Theses supervised by Prof. Dr. Altuğ Kut

15 theses · Başkent University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporoz hastalarında bifosfanat tedavisinin kemik kırıkları üzerine etkisi

Giriş: Osteoporoz, kemik kütlesinde azalma, kemik yapısında bozulma ve kırık riski ile karakterize metabolik bir kemik hastalığıdır. Yaşlı nüfusun giderek artması osteoporozu ve buna bağlı kemik kırık riskini arttırmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, osteoporoz nedeni ile takibe alınan ve tedavi için bifosfonat kullanan hastalarda bifosfonatın kemik mineral dansitesi, hastanın biyokimyasal parametreleri ve patolojik kırık oluşumu ile olan ilişkilerini irdelemek ve birinci basamak hekimlerinin bu bağlamdaki bilgilerine katkıda bulunmaktır. Gereç ve yöntem: Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde osteoporoz tanısı alıp bifosfonat tedavisine başlanan 50 yaş üzeri kadın ve 60 yaş üzeri erkek cinsiyette olan tüm hastalar incelenmiştir. Bifosfonat tedavisi alan hastaların kullandıkları ilaçlar, tedavi süresi, varsa tedavi sırasında oluşan fraktürler ve bölgeleri değerlendirildi. Veriler Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi hasta elektronik veri tabanından alındı. Hastaların Kemik Mineral Yoğunluğu ölçümleri, kullandıkları ilacın türü, ilacı kullandıkları süre, osteoporoz tanı konulmasından itibaren oluşan kırık sayıları araştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS for mac versiyon 26 yazılımı kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 341 hastanın %86'sı kadın hasta idi ve yaş ortalaması 70 olarak saptandı. Bifosfonat kullanım süresi ortalama 3,6 yıl olarak saptanmış ve kadın ve erkek arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Tüm hastalarda tüm seviye KMY skorlarında, bifosfonat tedavisi sonrasında anlamlı yükselme saptandı (p<0,01). Tüm hastaların serum Kalsiyum, Fosfor ve Mg değerlerinde bifosfonat tedavisi sonrası anlamlı yükselme saptandı (p<0,01). Bifosfonat kullanım süresi ile L1-L4 ve Femur total skorları tedavi öncesi ve sonrası farkları arasında pozitif korelasyon saptandı. Çalışma popülasyonunda toplam 3 hastada (%1,17) fraktür tespit edildi. Sonuç: Osteoporoz, yaygın olarak yaşlı kadınları tutan, klinik önemi yüksek bir hastalıktır. Yaşlı hastalarda osteoporoz hastalığında bifosfonat kullanımının osteoporoz şiddetlenmesini yavaşlattığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Alendronat, osteoporoz, patolojik kırık

BifosfonatlarKırıklar-kemikOsteopetroz+1
Asan Najat Alı Alı
Başkent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID pandemisi döneminde bir üniversite tıp fakültesi öğrencilerinde gıda takviyeleri kullanımı ve yan etkilerinin değerlendirilmesi

ÖZET Amaç: COVID pandemisi sırasında, genel gözlemimize göre toplumun her kesimi hastalıktan korunmak için gıda takviyelerine başvurmuştur. Çalışmamızda, öğrencilerinde gıda takviyelerinin alımının COVID-19 pandemisi nedeniyle artmış olduğunu, bu ürünlerin bilinçsiz kullanımının yaygın olduğu ve yan etkilerinin görülebileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesinde 01.11.2022 – 01.03.2023 tarihleri arasında gönüllü olarak çalışmaya katılmayı kabul eden tüm öğrenciler ile yapıldı. Çalışmamıza katılan 319 öğrenciye, literatürde yer alan benzer çalışmaların da yardımı ile tarafımızca oluşturulan 25 soruluk anket formu yüz yüze olarak uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %68'i kadın, %32'si erkek idi. Katılımcıların %58.3'ünde herhangi bir gıda takviyesi kullanımı olduğu saptandı. Bu gıda takviyelerinin, pandemi öncesi veya pandemi sırasında kullanıma başlandığı sorgulandığında, multivitamin ve multimineral kullanımın pandemi sırasında kullanılmaya başlanması anlamlı olarak yüksek bulundu. Kadınların erkeklere göre multivitamin ve multimineral ve immunmodülatör kullanımı anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.05). Katılımcıların aldıkları gıda takviyeleriyle, bu gıda takviyelerinin alımına bağlı olduğunu düşündükleri yan etkileri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Katılımcıların %58,9'u hekimlerden gıda takviyesi hakkında bilgi edindiğini belirtti. Sonuç: Katılımcıların %58,3'ü gıda takviyesi kullanmakla beraber, en çok kullanılan gıda takviyeleri tek besin destekleri ve multivitamin ve multiminerallerdir. Kadınların gıda takviyesi kullanımı erkeklere göre daha fazladır. Multivitamin ve multimineral ve immunmodulatör kullanımı da kadınlarda daha fazladır. Gıda takviyesi kullananların %16,1'i yaşadıkları semptomları gıda takviyesinin yan etkisi olarak nitelendirmektedir. takviyelerde kullanılan dozların büyük oranlarda değişiklik gösterdiğini bilmekteyiz. Bu sebeple bu gıda takviyelerinin doz bağımlı komplikasyonları ve yan etki profili ayrı bir çalışmada değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: koronavirüs, diyet takviyeleri, yan etkiler, tıp öğrencileri

Zeynep Çiçek
Başkent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Başkent üniversitesi Ankara hastanesi'ne ağrı şikâyeti ile başvuran hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve ağrı durumlarının değerlendirilmesi

Çalışmanın amacı kronik ağrı ile sosyodemografik özelliklerin ilişkisini ve kronik ağrıda uygulanan tedavi yaklaşımlarını inceleyerek Aile Hekimlerine kronik ağrı yönetiminde yol göstermektir. Bir üniversite hastanesinin polikliniklerine 01.12.2011-01.12.2019 tarihleri arasında başvurarak hekimler tarafından 'kronik ağrı' tanısı konan 3106 bireyden dışlama kriterleri sonrasında kalan 997 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve verileri istatistiksel açıdan değerlendirilmek üzere SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programına kayıt edildi. Hastaların yaş ortalaması 62,68±16,29 yıl (16-98 yıl) idi. Toplam 997 hastadan dosyasında sigara kullanım verileri bulunabilen 589 hastadan %23,2'si, alkol kullanım bilgisi olan 499 hastadan %8,8'i alkol kullanmakta idi. Hastaların %81'inde (n=808) en az bir kronik hastalık saptandı. Başvuru öncesinde kronik hastalıklarından bağımsız olarak ağrı nedeniyle tedavi almış olanların oranı %64,6 (n=644) olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yüzde %4 (n=40)'ünün poliklinik başvurusu öncesi almış olduğu tedaviye devam ettiği saptandı. Hastaların beyanına göre, başvuru sırasında yapılan tedavi değişikliği %76,4 oranında fayda sağlamıştır. Yapılan analizlerde tedaviye yanıt sosyodemografik değişkenlerle istatistiksel bir ilişkide değildir. Başvuru öncesi tedavi alanlarla almayanların tedavi yanıtları arasında da fark bulunamamıştır. Bu çalışma ile kronik ağrıda demografik özelliklerin ve hastaların birinci basamağa başvuruları öncesinde aldıkları tedavilerin, hastaların ağrı kontrollerini sağlamakta etkili olmadığı görülmüştür Anahtar Kelimeler: Kronik ağrı, kronik ağrı ve sosyodemografik özellikler ilişkisi, kronik ağrıda tedavi

Doğuş Dumanlı
Başkent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sodyum glukoz ortak taşıyıcı-2 inhibitör tedavisi kullanan tip-2 diyabetes mellitus hastalarından oluşan bir retrospektif kohortta glomerüler filtrasyon hızının ürik asit metabolizmasına etkisi

Sodyum glukoz ortak taşıyıcı-2 (SGLT-2) inhibitörleri Tip-2 Diyabetes Mellitus (Tip-2 DM) tedavisinde kullanılan oral antidiyabetik ajanlardır. SGLT-2 inhibitörlerinin üriner glukoz atılımıyla etkili glisemik kontrol sağlamasının yanı sıra diyabet hastalığın prognozuna etkili olan serum ürik asit (ÜA) düzeyini düşürdüğü bilinmektedir. Çalışmanın amacı SGLT-2 inhibitör tedavisi alan Tip-2 DM hastalarındaki farklı glomerüler filtrasyon hızının (GFH) serum ÜA düzey değişimine etkisini incelemektir. 1 Ocak 2017- 30 Eylül 2022 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, Tip-2 DM tanısı almış ve SGLT-2 inhibitör tedavi raporu çıkarılıp reçetesi yazılan 3004 hasta çalışmanın evrenini oluşturmaktadır. Hastanın kesintisiz SGLT-2 inhibitörü kullanmaması, 3.ay ve/veya 12.ay takip kontrollerine gelmemesi, serum ÜA düzeyini etkileyen ilaçlar kullanması ve gut hastalığı tedavisi alıyor olması dışlama kriterleriydi. Hastane Medikal Bilgi Sistemi üzerinden çalışmanın örneklemini oluşturan 410 hastanın, SGLT-2 inhibitör ilaç raporu almadan önce ölçülen serum HbA1C, açlık kan şekeri (AKŞ), kreatinin, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), trigliserit, ÜA ve idrar glukoz düzeyleri ile SGLT- 2 inhibitör tedavisi altındaki 3.ay ve 12.ayda bakılan değerleri karşılaştırılmıştır. Böbrek Hastalıkları Küresel Sonuçların İyileştirilmesi Vakfı'na (KDIGO) göre hastalar 3 gruba (GFH ≥90, 60-89, 30-59 ml/dk/1,73m2) ayrılmış ve SGLT-2 inhibitörlerinin GFH'a göre ürik asit düzeyine etkisi incelenmiştir. Çalışma grubu 227 erkek, 183 kadın hastadan oluşmaktaydı. Hastaların yaş ortalamaları 59,1±11,55/yıl idi. Hastaların SGLT-2 inhibitör tedavi öncesi ölçülen serum HbA1C, AKŞ, kreatinin, LDL, trigliserit, ÜA değerleri tedavi altında azalırken; HDL ve idrar glukoz düzeyleri ise tedavi altında arttığı saptandı. GFH düzeyi 30-59 ml/dk/1,73m2 arasında olan hastalarda ilaç öncesi (6,35±1,31), ilaç tedavisi 3.ay (6,02±1,05) ve ilaç tedavisi 12.ay (5,97±1,21) takiplerinde serum ÜA değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,368). Çalışma, SGLT-2 inhibitörlerinin serum ÜA düzeyine olan etkisinin GFH'a göre farklılık gösterdiğini saptamıştır. SGLT-2 inhibitörlerinin, yalnızca antidiyabetik ilaç olmadıkları, bu ilaçların lipit profili ve GFH'ı korunmuş hastalarda serum ürik asit düzeyine olan etkileri ile hiperlipidemi ve hiperürisemi ilişkili hastalıklara karşı da koruyucu rolü olabileceğini göstermiştir.

Glomerüler filtrasyon hızıSGLTÜrik asit
Emre Vuraloğlu
Başkent University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite tedavisi için liraglutid kullanan hastaların değerlendirilmesi

Obezite, gittikçe daha geniş bir popülasyonu etkileyen, pek çok morbiditeyle ilişkili olan, kronik, multifaktöriyel bir hastalıktır. Türkiye'de yapılmış en kapsamlı epidemiyolojik çalışmalardan olan TURDEP-I'e göre 1998 yılında Türkiye'deki obezite prevalansı %22,3 iken, 12 yıl sonra aynı merkezlerde yapılan TURDEP-II çalışmasında bu oran %35'e yükselmiştir. Obezite tedavisinde klinik pratikte ilk seçilen tedavi yöntemi yaşam tarzı değişikliği olsa da özellikle morbid obezlerin bir kısmında yeterli sonuçlar alınamamaktadır. Obezite endikasyonunda kullanılmak üzere ruhsatlandırılmış birkaç ilaçtan biri olan liraglutid 3 mg dozu ile Mayıs 2018 tarihinden itibaren obezite tedavisinde ülkemizde kullanılmaya başlanmıştır ve obezite tedavisinde umut vadeden ilaçlardan biridir. Çalışmamızda, merkezimizdeki obezite endikasyonu ile liraglutid başlanan hastaların verileri derlenmiştir. Retrospektif kohort olarak tasarlanan araştırmanın örneklemini, Başkent Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniklerine Mayıs 2018-Temmuz 2020 tarihleri arasında fazla kilo yakınması ile başvuran, VKİ ≥ 27 Kg/m2 olan, liraglutid tedavisi başlanan ve ilacı en az 1 ay kullanan hastalar oluşturdu. Hastaların demografik bilgileri ve tıbbi özgeçmişleri hastane bilgi sisteminden geriye doğru tarandı. Hastaların liraglutid tedavisi başlangıcında ve sonraki vizitlerindeki antopometrik ölçümleri, Biyoelektrik İmpedans Analiz ölçümleri ve laboratuvar parametreleri kaydedildi. Tedavi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırıldı. Çalışmaya, ilacı 1 aydan daha fazla kullanan ve düzenli takibi olan 100 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşları 46,3±11,5 (18-70 yaş) saptandı. Çalışma grubunun %80'i (80 kişi) kadınlardan oluşmaktaydı. Hastaların ortalama 4,1±2,7 ay (1-15 ay) sürede, ortalama 9,9±6,7 Kg (0,4-34,7 Kg) verdiği ve VKİ'lerinde ortalama 3,65±2,4 Kg/m2 azalma olduğu kaydedildi. Tedavisi kesilmiş hastalar tekrar kontrole çağrılardı ve genel sağlık ve kilo durumuna bakıldı. Tedavi kesildikten sonra ortalama 11,4±6,5 ay (1-26 ay) sürede, ortalama 4,5±4,7 Kg aldığı ve VKİ'lerinde ortalama 1,6±1,7 kg/m2 artış olduğu kaydedildi. Erkeklerin ilacı daha kısa süre kullandığı (4,4 vs. 3,2 ay, p=0,013), ancak VKİ'ndeki azalmanın benzer olduğu (4 vs. 3,6 kg/m2, p=0,436) ve ilaç kesildikten sonra alınan kilonun benzer (1,7 vs. 1,6 kg/m2, p=0,867) olduğu görüldü. Çalışma süresi boyunca hastaların %79'unun %5 ve üstünde kilo verdiği, %42'sinin %10 ve üstünde kilo verdiği, %19'unun %15 ve üstünde kilo verdiği, %6'sının %20 ve üstünde kilo verdiği gösterilmiştir. Bunlardan %5, %10, %15 ve %20 üstü kilo verenler için ROC analizi yapıldığında yalnızca ilaç kullanma süresinin eğri altındaki alanı anlamlı bulunmuştur. Liraglutid tedavisi obezite tedavisinde elimizdeki sınırlı sayıda ilaçtan bir tanesidir ve sonuçlarımız literatürle uyumlu olarak ilacın kilo vermede etkin olduğunu göstermektedir. Kesildikten sonra kilo artışı olsa da ilaç kesildikten sonra yaklaşık 1 yıllık takipte kilo geri alımı, kaybın yarısından az bulunmuştur. Süre, ortalama doz ve tolere edilebilir maksimum ilaç dozu kilo verme etkisini belirleyen en önemli göstergeler gibi durmaktadır. Anahtar kelimeler: Obezite, Liraglutid, Kilo yönetimi, Retrospektif

Kilo vermeLiraglutideObezite+2
Gizem Koçoğlu Bilgiç
Başkent University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık hizmetlerinde sosyoekonomik seviyeye göre gebelerin oral glukoz tolerans testine bakışlarında medyanın rolü

Gestasyonel diabetes mellitus (GDM), gebelik öncesinde diyabet tanısı olmayan gebelerde iki ya da üçüncü üç aylık dönemde ortaya çıkan karbonhidrat intoleransıdır. GDM gebelikte en sık görülen komplikasyon olup, prevalansı artış göstermektedir. GDM varlığında maternal, fetal ve yenidoğan komplikasyonlarının arttığı yönünde literatürde pek çok araştırma bulunmaktadır. Bu nedenle konu ile ilgili tüm tıp disiplinleri ve kılavuzlar, 24-28 gebelik haftası arasındaki tüm gebelere Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) yapılarak, gebelerin GDM açısından taranmasını önermektedir. Hastalığın erken tanısı, uygun tedavisi ve postpartum takibi ile anne ve bebekte morbidite ve mortalitede azalma olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde bir anne adayının Sağlık Bakanlığı'nın gebe izlem protokolü kapsamında gebeliği boyunca en az dört kez Aile Hekimliği'nde izleminin yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda gebelere ulaşmak için en önemli merkez olan Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri'nde, Aile Hekimleri tarafından takip edilen gebelerde sosyoekonomik seviyeye göre OGTT yapılma oranını belirlemek ve gebelerin bu testle ilgili hangi hekim tarafından bilgilendirildiğini saptamak, bu testin yaptırılmamasındaki etmenleri belirlemek ve bu konuda medyanın rolünü sorgulamak amaçlanmıştır. Araştırma, Ankara ili Çankaya ilçesindeki Aile Hekimlikleri'ne 01.09.2019-01.09.2020 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme kriterlerini sağlayan hastalar arasından örneklem genişliği hesaplanarak, 334 gebeden gönüllü bilgilendirilmiş onam formu alınarak yürütülmüştür. Bu çalışmada düşük sosyoekonomik seviyedeki gebelere OGTT hakkında Aile Hekimi tarafından bilgi verilmediğinde, medyanın olumsuz etkisi ile gebelerin bu testi yaptırmak istemedikleri ya da bu testi yaptırmakta kararsız oldukları saptanmıştır. Birinci basamakta OGTT konusunda yapılan hasta bilgilendirmeleri ve bu konuda gebeleri etkileyen diğer faktörler belirlenerek gebelerin ve bilinçlendirilmesi konusunda uygulanabilecek olan yöntemlere katkı sağlamak amaçlanmıştır.

Aile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleriDiabet-gebelik sırasında+4
Hatice Cemre Güven
Başkent University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek riskli human papilloma virüslerde genotip ile gelişen patoloji ilişkisinin araştırılması

Bu çalışma ile HR-HPV genotipleriyle infekte hastalarda serviksin kolposkopik olarak incelenmesinin, histopatolojik değerlendirmenin klinik öneminin ortaya konması, preinvaziv ve invaziv neoplazi bulunma olasılığı yüksek olan hasta gruplarının yönetimine katkı sağlaması amaçlanmaktadır. Çalışma retrospektif kohort tipinde tasarlanarak Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerine 28.04.2011-31.12.2018 tarihleri arasında başvuran, HR-HPV DNA testi hastanemiz laboratuvarında çalışılarak pozitif sonuçlanan 905 kadın çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların verileri geriye yönelik taranıp kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Olguların tek ve multipl sahip olduğu HPV serotiplerinin sıralaması; %9,3 HPV16, %7,5 HPV31, %5,5 HPV18, %5,2 HPV52, %4,5 HPV39, %4,5 HPV68, %4,5 HPV16,18, %4,2 HPV35, %3,7 HPV56, %3,5 HPV66 ve %3 HPV35,39,51,56,59,66,68 olarak bulunmuştur. HPV16, HPV18, HPV33, HPV39 ve HPV56'ya sahip hastalar 40 yaş öncesi grupta anlamlı olarak daha sık görülmektedir (N=160, %32,5; N=105, %21,3; N=31, %6,3 N=78, 15,9; N=82, %16,7 sırasıyla) (p=0,001; p=0,02; p=0,04; p=0,04; p=0,009 sırasıyla). Diğer HR-HPV tipleri de 40 yaş öncesi grupta daha fazla görülse de aralarında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Biyopsi sonuçlarının etkileyen faktörler araştırıldığında sigara kullanımının biyopsi sonucunun anormal olmasına anlamlı olarak etkisinin olduğu bulunmuştur [OR=0,52; (p=0,021; %95 GA; 0,307-0,908)]. HPV18, 31, 39, 68'ın yalnız bulunması ile diğer tiplerle birlikte bulunmasının smear sonucunu anlamlı olarak etkilediği sonucu bulunmuştur (p=0,001; p=0,003; p=0,01; p=0,002 sırasıyla). Çalışmamızdan elde edilen veriler smear testi ile birlikte yapılan HPV DNA testinin tarama programındaki önemine bir kez daha vurgu yapmaktadır. İdeal tarama testi için dünya genelinde çalışmalar devam etmekle birlikte, mevcut veriler HPV DNA testinin kombine kullanımını önermektedir. Hatta son veriler (ACS 2020 önerileri) sadece HPV DNA testinin kullanılmasını önermektedir. HPV testinin tek başına değerlendirilmesi kolposkopi oranlarını artırsa da, daha yüksek oranda preinvaziv lezyon tespitini sağlamakta hatta smear testi ile öngörülemeyen invaziv lezyonları da işaret edebilmektedir.

GenotipPap smear testiPapillomavirüsler+2
Büşra Cerlet
Başkent University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet tanısı ile izlenmekte olan hastaların eşlerinde sağlık davranışlarının değerlendirilmesi

Diyabet bulaşıcı olmayan bir hastalık olduğu halde tüm dünyada pandemi oluşturacak kadar fazla sayıda bireyi etkileyen ve en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Bireylerin hastalıklarının çevresel faktörlerden etkilendiği aşikar olmakla birlikte, hastalığın varlığı kişinin mikroçevresini nasıl etkilediği konusunda yapılmış çok fazla sayıda çalışma yoktur. Bu araştırma, eşine tip 2 DM tanısı konulan kişilerde, kişinin kendi sağlığı ile ilgili algısının değişerek yaşam tarzı değişikliği geliştirip geliştirmeyeceğini anlamak üzere tasarlanmıştır. Araştırmamız randomize kontrollü retrospektif bir vaka-kontrrol çalışmasıdır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi endokrinoloji ve aile hekimliği polikliniklerine 01/12/2020 - 30/05/2021 tarihleri arasında başvuran hastalar randomize edilerek vaka grubuna seçilmiştir. Aynı tarihlerde polikliniklere başvuran ve diyabeti olmayan hastaların eşleri yine randomizasyonla seçilmiş ve 100 kişi de kontrol grubunu oluşturulmuştur. Gruplardaki deneklere yüzyüze anket uygulanarak veriler toplanmıştır. Çalışmada istatiksel analiz olarak paired sample t testi ve student t testi kullanılmıştır. Çalışmada istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda tip 2 diyabeti olan kişilerin sağlıklı eşleri; glukometre kullanım alışkanlığında artış, kan basıncı ölçüm sıklığında artış, diyetine uyumunda artış, pnömokok ve influenza aşısı yaptırmada artış ile kendi sağlıklarını artırmaya yönelik davranış değişimlerinde bulunmuşlardır. Bu davranış değişiklikleri yapılandırılmadığında rastgele ve içgüdüseldir. Bu nedenle birinci basamak kliniklerinde tip 2 diyabetli çiftler arasında diyabet yönetimi ve tedavisi için aile temelli yaklaşımların kullanılmasına önem verilmelidir.

Aile hekimliğiAile sağlığıDavranış değişiklikleri+6
Rabia Esra Yalçın
Başkent University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Empagliflozin ve dapagliflozin kullanan hastaların vücut kitle indeksi ve hemoglobin A1C değişimlerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada Başkent Üniversitesi Aile Hekimliği ve Endokrinoloji Polikliniği'ne başvuran ve 3 ay süre ile Empagliflozin veya Dapagliflozin kullanan hastalardaki VKİ (Vücut Kitle İndeksi), HbA1c ve lipid profilinde meydana gelen değişimin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2019 - 31 Ekim 2020 tarihleri arasında Polikliniklerimize başvuran, Empagliflozin veya Dapagliflozin reçete edilen hastalar incelenmiş ve 473 hastanın verileri araştırılmıştır. Bu hastalar içinde en az 3 ay süreyle bu ilaçlardan birini kullanan, 3. ayda 2. vizitine gelmiş olan, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, bel çevresi, HbA1c düzeyleri, HDL, LDL, trigliserit, açlık kan şekeri, ürik asit ve kreatinin değerleri her vizitinde eksiksiz olarak kaydedilmiş olan 123 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Yukarıda sayılan ve 3 aylık aralıklarla ölçülen parametreler birbirleriyle karşılaştırılarak değerlendirildi ve analiz edildi. Bulgular: Hastaların başlangıç ve kontrol vizitlerindeki vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, HbA1c, bel çevresi, HDL, LDL, trigliserit, ürik asit, açlık kan şekeri değerleri arasında anlamlı fark saptandı (p<0,001). Hastaların HDL düzeyleri 2. vizitte yükselirken, diğer tüm değerlerinde azalma meydana geldiği izlendi. Sonuç: SGLT-2 inhibitörlerinin klinik olarak anlamlı ve etkili bir şekilde glisemik kontrol sağladığı, VKİ ve vücut ağırlığında azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Buna ek olarak hastaların lipid profillerinde düzelmeye katkısı olduğu da anlaşılmıştır. Bu sonuçlar SGLT-2 inhibitörlerinin özellikle kardiyak hastalıklar açısından risk faktörleri bulunan diyabetik hastalarda rahatlıkla kullanılabileceğini ve obez veya fazla kilolu hastalarda, kilo kaybı sağlaması açısından da tercih edilebilecek ajanlar olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: SGLT2 inhibitörleri, Glisemik kontrol, Antihiperlipidemik etki, Vücut kitle indeksi

Antihipertansif ajanlarDapagliflozinEmpagliflozin+5
Merve Alyamaç Yaşar
Başkent University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Emziren annelerde meme başı problemlerinin yaşanma sıklığı, oluşumunu etkileyen faktörler ve emzirme üzerine etkisi

Emzirme, anne ile bebek arasında fiziksel, hormonal, psikolojik paylaşım sağlayan, anne ve bebeğe de yakın ve uzun vadede yararları kanıtlanmış, özgün bir süreçtir. Kadınların %98'inin fizyolojik olarak emzirmesine engel bir durum olmasa da, annelerin çoğu doğumdan sonraki ilk aylarda emzirmeyle ilgili zorluk yaşadığını ve bu zorlukların da başında meme başı problemleri geldiğini bildirmektedir. Meme başı problemlerinin neler oldukları ve nasıl oluştukları hakkında literatürde birçok çalışma olmakla birlikte, emzirme danışmanlığının meme başı problemlerinde çözüm sağlayabileceği konusunda yapılmış çok fazla sayıda çalışma yoktur. Bu araştırma, emzirme döneminde meme başı problemi olan kişilerde, gebelik döneminden başlayarak emzirme danışmanlığı alma durumuyla meme başı problemlerinin oluşma sıklığının üzerine etkisini anlamak üzere tasarlanmıştır. Ülkemizde bu eğitimler sıklıkla birinci basamak sağlık kuruluşları ve hastanelerde bu konuda Sağlık Bakanlığının yürüttüğü "Bebek Dostu Sağlık Kuruluşları" çalışması kapsamında verilen "Emzirme Danışmanlığı" eğitimi almış sağlık profesyonelleri tarafından verilmektedir. Bu bağlamda emzirme döneminde kadınların yaşadığı meme başı problemlerinin oluşum sıklığı, çeşitleri ve niteliklerini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca emziren annelere verilen "Emzirme Danışmanlığı" nın, yaşanan meme başı problemlerinin sıklığını nasıl etkilediğini belirlemek amaçlanmıştır. Başkent Üniversitesi Hastanesi Pediatri ve Kadın Doğum Poliklinikleri'ne herhangi bir nedenle başvuran 0-2 yaş arası bebek sahibi olan ve emziren kadınlar arasından, örneklem genişliği hesaplanarak 316 kadından gönüllü bilgilendirilmiş onam formu alınarak yapılmıştır. Çalışmamızda katılımcıların son bebeklerini emzirme sürecinde %61,1'inde (193) meme başında problem tesbit edilmiştir. Katılımcıların %70,3'ünün (29,7) son gebeliklerinde emzirme eğitimi aldıkları belirlenmiştir. Emzirme eğitimi alan katılımcıların sayıca fazla olmasına rağmen, bu katılımcılarda meme başı problemlerinin görülme sıklığında anlamlı bir azalma gözlenmemiştir. Bu nedenle birinci basamak kliniklerinde emzirme danışmanlığı eğitimi için öncelikle Aile Hekimlerinin yeterli bilgi düzeyi ve donanım kazanmasına önem verilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Emzirme, Meme Başı Problemleri, Emzirme Danışmanlığı

AnnelerDanışmanlıkEmzirme+2
Hasibe Ece Güler Özdemir
Başkent University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş üstü diyabeti olan ve olmayan hastalarda sarkopeni görülme sıklığı ve özelliklerinin araştırılması

Yaşlı nüfusunun artış göstermesi ve diyabet prevalansının her geçen gün artması, yaşlı diyabet hastalarının sayısında hızlı bir artışla sonuçlanmaktadır. Normal popülasyona göre diyabetlilerde sarkopeni prevalansı daha yüksektir ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı diyabet ve sarkopeni ilişkisinin araştırmak ve diyabetli hastalarda sarkopeni sıklık ve şiddetini etkileyen faktörlere açıklık getirmektir. Çalışmamıza Başkent Üniversitesi Ümitköy Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniklerine başvuran denekler dâhil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların; değişkenleri diyabeti olan bir vaka grubunda ve olmayan bir kontrol grubunda karşılaştırıldı. İstatistiksel analizlerde; iki grup karşılaştırmasında Student T Testi ve Mann-Whitney U Testi, ikiden çok grubun karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis Testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerde Pearson Ki-Kare Testi ve Fisher Exact Testi veya Yates Testi kullanılmıştır. Vaka grubuna 66 (%50,8) ve kontrol grubuna 64 denek (%49,2) alındı. Deneklerin %16,2'sinde (n=21) sarkopeni saptandı. Sarkopeni şiddetine göre deneklerin %3,9'u (n=5) sarkopenik ve %12,3'ü (n=16) şiddetli sarkopenikti. Bunların %24,2'si (n=16) vaka, %7,8'i (n=5) kontrol grubundaydı ve diyabetin sarkopeni sıklığını anlamlı olarak artırdığı görülmektedir. Yaş ortalaması vaka grubunda, kadın cinsiyet oranı kontrol grubunda yüksek saptanmıştır. Diğer sosyodemografik özellikler yönünden vaka ve kontrol grubu birbirine benzer özellikte saptanmıştır. Analizlerde diyabet yaşı, diyabet komplikasyonları ve glisemik seviye ile sarkopeni arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Deneklerin vücut kompozisyon ve antropometrik ölçümlerine bakıldığında vaka grubundaki deneklerin daha yüksek kilo, VKİ ve yağ kitlesi miktarına ve daha geniş bel çevresi, baldır çevresi ve üst kol çevresi ölçülerine sahip oldukları saptanmıştır. Yaşam kalitesinin daha da bozulmaması için diyabet ve sarkopeni açısından taramalar yapılmalı ve gereken önlem ve tedaviler uygulanmalıdır.

Diabetes mellitusGeriatriKas distrofileri+2
Emre Ruhi Göçmen
Başkent University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glukoz metabolizma bozukluğu olan hastalarda nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı(NAFLD) epidemiyolojisi

Non Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD); son yıllarda insidansı gittikçe artarak kronik karaciğer hastalıkları arasında ilk sıraya yerleşmiştir. Bu global ve progresif hastalığın diyabetin yeni bir komplikasyonu olabileceği düşünülmektedir. Bu amaç doğrultusunda biz diyabetik ve prediyabetik hastalarda NAFLD prevalansını hesaplamayı amaçladık. İkincil çıkarım olarak birinci basamak hekimlerince hastalığın kolay tanı alabilmesi amacıyla kullanılan uluslararası noninvaziv skorlama sistemlerinin diyabetik ve prediyabetik hastalar özelinde uygunluğu ve bu hastalarda belli antropometrik ölçümlerin NAFLD göstermedeki gücü üzerinde durduk. Bununla amacımız basit antorpometrik ölçümlerle diyabetik ve prediyabetik hastalarda NAFLD varlığı ile ilgili fikir sahibi olabilmektir. Bu çalışma için Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi elektronik veri tabanından 01.06.2020- 01.06.2021 tarihleri içinde endokrinoloji poliklinklerine başvuran glukoz metabolizma bozukluğu tanısı almış hastalara ait veriler retrospektif olarak taranmış ve dahil edilme kriterlerini sağlayan 196 hastanın tamamı randomizasyon olmaksızın çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan çalışma sonucunda diyabetik ve prediyabetik hasta grubunda NAFLD prevalansı sırasıyla %90,8 ve %76,5 olarak saptanmıştır. Uluslararası non invaziv skorlama sistemlerinde FLİ ve NAFLD fibrozis skoru çalışmamızda diyabetik ve prediyabetik hastalar için ultrason ile korele görülmüş, FİB-4 skoru aynı korelasyonu çalışmamız özelinde sağlayamamıştır. Antropometrik ölçümler içerisinde bel çevresi, boyun çevresi, cilt kıvrım skoru ve bunların birbirine oranları belli kesim noktaları dahilinde NAFLD için fikir verebilecek olarak öngörülmüş olup bu konu ile ilgili daha geniş popülasyonlar ile ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabetes mellitusEpidemiyolojiKaraciğer hastalıkları+5
İrem Kılıç
Başkent University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pandemi döneminde üniversite öğrencilerinin aşı kararsızlığının ve COVİD-19 risk algılarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda Başkent Üniversitesinde öğrenim gören öğrencilerin COVID-19 risk algılarını değerlendirmeyi, aşı kararsızlıklarını ve aşı kararsızlığını etkileyebilecek faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızı 1.5.2022 ile 1.8.2022 tarihleri arasında çalışmamıza katılmayı kabul eden, Başkent Üniversitesinde öğrenim gören üniversite öğrencileri ile yapıldı. Çalışmamıza katılan 384 öğrenciye sosyodemografik özelliklerini, COVID-19 geçmişlerini, aşılanma durumlarını, COVID-19 Fobi Ölçeği (C19P-S) ve Genel Sağlık Anketi-28 (GSA-28) içeren anket soruları yöneltildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 21,59±1,65 (18-28 yaş) idi. Katılımcıların %50,5'i kadın %56'sı sağlık ile ilgili bölümlerde idi. Sağlıkla ilgili bölümlerde okuyanların aşı kararsızlığı öteki bölümlerde okuyanlara göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,01). Katılımcıların %31,8'i pandemi kurallarına uyduğunu belirtti. Pandemi kurallarına uyanlar uymayanlara göre anlamlı olarak daha düşük aşı kararsızlığına sahipti (p<0,05). Katılımcıların %52,1'i COVID-19 enfeksiyonu geçirdiğini ve %96'sı belirti yaşadığını belirtti. Covid-19 enfeksiyonu geçiren katılımcılarda en fazla sıklıkta görülen belirtiler boğaz ağrısı (%66,1) ve ateş (%65,6) idi. COVID-19 aşısı olmadan önce ne derece kararsızlık yaşadınız sorusuna göre Katılımcıların %65,8'inin aşı kararsızlığı yaşadığı saptandı. Covid-19 aşısı olmadan önce kararsızlık yaşayanların katılımcılarda kararsızlık nedeninin aşının olası yan etkisi olması oranı %43,2, düşük aşı etkinliğini oranı %30, yetkililere güvenmeme oranı %21,6, doğal bağışıklık kazanmayı isteme oranı %12,8, aşıya güvenmeme oranı %46,8, kendini risk altında görmeme oranı %19,2 olarak bulundu. Katılımcıların %76,6'sinin ilk aşıyı gönüllü olarak olduğu saptandı. Aşıyı gönüllü olanların PCR testi zorunluluğu olanlara göre aşı kararsızlığı anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,01). Sonuç: Sağlıkla ilgili bölümlerde okuyanlarda, ailesinde aşısız birey bulunmayanlarda, aşı sırası geldiğinde aşısını yaptıranlarda aşı kararsızlığı anlamlı olarak daha az saptanmıştır. Aşı kararsızlığının nedenlerini bilmek aşı ile önlenebilir hastalıklar ile savaşta yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: COVID-19 Aşıları, Aşı Kararsızlığı, Koruyucu Hekimlik

Aşı reddiAşı tereddüdüAşılama+7
Mesut Aksay
Başkent University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendromu olan hastalarda visseral yağlanma oranı ve boyun çevresi arasındaki ilişki

İnsanların yaşadığı çevre, davranışları ve yaşam tarzı, dramatik bir şekilde değişmektedir. Bu değişimlere bağlı olarak, obezite ve tip 2 diyabet sıklığında ciddi bir artış görülmektedir. Obezite ve diyabetin görülme sıklığındaki artışa paralel, her geçen gün daha fazla insanı etkilemekte olan ve multi faktöriyel risk etmenlerinin bir araya gelmesi sonucu oluşan metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalık riskini de beraberinde getirdiği için 21. yüzyılın önemli sağlık sorunlarından biridir. Bu araştırmada, kilo yakınması ile başvuran hastalarda, boyun çevresi ölçümlerini bazı metabolik ve antropometrik ölçümlerle karşılaştırmayı ve özellikle metabolik sendromu olan hastalarda, visseral yağlanma oranları ile boyun çevresi ölçümleri arasındaki korelasyonu tanımlamayı amaçladık. Araştırmamıza, 01.02.2009 – 01.02.2011 tarihleri arasında, Başkent Üniversitesi Ümitköy Semt Polikliniği, diyabet ve obezite polikliniğine, kilo yakınması ile başvuran 179 hasta alınmıştır. Bu çalışma tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırmanın verileri, SPSS 16.0 versiyonu istatistik programına aktarılmış, veri kontrolü ve analizler bu programda yapılmıştır. Hipoteze yönelik analizlerde Pearson Ki-kare testi kullanılmış, verilerin anlamlılık düzeyleri Ki-kare testi ile saptanmıştır. Çalışmamıza alınan 179 hastadan % 77'si (n=137) kadın, % 23'ü (n=42) erkektir (K:E oranı=3,26). Hastalarımızın yaş ortalaması 37±13,15'dir. Hastalarımızdan 40'ına (% 22,3) metabolik sendrom tanısı konmuştur. Metabolik sendromu olmayanların boyun çevresi ortalaması 35,15±3,48 cm, metabolik sendromu olanların ise 38,40±4,13 cm saptanmıştır. Metabolik sendromu olan hastalarda, boyun çevresi ile visseral yağlanma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon gösterilmiştir (r=0,71; p=0,01). Çalışmamız, metabolik sendromda boyun çevresi ölçümünün, NCEP ATP III kriterlerinden biri olan bel çevresi ölçümü gibi değerli ve istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon gösteren bir ölçüm olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Sözcük: Boyun Çevresi, Visseral Yağlanma, Antropometrik, Metabolik Sendrom.

Hakan Gülmez
Başkent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarında dipeptidilpeptidaz 4 (dpp4) inhibitörlerinin kullanımının diyabet komplikasyonları üzerine etkisi

Diyabet, sebep olduğu komplikasyonlar ile mortalite ve morbiditeyi arttıran, yaşam kalitesini düşüren, tedavi maliyetleri yüksek, yüksek prevalansa sahip kronik bir hastalıktır. Diyabet tedavisinin en önemli amaçlarından biri komplikasyonların önlenmesi, geciktirilmesi veya kontrol altında tutulmasıdır. Görece yeni bir ilaç grubu olan, etki mekanizmaları ve komplikasyonlar üzerindeki etkileri hala araştırılmaya devam eden dipeptidil peptidaz 4 enzim inhibitörleri (DPP4 inhibitörleri) tedavide diğer antidiyabetik ilaçlarla beraber kullanılmaktadır. Bu araştırmada DPP4 inhibitörlerinin diyabet komplikasyonları üzerine olan etkisinin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Araştırma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji polikliniklerine 28.04.2011-31.12.2018 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme kriterlerini sağlayan hastalar arasından örneklem genişliği hesaplanarak 197 hasta ile yürütülmüştür. DPP4 inhibitörlerinin tedaviye eklendiği hasta grubunda, insülin kullanan hasta grubuna nazaran diyabete bağlı tüm komplikasyonların daha az görüldüğü tespit edilmiştir. Diyabete bağlı komplikasyon oranlarını azalttığı gösterilmiş olan DPP4 inhibitörlerinin birinci basamak sağlık hizmeti veren hekimler tarafından da reçete edilebilmesinin diyabete bağlı morbidite oranlarının ve tedavi maliyetlerinin azaltılmasında gerekli bir adım olacağı düşünülmektedir.

Dilan Akyel Atmaca
Başkent University
2019
00

Other supervisors