (n=49) ile elektrik nedenli araç yangınları olurken kimyasal madde tutuşması, bilgisayar ve benzin parlaması nedenli araç yangınları ile karşılaşılmamıştır.

Afet bölgeleriAfet yönetimiAfetler+4
Enes Arslan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aralıklı açlık diyetinin erişkin bireylerde vücut kompozisyonu ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi: Prospektif gözlemsel bir çalışma

Amaç: Obezite ve obezite ilişkili hastalıkların prevalansı tüm dünyada artmaktadır. Obez ve fazla kilolu hastaların kilo verme hedefli beslenme şekli değişikliğinin sağlık sunucuları tarafından önerilmesi ve takiplerinin yapılması gerekmektedir. Güncel kılavuzlar obezitenin beslenme tedavisinde, kalori kısıtlı üç ana üç ara öğün rejimini önermektedir. Ancak, kalori kısıtlı üç ana üç ara öğünlü beslenmede diyet uyumu ve uzun süreli kiloyu korumada çeşitli sorunlar olduğu için alternatif yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Zaman kısıtlı beslenme şeklinde, aralıklı açlık uygulaması obezitenin beslenme yoluyla tedavisi için bir seçenek olabilir. Zaman kısıtlı beslenmenin rutin önerilmesinden önce, bilimsel çalışmalarla kanıt düzeyinin arttırılması gerekmektedir. Birinci basamak hekimleri olarak kişilerin sağlık sistemiyle ilk temas noktası olan aile hekimleri; kişiye özel, kapsamlı, bütüncül bir bakım sağlayarak obezite ile olan mücadelede etkin bir konumda ve ön safta yer almaktadır. Bu çalışma, aile hekimliği polikliniği şartları altında obezite ve obezite ilişkili hastalıklar ile mücadelede, uygun hastalarda kolay anlatılabilir ve uygulanabilir olan zaman kısıtlı beslenme şeklini, üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline bir seçenek olarak sunmak amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız İstanbul'da bulunan bir aile sağlığı merkezine 01.11.2021-01.07.2022 tarihleri arasında başvuran, 18-65 yaş arasındaki, BKİ>25 kg/m2 olan, çalışmanın dahil olma kriterlerini karşılayan ve çalışma şartlarını kabul edip gönüllü olur formunu imzalayan katılımcılar ile tamamlanmıştır. Örneklem analizinde, 63 hasta üç ana üç ara öğünlü grupta, 63 hasta ise zaman kısıtlı beslenme grubunda olmak üzere, toplamda 126 katılımcıyla çalışılması gerektiği belirlenmiştir. 174 hasta süreçte çalışmaya dahil edilmiş, ancak çeşitli nedenlerle 37 hasta çalışmayı tamamlayamamıştır. Bu doğrultuda, çalışma 137 katılımcı ile sonuçlandırılmıştır. Katılımcıların diyet listeleri, hesaplanan günlük toplam gereken enerji miktarından 400-500 kcal eksik olacak ve benzer besin içeriğine sahip olacak şekilde hazırlanmıştır. 88 kişi 16:8 zaman kısıtlı beslenme grubuna, 86 kişiyse üç ana üç ara öğün beslenme grubuna alınmıştır. Katılımcıların yaş, cinsiyet, sigara veya alkol kullanımı, eğitim durumu ve haftalık spor süreleri sorgulanmış; antropometrik ölçümleri (kilo, boy, bel çevresi, bel/boy oranı, kalça çevresi), vücut kompozisyonu, kan basıncı ölçümleri çalışmanın öncesinde ve 8 haftalık süreç sonunda alınmıştır. Yine, çalışma öncesi ve 8 haftalık süreç sonrasında, 8 saat açlık sonrasında sabah alınan kan numunelerinde tam kan sayımı, açlık kan şekeri, ALT, AST, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserit, HbA1c, kreatinin, TSH, ferritin ve CRP değerleri incelenmiş; katılımcıların yeme tutum test puanları ve kardiyovasküler risk skorları hesaplanmıştır. Çalışmanın sonunda, kişilerin aynı diyete devam etme istekleri ve diyete uymadıkları gün sayıları sorgulanmıştır. Grupların kendi içinde öncesi sonrası ve gruplar arasında karşılaştırma yapılmıştır. Veriler değerlendirilirken Kolmogrov Smirnov testi, Pearson Ki-kare testi, Mann Whitney U testi, Spearman Korelasyon testi ve Wilcoxon testinden faydalanılmış, P-değerinin 0,05'in altında olduğu durumlar istatistiksel anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamız 21 erkek 116 kadın olmak üzere ve 69'u zaman kısıtlı beslenme grubunda, 68'i üç ana üç ara öğün grubunda olmak üzere 137 katılımcı ile sonuçlandırılmıştır. İki gruptaki dağılıma bakıldığında cinsiyet, yaş, boy, sigara kullanımı, alkol kullanımı ve diyete uyulmayan gün sayısı bakımından istatistiksel fark bulunmamaktaydı (p>0,05). Eğitim durumu açısından ise, lisans ve lisans üstü katılımcıların oranı, aralıklı açlık grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı (p=0,012). Zaman kısıtlı beslenme grubunun iki aylık diyet öncesindeki değerleri, sonrasındaki değerlerle karşılaştırıldığında kilo, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı (WHtR), bel* çevresi, bel/boy oranı (WHtR)*, sistolik tansiyon değerleri, HbA1c, HDL, ALT, AST, vücut yağ oranı, obezite derecesi ve metabolik yaşın istatistiksel anlamlı olarak düştüğü; CRP, vücut kas oranı ve vücut sıvı oranının istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p<0,05). Üç ana üç ara öğünlü beslenen grupta ise kilo, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı (WHtR), bel çevresi*, bel/boy oranı (WHtR)*, sistolik tansiyon değerleri, diyastolik tansiyon değerleri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, CRP, ALT, kardiyovasküler risk skoru, vücut yağ oranı, obezite derecesi ve metabolik yaşın azaldığı; ferritin, vücut kas oranı ve vücut sıvı oranının arttığı saptanmıştır (p<0,05). Gruplar arasında elde edilen parametreler karşılaştırıldığında, zaman kısıtlı beslenen grupta üç ana üç ara öğün beslenen gruba göre kilo kaybının, BKİ'nde düşmenin, bel/boy oranındaki (WHtR)* azalmanın, obezite derecesinde azalmanın istatistiksel daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Üç ana üç ara öğün grubunda ise, zaman kısıtlı beslenme grubuna göre LDL değerindeki azalmanın fazlalığı istatistiksel anlam kazanmıştır (p<0,05). Aynı diyet şekline devam etmek isteyen katılımcı sayısı da zaman kısıtlı beslenen grupta istatistiksel anlamlı olarak fazladır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları önceki literatür bilgilerini destekler nitelikte olup zaman kısıtlı beslenmenin kilo kaybı, yağ oranında azalma, sistolik tansiyonda düşme sağladığı ve metabolik parametreler bakımından olumlu etkilerinin olduğu saptanmıştır. Kilo kaybı bakımından üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline göre daha avantajlı olduğunun ortaya konulması önemlidir. HDL, LDL, total kolesterol ve trigliserit değerlerine etkileri bakımından literatürde rastlanan çalışmalardan farklı olarak HDL değerini iki grupta düşürmüştür, ancak iki grup arasında bu düşüş bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. LDL değerini düşürme açısından ise, üç ana üç ara öğünlü beslenme grubu istatistiksel anlamlı olarak daha başarılı bulunmuştur. Sonuç olarak, her iki diyet yaklaşımının da olumlu sonuçlar sağladığı saptanmış; zaman kısıtlı beslenme şeklinin, üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline, kilo verme tedavisinde iyi bir alternatif olduğu gözlenmiştir. Obezitenin beslenmeyle tedavisinde zaman kısıtlı beslenme yöntemi, yapılacak olan daha uzun süreli ve randomize kontrollü çalışmalarla desteklenerek rutin önerilebilir hale gelebilir.

Aralıklı açlıkBeslenmeBeslenme incelemeleri+7
Merve Yüzbaşıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile sağlığı merkezine kan tahlili yaptırmak isteğiyle başvuran hastalarda depresyon görülme sıklığı ve Beck depresyon ölçeği ile skorun ölçülmesi

Birinci basamak sağlık hizmetlerine kan tahlili yaptırmak için başvuran hastaların şikayetleri sorgulandığında halsizlik, yorgunluk gibi psikiyatrik ve fiziksel hastalıklarda ortak olarak görülebilen semptomlar ile karşılaşılmaktadır. Herhangi bir şikayeti olmayıp kronik hastalıklarının takibi için belirli aralıklarla kan tahlili yaptıran veya anemi, diyabet, hipotiroidi gibi fiziksel hastalıkların varlığının araştırılmasını isteyen hastalar da aile sağlığı merkezlerine başvurmaktadır. Aile sağlığı merkezlerine başvuruların önemli bir kısmını kan tahlili yaptırmak isteyen hastalar oluşturmaktadır. Bu hastaların şikayetlerinin depresyon ile ilişkili olabileceği veya herhangi bir şikayet belirtmeseler dahi depresyon açısından risk grubunda olabilecekleri aile hekimleri tarafından göz önüne alınırsa Beck depresyon ölçeği gibi uygulanması kolay ve hızlı bir yöntemle depresyon semptomlarının varlığı ve şiddeti araştırılabilir. Bu çalışmayla aile hekimlerine depresyon tanı ve tedavisi konusunda farkındalık kazandırılmak istenmiştir. Birinci basamaktaki hekimlerin depresyon ile ilgili bilgi ve tutumlarının geliştirilmesiyle hastaların depresyon ile ilişkili fiziksel ve psikolojik semptomları henüz depresyon tanı kriterlerini karşılayacak sayı ve şiddete ulaşmadan fark edilebilir. Hastalara fiziksel egzersiz, psikososyal desteğin arttırılması ve düzenli aile hekimi izlemleri gibi koruyucu tedbirler sunulabilir. Aile hekimleri tarafından depresyon tanısı konulması sayesinde mükerrer ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmeti başvuruları sırasında tedavisi geciken ve hastalığının şiddeti artan bireylerin hayat kalitesi yükseltilebilir. Bu çalışmada aile hekimlerinin depresyonla mücadelede etkin rol üstlenmesinin toplum ruh sağlığının geliştirilmesine katkısı vurgulanmak istenmiştir.

Aile sağlığı merkeziBeck Depresyon ÖlçeğiBirinci basamak sağlık hizmetleri+4
Gülvan Özkal
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Demir eksikliği anemisi ile HbA1C arasındaki ilişki

Amaç: Demir eksikliği anemisi toplumda oldukça sık gözlenen bir sağlık sorunudur. Dünya popülasyonunun yaklaşık %24,8'i anemik olarak saptanmıştır. Bu anemik hastaların yaklaşık olarak 500 milyonunda ise demir eksikliği anemisi görülmüştür. Glukoz regülasyonu takibinde HbA1c değeri ölçümleri oldukça önemli olup günlük pratikte tercih edilmektedir. Demir eksikliği anemisinin HbA1c'ye olan etkisi günümüzde halen tam olarak netlik kazanamamıştır. Biz de bu çalışmamızda diyabetes mellitus hikayesi bulunmayan bireylerde demir eksikliği anemisinin tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c düzeyine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine Aralık 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 75 birey retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hemoglobin değeri 12 mg/dl'nin altında olan bu bireyler anemik hasta grup olarak tanımlandı. Demir tedavisi başlanmış olan bu hastaların, tedavi aldıktan 8-12 hafta sonra bakılmış olan kan sonuçları incelendi. Dışlama kriterlerine sahip olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya alınan grupların hemogram, biyokimya ve diğer demir parametrelerinin (demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin) tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c ile arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, vücut kitle indeksi, kan biyokimya değerlerinden; AST, ALT, Üre, Kreatinin, Folat düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hastaların tedavi öncesi B12 medyan değeri 262(127-540) pg/ml iken, tedavi sonrası B12 medyan değeri 354,5(127-1345) pg/ml'dir. İki medyan değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark mevcuttur(p<0,001). Demir eksikliği anemisi tedavisi öncesi serum HbA1c düzeyi 5,33±0,37 ve tedavi sorası HbA1c 5,08±0,44 olarak bulundu. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Hastaların tedavi öncesi glukoz ortalama değeri 91,27±8,5 mg/dl iken, tedavi sonrası glukoz ortalama değeri 88,32±9,37 mg/dl'dir ve iki ortalama değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmuştur(p=0,008). Sonuç: Demir eksikliği anemisi olan hastalarda serum HbA1c düzeyi istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı. Demir eksikliği anemisi hastalarının tedavi edilmesiyle hem primer olarak aneminin olumsuz etkileri düzeldiği hemde HbA1c değerinde anlamlı olarak düşüş saptandı. Anahtar Kelimeler: Demir Eksikliği Anemisi, HbA1c

AnemiAnemi-demir eksikliğiHemoglobin A-glikolize
Hale Nur Yaman
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum magnezyum seviyesi ve plazma aterojenite indeksi arasındaki ilişki

Giriş: Magnezyum, yüzlerce enzim aktivasyonunda ve karbonhidrat metabolizmasında görevli enzimler için önemli bir kofaktördür. Potasyumdan sonra hücre içinde en çok bulunan ikinci katyondur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda magnezyum eksikliğinin hipertansiyon, tip 2 diyabetes mellitus, metabolik sendrom ve aterosklerotik değişiklikler ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Plazma Aterojenite İndeksi (PAİ), açlık lipid profilinin komponentlerinden olan Trigliserit (TG) ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) değerlerinin 10 tabanındaki logaritması [log (TG/HDL)] şeklinde kısa sürede, non-invaziv elde edilen bir parametredir. Bu oranın kardiyovasküler hastalıklarda risk ve prognostik değerlendirmedeki önemi çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. PAİ, aterojenik küçük LDL ile HDL partiküllerinin varlığını, koroner aterosklerozu ve kardiyovasküler riski öngörür. Aynı zamanda koruyucu ve aterojenik lipoproteinler arasındaki dengeyi yansıtmaktadır. Bu çalışmada amacımız kardiyovasküler riski göstermede etkin, birinci basamakta bakılması kolay bir indeks olan PAİ ve aterojenik değişiklere sebep olabilecek bir faktör olan magnezyum arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bağcılar'da bir Aile Sağlığı Merkezi'ne Ocak 2022- Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran 18 ve 65 yaş arasında, herhangi bir kronik rahatsızlığı olmayan, dahil olma kriterlerini karşılayan hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda 152 kadın, 46 erkek olmak üzere 198 hasta geriye dönük incelenmiştir. Hastaların sonuçları, yaş, cinsiyet, boy, kilo, kronik hastalık ve ilaç kullanım öyküsü muayene notları, E-nabız ve Aile Hekimliği Bilgi Sistemi'nden (AHBS) taranmıştır. Hastaların 8 saat açlık sonrası bakılmış olan kan tahlillerinden glukoz, CRP, magnezyum, sodyum, potasyum, fosfor, kalsiyum, ürik asit, HBA1C, HDL, LDL, trigliserit, total kolesterol değerleri kayıt altına alınarak incelenmiştir. Hastaların aterojenite indeksleri hesaplanmış ve serum magnezyum değeri ile arasındaki korelasyona bakılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 152 kadın ve 46 erkek toplam 198 hasta dahil edildi. Plazma Aterojenite İndeksi değeri ile magnezyum değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p=0.365). PAİ değeri ile LDL, total kolesterol, glukoz, CRP, ürik asit, HBA1C değerleri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.260, r=0.278, r=0.260, r=0.366, r=0.335, r=0.267, p<0.001). PAİ değeri ile sodyum değeri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.156, p=0.032). Ayrıca PAİ değeri ile BKİ değeri pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.397, p<0.001). PAİ değeri ile fosfor, potasyum, kalsiyum değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p>0.05). PAİ değeri ile yaş arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.295, p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda serum magnezyum değeri ve PAİ arasında anlamlı bir ilişki saptamadık. Ancak hücre içi sıvıda ve doku düzeyinde yapılacak magnezyum ölçümleriyle, daha büyük popülasyonla ve çok merkezli yapılan çalışmalarla bu ilişkinin yeniden değerlendirilmeye ihtiyacı vardır.

Aterojenite indeksiHiperlipidemilerMagnezyum+1
Ece Sevim Engür
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hashimato tiroiditi olan hastalarda nötrofil/lenfosit oranının değerlendirilmesi

Amaç: Hashimato tiroiditi (HT), otoimmün etyolojiye sahip en sık görülen tiroidit formudur. Edinsel hipotiroidizmin de en sık görülen nedeni olup histopatolojik olarak tiroid parankiminde diffüz mononükleer hücre infiltrasyonu, parankimal atrofi, fibrozis ve oksifilik hücre metaplazisi ile kendini gösterir. Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesidir. Bu çalışmada HT tanısı olan hastalarla, sağlıklı kişilerin Nötrofil/Lenfosit oranları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 01/06/2020-01/06/2022 tarihleri aralığında başvuran 18-70 yaş aralığında, Hashimato Tiroiditi tanısı almış hastalar ve kontrol grubu olarakta ek herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı kişilerden oluşturuldu. 50 Vaka ve 50 Kontrol grubu olmak üzere 100 kişi alınmıştır. Hastanesin Nücleus sistemi retrospektif olarak taranmış ve belirtilen tarihler aralığında başvuruda Hemogram, CRP, TSH, T4, T3, Anti-TPO, Anti-Tiroglobulin ve Tiroid USG bakılmış hastalar; Hashimato Tiroiditi tanısı alan hastalar (vaka grubu) ve sağlıklı kişiler (kontrol grubu) olarak ikiye ayrılmıştır. Vaka ve Kontrol grubu arasındaki Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, Lenfosit, Hemoglobin, Hematokrit, CRP, T3, T4 arasında anlamlı fark yoktu. HT hasta grubunda Lökosit, Nötrofil, TSH ortalama değerleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmuştur ve istatistiksel olarak anlamlıdır(sırayla p:0.026, p<0.001, p:0.002). HT grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı 2.14(1-3,76) ve sağlıklı hasta grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) 1.48(0.81-3.5) bulundu. Gruplar arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,001). Hasta grubunda HT tanısında da kullanılan anti-TPO ve anti-Tiroglobulin değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sonuç: HT grubunun NLO'su (2.14 [1-3.76]), kontrol grubuna göre (1.48 [0.81-3.5]) anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001). NLO subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. HT tiroid bezinin lenfositik enflamasyonu ile giden, belirgin bir inflamatuar yük ile karakterize hastalıktır. Bu çalışmada kontrollere kıyasla HT hastalarında görülen artmış NLO değeri kronik inflamasyonun bir sonucu olması muhtemeldir. Anahtar Kelimeler: Hashimato Tiroiditi, Nötrofil/Lenfosit oranı

Hashimoto hastalığıNötrofil/lenfosit oranıTiroid hastalıkları
Kadir Ugar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstanbul'daki aile hekimlerinin ve aile hekimliği asistanlarının Skabiyez hakkındaki bilgi beceri tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Skabiyez dünya genelinde görülen ve birçok ülkede halk sağlığı açısından tehlike arz eden bir hastalıktır. Birinci basamakta görev yapan birçok aile hekimi günlük pratiklerinde skabiyez ile sıklıkla karşılaşmakta ve zaman zaman tanı ve tedavide güçlükler yaşamaktadır. Bu çalışmada son yıllarda artan skabiyez vakalarına dikkate çekmekle birlikte İstanbul'da görev yapan aile hekimlerinin ve aile hekimliği asistanlarının skabiyez hakkındaki bilgi düzeylerinin ölçülmesi, skabiyez teşhis ve tedavisinde beceri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız İstanbul da görev yapan aile hekimleri ve aile hekimliği uzmanlığı eğitimi alan asistanlar arasında gerçekleştirilmiştir. Kesitsel tipte, analitik ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Literatür taraması yapılarak oluşturulan anket formları Ocak 2024 ile Nisan 2024 tarihleri arasında araştırmaya katılmayı kabul eden hekimler tarafından yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur.26 sorudan oluşan anket formunda sosyodemografik özellikler, skabiyez hakkında bilgileri, tedavi süreçlerindeki tutum ve davranışları sorgulanmıştır. Katılımcıların kişisel verileri ilgili kanuna uygun olarak korunmuştur. Bulgular: Çalışmaya 160 kişi erkek 219 kişi kadın olmak üzere toplamda 359 kişi katılmıştır. Çalışmaya alınan hekimlerin yaş ortalaması 41,56±9,72 olarak bulunmuştur Araştırmaya katılan hekimlerin ünvanı incelendiğinde ise Sözleşmeli Aile Hekimliği Uzmanlığı (SAHU) asistanı 87 kişi, Aile Hekimliği Uzmanlığı asistanı 17 kişi, Aile hekimi 203 kişi ve Aile Hekimliği Uzmanı 52 kişidir. Görev yapılan kuruma bakıldığında ise 331 kişi ile en fazla Aile Sağlığı Merkezi görülmüştür. Hekimlerin %92,76'sı (n= 333) tıp eğitimi sırasında skabiyez hakkında eğitim aldıklarını ifade ederken, asistanlık sırasında skabiyez hakkında eğitim alanlar katılımcıların %20,06'sını (n =72) oluşturmaktadır. Katılımcıların %75,14'ü hekimlik pratiği sırasında skabiyezle ilgili hizmet içi eğitim almamıştır. Tüm bilgi sorularına verilen yanıtlar incelendiğinde, bilgi puan toplamı 61,36±10,52 medyan 60,47 olarak bulunmuştur. Katılımcıların skabiyeze yönelik tutum ve davranışları yaş, cinsiyet, ünvan ve görev yapılan kuruma göre karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Yaş, Cinsiyet, Ünvan ve Görev yapılan kurumlar arasında bilgi puanı karşılaştırması yapılmış ve anlamlı p değerleri elde edilmiştir. Buna göre >50 yaş olanların bilgi puan ortalaması, 31-39 ve 40-49 yaş gruplarına göre daha düşüktür. Kadınların bilgi puan ortalaması, erkeklere göre daha yüksektir. Aile hekimi/Pratisyen hekim olanların bilgi puanı ortalaması, SAHU Asistanı ve Aile hekimliği uzmanı olanlara göre daha düşüktür. Mezuniyet sonrası ve hizmet içi eğitim planlamalarında skabiyeze yer verilerek hem hekimlerin bilgileri güncellenmeli hem de sürekli gelişimlerine katkı sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Skabiyez (Uyuz), aile hekimi, hekim bilgi, beceri, tutum ve davranışları

Hidayet Diril Göğüş
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal aneminin fetal doğum ağırlığına etkisi

Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, gebeliğinde maternal anemi tanısı almış kadınların yenidoğanlarının doğum ağırlıklarının, sağlıklı gebelere kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük olup olmadığını saptamaktır. Maternal anemi, maruziyet süresi ve şiddeti açılarından incelenilerek düşük doğum ağırlığına etkisini aydınlatmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma, 10/2023 -10/2024 tarihleri arasında İstanbul ili Esenler ilçesinde birinci basamak sağlık hizmetlerinde takip edilmiş 18-35 yaş aralığındaki gebelerin dahil edildiği retrospektif, tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmaya dahil edilen gebeler maternal aneminin varlığına göre dört gruba ayrılmıştır. Çalışma grubunu, anemik gebeler oluşturdu. Anemik gebeler, üç grupta incelendi. Gebelik süresince en az iki trimesterde anemik olanlar, sadece bir trimesterde anemik olanlar ve herhangi bir noktada anemi tanısı almış gebeler. Bu gebelerin yaş, parite, doğumda gebelik haftası, bebek doğum ağırlığı verileri hasta kayıtlarından elde edildi. Oluşturulan dört grubun yenidoğanları, düşük doğum ağırlıkları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Sağlıklı gebeler ve anemik gebeler karşılaştırıldığında düşük doğum ağırlığı açısından anlamlı bir fark gözlendi. Maruziyet süresi dikkate alındığında ise sağlıklı gebeler ile bir trimesterde anemik gebeler karşılaştırıldığında düşük doğum ağırlığı açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Sağlıklı gebeler ile en az iki trimesterde anemik gebeler karşılaştırıldığında ise yenidoğan doğum ağırlığı istatiksel olarak anlamlı idi. Bir trimesterde anemik gebeler ve iki trimesterde anemik gebelerin yenidoğan doğum ağırlıkları kendi aralarında karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir sonuç bulundu. Sonuç: Çalışmanın sonucunda, anemik gebelerin yenidoğan doğum kilolarında anlamlı bir düşüş bulunmuştur. Aneminin, iki trimester devam etmesinin yalnızca bir trimesterde saptanmasına karşın daha anlamlı bir düşüşe neden olması, maruziyetin önemine dikkat çekmektedir. Gebelik sonuçlarını iyileştirmek için gebelik süresince demir desteği yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Doğum ağırlığı, maternal anemi, trimester

İbrahim Taha Dağlı
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabet ve Tip 2 diyabette magnezyumun Hba1c ve HOMA-IR üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, prediyabet ve tip 2 diyabet hastalarında serum magnezyum düzeylerinin Hba1c ve HOMA-IR üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, retrospektif tanımlayıcı tipte olup Ocak 2023–Nisan 2024 yılları arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin iç hastalıkları ve endokrinoloji polikliniklerine başvuran 269 hastanın tıbbi kayıtları incelenerek gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, Hba1c düzeylerine göre prediyabet ve tip 2 diyabet gruplarına ayrılmıştır. Serum magnezyum, HOMA-IR, yaş, cinsiyet gibi demografik ve biyokimyasal veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Serum magnezyum düzeyi ile Hba1c arasında ters yönlü, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). HOMA-IR düzeyleri ile de benzer şekilde anlamlı bir negatif korelasyon gözlenmiştir. Prediyabet grubunda magnezyum düzeyleri daha yüksek, Hba1c ve HOMA-IR düzeyleri ise daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen bulgular, magnezyum düzeylerinin glisemik kontrol ve insülin direnci üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Prediyabet ve tip 2 diyabetli bireylerde magnezyum düzeylerinin izlenmesi, erken tanı ve metabolik kontrol açısından faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Prediyabet, Tip 2 Diyabet, Magnezyum, Hba1c, HOMA-IR

Gülşan Şahin
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşuna başvuran 50-70 yaş arası bireylerin kolorektal kanser tarama davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Kolorektal kanser (KRK), dünya genelinde yaygın görülen ve yüksek mortalite oranına sahip kanser türlerinden biridir. Ülkemizde de hem erkeklerde hem kadınlarda en sık görülen üçüncü kanser olarak dikkat çekmektedir. KRK'nin görülme sıklığı 40 yaşın altında nadir olmakla birlikte, özellikle 40-50 yaş aralığından sonra belirgin bir artış göstermektedir. Vakaların %85'i 50 yaş ve üzerinde teşhis edilmektedir. Tarama programları, kolorektal kanserlerin erken evrede tespit edilmesi ve buna bağlı mortalite ve morbiditenin azaltılmasında kritik rol oynamaktadır. Bu bağlamda çalışmamızda, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran 50-70 yaş arası bireylerin kolorektal kanser tarama davranışlarını ve bu davranışları etkileyen faktörleri araştırmayı amaçlıyoruz. Materyal ve Metot: Temmuz 2024 ile Ağustos 2024 tarihleri arasında, Demirkapı Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 50-70 yaş aralığındaki 276 bireyden, 31 sorudan oluşan "Kolorektal Kanser Tarama Davranışları Yarar ve Engel Algısı Ölçeği" anketini doldurmaları istenmiştir. Ölçeğin orijinali Rawl tarafından 2001 yılında geliştirilmiş, Türkçe geçerlik güvenirlik çalışması 2016 yılında Temuçin ve Nahcivan tarafından yapılmıştır. İki bölümden oluşan anket formunun ilk bölümünü yaş, cinsiyet, medeni durum gibi sosyodemografik özelliklerin yanısıra ailede KRK hastasının olup olmadığı, kronik hastalık, egzersiz, beslenme alışkanlıkları gibi KRK risk durumunu anlamaya yönelik sorular yer almaktadır. Katılımcılar, demografik bilgilerini ve anket sorularını araştırmacı ile yüz yüze görüşme esnasında yanıtlamıştır. Bulgular: Çalışmaya 276 birey katılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması 56,97±5,38 yıl olduğu belirlenmiştir bunların %54,7'si kadındır. Birinci derece yakınında kanser hastası olanlar %42,4, birinci derece yakınında kolorektal kanseri olanlar %13,4 saptanmıştır. Ailesinde iltihabi bağırsak hastalığı olanlar %11,2 dir. Daha önce dışkıda gizli kan testi (DGKT) yaptıranlar %22,5 tir ve daha önce kolonoskopi yaptıranlar %22,5 olarak tespit edilmiştir. "Daha önce Kolonoskopi ve DGKT yaptırmanız önerildi mi?" sorusuna bireylerin %37,0'si evet yanıtını vermiştir. Bireylerin DGKT yarar algısı puan ortalaması 9,45±1,47, DGKT engel algısı puan ortalaması 18,05±4,35, kolonoskopi yarar algısı puan ortalaması 12,35±1,98, kolonoskopi engel algısı puan ortalaması ise 31,54±7,41'dir. Katılımcıların engel algıları yarar algılarından daha yüksektir. Cinsiyet, gelir durumu, medeni durum, sosyal güvence durumu, vücut kitle indeksi (VKI), sigara içme durumu ve bazı beslenme alışkanlıklarından; kırmızı et, sucuk, salam tüketme durumu, yeterli sebze, meyve, tahıl ve baklagil tüketme durumuna göre bireylerin DGKT yarar algısı, DGKT engel algısı, kolonoskopi yarar algısı, kolonoskopi engel algısı puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Lise mezunlarının ilkokul mezunlarına kıyasla DGKT yarar algıları yüksektir. Daha önce DGKT ve kolonoskopi önerilenlerde, kolonoskopi yaptıranlarda kolonoskopi yarar algısı yüksektir. Birinci derece yakınında kolorektal kanser hastası olan bireylerin olmayanlara göre, DGKT yarar algıları yüksektir. Çalışma durumuna göre; emekli bireylerin diğerlerine kıyasla DGKT yarar algısı en yüksek, sonra çalışan bireyler daha sonra ev hanımları en son çalışmayan bireyler gelmektedir. Kronik hastalığı olanların kronik hastalığı olmayanlara kıyasla DGKT engel algısı daha düşüktü. Birinci derece yakınında iltihabi bağırsak hastalığı olanlarda DGKT engel algısı ve kolonoskopi engel algısı yüksekti. Daha önce DGKT yaptırma durumuna göre gelir düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (2=8,023, p=0,018). Daha önce DGKT yaptıranların % 46.2 geliri giderinden azdır. Daha önce kolonoskopi yaptırma durumuna göre gelir düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (2=6,795, p=0,033). Kolonoskopi yaptıranların çoğunluğunun % 41.9 geliri giderine eşittir. Daha önce DGKT testi ve kolonoskopi yaptırma durumuna göre diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda, 50-70 yaş arasındaki bireylerin kolorektal kanser taraması yaptırma oranlarının ve taramalar hakkındaki bilgi düzeylerinin oldukça düşük olduğunu tespit ettik. Bu düşük oranların artırılabilmesi için, hem sağlık çalışanlarına hem de hastalara yönelik farkındalık çalışmalarının önemi büyüktür. Tarama oranlarının yükseltilmesi, erken teşhis ve tedavi şansını artırarak hastalığa bağlı mortaliteyi önemli ölçüde azaltabilir.

Sultan Kocalar
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

20-69 yaş arası kadınların meme kanseri farkındalığı, sağlıklı yaşam davranışları ve tarama programlarına katılımlarının analizi: Bir aile sağlığı merkezi örneği

Amaç: Bu araştırma, kadınlarda meme kanseri farkındalığı, tarama programlarına katılım düzeyi ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının sosyodemografik özelliklerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel nitelikte tasarlanan araştırma, İstanbul Bağcılar Demirkapı Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 20-69 yaş aralığındaki 410 kadın ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yüz yüze görüşme tekniğiyle demografik bilgi formu ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları II Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 25.0 programı kullanılmış, normallik değerlendirmesi Shapiro-Wilk testi ile yapılmış, gruplar arası karşılaştırmalarda Ki-kare, Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 41,39±11,20 yıl olup %82'si evlidir. Eğitim düzeyi yükseldikçe SYBD puanlarının anlamlı şekilde arttığı belirlenmiştir; üniversite mezunlarının medyan puanı 132, okur-yazar olmayanların ise 116'dır (p<0,001). Yaş ilerledikçe SYBD puanlarında belirgin azalma gözlenmiş, 20-29 yaş grubunda medyan puan 136 iken 50 yaş üzerinde 114'e gerilemiştir (p<0,001). Bekar kadınların SYBD puanları evlilerden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (136'ya karşı 124, p<0,001). Vücut kitle indeksi artışıyla SYBD puanlarında düşüş saptanmış, normal kilolularda medyan puan 131 iken obez bireylerde 124'tür (p<0,001). Çocuk sayısındaki artış SYBD puanlarını olumsuz etkilemiş, çocuksuz kadınlarda medyan puan 136 iken dört ve üzeri çocuğu olanlarda 116'ya düşmüştür (p<0,001). Komorbidite varlığında SYBD puanları belirgin olarak azalmıştır (126'ya karşı 116, p<0,001). Elli yaş üzerindeki kadınlarda özgeçmişte meme kanseri öyküsü %50 oranıyla en yüksek düzeydedir (p=0,017). Meme kanseri öyküsü bulunan kadınların tamamının ultrason ve mamografi taraması yaptırdığı tespit edilmiştir (p<0,001). Sonuç: Eğitim düzeyi, yaş, medeni durum, parite ve komorbidite durumu kadınların sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını belirleyen temel faktörlerdir. Özellikle ileri yaş, düşük eğitim düzeyi ve yüksek parite grubundaki kadınlar risk altında olup, bu gruplara yönelik hedeflenmiş sağlığı geliştirme müdahalelerine ihtiyaç bulunmaktadır.

Nurgül Yenice
Bezmialem Vakıf University
2025
00

Other supervisors