Theses supervised by Prof. Dr. Mustafa Yılmaz
36 theses · Hacettepe University, Bursa Technical University, Çukurova University, Gaziantep University
Mısır'ın bağımsızlık mücadelesi ve Türkiye ile ilişkileri (1919-1937)
Bu çalışmada, İngiliz işgalinin Mısır'da oluşturduğu dirençle birlikte Mısır aydın ve siyasi çevrelerince benimsenen kendine özgü milliyetçilik anlayışını ortaya koyarak bağımsızlık mücadelesinde Mısır'ın hangi açmazlarla karşılaştığı açıklanmaya çalışılmıştır. Bunu yaparken uzun yıllar aynı yönetim yapısı içerisinde yaşadıkları Türklerin Anadolu'da verdiği Kurtuluş Savaşı sonunda elde ettiği zaferin ve devamında Türk inkılabının oluşturduğu çerçevenin Mısırlılar tarafından nasıl algılandığı, yeni Türk devletinin bir model alınıp alınmadığı tartışmalarını Mısır basınında çıkan başlıca gazete ve dergileri inceleyerek vermenin o dönemdeki iki ülke ilişkilerini anlamak açısından daha bütüncül bir bakış açısı katacağı düşünülmüştür. Çalışmanın sonunda iki ülke ilişkilerinin yaşamış oldukları modernleşme pratiklerinden bağımsız açıklanamayacağı ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan yenilgisi sonrası Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kurulurken, Batılı modelleri uygulayacak kadrolar iktidar gücünü ellerinde tutarak zihinsel ve kurumsal temelli dönüşümleri gerçekleştirme fırsatı elde etmiştir. Mısır'da ise bağımsızlık meşalesini yakan milliyetçi kadro siyasal alanda iktidarı İngiliz Temsilcisi ve Kral ile paylaşmak zorunda kalmıştır. Aydın ve siyasi kesimlerce modernleşme bağlamında ortaya atılan köklü değişiklik önerileri sınırlı destek bulmuş ve belli bir dönem sonra etkisini yitirmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde Mısır'da fikri ve siyasi hareketler, yeni ulusal bilinç arayışında İslam öncesi kadim Mısır medeniyeti vurgusu, Mısır milliyetçiliğinin Arap milliyetçiliği ile ilişkisi ortaya konulmuştur. İkinci bölümde, Birinci Dünya Savaşı sonrası Mısırlıların bağımsızlık yolundaki çabaları anlatılmıştır. Bağımsızlık için yeşeren umutların taşındığı 1919 Paris Barış Konferansı ve Mısırlıların oluşturduğu Heyet'in diplomasi faaliyetlerine bakılarak Mısır'ın bağımsızlık talepleri incelenmiştir. Bu bölümde İngilizlerin verdiği sınırlı bağımsızlık ve devamında Vefd'in Mısır siyasetinde aldığı konumu ile 1936 tarihli İttifak Anlaşması'na kadar yürüttüğü siyasetin yansımalarına yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, Atatürk dönemi Mısır-Türkiye ilişkileri 1936 yılında yapılan Dostluk Antlaşması'na kadar incelenerek; iki ülke ilişkilerini belirleyen dinamikler, Millî Mücadele dönemi ve Lozan Antlaşması ekseninde açıklanmıştır. Ayrıca Türk inkılabının Mısır basınında nasıl değerlendirildiği ve ilişkilere etkisi ile basının propaganda aracı olarak nasıl kullanıldığı anlatılmıştır. Dördüncü bölümde ise, dönemin iki ülke siyasi ve diplomatik ilişkileri sorun alanlarının ortaya çıkardığı mesafe ve iki ülkeyi birbirine yaklaştıran faktörler bağlamında incelenmiştir.
27 Mayıs darbesinden 12 Mart muhtırasına Türk basınında Atatürk ve Atatürkçülük (1960-1971)
Bu çalışma, 1960-1971 yılları arasında Türkiye'de yayımlanan yazılı basın örnekleri üzerinden Atatürk ve Atatürkçülük konulu köşe yazılarını incelemeyi hedefler. Bu kapsamda tez çalışmasının kavramsal çerçevesini ve köklerini sunan bir girişle beraber ilk bölümde 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen önceki birkaç yılda yaşanan hadiseler anlatılmıştır. Bu bölümün içeriğinde iktidar ve muhalefetin temel konulara bakışlarındaki farklılıklar ve gerginlikleri meydana getiren başlıklar açıklanmaya çalışılmıştır. Tezin ikinci bölümünde 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türk basınının genel görünümü, darbeye mahalli ve ulusal çapta yaklaşım tarzı ile darbe sonrası yapılan yargılamalara ilişkin açıklamaları ele alınmıştır. Üçüncü bölüm ise bu tez çalışmasının yazılı basın arşivine ait incelemelerin yer aldığı kısımdır. Atatürk ve Atatürkçülük bağlamında yapılan ideoloji benzetmeleri, siyasi yelpazede Atatürk ve Atatürkçülüğü bir yere konumlandırma girişimleri bu bölümde aktarılmıştır. Dördüncü ve son bölümde mezkur dönemin kapanışını yapan 12 Mart Muhtırasının Türk basınındaki yankılarına bakılarak, tez çalışması bir sonuç ile tamamlanmıştır.
Atatürk Döneminde çocuk algısı
Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyeti kurduğu zaman sadece rejimi değil aynı zamanda geleneksel anlayışı ve toplum hayatına etki eden konuları da değiştirme ve medenileştirme yoluna gitmişti. Cumhuriyet rejimi ile beraber yeni Türk kimliği yaratılmış ve rejimin kalıcılığını sağlamak amacıyla bazı çalışmalar yürütülmüştü. Çalışmaların odağına bakıldığında bu konuların daha çok, ülkenin geleceğini temsil eden çocuklar ve çocukları da kapsayan gençlik üzerine doğrudan veya dolaylı olarak ele alındığı görülmektedir. Geçmişte böyle bir anlamdan mahrum olan, diğer bir deyişle ihmal edilen çocuk olgusu, cumhuriyet ile beraber kendisine ülkede bir yer edinecek, görünür olacak ve toplumun çocuk algısında yeni bir kavram oluşturmaya başlayacaktı. Cumhuriyet'in yeni ulus-devlet kimliğini taşıyacak ideal vatandaşını çocukluktan yetiştirmesi gerekmekteydi.
Lozan görüşmeleri sırasında yapılan askeri hazırlıklar
Bu tez, Lozan Görüşmeleri devam ederken görüşmelerin kesintiye uğraması halinde işgal altında bulunan İstanbul, Boğazlar (Çanakkale, İstanbul) ve Musul'un askeri harekâtla alınması amacıyla yapılan askeri hazırlıkları konu almaktadır. Bu kapsamda, birincil arşiv kaynakları ve konu üzerinde yapılmış çalışmalar birlikte ele alınarak çalışma yürütülmüştür. Bu çalışma ile Lozan Görüşmeleri devam ederken sürecin orduya yansıması ve yeni bir savaş ihtimali karşısında Türkiye'nin tutumunun araştırılması amaçlanmıştır. Türkiye'nin Lozan Görüşmeleri esnasında görüşmelerin kesintiye uğraması ihtimaline karşılık askeri hazırlık yaparak teslimiyetçi bir tavır takınmadığı ortaya çıkmaktadır. Yürütülen askeri faaliyetlerin İtilaf Devletleri üzerinde propaganda etkisi yaparak İtilaf Devletleri'nin konferanstaki tutumuna etki etmesi amaçlandı. Aynı zamanda Meclis'te ve ordu içerisinde yer alan savaş taraftarı kesimin, askeri hazırlıklar yapılarak muhalefeti önlenmiş oldu. Görüşmelerin kesintiye uğramasıyla doğrudan bir savaşa başlanılmayıp mevcut durumun korunduğu ve sürecin diplomasi yoluyla yürütülmeye çalışıldığı görülmektedir.
Bir geminin hikâyesi: Germanic/Gülcemal Vapuru (1874-1950)
1492 yılında Kristof Kolomb'un farkında olmadan keşfettiği ve talihsiz bir biçimde Amerika olarak adlandırılacak olan yeni kıta Dünya'nın algılanış biçimini değiştirecekti. Amerika'nın keşfini izleyen birkaç yüzyıl içerisinde dünyanın tamamı sömürge imparatorlukları tarafından paylaşılacaktı. Atlantik ticareti ile gelişen Batı Avrupa Ülkeleri ile Yeni Dünya arasında kesintisiz ticaret ağları oluşacaktı. Ticaret yolları üzerindeki yegâne ulaşım aracı olan yelkenli gemiler, Sanayi Devrimi sonrası yerlerini daha hızlı ve güvenli yolculuk imkânı sunan buharlı gemilere bırakacaktı. Osmanlı Devleti; II. Mahmut Dönemi'nde tanıştığı buharlı gemilere çabuk adapte olmuştur. Balkan Savaşları'nın hemen öncesinde Osmanlı Devleti tarafından satın alınan Germanic/Gülcemal Vapuru, Türklerin sahip olduğu ilk transatlantik yolcu gemisidir. Uzun yıllar hizmet verecek olan Gülcemal, devrin birçok önemli hadisesine şahitlik edecekti.
V. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi (1935-1939)
Bu çalışmada Mustafa Kemal Atatürk'ün Mecliste Cumhurbaşkanı olarak son kez bulunduğu, Cumhuriyet rejiminin en güçlü dönemi olan süreç incelenmiştir. 1935 ve 1939 yılları arasında kalan bu döneme V. Dönem adı verilmiştir. Bu dönem boyunca TBMM'nin yapısı, teşekkülü ve genel durumu konu edilmektedir. Bu anlamda ülkenin siyasi politikalarını ortaya koyan TBMM'yi incelemek, dönemin iç ve dış politikasının aydınlatılması adına bir yol sunmaktadır. Bununla birlikte TBMM'de görev alan kabineleri ve hükumetleri incelemek, dönemde değişen koşulların ve inkılapların nasıl uygulandığının anlaşılması adına ışık tutmaktadır. 1935-1939 yılları boyunca iç politika başta olmak üzere bu dönemde yaşanan ekonomik, hukuki, mali, siyasi ve toplumsal her gelişme TBMM'nin süzgecinden geçmiştir. Meclis aynı zamanda neredeyse yapılan tüm uluslararası temaslara ve müzakerelere öncülük etmiştir. Bu anlamda zikredilen yıllar arasında görev yapan V. Dönem TBMM'de geçen iç ve dış siyasi gelişmeler de çalışmanın konusuna dahil edilmiştir. Bu anlamda çalışma Türkiye'nin demokratikleşme sürecini özetleyen genel bir girişten sonra beş bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde V. Dönem TBMM'nin toplanmasına dek geçen süreç irdelendikten sonra V. Dönem TBMM'nin teşekkülü ve genel yapısı ve bu yapıda meydana gelen değişiklikler incelenmiş, Meclise dahil olan Milletvekillerinin sosyoekonomik bir tasnifi yapılarak önceki dönem Meclis verileriyle karşılaştırmalı bir analize gidilmiştir. Tezin ikinci bölümünde bu dönemde meydana gelen ve ülkeyi etkileyen iç politika gelişmeleri irdelenmiştir. Üçüncü bölümde V. Dönem TBMM'de toplumsal ve hukuki alanda yaşanan gelişmelere yer verilerek bunların toplumda yarattığı etkiler ele alınmıştır. Dördüncü bölümde bu sürece gelene dek yaşanan ekonomik gelişmelere değinilerek V. Dönem boyunca uygulanan ekonomik politikalar ele alınmıştır. Son bölümde ise 1935-1939 arasında uygulanan dış politika siyasetiyle beraber bu dönemde dış politika özelinde meydana gelen gelişmeler incelenmiştir. Sonuç bölümünde tüm bu alanları kapsayan genel bir değerlendirme yapılarak çalışmaya son verilmiştir.
Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi öğretim programının değerlendirilmesi (2018)
Bu araştırmada 2018 Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Dersi Öğretim Programının gerçekleştirilme durumu hem ders kitabı hem de programın uygulayıcıları olan öğretmen boyutunda ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Bu kapsamda araştırmanın birinci bölümünde öğretim programın yapısı, programın dört temel unsuru olan hedefler, içerik, öğrenme-öğretme süreci ve değerlendirme bakımından incelenmiş ve önceki programlarla mukayesesi yapılmıştır. Araştırmanın ikinci bölümünde yeni öğretim programına göre hazırlanan ders kitapları genel özellikleri ve programın temel unsurları açısından incelenmiştir. Araştırmanın üçüncü bölümünde ise Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersini veren tarih öğretmenlerinin öğretim programı ile ilgili görüşleri yine programın unsurları doğrultusunda incelenmiştir. Araştırma sonuçları, yeni öğretim programında dersin sınırlarının önceki programlara göre genişletildiğini, bu değişikliklerin kazanım sayısının azaltılmasına ve Atatürkçülük ile İlgili Konuların çıkarılmasına rağmen yeni kazanımların eklenmesi ve toplam ders saati süresinin değişmemesi ile konuların işlenişine sınırlılıklar getirdiğini göstermiştir. Bu sınırlılıklar ders kitaplarında mevcut konularda sayfa azaltılması ile konuların sunumunda eksiklikler şeklinde olmuştur. Konuların çeşitlenerek sayısının fazlalaşması ancak sürenin değişmemesi ise öğretimdeki uygulamasına genel amaçlar ve kazanımların gerçekleştirilmesinde, içeriğin sunumunda derinlikte ve kullanılan öğretim yöntemlerinde sınırlılıklar şeklinde yansımıştır. Öğretim programında dersin genel amaçlarının bilişsel, duyuşsal ve psikomotor alanlara yönelik olsa da kazanımların yalnızca bilişsel alanda ve büyük oranda alt düzey düşünme becerileri ile belirtilmesi ders kitaplarına konu metinlerinin daha çok bilgiyi aktarmaya yönelik, konu metni dışında kullanılan yöntem ve tekniklerin ise duyuşsal ve psikomotor alanları da geliştirmeye yönelik olması şeklinde yansımıştır. Öğretmenler de kazanımlarda bilişsel alan vurgusu yaparak duyuşsal ve psikomotor alanlardaki gerekliliği belirtmişlerdir. Öğrenme-öğretme sürecine ilişkin kullanılabilecek birçok yöntem ve teknik yeni öğretim programında kazanım özelinde verilmeyip somut örnekler ile sunulmamış olsa da programda belirtilmiştir. Programda belirtilen bu yöntemler ders kitaplarında miktar ve çeşitlilik açısından zengin şekilde ele alınmış, ilgili konularda ders içi ya da ders dışı etkinlikleri olarak kullanılmıştır. Ancak öğretmenler öğretimde birden fazla yöntem ve teknik kullandıklarını ifade etse de ders saati süresinin yetersiz oluşu ve konuların fazla oluşu gerekçesiyle öğretimde düz anlatım yöntemine yöneldiklerini açıklamışlardır. Son olarak, yeni öğretim programında diğer derslerin yeni öğretim programları ile ortak olarak yazılan değerlendirme sürecinde süreç ve sonuç odaklı yöntemlerin birlikte kullanımı ile çeşitliliği teşvik ettiği, bu olguların ders kitaplarında farklı miktarlarda dikkate alındığı tespit edilmiş, öğretmenlerin de çeşitli değerlendirme yöntemlerini bir arada kullandığı, ancak öğretim programında bu yöntemlere ilişkin somut örneklerinin sunulması gerektiği de ifade edilmiştir. Çalışmada öğretim programının yapısı, ders kitapları ve öğretimdeki uygulaması boyutlarındaki sınırlılıkların yeni öğretim programının tam olarak gerçekleştirilme durumunu olumsuz etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.
Eskişehir-Tandır mevkiindeki karaçam (Pinus nigra subsp. pallasiana) gençleştirme çalışmalarının tohum ağacı doğal gençleştirme yöntemi bakımından değerlendirilmesi
Karaçam (Pinus nigra Arnold. ssp. pallasiana) Türkiye'nin önemli ağaç türlerinden biridir ve yaklaşık 4,2 milyon ha alanda yayılış göstermektedir. Ülkemizde karaçamın gençleştirilmesinde ise genellikle siper işletmesi tercih edilmektedir. Doğal gençleştirmeyi sağlamak amacıyla alanda bırakılan belirli sayıdaki tohum ağaçlarından gelen tohumlarla yeni gençliği oluşturmada kullanılan yöntemlerden biri de tohum ağacı yöntemidir. Bu yöntem özellikle Kuzey Amerika'da tohumu hafif olan birçok ışık-yarı ışık orman ağacının gençleştirilmesinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada, Eskişehir-Tandır mevkiindeki 27,9 ha karaçam meşceresinin 2015 ve 2016 yıllarında başlayan gençleştirme çalışmaları araştırılmıştır. Araştırma sahası 1200-1300 m yükseltiye ve %5-30 eğime sahiptir. Bol tohum yılı öncesinde toprak işleme ve arazi hazırlığı yapılmıştır. Ayrıca 2016 ve 2017 ilkbaharında 1+0 yaşlı tüplü fidan dikilmiştir. Araştırma sahasında, tohum ağacı doğal gençleştirme yöntemine benzer şekilde hektarda ortalama 17 tohum ağacı bırakılmıştır. Bu nedenle gençleştirme sahasının, tohum ağacı doğal gençleştirme yöntemi bakımından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında Tandır mevkiindeki birer yıl arayla tensile alınan sahalar ve müdahale görmeyen aynı özelliklere sahip yan meşcere üzerinde incelemelerde bulunulmuştur. Her sahadan 30 adet rastgele seçilen tohum ve örnek ağaçlar üzerinde çap, boy, yaş, artım, hacim, kabuk kalınlığı ve tepe tacı belirlenmiştir. Ayrıca tensile alınan sahalarda tohumdan gelen ve dikimle gelen fidanlar araştırılmıştır. Tohumdan gelen fidanların tohum ağacına olan uzaklığı ve bakıya göre dağılımı incelenmiştir. Ayrıca 1+0 yaşında dikilen tüplü fidanların başarı oranı belirlenmiştir. 2017 sonbaharında veri toplama ve ölçüm işlemleri tamamlanmıştır. Çalışma sonucunda, ölçülen ve tespit edilen değerler müdahale gören ve görmeyen sahalar bakımından irdelenmiştir. 27,9 ha'lık toplam çalışma alanında yaklaşık tohumdan gelen fidan sayısı 91.540 adet olarak hesaplanmıştır. Böylece 2 m2'de 0,65 adet tohumdan gelen fidan tespit edilmiş ve bu sebeple doğal gençleştirmede 2 m2'de en az 1 adet fidan olma şartını sağlayamamıştır. Tohumdan gelen fidanların, tohum ağacına göre en fazla dağılışı kuzey yönünde olduğu tespit edilmiştir. Tohumlama mesafesine göre ise en fazla 4., 5. ve 6. metreler arasında dağılış gösterdiği belirlenmiştir. Dikim yapılan fidanlar üzerinde yapılan sayım sonucu %80,5 başarı olduğu belirlenmiştir. Tohum ağacı doğal gençleştirme yöntemi düşük bonitetli Eskişehir-Tandır mevkiindeki karaçam meşceresinin doğal gençleştirilmesinde kısmen başarılı sonuç vermiştir. Yöntemin uygulanmasında tohum takviyesi ile başarı oranı yükseltilebilir. Ülkemizde farklı türlerin bazı yetişme ortamlarında yöntemin uygulanabilirliği araştırılmalıdır.
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne ağaç bayramları
Ağaç bayramları dünyada yaygın olarak kutlanan etkinliklerden biridir. Ülkemizde ise ağaç bayramlarının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Osmanlı'dan günümüze kadar her şart ve ortamda ağaç bayramları kutlanmıştır. Kalıcı olması için kanunlar ve yönetmelikler çıkarılmıştır. Ülkenin yeşillendirilmesi için birçok cemiyetler kurulmuştur. Ağaç ve orman sevgisini arttırmak için kitaplar yazılmıştır. Çeşitli kitle iletişim araçlarıyla ağaç bayramları hakkında farkındalık oluşturmak için çaba sarfedilmiştir. Çalışmada arşiv belgeleri, uzman raporları, orman kanunu, kanun taslakları, yönetmelik vb. mevzuatlara ilaveten, gazete haberleri, dergi makaleleri ve çağdaş araştırmalar incelenmiştir. Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar geçen süre zarfında, ülkemizde kutlanan ağaç bayramlarının yer ve zamanları çıkarılmıştır. Ağaç bayramlarına öncülük eden kişi, kurum ve dernekler tanıtılmıştır. Ağaç bayramlarının başarı durumu, dönemler içerisinde üstlendiği farklı misyonlar ve konuyla ilgili mevzuat tartışılmıştır. Tüm çıktılar, Osmanlı Devleti Dönemi, Milli Mücadele Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi şeklinde gruplanarak kronolojik şekilde işlenmiştir. Yüzyıllardır tahrip edilmiş Anadolu coğrafyasını ağaçlandırmak suretiyle geri kazanmak için başlatılan ağaç bayramları, kanun desteği olmadan ve tamamen şahsi gayretlerle başlamıştır. Osmanlı'nın son döneminde İstanbul, Bursa, Erzurum, Eskişehir, Ankara ve Manisa'da ağaç bayramları yapılmıştır. Ağaç bayramı kutlamaları, savaş ve işgal yıllarında toprağa sahip çıkma misyonunu da üstlenmiştir. Cumhuriyet Dönemi'nde ağaç bayramları çok sayıda il, ilçe ve köylerde kutlanmıştır. Osmanlının son zamanlarında ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde ülkenin yeşillendirilmesi için Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti, Ankara Ağaç Derneği, Ağaç Muhipleri Cemiyeti ve Himaye-i Eşcar gibi çeşitli cemiyetler kurulmuştur. Bu cemiyetler, ağaçlandırmayı özendirmek ve ağaç sevgisini gönüllere kazımak amacıyla her yıl ağaç bayramları yapmıştır. Ağaç Dikelim, Ağaç Dikmek, Ağaç Sevgisi ve Ağaç Dikmenin Dini ve İctimai Faydaları gibi yayınlar yapılmış ve bazıları ücretsiz olarak öğrencilere dağıtılmıştır. Ayrıca bayramların kalıcı olması için kanun desteği aranmıştır. İlk kez 3116 sayılı Orman Kanunu ağaç bayramlarının yasa ile kutlanmasını teminat altına almıştır. Ancak yasa himayesinde yapılan kutlamalar ile gönüllülük esasına göre yapılmış kutlamalarda aynı ritim sağlanamamıştır. Bunun üzerine yasada değişiklik yapılmıştır. Özellikle 1950'li yıllardan sonra orman fidanlıklarının sayısının artması, buna bağlı olarak kaliteli fidan üretilmesi ve kutlamaların orman teşkilatının sorumluluğuna verilmesiyle birlikte ağaç bayramlarının başarısı artmıştır.
Bursa kent parklarında kullanılan meyveli odunsu bitkiler ve kentsel yaban hayatına katkıları
Kentlerin hızlı bir şekilde büyümesi ile birlikte kent bitkilendirmeleri de önem kazanmıştır. Kent bitkilendirmelerinde çoğunlukla bitkilerin ekolojik fonksiyonları değerlendirilmeyip, estetik özelliklerine göre seçim yapılmaktadır. Parklarda özellikle kuşlar için besin sağlayabilecek meyveli bitki türlerinin kullanılması, kentin yaban hayatı popülasyonuna pozitif katkı sağlar. Bu çalışma kapsamında değerlendirilen Bursa'nın üç büyük kent parkı olan, Reşat Oyal Kültürparkı, Soğanlı Botanik Parkı ve Hüdavendigar Kent Parkı'nda bulunun meyveli odunsu bitki türleri tespit edilmiştir. Reşat Oyal Kültürparkı'nda 32, Soğanlı Botanik Parkı'nda 35, Hüdavendigar Kent Parkı'nda ise 17 adet meyveli odunsu bitki türü bulunmaktadır Bitkilerin bir yıl içinde olgun meyveye sahip oldukları haftalar tespit edilmiştir. Parkların yılın hangi haftalarında kaç çeşit olgun meyveye sahip meyveli odunsu bitki türüne sahip olduğu bulunmuştur. Soğanlı Botanik Parkı hafalık ortalama 9,6 adet olgun meyveli bitki türü bulunduran en fazla odunsu meyyveli bitki türü çeşitliliğine sahip parktır. Reşat Oyal Kültür Parkı haftalık ortalama 7,9 ikinci sırada gelmektedir. Hüdavendigar Kent Parkı ise haftalık ortalama 4,8 adet bitki türü ile en az meyveli odunsu bitki türü çeşitliğine sahip olan parktır. Parklarda meyveli bitki türlerinin bulunması kentsel yaban hayatına, özelliklere kuşlara besin sağlaması için önemlidir. Kent bitkilendirmesinde yerel habitata uygun doğal bitki türlerinin kullanılması yönünde çalışmalar başlatılmalıdır.
Türk fındığı (Corylus colurna L.) tohumlarının fizyolojisi üzerine araştırmalar
Türk fındığının (Corylus colurna L.), Türkiye'de Karadeniz, Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde çok sayıda birbirinden kopuk popülasyonları bulunmaktadır. Ülkemizdeki küçük popülasyonların birçoğu tehlike altındadır. Bu çalışmada 10 popülasyon üzerinden Türk fındığı tohumlarının fizyolojik, morfolojik ve kimyasal özellikleri incelenmiştir. Fizyolojik nitelikler kapsamında dormansi durumu, çimlenme özellikleri, kurumaya duyarlılık ve saklanabilirlik nitelikleri araştırılmıştır. Popülasyonlar morfolojik özellikler bakımından büyük farklılıklar göstermiştir. Popülasyonlar genel ortalama 1000-dane ağırlığı 1438,8 g (1243,7-1658,8) ve embriyo tohum oranı %35,0 (%31,3-37,9) bulunmuştur. 7 popülasyonda gerçekleştirilen kimyasal analizlere ortalama yağ içeriği, protein, nişasta ve kül sırasıyla %64,1, %15,9, % 1,02 (10,2 g/kg) ve %2,5 olduğu tespit edilmiştir. Tohumlarının fizyolojik dormansisinin giderilmesinde, tohumlara dört hafta aralıklarla 28 haftaya kadar soğuk katlama işlemi uygulanmış ve katlama sonrası 20 °C sıcaklıkta çimlenmeye alınmıştır. Fizyolojik dormansi testi sonunda çimlenme yüzdesinin ortalama %30,8 olduğu tespit edilmiştir. Morfolojik ve morfofizyolojik dormansinin varlığını ve derinliği test edilmiş, üç farklı popülasyona göre 4 hafta ılık katlama + 18 hafta soğuk katlama sonrası 20 °C'de çimlenme yüzdesi ortalaması %12,2 bulunmuştur. Tohum kabuğunun dormansideki rolünü (mekanik ve fiziksel dormansinin varlığını) tespit etmek amacıyla çatlak tohum ve embriyo çimlenme testi gerçekleştirilmiştir. Üç popülasyonda 20 hafta soğuk katlama işlemi sonrası 20 °C'de çimlenme yüzdesinin mekanik dormansi testi sonucu ortalama %62,2 ve fiziksel dormansi testi sonucu ortalama %85,6 olduğu tespit edilmiştir. Tohum kabuğunun çatlatılması ve hatta uzaklaştırılmasıyla çimlenme yüzdesi artmıştır. Ancak hem çatlak tohum hem de embriyoda 8 hafta soğuk katlamaya kadar çimlenme gözlenmemesi, Türk fındığının birleşik dormansiye (fiziksel + fizyolojik) sahip olduğunu doğrulamıştır. Çimlenme sıcaklığının çimlenme parametrelerine etkisine belirlemek üzere üç popülasyonda 10 °C, 15 °C ve 20 °C sıcaklıkta çimlenme testleri gerçekleştirilmiştir. 20 hafta soğuk katlama süresi sonunda çimlenme yüzdesi ortalaması 10 °C'de %30, 15 °C'de %32,6 ve 20 °C'de %19,3 olarak bulunmuştur. Türk fındığında 15 °C çimlenme sıcaklığının daha uygun olduğu söylenebilir. Ayrıca kurumaya duyarlılık ve saklama özelliklerinin belirlenmesi amacıyla tohumlar %3,5, %5, %6,5 nem oranlarına indirilmiş ve 6 ay süreyle +4 °C ve -18 °C sıcaklıkta saklanmıştır. En yüksek tohum canlılığı +4 °C sıcaklıkta %3,5 nem içeriği (%81,48) ile elde edilmiştir.
Adıyaman ve Şanlıurfa'daki Dardağan (Celtis tournefortii Lam.) gen kaynakları üzerine araştırmalar
Dardağan (Celtis tournefortii Lam.) ülkemizde serpili yayılışa sahip önemli yabanıl meyveli türlerden biridir. Özellikle kurak ve yarı kurak alanlarda dayanıklı olması ile orman örtüsü zayıf bölgelerde de yaşarlar. Bu çalışmada; Adıyaman ve Şanlıurfa'da doğal halde bulunan dardağan (Celtis tournefortii Lam) gen kaynakları araştırılmıştır. Çalışma yedi ana başlık altında yürütülmüştür: (1) Adıyaman ve Şanlıurfa'daki bireylerin tespit edilmesi, (2) meyve ve tohum morfolojik özelliklerinin belirlenmesi, (3) tohum ve meyve ekim zamanı (4) fidanlıktaki bir ve iki yaşındaki fidan özellikleri, (5) fidan taze ve kuru ağırlıkları (6) fidanların arazi performansı (7) aşı denemeleri. Araştırma alanındaki 12 farklı popülasyonda doğal bireylerin konumları ve morfolojik özellikleri kaydedilmiştir. Sıcak ve kurak olan Birecik ve Halfeti popülasyonları ile Besni popülasyonu dardağanın yoğun bulunduğu bölgeler olarak tespit edilmiştir. Ortalama meyve ağırlıkları 0,330 g, tohum ağırlıkları 0,145 g'dır. Popülasyonların ortalama meyve 1000-dane ağırlığı 316,0 g, tohum 1000-dane ağırlığı 142,0 g'dır. Ekilen tohumların ortalama çıkış yüzdesi %36,7'dir. Aralık, ocak ve mart ekim dönemlerinin çıkış yüzdeleri birbirine yakındır. En fazla çıkış yüzdesi %42,1 ile ocak dönemindedir. Tohumlar ortalama 14,7 haftalık bir çıkış hızına sahiptir. 1+0 fidanların ortalama boyu 37,2 cm, ortalama kök boğazı çapı ise 4,5 mm'dir. 2+0 fidanlar ortalama 51,7 cm boyundadır. Ortalama kök boğazı çapları ise 6,6 mm'dir. Popülasyonlara göre genel ortalamada en yüksek boya Birecik (78,6 cm), en aza Gerger popülasyonu (34,9 cm) sahiptir. En fazla kök boğazı çap ortalamasına Besni (8,1 mm), en aza ise yine Gerger popülasyonu (5,3 mm) sahiptir. 1+0 fidanların ortalama sak taze ağırlıkları (STA) 3,11 g ve kök taze ağırlıkları (KTA) 6.07 g'dır. Buna göre ortalama fidan taze ağırlığı (FTA) 9,18 g'dır. Sak kuru ağırlığı (SKA) 1,99 g ve kök kuru ağırlığı (KKA) 3.88 g'dır. Toplam fidan kuru ağırlığıysa (FKA) 5,87 g'dır. Popülasyonlar arasında fark olmakla beraber, genel ortalama kök yüzdesi %66,9'dur. Arazi performansını belirlemek üzere seçilen dört popülasyona ait fidanlar iki ayrı yükseltide (650 m ve 1400 m) dikilmiştir. Bu popülasyonların ortalama yaşama yüzdeleri %68,8 olmuştur. Aşılama çalışmaları %10,2'lik tutma başarısıyla sonuçlanmıştır. Bir çok yönüyle ekosisteme hizmet eden dardağanlar biyoçeşitliliğe katkı sunan nadide türlerdendir. Bu araştırmada, türün tanınırlığıyla birlikte faydalanmanın da arttırılması hedeflenmiştir. Geniş taç yapısı, yüksek gölgelendirme kapasitesi ve bakım gerektirmemesiyle öne çıkan bu tür, özellikle kurak bölgelerde kent bitkilendirmeleri için uygun bir tercihtir. Türün fidan üretimi artırılmalı ve ağaçlandırmalarda yaygın olarak kullanılmalıdır. Belirli popülasyonları gen kaynağı olarak koruma altına alınmalıdır.
Güney Marmara Bölgesi'nde çam kozalak emici böceği (Leptoglossus occidentalis)'nin karaçam (Pinus nigra) tohumlarına etkisi
Karaçam (Pinus nigra) Türkiye'deki en önemli asli orman ağaçlarından biridir. Son dönemlerde karaçam tohumlarında düşük çimlenme oranları gözlemlenmektedir. Diğer yandan Çam Kozalak Emici Böceğinin (Leptoglossus occidentalis) (ÇKEB) son yıllarda ülkemizdeki çam ormanlarında yaygınlaştığı kaydedilmektedir. ÇKEB etkin olduğu ormanlarda, sağlam tohum oranını ve çimlenme yüzdesini oldukça düşürmektedir. Bu çalışmada ÇKEB'nin orijin ve orijin içinde ağaç bazında karaçam tohumlarına etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma Güney Marmara Bölgesinde 6 farklı karaçam orijininde (Çan, Bigadiç, Dursunbey, Keles, Bozüyük, Armutlu) yürütülmüştür. Her orijinde 35 adet ağaçtan 5'er adet kozalak olmak üzere toplamda 210 ağaçtan 1050 adet kozalak toplanmıştır. 30 ağaçtan toplanan kozalaklardan tohumlar çıkarılılıp karştırıldıktan sonra rastgele seçilen 500 (5*100) tohuma kesme testi uygulanmıştır. Ayrıca her bir orijinde 5 ağaçtan toplanan 25 kozalaktaki tohumlar sayılarak çıkarılmış ve ÇKEB'nin ağaç bazında etkisini belirlemek amacıyla bu tohumlara da kesme testi uygulanmıştır. Araştırmadaki orijinlerin 1000-dane ağırlıkları ve çimlenme yüzdeleri belirlenmiştir. Sağlam ve böcekli tohum oranı bakımından orijinler arasında belirgin farklar kaydedilmiştir. 6 adet orijinin genel ortalama sağlam tohum miktarı %70,7, ortalama böcekli tohum miktarı %29,3 ve ortalama boş tohum miktarı %0,0 olarak bulunmuştur. En yüksek sağlam tohum yüzdesi 77,4 Bigadiç orijinde, en yüksek böcekli tohum yüzdesi 45,4 ise Armutlu orijininde tespit edilmiştir. 3 orijinde (Bigadiç, Dursunbey, Keles) sağlam tohum yüzdesi ağaçlar arasında anlamlı farklılık göstermiştir. Kozalaktan çıkan tohum sayısı bakımından orjinler arasında önemli farklar ortaya çıkmıştır. Kozalaktan çıkan genel ortalama tohum sayısı 42 olup en fazla tohum Bigadiç orijininde (50,3) en az ise Bozüyük orijininde (33,0) bulunmuştur. Ortalama 1000-dane ağırlığı 21,68 gr olarak tespit edilmiştir. Orijinlerin genel ortalama çimlenme yüzdesi (ÇY) %59,7, ortalama çimlenme hızı (OÇS) ise 7,9 gün olarak tespit edilmiştir. Çimlenme yüzdesi en yüksek (%79.0) Dursunbey orijininde, en düşük (%43.8) ise Armutlu orijininde gerçekleşmiştir. Mevcut çalışma ÇKEB'nin ülkemizdeki ibreli türlerde oldukça etkili olduğu bilgisini desteklemektedir. Söz konusu böceğin değişik ibreli türlerde ve bölgelerde etkinliği ile ilgili ilave çalışmalar yapılmalıdır.
Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne silvikültür tarihi (1840-1963)
Bu çalışmada Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçen dönemde silvikültür ve silvikültürün ana çalışma alanı içerisinde bulunan ağaçlandırma, fidanlık ve tohum işleri araştırılmıştır. Araştırma yöntemi olarak nitel araştırma yaklaşımından doküman analizi kullanılmıştır. Çalışmanın tarih aralığı, 1840 ile 1963 yılları arasını kapsamaktadır. Osmanlı Devleti Tanzimat'ın ilanıyla ormanlarını Avrupa tarzı bir nizam içerisinde yöneterek gelir etmek istemiştir. Bu kapsamda 1840 yılında İstanbul merkezli ilk orman müdürlüğü kurulmuştur. Ancak başta teknik eleman yetersizliği, piyasa şartları, halkın tepkisi vb. sebeplerle bu girişim başarısız olmuştur. Teknik bilgiye olan ihtiyaç belirgin bir şekilde hissedilmiştir. Kırım Savaşı sonrasında devletin nakit darlığına düşmesi üzerine ormanların tekrardan devlet eliyle işletilmesine karar verilmiştir. Bu sefer işin teknik yönü ihmal edilmeyerek Fransa'dan Tassy ve Stheme isimli uzmanlar davet edilmiştir. Tassy öncülüğünde 1858 yılında ormancılık eğitimi başlamıştır. Orman kurmak, orman yetiştirmek anlamındaki silvikültür dersi mektebin müfredatında yer almıştır. Ancak bu bilgiler başlangıçta hep teorik kalıp hiçbir şekilde ormanlarda uygulanma fırsatı bulunamamıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Fransızların ülkelerine dönmeleri üzerine silvikültür eğitimi Osmanlı ormancıları tarafından verilmiştir. Bu ormancıların, Fransızların yetiştirdiği talebeler olması nedeniyle dersler Fransız ekolüne göre anlatılmıştır. Bu süreçte silvikültür eğitimi öncekilerin tekrarı niteliğinde teorik düzeyde kalmıştır. Aynı şekilde uygulama hemen hemen hiç yapılmamıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturyalı ormancı Veith "Orman Müşaviri" ünvanlıyla göreve başlamıştır. Hendek'te yapılan ilk amenajman planında, meşcerede uygulanacak silvikültürel tedbirler de yer almıştır. Ağaçlandırma, fidanlık ve tohum işleri hayata geçirilmiştir. Milli Mücadele Dönemi'nde yabancı uzmanlar ülkelerine dönmüş ve teknik çalışmalara ara verilmiştir. Cumhuriyet Dönemi'nde Alman uzman Bernhard'ın göreve başlaması, Almanya'da ihtisas eğitimini tamamlayan Türk ormancılar ve Orman Fakültesinin Alman kökenli hocaları Alman silvikültür ekolünü iyice sağlamlaştırmıştır. Bununla birlikte Almanya'da silvikültür alanında doktora yapmış Fikret Saatçioğlu, eğitim, tatbikat ve yayınlarla Türkiye'ye mahsus silvikültür idealini ortaya koymuş ve bunun için çaba sarf etmiştir. 1950 yılından sonra ağaçlandırma, fidanlık tesisi, kaliteli fidan üretimi, tohum ıslahı gibi çalışmalar artarak devam etmiştir. 1963 yılında Türkiye Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı yürürlüğe girmiştir. Planda ormancılık çalışmaları yer almış ve devamlı ormancılık prensibiyle ormanların planlanması zorunlu hale getirilmiştir. Böylece gençleştirme çalışmaları ormancılık eğitiminden bir asır sonra başlayabilmiştir.
Juvenil romatoid artritli hastalarda doğal seyir ve prognoz
Juvenil romatoid artrit, çocukluk çağının en sık görülenromatizmal hastalığı olup bir çok sistemdeki klinik bulguların yanı sıra en önemli özelliği idiopatik kronik enflamatuar sinovitistir (1,2). Böylece hastalarımızın mevcut durumu ile hastalıklarının yaşam kalitesine ve vücut işlevsel fonksiyonlarını değerlendirerek ne oranda yapısal zarar meydana getirdiğini belirlemektir. Böylece diğer toplumlarla arasındaki ortak ve farklı durumlarını ortaya koymak mümkün olacaktır.Amaç: Juvenil romatoid artiritli hastaları değerlendirirerek bölgemizdeki hasta popülasyonunun demografik, klinik ve laboratuar olarak özelliklerini ortaya koymak ve bu uzun soluklu hastalığın uzun dönem takibiyle ne gibi sonuçlar ortaya çıktığını belirlemektirMetod: Bu çalışma Uluslararası Romatoloji Birliği kriterlerine (3) göre tanı almış juvenil romatoid artiritli hastalar arasında yürütülmüş retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 124 hastanın dosyası incelendi ve 97 hasta çalışmaya dahil edildi. Takip süresi en az bir yıl olanlar çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, aile öyküsü, hastalığın başlangıç yaşı, hastalığın tanı yaşı, hastaların takip süreleri, takip türesince aldığı tedaviler, hastaların tam kan sayımları eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein, anti nükleer antikor, romatoid faktör, tetkik sonuçlarına bakıldı. Takibi esnasında insan lökosit antijen -B27 değerlendirmesi yapılan hastaların sonuçları kayıt edildi. Hastalar vizitlerdeki muayenesinde çocukluk çağı sağlık değerlendirme anketi (childhood health assesment questionaire-disability index Turkish version) (1), yine poliklinik muayenelerinde görsel ağrı skorlaması hastaya ve doktora göre belirlendi (98). Hastaların ilk tanı anındaki ve son müracaatlarındaki hastalık aktivite skoru (Disease activity score ) hesaplandı ve karşılaştırıldı.Bulgular: Bu hastaların 36'sı (%37,1) erkek, 61'i (%62,9) kızdı. Kız:erkek oranı yaklaşık olarak 3:2 idi. Bu hastaların 35'i (%36,0) oligoartiküler, 38'i (%39,1) poliartiküler, 8'i (%8,2) sistemik, 7'si (%7,2) entesitle ilişkili artrit, 9'u (%9,4) diğer artirit grubunu oluşturmaktadır. Hastalığın başlangıç yaşı ortalama 5,6±3,9 yıl, hastalığın tanı yaşı ortalama 7,05 ±4,03 yıldır. Ortalama takip süresi 5,1±3,2 yıldır. Hastaların onikisinde (%12,4) anti nükleer antikor pozitifliği mevcut olup en yüksek antinükleer antikor pozitifliği oligoartikülerdir. Hastaların 3'ünde (%14,5) insan lökosit antijeni-B27 pozitif bulunmuştur. Hastaların 13'ü (%13,4) tam remisyonda, 56'sı (%57,7) parsiyel remisyonda, 28'i (%28,9) aktif olarak bulundu. Hastaların çocukluk çağı sağlık değerlendirmesi ve yetersizlik indeksi (Childhood healt assesment questionaire- disability index) frekans dağılımına göre %53,1'inde günlük yaşamsal aktiviteler yönünden herhangi bir zorluk yok iken, %17,7'sinde hafif düzeyde, %21,9'unda orta düzeyde, %7,3'ünde ağır düzeyde zorluk mevcuttur.Sonuç: Bu çalışmada, bizim bölgemiz hasta populasyonuyla diğer toplumlar ve ülkemizin diğer bölgelerindeki juvenil romatoid artiritlili hastaların klinik bulgular karşılaştırıldığında benzer ve farklı durumlar mevcuttur. Çalışmamız sonucu alt grup dağılımında diğer toplumlarla farklılıklar ve hastalık süreci boyunca düşük üveit ve düşük anti nükleer antikor pozitifliği sıklığı olarak bulunmuştur. Tanı anındaki hastalık aktivite skoru yüksek olan hastalarda, hastalığın aktivasyonu arasında doğru orantılı bir ilişki mevcuttur. Prognoz oligoartiküler grup için ve entesit ilişkili artrit için daha iyi bulunmuştur. Bu çalışmamız juvenil romatoid artrit seyrinde genetik ve çevresel faktörlerin de rol alabileceğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: çocuklar, juvenil romatoid artrit, prognoz, remisyon
The prevalances and patient characteristics of primary immunodeficiency diseases
Objective: In this study, we aimed to record demographic features and laboratory resulth of patients with primary immunodeficiency who are followed by Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy. Material and Method: In this study, 192 children with primary immunodeficiency who admitted to Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy since june 2014 were evaluated retrospectively. The study protocol was approved by the Medical Ethics Committee of the Çukurova University Medicine Faculty and used ESID (The European Society for Immunodeficiencies) and IUIS (The International Union of Immunological Societies) criteria. We recorded patients'demographic features like age, gender, the age of symptoms, the age at diagnosis, clinical features, family history and laboratory results. At the same time we recorded consanguinity, is there another person who has primary immunodeficiency desease in family, is there dead person with primary immunodeficiency desease in family, clinical manifestations. Laboratory analyses included complete blood count, peripheral blood smear, measurement of serum immunoglobulins, lymphocyte proliferation test, absolute lymphocyte count, absolute neutrophil count, radiologic abnormality, treatment, prognosis. CT or HRCT scaned to the patient who recurrent respiratory system infection. Analyses included delayed cutaneous hypersensitivity, spesific IgE and skin prick test results. Results: The average age at diagnosis was 56.6 months and differed between 1 and 192 months. 114 (%59,4) of the patients were boys and 78 (%40,6) were girls. 42 (%21,9) of the patients from rural, 150 (%78,1) ) of the patients from urban. %33.3 of patients (n:64) had the most common immunodeficiency due to antibody deficiency. The ratios of the other immunodeficiencies were severe combined immunodeficiency % 16,1 (n:31), other welldefined immunodeficiency syndromes %30,7 (n:59), regulation defects of immun system %1 (n:2), defects of phagocytic system %15,1 (n:29), defects in innate immunity %3,6(n:7). %22,9 of patients (n:44) had the most common subgroup of immunodeficiency due to ataxia telangiectasia. Parental consanguinity ratio of our patients was %9,8 (n:19). The most common parental consanguinity severe congenital neutropenia, Ig A deficiency at least. The most common clinical manifestation recurrent respiratory system infection in %38,5, The most common symptoms gait disturbance in %21. Conclusion: Promoting the awareness of PID among the medical professionals and the general public is required if premature death and serious morbidity occurs due to late diagnosis of the wider spectrum of PID are to be avoided. Key words: Primary immunodeficiency, Laboratory, Demographic Features.
Ailevi Akdeniz Ateşi tanısıyla takip edilen hastaların genel özellikleri
Ailevi Akdeniz Ateşi Tanısıyla Takip Edilen Hastaların Genel Özellikleri Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi herediter otozomal resesif kalıtımlı olduğu bilinen otoenflamatuar bir hastalıktır. Tekrarlayan ateş yüksekliği ve serozit atakları ile karakterize olan hastalık aynı genotipte olan hastalarda farklı klinik seyir gösterebileceği gibi, hastaların önemli bir kısmının MEFV geninde tek mutasyon görülmüştür. Bu hastalardaki patogenetik mekanizmalar ise net olarak bilinmemektedir. miRNA'lar gelişim, farklılaşma, hücre proliferasyonu, apoptozis, stres cevabı ve birçok fizyolojik ve patolojik olayda önemli rol oynayan ve hedef genlerinin ekspresyonunu düzenleyen küçük, düzenleyici RNA molekülleri olarak tanımlanmışlardır. AAA hastalığı patogenezinde rol alan modifiye edici faktörler ve mikroRNA (miRNA)'lar henüz net olarak ortaya konmamıştır. Biz de bu çalışmamızda çocukluk çağı AAA hastalarının genel özelliklerini, genotiplerini ve hastalık patogenezinde rol alan miRNA'ları belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Romatoloji polikliniği tarafından AAA tanısıyla takipli olup kolşisin tedavisi almaya devam eden, Mart 2017 ile Temmuz 2017 tarihleri arasında ilgili polikliniğe başvuran hastalardan, çalışma için onam alınan 351 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar dosyaları üzerinden taranarak demografik ve klinik özellikleri, mutasyonları saptandı. Çalışmaya katılmayı kabul eden 191 hastadan ve 31 sağlıklı kontrolden, özellikle apoptozis ile ilişkili olduğu değerlendirilen 33 miRNA'nın analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 351 AAA hastamızda, R202Q allel frekansını (% 38,5), M694V mutasyonu allel frekansından (% 29,5) daha yüksek oranda saptadık. Ancak M694V homozigot hasta grubunda hastalık başlangıç yaşını daha küçük, kolşisine tam yanıt oranını daha az bulduk. Tedavi sonrası yıllık atak sayısı, artrit sıklığı, eforla ekstremite ağrısı, son kontrolde AFR yüksekliği, ailede AAA hastalığı öyküsü, anne-baba akrabalığı ve biyolojik ajan kullanımı da anlamlı olarak M694V Homozigot grupta daha yüksek görüldü. miRNA analizleri sonucunda 14 miRNA'nın ekspresyon profili istatistiksel olarak kontrol grubundan farklı bulundu. Bunlardan 4 miRNA ekspresyon düzeyi kontrol grubuna göre artmış (miR.365a.3p, miR.181c.5p, miR.181a.5p, miR.15a.5p), 10 miRNA (miR.27a.3p, let.7g.5p, miR.146a.5p, miR.30a.5p, let.7a.5p, miR.30e.5p, let.7c, miR.30d.5p, miR.25.3p, miR.29c.3p) ekspresyon düzeyi ise kontrol grubuna göre düşük saptandı. Sonuç: Apoptozis ile ilişkili miRNA'ların AAA patogenezinde rol oynadığı düşünülebilir. Ancak ilgili miRNA'lar genotip, kolşisin kullanımı, biyolojik ajan alımı, atak durumu veya akut faz yüksekliği gibi etkenlerden etkileniyor olabilir. Bu sebeple bu konuda daha ayrıntılı ve geniş araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, R202Q, M694V, miRNA
Serebrovasküler hastalıklarda visfatinin rolü
Serebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır. Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 18 erkek 19 kadın olmak üzere toplam 37 inmeli hasta ve 19 erkek, 11 kadın olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda hastaneye giriş ile 5. günde visfatin düzeyleri ile kontrol gruplarında serum visfatin düzeyleri bakıldı.Visfatinin, lipit parametreleri, diabetes mellitus (DM), hipertansiyon, kalp hastalığı, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, bel/ kalça oranı ile ilişkisi incelendi.Visfatin düzeyleri hasta grubunda (19.3±7.3 ng/mL) kontrol grubuna (40.1±9.4 ng/mL) göre düşük bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış visfatin düzeyi (27.4 ? 10.7 ng/mL), girişe (19.3 ? 7.3 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin ile obezite parametreleri ve inme risk faktörleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Visfatinin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde azalması, visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Sjögren, romatoid artrit ve behçet hastalarında BK virüsün real time PCR yöntemiyle sero-epidemiyolojik olarak araştırılması
BK virüs ve JC virüs izole edilen ilk insan polyomavirüsleridirler. BK virüs ilk olarak 1971 yılında İngiltere'de bir virüs araştırma laboratuvarında (Dr. S. Gardner) böbrek transplant hastalarında Cytomegalovirus (CMV) enfeksiyonunun epidemiyolojisi ile ilgili bir çalışmada saptamıştır. BK virüsünün primer enfeksiyonu genelde asemptomatiktir, bazen hafif ateş, belirgin olmayan üst yolunum enfeksiyonu ve akut sistite sebep olabilir. Çoğunluk erken çocukluk döneminde görülür, %65-90 arasında değişen bir seroprevalansı vardır. Romatoid artrit, en sık rastlanan sistemik otoimmün, simetrik erozif sinovyal eklem tutulumu yapan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Romatoid artritin etyolojisi halen tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Romatoid artritte enfeksiyöz ajanlar kesin olarak gösterilememiş olsa da bazı enfeksiyöz ajanların primer etken olabileceği ileri sürülmüştür. BK virüs, Mikoplazma, Epstein-Barr virüsü (EBV), CMV ve rubella virüs gibi ajanlar suçlanmış olsa da hiçbiri kesin olarak kanıtlanamamıştır. Sjögren sendromu, sebebi tam olarak bilinmeyen egzokrin bezlerin lenfositik infiltrasyonu ile karakterize, yavaş ilerleyen kronik, sistemik, otoimmün bir hastalıktır. Sjögren sendromunun etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle birlikte genetik, hormonal ve viral nedenler araştırılmıştır. Hastalığın patogenezinde 2 teori ileri sürülmüştür; genetik yatkınlık ve virüslerin yol açtığı otoimmunite. Behçet hastalığı (BH), Türk dermatolog Prof. Dr. Hulusi Behçet tarafından (1937) oral ve genital ülserasyonlara hipopiyonlu üveitin eşlik ettiği üç semptomlu kompleks olarak tanımlamıştır. Behçet hastalığı hakkında yapılan çalışmalarda etyopatogenez tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Söz konusu üç hasta grubundan toplanan örnekler Real-Time PCR ile BK virüs yönünden çalışıldı. Romatoid artrit ve Sjögren sendromu hasta grupları ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptandı. BK virüs patogenezinin ortaya çıkması için daha geniş hasta gruplarında çok yönlü çalışmaların yapılması gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar sözcükler: BK virüs, Romatoid artrit, Sjögren sendromu, Behçet Hastalığı, Real-Time PCR
Santral sinir sistemi enfeksiyonu ön tanılı hastaların kan ve beyin omurilik sıvısı örneklerinde Batı Nil Virüsü'nün araştırılması ve sonuçların karşılaştırılması
Dünyada en sık görülen arbovirüslerden biri olan Batı Nil Virüsü (BNV); ilk defa 1937 yılında Uganda'nın Batı Nil kesiminde izole edilmiştir. Batı Nil Virüsü (BNV), Flaviviridae ailesi, Flavivirüs cinsi ve Japon ensefaliti virüsu (JEV) serokompleksi içerisinde sınıflandırılan, 45-50 nm büyüklüğünde, zarflı ve ikozahedral yapılı bir RNA virüsüdür. Bu virüsün asıl önemi, santral sinir sistemi(SSS)'ni tutarak ensefalit ve menenjite ve ölüme sebep olmasından ileri gelir. Batı Nil Virüsü'nün virolojik tanısı, kan ve/veya beyin-omurilik sıvısı (BOS)'nda BNV'ye özgü antikorların veya viral nükleik asidin gösterilmesi ile konur. Yapılan bu çalışmada, SSS enfeksiyonu ön tanılı olup herhangi bir patojen mikroorganizma tespit edilemeyen 47 hastanın, Fırat Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuvarına gönderilen rutin BOS ve kan örneklerinde, ELISA yöntemi ile BNV IgG ve IgM antikoru negatif olarak saptanmıştır. Sadece bir hastanın kan örneğinde BNV IgM şüpheli pozitif saptanmıştır. Bu şüpheli örneğin BOS'u ve kanı Real Time-Polymerase Chain Reaction (RT-PCR) yöntemi ile negatif bulunmuştur. Bu sonuç ELISA yönteminde görülebilen çapraz geaksiyonlara bağlanmıştır. Benzer şekilde tüm örnekler RT-PCR yöntemi ile de çalışılmış BNV'ye ait RNA tespit edilememiştir. Bizim çalışmaya aldığımız hastaların yaş ortalaması 19 olup, diğer çalışmalara oranla oldukça düşük bulunmuştur. Yapılan çalışmalarda BNV seropozitifliği yaş ortalaması ile doğru orantılı olarak artmış bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda BNV seronegatifliği büyük ölçüde yaş ortalamasının küçük olmasına bağlanmıştır. Ayrıca PCR ve ELISA'yı beraber dikkate aldığımızda çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre, bölgemizde BNV sirkülasyonu aktif olmayıp, ekolojik koşulların değişmesi durumunda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olacaktır. Çalışmamızın bu konuda ülkemiz BNV veri tabanına fayda sağlamasını ümit etmekteyiz. Anahtar Kelimeler: BNV, BOS, ELISA, RT-PCR
Yanık ve yara örneklerinden izole edilen mikroorganizma türlerinin belirlenmesi ve antimikrobiyal duyarlılıklarının araştırılması
Yanık hastalarında enfeksiyonlar, cilt bariyerinin bozulmasına bağlı olarak önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Pek çok mikroorganizma yanık ve yara enfeksiyonlarına yol açar. Enfeksiyon etkeni olarak; normal florayı oluşturan mikroorganizmaların dışında aerop ve anaaerop Gram pozitif ve/veya Gram negatif bakteriler ve mantarlar sorumludur. Yanık hastalarında dirençli hastane enfeksiyonları ile sık karşılaşılmaktadır. Hasta yatış süresi uzadıkça Gram negatif bakterilerle enfeksiyon şansı artmaktadır. Yanıklı hastalarda enfeksiyonların kontrolü için öncelikle yanık alanının kontaminasyonu engellenmeli, tam izolasyon sağlanmalıdır. Kültür ve antibiyogram testleri tedavi protokolünün belirlenmesinde önemli bir yol göstericidir. Bu tez çalışmasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde yanık ve yara enfeksiyonu teşhisi ile yatan hastalardan alınan yanık ve yara yeri sürüntü örneklerinden izole edilen etken mikroorganizmalar ile bu mikroorganizmaların antibiyotiklere karşı duyarlılık ve dirençlilik durumlarının belirlenmesi amaçlandı. Çalışma, Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalında Şubat 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında yapıldı. Örnekleri Merkez Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen ve üreme saptanan 100 olgu (90'ı yara ve 10'u yanık) incelemeye alındı. İzole edilen bakterilerde disk difüzyon yöntemi kullanılarak antibiyotik duyarlılığı araştırıldı. İncelenen 100 yanık ve yara olgusunda ekimi yapılan örneklerden 24 ayrı cins/tür bakteri izole edildi, 2 olguda Candida spp. üredi. Yanık ve yaralarda, üreme olan örnekler arasında en sık Acinetobacter baumannii (%17) izole edildi, bunu ikinci sırada Koagülaz Negatif Stafilokok (%15) ve üçüncü sırada ise Staphylococcus aureus (%12) ve Escherichia coli (%12) izledi. Sonuç olarak ekimi yapılan yara ve yanık yeri örneklerinde birinci sıklıkta üreyen mikroorganizma Acinetobacter baumannii oldu. Anahtar kelimeler: Yara enfeksiyonları, yanık enfeksiyonları, antibiyotik duyarlılık testi.
Kronik karın ağrısı şikayeti ile Fırat Üniversitesi hastanesi çocuk gastroenteroloji polikliniğine başvuran hastalardan alınacak dışkı örneklerinde helicobacter pylori gaita antijeni aranması ve biyopsi örnekleriyle karşılaştırılması
1. ÖZET Helicobacter pylori (H. pylori), insan gastrik mukozasında yerleşen mikroaerofilik, kıvrımlı, sarmal görünümlü, 0.5/2.5 mikron boyutlarında, bir ucunda, çok sayıda flagellum ile hareketli gram negatif bir bakteridir. H. pylori hemen her yaş ve sosyal yapıda yaygın olarak görülen gastrit ve ülserden sorumlu tutulmuş, son yıllarda ülkemizde de değişik çalışmaları yapılmış bir etkendir. Yurt içi ve yurt dışında yapılan çalışmalarda gastrit ve peptik ülser yanında mide karsinomu (özellikle MALT lenfoması) ve çok farklı klinik yakınmalara neden olduğu bildirilmiştir. Son derece önemli olan H. pylori' nin yaygınlığı ve tanısı üzerine yurt içi ve yurt dışında çok sayıda çalışma yapılmış ve yapılmaktadır. Tanıda gold kriterler henüz tam belirlenmediğinden, kolay, uygulanabilir, ucuz, basit ve risk oluşturmayan yöntemler konusunda ileri çalışmalar yapılmaktadır. Bütün invaziv yöntemlerin risk faktörleri bulunduğundan zorunlu olmadıkça non invaziv tanı testleri tercih edilmektedir. Her ne kadar endoskopik yöntemle alınan örneklerin patolojik incelenmesi ana kriter olarak kabul edilsede, endoskopiye gerek olmayan (non-invaziv) antijen ve antikor arama yöntemleri daha tercih edilebilir durumdadır. Bu çalışma, H. pylori' nin değişik klinik yakınmaları olan ve endoskopi yapılan çocuklarda dışkıda karteks yöntemle antijen aramanın tanıdaki değerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Çocuk Gastroenteroloji polikliniğine başvuran hastalarda Ekim 2014- Eylül 2015 yılları arasında gerçekleştirildi. Dışkıda H. pylori antijeni arama yöntemiyle elde edilen bulgular patolojik inceleme sonuçları ile karşılaştırılmış ve tartışılmıştır. Çalışma 50 endoskopi endikasyonlu çocuk (6-18 yaş) ve 50 kontrol grubu olmak üzere 100 hastada gerçekleştirilmiştir. Patolojik örneklerin Giemsa boyalı inceleme sonucu; test grubunda 47 (% 94) pozitiflik saptanırken aynı grupta dışkı antijen testi ile 37 (% 74 ) olguda H. pylori pozitifliği saptanmıştır. 50 kontrol olgunun potolojik inceleme sonucunda 14 (% 28), dışkı antijen testi ile ise 3 (% 6) 'ünde H. pylori antijen pozitifliği saptanmıştır. Fark istatistiksel olarak p<0.05 anlamlı bulunmuştur (p=0.000). Yapılan inceleme ve tartışmalar sonunda antijen (H. pylori) arama yönteminin, kolay, ucuz ve risksiz bir yöntem olduğu, ayrıca tanı kriterleri olarak dışkıda antijen testi duyarlılığının H. pylori tanısı için uygun olduğu ve epidemiyolojik çalışmalarda rahatlıkla kullanılabileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: H. pylori, H. pylori dışkı antijen testi, MALT Lenfoma.
Elazığ ili ve çevre illerde avcılar, av hayvanları ve ürünleriyle uğraşanlarda tularemi görülme sıklığının mikroaglütinasyon yöntemiyle araştırılması
Tularemi, Francisella tularensis isimli bakterinin etken olduğu, hayvanlardan (zoonoz) bulaşan bir enfeksiyon hastalığıdır. Tavşan, fare, sincap gibi kemirici hayvanlar hastalığın asıl kaynağıdır. Tavşan ateşi veya avcı hastalığı olarak da bilinir. Keneler ve kan emici sinekler ise hastalığı bulaştırır. Tüm Dünya?da ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Avcılar, av hayvanları ve bunların ürünleriyle uğraşan kişiler, tularemi hastalığı için önemli bir risk grubudur. Tularemi tanısında en sık kullanılan yöntemler hasta serumunda antikor aramaya yönelik mikroaglütinasyon, tüp aglütinasyonu, lateks aglütinasyonu ve ELISA dır. Mikroaglütinasyon tüp aglütinasyonuna göre 100 misli daha duyarlı bir yöntemdir. Aglütinasyonda yer alan antikorlar IgG ve IgM tipidir ve her ikisi de hastalığı geçirenlerde on yıla kadar pozitif kalabilir. Bu çalışmada Elazığ ve çevre illerde tularemi için önemli bir risk grubunu oluşturan avcılar, av hayvanları ve ürünleriyle uğraşan kişilerin serumlarında, mikroaglütinasyon yöntemiyle Francisella tularensis?e karşı gelişmiş olabilecek IgG tipi antikorlar araştırılmış ve kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bu amaçla toplam 110 kişinin serum örneği (risk grubundan 60, kontrol grubundan 50), kullanılmıştır. Risk grubuna dahil olan 2 kişide (%3.3) 1/2560 titrede pozitiflik saptanmıştır. Kontrol grubunda antikor pozitifliği saptanamamıştır. İstatistiksel değerlendirmede, hasta ve kontrol grupları arasında seropzitiflik yönünden anlamlı fark tespit edilmiş olup (p<0.05), bu sonuçlara göre tularemi tanısında mikroaglütinasyon yönteminin duyarlı ve özgül bir yöntem olduğu kanaatine varılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre tularemi tanısında serolojik bir yöntem olan mikroaglütinasyon yöntemi en duyarlı tanı yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca Elazığ ve çevre illerde tularemi hastalığının önemli bir halk sağlığı sorununa yol açabileceği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Avcı, Tularemi, mikroaglütinasyon yöntemi
Ventilatör ilişkili pnömoni hastalarından izole edilen mikroorganizmaların antimikrobiyal duyarlılıkları
Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP), invaziv Mekanik Ventilasyon (MV) uygulanan hastalarda gelişen ve yoğun bakım ünitelerinde sık karşılaşılan, mortalite hızı yüksek bir hastane enfeksiyonudur. Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesinde Mekanik Ventilatör kullanan ve pnömoni teşhisi konulmuş 50 hastanın endotrakial aspirat veya bronj lavajı incelenmiş, tespit edilen etkenlerin antimikrobiyal duyarlılıkları araştırılmıştır. VİP olgularında sıklık sırasına göre; Acinetobacter baumannii %42, Klebsiella pneumoniae %26, Pseudomonas aeruginosa %20, Serratia marcescens %4, Streptococcus spp., Enterobacter spp., Staphylacoccus aereus ve Stenotrophomonas maltophilia ise %2 oranında izole edilmiştir. Klinik uygulamada sorun oluşturabilecek bazı antibiyotik direnç profilleri elde edilmiştir. Acinetobacter baumannii suşlarında Ceftazidime, İmipenem, Meropenem, Piperacillin-Tazobactam ve Cefepime %100 direnç saptanmıştır. Klebsiella pneumoniae suşlarında, Gentamisin direnci %15, Trimethoprim-Sulphamethoxazole direnci ise %38 olarak saptanmıştır. Pseudomonas aeruginosa suşlarında ise Piperacillin-Tazobactam'a %90 oranında direnç tespit edilmiştir. Ampirik tedavide kullanılacak antibiyotiklerin ünitenin mikrobiyolojik flora ve antibiyotik direncine göre seçilir, etken izolasyonu sonrasında ise; tedavinin antibiyotik duyarlılık sonucuna göre dar spektrumlu antibiyotik ile modifiye edilmesi hedeflenmelidir.