Theses supervised by Prof. Dr. Ahmet Ayar

29 theses · Karadeniz Technical University, Fırat University, Sakarya University

DoctorateOpen AccessTR

Epilepside ağrı duyarlılığının genetik absans epilepsili sıçanlar kullanılarak in-vivo ve in-vitro incelenmesi

Epilepsiyi karakterize eden spontan nöbetleri oluşturan fizyopatolojik süreç nöronların uyarılabilme eşiğindeki çoğu kez nedeni bilinmeyen düşmedir. Ancak nöronları aniden anormal aşırı elektirksel deşarja yönelten patofizyolojik mekanizmalar halen net olarak anlaşılamamıştır. İnteriktal dönemde sakin görülen bu nöronların aslında normal nöronlardan farklı olması akla uygun görünmektedir. Epilepsilerin sıklıkla birlikte bulunduğu komorbid durum başağrıları ve ağrılı sendromlardır. Bu komorbiditenin sebebi ise henüz bilinmemektedir. Diğer taraftan epilepside interiktal dönemde ağrıya duyarlılık konusunda bilimsel bir araştırma olmadığı görülmektedir. Eğer epilepsili hayvanlarda kontrollerine oranla fizyolojik ağrı algılanmasında farklılıklar saptanırsa, interiktal dönemde sakin gözüken kortiko-talamik ağlarda aslında canlının bazı fizyolojik yanıtlarının normalden sapmasına yol açan bir değişimin de olduğu öne sürülebilecektir. Bu doktora tezinde genetic absans epilepsili sıçanlar kullanılarak epilepside interiktal ağrı eşiğinin kontrolleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Deneyler için 2 grup oluşturulmuştur. Bağımsız grupta 8 adet erkek epilepsi gelişmiş 8 aylık WAG/Rij sıçanın ağrı eşik değerleri, 8 adet yaş ve cins aynı olan epilepsisi olmayan Wistar sıçanlarınki ile karşılaştırılmıştır. Bağımlı grupta ise deneylere sıçanlar epilepsi gelişmeden once 2 aylıklarken başlanıp, aynı hayvanlarda epilepsi geliştikten sonraki dönemde (8 aylık) ölçümler tekrarlanmıştır. Bağımlı grupta 12 adet erkek WAG/Rij ve 11 adet yaş ve cins aynı olan kontrol Wistar sıçanlar kullanılmıştır. Tüm sıçanlara genel anestezi sonrası stereotaksik cihaz ile epidural olarak 2 adet aktif tripolar EEG elektrodu sol hemisfer frontal ve pariyetal kortekslere ve referans elektrod ise orta hat serebellumun üzerine yerleştirilerek en az 10 gün iyileşmeleri beklendikten sonra interiktal ağrı eşiği ölçümleri yapılmıştır. Ağrı eşiği değerleri uyanık hareketli sıçanlarda senkronize video-EEG monitorizasyon sistemi kullanılarak interiktal evre belirlenerek ölçülmüştür. Ağrı eşiği ölçümü ise in vivo termal plantar analjezimetre ile yapılmıştır. Sağ ve sol arka ayaklardan, en az 15 dk aralıklı 2 şer kez alınan eşik değerlerinin ortalamaları alınarak ağrı eşiği latansları belirlenmiştir. WAG Rij ve Wistar sıçanlar arasında ağrı duyarlılığı arasındaki olası farka, peripheral nosiseptörlerin olası katkısını irdelemek üzere dorsal kök gangliyon (DKG) nöronları, enzimatik işlem ve mekanik uygulamalarla ayrıştırılarak cam lamellere ekilerek ve kalsiyuma duyarlı flüoresan boya olan fura-2 AM (1 uM) ile yüklenerek bakılmıştır. Her bir nöronun hücre içi kalsiyum yanıtları oransal esaslı standart flüoresan kalsiyum görüntüleme tekniği ile hesaplanmıştır. Kalsiyum yanıtları membran depolarizasyonu (hücre dışına 30 mM KCl ekleyerek) ile uyarılmıştır. Bağımsız gruplardaki latans değerleri, 8 aylık epilepsili sıçanların interiktal ağrı eşiğinin kontrollerine oranla anlamlı düzeyde düşük olduğunu göstermiştir [sırası ile 3, 0 ve 4, 5 sn (P=0,001)]. Bağımlı gruplarda ağrı eşiği değerleri, sıçanlar hem epilepsinin henüz gelişmediği 2 aylıklarken [sırası ile epilepside ve kontrolde, 2,7 ve 3,1 sn (P=0,036) ] hem de epilepsi geliştikten sonra 8 aylıklarken [sırası ile epilepside ve kontrolde, 2,8 ve 3,9 sn (P=0.00014)] epilepsisiz kontrollerine oranla anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. KCl ile membrane depolarizasyonu hücre içi serbest kalsiyum düzeyinde anlamlı artışa yol açmış ancak, Wistar ve WAG/Rij sıçanlardan izole edilen DKG hücrelerinin membrane depolarizasyonuna cevaben bu kalsiyum artışları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu bulgular genetik absans epilepsili sıçanların nöbetsiz dönemde ağrıya karşı aşırı uyarılabilir olduklarını ve aşırı uyarılabilirliğin DKG düzeyinde olmadığını göstermesi açısından önemli görülmektedir.

AnaljeziAğrıAğrı eşiği+6
Sibel Velioğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Genç sedanter bireylerde tip 1 lif oranı yüksek kaslara yönelik yapılan ilerleyici dirençli egzersizin aerobik kapasiteye etkisinin incelenmesi

Aerobik kapasite bireylerin fiziksel uygunluk düzeyini hem belirleyen hem de sınırlayan önemli bir kriterdir. Aerobik egzersizler bu kapasitenin gelişimi için önemli bir anahtar olmakla birlikte bu egzersizlerin uygulanması her birey için her zaman mümkün olmamaktadır. Bu çalışmada aerobik egzersizlere bir alternatif olarak, tip 1 lif içeriği en yüksek olan ve oksidatif özellik gösteren beş farklı kasa yönelik yapılan ilerleyici dirençli egzersiz programının genç sedanter bireylerde aerobik kapasiteye etkisi incelenmiştir. Araştırma uluslararası fiziksel aktivite anketi (UFAA) skoruna göre sedanter oldukları belirlenen 36 gönüllü ile gerçekleştirildi. Antropometrik ölçüm ve bioempedans yöntemi ile vücut kitle indeksi ve yağsız vücut ağırlığı gibi veriler elde edildi. Aerobik kapasitenin belirlenmesi için kardiyopulmoner egzersiz testi uygulanarak, VO2 maks ve anaerobik eşik zamanı ölçüldü, ayrıca solunum yedeği gibi bazı ilişkili parametreler saptandı. Altı hafta süren bu araştırmada gönüllüler üç gruba ayrılarak, birinci gruba beş kasa (soleus, tibialis anterior, biceps femoris, adduktor magnus ve vastus medialis) yönelik ilerleyici dirençli egzersiz programı, diğerine maksimal kalp hızının %65-75'inde yürüyüş egzersizi yaptırıldı. Kontrol grubu ise herhangi bir egzersiz yapmadı. Tip 1 lif ağırlıklı kaslara yönelik ilerleyici dirençli egzersiz ile VO2 maks'da, aynı süreli yürüyüş egzersizi yapan gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artış tespit edildi. (p=0.032, p=0.02). Solunum yedeği ilerleyici dirençli egzersiz grubunda başlangıçta %51.5 iken %38.7'ye düştü. Anaerobik eşik zamanı dirençli egzersiz grubunda 12:31±03:56 dk iken 13:45±03:00 dk oldu. Ancak yürüyüş grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılık tespit edilemedi (p=0.561, p=0.194). Bu bulgular bu egzersiz protokolünün yürüyüş, yüzme gibi aerobik egzersizleri yapamayan bireylerde faydalı olabileceğini düşündürmektedir.

Aerobik güçEgzersizKaslar+4
Elif Şahin
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyabetik nöropati ve egzersiz: Diyabetik nöropatik ağrıya irisinin etkileri üzerine deneysel inceleme

Periferik nöropati, periferal sinir sisteminde hasarlanmayla karakterize nörodejeneratif bir durumdur. Yaygın nedenlerinden biri diabetes mellitus olan bu duruma, ilerleyen süreçte nöropatik ağrı sıklıkla eşlik eder. Nöropatik ağrının mevcut tedavi seçeneklerinin yetersiz etkinlikleri ve belirgin yan etkileri, daha etkin ve güvenli tedavi seçenekleri geliştirmek için ağrıyı kontrol eden endojen mekanizmaların irdelenmesini ve etkinliğinden yararlanılma olasılığını cazip fikir ve hedef haline getirmiştir. Egzersizin nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde etkili olabileceği ileri sürülmektedir ancak etki mekanizması bilinmemektedir. Egzersize bağlı olarak salınan ve egzersiz hormonu olarak tanımlanan irisinin egzersizin sağlık üzerinde faydalı etkilerine aracılık etme potansiyeli düşünülmekle birlikte, nöropatik ağrı üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının amacı, irisinin nöropatik ağrı üzerine olası etkilerini irdelemektir. Bu amaçla egzersiz yoluyla endojen irisin salıverilmesinin tetiklenmesine ilave olarak, eksojen uygulanan irisinin diyabetik nöropatik ağrı üzerine etkilerinin davranışsal ağrı modelinde incelenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca, egzersiz/irisinin periferal duyusal nöronlarda "hücresel ağrı sinyalleşmesi" üzerine etkisi, acı biberin etken maddesi kapsaisin ile uyarı yapılarak irdelenmiştir. Araştırma için 60 adet Spraque Dawley cinsi erişkin erkek sıçan; kontrol, egzersiz (düşük ve yüksek şiddet egzersiz), diyabet, diyabet + düşük şiddetli egzersiz, diyabet + yüksek şiddetli egzersiz şeklinde gruplandırıldı. Streptozotosin ile diyabet indüklenmesinden sonra, egzersiz grubundaki hayvanlara 8 hafta boyunca haftada 5 gün süre ile düşük (0.5 km/s 30 dk) ve yüksek şiddetli (1 km/s 60 dk) egzersiz yaptırıldı. Termal ve mekanik ağrı eşikleri 0., 4., 6. ve 8. haftalarda ölçüldü. Egzersiz gruplarının 4. ve 8. haftada, kontrol ve diyabet gruplarının ise 8. hafta sonunda serum irisin seviyeleri ölçüldü. Diyabetli grupta termal ve mekanik ağrı latansının uzadığı saptandı. Egzersiz yapan gruptaki sıçanlarda termal ağrı latansları 8. haftanın sonunda diyabetli gruba göre anlamlı düzeyde düştüğü belirlendi (p <0.05). Diyabetli hayvanların mekanik ağrı eşikleri ise 6. haftadan itibaren hem düşük hem de yüksek şiddetli egzersiz gruplarında normale dönmeye başladı. Termal ve mekanik ağrı eşikleri üzerine egzersiz şiddetinin etkileri arasında anlamlı bir fark yoktu. İrisin seviyesinin diyabetli grupta anlamlı derecede düştüğü; egzersiz yapan gruplarda ise yükseldiği tespit edildi. Serum irisin seviyesinin, yüksek şiddetli egzersiz grubunda düşük şiddetli gruba göre sadece 4. haftada anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu tespit edildi. Diyabetli gruplara 1, 10 ve 20 µg/kg, kontrol grubuna 10 µg/kg irisin intraperitonal uygulanarak 0, 15, 30, 60 ve 90. dakikalarda termal ağrı eşikleri ölçüldü. Eksojen irisin uygulamasına cevaben, kontrol grubunda ağrı eşikleri değişmezken, tüm dozlarda 60. dakikada ağrı latansının eksojen irisin uygulaması sonucu diyabetli gruba göre azaldığı görüldü. Sonuç olarak, egzersizle salınması tetiklenen irisinin mevcut deneysel modelde diyabetik nöropatik ağrı gelişimini önleyemediği ancak ilerleyen sürede nöropatik ağrı latansını normale doğru döndürdüğü tespit edildi. Periferal duyusal nöronlarda kalsiyum sinyalleşme verileri, irisinin periferal ağrı duyarlılığını etkilemediğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Diyabet, Egzersiz, İrisin, Kalsiyum, Nörodejenerasyon, Nöropatik Ağrı

AğrıDiabetes mellitusDiabetik nöropatiler+6
Ömer Faruk Kalkan
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Valproik asit, zikonotid ve spinorfinin sıçan dorsal kök gangliyon sinir hücre kültürlerine etkilerinin moleküler ve elktrofizyolojik olarak incelenmesi

Bu çalısmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerindevalproik asit, zikonotid ve spinorfinin etkilerini flüoresan kalsiyum görüntülemeyöntemleri ile belirlemektir. Valproik asitin etkileri patch kenetleme yöntemi ile deirdelenmistir. Dorsal kök gangliyonları diseke edildi ve enzimatik ve fizikselislemlerle izole tek hücrelere ayrıstırılarak %5 CO2 içeren inkübatörde 37 oC'detutuldu. Tüm hücre diyaliz patch kenetleme tekniginin akım kenetleme formu ile buhücrelerden aksiyon potansiyelleri kaydedildi. Fluoresan kalsiyum görüntülemedeneyleri için, önceden yüzeyi kaplanmıs lamellere ekilen DKG hücreleri kalsiyumaduyarlı boya olan Fura-2 AM (1 ?M) ile yüklendi. Ters mikroskopa (40X, 1,3 NAobjektif) baglantılı CCD kamera ve yazılım programından olusan kalsiyumgörüntüleme sistemi kullanılarak her bir DKG sinir hücresinde hücre içi serbestkalsiyum düzeyi ([Ca2+]i) 340/380 nm oranındaki degisikliklerden yararlanılarakbelirlendi. Veriler eslestirilmemis t testi ile analiz edildi ve P <.05 anlamlı kabuledildi. Patch kenetleme deneyleri sadece valproik asit için yapıldı ve valproik asituygulaması (30 ?M, 100 ?M ve 300 ?M) aksiyon potansiyeli parametreleri üzerineanlamlı bir etki etmedi (n=16). lave olarak valproik asit (100 ?M, n=10; 300?M,n=22 ve 1 mM, n=56) kalsiyum görüntüleme deneylerinde de yüksek K+ (KCl, 30mM) ile indüklenen [Ca2+]i cevaplarında bir degisiklik meydana getirmedi. Kalsiyumgörüntüleme deneylerinde zikonotid (1nM, n=12; 10 nM, n=18 ve 1?M, n=14) KClile olusturulan [Ca2+]i artıslarını doz bagımlı ve güçlü bir sekilde inhibe etti. Yineaynı sekilde spinorfin de doz bagımlı olarak ama daha çok küçük çaplı DKG nöronalt tiplerinde (10?M, n= 22; 100 ?M, n= 25 ve 300 ?M, n=35) yüksek K+ ileindüklenen [Ca2+]i cevaplarını inhibe etti. lave olarak, spinorfin ile ön muameleuygulanması sonrasında küçük çaplı nosiseptif özellikteki DKG hücreleri yüksek K+ile depolarizasyona cevapsızlık ortaya çıkarken, büyük çaplı non-nosiseptifhücrelerde yüksek K+ ile indüklenen yüzde [Ca2+]i cevapları etkilenmedi.Bu çalısmanın bulguları zikonotid ve spinorfinin, hücre zarı uyarılabilirligi venörotransmitter salıverilmesinde anahtar rol oynayan kalsiyum sinyallesmesini vehücre içi serbest kalsiyumdaki degisiklikleri inhibe ettigini ve etkin analjezik olmapotansiyeli arz ettiklerini ama valproik asidin bu baglamda etkisiz oldugunugöstermektedir. Spinorfin ve zikonotidin bu duyusal hücrelerde hücre içi kalsiyumsinyallerine etkileri ilk defa bu tez çalısması ile ortaya konmustur.Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, valproik asit, zikonotid, spinorfin,hücre kültürü, patch kenetleme, iyon kanalları.

AksonlarAnaljeziklerElektrofizyoloji+6
Kemal Tuğrul Kuzgun
Fırat University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Opiorfinin nosiseptif kalsiyum sinyalleri üzerine etkisinin in vitro olarak sıçan duyusal sinir hücrelerinde araştırılması

Ağrı, periferden başlayarak merkezi sinir sistemine iletilen bir süreçtir. Bu süreçte ilk durak olan dorsal kök gangliyon nöronları, nosiseptörlerin hücre gövdelerinin lokalize olduğu nöronlardır. Bu nöronlarda, hücre içi serbest Ca2+ seviyesindeki artış ağrı iletiminde kritik öneme sahiptir.Bu çalışmada, sıçan DKG hücre kültüründe opiorfinin hücre içi serbest Ca2+ seviyeleri üzerine olan etkisi incelendi. DKG nöronları 1?2 günlük neonatal sıçanlardan elde edilerek, enzimatik ve mekanik işlemlerle izole edildi. Fura?2 ile yüklenen DKG hücrelerinde hücre içi serbest kalsiyum [Ca2+]i (ex.340/380 nm em.@ 510 nm) düzeyleri dijital mikroskobik görüntü analiz sistemiyle kayıt ve analiz edildi. Kayıt süresi yarım saat olarak belirlendi. Verilerin değerlendirilmesi eşleşmemiş t testi ile gerçekleştirildi. P< 0.05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi.Opiorfin ile 30 dakikalık muamele, KCl ile arttırılan sitosolik kalsiyum cevaplarını tamamen inhibe etti. Hücrelerin uyarılma aralıkları olan 340/380 nm dalga boyları oranında, bazal seviye [0.79±0.05 (n=67)] KCl uygulamasından sonra [30 mM KCl, P<0.05, (n= 67)] anlamlı bir şekilde arttı. Beşinci dakikaya kadar anlamlı bir düşüş gözlenmezken, 30 dakikalık 100 uM opiorfin uygulanması, oluşan cevapları tamamen ortadan kaldırdı (30 mM KCl + 100 uM opiorphin: 0.78±0.07, n=55).Çalışmanın bulguları, opiorfinin membran depolarizasyonu sonucu oluşturulan periferal nosiseptif kalsiyum sinyalleşmesini, duysal nöronlarda inhibe ettiğini gösterdi. Bu etki zaman almasına rağmen, ilaç toleransı ve yan etki göstermemesi bakımından önemli avantajlar sağlamaktadır. Opiorfin ya da opiorfinin uygun türevleri, ağrı tedavisinde umut vaad dedici ajanlar olarak görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Ağrı, opiorfin, DKG nöronları, kalsiyum, nosisepsiyon

AnaljeziklerAnaljezikler-narkotikAğrı+4
Ömer Faruk Kalkan
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda memantin ve melatonin tedavisinin travmatik beyin hasarı sonrası etkilerinin araştırılması

Kafa travması sonrası oluşan beyin hasarı, N-methyl-D-aspartate (NMDA) reseptör aktivasyonu, hücre içi Ca+2 homeostazisinde bozulma, oksidatif stresi içeren kompleks patofizyolojik süreçler sonucunda gelişmektedir. Ekstrasinaptik NMDA reseptör inhibitörü memantin ve serbest radikal giderici melatonin, insanlarda yan etkilerinin az olmaları nedeniyle nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanımları söz konusu olan moleküllerdir. Bu çalışmada memantin ve melatoninin travmatik beyin hasarına olan etkileri Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlarda karşılaştırmalı olarak araştırıldı. Rompun ve ketasol anestezisi altında, 10 gram ağırlığında metal silindirin 50 cm yükseklikten kafa tası kemiğinde açılmış olan 6 mm çapındaki açıklıktan direk beyin üzerine düşürülmesi ile beyin travması oluşturuldu. Travmanın hemen sonrası sıçanlara memantin, melatonin ve memantin/melatonin kombinasyonu uygulaması yapıldı. Davranış incelemesi sonrasında, travmadan 24 saat sonra hasar hacmi, apoptotik hücre ölümü belirlendi. Yapılan çalışma sonucunda memantin ve melatonin tedavilerinin beyin hasarını azalttığının belirlenmesine rağmen her iki molekülün birlikte kullanıldığı sıçanlarda beyin hasarının anlamlı olarak daha da azaldığı belirlenmiştir. TUNEL boyaması ile yapılmış olan apopitoz değerlendirmesinde her üç tedavinin de hasarı azalttığı fakat bu azalmanın memantin/melatonin kombinasyonu sonrasında kontrolün yanında diğer tedavi gruplarına göre de anlamlı olduğu belirlendi. Davranış testi incelemesinde hasar büyüklüğü ile bir paralellik gözlemlendi. Tedavi gruplarında motor koordinasyonun daha iyi olmasının yanında depresif hareketlerin daha az olduğu ve kontrole göre daha iyi hareket ettikleri belirlendi. Sonuç olarak kafa travması sonrası memantin ve melatoninin farklı patolojik süreçleri etkilemelerinin etkisiyle her iki molekülün beraber kullanıldığı sıçanlarda daha az hasarın ve apoptotik hücre ölümünün gözlemlenmesi bu moleküllerin kombinasyonlarının klinik çalışmalarda kullanılmasına da katkıda bulunmaktadır.

ApoptozisBeyin yaralanmalarıKafa yaralanmaları+4
Taha Keleştemur
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ağrı modülasyonunda noradrenerjik sistem ile enkefalinerjik sistem arasındaki olası etkileşimin deneysel akut ağrı modelinde incelenmesi

Endojen enkefalinler ve antinosiseptif noradrenerjik yolaklar analjezi sisteminin bir parçasıdırlar. Nötral endopeptidaz (NEP) ve aminopeptidaz N (APN) enzimleri endojen enkefalinleri katabolize ederek analjezik etki süresini kısaltmaktadırlar. İnsan tükürüğünden izole edilen opiorfin NEP ve APN enzimlerini inhibe ederek enkefalinlerin biyoetkinliklerini koruma yoluyla analjezik potansiyeli güçlendirmektedir. Bu çalışmanın amacı, opiorfin, noradrenalin, ?1-, ?2-antagonisti (prazosin, yohimbin) ve ?1-agonisti (fenilefrin) ve bunların kombinasyonları kullanılarak analjeziye katkı sağlayan noradrenerjik ve enkefalinerjik sistem arasındaki olası etkileşimi incelemektir. Kullanılan tüm ajanlar yetişkin, BALB-C cinsi erkek farelere intraperitoneal olarak uygulandıktan sonra 15, 30, 60 ve 90. dakikalarda ısı ile indüklenen akut ağrı latensleri termal plantar analjezimetre sisteminde ölçüldü. Test edilen ardışık ölçüm zamanları enjeksiyondan önce ölçülen bazal değerleriyle karşılaştırıldı. Normal dağılan gruplara tek yönlü varyans analizi (One-Way ANOVA) ve takiben test edilen ardışık ölçüm zamanlarını bazal değerleriyle karşılaştırmak için Duncan?s post hoc testi yapıldı. Normal dağılıma uymayan gruplar için Kruskal Wallis testi kullanıldı ve ikili karşılaştırmalar Mann-Whitney U testi ile yapıldı. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Anlamlı düzeyde analjezik etki ve ağrı duyarlılığı; sırasıyla 0.1 mg/kg ve 0.3 mg/kg opiorfin dozlarında olduğu belirlendi (P<0.05). Bunun yanında opiorfin (1 ve 0.3 mg/kg) ile noradrenalin (0.1 mg/kg) kombinasyonları ve opiorfin (0.1 ve 0.3 mg/kg) ile fenilefrin (10 mg/kg) kombinasyonlarının anlamlı düzeyde analjezik etki meydana getirdiği gözlendi (P<0.05). Sonuç olarak bu çalışmadan elde edilen sonuçlar nosiseptif süreçte ve ağrıda enkefalinerjik sistem ve noradrenerjik sistem arasında düşük de olsa bir etkileşimin varlığını işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Akut ağrı, analjezi, fenilefrin, noradrenalin, opiorfin, prazosin, termal plantar analjezimetre testi, yohimbin

AnaljeziAğrıFenilefrin+5
Öznur Gedikli
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Elit görme engelli futsalcıların fizyolojik kapasitelerinin kardiyopulmoner egzersiz testiyle incelenmesi

Futsal, futbolun her takımın beşer kişi olduğu, kapalı alanda sert zeminde oynandığı ve popülerliği dünya çapında giderek artan bir oyundur. Bu sporda şiddet derecesi aralıklı değişen düzeyde aktivite gösterilmesi, alakalı sporcuların hem aerobik hem de anaerobik enerji yolağı kullanımını gerektirmektedir. Kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET), kontrollü metabolik şartlar altında yapılan egzersize solunum sistemi, kardiyovasküler sistem ve kas - iskelet sistemlerinde oluşan yanıtın bütüncül olarak değerlendirilmesine olanak sağlayan, ölçüme dayalı bir laboratuvar tekniğidir. Futsal alanında Türkiye'de federasyon denetiminde lig maçları yapılmakla birlikte, uluslararası yarışmalarda yer alan milli takım da mevcuttur. Ancak, sporcu bulmak ve seçme zorluğu dışında aday sporcuların fizyolojik kapasitelerine ait veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada elit futsal sporcuların egzersizle alakalı fizyolojik kapasitelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Türkiye Görme Engelliler Federasyonu'na kayıtlı B2-B3 Futsal Birinci Ligi'nde elit düzeyde oynayan dokuz ve profesyonel düzeyde oynayan dokuz olmak üzere toplam 18 görme engelli futsalcının sportif kapasitelerine ait fizyolojik parametreleri incelendi. Sporcular bisiklet ergometresinde şiddeti giderek artan (5 Watt/20 sn) test protokolünde (60 rpm sabit pedal hızı) maksimal egzersiz protokollü kardiyopulmoner egzersiz testi gerçekleştirdi ve bu esnada maksimum oksijen kullanım, anaerobik eşik, kalp hızı ve maksimum iş yükü değerleri egzersiz test sistemi (12 derivasyonlu EKG, gaz analizatörü modülü ve ergospirometre donanımlı) ile belirlendi. Araştırmaya katılan bütün sporcular değerlendirildiğinde; maksimum oksijen tüketimi 40±6 mL/kg/dk (beklenenin %91±16'sı, (n=18), anaerobik eşikte oksijen tüketimi ise 26±8 mL/kg/dk olarak ölçüldü. Sporcuların gerçekleştirdiği maksimal iş yükü 190±30 watt (n=18); bu değerin kendilerinden beklenenin %82±17'sı olduğu belirlendi. Bu çalışmada sporculardan alınan veriler literatür verileri ile karşılaştırıldığında alakalı spor branşlarına benzer düzeyde olduğu tespit edildi. Katılımcı sayısı düşük olmasına rağmen, Türkiye'de ilk defa ölçümü yapılan bu sınıf elit sporcular için elde edilen veriler referans değeri sağlama potansiyelindedir. Anahtar Kelimeler: Egzersiz testi, Fizyolojik kapasite, Futsal, Görme engelli sporcu

Egzersiz testiEngelli sporlarıEngellilik+5
Fatih Kara
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Maksimum egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksinin elit dağ kayağı ve kano sporcularında incelenmesi

Kalp hızı toparlanma indeksi (KHTİ), egzersiz aktivitesinin sonlandırılmasının ardından toparlanma sırasında kalp atım hızında egzersizin tepe noktasındaki seviyesinden düşme olarak tanımlanır. KHTİ sporcuların antrenman kapasitesini belirlemek için değerli bir parametredir. Bu çalışmanın amacı farklı antrenman ve aerobik kapasite gerektiren branşlara ait sporcularda kalp hızı toparlanma indeksinin incelenmesidir. Bu amaçla çalışmada elit dağ kayağı ve kano sporcularının aerobik kapasitesi ve kalp hızı toparlanma indeksleri incelenmiştir. Bu çalışmaya ilgili spor federasyonları aracılığı ile ulaşılan gönüllü elit kadın ve erkek sporcular katıldı. Sporcuların yaş, cinsiyet ve boy gibi demografik verileri kayıt altına alınıp; vücut kompozisyonu biyoelektrik impedans analiz (BIA) yöntemi ile belirlendi. Sporcuların, pedal direnci elektronik olarak ayarlanabilen bir bisiklet ergometresinde semptomla sınırlı maksimal kardiyopulmoner egzersiz testine (30 W/dakika yük artışı şeklinde şiddeti giderek artan rampa testinde 60 devir/dakika pedal çevirerek) tükenene kadar (pedal çevirmeyi >40 devir/dakika seviyesinde artık sürdüremeyeceği yorgunluk düzeyine kadar) devam etmesi istendi. Bu maksimal egzersizin ardından katılımcılardan dirençsiz pedal çevrilmesi istenilerek 5 dakikalık aktif toparlanma sağlandı. Kalp atım hızı, 12 derivasyonlu elektrokardiyogram ile sürekli olarak kayıt edildi. Kalp hızı toparlanma indeksi, egzersizin zirve noktasındaki kalp atış hızı ile egzersiz sonrası toparlanma esnasındaki kalp atım hızı arasındaki farkın belirli zaman aralıklarıyla ölçülmesiyle belirlendi. Kalp hızındaki toparlanma, maksimal egzersiz sonrası 5 dakikalık toparlanma sürecinde dirençsiz pedal çevirme (<30 devir/dakika) esnasında 30 saniyelik aralıklarla hesaplandı. Sporculardan elde edilen veriler sedanter bireyler ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında KHTİ1, KHTİ8, KHTİ10 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken toparlanma periyodunun diğer bölümlerinde kano sporcularının KHTİ değerleri elit dağ kayakçılarından daha yüksek olarak belirlendi. Sonuç olarak elit düzeydeki bu iki spor branşından kano sporcularının antrenman durumunun elit dağ kayakçılarından daha yüksek olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Dağ kayağı, Kalp hızı toparlanma indeksi, Kano

EgzersizEgzersiz testiKalp hızı+5
Burak Özgören
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Elit karate sporcularının uyku kalitesi ve fizyolojik egzersiz parametrelerinin incelenmesi

Karate; maksimum kardiyorespiratuar mukavemet ve patlayıcı güç gerektiren, uluslararası bir dövüş sanatı sporudur. Submaksimal ve maksimal egzersiz esnasında yüksek performans için önemli olan fizyolojik ve kognitif fonksiyonlar üzerine uyku oldukça etkilidir. Bu çalışmada; Trabzon ilindeki aktif elit karate sporcularının uyku kalitesi ve fizyolojik egzersiz parametrelerinin (kalp hızı, kalp hızı yedeği, kalp debisi, kan basıncı, maksimum oksijen kullanma kapasitesi) ölçülerek belirlenmesi amaçlanmıştır. Kademeli olarak şiddeti artan (15W/dakika) bisiklet ergometresi test protokolüyle kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) gerçekleştirildi. KPET; pulmoner, kardiyovasküler ve kas-iskelet sistemlerinin kademeli olarak şiddeti artan veya sabit yük egzersiz testiyle değerlendirilerek karşılıklı analiz edilmesi için kullanılan güçlü bir laboratuvar testidir. Test ile kan basıncı, oksijen tüketimi (VO2), maksimum oksijen tüketimi (VO2maks), karbondioksit üretimi (VCO2), ergospirometre aracılığı ile soluk sayısı, dakika ventilasyon (VE), elektrokardiyografi (EKG) aracılığı ile maksimum kalp hızı (KH) ve kalp hızı yedeği (KHY) ve oksijen nabzı ölçümleri eş zamanlı olarak yapılmaktadır. Bu çalışmada, sporculara ait uyku parametreleri fiziksel aktivite ölçüm holteri (Sensewear Armband) kullanılarak elde edildi. Sporcuların yatar durumda oldukları süre, uyku süresi ve uyku verimliliği parametreleri ölçüldü. Çalışma örneğinin özelliklerini belirlemek için tanımlayıcı istatistikler kullanılmış ve veriler ortalama±standart sapma şeklinde rapor edilmiştir. Bireylerin yaş ortalaması 17.8±1.39 yıl (n=10), boy ortalaması 169.0±8.1 cm (n=10), kilo ortalaması 63.99±7.64 kg (n=10) ve vücut kitle indeksi ortalaması 22.41 kg/m² (n=10) idi. Maksimum iş yükü seviyesinde VO₂ için ortalama değer 43±8 ml/kg/dk (n=10, beklenenin %99±12'si), ortalama maksimum güç 197±27.50 Watt (n=10, beklenenin %92±14'si), ortalama VE 103±28 L/dk (n=10, beklenenin %95±22'si), ortalama KH 181±12 atım/dk (n=10, beklenenin %93±7'si) ve ortalama maksimum oksijen nabzı 15.20±2.90 ml/atım (n=10, beklenenin %115.1±17.75'si) idi. Bu fizyolojik parametreler, literatürde bu spor dalı için bildirilen değerlere yakın olarak bulunmuştur. Bu çalışmanın bulguları, katılan sporcuların iyi bir aerobik kapasiteye ve iyi bir antrenman düzeyine sahip olduklarını göstermektedir.

Fiziksel parametrelerFizyolojiKarate+5
İlknur Hayırli
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Önde baş duruşu ve kifotik postürün solunum parametreleri ve aerobik kapasite üzerine etkisinin farklı spor branşlarında incelenmesi

Sedanter kişilerde sıkça bulunan, özellikle bilgisayar ya da akıllı telefon başında uzun süre vakit geçiren bireylerde ortaya çıkan postüral bozukluğa, bazı spor branşlarında da rastlanılmaktadır. Sporcularda en sık karşılaşılan postür problemleri başın önde konumlanması ve buna eşlik eden kifotik duruştur. Bu duruş aynı zamanda yardımcı solunum kasları da olmak üzere omuz eklemi ve boynu çevreleyen temel kaslarda kısalığa ve gerginliğe sebep olabilmektedir. Ortaya çıkan bozuk postür yapısı ise sporcuların kas grupları arasındaki etkileşimi negatif yönde etkilemektedir. Bu tez çalışmasının amacı bozulmuş torasik omurga ve baş postürüne sahip sporcularda, solunum kapasitelerinin belirlenmesi ve bisiklet ergonometresinde yapılan aerobik performans testi ile arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu amaçla, haftada en az iki gün antrenör eşliğinde düzenli boks ve tekvando antrenmanları yapan 14 kadın böksör ve 14 kadın tekvandocu araştırmaya dahil edilerek postür ve aerobik kapasite analizi yapıldı. Sporcuların antropometrik özellikleri, solunum hacim ve kapasiteleri de ölçüldü. Çalışmaya dahil olma kriterleri en az dört ay aktif boks ve tekvando antrenmanı yapıyor olmak, Grid Chart postüral analiz değerlendirmesinde normal dizilimden saparak kifoz ve önde baş postürüne sahip olmaktır. Doktor tarafından tanı konulmuş boyun ve torakal herniasyon, antrenman sırasında ya da sonrasında şiddetli ağrı şikayeti, skolyoz tanısı ve herhangi bir sistemik ya da solunum rahatsızlığına sahip olmak dışlanma kriterlerinde yer almaktadır. Spirometri ölçümlerine göre sporcuların FEV1 ve FVC değerleri beklenenin altında ölçüldü. Yapılan ölçümlerde tekvandocuların ortalama VC ve TV değerleri boksörlere göre daha yüksektir. Aerobik performans testinde boksörlerin RER ve AT@RER değerleri tekvandoculara göre daha düşük ölçüldü. Önde baş duruşu fazla olan sporcuların VO2max değerleri düşük ölçüldü. Boksörlerin ortalama toparlanma süreleri tekvandoculara göre daha yüksek ölçüldü. KPET sırasında artan yüke karşı ulaştıkları kalp hızları farklılık göstermedi.

Aerobik güçDuruşKafa+4
Meryem Aksarı
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Epilepside myometriyum kasılabilirliği ve antiepileptiklerin kasılmaya etkisinin wag/rij epileptik sıçanlardan izole myometriyumda incelenmesi

Epilepsili bireylerdeki myometriyal kasılmanın sağlıklı bireylerden farklı olup olmadığı ve anti-epileptik ilaçların (AEİ'ler) kasılma üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olup olmadığı ve dolayısıyla ilgili fetal nörogelişimsel bozuklukların ötesinde obstetrik komplikasyonlara yol açıp açmadığı halen belirsizliğini korumaktadır. Bu nedenle hem gebe olmayan hem de gebe absans epileptik WAG/Rij ve Wistar yetişkin sıçanlardan izole edilmiş myometriyal doku örneklerinin kontraktilitesini inceleyerek; spontan kontraktilite ve oksitosine verdiği yanıtların karşılaştırılması ve oksitosin ile indüklenmiş kontraksiyonlara fenitoin, levetirasetam ve valproik asidin tek başına ve kombinasyon halinde olası etkileri karşılaştırıldı. WAG/Rij ve Wistar sıçanlardan elde edilen myometriyal şeritler organ banyosuna asılarak izometrik kasılmalar kaydedildi. Gerime adaptasyon sonrasında gelişen spontan kasılmalar değerlendirildi ve bazı protokoller için oksitosin ile kasılmalar uyarıldı. Fenitoin, levetirasetam ve valproik asit dahil olmak üzere seçilen AEİ'lerin kümülatif konsantrasyonlarının kasılmaların amplitüd, frekansı ve kasılma eğrisi altındaki alan değerleri üzerine etkileri 10 dakikalık periyotlarla değerlendirildi. Veriler tek yönlü ANOVA ve Tukey HSD testi kullanılarak analiz edildi. Spontan kontraktilite ve oksitosine verilen yanıtlar ırk açısından farklılık gösterdi: gebe olmayan WAG/Rij'a ait dokuların spontan kontraktilitesi anlamlı ölçüde daha yüksekti ve okstosine kasılma cevabı bakımından WAG/Rij miyometriyumu Wistar'a göre anlamlı düzeyde daha az duyarlılık gösterdi (p<0.01). Fenitoin ve valproik asit, hem gebe olmayan hem de gebe WAG/Rij ve Wistar sıçanlardan alınan myometriyumun spontan ve oksitosin ile indüklenen kasılmaları üzerine konsantrasyona bağlı olarak anlamlı düzeyde inhibisyona (p<0.05) neden oldu. Levetirasetam, klinik olarak ilintili konsantrasyonlarından daha yüksek dozlarına rağmen, kasılmalarda anlamlı bir etki göstermedi. Anahtar Sözcükler: Antiepileptik ilaçlar, Deneysel hayvan modeli, Epilepsi, Myometriyal kasılma

EpilepsiEpilepsi-absansGebelik+3
Ayşegül Kurt Kasap
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik inmeli hastalarda hemiplejik olmayan tarafın diz propriyosepsiyonunun değerlendirilmesi

Propriyosepsiyon, kişinin gözleri kapalı pozisyondayken vücut kısımlarının uzaydaki konumlarının farkında olmasıdır. Doğru postür ve hareket için propriyosepsiyon duyusu önemlidir. İnme sonrasında propriyosepsiyon duyusunda kayıp olması dengeyi ve postürü olumsuz yönde etkileyebilir. İnme, uzun süreli sakatlığa sebep olan ve toplum için büyük bir sağlık yükü olan, beyin perfüzyonundaki bozulmalardan kaynaklanan ani gelişen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, inme sonrası kronik dönemde olan hastaların hemiplejik olmayan taraflarında diz propriyosepsiyon duyusunda bir kayıp olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya dâhil edilen 30 hemiplejik hasta ile 30 sağlıklı birey, sırasıyla veri ve kontrol grubunu oluşturdu. Gönüllülerin propriyosepsiyon duyusu tek tek test edildi. Test yapılırken propriyosepsiyon duyusu her bir birey için 5 kez ölçüldü ve ölçümlerin ortalamaları alındı. Katılımcıların demografik bilgileri ve ölçümleri değerlendirme formuna kaydedildi. Veri grubunda ölçülen propriyosepsiyon duyusunun ortalama değeri 7.06±1.19, kontrol grubunda ise 2.69±0.85 olarak hesaplandı. Veri grubunda propriyosepsiyon duyusunun minimum değeri 4.40 ve maksimum değeri 9.20 olarak belirlendi. Kontrol grubunda ise propriyosepsiyon duyusunun minimum değeri 1.40 ve maksimum değeri 4.80 olarak ölçüldü. Grupların diz eklem pozisyon hissi verileri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi (P<0.05). Bu araştırmanın verileri sonucunda kronik inme hastalarının hemiplejik olmayan tarafındaki diz propriyosepsiyonunun sağlıklı bireylerin diz propriyosepsiyon duyusuna göre bozulduğu bilgisine ulaşılmıştır.

Hemiplejiİnme
Muhammet Raşit Marap
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Fonksiyonel özellikleri geliştirilmiş probiyotik dondurma üretimi

Bu çalışmada, diyet lifi (buğday lifi ve inülin) ve kültürlerle (yoğurt kültürleri, Lacticaseibacillus rhamnosus, Shouchella clausii ve Weizmannia coagulans) fermente edilen sütlerin dondurma üretiminde kullanılması ve elde edilen dondurma örneklerinde -25 °C'de 90 günlük depolama süresince ürün kalite özelliklerinin incelenmesi; bunun yanında zorlu koşullara dayanıklılık özellikleriyle ilgili çeken sporlu probiyotiklerin dondurma üretiminde kullanılması amaçlanmıştır. Üretilen dondurma örneklerinde kalite özelliklerinin değerlendirilmesi için canlı hücre ve spor sayıları, duyusal, fiziksel, kimyasal, termal özellikler ve kalori değerleri incelenmiştir. Dondurma üretimleri %1,5 (a/a) oranında diyet lif ve %5 (a/a) oranında kültür ilavesiyle 4,6-4,7 pH değerlerine gelinceye kadar fermente edilen sütlerle (miks 1); süt, krema, süt tozu, şeker, stabilizatör ve emülgatör kullanılarak hazırlanan ve 4 °C'de 24 saat boyunca olgunlaştırılan mikslerin (miks 2) karıştırılarak nihai miks elde edilmesi ve dondurma makinesinde işlenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Nihai miksin (%100) hazırlanmasında %30 (a/a) oranında miks 1 ve %70 (a/a) oranında miks 2 kullanılmıştır. 90 gün boyunca inülin ve S. clausii ilaveli dondurma en yüksek canlı kalabilirliği gösterirken, lifsiz ve buğday lifi ilaveli yoğurt dondurmalarındaki L. bulgaricus en düşük canlı kalabilirliği göstermiştir. L. bulgaricus en fazla canlı hücre kaybına uğrayan kültür olmuştur. L. rhamnosus ise fermente süt ve dondurmalarda iyi bir gelişme göstermiştir, bununla birlikte buğday lifi de bu kültür üzerinde teşvik edici etki göstererek -25 °C'de 90 gün boyunca yüksek bir canlılık göstermesini sağlamıştır. Dondurma ortamı için L. rhamnosus'un, L. bulgaricus'a göre daha uygun bir kültür olduğu gözlemlenmiştir. Sporlu probiyotiklerden S. clausii ve W. coagulans'ın dondurma örneklerinde hem vejetatif hem de spor formda bulundukları tespit edilmiştir. Dondurma örneklerinde canlı hücre sayısı açısından S. clausii'nin W. coagulans'a göre biraz daha yüksek olduğu görülmüştür. Dondurma örnekleri duyusal değerlendirmelerde kaşıkta uzama, tatlılık derecesi ve ağızda erime süresi parametreleri bakımından orta (9 üzerinden 5) ve ortaya yakın puanlar almışlardır. Tüm örneklerin tatlılık puanlarına (5,00-5,50) bakıldığında uygun tatlılığın yakalandığı anlaşılmıştır. Fermente süt ilaveli dondurmalarda ekşi tat duyusal açıdan çok fazla hissedilmemiştir. Buzlu yapı puanlarının 9 üzerinden 2'nin altında olması mikslerin hazırlanışında stabilizatör ve emülgatör oranının, işleme ve depolama sıcaklıklarının uygun olarak ayarlandığını göstermektedir. Renk ve görünüş puanları bakımından örnekler arasında farklılık görülmemiş, 9 üzerinden 7,81-8,22 aralığında puanlar elde edilmiştir. Yapı ve kıvam puanı en yüksek olan örnekler S. clausii içeren lifsiz dondurma ile W. coagulans ve inülin içeren dondurma örnekleri olmuştur, 9 üzerinden sırasıyla 7,67 ve 7,85 puanlar almışlardır. Tat ve koku puanları açısından en beğenilen örnek 9 üzerinden 7,93 puanla L. rhamnosus ve inülin içeren dondurmadır. Genel beğeni açısından 9 üzerinden 7,52-7,81 puanlar ile en beğenilen örnekler L. rhamnosus'un lifsiz ve inülinli dondurmaları, S. clausii'nin lifsiz ve buğday lifli dondurmaları ve W. coagulans'ın buğday lifli ve inülinli dondurmaları olmuştur. Viskozite, kültür ve diyet lif ilavesiyle 1,08 Pa.s'den 2,77 Pa.s'ye kadar artmıştır. Dondurma örneklerinde hacim artışı doğal yollarla gerçekleşmiş, %13,6-25,8 aralığında hacim artışı değerleri elde edilmiştir. Kültür ilavesi hacim artışını (%) artırırken, diyet lif ilavesi ise düşürmüştür. İlk damlama ve tamamen erime süreleri depolama boyunca ortalama olarak sırasıyla 2029 s ve 3130 s olarak kaydedilmiştir. Buğday lifi ilavesiyle hem yoğurt dondurması hem de probiyotik dondurma örneklerinde ilk damlama süresi artarken, tamamen erime süreleri üzerinde ise farklı kültür içeren dondurmalarda farklı etkiler görülmüştür. İnülin ise ilk damlama sürelerine etki etmezken tamamen erime sürelerini biraz kısaltmıştır. Tüm örneklerde depolama boyunca ortalama 73,33 L*, -1,51 a*, 6,49 b*, 72,51 WI, 12,65 YI, 1,61 ΔE değerleri elde edilmiştir. Depolama boyunca sertlik değerleri ortalama olarak -10 °C'de 1,672 N, 5 °C'de ise 0,419 N; yapışkanlık değerleri -10 °C'de 0,418 N, 5 °C'de 0,104 N; yapışkanlık kuvveti değerleri ise -10 °C'de 2,196 mJ, 5 °C'de 1,303 mJ olarak ölçülmüştür. Dondurma örnekleri %10,39-31,43 aralığında düşük yağ destabilizasyonu değerlerine sahip olmalarına rağmen duyusal kaliteyi düşürmeyen erime değerleri elde edilmiştir. Depolama boyunca kaydedilen ortalama 6,27 pH ve %0,32 laktik asit değerlerleri ile yoğurt dondurması ve probiyotik dondurma örneklerinde asitlik seviyesi duyusal açıdan olumsuzluğa neden olmayacak seviyelerde kalmıştır. Tüm dondurmalar ortalama %36,17 kuru madde, %5,79 protein ve %5,91 yağ içermektedir. Örnekler arasında kristalizasyon sıcaklıkları (Tc) arasında farklılık bulunmamış, ortalama Tc - 19,37 ºC olarak ölçülmüştür. Camsı geçiş sıcaklıkları (Tg) -31,73 ºC ile -28,17 ºC aralığındadır. Tg'nin depolama sıcaklığı olan -25 °C'ye yaklaşması depolama boyunca stabilitenin korunması açısından istenen bir durumdur. Erime sıcaklıkları (Tm) ise - 2,79 ºC ile 1,88 ºC aralığındadır. Kontrol dondurması en yüksek Tm'ye sahipken, kültür ve diyet lif ilaveleriyle Tm değerleri düşmüştür. Tüm dondurmalar ortalama 167 kcal/100 g kalori değerine sahiptir. Sonuç olarak, tüm yoğurt dondurması ve probiyotik dondurma örneklerinde istenen canlı hücre sayıları sağlanmış, düşük asitlik değerleri elde edilmiş, bu sayede istenen duyusal beğeni yakalanmıştır. Sporlu probiyotiklerin süt ortamında fermentasyonu ile dondurma üretiminde kullanılması çalışmanın özgün değerini artırmıştır. Genel beğeni açısından buğday lifi ilaveli yoğurt dondurması haricinde tüm yoğurt dondurması ve probiyotik dondurma örnekleri kontrol örneği ile aynı ya da daha yüksek puanlara sahip olmuştur. Diyet lifi ve tek bir probiyotik kültür ile fermente edilen süt ilavesiyle dondurma üretimi hem ekonomik hem de kültür sayısı ile duyusal kalitenin dengesi açısından tercih edilebilir.

Diyet lifleriDondurmaFonksiyonel besinler+1
Elif Sezer
Sakarya University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Balkabaklı dondurmada farklı stabilizörlerin etkilerinin incelenmesi

Anahtar kelimeler: Dondurma, karragenan, keçiboynuzu gamı, pektin, tekstür Bu çalışmada, yüksek lif ve karotenoid içeriği bakımından zengin ve sağlığa olan faydaları yapılan çalışmalarla da ispatlanan balkabağının dondurmaya işlenebilirliğinin araştırılmasına katkı sağlamak ve aynı zamanda dondurma formülasyonuna eklenen farklı çeşit ve oranlardaki stabilizörlerin balkabaklı dondurma yapısına katkılarını ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu amaçla balkabakları soyulup küp şeklinde doğrandıktan sonra 1 saat boyunca suda haşlanmış (balkabağı: su 1: 1/2 w/v) ve karışım mikserden geçirilerek püre haline getirilmiştir. Püre haline dönüştürülen balkabağı liyofilizasyon (dondurarak kurutma) tekniği ile (-45 °C'de 0,045 mbar'da ) kurutulmuştur. Kurutulan ürünler daha sonra toz haline getirilerek balkabağı tozu elde edilmiştir. Stabilizör olarak karragenan, keçiboynuzu, pektin ve bu üç stabilizörün farklı oranlardaki (%0,0-0,1-0,2) kombinasyonları kullanılmıştır. Balkabaklı dondurma üretiminde farklı çeşit ve oranlarda kullanılan stabilizörlerin dondurmaların fiziksel, kimyasal ve duyusal özellikleri üzerine etkisi araştırılmıştır. Araştırmada stabilizör çeşit ve katım oranının dondurmaların pH, titrasyon asitliği, kuru madde, viskozite, hacim artışı, sertlik, ilk damlama ve tamamen erime süreleri, renk değerleri (L, a ve b) ve duyusal özellikleri üzerine etkisi önemli (P<0,05) bulunmuştur. Yapılan duyusal analizlere göre %0,1 karragenan, %0,2 keçiboynuzu ve %0,2 pektin içeren dordurma örneği en çok beğenilen dondurma olmuştur. Ayrıca besleyici değeri yüksek bir gıda maddesi olan balkabağının dondurmada kullanılabileceği ve duyusal olarak herhangi bir olumsuz etkisinin bulunmadığı belirlenmiştir.

Zeliha Uysal
Sakarya University · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yoğurdun duyusal, reolojik, kimyasal ve fonksiyonel özellikleri üzerine kolostrumun etkisi

Anahtar kelimeler: Kolostrum, manda, inek, koyun, liyafilizasyon, yoğurt. Bu çalışmada fermente bir süt ürünü olan yoğurt bahar aylarında doğum yapmış koyun, manda ve inekten elde edilen kolostrum sütleri farklı oranlarda ilave edilerek üretilmiştir. Ürünün fiziksel, kimyasal ve fonksiyonel özellikler bakımından geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada manda, koyun ve ineğe ait 1. gün ve 5. gün kolostrum sütleri kullanılmıştır. Kolostrum sütleri liyofilize edildikten sonra %1 ve %3 oranlarında yoğurda işlenmiştir. Kontrol olarak %1 ve %3 süttozu ile yoğurt üretilmiştir. Üretilen bu yoğurtların depolama süresince, 1., 7., 14. günlerde fiziksel, kimyasal, mikrobiyolojik, fonksiyonel özellikleri araştırılmış ve panelistler tarafından duyusal değerlendirmesi yapılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bu çalışma ile sınırlı değerlendirme imkânı olan kolostrum yoğurda ilave edilerek hem ürüne üstün özellikler kazandırılmış hem de kolostrum için farklı bir kullanım alanı yaratılmıştır.

Yasemin İkizkaya Akar
Sakarya University · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

İsli Çerkez peynirinin üretim parametrelerinin optimizasyonu

İsli Çerkez peyniri henüz coğrafi işaret almamış, üretimi standardize edilmemiş geleneksel peynirlerimizdendir. Üretim koşulları standardize edilmediği için piyasada satılan Çerkez peynirleri geleneksel üründen uzak, çok farklı tat ve yapılardadır. Bu çalışmada temel olarak iki amaç bulunmaktadır. Öncelikle, geleneksel üretim koşullarının sanayiye uyarlanması için üretim tesisi kurulmuş ve bu kapsamda ülkemizde ilk kez soğuk tütsüleme fırını üretilmiştir. İkinci aşamada ürün standardizasyonu için üretim koşullarının optimize edilmesi amaçlanmıştır. 70°C ve 90°C pıhtılaştırma sıcaklıklarında tütsülenmemiş ürün ile 2,5 saat ve 6 saat tütsülenmiş ürünlerin randımanı ve genel kimyasal bileşimi incelenmiştir. Uygulanan proseslerin peynire etkilerini gözlemlemek için 1., 30., 60. ve 90. depolama günlerinde mikrobiyal, duyusal, tekstürel değişimler ve olgunlaşma özellikleri incelenmiştir. Ürünlerin 1. ve 90. günlerinde mikroyapıları da incelenmiştir. Sütteki mevsimsel farklılık göz önüne alınarak hem yaz hem kış mevsimlerinde üretimler tekrarlanmıştır. Sonuçlar incelendiğinde tütsülemenin mikrobiyal gelişim üzerine etkisi istatistiksel açıdan önemsiz bulunmuştur. Ürünün renk, sıkılık ve elastikiyet özellikleri tütsüleme işlemiyle artmıştır. Duyusal analizlerde 6 saatlik tütsüleme işleminde tütsü aroması fazla bulunmuş, 2,5 saatlik tütsülemede ise istenilen yoğunlukta hissedilmiştir. Pıhtılaştırma sıcaklığındaki farklılık, ürünlerin farklılaşmasına yol açmıştır. 90°C'de pıhtılaştırılan ürünlerin kuru maddesiyle birlikte sertlik değerleri, 70°C'de pıhtılaştırılan üründen yüksek ölçülmüştür. Tütsüleme işleminin suda çözünen azot miktarına etkisi olmamış, toplam serbest yağ miktarı ise 6 saat tütsülemeyle artmıştır. Ürünlerin mikroyapıları incelendiğinde tütsülenmiş ürünlerde ve 90°C'de pıhtılaştırılanlarda daha boşluklu kitleler saptanmış, raf ömrü sonunda yağ kitlelerinin birleştiği gözlenmiştir. Ulaşılmak istenen ürünün özelliklerine ve raf ömrüne göre hangi parametrelerin kullanılması gerektiğini belirlemede bu çalışmanın iyi bir kaynak sağlayacağı düşünülmektedir.

Çerkez peyniri
Hatice Sıçramaz
Sakarya University · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Meyveli kefir üretiminde sükroz ile birlikte doğal ve yapay tatlandırıcı kullanımının ürün kalitesine etkisi

Bu çalışmada, ticari kefir kültürü ile üretilen, dondurularak kurutulmuş kocayemiş (Arbutus unedo L.) ve demirhindi (Tamarindicus indica L.) meyveleri ile fonksiyonel anlamda zenginleştirilen ve stevia, monk meyvesi tatlandırıcısı (Siraitia grosvenorii) ve aspartam ile sükroz (şeker pancarı ve şeker kamışı) kullanılarak tatlandırılan kefir çeşitlerinin depolamanın çeşitli günlerinde bazı fiziksel, kimyasal, mikrobiyolojik ve duyusal özellikleri araştırılmıştır. %3 ve %4 oranında kurutulmuş ve öğütülmüş meyvelerin ilave edildiği kefir örneklerinin pH değeri depolamanın her gününde sade kefire (K1) göre daha az olmuştur. En yüksek serum ayrılması depolama süresince kontrol örneğinde tespit edilmiş, tatlandırıcıların ilave edilmesi ise örneklerin genelinde önemli farklılık oluşturmamıştır (P > 0,05). En yüksek kuru madde oranı %5 oranında sükroz içeren örneklerde tespit edilmiştir. Ancak viskozite ve tekstürel kıvam değerlerinde önemli farklılık saptanmamıştır. Meyveli ve sade örneklerin L*, a*, b* değerleri önemli farklılık göstermiştir (P < 0.05). Kefir örneklerinde fenolik bileşenlerin temel kaynağının ilave edilen meyveler olduğu tespit edilmiştir. Kontrol örneğinde sadece gallik asit, protokatekuik asit, salisilik asit ve kafeik asit saptanmıştır. Araştırılan toplam 32 fenolik bileşenden 15 tanesi kefir örneklerinde farklı düzeylerde tespit edilmiştir. Kocayemiş ilaveli kefirlerde temel fenolik bileşenin gallik asit olduğu, demirhindili örneklerde ise siringik asit ve salisilik asidin en yüksek düzeyde belirlenmiştir. Sade ve meyveli kefir örneklerinde esansiyel aminoasitlerin tümü tespit edilmiştir. Araştırılan 42 aminoasit ve türevlerinden 31 tanesi kefir örneklerinde tespit edilmiştir. Sade kefirde bulunan temel aminoasitin L-glutamik asit olduğu, en yüksek düzeyde bulunan aminoasitin ise demirhindili kefirlerdeki L-prolin olduğu saptanmıştır. Örneklerde bulunan asetaldehit, diasetil ve asetoin 21. günde önemli düzeyde azalmış ancak etanol miktarında artış saptanmıştır. Kefire ilave edilen bileşenler etanol ve asetoin miktarını önemli düzeyde etkilememiştir (P > 0,05) ancak laktik asit bakterileri ve maya gelişimi üzerine farklı oranlarda etkili olmuştur. Kefir ve meyve örnekleri, Bacillus cereus, Staphylococcus aureus ve Escherichia coli'ye karşı antimikrobiyal etki göstermiştir. Tat- aroma ve genel kabul edilebilirlik bakımından en yüksek puanları aspartam ve şeker kamışı şekeri içeren demirhindili örnekler almıştır. En yüksek metalik tat stevialı örneklerde tespit edilmiştir.

Fermente gıdalarKefirProbiyotikler+2
Zeynep Ece Kulaksız Günaydı
Sakarya University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Epilepside nöropatik ağrı duyarlılığı ve gelişim mekanizmasının absans epileptik WAG/RIJ sıçanlarda periferal sinir hasarıyla tetiklenen modelde incelenmesi

Ağrı sendromlarının epilepsi ile birlikteliği oldukça sık görülmektedir. Bu sendromlar arasında periferik ya da merkezi sinir sisteminde oluşan bir lezyon ya da hastalık sonucu açığa çıkan nöropatik ağrı da bulunmaktadır. Ayrıca sinir sistemindeki inhibisyon ve eksitasyon arasındaki dengenin hem epileptik hem de nöropatik ağrılı kişilerde bozulması; bu iki durumun altında bazı ortak mekanizmaların yatıyor olabileceği sorusunu akla getirmektedir. Bu sorudan yola çıkarak gerçekleştirilen tezde, epilepsinin kronik bir ağrı durumu olan nöropatik ağrı modelinde ağrı duyarlılığını nasıl değiştirdiği ve bazı muhtemel gelişim mekanizmaları incelendi. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. İlk olarak, yaşa bağımlı başlangıçlı bir absans epilepsi modeli olan WAG/Rij ve onların ataları olan Wistar cinsi sıçanlarda nöropatik ağrı tetiklendi. Bunun için siyatik sinire kronik konstriksiyon zedelenme modeli kullanıldı. Ardından davranışsal ağrı testlerinden olan termal plantar test ve elektronik von Frey kullanılarak, nöropatik ağrının karakteristik fenomenlerinden olan hiperaljezi ve allodini değerlendirildi. İkinci kısımda ağrının üretildiği, taşındığı ve modüle edildiği duraklardan bazıları olan dorsal kök gangliyonu, trigeminal gangliyon, rostral ventromeduller medulla, retiküler talamik nükleus, periakuaduktal gri cevher ve anterior singulat korteksteki; transient reseptör potansiyeli vaniloid 1, N-metil D-aspartat, interlökin 1 beta ve nörokinin 1 reseptörlerine ait mRNA ifade seviyeleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon yöntemiyle incelendi. Davranışsal ağrı deneylerinde siyatik sinir ligasyonunu takiben hem ısı hem de mekanik ağrı eşiği değerlerinde anlamlı düşüş tespit edildi. Bu ağrı duyarlılığı artışı sağlıklı Wistar ve WAG/Rij epileptik sıçanlarda uyumluydu. Moleküler analiz verileri, artmış ağrı duyarlılığı ile ideal bir uyum göstermedi. Bu tez çalışmasının bulguları epilepside nöropatik ağrı geliştiğini göstermektedir. Ancak bulgular nöropatiye santral ya da periferal mekanizmaların hangisinin daha belirgin katkısı olduğunu açıklayamamakta olup, bu modelde her iki mekanizmanın da bu fenomene katkısı olabileceği şeklinde yorumlanabilir. Anahtar kelimeler: Epilepsi, nöropatik ağrı, siyatik sinir hasarı, TRPV1

AğrıEpilepsiHayvan deneyleri+6
Asiye Malkoç
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Akut inflamatuar ağrı duyarlılığının WAG/RİJ epileptik sıçanlarda davranışsal ve moleküler mekanizmalarla incelenmesi

Epilepsinin migren, nöropatik ağrı ve fibromiyalji gibi ağrılı sendromlarla yaygın birlikteliği, epilepside ağrı duyarlılığının değişip değişmediğine yönelik araştırmaları tetiklemiştir; ancak epilepside artmış ağrı duyarlılığının inflamatuar ağrıyı içerip içermediğine dair bir bilgi yoktur. Bu tez çalışmasının amacı absans epilepside akut inflamatuar ağrı duyarlılığı ve rol alan mekanizmaları incelemektir. Araştırmada, absans epilepsi için genetik hayvan modeli olan WAG/Rij (Wistar Albino Glaxo rats of Rijswijk) sıçanlar kullanılarak, arka pençe içine enjekte edilerek zimosanla periferal inflamasyon ve inflamatuar ağrı tetiklendi. Bu sıçanlarda akut ağrı duyarlılığı, bazal koşullarda ve inflamasyonun tetiklenmesinden sonra davranışsal ağrı testleri olarak termal ağrı duyarlılığı (termal plantar testi) ve mekanik ağrı duyarlılığı (elektronik von Frey testleri) testleri ile belirlendi. Davranışsal ağrı testlerinin ardından sakrifiye edilen hayvanlarda periferal (dorsal kök gangliyonlar (DKG) ve trigeminal gangliyonlar (TG)) ve santral ağrı (retikuler talamik nukleus (RTN), rostral ventomedial medullar nukleus (RVMN), periakuaduktal gri cevher (PAG) ile anterior singulat korteks (ASK)) yolaklarında ağrı ile alakalı mediyatör ve reseptörlerine (Transient reseptör potansiyeli kanalı V1 (TRPV1), N-metil-D-aspartat reseptörü (NMDA NR), nörokinin 1 reseptörü (NK1) reseptör ve interlökin 1 beta (IL-1beta)) ait gen ifade düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile incelendi. İnflamasyon tetiklenmesi hem ısı hem de mekanik ağrı eşiğini anlamlı derecede düşürdü. İnterlökin 1beta mRNA düzeyi DKG hariç örnek alınan bütün dokularda anlamlı düzeyde yüksek bulundu. TRPV1 düzeyi RVMN hariç bütün dokularda yüksek bulundu. NK1 reseptörü ise TG hariç bütün dokularda yüksek bulundu. Bu tez araştırması sonucunda elde edilen bulgular epileptik WAG/Rij sıçanlarda periferal inflamatuar ağrının geliştiğini ortaya koymakta ancak bu artmış ağrı duyarlılığına periferal mi santral mekanizmaların mı daha önemli katkı sağladığını ortaya koyamam

AğrıAğrı eşiğiAğrı şiddeti+4
Eda Nur Saral
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kanserde yorgunluk: Aerobik kapasite ölçümü ile remisyondaki meme kanseri hastalarında yorgunluk ve kökenine yönelik bir araştırma

Kanser ile alakalı yorgunluğun gerçek etiyolojisi net olarak bilinmeyip; kanserin kendisi, kanser tedavisi (kemoterepi, radyoterapi, cerrahi), alakalı anemiler, ağrı, uyku bozuklukları, hormonal değişiklikler, beslenme bozukluğu ve duygu durum bu süreçte tek başına veya birlikte bir etkiyle rol oynayabilir. Kanser ile alakalı yorgunluğu hassas bir şekilde belirleyecek ve derecelendirecek spesifik bir laboratuvar testi yoktur. Dahası, bu yorgunluğun organik mi psikolojik kökenli mi olduğunu ayırt edecek bir test de yoktur. Bu tez çalışmasının amacı ise, aerobik kapasite ölçümünün kanser ile alakalı yorgunluğun organik mi psikolojik kökenli mi olduğunu ayırt etmedeki yerini araştırmaktır. Bu amaçla, meme kanseri tedavisi görüp sağ kalmış ve remisyondaki kadınlar, prospektif olarak araştırmaya dahil edildi. "Kısa Yorgunluk Ölçeği", "Çok Boyutlu Yorgunluk Ölçeği" ile yorgunluk düzeyi ve "Beck Depresyon Ölçeği" ile depresyon durumu belirlendi. Aerobik kapasite, şiddeti kişi tükenene kadar kademeli olarak artırılan kardiyopulmoner egzersiz testi ile belirlendi. Test esnasında zirve oksijen tüketim (VO2pik), anaerobik eşik, solunum değişim katsayısı (RER), kalp hızı ve solunum hacim ve kapasiteleri belirlendi. Toplam 35 gönülleden subjektif veri elde edildi. Bunların 9 tanesinde KPET gerçekleştirildi. Subjektif verilere göre katılımcılardan sadece küçük bir kesim yüksek şiddetli yorgunluk rapor etti. Egzersiz testine göre, yaşanan yorgunluğun en önemli sebebi olarak kas güçsüzlüğü (beklenenin yaklaşık %66'sını gerçekleştirebildiler) ve aereobik kapasite kısıtlılığı (beklenen pik VO2'nin %80.8'i) olarak tespit edildi. Maksimum egzersiz seviyesinde önemli düzeyde kalp ve solunum yedeklerinin olduğu tespit edildi. Yorgunluk, kanserin tanısından tedavisine kadar her evresinde mevcut ve ancak sağ kalımın sağlanması sonrasında öncelik verilebilecek bir problem olduğundan; bu öncül araştırmanın bulguları klinik açıdan önem arz edebilir potansiyeldedir. Bu bağlamda kardiyopulmoner egzersiz testi faydalı bilgiler sunma kapasitesindedir. Anahtar Sözcükler: Aerobik Kapasite, Kanser, Kardiyopulmoner Egzersiz Testi, Yorgunluk

Aerobik güçKanser hastalarıMeme hastalıkları+4
Sema Velioğlu Yurttaş
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Hiperglisemik nöropati ve mitokondriyal fonksiyonun ilintisi: Mitokondri (dis)fonksiyonu ve mitofaji/otofaji modülasyonunun potansiyel nöroprotektif etkisi üzerine in vitro araştırmalar

Nöropati, kronik hiperglisemili hastaların yaklaşık yarısında gelişen en yaygın komplikasyondur. Mitokondri disfonksiyonunun ve mitofaji/otofaji modülasyonundaki bozuklukların, hiperglisemik nöropatinin patogenezinde kritik rolleri olduğu gösterilmiştir; ancak bu modülasyonları düzenleyen ajanların nöroprotektif etkisi araştırılmamıştır. Bu bağlamda tez çalışmasının amacı, bu modülasyonları düzenlediği bilinen seçilmiş ajanların (anetol trition, ürolitin A, rapamisin ve metformin ile kombinasyonlarının), dorsal kök gangliyon (DKG) nöron hücre kültüründe hiperglisemi ile tetiklenen in vitro strese karşı nöroprotektif etkilerini test ederek, tedavi edici potansiyelleri için kanıt sunmaktır. Hiperglisemik nöropatinin hücresel modeli olarak (12 haftalık) C57BL/6J farelerden elde edilen DKG nöronları kültüre edildi. Test ajanlarının yüksek glukoz konsantrasyonunda (YG, 50 mM) inkübe edilen nöronlar üzerindeki nöroprotektif etkileri, 70 saat boyunca gerçek zamanlı hücre analizi yöntemi (xCELLigence) ile "hücre indeksi" ana ölçüm parametresi kullanılarak incelendi. İstatistik analizler, tek yönlü ANOVA ve Fisher'in LSD post-hoc testi ile gerçekleştirildi ve 0.05'ten küçük p değerleri anlamlı kabul edildi. YG maruziyeti, DKG nöronlarının hücre indeksinde anlamlı düzeyde düşüşe yol açtı (p=0.006). YG ile eşzamanlı anetol trition uygulamasının herhangi bir dozunda YG nörotoksisitesini anlamlı olarak önleyemedi (p>0.05). YG ile eşzamanlı ürolitin A (10 μM veya 30 μM) veya rapamisin (0.1 μM veya 0.3 μM) uygulamasının YG nörotoksisitesini önlediği saptandı (sırasıyla p=0.01, p=0.04, p=0.036 ve p=0.008). YG ile eş zamanlı metformin veya test ajanlarıyla kombinasyonlarının YG nörotoksisitesini anlamlı düzeyde önleyemediği tespit edildi (p>0.05). Bu tez çalışması ile, mitofaji/otofaji modülatörü ajanlar olan ürolitin A ve rapamisin'in fare DKG nöronlarında doz bağımlı olarak YG nörotoksisitesine karşı nöroprotektif kapasiteye sahip olduğuna dair özgün kanıtlar elde edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına ve aracılık eden moleküler mekanizmalar hakkında kanıta yönelik daha ileri in vivo preklinik ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Diyabetik Nöropati, Hiperglisemi, Mitofaji, Mitokondri, Otofaji

Diabetes mellitusDiabetik nöropatilerHiperglisemi+7
Arif Kamil Salihoğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sporda yarışma kaygısının kalp hızı değişkenliği ve beyana dayalı araçlarla incelenmesi

Sporda kaygı, tipik olarak sporcularda "gündemdeki yarışma/müsabakayla alakalı olarak deneyimlenen strese cevaben gelişen hoş olmayan bir psikolojik durum"dur. Bu yarışma veya performans kaygısı, sporcuların kariyerlerini yarışmacı performans olarak direk etkilemesine ilave olarak sporla alakalı sakatlıklar, sakatlık sonrası rehabilitasyon ve yeniden spora dönmeyi de anlamlı derecede etkilemektedir. Bu tez çalışmanın amacı, sporcularda yarışma öncesi durumluk kaygı düzeyini, beyana dayalı sübjektif ve kalp hızı değişkenliği (KHD) ile objektif olarak belirlemek ve beyana dayalı araçlar ile kalp hızı değişkenliği ölçümlerinden elde edilen veriler arasındaki tutarlılığı incelemektir. Bu çalışmaya judo (n=15) ve rafting (n=15) branşlarında yarışan toplam 30 sporcu katıldı. Sporcuların demografik verileri kaydedildi. STAI I-II ve kalp hızı değişkenliği ölçümleri ile sporcuların kaygı düzeylerine ait veri toplandı. Ayrıca sporcuların uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi aracılığıyla değerlendirildi. Judo branşında; kadın sporcuların genel kaygı düzeyi yüksek, erkek sporcuların genel kaygı düzeyi düşük olarak belirlendi. Durumluk kaygı düzeyleri; kadın sporcularda yarışma öncesi ve yarışma sonrası orta, erkek sporcularda yarışma öncesi ve sonrası düşük düzeyde tespit edildi. Rafting branşında; kadın sporcuların genel kaygı düzeyi orta, erkek sporcuların genel kaygı düzeyi düşüktü. Durumluk kaygı düzeyi; kadınlarda yarışma öncesi ve sonrası orta, erkeklerde yarışma öncesi ve sonrası düşük olarak belirlendi. Kadın rafting sporcularının uyku kaliteleri orta düzeyde, diğer grupların uyku kaliteleri yüksekti. Sporcuların durumluk kaygılarına ait STAI I ve KHD ölçümlerinden elde edilen veriler arasında pozitif yönlü çok zayıf korelasyon tespit edildi (r=0.20, r=0.14, p>0.05). Bu çalışmada; KHD ve beyana dayalı araçlardan elde edilen veriler arasındaki korelasyon zayıftı. Bu bağlamda, katılımcı sayısının az olması dikkate alınarak daha fazla katılımcı ile kaygı düzeyi ve kalp hızı değişkenliği ilişkisini incelemeye yönelik ileri çalışmaların faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri, Kalp hızı değişkenliği, Kaygı, Yarışma kaygısı

Eliçe Kurt
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Antidepresanlar ve uterus kasılması: sertralin ve essitalopramın sıçan myometriumuna etkileri üzerine ın vitro bir araştırma

Hamilelik esnasında ve bebek doğurduktan hemen sonra, biyolojik, hormonal ve psikososyal değişiklikler sonucu, birçok kadın (yaklaşık %10) depresyon yaşar. Dahası, antidepresan tedavisi alan bazı kadınlar hamile kalabilir. Depresyon belirtileri günlük yaşamı ciddi şekilde etkiler ve tedavi edilmemiş depresyon hem annenin hem de bebeğin sağlığına zararlı olabilir, bu nedenle ilaç kullanımını içeren tedavi gerekebilir. Dolayısıyla, hamilelik sırasında antidepresan kullanmaya başlamak veya devam etmeye karar vermek hala zor bir konudur. Yapılan çalışmalarda hamilelik sırasında depresyon tedavisi için ilaç kullanan annelerde düşük, erken doğum ve doğumdan sonra rahim kanaması ihtimalinde artışlar bildirilmiştir ancak bu yan etkilerin sistemik olarak mı yoksa doğrudan myometrium kası üzerine direk bir etki sonucu mu geliştiği bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında, yetişkin sıçanlardan izole edilmiş myometriyal doku örneklerinde spontan ve oksitosinle indüklenmiş kasılmalara sertralin ve essitalopram'ın etkileri incelendi. Sprague-Dawley sıçanlardan elde edilen myometriyal şeritler organ banyosuna asılarak izometrik kasılmalar kaydedildi. Organ banyosunda uygulanan asma gerimine adaptasyon sonrasında gelişen spontan kasılmalar değerlendirildi ve bazı protokoller için kasılmalar oksitosin ile uyarıldı. Sertralin ve essitalopramın kümülatif konsantrasyonlarının kasılmaların amplitüd, frekansı ve kasılma eğrisi altındaki alan değerleri üzerine etkileri 10 dakikalık periyotlarla değerlendirildi. Sertralin 10x10-6 konsantrasyonunda gebe olmayan sıçanlarda oksitosinle indüklenen kasılmalarda EAA (kasılma eğrisi altında kalan alan) ve frekans değerlerini anlamlı bir şekilde azalttı (p<0.05). Sertralin 10x10-6 konsantrasyonunda gebe sıçanlarda oksitosinle indüklenen kasılmalarda EAA değerlerini anlamlı bir şekilde azalttı (p<0.05). Ayrıca sertralin gebe sıçanlarda 3x10-6 ve 10x10-6 konsantrasyonlarında spontan kasılmalarda EAA değerlerini azalttı (p<0.05). Essitalopram gebe olmayan sıçanlarda spontan kasılmalarda 10x10-6 konsantrasyonunda EAA değerlerini anlamlı bir şekilde azalttı (p<0.05). Sertralinin ve essitalopramın sıçan myometriumun kasılmalarına olan minimal inhibitör etkisi yukarıda belirtildiği gibi doza bağımlı olarak çıkmaktadır ve bu inhibitör etkinin çıktığı dozlar klinik ilintili dozların üstünde belirlenmiştir. Ancak in vitro hayvan modelindeki bu etkilerin insan çalışmalarıyla desteklenmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Antidepresif ajanlar
Samet Öksüz
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2024
00

Other supervisors