Theses supervised by Prof. Dr. Azize Dilek Güldal
11 theses · Dokuz Eylül University
Roman çocukların kendi kimliklerini tanımlama biçimleri: İzmir Tepecik örneği
Bu araştırma, Çingene/Roman çocukların Çingene/Roman olmanın ayırt edici özelliklerine ilişkin değerlendirmelerini konu almaktadır. Çocukların kendi anlatılarından yola çıkarak, Çingene/Roman kimliğini nasıl tanımladıkları, kimliklerinin inşasında içinde bulundukları `yoksulluk durumu?nun, Çingene/Roman olmayanlarla ilişkilerinin, kendilerinin ve/veya ailelerinin çalışma koşullarının etkileri ve yoksulluğu yaşantılama biçimleri ve onunla başa çıkma mücadeleleri incelenmektedir. Bu amaçlar doğrultusunda, İzmir'in Tepecik Mahallesi?nde oturan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk ve Gençlik Merkezi?ne kayıtlı 8?15 yaşları arasındaki 24 Çingene/Roman çocukla derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak niteliksel bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, yakın yaşlarda olan biri 4, diğeri 3 çocuktan oluşan iki odak grup görüşmesi yapılmıştır. Görüşmeler tematik analiz yöntemi ile analiz edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Çingene/Roman, kimlik, etnisite, etnik kimlik, yoksulluk
İlkokul öğrencilerinin ailelerinin aile işlevleri, çocuğun beslenmesindeki tutum ve davranışları ile çocuğun beden kitle indeksi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada; ilkokul 1.sınıf öğrencilerinin (66-84 ay) ailelerinin aile işlevlerini gerçekleştirme düzeyleri, ailelerin çocuğun beslenmesindeki tutum ve davranışları ile çocuğun beden kitle indeksi arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı; ilkokul 1.sınıf öğrencilerinin ailelerinin aile işlevlerini gerçekleştirme düzeyleri ve ailelerin çocuğun beslenmesindeki tutum ve davranışları ile çocuğun beden kitle indeksi arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını ortaya koymaktır. İlişkisel tarama modeline uygun olarak hazırlanan araştırmanın evreni İzmir ili Bornova ilçesindeki 33 ilkokul arasından rasgele örnekleme yöntemiyle seçilen 16 ilkokul 1. sınıf öğrencileridir. Araştırmanın örneklemi, küme örnekleme yönetimiyle belirlenerek seçilen 16 okulun birer şubesindeki öğrencilerdir. Bu araştırmada kullanılan veri toplama araçları; Nurdan CAMCI tarafından geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan `Çocuk Besleme Anketi (Child Feeding Questionnaire-CFQ), ve Prof.Dr. Işıl BULUT tarafından geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan `Aile İşlevleri Değerlendirme Ölçeği? ile `Beden Kitle İndeksi (?Quetelet İndeks?) (Ağırlık (kg) / boy2 (metre))? dir. Yapılan çalışmada gerekli izinler alındıktan sonra belirlenen ölçekler uygulanarak gerekli bilgiler alınmıştır ve yapılan tüm uygulamalar sonucunda veriler analiz edilmek üzere bir araya getirilmiştir. Araştırmanın verileri ilkokul 1. Sınıf öğrencilerinin velilerinin verdikleri cevaplardan oluşmuştur. Uygulama önceden müdür ve öğretmenlere anlatılmış, özellikle rehber öğretmenlerden yardım alınmıştır. Elde edilen veriler SPSS istatistik paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir.Verilerin çözümlenmesinde anketleri cevaplandıran bireylerin sorulara verdikleri cevaplar doğrultusunda betimsel istatistiklere yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler: ilkokul 1. Sınıf öğrencileri, aile işlevleri, ailelerin tutum-davranışları, beden kitle indeksi.
Tip-I diyabet tanısı almış çocuklar ile ailelerinin, hastalığa uyum süreci ve hastalığı kabul düzeylerinin karşılaştırılması
Bu araştırma, tüm aile için travmatik bir yaşantı olarak ele alınan çocukluk dönemi kronik hastalıklarının, ailelerin psikolojik uyumu üzerine etkisini incelemek üzere tasarlanmıştır. Hastalıkla ilgili tüm aşamalara diyabetli birey ile birlikte kişinin yanında olan ve ona bakım veren kişiler de şahit olmaktadır. Dolayısıyla diyabetle baş etmenin zorluklarından diyabetli çocuk-ergen kadar bakım veren kişilerin de etkilenmekte olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı tip I diyabet tanısı almış olan çocuk ve ergenler ile onlara bakım verenlerin, hastalığı öznel algıları, algıladıkları sosyal destek düzeyleri ve bu hastalığa uyum süreçleri içerisinde yaşadıkları ruhsal semptomlar gibi değişkenler açısından incelemek ve iki grubu karşılaştırmaktır.Bu araştırma, bir betimsel ve ilişkisel tarama çalışmasıdır. Araştırma örneklemini, İzmir'de çocuk endokrin polikliniği bulunan dört hastanede üç yıl veya daha az süredir tip-I diyabet tanısı ile izlenen 130 çocuk ve ergenler ile rutin kontrollerinde kendilerine eşlik eden 130 bakım verici ebeveynleri oluşturmaktadır. Çalışmaya katılan çocuk ve ergenlerin yaşları 8-18 arasında değişirken; bakım verenlerin yaşları 19-59 arasında değişmektedir. Ebeveynlere yaş, cinsiyet gibi demografik soruların yer aldığı kişisel bilgi formu, Kısa Semptom Envanteri (KSE), Hastalığa Yönelik Öznel Algılar Anne-Baba Formu ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) uygulanmıştır. Çocuk ve ergenlere de Kısa Semptom Envanteri (KSE), Hastalığa Yönelik Öznel Algılar Çocuk-Ergen Formu ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) uygulanmıştır.Veriler SPSS 17.0 (Statistical Package for the Social Sciences for Windows) paket programına aktarılmış, değerlendirilmesinde ise varyans analizi, t-testi, korelasyon analizi, tek yönlü tekrar ölçümlü varyans analizi kullanılmıştır. p< .05 istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir.Araştırmaya katılan çocukların %52'si kız; %48'i erkektir. Ebeveynlerin ise %102'si kadın %28'i erkek katılımcıdır. Çocuklara ortalama 10 yaşında diyabet tanısı konmaktadır. 122 ebeveyn evli olduğunu ifade etmiştir. 78 ailenin 2 çocuğu vardır. Çoğu anne-babanın akrabalarında tip-I diyabet tanısı yoktur. Çocuklar ebeveynlerinden daha fazla sosyal destek algılarken daha az ruhsal belirti gösterdiklerini ifade etmektedirler. Aradaki bu fark istatistiksel açıdan anlamlıdır. Hastalığa yönelik öznel algılara bakıldığında, ebeveynler çocuklarının hastalıklarını onlara göre daha ağır olarak algılamaktadırlar. Bakım verenin sosyal destek algısı ile çocukların sosyal destek algıları pozitif yönlü ve anlamlı bir korelasyon gösterirken; KSE ölçek puanları da pozitif yönlü ve anlamlı bir korelasyon göstermiştir. Buna göre aile ile çocuk benzer durumları algılamaktadırlar.Sonuç olarak diyabetli çocuğa bakım veren anne-babaların ruhsal belirtileri daha yoğun olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun yanında sosyal destek ihtiyaçları da daha fazladır. Buna benzer bulgularla ilgili bilgiler ve literatürle karşılaştırılması ile araştırma sonuçlarına göre bundan sonraki çalışmalara yön verecek öneriler tezin içeriğinde ayrıntılı olarak yer almaktadır.
İzmir aile mahkemelerinde boşanma davası görülen kadınların eş şiddetine maruz kalma durumu
Bu araştırmayla aile mahkemelerinde boşanma davası devam etmekte olan kadınların evlilikleri süresince eşleri tarafından ne oranda ve ne şekilde şiddete maruz bırakıldığının, boşanma sürecinde ne tür problemlerle karşılaştıklarının, hukuki süreçte yaşadıkları sorunların ne olduğunun, hukuki destek alıp almadıklarının, evlilikleri sürecinde ve boşanma sürecinde danışmanlık hizmeti almak hususunda bir ihtiyaç duyup duymadıklarının, hukuki süreçle ilgili bilgi sahibi olup olmadığının incelenmesi amaçlanmaktadır.Araştırmanın evrenini İzmir Bayraklı Adliyesinde bulunan 13 Aile Mahkemesinde boşanma davası devam etmekte olan, hukuki olarak evli olan kadınlar oluşturmuştur. Araştırma sonunda ulaşılabilen kadın sayısı 218 olmuştur. Araştırmada, oranlı küme örnekleme şekli uygulanmıştır.Araştırmada İzmir Aile Mahkemelerinde boşanma davası görülen kadınların eş şiddetine maruz kalma durumu, boşanma davası sürecinde karşılaştıkları problemler, hukuki süreçle ilgili bilgi düzeyleri, hukuki süreçte karşılaştıkları sorunlar, boşanma davası öncesinde veya boşanma davası sürecinde aile veya evlilik danışmanlığı hizmeti alma durumları araştırılmış ve ?ilişkisel tarama modeli? kullanılmıştır. Araştırmada anketteki soruları yanıtlayan katılımcıların verdikleri cevaplar; frekans ve yüzdelik dağılımları, ilişki arayan istatistik yöntemlerinden khi-kare yöntemi kullanılarak ve SPSS programı kullanılarak analiz edilerek yorumlanmıştır.Araştırmadan elde edilecek sonuçların boşanma sürecinde kadının ihtiyaç ve problemlerinin tespit edilebilmesini sağlayacağı bununla birlikte elde edilen verilerin çözüm önerileri geliştirilebilmesi hususunda yol gösterici ve fikir verici olabileceği düşünülmektedir.Araştırma sonucunda elde edilen belli başlı bulgulara göre; istemeyerek evlenen kadınlarda fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalma oranı daha yüksektir. Bununla birlikte isteyerek evlenen kadınlarda duygusal/sözel, ekonomik ve psikolojik şiddete maruz kalma oranı daha yüksektir. Bir başka bulguya göre çalışmayan kadınların fiziksel, duygusal/sözel, ekonomik ve psikolojik şiddete maruz kalma oranı daha yüksektir. Çalışan kadınların ise cinsel şiddete maruz kalma oranı daha yüksektir. Araştırmada elde edilen diğer bir sonuca göre sosyal güvencesi olmayan kadınlarda duygusal/sözel ve psikolojik şiddete maruz kalma oranı daha yüksektir. Sosyal güvencesi olan kadınlarda ise fiziksel şiddet, cinsel şiddet ve ekonomik şiddete maruz kalma oranı daha yüksektir. Çalışmayan kadınların boşanma davası sürecinde ekonomik problemler ve toplumsal baskıyla ilgili problemlerle karşılaşma oranları daha yüksektir. Çalışan kadınların hukuki süreçle ilgili, güvenlikle ilgili ve psikolojik ve duygusal problemler karşılaşma oranları ise daha yüksek bir orandadır. Başka bir bulguya göre 21 yaşın altındayken evlenen kadınların boşanma davası sürecinde ekonomik, psikolojik ve duygusal, toplumsal baskıyla ilgili ve güvenlikle ilgili problemlerle karşılaşma oranı daha yüksektir. 21 yaşından sonra evlenen kadınların ise hukuki süreçle ilgili problemlerle karşılaşma oranı daha yüksek bir orandadır. Ortaokul/lise mezunu olan kadınların boşanma davası öncesinde aile veya evlilik danışmanlığı hizmeti alma oranının daha yüksek olduğu bununla birlikte yüksekokul/üstü mezunu olan kadınların boşanma davası sürecinde aile veya evlilik danışmanlığı hizmeti alma oranının daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bir başka bulguya göre de çalışmayan kadınlar 4320 sayılı ailenin korunmasına dair kanun hakkında daha yüksek oranda bilgi sahibidir.Anahtar Kelimeler: Aile mahkemeleri, Eş şiddeti, Boşanma süreci
İzmir ilinde irritabl barsak sendromu prevalansı ve etkileyen faktörler
Amaç: İrritabl barsak sendromu, toplumdaki yüksek prevalansı, hayat kalitesini olumsuz etkilemesi ve iş gücü kayıpları nedeniyle önemli bir sağlık sorunu olup tanı konması büyük öneme sahiptir. Çalışmamızın amacı, İzmir ilindeki erişkinlerde İBS sıklığını ve etkileyen faktörleri belirlemek, Roma III ile Roma IV kriterlerinin tanı gücünü karşılaştırmaktır. Yöntem: Araştırmamız bir prevalans çalışmasıdır. İzmir ili merkez ilçelerinde Mart-Nisan 2017 tarihlerinde 18 yaş üzeri erişkinler arasında gerçekleştirilmiştir. Veriler yüzyüze görüşme yöntemiyle araştırmacı tarafından hazırlanmış sosyo-demografik özellikleri, Roma III ve Roma IV kriterlerini, İBS tiplerini belirlemek için bristol dışkı skalasını, alarm septomlarını, beslenme, alkol ve sigara alışkanlıklarını, kronik hastalıklar, kullanılan ilaçlar, radyolojik ve girişimsel tetkikleri sorgulayan anket yoluyla toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 23.0 programı kullanılmış, p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 1315 katılımcının yaş ortalaması 42 olup %55,1(n:725)'i kadındı. İBS prevelansı Roma III kriterlerine göre %10,4, Roma IV kriterlerine göre de %3,5 bulunmuştur. Hem Roma III hem de Roma IV kriterlerine göre en sık görülen alt tip İBS-U olarak belirlenmiştir. Roma III'e göre İBS, 65 yaş altında daha sıktır (p<0.05). Roma IV'e göre ise İBS 18-34 yaş aralığında daha azdır (p<0.05). Kadınlarda hem Roma III hem de Roma IV'e göre İBS daha fazladır (p<0.05). Fazla kilolu ve obezlerde de daha sık bulunmuştur (p<0.05). Gastrit, reflü, peptik ülser, konstipasyon tanısı alanlarda İBS, her iki Roma kriterine göre daha sıktır (p<0.05). Sonuç: İrritabl barsak sendromu, prevalansı kullanılan tanı kriterine göre farklı olmakla birlikte aile hekimlerinin klinik pratiğinde sıkça karşılaştıkları bir durumdur. Aile hekimlerinin hastalarını bu kriterlere göre değerlendirerek önerilerde bulunmaları yaşam kalitelerine katkı sağlayacaktır.
Bireylerin e-sağlık okuryazarlık düzeyleri ve e-nabız kullanım durumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
ÖZET BİREYLERİN E-SAĞLIK OKURYAZARLIK DÜZEYLERİ VE E-NABIZ KULLANIM DURUMLARI ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ Dr. Veli Alperen YILMAZ Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Azize Dilek GÜLDAL Amaç: Hayatın her alanının internet üzerine evrildiği günümüzde internet; herhangi bir konuda bilgi edinmek için en yaygın başvurulan ve bireylerin sağlık bilgisi arama davranışlarında da sıkça kullandıkları bir kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gerekçe de bizi e-sağlık okuryazarlığı kavramına getirmektedir. Araştırmanın amacı bireylerin e-sağlık okuryazarlık düzeyleri ve e-Nabız kullanım durumları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Kesitsel analitik tipte olan araştırmamız, Dokuz Eylül Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'na bağlı Eğitim Aile Sağlığı Merkezleri'ne başvuran 18-49 yaş arası 400 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada kullanılan anket formları literatür taranarak elde edilmiş, katılımcıların sosyodemografik özelliklerini de içeren ve bireylerin e-Nabız kullanım durumlarını sorgulayan 29 soruluk veri kayıt formu ve E-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği'dir. İstatistiksel analizler için SPSS 24.0 paket programı kullanılmıştır. Analizlerde p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 400 katılımcının %70,2'i (s=281) kadın, %29,8'i (s=119) erkektir. Katılımcıların yaş ortalamaları 32,67±7,26 olarak bulunmuştur. Katılımcıların e-sağlık okuryazarlığı ölçeği ortalama skoru 29,82±5,37 olarak hesaplanmıştır. E-Nabız sistemini kendi başına kullandığını ifade eden katılımcıların e-sağlık okuryazarlığı düzeyleri diğer gruplara göre daha yüksek saptanmıştır ve gruplar arasındaki bu fark yapılan Anova analizi sonucu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,01). Levene testi sonucu varyanslar eşit bulunmuştur (p=0,461) ve Post hoc analiz için yapılan LSD testine göre gruplar arasındaki bu farkın e-Nabız sistemini ''Kendi başıma kullanıyorum'' cevabını veren katılımcılardan kaynaklandığı bulunmuştur (sırasıyla p<0,01 ve p<0,001). Sonuç: Araştırmamız sonucunda bireylerin e-sağlık okuryazarlık düzeyleri ve e-Nabız kullanım durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu ilişkiye göre, e-sağlık okuryazarlığı yüksek olan bireylerin e-Nabız sistemini ve sistemin fonksiyonlarını daha çok kullandığı görülmüştür. Vatandaşların e-Nabız sisteminden daha etkin bir şekilde yararlanmaları için e-sağlık okuryazarlık düzeylerinin arttırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, E-Sağlık Okuryazarlığı, E-Nabız
Aile sağlığı merkezlerine başvuran hastaların uyku kalitesi ile hava kirliliği arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada hava kirliliği artışının bireylerdeki uyku kalitesini azaltan etkenlerden biri olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Kesitsel analitik tipte olan çalışmamız İzmir'de hava kirliliği seviyesi en yüksek ölçülen Bayraklı ve en az ölçülen Karşıyaka ilçelerinde belirlenen aile sağlığı merkezlerine başvuranlarla gerçekleştirilmiştir. Evreni bilinen örneklem hesabıyla en az 646 kişiye ulaşılması hedeflendi. Katılımcılara Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI), sosyodemografik bilgilerini içeren anket ve uyku kalitesini etkilemeye neden olabilecek bazı özellikleri sorgulayan anket formu uygulandı. Araştırmanın verileri SPSS 25 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde p<0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 330'u Bayraklı'da, 324'ü Karşıyaka'da olmak üzere toplam 654 katılımcıya ulaşılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 44,07±13,86 olup, %53,2'si (n:348) kadın, %46,8'i (n:306) erkekti. Katılımcıların %85'i (n:556) iyi uyku kalitesine, %15'i (n:98) kötü uyku kalitesine sahipti. Çalışmayı yaptığımız Aralık 2020 tarihinde Bayraklı ilçesinde hava kalitesi indeksi ortalaması 55,28, Bayraklı ilçesinde hava kalitesi indeksi (HKI) ortalaması 45,52 olarak ölçülmüştür. Hava kirliliğinin daha yüksek ölçüldüğü Bayraklı'daki katılımcıların kötü uyku kalitesi sıklığı %18,8 (n:62) iken Karşıyaka'daki katılımcıların kötü uyku kalitesi sıklığı %11,1 (n:36) bulunmuş olup aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,006). Katılımcılardan iyi uyku kalitesine sahip olanların bulunduğu bölgede aylık HKI ortalaması 50,22±4,88 iken, kötü uyku kalitesine sahip olanların bulunduğu bölgede aylık HKI ortalaması 51,69±4,72 bulundu. Bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,00). Uyku kalitesini etkileyen değişkenleri lojistik regresyon modeli ile değerlendirdiğimizde kötü uyku kalitesine sahip olma riskini en fazla artıranın evde kömür ya da odun sobası kullanmak olduğu bulunmuştur. Evde kömür ya da odun sobası kullanıyor olmak kötü uyku kalitesi sıklığını 5,25 kat artırmaktadır (p:0,00) Sonuçlar: Hava kirliliğinin uyku kalitesine etkisinin araştırıldığı çalışmamızda HKI artışı ve hava kirleticilerden PM10 düzeyinde artış kişilerin artan kötü uyku kalite sıklığı ile ilişkili bulunmuştur. Kötü uyku kalitesinin ve artmış hava kirliliğinin sağlığa etkisi göz önüne alındığında bu sorunların nedenleri doğru tespit edilmeli ve çözüm önerisi çalışmaları yapılmalıdır. Aile sağlığı merkezlerinde, hastaların uyku kalitesi de sorgulanmalı ve uyku hijyeni önerilerinde bulunulmalıdır.
14-17 yaş ergenlerin bağlanma stilleri ile anksiyete duyarlılıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yapılan araştırmada 14-17 yaş ergenlerin bağlanma stilleri ile anksiyete duyarlılıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Demografik değişkenlere göre bağlanma stilleri ile anksiyete duyarlılığının farklılaşma durumları da incelenmiştir. 14-17 yaş ergenlerin bağlanma stilleri ile anksiyete duyarlılıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilen bu çalışma ilişkisel tarama modeliyle tasarlanmıştır. Araştırmanın evrenini 2019-2020 eğitim-öğretim yılında Manisa ilinde bulunan Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı resmi ortaöğretim okullarında öğrenim görmekte olan 14-17 yaş arasındaki ergenler oluşturmaktadır. Örneklemi ise ortaöğretim kurumlarında eğitim-öğretime devam eden 230 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmada ergenlerin bağlanma stillerini ölçmek amacıyla ''İlişki Ölçekleri Anketi'', ergenlerin anksiyete duyarlılığını ölçmek amacıyla ''Çocuklar İçin Anksiyete Duyarlılığı Ölçeği'' kullanılmıştır. Ailelerin demografik bilgilerini almak için araştırmacı tarafından geliştirilen Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Verilerin analizi için SPSS 21 programı kullanılmıştır. Oluşan verilerin normal dağılıp dağılmadığının tespit edilmesi için "Normallik Testi" gerçekleştirmiştir. Verilerin normal dağıldığı belirlenmiş olup "Parametrik Testlerden", "t-testi" ile "One Way Anova" testi kullanılmıştır. Araştırmanın hipotezlerinin incelemek içinse korelasyon analizleri kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre kızların korkulu, saplantılı bağlanma düzeyleri ile anksiyete duyarlılık düzeyi erkeklere göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Annesi üniversite mezunu olanların güvenli bağlanma düzeylerinin, annesi okuryazar olmayanlara göre yüksek olduğu tespit edilmiştir. Baba tutumunu otoriter olarak değerlendiren kişilerin kayıtsız bağlanma puanları, baba tutumunu demokratik ve tutucu olarak değerlendirenlere göre anlamlı biçimde yüksektir. Baba tutumunu otoriter ve demokratik olarak değerlendiren kişilerin güvenli bağlanma puanları, baba tutumunu tutucu olarak değerlendirenlere göre anlamlı biçimde yüksektir. Korkulu, kayıtsız ve saplantılı bağlanma ile anksiyete duyarlılığı arasında pozitif yönde korelasyon belirlenirken, güvenli bağlanma ile anksiyete duyarlılığı arasında negatif yönde korelasyon belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bağlanma, anksiyete, anksiyete duyarlılığı.
2-6 yaş çocuk sahibi ebeveynlerin psikolojik dayanıklılıkları ile evlilik uyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırmada 2-6 yaş çocuk sahibi ebeveynlerin psikolojik dayanıklılıkları ile evlilik uyumu arasındaki ilişki ve demografik forma göre psikolojik dayanıklılık ve evlilik uyum düzeylerinin farklılaşma düzeyleri incelenmiş, elde edilen sonuçlar ve alanyazın doğrultusunda sonuçların tartışılması gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evreni Türkiye'de 2-6 yaş çocukların ebeveynleri, çalışma evreni ise Tekirdağ ilinde bulunan anaokullarına devam eden 2-6 yaş çocukları anne-babalarıdır. Araştırmanın ilişki gösterme amaçlı olması nedeni ile çalışma farklı kesimleri yansıtan üç anaokulunda yürütülmüş ve örneklem bu okullarda çocuğu bulunan ebeveynler arasından gönüllülük esas alınarak seçilmiştir. Bu çerçevede Süleymanpaşa Anaokulu, Özel Neşe Erberk Anaokulu ve Aka Koleji okullarında eğitim gören 2-6 yaş arası çocukların anne-babalarına ölçekler dağıtılmış, 208 kişi yanıt vermiştir. Veri Toplama Araçları Araştırmada, 2-6 yaş çocuk sahibi ebeveynlerin demografik özelliklerini belirlemek için, "Kişisel Bilgi Formu", "Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği" ve Evlilik Uyumu Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmaya katılan bireyler hakkında bilgi toplamak amacıyla araştırmacı tarafından kişisel bilgi formu hazırlanmıştır. Verilerin analizinde Sosyal Bilimler İstatistik Programı (SPSS, Statistical Package fort he Social Sciences) 20.0 programı kullanılmıştır. Örneklem grubundan elde edilen veriler normal dağıldığı için "Parametrik Testlerden", "t-testi" ile "One Way Anova" testi kullanılmıştır. Araştırmanın hipotezlerini test etmek için korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda yaş, eğitim durumu ve gelir durumuna göre evlilik uyumunun farklılık gösterdiği, demografik değişkenlere göre psikolojik dayanıklılık düzeyinin farklılaşmadığı belirlenmiştir. Psikolojik dayanıklılık ile evlilik uyumu arasında pozitif yönde zayıf bir korelasyon tespit edilmiştir. Psikolojik dayanıklılığın alt boyutlarından olan yapısal stil, gelecek algısı, aile uyumu, kendilik algısı, sosyal yeterlilik ve sosyal kaynakların evlilik uyumu ile pozitif yönde zayıf bir korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Psikolojik dayanıklılık, evlilik, evlilik uyumu.
Suça sürüklenen çocukların aile işlevselliği açısından özellikleri: Karşıyaka örneği
Çocuk suçluluğu son yıllarda gerek Dünya gerekse Türkiye'de sıklıkla karşılaşılan bir olgu halini almıştır. Bu çalışmada ailenin sağlıksız bir işlev göstermesinin çocuğu suça sürükleyen bir etmen olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırmaya katılan 117 suça sürüklenen çocuğa kişisel bilgi formu ve Aile Değerlendirme Ölçeği uygulanmış, ölçme araçlarından elde edilen veriler SPSS 22.0 programına aktarılmış, araştırmada öne sürülen hipotezleri test etmek için t testi ve tek yönlü varyans analizi yapılmıştır. Çocukların sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması için frekans değerleri saptanmış ve tabloya dökülmüştür. Araştırmada elde edilen bulgulara göre ailelerin aile işlevlerinin çocukların cinsiyeti, yaşı, eğitim durumu, kardeş sayısı, anne - babanın eğitim durumu üzerinde farklılaştığı sonucu elde edilmiştir. Suça sürüklenen çocukların cinsiyetlerine göre aile işlevleri açısından iletişim, duygusal tepki verebilme, davranış kontrolü alt ölçeklerinin farklılaştığı, çocukların yaşlarının büyüdüğünde aile işlevlerinin sağlıksız bir hal aldığı tespit edilmiştir. Ayrıca anne için okur yazar olmayan, baba için ise ilkokul mezunu olan ebeveynlerin en sağlıksız işlevlere ilişkin puanları aldığı bulunmuştur. Araştırma sonucunda çocukların suça sürüklenmelerinde ailenin işlevlerinde sağlıksız bir durumun olumsuz yansıdığı sonucuna varılmıştır.
İzmir ilinde fonksiyonel konstipasyon sıklığı ve ilişkili faktörlerin araştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı İzmir ilinde fonksiyonel konstipasyon sıklığını ve fonksiyonel konstipasyonun OKB ve kişilik özellikleri başta olmak üzere çeşitli faktörlerle ilişkisini belirlemektir. Yöntem: Bu çalışma, kesitsel tanımlayıcı bir araştırma olarak planlanmıştır. İzmir ili 11 merkez ilçesinin her birinden rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen 11 Aile Sağlığı Merkezi (ASM)'nde, 1 Ekim 2017- 31 Kasım 2017 tarihleri arasında, herhangi bir nedenle ASM'ye başvuran 18 yaş ve üzeri 990 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan kişilere yüz yüze görüşme yöntemiyle, araştırmacı tarafından ROME IV kriterleri esas alınarak oluşturulmuş anket ile Mini-International Neuropsychiatric Interview içerisindeki OKB modülü ve On Maddeli Kişilik Envanteri uygulanmıştır. İstatistiksel analizler, SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Tanımlayıcı sürekli değişkenler için ortalama, standart sapma; kategorik değişkenler için sıklık ve yüzde dağılımları verildi. Kategorik bağımsız değişken ile bağımlı değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare testi uygulandı. Ortalamaların karşılaştırılmasında ise t-testi kullanıldı. Bağımsız grupların ortalamalarının kıyaslanmasında ANOVA analizi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için p değeri <0,05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 502 (%50,7) kadın ve 488 (%49,3) erkek olmak üzere toplam 990 kişi dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş aralığı 18-78 arasında olup, kadınların yaş ortalaması 36,44 (std=14,571); erkeklerin yaş ortalaması ise 36,94 (std=12,854) idi. Çalışmamıza katılanların %7'si (n=69) ROME IV kriterlerine göre FK tanısına uymakta olup, bu kişilerin %60,9'u kadındı ve erkeklere göre oldukça yüksekti. Fonksiyonel konstipasyon yaşa bağlı olarak artmaktaydı (t=2,619, p=0,009). Erkekler ve kadınlar eğitim durumuna göre ayrı ayrı değerlendirildiğinde, yüksek eğitim düzeyine sahip erkeklerde fonksiyonel konstipasyon sıklığı anlamlı olarak yüksekti. Fonksiyonel konstipasyonu olan olguların %13'ü OKB pozitif olarak değerlendirildi. Bu oran FK olmayanlara göre anlamlı olarak (p=0,003) yüksek bulunmuştur. FK olgularının duygusal dengelilik puanları FK olmayanlara göre anlamlı (p=0,038) olarak düşük bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız FK'un birinci basamakta oldukça sık görülen bir GİS yakınması olduğunu göstermekte ve özellikle tedavideki farklılıklardan ötürü konstipasyon yakınması ile başvuran hastalarda tanısal yaklaşımın önemini ortaya koymaktadır. FK tanısı olan bireylerde OKB görülme sıklığı FK olmayan bireylere göre anlamlı olarak yüksek, duygusal dengelilik düzeyleri ise anlamlı olarak düşük bulunmuştur. FK tanısı alan bireylerde bu duruma sebep olarak psikiyatrik hastalıkların ve kişilik özelliklerinin de etken olabileceği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel konstipasyon, obsesif kompulsif bozukluk, ROME IV kriterleri, kişilik özellikleri