Theses supervised by Prof. Dr. Bekir Tamer Tetiker
10 theses · Çukurova University
Diabetik hastalarda makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar ile açlık tokluk trigliserit düzeyi arasındaki ilişki
Giriş: Diyabetik hastalarda trigliserid yüksekliği ön planda olan dislipidemiye sıkça rastlanmaktadır. Yetişkin bir insan her 4-6 saatte bir beslenmektedir ve günün 16-18 saatinde kan lipidleri kanda tokluk düzeyinde seyretmektedir. Açlık trigliserid düzeylerinin vasküler etkileri bilinmekle birlikte son dönemde yapılan çalışmalarda tokluk trigliserid düzeylerinin açlık değerlerine göre daha önemli olabileceği üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada diyabetik hastalarda makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar ile açlık tokluk trigliserid düzeyleri arasındaki ilişki araştırıldı. Gereç yöntem: Bu Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin ve Metabolizma polikliniğine başvuran ve servisinde yatan diyabet tanısı ile izlenen 61 (31 erkek 30 kadın) hasta alındı. Hastalara 12 saatlik açlık sonrası sabah kahvaltısında verilmek üzere standart 825 kkal % 60 yağ içeren bir diyet hazırlandı. Hastalardan açlık glukoz, HbA1C düzeyi, AST, ALT, NA, K, BUN, creatinin, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol, trigliserid için kan alındı. Kahvaltı sonrasında 2. ve 4. saatte total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol, trigliserid için kan alındı. Hastaların fizik muayeneleri yapıldı, anemnezleri alındı, boy ve kilosu ölçüldü ve kaydedildi. Hastaların mevcut mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonları kaydedildi. Bulgular: 61 hastanın 30'unda (% 49,6) hipertansiyon, 13'ünde (% 21,3) koroner arter hastalığı, 57'sinde (% 93,49) diyabetik nöropati, 49'unda (% 80,3) diyabetik nefropati, 51'inde (% 83,6) diyabetik retinopati, 12'sinde % 19,7) diyabetik ayak öyküsü, 2'sinde (% 3,3) periferik arter hastalığı tespit edildi. Diyabetin mikrovasküler komplikasyonu olan hastalarda açlık tokluk trigliserid değeri ile karşılaştırıldığında 4. saat tokluk trigliserid değerlerindeki artış istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi (p < 0,05). Diyabetin makrovasküler komplikasyonu olan hastalarda da artış tespit edildi ancak istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmedi (p > 0,05). Hem kadın hem de erkeklerde açlık ve tokluk trigliserid değerlerinin karşılaştırmasında 4. Saat tokluk trigliserid değerlerindeki artış istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi (p < 0,05). Cinsiyetler arasında anlamlı fark bulunmadı. Sigara kullananlarda hem açlık hemde tokluk trigliserid değerleri kullanmayanlara göre daha yüksek seyretti. HbA1C düzeyi arttıkça hem açlık ve hem de tokluk trigliserid değerlerinde artış olduğu görüldü ve açlık tokluk trigliserid değerleri karşılaştırıldığında 4. Saat tokluk değerlerindeki artış istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Sonuç: Diyabetik mikrovasküler komplikasyonu olan hastalarda tokluk trigliserid değerlerinin istatistiksel olarak artmış olması trigliserid değeri normal olduğu için tedavi verilmeyen hastalarda tokluk trigliserid değerlerinin bilinmediği için tokluk değerlerinin maskelenmesine neden olabilir. Bu nedenle diyabetik hastalarda özellikle açlık trigliserid düzeyi normal olan hastalara standart, uygulanması kolay bir trigliserid testinin belirlenmesi, 4. saatte trigliserid değerlerine bakılması ve bu değerleri değerlendirmek için yeni referans aralıklarının belirlenmesi öneririz. Aynı zamanda bizim çalışmamızda diyabetik makrovasküler komplikasyonu olan hastaların sayısının az olması nedeniyle bu düşüncenin daha geniş hasta gruplarında değerlendirilmesi daha uygun görülmektedir. Anahtar sözcükler: Diyabetes mellitus, mikrovasküler komplikasyonlar, makrovasküler komplikasyonlar, tokluk trigliserid.
Diyabetik ayak ülseri olan hastalarda osteoprotegerin düzeyleri, vasküler kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine etkisi
Amaç: Diyabetik ayak ülseri, hastanede kalış süresi uzunluğu, maliyeti, mortalite ve morbiditenin yüksekliği gibi nedenlerden dolayı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Kemik başta olmak üzere endotel ve düz kas hücereleri de dahil birçok dokudan salgılanan Osteoprotegerin (OPG), tümör nekroz faktörü reseptör süper ailesine ait bir glikoproteindir. Bu çalışma, diyabetik ayak yarası olanlarda OPG'nin arteriel kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine olan etkisini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Hastanemiz Endokrin kliniğine başvuran 30 diyabetik ayak yarası olan, 27 diyabeti olup ayak yarası olmayan ve 28 kontrol grubu erişkin hasta dahil edilmiştir. Hastalardan alınan serum OPG düzeyi ELİSA kitleri ile çalışılmış ve hastalardan eşzamanlı olarak HbA1c, lipid paneli, CRP, hemogram, BUN, kreatinin, ALT, 25-OH-VİTD3, ca, inorganik fosfor ve idrar örneklerinden spot idrardan protein/kreatin bakılmıştır. Bunların yanında, hastaların Anamnezle demografik bilgileri, kilo, ek hastalık varlığı, DM tipi ve süresi, kullandığı ilaçlar, sigara/alkol kullanım durumu, mikrovasküler/makrovasküler komplikasyon varlığı bilgileri kayıt altına alınmıştır. Arteriel kalsifikasyonunu değerlendirmek amacıyla, ayak/ayakbileği çok kesitli BT ile Ca skorları da hesaplanmıştır. Bulgular: Diyabetik ayak yarası olanlarda mikrovasküler/makrovasküler komplikasyonlar daha yüksek saptanmıştır. Diyabetik ayak yarası olanlarda koroner arter hastalığının (KAH) varlığı, ilaç kullanımı ve CRP ile OPG arasında anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Diyabetik ayak yarası olanlarda OPG ve alt ekstremite Ca skoru ayak yarası olmayanlardan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ancak hastalığın şiddetini değerlendirmede kullandığımız Wagner klasifikasyonu ile OPG düzeyi ve Ca skoru arasında istatistiksel bir ilişki bunulamamıştır. Anahtar sözcükler: Diyabetik ayak, Osteoprotegerin, Vasküler kalsifikasyon
Kliniğimizde tiroid nodülü ile takip edilen hastaların klinik-biyokimyasal-sonografik özellikleri ile histoloji-patoloji sonuçları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid nodüllerinin sıklığı dünya genelinde artmaktadır. Tiroid nodüllerinde malignite olasılığından dolayı TİİAB sıkça uygulanmaktadır. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülü ile polikliniğimize başvuran ve TİİAB yapılan hastaların demografik, laboratuvar, ultrasonografik özellikleri ve TİİAB sonuçlarının cerrahi patoloji sonuçlarıyla korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya TİİAB yapılan 400 hasta alınmıştır. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, levotiroksin kullanımı, ATİ Kullanımı, baş-boyun RT öyküsü, ailede malign sendrom öyküsü, ailede tiroid kanseri öyküsü gibi özgeçmiş özellikleri ve sT3, sT4, TSH, anti-tpo, anti-tg, post-op/güncel sT4, post-op/güncel TSH olmak üzere laboratuvar sonuçları taranmıştır. Hastaların demografik bilgilerine ek olarak ultrasonografik özellikleri; tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, dominant nodül çapı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, kenar düzensizliği, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı, intratorasik uzanımlı bez varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu incelenmiştir. Biyopsi sayısı, biyopsi sonucu ve cerrahi yapılmış ise cerrahi tipi ve cerrahi patoloji sonucu ve post-op komplikasyon verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan % 86,5 (346)'i kadın, % 13,5 (54)'i erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,45 idi. Çalışma sonucunda tiroid bez boyutunun erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğu görüldü. Yaşla birlikte atrofik bez ve multinodülarite görülme sıklığının arttığı saptandı. Mikrokalsifikasyonun ve solid karakterde nodülün kadınlarda daha sık gözlendiği, sintigrafik özelliklerine göre kadınlarda soğuk nodül görülme sıklığının da erkeklere oranla yüksek olduğu saptandı. Çalışma sonucunda levotiroksin kullanan, ileri yaş ve izoekoik nodüle sahip olan hastalarda benign olma olasılığı yüksek bulundu. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile cinsiyet ve yaş bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile nodül çapı, tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, ekojenite, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durumun benzer çalışmalara oranla hasta sayısı azlığından kaynaklanabileceği düşünüldü. Cerrahi yapılan hastalardan 18'inde tiroid nodül kenar düzensizliği olup, bu oran papiller karsinom grubunda yer alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde tiroid nodüllerinin ileri yaşta sıklığının arttığı, kadınlarda daha sık görüldüğü saptanmıştır. İleri yaş, izoekoik nodül benign özellikler iken kenar düzensizliğinin malignite riskini artırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tiroid Nodülü, Tiroid Kanseri, Tiroid İnce iğne Aspirasyon Biyopsisi, Tiroid Ultrasonografi
Diyabetes mellituslu hastalarda cinsel fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes Mellitus, en yaygın görülen endokrin hastalıktır. Diyabetincinsel fonksiyonları olumsuz etkilediği bilinmektedir. Özellikle diyabetin süresi, glisemik kontrol, yaş ve kullanılan tedavinin cinsel fonksiyon bozukluğuile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada amacımız Diyabetes Mellitus ile takipli erkek ve kadın hastaların çoğunlukla göz ardı edilen cinsel fonsiyonlarının değerlendirilip, diyabetin süresi, tipi, komplikasyonlarının etkisi ve ek hastalıklarla olan ilişkisini karşılaştırmak ve sağlıklı bireylerle olan farkını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ekim 2019 – Nisan 2020 tarihleri arasında Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğimize başvuran 49kadın, 72 erkekdiyabetik hasta ve 42 kadın, 43 erkek sağlıklıbirey dahil edilmiştir.Demografik bulgular, diyabet komplikasyonları, komorbid hastalıklar ve kullanmakta oldukları tedaviler düzenlediğimiz forma kaydedildi. Tüm erkek hastalardan FSH,LH,Prolaktin,testosteron, kadın hastalardan FSH,LH,prolaktin ve Estradioldüzeyleri ve her iki gruptan da rutinler bakıldı. Çalışmaya alınan tüm bireylere Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği uygulandı. Bulgular:Hastaların % 87'sinde, sağlıklıların % 34'ünde cinsel fonksiyon bozukluğu saptandı. Kadın hasta grubunda cinsel fonksiyon bozukluğu sıklığı%75,5 ve erkeklerde % 69,4 olarak bulundu. Tüm sonuçlar ele alındığında hasta bireylerde cinsel fonksiyon bozukluğu sıklığı istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,000). Yaş, diyabetin süresi, HbA1c, vücut kitle indeksi ile cinsel fonksiyon bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Kadın hastaların %36,7'sinde mikrovasküler komplikasyon, %44,98'inde hipertansiyon, %61,2'sinde hiperlipidemitespit edildi. Bu hastalarda cinsel fonksiyon bozukluğu anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,032) (p=0,005) (p=0,044). Kadınlarda FSH yüksekliği, Estradiol düşüklüğü ile cinsel fonksiyon bozukluğu arasında anlamlı ilişkiler bulundu (p=0,029) (p=0,011). Erkek hastalarda ise bakılan değişkenlerle cinsel fonksiyon bozukluğu arasında anlamlı sonuçlar elde edilemedi (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak diyabetli hastalarda cinsel fonksiyon bozukluğu yüksek olarak belirlendi. Bu yöndeki çalışmaların sosyal faktörler nedeniyle yapılmasının zor olması, çalışmanın yapılabilirliğini etkilemektedir. Toplumun, diyabetin cinsel fonksiyonlar üzerine etkisi konusunda bilinçlendirilmesi ile daha geniş hasta gruplarına ulaşarak daha kapsamlı verilerin elde edilebileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Cinsel Fonksiyon Bozukluğu,Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği
Otonom kortizol sekresyonu olan sürrenal adenomlu hastalarda DHEASO4 (Dihidroepiandrostenedion sülfat) düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimizde otonom kortizol sekresyonu (OKS) nedeni ile takip ettiğimiz hastalarımızın tanısı sırasında kullanılan biyokimyasal testlerin değerlendirilmesi, hastalarımızın DHEASO4 seviyesinin bakılması ve metabolik sendrom komponentleri açısından hastanın muayenesinin tekrarlanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2015-Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde endokrinoloji kliniğinde OKS tanısıyla takip edilen 18 yaşını doldurmuş 35 hasta ile yaş ve cinsiyetleri ile uyumlu 32 nonfonksiyonel adenomu olan hasta alındı. Çalışmada bakılacak olan parametreler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (MergenTech EBYS) kullanılarak tespit edildi. Buradan hastaların başvuru esnasında bakılan biyokimyasal parametreleri, görüntüleme sonuçları elde edilerek bu veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların % 65,7'si kadın ve % 34,3'ü erkekti. Çalışmaya dahil edilen OKS hastalarının yaş ortalaması 58,57±7,81; kontrol grubu yaş ortalaması 57,41±9,09 yıl idi. Hastalarda en sık görülen hastalık hipertansiyon (HT), ikinci sıklıkta diyabetes mellitus (DM) idi. Biyokimyasal verilere bakıldığında yalnızca trigliserit (TG) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p= 0,004). Her iki hasta grubunun adenom boyutlarına ve yönlerine bakıldığında solda adenomu olan hastaların adenom boyutları karşılaştırıldığında nonfonksiyonel adenomu olanların adenom boyutları daha küçük bulundu (p=0,032). DHEASO4 seviyesi OKS olan hastalarda ortalama 46,29±31,56 µg/dL; nonfonksiyonel adenomu olan hastalarda ortalama 82,81±47,96 µg/dL olarak hesaplandı ve bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,001). Çalışmamızda DHEASO4 için OKS tanısı koyulmasındaki cut-off 53,35 µg/dL idi ve bu % 74,3 sensitivite ve % 74,2 spesifiteye sahipti. Sonuç: OKS tanısı koyulmasında DHEASO4 düzeyleri kullanılabilir fakat daha fazla bireyde araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Adrenal insidentaloma, DHEASO4 seviyesi, nonfonksiyonel adenom, otonom kortizol sekresyonu
Hipofiz adenomu nedeniyle opere olan hastalarda preop ve postop radyolojik, biyokimyasal, hormonal ve histopatolojik parametrelerin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda hipofiz adenomu tanısı olan hastaların preoperatif ve postoperatif erken ve geç dönem hormonal fonksiyonlarının değerlendirilmesini, cerrahi tedavideki başarı oranını ve bu oranın Knosp sınıflaması ile korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza hipofiz adenomu nedeniyle opere edilen hastalar dahil edildi ve retrospektif olarak yürütüldü. Çalışmaya 100 hasta dahil edildi. Bu hastaların preoperatif, postoperatif 1. gün ve postoperatif 3. aydaki radyolojik, biyokimyasal ve hormonal değerleri değerlendirildi. Bulgular: Adenom nedeniyle opere olan hastalarda postoperatif dönemde görülen büyüme hormonu, insülin benzeri faktör-1, kortizol, tiroid stimulan hormon, serbest T4, follikül stimüle edici hormon ve lüteinizan hormon değerlerinin preoperatif, postoperatif 1. Gün ve 12. Hafta bulgularındaki değişimin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,012). Hastaların 12. hafta büyüme hormonu, insülin benzeri faktör-1, lüteinizan hormon ve prolaktin değerlerinin, preoperatif değerlerine göre düşük olduğu saptanırken (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p=0,035; p<0,001), Serbest T4 değerinin preoperatif değerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,044). KNOSP Sınıflamasına göre olgular değerlendirildiğinde 6 olgunun grade 0, 13 olgunun grade 1, 21 olgunun grade 2, 14 olgunun grade 3a, 9 olgunun grade 3b ve 37 olgunun grade 4 olduğu tespit edildi. Bu olgulardan grade 1 ve grade 0 olan grubun tamamının remisyon kriterlerini karşıladığı görülmüştür. Grade arttıkça rezidiv hastalık oranının arttığı görüldü. Diabetes insipidus gelişen hastalardan 5(%45,5) olgu grade 4; grade 1, grade 2 ve grade 3a da ise 2(%18,5) olguda eşit sayıda DI kliniği tespit edilmiştir. Sonuç: hipofiz cerrahisi sonrası adenomu olan hastaların hormonal değerlerinden anlamlı düşüş gözlenmiştir. Tedavi sürecinde hastaların deneyimli bir endokrinoloji uzmanı ve cerrah tarafından yakın takibi nüks ve postoperatif komplikasyonları erken tespit ve tedavi etmekte önemli yer tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hipofiz, adenom, akromegali, cushing, cerrahi, kortizol, prolaktin
Tip 2 Diyabetes mellitus hastalarında serum C-peptid düzeyi ile mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonların karşılaştırılması
Amaç: Biz çalışmamızda Tip 2 Diyabetes Mellitus hastalarında serum c-peptid düzeyi ile diyabetin mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonları arasındaki ilişkiyi açıklamak için serum c-peptid düzeyi düşük olan hasta grubu ile serum c-peptid düzeyi normal/yüksek olan grup arasında karşılaştırma yapmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 60 hasta dahil edildi. Dahil edilme kriterleri: Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) hastası olmak, 18 yaş üzeri olmak, gebe olmamak, erişkin latent otoimmün diyabet olmamaktır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Dahiliye Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne 18.10.2023-15.12.2023 tarihleri arasında başvurmuş, çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalardan aydınlatılmış onam formu ile yazılı olarak onam alındıktan sonra demografik veriler, boy, kilo, vücut kitle indeksi kaydedildi. Çalışmamız için serum C-peptid, HbA1C, glukoz, total kolesterol, düşük yoğunluklu kolesterol (LDL), yüksek yoğunluklu kolesterol (HDL), trigliserid, tam kan sayımı, kan üre azotu (BUN), kreatinin, tahmini glomerüler filtrasyon hızı (e-GFR), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), sodyum, potasyum, total protein, albümin ve spot idrarda protein/kreatinin oranına bakıldı. Hastalar nöropati, aterosklerotik kalp hastalığı (ASKH) ve retinopati varlığı açısından değerlendirildi. Aterosklerotik kalp hastalığı olan hastalara ekokardiyografi (EKO) yapıldı. Nöropati semptomları olanlara elektromiyografi (EMG) istendi. Hastaların başvuru anında kan basıncı ölçümü yapıldı. Tüm testlerde p<0.05 olan durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 60 hastanın 27'si (% 45) erkek, 33'ü (% 55) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,1 yıldı. Serum c-peptid düzeyi düşük ve normal/yüksek olan iki grup arasında yapılan karşılaştırmalı analize göre serum ALT, trigliserid, beyaz küre sayısı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi (sırasıyla p=0,006; p=0,045; p=0,019). Sonuç: Çalışmamızda c-peptid normal olan grupta trigliserid düzeyi c-peptid düşük olan gruba göre daha yüksekti ve trigliserid düzeyi bakımından istatistiksel olarak c-peptid düzeyi normal olan grupta anlamlı fark izlendi (p=0,006). C-peptid düzeyi ile mikro ve makrovasküler komplikasyonların ilişkisini belirlemek için hasta popülasyonunun daha geniş olduğu, prospektif ve randomize kontrollü çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: C-peptid, mikrovasküler komplikasyon, makrovasküler komplikasyon, Tip-2 Diyabetes Mellitus
Diyabetik ketoasidoz tanısı ile yatan hastalarda klinik ve biyokimyasal verilerin değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi
Amaç: Bu çalışma hastanemize 2016-2024 yılları arasında diyabetik ketoasidoz tanısı ile yatırılarak tedavisi yapılan hastalarımızda klinik ve biyokimyasal verilerin ve tedavilerinin değerlendirmesi amacıyla yürütülmüştür. Materyal ve Metot: Retrospektif, kesitsel olarak yürütülen çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'ne 2016-2024 yılları arasında başvurmuş Diyabetik Ketoasidoz (DKA) tanılı 54 hasta dâhil edildi. Tüm hastaların demografik ve klinik verileri Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (Mergen Tech EBYS) kullanılarak toplandı. Verilerin analizi aşamasında SPSS 27.0 (Released 2020) istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen tip 1 DM'ye sahip hastaların yaş ortalaması 24,07±13,4 iken, tip 2 DM'ye sahip hastaların yaş ortalaması ise 50,56±13,1 idi. Tip 1 DM'li hastaların %62,1'i kadın olup %20,7'sinin komorbiditesi vardır. Tip 2 DM'li hastaların ise %56'sı kadın ve bunlarında %60'ı komorbitideye sahiptir. DKA'ya neden olan tetikleyici faktörler arasında en çok enfeksiyonlar (Tip1 DM'de %51,7, Tip2 DM'de %68) ve tedaviye uyumsuzluk (Tip1 DM'de %48,2, Tip2 DM'de %32) olarak belirlendi. Üriner enfeksiyon sıklığı tip 2 DM'lilerde artmış bulundu. Lipid parametrelerine bakıldığında serum total kolesterol ve trigliserid düzeylerinin tip 2 diyabetlilerde anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Hastaların ketoasidozda kalma sürelerine bakıldığında; tip 1 DM'lilerde sürenin 38.2±19.5 saat, tip 2 DM'lilerde ise 44.2±29.8 saat olduğu görüldü. Aradaki fark istatistiki olarak anlamlı değil idi. Ketoasidoz tedavisi sırasında kullanılan total insülin dozları arasında istatistiki anlamlı fark bulunamadı (tip 1 DM'lilerde 87.9±64 ünite, tip 2 DM'lilerde ise 154.2±131,1 ünite). Sonuç: Çalışmamızda hem tip 1 hem de tip 2 diyabetlilerde ketoasidoz tablosunun gelişebileceğini gördük. Ketoasidoz komplikasyonuna zemin hazırlayan en önemli nedenler hem tip 1 hem tip 2 DM'lilerde enfeksiyon varlığı ve tedavi uyumsuzluğu idi. Tedavi süresince ihtiyaç duyulan total insülin dozları ve tedavi süreleri tip 1 ve tip 2 diyabetlilerde benzer idi ve uygulanan tedaviler ile hastalarımızın tamamı stabil olarak taburcu edildiler. Anahtar Sözcükler: Diyabetik Ketoasidoz, Tip1 diyabet, Tip2 diyabet, risk faktörleri
Diabetes mellitus tanılı hastalarda mikrovasküler komplikasyonlar ile trigliserid glukoz indeksi arasındaki ilişki
Amaç: Diyabetes mellitus, insülin eksikliği ve/veya insülin direncine bağlı olarak gelişen hiperglisemi ile karakterize kronik bir metabolik hastalıktır. Uzun süreli hiperglisemi ve insülin direnci; göz, böbrek, sinir sistemi ve kardiyovasküler sistem başta olmak üzere çeşitli organ ve dokularda hasara yol açarak mikro ve makrovasküler komplikasyonların gelişimine yol açar. Yapılan çalışmalarda insülin direncini göstermede Trigliserid Glukoz (TyG) indeksi, pratik ve güvenilir bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda Tip 2 Diyabetes Mellitus tanılı hastalarda mikrovasküler komplikasyonlar (diyabetik retinopati, nefropati ve nöropati) ile TyG indeksi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Çalışma kapsamında, TyG indeksinin mikrovasküler komplikasyonların varlığına yönelik öngörü gücünü incelemeyi ve klinik kullanıma katkı sağlayabilecek bir risk belirteci olup olmadığını araştırmayı hedefledik. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, 01.02.2024-01.02.2025 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran ve Tip 2 Diyabetes Mellitus tanısı almış 18 yaş üstü 61 hasta dahil edilmiştir. Retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Hastalara ait veriler, hasta dosyaları ve kayıtları taranarak elde edilmiştir. Her bir hastanın başvurduğu dönemde ölçülmüş açlık glukoz ve trigliserid düzeyleri kullanılarak TyG indeksi: Ln [açlık trigliserid(mg/dL)×açlık glukoz(mg/dL)/2] formülü ile hesaplanmıştır. Hastalar diyabetik retinopati, nefropati ve nöropati açısından muayene bulguları ve laboratuvar sonuçları ile değerlendirilmiş ve gruplandırılmıştır. Tüm istatistiksel analizlerde p < 0,05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 55,84 yıldı. Çalışmaya dahil edilen 61 hastanın 32'si (% 52,5) kadın, 29'u (% 47,5) erkekti. Diyabetik retinopatisi olan ve olmayan hastalar arasında yapılan karşılaştırmalı istatistiksel analizde, diyabetik retinopati grubunda yaş ortalaması ve diyabet süresinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p = 0,021, p = 0,045). Diyabetik nefropatisi olan ve olmayan hastalar arasında yapılan karşılaştırmalı istatistiksel analizde, diyabetik nefropati grubunda diyabet süresi (p = 0,043) anlamlı düzeyde yüksek bulunurken, LDL (p = 0,044) ve total kolesterol (p = 0,012) düzeyleri ise anlamlı düzeyde daha düşük saptandı. Diyabetik nöropatisi olan ve olmayan hastalar arasında yapılan karşılaştırmalı istatistiksel analizde, nöropati grubundaki hastaların yaş ortalaması ve diyabet süresi anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p = 0,020, p = 0,043). TyG indeksi ile diyabetik retinopati, nefropati ve nöropati gelişimi arasında istatiksel olarak anlamlı bulguya rastlanmadı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada, TyG indeksi ile mikrovasküler komplikasyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmanın retrospektif olması, örneklem büyüklüğünün sınırlı kalması başlıca kısıtlılıklar olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle TyG indeksi ile mikrovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişkinin daha güçlü şekilde ortaya konabilmesi için daha geniş örneklemli, prospektif ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Trigliserid Glukoz (TyG) İndeksi, Mikrovasküler Komplikasyonlar, Diyabetik Retinopati, Diyabetik Nefropati, Diyabetik Nöropati
Bilinen kronik komplikasyonu olmayan diyabetes mellitus hastalarında mikrovasküler ve makrovasküler bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda bilinen kronik komplikasyonu olmayan diyabet hastalarında mikrovasküler ve makrovasküler bulguları çeşitli labarotuvar ve görüntüleme yöntemleri ile değerlendirmeyi ve diyabetin tedavisi kadar altta yatan komplikasyonların belirlenmesinin önemini vurgulamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Dahiliye Endokrinoloji Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, diyabetin komplikasyonları yönünden kontrolü olmayan, bilinen kardiyovasküler hastalık ve renal hastalık öyküsü olmayan, bilinen büyük-orta ve küçük damar vasküliti olmayan, gestasyonel diyabetes mellitus olmayan hastalarda; spot idrarda albumin/kreatinin oranı, nöropati açısından periferal duyu muayenesi bulguları, retinopati açısından göz muayenesi bulguları, karotis doppler bulguları, ekokardiyografi bulguları ve alt ekstremite arteriyel doppler bulguları incelenecektir. Çalışma kesitsel bir çalışma olup 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 hastanın 16'sı (%32) erkek,34'ü( %68) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 52,6±3,1 yıldı. Vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 24,5±3,7 (medyan: 24) olarak belirlendi. Ortalama diyabet süresi 12.6±6.8 yıl (medyan: 13 yıl) olarak kaydedildi. Hastaların alışkanlıklarına bakıldığında, %50'sinin (n=25) sigara, %10'unun (n=5) ise alkol kullandığı tespit edildi. Hastaların %54'ünde (n=27) retinopati, %50'sinde (n=25) nöropati, %62'sinde (n=31) anormal ekokardiyografi (eko) bulguları, %34'ünde (n=17) alt ekstremite dopplerinde anormal bulgular ve %42'sinde (n=21) karotis dopplerinde anormal bulgular tespit edildi. Ayrıca, spot idrar albümin/kreatinin oranı ortalaması 38.1±43.8 (medyan: 20.3) olarak saptandı. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, diyabetin mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyon bulgularının yüksek oranda olduğu, mikrovasküler ve makrovasküler anormallikler arasında güçlü bir ilişki olduğunu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, gelecekteki daha geniş ölçekli ve uzun süreli prospektif araştırmalar için güçlü bir temel oluşturmaktadır. Anahtar sözcükler: Diyabetes Mellitus, Diyabetik Nefropati, Diyabetik Retinopati, Periferik Nöropati, Otonom Nöropati, Koroner Arter Hastalığı, Periferik Arter Hastalığı, Serebro Vasküler Hastalık