Theses supervised by Prof. Dr. Çavlan Çiftçi
10 theses · Demiroğlu Bilim University
Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü
Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.
Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum adiponektin düzeyi ve adiponektin rs 266729 gen polimorfizmi arasındaki ilişki
Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü çok sayıda geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom, Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve anjiografik olarak normal koroner arterler saptanan bireyler arasında serum adiponektin ve leptin düzeylerini karşılaştırmayı, serum adiponektin ve leptin düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini ve adiponektin rs266729 gen polimorfizminin koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum adiponektin ve leptin seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 50 adet Akut Koroner Sendrom, 50 adet Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum adiponektin ve leptin seviyeleri, batın bilgisayarlı tomografisi ile ölçülen viseral ve subkutan yağ alanları, batın ultrasonografisi ile ölçülen hepatosteatozun varlığı ve şiddeti ve yine ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı karşilaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum adiponektin ve leptin düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda araştırdığımız rs266729 gen polimorfizmi ile adiponektin ve leptin seviyeleri arasında istatiksel anlamlı olmayan ilişkiler saptanmıştır. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri Akut Koroner Sendrom, Stabil Koroner Arter Hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Ancak çalışmada, viseral yağ alanı ve obezite ile kardiyovasküler hastalık riski arasında güçlü ilişki yanında, obezite ile adiponektin arasında negatif, obezite ile leptin arasında ise pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuç, obezite de artmış kardiyovasküler riskin altında yatan nedenin azalmış adiponektin ve artmış leptin seviyeleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Yine serum total adiponektin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon saptanırken, serum leptin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlarda adiponektin azlığı ve leptin fazlalığının aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak adiponektin ve leptinin, kardiyovasküler hastalık ve ateroskleroz patogenezinde üstlendiği görevleri aydınlatmak, adiponektin ve leptini birer kardiyovasküler risk faktörü olarak tanımlayabilmek, aterosklerozdan primer ve sekonder korunmada birer tedavi hedefi haline getirebilmek için deneysel çalısmaların yanı sıra; randomize, prospektif uzun dönem çalışmalara da gereksinim olduğu açıktır.
Koroner arter hastalığında aspirin direnci ile koroner arter hastalığı yaygınlığı ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişki
Giriş: Vasküler yataklardaki akut iskemik sendromların primer nedeni olan aterotromboz tüm dünyadaki ölümlerin %35'inden fazlasını oluşturmakta olup trombotik komplikasyonlarla ilişkili aterotrombotik lezyon rüptürü ile karakterizedir. Aspirin aterotrombotik hastalıklardan ve komplikasyonlarından primer ve sekonder korunmada kullanılan etkili bir antitrombositer ilaçtır. Aspirin trombositlerdeki siklooksijenaz-1 (COX-1) enzimini serin rezidülerini asetilleyerek geridönüşümsüz olarak inhibe eder ve bu yolla araşidonik asitten sentezlenen Tromboksan-A2 (TXA2) ve diğer eikosanoidlerin üretimini engeller. Aterosklerotik hastalıklar ve akut koroner sendromlarda aspirinin tek başına veya klopidogrel ile birlikte kullanımı güncel kılavuzlara göre standart tedavi yöntemidir. Aspirinin bilinen olumlu etkilerine rağmen, aspirin kullanan aterosklerotik kalp hastalarının uzun dönem takiplerinde tekrarlayan vasküler olaylar olduğu bilinmektedir. Aspirin almakta olan kişilerde yeni kardiyovasküler olay gelişmesi aspirine karşı 'klinik direnç' olarak tanımlanmakta olup; in vitro trombosit aktivitesinin tam olarak bloke edilememesi 'laboratuvar direnci' olarak tanımlanmaktadır. Laboratuvar testleriyle aspirine karşı direnç gösterilen hastalarda miyokart enfarktüsü (ME), inme ve kardiyovasküler ölüm insidansında artış olduğu ve perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda re-oklüzyon oranında artma olduğu çalışmalarda gösterilmiştir Amaç: Aspirin direnci ile koroner arter hastalığı yaygınlığı, risk faktörleri ve stent trombozu ile tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişkiyi araştırmak Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza merkezimizde koroner arter hastalığı tanısı ile takip edilmekte olup terapötik dozda aspirin tedavisi altında olan ,trombosit inhibisyon düzeyi Verify Now © sistemi ile ölçülüp, aspirin direnci tanımlanan 30 hasta ile aspirin direnci olmayan 70 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda trombosit inhibisyon düzeyi, Verify Now © sistemi ile ölçülmüş olup ARU > 550 olan hastalar dirençli kabul edilmiş, ARU < 550 olanlar ise aspirin yanıtının olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, vücut kitle indeksleri, aspirin ile etkileşebilecek ilaç kullanımları, biyokimyasal parametreleri, koroner anjiografik özellikleri aspirin direnci olan ve olmayan grupta karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda koroner arter hastalığı yaygınlığı ile aspirin direnci arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Aspirin direnci olan grupta Gensini skorlaması kullanılarak hesaplanan koroner arter hastalığı yaygınlığı 85,96±29,70 iken aspirin direnci olmayan grupta 55,28±45,50 saptanmıştır (p=0,041). Benzer şekilde aspirin direnci ile stent trombozu ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (%84,6 vs %38.5; p=0,001). Sonuç: Aspirin direnci olanlarda koroner arter hastalığı yaygınlığı daha fazla ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler daha sık görülmektedir.
Stabil koroner arter hastalığında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile P dalga dispersiyonu ve QT dispersiyonu arasındaki ilişkinin incelenmesi
2. ÖZET Giriş: Koroner arter hastalığı (KAH), kardiyovasküler hastalıklar içerisinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalığın etyolojisinde sıklıkla ateroskleroz rol oynamaktadır. Ateroskleroz; progresif, sistemik ve inflamatuar bir hastalıktır. Bu hastalardaki artmış ani ölüm ve ciddi aritmiler kardiyovasküler riskin en önemli belirleyicileridir. KAH?ın atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. AF hem akut koroner olay geçirenlerde hem de stabil koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. KAH?ın klinik olarak ortaya çıkış şekilleri arasında sessiz iskemi, kararlı angina pektoris, kararsız angina pektoris, miyokard infarktüsü (MI), kalp yetmezliği ve ani ölüm vardır. Kardiyak kökenli ani ölümün en önemli sebebi ise ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon ile birlikte olan kardiyak aritmilerdir. Elektrokardiyografik olarak uzun QT `ye sahip olan hastaların aksiyon potansiyellerinde homojen olmayan değişiklikler mevcuttur ve bunlar erken ve geç repolarizasyon gelişimine neden olarak ventriküler fibrilasyon gelişimini kolaylaştırılar. QT dispersiyonu (QTd) ventrikül repolarizasyonunun heterojenitesini gösteren; non-invaziv olarak yüzey elektrokardiyografisinden hesaplanan bir parametredir. Artmış QT dispersiyonu iskemik ve iskemik olmayan kardiyak hastalık gruplarında ciddi aritmi ve ani ölüm riski ile ilişkili bulunmuştur. EKG?deki en uzun QT mesafesi ile en kısa QT mesafesi arasındaki fark QT dispersiyonu (QTd) olarak tanımlanmıştır, eğer düzeltilmiş QT mesafeleri kullanılırsa da düzeltilmiş QTc dispersiyonu (QTcd) denir. QT dispersiyonunun miyokard repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösterdiği ve kardiyak ölümün önemli bir öngördürücüsü olduğu bilinmektedir. Ayrıca QTd?nin kardiyak siklus uzunluğuna oranı olarak tanımlanan QT dispersiyonu oranı (QTdO) ventriküler aritmileri öngörmede QTd?den daha değerli bir parametre olarak gösterilmiştir. Homojen olmayan miyokard repolarizasyon zamanının nedeni; bölgesel ileti yavaşlaması veya ileti yolu değişmesi sonucu aksiyon potansiyel süresindeki gecikme ile açıklanmaktadır. QT dispersiyonu ne kadar fazla ise ventriküler repolarizasyon homojenitesi o kadar azdır ve dolayısıyla ventriküler instabilite o kadar fazla demektir. Ventriküllerin farklı bölgelerindeki homojen olmayan ileti hızları veya repolarizasyon renetri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere dolayısıylada ani kalp ölümlerine sebep olabilir. Amaç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş stabil koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen PDD, QTd, QTcd, QTdO gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyeti ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin koroner arter yaygınlığını belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak stabil koroner arter hastalığı olabileceği düşünülen, kardiayak açıdan stabil, herhangi bir kardiyovasküler olay geçirmemiş, koroner anjiografi önerilen 250 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Öncesine ait bilinen kardiyovasküler olay öyküsü bulunmayan yaşları 35-70 arası olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Koroner anjiografide koroner arterlerde %50 ve daha fazla darlık mevcudiyeti koroner arter hastalığı olarak kabul edildi. Buna göre hastalar grup 1; normal koronerler, grup 2; non-kritik darlık saptananlar ( koroner anjiografide koroner arterlerde %50 `den daha az darlık saptananlar), grup 3; tek damar hastalığı (tek bir majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 4; iki damar hastalığı (iki majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 5; üç damar hastalığı (üç majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ) olmak üzere beş gruba ayrıldı. Koroner lezyon şiddeti ve yaygınlığı, koroner anjiografide elde edilen stenozlar üzerinden gensini skor indeksi kullanılarak hesaplandı. Hastaların anjiografi öncesi çekilen EKG?lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler manuel olarak büyüteç yardımıyla yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ila 70 arasında (ortalama 57.88±8.49), Gensini Skoru ise 0 ile 178 arasında ( ortalama 120.46±155.72 ) değişmektedir. Çalışmaya katılanların 77?si (%30.8) kadın, 173?ü (%69.2) erkektir. Katılımcıların 139?unda (%55,6) HT, 90?ında (%36) DM tanıları bulunmaktadır. Gensini skoru ile bakılan KAH?nın yaygınlığı ve şiddeti arttıkça elektrokardiyografik olarak bakılan QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde de bir artış izlenmektedir. Sonuç: Henüz sol ventrikül fonksiyonları bozulmamış stabil KAH hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı arttıkça QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde artış izlenmektedir.
Erken repolarizasyon bulunan kişilerde ani ölüm ve aritmi belirteci testlerin değerlendirilmesi ve KCNJ8-S422l gen mutasyonu ilişkisi
ÖZETGiriş: Erken repolarizasyon (ER), EKG'de J noktasının izoelektrik hatta göre ardışık 2derivasyonda en az 1 mm (0.1mV) yükselmesi olarak tanımlanmaktadır. Çoğunlukla yapısalkalp hastalığı bulunmayan kişilerde görülen Erken Repolarizasyon Sendromu (ERS),günümüzde Brugada Sendromu (BS) ile olan benzerlikleri nedeniyle `J Dalga Sendromları'başlığı altında incelenmeye başlanmıştır. Yayınlanan çok merkezli çalışmalar sonucunda ERSile ani kardiyak ölüm (AKÖ) arasındaki ilişkinin ortaya konmasıyla beraber hayatı tehdit ediciventriküler aritmilere neden olabileceği bilinmektedir.Amaç: ERS tanısı alan kişilerde aritmi belirteçleri olan testler ile riskli hasta grubunubelirleyebilmek ve son yıllarda literatürde AKÖ gerçekleşmiş ERS tanısı alan kişilerdebildirilen KCNJ8 geni S422L mutasyonunun varlığını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kardiyak açıdan semptomatik ya da asemptomatik 50 erkenrepolarizasyon tanısı almış bireyler ile 50 normal EKG özelliğine sahip kontrol grubuçalışmaya alındı. Koroner arter hastalığı (KAH) bulunmayan ve ekokardiyografi sonucunormal olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması hastagrubunda 33.1±9.7, kontrol grubunda 45.8±9.9 idi. Holter monitörizasyonu ile aritmi varlığı,kalp hızı değişkenliği ve geç potansiyellerin varlığına ER bulunan grupta bakıldı. Her ikigrupta `allel spesifik PCR yöntemi' ile KCNJ8 geni S422L mutasyonu genotiplendirildi.Bulgular: Çalışmamızda ER bulunan kişilerde `ER EKG paterni' tiplendirmesinde%54'ünde tip l, %42'sinde tip 2, %4'ünde ise tip 3 ER EKG paterni izlendi. Kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında düzeltilmiş QT mesafesi (QTc)'nin, ER grubunda daha kısa olduğugörüldü. Fakat sonuç istatiksel anlamlılığa ulaşmadı (ER bulunanlarda ortalama QTc;371±28.7 msn, kontrol grubunda ise 381±31.4 msn, p =0.08). ERS grubunda bakılan ritmholter kayıtlarında hiçbir hastada couplet, triplet prematür ventriküler kompleks (PVC) ya dasüreksiz VT atağı izlenmedi.Kalp hızı değişkenliği (KHD) zaman alanlı metodlar kullanılarak bakıldığında hastaların%26'sında azalmış olarak izlendi.Hastaların sinyal ortalamalı EKG (SOEKG) ile %14'ünde geç potansiyeller (LP) izlendi.Yakın zamanda yapılmış çalışmalardaki rakamlarına benzer sonuçlar elde edildi.Nörolojik değerlendirmeleri normal bulunan sadece 2 hastada açıklanamayan senkop öyküsübulunmaktaydı ve senkop ile ERS ilişkisi değerlendirildiğinde ise istatistiksel anlamlılığaulaşmadı (p=0.15).Her iki grupta bakılan KCNJ8-S422L mutasyonu ise hasta grubunda değil kontrol grubundanbir hastada bulundu. Böylece KCNJ8-S422L mutasyonu ile ERS ilişkisi istatiksel olarakanlamsız bulundu. Fakat belirtmek gerekir ki çalışmamıza dahil ettiğimiz ERS hastalarınınhiçbirisinde ve ailelerinde AKÖ öyküsü bulunmamakta idi ve yalnızca 50 ER bulunan kişiçalışmaya dahil edilmişti.Sonuç: Primer aritmojenik sendromlar ve kanolopatiler başlığı altında incelediğimiz veönceleri tamamen benign bir EKG bulgusu olarak değerlendirilen ERS, son zamanlarda BS ileolan benzerliği ve AKÖ ilişkisinin ortaya konması nedeniyle ilgi çekmektedir. Biz de buhastalarda aritmi belirteci testler ile riskli hastaları belirleyebilmek amacıyla bu çalışmayıplanladık ve KCNJ8-S422L mutasyonu varlığı ile ERS arasındaki ilişkiyi inceledik.AKÖ geçiren ERS hastalarında sekonder korumada tek tedavinin implante edilebilenkardiyoverter defibrilatör (ICD) olduğu bilinmektedir. Asıl problem özellikle de gençlerdeyaklaşık %5 gibi yaygın gözlenen bu EKG paternininin primer koruma açısından hangihastalarda ölümcül aritmilere neden olabileceğinin belirlenmesidir. Klinikte literatürdebildirilen kriterlere uygun riskli hastaların belirlenmesi gereklidir. ER paterni bulunankişilerde açıklanamayan senkopun varlığı veya ailede açıklanamayan AKÖ öyküsününbulunması, inferior/inferolateral (tip2) veya tüm derivasyonlarında (tip3) >0,2 mv J noktasıelevasyonu bulunması ve EKG'de ST segment elevasyonunun yatay/inen tarzda olması, ERpaterni ile birlikte kısa QT'nin varlığı, son olarak da couplet PVC'lerin görülmesi birer riskişareti olarak değerlendirilmelidir.Yüksek risk işareti bulunan her hastada primer tedavinin gerekliliği konusunda ve buhastaların nasıl takip edileceği ile ilgili sorular ise ilerleyen yıllarda genetik çalışmaların daışığı altında yapılan çalışmalar ile yanıt bulacaktır.
Metabolik sendromlu sıçanların karaciğer ve viseral yağ dokularında 11ß hsd-1 ve paı-1 gen ekspresyonlarının incelenmesi
Metabolik sendrom (MetS) başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyada prevalansı giderek artan bir sağlık sorunudur. Son yıllardaki epidemiyolojik ve biyokimyasal çalışmalar yüksek fruktoz tüketiminin MetS gelişiminde çok önemli bir faktörlerden biri olduğunu kanıtlar düzeydedir. 11ß HSD-1 ve PAI-1 genlerinin varlığı ve yüksek oranda ekspresyonlarının gösterildiği son çalışmalar bu iki genin MetS patogenezinde önemli rol oynadıklarını göstermektedir. 11ß HSD-1 inaktif kortizonu aktif kortizole çevirerek kortizol metabolizma disregülasyonun da ve MetS'un gelişiminden sorumlu olduğu bilinmektedir. MetS'da PAI-1 gen ekspresyonu 11ß HSD-1 gen ekspresyonuna paralel olarak artmakta ve plazma PAI-1 aktivitesi yükselmektedir. PAI-1 aynı zamanda fibrinolitik aktivitenin en önemli belirteçlerinden biri olup kardiyovasküler hastalıkların ve bozuk fibrinolizin bağımsız risk faktörlerinden birini oluşturmaktadır.Bu çalışmada ki amacımız sıçanlarda biyokimyasal ve genetik yaklaşımları kullanarak %20 fruktozun MetS gelişimine etkisini araştırmaktır. Sıçanlar iki gruba ayrılmıştır; MetS grubunda ki sıçanlar (n=10) 15 hafta boyunca %20 fruktoz içeren su ile beslenmişlerdir ve kontrol grubundaki sıçanlar ise (n=10) 15 hafta boyunca sadece suyla beslenmişlerdir. Her iki gruptada serumlarından glukoz, insülin, total kolestrol, LDL, HDL, VLDL, ALT, AST, CRP, kortizol seviyeleri ölçüldü. Karaciğer ve omental yağ dokularından 11ß HSD-1 ve PAI-1 gen ekspresyonu seviyeleri QRT-PZR ile her iki gruptada araştırılmıştır.Sonuçlarımız; MetS grubu sıçanlarda kontrol grubu sıçanlarına kıyasla glukoz, trigliserid, total kolesterol, LDL-kolesterol HDL- kolesterol VLDL, ALT, AST, CRP serum seviyeleri ve HOMA-IR değerleri anlamlı olarak artmıştır (p<0.05). Buna ilaveten karaciğer ve yağ dokularında 11ß HSD-1 ve PAI-1 genlerinin ekspresyonları kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0.05).Bu bulgular % 20 oranında fruktoz tüketen sıçanlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıkların biyokimyasal parametrelerin yanı sıra 11ß HSD-1 ve PAI-1 genlerinin ekspresyon düzeylerininde de olduğunu göstermektedir ve bu değişiklikler % 20 oranında fruktoz tüketiminin MetS gelişmesine katkıda bulunduğunu kanıtlamaktadır.
Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum leptin düzeyi ve leptin rs 7799039 (2548 G/A) gen polimorfizmi arasındaki ilişki
Koroner olayların tümü geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır.Bu ilişkiyi incelemek amaçlı çalışmamıza acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 51 adet akut koroner sendrom, 51 adet kararlı koroner arter hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri akut koroner sendrom, stabil koroner arter hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Çalışmamızda araştırdığımız LEP rs 7799039 gen varyantlarından AA genotipi hiperlipidemi ile ilişkili saptanmıştır. Koroner arter hastalığı yaygınlık skorlama sistemlerinden damar skorlaması ve gensini skoru ile GA genotipi ilişkili olup, yüksek gensini skoru olan hasta grubu ve 2 damar hastalığı ve 3 ve üstü damar hastalığı gruplarında anlamlı olarak daha yüksektir.
Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeyi arasındaki ilişki
Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü her zaman geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeyi ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom (AKS), Kararlı Koroner Arter Hastalığı (KKAH) ve anjiyografik olarak normal koroner arterler (NKA) saptanan bireyler arasında serum ADMA düzeylerini karşılaştırmayı, serum ADMA düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini, koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum ADMA seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiyografisi yapılmış olan 50 adet AKS, 50 adet KKAH ve 50 adet anjiyografik olarak NKA tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum ADMA seviyeleri, ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı (KİMK) ve endotel disfonksiyonu karşılaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum ADMA düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Serum ADMA düzeyleri AKS ve KKAH grubunda NKA grubuna göre anlamlı derecede yüksek olup, çalışmamız sonucuna göre serum ADMA seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı bakımından bilgi vermektedir. Yine serum ADMA seviyeleri ile KİMK ve endotel disfonksiyonu arasında saptanan istatistiksel anlamlı ilişki, yüksek serum ADMA düzeylerinin aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı/endotel disfonksiyonu ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak Koroner Arter Hastalığı olan hastalarda plazma ADMA düzeylerinin yüksek olduğunu ve ADMA'nın KAH için bağımsız bir risk faktörü olduğunu varsayıyoruz.
Transplantasyon uygulanan hastalarda bakım gereksinimlerinin değerlendirilmesi
1.ÖZETAmaç: Bu çalışma böbrek transplantasyonu yapılan hastaların bakım gereksinimlerini saptamak amacıyla gerçekleştirilmiş tanımlayıcı nitelikte bir araştırmadır.Materyal ve Yöntem: Araştırma İstanbul ilinde yer alan bir özel hastanenin böbrek transplantasyonu servis kliniğinde Şubat?Ağustos 2011 tarihlerinde gerçekleştirildi. Çalışma örneklemi böbrek transplantasyonu sonrası ameliyat sonrası dönem bakımı devam eden ve araştırmaya gönüllü katılan 80 hastalardan oluştu. Veri toplama araçları olarak (1) Hasta Tanılama Formu, (2) Kronik Böbrek Yetmezliği Semptom Değerlendirme Formu, (3) Kronik Böbrek Yetmezliği Klinik Bulgu Değerlendirme Formu, (4) Newcastle Hemşirelik Bakım Memnuniyet Ölçeği ve (5) WHOQOL?BREF (TR) Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı.Bulgular: Yaş ortalaması 41,70 ± 13,69 olan örneklemin çoğunluğunu (%75) evli ve ilkokul mezunu (%30) bireyler oluşturmaktadır. Örneklemin sadece %16,2'si bir işte çalışmaya devam etmektedir. Hastalar, kronik böbrek yetmezliği döneminde en fazla yorgunluk (%93,8) ve anemi (%100) sorunları yaşadıklarını bildirdi. Araştırmaya katılan hastaların Newcastle Hemşirelik Bakım Memnuniyet Ölçeği puan ortalaması 83,16 ± 10,68, WHOQOL?BREF (TR) Yaşam Kalitesi Ölçeği toplam puan ortalaması 73,69 ± 9,15 bulundu. Örneklemin hemşirelik bakımından memnuniyet düzeyi ve yaşam kalitesi iyi düzeyde bulundu.Sonuç: Yaşam kalitesi puan ortalamaları ile sosyo-demografik değişkenler karşılaştırıldığında, yaşam kalitesi puan ortalamaları arasında cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu, hastanın bakımı ile ilgilenen kişi varlığı, aylık gelir durumu, başka hastalık varlığı ve aile içindeki pozisyonu değişkenleri yönünden istatistiksel yönünden fark belirlendi (p < 0,05). NHMÖ puan ortalamaları arasında cinsiyet değişkeni yönünden istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p < 0,05). Hemşirelerin böbrek transplantasyonu geçiren hastaların bakım gereksinimlerini değerlendirmeleri, hastaların yaşam kalitesini geliştirmek üzere hemşirelik girişimlerinin ve hasta eğitiminin sistematik bir şekilde verilmesi önerilmektedir.Anahtar Kelimeler: Transplantasyon, hemşirelik bakımı, yaşam kalitesi
Koroner arter bypass cerrahisi yapılan hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri ve koroner ateroskleroz ciddiyetinin uzun dönem greft açıklık oranına etkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en önemli sebebidir. KAH'na sebep olduğu bilinen pek çok risk faktörü mevcuttur. Primer ve sekonder korunmada bu risk faktörlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Koroner arter by-pass greft (KABG) operasyonu geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. KABG sonrası başarı, greft açıklığı ile doğru orantılıdır. Biz çalışmamızda, kişiye ait kardiyovasküler risk (KV) faktörlerinin ve koroner anjiyografide saptanan ateroskleroz şiddetinin, KABG cerrahisi sonrası uzun dönemde greft ömrüne etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya, 1990-2010 yılları arasında yapılan koroner anjiyografi sonucunda izole KABG cerrahisi gerçekleştirilen ve izleminde çeşitli nedenlerle koroner anjiyografileri yapılan 974 hasta (738 erkek, 236 kadın, yaş ortalaması 57.9 ± 9.0) dahil edildi. Hastalara ait demografik özellikler, risk faktörleri ve biyokimyasal değerler retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası koroner anjiyografileri incelendi. KAH yaygınlığı, Gensini skor indeksi hesaplanarak belirlendi. KAH risk faktörlerinin, greft açıklık oranına etkisi analiz edildi.Çalışmamızda, greft oklüzyon gelişimine risk faktörlerinden aile hikayesi (p=0.005), sigara (p= <0.001) ve yaş (p=0.004)'ın etkili olduğu bulundu. Tıkalı LIMA greft ile DM (p=0.02) ve gensini skor indeksi (p=0.03); Tıkalı SVG ile yaş (p=0.002), sigara (p=0.002), gensini skor indeksi (p=0.002) ilişkili bulundu. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre hem erken hem de geç dönemde arteriyel greftlerin, venöz greftlerden daha yüksek oranda açıklık oranına sahip olduğu görüldü.Sonuç olarak, aterosklerotik süreç multifaktöryeldir. KV risk faktörlerinin greft açıklık oranına etkisi sınırlı görünse de primer ve sekonder koruma için KAH risk faktörleriyle mücadeleye devam edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyovasküler risk faktörleri, Koroner arter bypass greft