Theses supervised by Prof. Dr. Bünyamin Bezci
10 theses · Sakarya University
İran'da reform hareketinin doğuşu, yükselişi ve dönüşümü: Hatemi dönemi
Bu çalışma, İran reform hareketini Muhammed Hatemi'nin cumhurbaşkanlığı dönemini (1997-2005) merkeze alarak incelemektedir. Çalışmada reform hareketini ortaya çıkaran, yükselmesine ve çökmesine sebep olan dinamiklerin neler olduğu sorusuna yanıt aranmaktadır. Bu doğrultuda reform hareketinin niteliği sorunsallaştırılmaktadır. Literatürdeki hakim yaklaşımın aksine reform hareketinin demokratik bir hareket olmaktan ziyade elitist bir hareket olduğu iddia edilmektedir. Çalışmanın teorik yaklaşımı elit teorisidir. Elit teorisi, İran siyasal sistemi ve siyasal aktörler bazında, yani hem kurumsal hem de aktörsel olarak çerçeve oluşturacak biçimde uyarlanmıştır. İran siyasetinin kurumsal yapısının demokratik değil elitist bir siyasete kapı araladığı vurgulanmıştır. Ayrıca İran'daki siyasi aktörlerin aile ve akrabalık yapıları sebebiyle dışarıya kapalı ağlar oluşturdukları ve dışarıdan gelenlerle siyasi pozisyonları paylaşmadıkları ileri sürülmüştür. Daha sonra bu teorik yaklaşım, siyasal süreç analizi metoduyla birlikte hipotezlerin test edilmesinde kullanılmıştır. Reformcuların siyasal geçmişleri, onları reformist yapan siyasi süreçler, reform döneminde yaşananlar ve reform döneminin sona ermesi, bahsi geçen teorik perspektif uyarınca anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak, reform hareketinin elit içi siyasi kavgalar sonucunda ortaya çıktığı, hareketin yükselişinde ve çöküşünde de İran siyasetinin elitist yapısının, elitler arası mücadelenin ve hareketin aktörlerinin elit niteliğinin belirleyici olduğu anlaşılmıştır. Tezin ulaştığı sonuç, İran siyasetinde değişimin doğası ve sınırlılıklarına dair bir perspektif ortaya koymaktadır. Buna göre İran'da siyasal değişim ancak elitlerin kendi aralarındaki etkileşimleri, pazarlıkları ve mücadeleleri sonucunda ortaya çıkabilir. Taban hareketlerinin belirleyici olma şansları kısa ve orta vadede son derece zayıftır.
Ötekiler arası hiyerarşi ve göç: Türkiye'deki Suriyeliler üzerine nitel bir araştırma
Türkiye stratejik konumu nedeniyle göç hareketliliğini yoğun olarak yaşamış ve bu konuda tecrübe edinmiş bir ülkedir. Hem Osmanlı döneminde hem Cumhuriyet dönemlerinde süregelen bu hareketliliklerin toplumsal alanda ben (biz) ile öteki (onlar) oluşumuna neden olduğu bilinmektedir. Özellikle 2001 sonrası Ortadoğu'da yaşanan krizler ülkemize gelen kitlesel göç hareketliliğinde ciddi bir artış ve çeşitliliğe sebep olmuştur. 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı komşu ülkeler başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için bir kriz olarak yorumlanmıştır. Ancak Türkiye bu kriz karşısında açık kapı politikası izlemiş ve gelen bu kitlesel akınla mücadele etmek adına Geçici Koruma adı verilen özel bir statü inşa etmiştir. Dolayısıyla son yıllardaki kitlesel göçün baş aktörü olan Suriyeliler Türkiye'de yeni öteki grubunu oluşturmaktadır. Bu çalışmada ise ülkenin yeni ötekisi olan Suriyelilerin benzer süreçlerden geçtiği düşünülen Afgan ve Iraklı gruplar ile olan sosyal mesafesinin hiyerarşik açıdan ölçülmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca Suriyelilerin Afgan ve Iraklıları hangi bağlamlarda tanımladığı da incelenmeye çalışılmıştır. Bir diğer ifadeyle ötekinin ötekine bakışı, algısı ve mesafesi saptanmak istenmektedir. Bu doğrultuda mülakat tekniği çerçevesince İstanbul'da ikamet eden 23 Suriyeli ile görülmüştür. Görüşmeler sonucunda Suriyelilerin Afgan ve Iraklılara karşı farklı tavır ve tutum sergilediği saptanmıştır. Afganlara olumsuz değer atfedilirken Iraklılara daha ılımlı bir yaklaşım söz konusu olmuştur. Çalışmanın bir diğer önemli çıktısı ise Suriyelilerin biz sizin gibiyiz, biz daha uyumlu yaşıyoruz gibi baskın grubu temel alan ifadeleri sıklıkla kullanması ve bu bağlamda Afgan ve Iraklıları ötekileştirmesidir. Özetle; Suriyelilerin öteki hiyerarşisinde en alt kademeyi Afganlar oluştururken Iraklılar ortak tarih, kültür, birlikte yaşam pratiklerine dayalı olarak bir üst sırada yer almaktadır.
Almanya'dan Türkiye'ye nitelikli geriye göç hareketi: Karar verme ve yeniden uyum süreçleri
Çalışmanın temel amacı Almanya'da yaşamış nitelikli Türkiye kökenli göçmenlerin hâlihazırda orada niteliklerine uygun bir işte çalışıyorken Türkiye'ye dönme kararlarını ve döndükten sonra yaşadıkları yeniden uyum süreçlerini etkileyen dinamikleri anlamaya çalışmaktır. Bu amaç doğrultusunda geriye göç teorileri ve yeniden uyum kuramları incelenerek detaylıca aktarılmaya çalışılmıştır. Nitel bir çalışma olarak tasarlanan ve yorumsamacı yaklaşımın benimsendiği bu çalışmanın araştırma deseni fenomenolojidir. Amaçlı örneklem yöntemine uygun lisans/yüksek lisans/doktora eğitimlerinden biri veya birkaçını Almanya'da tamamlamış, Almanya'da en az beş sene yaşamış veya profesyonel iş yaşamına dahil olmuş ve en az iki sene önce Türkiye'ye dönmüş 47 kişiyle görüşülmüştür. Araştırmanın veri toplama tekniği yarı yapılandırılmış görüşmedir. Bu görüşmelerden elde edilen veriler nitel veri analiz programı olan MAXQDA ile analiz edilmiştir. Araştırma soruları çerçevesinde belirlenen dönüş motivasyonları, aidiyet sarkacı, yeniden uyum süreci, yeniden göç etme eğilimleri temaları çerçevesinde betimsel analiz gerçekleştirilmiştir. Geri dönüş kararı tek bir nedene bağlı olmamakta, başta ayrımcılık deneyimleri olmak üzere ona eklemlenen iklimin bunaltıcı olması, sosyal yaşamın hareketsizliği, çocukların Türkiye'de eğitim almasının istenmesi gibi gerekçelerle gerçekleşmektedir. Türkiye'deki yeniden uyum süreçlerinde başlıca sorun alanlarıyla iş hayatında ve sosyal yaşamda karşılaşılmaktadır. Türkiye'deki kariyerleri genellikle "kültürlerötesi sermayelerini" kullanabilecekleri işlerde sürdürmüşlerdir. İlk sosyalleşmesini Almanya'da yaşayanların Türkiye'ye gelişlerinin "varoluşsal bir köklere dönüş" olduğu, Türkiye'de yaşamanın idealize edildiği gibi olmadığı deneyimlendiğinde "karşıt bir diaspora" ve "tersine bir ulusötecilikten" söz edildiği görülmüştür.
AK Parti iktidarı döneminde sivil asker ilişkilerinin dönüşümü
Sivil-asker ilişkileri ve askerin demokratik kontrolü, liberal demokrasinin temel argümanı olarak, siyaset bilimi çevrelerinin ve akademik dünyanın üzerinde tartıştığı önemli konulardan birisidir ve gelişmiş ülkeler dahil her ülkede sıkça gündeme gelen bir kavramdır. Gerçekte ise liberal demokrasi için temel esas, silahlı kuvvetlerin sivil makamların otoriteleri altında bulunmasıdır. Türkiye'de silahlı güç, bu temel ilkenin hilafına dolaylı ya da doğrudan askeri müdahaleler gerçekleştirmiştir. Bu çalışmanın amacı, ülkede gerçekleştirilen darbeleri ve askeri müdahaleleri inceleyerek Türkiye'deki sivil-asker ilişkilerini belirlemek, özellikle AK Parti döneminde gerçekleştirilen köklü askeri reformlarla sivil siyasetin alanını genişleten, askeri özerklik ve imtiyazları sınırlayan, sivil-asker ilişkilerindeki dönüşümü ortaya koymak ve uygulamaya konulan reformların kalıcılığını sorgulamaktır. Bu bağlamda çalışmada ilk önce, sivil-asker ilişkilerinin kuramsal olarak nasıl açıklandığının cevabı aranmış, bilahare 19'ncu yüzyılda Osmanlı'da ve Cumhuriyet Türkiye'sinde sivil-asker ilişkilerinin tarihsel olarak nasıl bir seyir izlediği, askeri müdahale ve darbelerin benzerlikleri, ortak noktaları ve farklılıkları ortaya konmaya çalışılmıştır. Üçüncü sırada, sivil-asker ilişkilerine olumlu ya da olumsuz katkıda bulunan iç ve dış dinamikler sorgulanmıştır. Müteakiben, kurumsal dinamikler bağlamında sivil-asker ilişkilerinde orduya özerklik ve imtiyaz sağlayan kurumlar ve yasal dayanaklar incelenmiştir. Son olarak, AK Parti dönemindeki sivil-asker ilişkileri gözden geçirilerek, gerçekleştirilen köklü askeri reformların ordunun demokratik dönüşümüne katkıları ve reformların kalıcılığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma için geniş kapsamlı bir literatür taraması yapılarak, sivil asker ilişkileri konusunda uzman bilim adamları ve araştırma kuruluşlarının kaleme aldıkları kitaplar ve raporlar, sempozyum sonuçları ile yüksek lisans ve doktora tezlerinden yararlanılmıştır. Ayrıca OHAL kapsamında hükümet tarafından çıkarılan 23 adet KHK (667-689 arası),16 Nisan 2017'de yapılan referandumda kabul edilen 18 maddelik Anayasa Değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra Cumhurbaşkanlığınca çıkarılan kararnameler, sivil-asker ilişkilerine getirdikleri yeni yasal düzenlemeler açısından incelenmiştir. Bu çalışmada ulaşılan temel sonuç; Türkiye'nin son döneminde ordu-siyaset ilişkileri, köklü dönüşüme uğradığı, mevcut teamüllerin değiştiği, asker kışlasına dönerken, hükümetin kendi siyasal alanını genişlettiği söylenebilir. Bu süreçte, bir yandan hükümetin tek partili güçlü liderliğe sahip ve kamuoyu desteğini arkasında barındıran yapısı ile ülkenin yaşadığı değişim gibi iç dinamikler, diğer yandan da demokratikleşmeye, sivilleşmeye yönelik uluslararası standartlar ve Avrupa Birliği üyeliği gibi harici dinamikler etkili olmuş görünmektedir. Ordunun siyasetteki etkinliği, liberal demokrasinin gereklerine göre dönüştürülmüş olmasına rağmen, köklü askeri reform sürecinin ülkedeki bütün paydaşların işbirliği, diyalogu ve mutabakatı ile gerçekleştirilmemiş olması, askeri reform süreci ile demokratikleşme safahatının eş zamanlı yürütülmemesi ve ordunun sivil kontrolüne katkı sağlayan dış dinamiklerden AB sürecinin sönümlenmesi, müteakip süreçte demokratik sivil kontrolün kalıcılığını olumsuz etkileyebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda Türkiye'de kalıcı ve geri dönüşsüz bir sivil-asker ilişkisi tesis etmek için; siyasi irade ile ordunun temel değerlerde uzlaşması, ülkenin beka ve güvenlik sorununun çözüme kavuşturulması, iç tehdit konusunda toplumsal mutabakatın sağlanması, toplumun demokratik siyasal kültürü ile eğitim seviyesinin geliştirilmesi ve refah düzeyinin yükseltilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: AK Parti, Demokrasi, Ordu, Siyaset, Sivil-Asker İlişkileri
Politik birlik krizi çerçevesinde yeni Irak Anayasası
Irak, Irak Federal Cumhuriyeti Anayasası'nın 2005 yılındaki ilanından itibaren ulusal birliğini inşa etmek ve çeşitli oluşumları ortak bir Irak ulusal kimlik şemsiyesi altında bir araya getirmek konusunda bir çok engelle karşı karşıya kalmıştır. Ulusal birliğin inşa edilememesinde ve Irak toplumunun Amerikan işgalinden sonra politik birliğini sağlayamamasında işgalin yıkıcı etkilerinin yanı sıra, işgal sonrası ilan edilen Irak Federal Cumhuriyeti Anayasası'nın getirdiği engelleyici koşulların da etkisi olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'ı işgal etmesinden sonra kabul edilen 2005 Irak Federal Cumhuriyeti Anayasası ile oluşan ulusal kimlik krizi ve politik birliği engelleyen unsurlar, anayasa öncesinde ve sonrasında Irak Milli Birliği'nin oluşmasındaki temel engeller incelenip analiz edilmektedir. Bu çalışma, 2005 Irak Anayasası'nın politik birlik üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Anayasanın yan kimlikleri nasıl güçlendirdiği ve ulusal kimliği nasıl zayıflattığı incelenmektedir. Ayrıca, anayasanın çeşitlilik ve çok kültürlülük sorunlarıyla başa çıkma yöntemleri ve bunların politik birliğe olan etkileri değerlendirilmektedir. Çalışmanın amacı, Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'ta işgal sonrasında kapsamlı bir Irak ulusal kimliği inşa etmeyi seçmek yerine, 2005 Irak Federal Cumhuriyeti Anayasası aracılığıyla mezhepsel ve etnik ayrımlara dayalı bir toplum yaratılmasında nasıl etkin bir rol oynadığını ortaya koymaktır. Araştırma, nitel araştırma yöntemiyle tarihsel, tanımlayıcı, hukuki ve eleştirel yaklaşımlar perspektifinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda, ulusal birliğin güçlendirilmesini ve kapsamlı bir Irak ulusal kimliğinin inşa edilmesini engelleyen temel unsurların; sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları, anayasal dengesizlikler, siyasi zorluklar, mezhepsel çatışmalar ve uzlaşmaya dayalı bir demokrasi sisteminin kurulamaması olduğu saptanmaktadır. 2005 Irak Federal Cumhuriyeti Anayasası'nın uygulanmasıyla birlikte ortaya çıkan kimlik krizinin, ihtilaflı bölgeler ve Kürtler arasındaki ayrılıkçı eğilimlerin diğer toplumsal gruplarda özerklik taleplerine yol açması gibi sonuçlara neden olduğu belirlenmektedir. Anayasanın, Irak halkını tek bir ulus olarak tanımaması ve bu tanım ekseninde şekillenen maddelerin, ulusal kimlik krizini derinleştirerek yeni politik krizlere zemin hazırladığı sonucuna varılmaktadır. Ayrıca, 2005 Anayasası'nın, geçmişten gelen siyasi, ideolojik, etnik ve kültürel yapıların devamlılığını sağlaması nedeniyle Irak'taki ulusal kimlik krizinin şiddetini artırdığı tespit edilmektedir.
Heterojen toplumlarda ulus devlet çıkmazı: Irak örneği
Ulus devlet, ortak soydan gelen, aralarında dil birliği bulunan, aynı dini inanca sahip, ortak tarihe ve kültüre sahip insan topluluğunun siyasi örgütlenmiş biçimidir. 15. ve 16. Yüzyıllarda Avrupa'da dini ve dünyevi tüm kurumları hakimiyeti altına alarak merkezi bir yönetim sergileyen modern devletin devamı olarak doğmuştur. Sahip olduğu normlar, reformlar sonrası Kilisenin yönetim organizasyonun değiştirilmesiyle, daha doğrusu el değiştirmesiyle ortaya çıkmıştır. Varoluşunu milliyetçilik akımlarının yükselişine borçludur. Avrupa ulus devletlerinin egemenlik alanları belirlenirken, insanların hissettikleri mensubiyetlere göre doğal süreç içerisinde oluşan sınırlar, ulus devletlerin de sınırlarını belirlemiştir. Batılı toplumların gelişmişlik seviyesini yakalama arzusunda olan, sömürge yönetiminden henüz kurtulmuş birçok yeni devlet, ulus devlet modelini medeniyet reçetesi olarak görmüş ve uygulamaya çalışmıştır. Batıda reformlar sonrası tabandan yönetime doğru gelişen değişim baskısı, yeni kurulan devletlerde üstten tabana dayatma şeklinde olmuştur. Ulus devletin temel unsurlarını oluşturan milli kimlik, ortak tarih, kutsal vatan, tek dil unsurları halk topluluklarına benimsetilmeye ve uygulatılmaya çalışılmıştır. Sınırların dışında ulus devletin bağımsızlığını tehdit ettiği varsayılan ortak düşmanlar yaratılmıştır. Tez örneği Irak, kurulduğu tarihe kadar ayrı yönetilmiş birden fazla topluluğu, Iraklı kimliği altında bir arada tutmaya çalışmış, ulus devlet unsurlarını dini veya etnik köken gözetmeksizin uygulamaya çalışmıştır. Ulus devletin temel unsurlarının Hristiyanlığın din ve yönetim organizasyonu üzerine kurulduğu görmezden gelinmiştir. Irak' ın gerçek tarihi, dini ve etnik yapısı gözardı edilmiştir. Irak örneğinde görüldüğü üzere homojen olmayan toplumlarda zorlama bir ulus devletin, kurulduğu dönemde içerdiği bire bir unsurlarıyla birlikte yaşama şansı bulunmamaktadır.
Batı ve İslam düşünce dünyasında ahlak-hukuk-siyaset ilişkisi: Biyoetik bir tartışma
Geleneksel yöneten-yönetilen ilişkisi anlayışında radikal bir değişime tekabül eden biyopolitika günümüz ulus-devletlerin politika yapma biçimi haline gelmiştir. Bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler de insanın kadim var oluşunu ve toplumsal düzeni tehdit etmekte, aynı zamanda devletin beden üzerindeki tahakkümünü tarihte hiç olmadığı kadar perçinlemektedir. Bilimsel gelişmelerin insan varoluşu ve yöneten-yönetilen ilişkilerinde ortaya çıkardığı etik ikilemler, teleolojik ve deontolojik etik gibi klasik kuramlarla çözülemeyecek kadar karmaşık olabilmektedir. Ayrıca Aydınlanmanın, aklın öncülüğündeki bilimsel ve teknolojik gelişmelerle vaat ettiği insanoğlunun nihai kurtuluşu gerçekleşmediği gibi iki dünya savaşı, nükleer bombanın kullanılması, etnik soykırımlar ve çevre tahribatı akla ve bilime olan güveni travmatik bir şekilde sarsmıştır. Akıl karşısındaki bu travma, etik kuramların her türlü bilimsel ve teknolojik gelişmeye eleştirel bakmasını doğurmakta, hatta daha önce vuku bulan tarihsel felaketlerin bir daha yaşanmaması adına bilimin, biyopolitikalar aracılığıyla sınırlandırılması, gerekirse engellemesi düşüncesi kuramlara hakim olmaktadır. Bu çalışma, Batı tarihinden kaynaklı olarak bilim ile etik ve yöneten-yönetilen arasında yaşanan bu gerilimin giderilmesine yönelik alternatif biyoetik ve biyopolitik yaklaşımların imkânını sorgulamaktadır. Alternatif biyopolitikaların art alanını oluşturabilecek yeni bir biyoetik yaklaşımın meydana çıkarılabilmesi amacıyla öncelikle Batı ve İslam düşünce tarihi içerisinde yöneten-yönetilen ilişkileri, birey-toplum-devlet bağlamında hukuk yapım süreçlerinin dönüşümü ve bu dönüşüme ahlakın/etiğin etkisi sorun odaklı bir tarih okuması üzerinden analiz edilmiştir. Batı tarihinde yaşanmış travmalar sebebiyle bilim ve etik, dolayısıyla yöneten-yönetilen arasında statik hale gelen gerilimin çözülmesini sağlayacak yeni bir etik/biyoetik anlayışın nüvesini İslam düşünce dünyasının barındırdığından yola çıkan bu çalışma, yerel tefekkür yardımıyla evrensel etiğe katkı sunacak "embriyonun aşamalı potansiyelliği", "vesile" ve "nasip" kavramlaştırmaları ve yeni bir "sorumluluk etiği" anlayışından oluşan alternatif biyoetik ve biyopolitik yaklaşımlar önermektedir. Çalışmada ayrıca, klasik etik ve pratik etiğin de inceleme konusu olan insan doğası, insan onuru ve hakları, insan olma ile kişi olma ayrımı, yaşamın başlangıcı ve sonlanması gibi temel etik meselelere yerel tefekkür üzerinden alternatif yaklaşımlar sunulmaktadır.
Çarlık Dönemi Azerbaycanı'nın uluslaşma süreci: 1850-1920
Bu tez çalışmasının temel gayesi Çağdaş Azerbaycan kimliğinin ilk olarak oluşum sürecini ele almak olmuştur. Nitekim yapılan araştırmalar genellikle belli bir teorik çerçeveye oturmadığından tikel bir anlatı intibası uyandırmışlardır. Bu nedenle kronolojik bir tarih anlatısı intibası uyandırmaması için özen gösterilmiştir. Tez çalışması milliyetçilik bağlamında kurgulanmıştır. Tez çalışması Çarlık dönemi Azerbaycanı'nda uluslaşma sürecinin farklı bir seyir izlediğini ortaya koymak açısından Miroslav Hroch'un Küçük Millet modeli/kuramı kullanılmıştır. Kuramsal kısımda modernite, birey, milliyetçiliğin doğuşu, milliyetçilik kuramları ve Küçük Millet modeline/kuramına yer verilmiştir. Bu minvalde uluslaşma süreçleri için üç aydın -Mirzah Fetali Ahundzade, Ali Bey Hüseyinzde ve Memhmet Emin Resulzade- belirlenmiştir. Ahundzade Azerbaycan modernleştirmesinin başlangıç noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Çarlık memuru olan Ahundzade Aydınlanmanın üzerinde anlaşılan temel çıkarımları olan akıl ve ilerleme ülküsüne iman etmiştir. Ancak Aydınlanmanın felsefi bir değrlendirmesini yapmaktan ziyade Müslümanı "karanlıktan" kurtarmak için bir maarifçi (enlightener) görevini ifa etmiştir. Yani Müslümanları "kolonyal modernleştirme" bağlamında "Yeni Dünya" ile tanıştırmıştır. Bu minvalde bir alfabe bile geliştirmiştir. Ahundzade "akademik ilgi"den öteye gidememiştir. Hüseyinzade uluslaşma sürecinde kimlik ihtiyacı hisseden bir aydın olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimlik ihtiyacını romantizmin etksinde organik, önceden verili bir Türklükte bulmuştur. B evresi'nde ulusun hayal edilmesini olanaklı kılan unsurlar -matbuat, okul vs.- da vuku bulmuş ve milli canlanış süreci başlamıştır. Ancak milli hareketin politik hedefe eğilmesi C evresinde mümkün olmuştur. Resulzade C evresi'nde ulus-devletin ideolojik eğilimini Azerbaycancılık bağlamında belirlemiştir. Bu bağlamda 28 Mayıs 1918'de ilan edilen İstiklal Beyannamesi Birinci Azerbaycan Cumhuriyetinin kuruluşunun hukuki kaynağı olmuştur. Cumhuriyetin/ulus-devletin ilanından hareketle milli hareketin başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Ancak politik, hukuki olarak kendi ulusunu yaratamadığından tamamlanmamış bir ulus-devlet olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla bu tez çalışması Çarlık dönemi Azerbaycanı'nda uluslaşma sürecini küçük millet modeli/kuramı bağlamında incelemiş ve ulus-devletin kendi ulusunu inşa edemediği sonucuna varmıştır.
Batı Avrupa'da siyasetin yeni dinamikleri: İngiltere ve Almanya'da sağ ve sol popülizm
2008 krizi ve Avrupa borç krizi sonrası büyük bir sarsıntı yaşayan Avrupa siyaseti, popülizmin yeni biçimleriyle merkez siyaseti baskı altına alarak değiştirdiği bir döneme girmektedir. Siyasetin yeni biçimlerini hızla belirleyen popülizmin, tek başına anlamlı bir ideoloji olarak tanımlanmasında yaşanan sıkıntılar ve siyasal hareketlerin popülizmi kendilerine eklemleyerek birbirinden farklı yapılar ve söylemler üretmesi, popülizm çalışmalarını zorlaştırmaktadır. Son dönemde popülizm üzerine yapılan çalışmalar belirli bir kavramsal çerçeve üzerine oturmaktan ziyade, genellikle Avrupa'daki farklı popülist hareketlerin ortak söylemlerine ve motivasyonlarına vurgu yapmaktadır. Ortak söylem ve motivasyonların merkezindeyse anti-elitizm, AB şüpheciliği ve farklı ''halk'' tanımlarına dayanan demokratikleşme olguları yer almaktadır. Neoliberalizm politikalarının ekonomik sonuçlarından etkilenen halk kitleleri, kaybetmiş ve güvencesiz hissetmekte, aynı zamanda küreselleşmeyle birlikte yükselişe geçen kimliklerin çoğalarak esnekleşmesi yine büyük bir kitlenin kültürel anlamda benliklerinin tehdit altında olduğunu düşünmesine yol açmaktadır. Merkezi söylemini yabancı düşmanlığı üzerinden oluşturan sağ popülizm, bir "öteki" üzerinden ortak kültüre sahip bir halk imgesi inşa etmeye çalışmaktadır. Söyleminin merkezine ekonomi odaklı bir anti- elitizmi koyan ve daha çok teorik tartışmaların ekseninde gelişen sol popülizm ise pratik olarak sınıf, kimlik ve halk kavramlarının çatışmalı ilişkisinde kendisine bir alan bulmaya çabalamaktadır. Bu çalışmada, neoliberal küreselleşmenin yol açtığı dönüşümler bağlamında popülizmin Batı Avrupa siyaseti üstündeki etkileri İngiltere ve Almanya örnekleri karşılaştırılarak incelenecektir. Bu bağlamda popülizm, merkez siyaseti dönüştürme etkisi bakımından İngiltere'de Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi, sağ ve sol popülist partilerin karşılaştırılmaları bakımından ise Almanya'da AfD ve Sol Parti üzerinden ele alınarak, popülizmin politik alandaki dinamikleri anlaşılmaya çalışılacaktır.
Türk diasporasında toplumsal hafıza ve diasporik kimlik
Diaspora alanında gerçekleşen çalışmaların sayısı her geçen gün artarken bu çalışmalar diasporaların etkilerini çoğunlukla anavatan ülkelerin diaspora siyaseti üzerinden veya diasporik kimliklere özcü bir şekilde yaklaşarak ele almaktadır. Diğer bir yandan, diasporanın yaşadığı dönüşüm ve diasporalaşma süreçlerini hafıza bağlamında inceleyen çalışmaların sayısı oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada diaspora kavramsallaştırmaları, klasik ve modern diasporaların arasındaki farklar; Almanya'da bulunan Türk diasporasının toplumsal hafızası üzerinden incelenecektir. Hafıza üzerine çalışmalar da tıpkı diaspora çalışmaları gibi disiplinlerarası bir konumda bulunmaktadır. Diasporanın toplumsal hafızasına ışık tutan çalışmalar genellikle klasik diaspora olarak adlandırılan, travmatik ve zorunlu göç süreçlerine maruz kalmış diasporaları incelemektedir. Türk diasporası gibi modern diasporalar açısından ise literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Diasporaların toplumsal hafızasını ele alan çalışmalar incelendiğinde, hafızanın çift katmanlı bir alan üzerine kurulduğu görülmektedir. Bunlardan ilkini diasporada ortaya çıkan melez kimliğin korunması, ikincisini ise diasporayı var kılan ve asimilasyona direnmesini sağlayan "diaspora hareketliliğinin" ortaya çıkması oluşturmaktadır. Çalışmanın çıkarımlarına göre Türk diasporasının göç sonrası dönüşen toplumsal yapısı melezlenmiş kültürel kimliklere sahip olduğunu işaret etmektedir. Modern bir diaspora olan Almanya'daki Türklerin, törenlerinin, bedensel pratiklerinin, geleneklerinin, dil ve kültürlerinin anavatan ve ev sahibi topluma göre farklı unsurlar barındırdığı görülmektedir. Öte yandan, ortaya çıkan diasporik kimlik, mekânlar, dernekler ve Türkiye'nin diaspora politikaları aracılığıyla korunmaya çalışılarak anavatanla bağların geliştirilmesi ve diaspora hareketliliğinin sürdürülmesi hedeflenmektedir.