Theses supervised by Prof. Dr. Enis Şahin
12 theses · Sakarya University
Demokrat Parti dönemi Ankara (1950-1960)
Bu tez çalışması, 1950-1960 döneminde Ankara'nın demografisini, tarihini, belediye faaliyetlerini, sosyal, ekonomik, idari, kültürel yapısını; ayrıca spor, trafik ve asayiş durumunu incelemektedir. Ankara, tarihi çok eski dönemlere dayanmakla birlikte, Cumhuriyet'in ilanı ve başkent olmasıyla birlikte büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Yeni kurulan Cumhuriyet'in modern bir devlet olarak şekillenmesinde, başkent olarak Ankara merkezi bir rol üstlenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere devlet yönetimi, şehrin gelişimini ulusal bir politika çerçevesinde ele almıştır. Bu doğrultuda, Ankara'nın yaşadığı önemli dönüşümlerden biri de 1950-1960 döneminde gerçekleşmiştir. Bu süreçte, ulaşım, ticaret, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarında uygulanan dışa açık politikalar, Ankara'nın sosyal yapısında önemli değişimlere yol açmış ve kentin sonraki dönemlerdeki temel dinamiklerini belirlemiştir. Ancak, bu on yıllık hızlı gelişim süreci, başkentin kalkınmasını sağlarken, birçok yapısal sorunu da beraberinde getirmiştir. Çalışmanın temel amacı, 1950-1960 döneminde Ankara'da yaşanan dönüşümleri, bu değişimlerin etkilerini ve ortaya çıkan sorunlara yönelik çözüm arayışlarını ortaya koymaktır. Demokrat Parti dönemi, siyasal ve toplumsal gelişmelerin farklı siyasal bakış açılarıyla basın üzerinden takip edilmesine imkân tanımıştır. Bu doğrultuda, dönemin basını bu çalışmanın temel kaynakları arasında yer almaktadır. Ayrıca, arşiv kayıtları ve TBMM tutanakları da araştırmada belirleyici bir rol oynamıştır. 1950-1960 dönemine ilişkin farklı araştırmalar bulunmasına rağmen, Ankara'yı tüm yönleriyle ele alan kapsamlı bir çalışmanın eksikliği, bu araştırmayı literatüre katkı sağlayan önemli bir çalışma haline getirmektedir.
Cumhuriyet Döneminde Ehl-i Vukuf (Bilirkişilik) Kurumu 1927-2016
Cumhuriyetin ilanından sonra birçok alanda olduğu gibi Türk hukukunda da yenilikler yapılmıştır. Cumhuriyet Döneminde Ehl-i Vukuf (bilirkişilik) Kurumu 1927-2016 başlıklı tez çalışmasında; ilk kez 1927 yılı itibariyle kabul edilen Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yargılamanın önemli bir unsuru olarak yer alan bilirkişiliğin 2016 yılına değin çıkarılan kanunlarda nasıl ele alındığı ve uygulanmasına dair süreç anlatılmıştır. Tez çalışmasında öncelikli olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmadan önce hüküm süren Osmanlı Devleti'nin hukuk sistemindeki bilirkişilik incelenmiştir. Osmanlı hukukunda bilirkişilere ilişkin yazılı bir düzenleme bulunmadığı; fakat kadı sicili kayıtlarında ehl-i hibre ve ehl-i vukuf ismiyle görüş bildirdikleri görülmüştür. 1970'li yılların başlarından itibaren ilgili kanunlarda yapılan değişikliklerde ve yüksek mahkeme içtihatlarında ehl-i vukuf ve ehl-i hibre terimlerinin yerine bilirkişilik teriminin benimsendiği ve yerleştiği anlaşılmaktadır. 24.11.2016 tarihli ve 6754 sayılı kanun ile kurumsal hüviyet kazanan bilirkişilik kurumu ile ilgili birçok kanunda hüküm bulunmaktadır. Adalet Bakanlığı tarafından 2017 yılında yayımlanan yönetmelik ile birlikte bilirkişilik kurumunun en iyi şekilde faaliyetini sürdürmesi amaçlanmıştır.
Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyete Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası (1917-1927)
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde İttihat ve Terakki hükümetinin milli iktisat politikası doğrultusunda kurduğu Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası, Türkiye'de milli ekonominin ve milli bankacılığın gelişmesine katkı sağlayan önemli finans kurumlarından birisi olmuştur. I. Dünya Savaşı'nın zor zamanlarında kısıtlı imkânlara rağmen Türk milletinin ve hükümetin desteğiyle kurulan Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası, Türkiye İş Bankası'yla birleştiği 1927 yılına kadar farklı sektörlerde faaliyette bulunarak toplumun ve ekonominin ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmıştır. İttihat ve Terakki hükümeti tarafından verilen imtiyaz ve ayrıcalıklarla güçlü bir finans kurumu haline gelen Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası'nın kurulmasında ayrıca Osmanlı Devleti'nde uzun yıllardır merkez bankası imtiyazına sahip olan Bank-ı Osmanî-i Şâhâne'nin (Osmanlı Bankası) yerini alması da amaçlanmıştır. Ancak Cumhuriyet'in ilanından sonra önceki dönemin bir kurumu olarak görülen Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası, yeni rejimin gördüğü lüzum üzerine sermaye ve yapı itibariyle birbirine benzeyen Türkiye İş Bankası'yla 1927 yılında birleştirilmiştir. 1917 yılında kurulup 1927 yılında Türkiye İş Bankası'yla birleştirilen Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası, yaklaşık on yıl gibi kısa bir süre boyunca faaliyette bulunsa da Türkiye'de milli iktisat kavramının yerleşmesinde ve milli bankacılığın gelişmesinde bir mihenk taşı olmuştur. Bu çalışmadaki amacımız; Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası'nın kuruluşuna giden süreçte İttihat ve Terakki hükümetinin bankayı kurmak istemesindeki hedefi anlamak ve Osmanlı kamuoyunun bu yöndeki tutumunu tespit etmektir. Bu doğrultuda konuya ilişkin yapılan araştırmalara yeni bir perspektif kazandırması umulmaktadır. Konunun önemine binâen yazım sürecinde Başkanlık Osmanlı Arşivi, Başkanlık Cumhuriyet Arşivi, Meclis-i Mebûsan ve Meclis-i Âyan tutanakları, resmi ve süreli yayınlar, Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası ve Türkiye İş Bankası'na ait mâlî raporlar, araştırma eserleri ve hatıratlardan istifade edilmiştir. Elde edilen bilgiler neticesinde denilebilir ki; Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası sadece bir finans kurumu olmaktan öte Türk toplumunda başlayan sosyo-ekonomik dönüşümün de bir simgesi haline gelmiştir. Bilhassa Balkan Savaşları sonrasında başlayan Türk milliyetçiliğinin ekonomik alanda ortaya çıkan en somut gelişmelerinden birisi olmuştur.
Birinci Mecliste Edirne milletvekilleri ve faaliyetleri (1920-1923)
Edirne, M.Ö. Orta Asya'dan göç eden Trak Kabilesi'nin boylarından olan Odrisler tarafından istila edilerek, Balkan yarımadasında, Meriç Nehri'nin sol kısmında bulunan yerde kurulmuş bir yerleşim yeridir. Tarihi süreç içerisinde Makedonya Krallığı ve Romalıların eline geçmiştir. Romalılar zamanında burası "Adrianopolis" adıyla anılır olmuştur. Roma'nın ikiye ayrılmasıyla birlikte "Adrianopolis (Edirne)" Doğu Bizans'ın hakimiyet alanı içerisinde kalmıştır. Peçenekler tarafından da kuşatılan bu şehir, I. Murat zamanında Osmanlıların hakimiyetine geçmiş, Sultan Murat'ın isteği ile şehrin adı "Edirne" olarak değiştirilmiştir. Osmanlılar döneminde başkent olarak kullanılan bir şehirdir. Edirne şehri balkanlara yapılan fetih hareketleri için stratejik öneme haiz bir yerdir. 1828-1829 ve 1877-78 yıllarında Ruslar tarafından, 1913 yılında Bulgarlar tarafından, 1920 yılında ise Yunanlılar tarafından şehir ele geçirilmiştir. Edirne 1922 yılında kurtarılmış ve Türk hakimiyeti kesin olarak sağlanmıştır. Anadolu'da Millî Mücadele başlarken, Trakya'da Yunanlılar tarafından işgal altında idi. Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'dan başlattığı Millî Mücadele'ye Edirne'yi de dahil etmesi kaçınılmazdı. Bu sıralarda Büyük Edirne Kongresi tarafından alınan silahlı direniş hareketi takdirle karşılandı. Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'dan başlattığı Millî Mücadele'ye Edirne'de görevli Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa'nın hakimiyetinde bulunan I. Kolordu da destek vermiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın Amasya Tamimi'nde belirttiği üzere Erzurum'da bir kongrenin toplanmasına karar verilmişti. Buraya katılamayan delegelerin Sivas'ta yapılacak kongreye katılması öngörülmüştü. Sivas'ta alınan kararlar kapsamında "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" çatısı altında bütün cemiyetler birleştirilerek işgaller karşısında Millî Mücadele'ye destek vermişlerdi. Trakya'da kurulan "Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniye", bu karardan sonra "Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" ve "Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla iki mühür kullanarak, Trakya bölgesinin düşman işgalinden, düşman mezaliminden kurtarılması için çalışmışlardı. Bu cemiyet Büyük Edirne Kongresi'nden sonra "Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" olarak tek mühür kullanarak Millî Mücadele'ye ve Trakya bölgesinin düşman işgalinden, düşman mezaliminden kurtarılmasına çalışmıştır. Bu çalışmada giriş bölümünde Edirne ilinin kısa bir tarihinden bahsedilecektir. Daha sonra Edirne'de yaşanan Millî Mücadele sürecine değinilecek ve tezimizin ana konusu ilk TBMM'de Edirne milletvekilleri olan İsmet Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Mehmet Şeref Bey, Mehmet Faik (Kaltakkıran) Bey, Kâzım Karabekir Paşa'nın yaptıkları faaliyetler incelenecektir.
Kafkaslar-Anadolu-İran üçgeninde bir ittihatçı Ruşeni (Barkın) Bey
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesi bir subay olan Ruşeni Bey'in hayatı bu çalışmanın konusunu teşkil etmektedir. Araştırmada kronolojik sıra takip edilerek, II. Meşrutiyet döneminden başlayarak Ruşeni Bey'in askeri ve siyasi faaliyetleri ile beraber fikri dünyası incelenmiştir. Ruşeni Bey, Birinci Dünya Savaşı esnasında görev yerini terketmesi nedeni ile cezai hükmü bulunmasına rağmen İran coğrafyasında istihbarat faaliyetlerinde bulunmuş, İran aşiretlerini Osmanlı safhına çekmeye çalışmıştır. Ruşeni Bey, İran'ı aşan ve temelinde Panturkizmin de bulunduğu Panislamist ruh taşıyan hedeflerini gerek hazırladığı raporlarda gerekse 1918 yılında Tahran'da basılan eseri Ruşeni'nin Rüyasında dile getirmiştir. İran'dan sonra Çarlık Rusya'sının Birinci Dünya Savaşından çekilmesi ile doğan boşluktan yararlanarak Kafkasya'da Türkiye yanlısı siyasi bir oluşum çabası içine giren Ruşeni Bey'in Panturkist hedefleri Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamasından sonra anlamını yitirmiştir. Buna rağmen herhangi bir resmi hizmette bulunduğuna dair delil elde edilememekle beraber istihbarat çalışmalarına İran'da devam ettiği anlaşılan Ruşeni Bey, İran'da tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra Türkiye'ye dönmüş ve Türk Ocağı'nda İran aleyhine bir konferans vermiştir. Bu konferansın İran ve Türkiye arasında yarattığı küçük çaplı krizden sonra kısa süreli olarak Kudüs Konsolosluğu yapan Ruşeni Bey, bu görevinden sonra 1932-1943 yılları arasında Samsun Milletvekilli olarak TBMM'de görev yapmıştır. Ruşeninin Rüyası, İran'ın İç Yüzü ve Din Yok Milliyet Var adlı eserleri kaleme alan Ruşeni Bey, 1953 yılında vefat etmiştir.
İspanyol basınında Türk Milli Mücadelesi (1918-1923)
Mondros Mütarekesi'nin ardından İtilaf devletleri Osmanlı Devleti'nin farklı bölgelerinde işgallere başlamış ve savaş öncesinde ve sırasında üzerinde uzlaştıkları Türkiye'yi paylaşma projelerini yürürlüğe koymaya çalışmışlardır. Bu işgallere karşı Anadolu'da milliyetçi bir hareket doğmuş ve işgallerin ilk anından itibaren direniş de başlamıştır. Kuva-yı Milli'ye adı verilen düzensiz birliklerle başlayan bu direniş hareketi, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a ayak basmasının ardından organize bir hareket olma yolunda ilerlemiştir. Mustafa Kemal Paşa tarafından kısa süre içerisinde örgütlenen Türk Milli Mücadelesi, Doğu, Güney ve Batı Anadolu'da düşmana karşı şiddetli bir mücadele içerisine girmiştir. Milli Mücadele'yi en çok meşgul eden cephe ise Batı cephesi olmuştur. İzmir'in işgali ile başlayan Yunan yayılmacılığına karşı milliyetçi Türk birlikleri uzun süren savaşlar sonucunda dur diyebilmiştir. 1922 yılı yaz aylarında Türk ileri harekâtı başlamış, Yunan ordularını önüne katan Türk birlikleri İzmir'e kadar ilerlemişler ve Anadolu'yu işgalcilerden temizlemişlerdir. Türk Milli Mücadelesi sadece cephelerde savaşılarak kazanılmamıştır. Bu mücadelenin bir de diplomasi ayağı bulunmaktadır. Özellikle 1920 yılından itibaren Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükümeti, politik başarılar da elde etmeye başlamışlardır. Rusya, Fransa ve İtalya ile birbiri ardına imzalanan antlaşmalar neticesinde, İngilizler tek başlarına bırakılmıştır. Aynı politika Türk zaferinden sonra Mudanya ve Lozan konferanslarında da izlenmiş ve bu sayede Türkiye için en elverişli koşullarda bir barış ortamı sağlanmıştır. 1920 yılında Sevr Antlaşması ile Türkiye'ye dayatılan ağır şartlarla Lozan Antlaşması'nın maddeleri kıyaslandığında Türk Milli Mücadelesinin diplomatik başarısı da ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma ile tüm bu askerî ve diplomatik gelişmeler, I. Dünya Savaşı'nda ve Milli Mücadele döneminde Türkiye'ye karşı dostluğunu ve tarafsızlığını bozmamış bir devlet olan İspanya'da yayım hayatını sürdüren gazeteler üzerinden izlenmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede, İspanya Milli Kütüphanesi ve İspanya Eğitim, Kültür ve Spor Bakanlığı bünyelerindeki iki gazete arşivinde bulunan koleksiyonlarda yapılan taramalarda İspanyol basınının, Milli Mücadele'yi yakından takip ettiği görülmüştür. Tespit edilen yaklaşık 15.000 kayıttan Türk Milli Mücadelesi ile ilişkili olan 8000 civarında haber tercüme edilerek, konunun akışı bu haberler üzerinden sağlanmıştır. Türk Milli Mücadelesini basın üzerinden takip etmeye çalışan farklı çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, tarafsız bir ülke basınına göre yapılan bir çalışmaya rastlanmamıştır. Oldukça yoğun bir propaganda savaşının yaşandığı Milli Mücadele döneminde, İspanyol basını tarafsızlığını ve özgürlüğünü devam ettirerek asparagas haberleri ayırt etmiş ve hem müttefikler hem de Türklerle ilgili oldukça önemli yorum ve değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bu çalışmanın önemli bir parçasını bu yorum ve değerlendirmeler oluşturmaktadır.
Mondros Mütarekesi'nden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Kuruluşuna Kadar Hüseyin Rauf (Orbay) Bey
Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilerek ayrılan Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi'ni imzalaması ile İtilaf Devletleri tarafından toprakları işgale açık hale getirilmiştir. İşgallerden sonra başlayan Milli Mücadele Hareketi, Anadolu toprakları üzerinde yeni bir siyasi düzen getirmiştir. Milli Mücadele'nin lideri Mustafa Kemal Paşa'nın bu bağımsızlık savaşında yol arkadaşlarından biri olan Hüseyin Rauf(Orbay) Bey, Osmanlı Devleti'nin son döneminde ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde birçok alanda adından söz ettiren önemli bir şahsiyettir. Rauf Bey, Hamidiye Kahramanı olarak adını duyurmuş, İstanbul Hükümeti'nde Bahriye Nazırlığı yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa'ya önemli destekte bulunduğu Milli Mücadele Döneminde kabinenin Başbakanı olmuştur. Bu kritik aşamalardaki önemli görevlerinden dolayı kendisine pay çıkarmayacak kadar da faziletli davranmıştır. Ancak Mondros Mütarekesi'ni imzalaması, siyasi ve askeri başarılarını gölgelemiştir. Yine de olumlu-olumsuz tüm özellikleri kendisinin Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş döneminde önemli bir şahsiyet olarak anılmasına yetmiştir. Çalışmada; Rauf Bey'in Mondros Mütarekesi'ni hangi şartlarda imzaladığı, işgaller karşısındaki tavrı, Milli Mücadele Hareketi'ne katılışı, kongreler dönemindeki çalışmaları, Malta sürgününe sebep olan olaylar, TBMM'deki Başbakanlık süreci, askeri gelişmelerdeki etkisi, saltanatın kaldırılması sırasındaki tavrı ve düşünceleri, Lozan müzakerelerindeki tavrı, İsmet(İnönü) Paşa ve Mustafa Kemal Paşa ile aralarında oluşan anlaşmazlık, Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılmasına dair düşünceleri, detaylarıyla kronolojik bir surette ortaya konulmuştur. Çalışma; arşivler başta olmak üzere, dönemin basını, birinci ve ikinci elden kaynakları titiz bir incelemeye tabi tutularak gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, Rauf Bey'in siyasi hayatının en önemli evresi olan Mondros Mütarekesi'nden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşuna kadar ki dönem bilhassa ayrıntılı incelenmiştir.
Demokrat parti Dönemi Adapazarı-Sakarya (1950-1960)
Bu tez çalışmasında, 1950-1960 döneminde Adapazarı/Sakarya bölgesinin mülki, idari, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlardaki durumu incelenmiştir. Adapazarı/Sakarya çeşitli tarihlerde göç alan ve nüfusu giderek artan, farklı etnik grupların bir arada yaşadığı kozmopolit bir bölgedir. 1954 sonuna kadar Kocaeli'ne bağlı ilçe konumunda olan Adapazarı, o tarihten itibaren 'Sakarya' ismiyle müstakil il statüsüne yükselmiştir. Şehrin imarı, mülki ve idari yapılanması bu süreçte önem kazanmıştır. Nüfusunun çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşan Sakarya'daki ekonomik faaliyetler ve sanayileşme alanındaki yatırımlar şehre bölgesinde ayrıcalık kazandırmıştır. 10 yıllık süreçte iktidar partisinin yanında yer alan bir seçmen yapısına sahip Sakarya'da halkın siyasi faaliyetlere ilgisi yüksek olmuştur. Eğitimli nüfus oranı ülke genelinde ilk sıralarda yer alan Sakarya'da bu süreçte okul açma çalışmaları son derece etkili olmuş, başarılı sonuçlar alınmıştır. Şehrin sosyal ve kültürel imkanları halkın ihtiyacını karşılayacak seviyede olmuş, sinema, tiyatro, spor dallarında çok sayıda etkinlik gerçekleşmiştir. Şehirdeki emniyet teşkilatı, askeriye ve adliye teşkilatının durumu ve işlenen suçlar hakkındaki bilgiler gazete haberlerinden de faydalanılarak aktarılmıştır. Çalışmanın amacı, 1950-1960 döneminde Sakarya'nın hemen her alanda geçirdiği değişimi ortaya koymaktır. Bu süreçte hem ilçe olan Adapazarı hem de il olan Sakarya'da, yoğun basın faaliyetleri gerçekleşmiştir. Çok sayıda günlük ve haftalık gazete yayınlanmıştır. Bu doğrultuda, döneme ait yerel gazeteler, makaleler, kitaplar, arşiv belgeleri, resmi devlet yayınları incelenmiş ve elde edilen bilgiler beş bölümde sunulmuştur. Şehir tarihi araştırmaları ve dönem tarihi araştırmaları konusunda katkı sağlayacak tespitlerde bulunulmaya çalışılmıştır.
Tarihsel perspektiften modernleşme paradigması (Azerbaycan'da modernleşme tartışmalarına dair yeni bir yaklaşım: 1848-1878)
Çalışmamızda, modernleşme paradigmasının etkisiyle gerçekleşen 19. yüzyılın yapısal ve kuramsal dönüşümleri ön plana çıkarılmaktadır. Modernleşme ölçütlerinin doğrusal derecesini ayırt edebilmek için "hegemonya" ve "bilgi-güç" kavramları çözümleyici olasılık olarak çalışmamızın merkezinde yer almaktadır. Azerbaycan'da modernleşme olgusunun tesisine ilişkin Çarlık Rusyası politikalarının ne derecede belirleyici olduğu tartışmaları bu bağlamda sorgulanmaktadır. Kuramsal ve kurumsal ilişkilerin modernleşme kavramları üzerinde nasıl biçimlendiği sorularına yanıt aranmaktadır. "İlerleme" veya "çizgisel" bir tarihi izleyen "modernleşme" olgusunun nesnesi ve sınırları tanımlanabilecek yoğunlukta antitez tartışmalarına yön vermektedir. Yapısal değişikliklere ve siyasal koşullara bağlı olarak egemenliği meşrulaştırmada belirleyici olan teknolojik, askeri ve ekonomik üstünlükler güç muhtevasıyla ilişkilendirilmektedir. Modernleşme olgusunun kurumsal boyutunu oluşturan parametrelere sosyal-kültürel üstünlükleri ekleyen Avrupamerkezci algı, çalışmanın esas korelasyonunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda modernleşmenin yükselişi ile oluşan yeni yönetim biçimlerinin ve kültürel hegemonya örüntülerinin Michel Foucault tarafından ileri sürülen "denetim ve gözetim" olgusu üzerine kurulu olduğu açıktır. 19. yüzyıldan itibaren Azerbaycan tarihi karmaşık ve gergin bir döneme sahne olmuştur. Rusya ve İran devletleri tarafından işgale uğramış ülke, Kuzey ve Güney bölgelerine bölünmüştür. İşgal sonrası Azerbaycan toplumunun maruz kaldığı asimilasyon ve entegrasyon yaklaşımlara karşı direnişi kültürel kimlik dürtüleriyle kuvvetlendirmektedir. Değişimlerin şekillenmeye başladığı bu süreçte Çarlığın hegemonik eğilimleri, Azerbaycan'da kapitalist üretim ilişkiler ağını büyük ölçüde belirginleştirmektedir. Dönemin sömürgecilik ikliminde belirleyici olan koşullar göz önünde tutularak, yeni bir toplum inşa etme tartışmalarında entelektüellerin (maarifçilerin) tutumu çalışmamızın temel problematik alanlarından biridir. Bu noktada modernleşmenin arka plan formülasyonunun tam olarak ne olduğu problemi Antonio Gramsci çözümlemeleriyle aydınlatılmaktadır. Azerbaycan'da modernleşmenin rasyonel yapısı ve etkileri hegemonya kavramının yarattığı ideolojik ögelerle ilintili olduğu varsayılmaktadır.
Rusça kaynaklarda birinci dünya savaşı Rusya Türkiye ilişkileri
Çalışmada, Birinci Dünya Savaşı Rusya Türkiye ilişkilerinin Rusça kaynaklardan yeniden araştırılması ve incelenmesi etkinliği bağlamına yeni bir yaklaşım getirilmeye çalışılmıştır. Yaklaşımın şekillenmesinde birincil kaynak olarak Rusça vakayinameler ve yayınlanmış eserler kullanılmıştır. Çalışma, Birinci Dünya Savaşı dönemi Rusya Türkiye ilişkilerini, daha detaylı adıyla Kafkasya Cephesini incelemeye tabi tutmuştur. Kafkasya Cephesi`ndeki karşılıklı çatışmanın yanı sıra politik faaliyetler, gizli ve gerçekleşemeyen planlar, devrimlerle birlikte, savaş dönemi ekonomik hayatın incelenmesi de teze dahil edilmiştir. Çalışmada, farklı yaklaşımların bir arada eleştirel ve nitel kullanılmasına özen gösterilmiştir. Kaynaklar ve belgeler bağlamında dönemin sosyolojik analizi yapılarak onların siyasi olaylarla sentezi sabitlenmiştir. Tarihsel olayların açıklanmasında, birincil elden kaynakların önemi gerekli olduğundan çalışmada arşiv belgeleri ve hatıratlara yer verilmiştir. Sosyal ve ekonomik durum ile devrimi anlatan kısımlarda, konuya problematik yanaşılmaya özen gösterilmiştir. Konuya geniş perspektiften bakıldığında anlaşılmaktadır ki, Birinci Dünya Savaşı`yla küresel sistemlerin temelleri atılmaya başlamış, askeri alanda teknik ilerlemeler ve siyasal beklentiler üst seviyeye ulaşmış, ittifaklar ve bloklaşmalar ortaya çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı`nın hem öncesinde hem de sonrasında devletlerarası savaş düzleminde karşılıklı mukadeleler yaşanmıştır. Lakin bu savaş, birçok özelliği ile diğerlerinden seçilmektedir. Öncelikle, ilk topyekûn savaş olan Birinci Dünya Savaşı büyük imparatorlukların yıkımına, sistemlerin devrimine, yeni devletlerin oluşumuna, cumhuriyetlerin kuruluşuna, savaş teknolojilerinin değişimine, sosyolojik yapının yeniden kurgulanmasına ve yeni dünya düzenine ortam oluşturmuştur. Dünya tarihini, öncesi ve sonrası diye bilecek şekilde değiştiren Birinci Dünya Savaşı, tarihin eski sayfalarında kendine koyu harflerle yer etmiştir.
II. Meşrutiyet Dönemi'nde Adapazarı (1908-1918)
II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinin ardından Osmanlı Devleti her alanda bir dönüşüm sürecine girmiştir. Meşrutiyet'in ilanını ve meclisin açılmasını sağlayan İttihatçılar bir özgürlük havası yaratarak halkın sempatisini kazanmayı ve gerçekleştirecekleri uygulamaları halk nezdinde kabul görür hale getirmeyi amaçlamışlardır. 29 yıldır kapalı olan Meclis-i Mebusan'ın açılmasını sağlayan İttihatçı zümre, seçimlerin derhal yapılması kanaatindeydiler. Bu seçimler yeni bir seçim kanunu benimsenerek gerçekleştirilmiştir. İttihatçıların ilk etapta sundukları hoş hava yerini zamanla kaos ortamına terk edecektir. Adapazarı, bu dönüşüm sürecini diğer Anadolu kasabalarına nazaran daha yakından hissetmiş ve hatta olayların içinde bizzat bulunmuştur. İttihatçılar halkın güvenini kazanmak için yaptığı uygulamalarla kimi zaman hataya düşmüş ve bundan diğer Anadolu kasabaları gibi Adapazarı da nasibini almıştır. Örneğin, İttihatçılar vaad ettikleri ve sloganlarında da sık sık dile getirdikleri "özgürlük" söylemlerini kanıtlar niteliğinde mahkûmları serbest bırakmış ve yurt dışına sürülen kişilerin tekrar yurda dönmesi sonucunu meydana getirmiştir. Bu da asayiş sorununu ortaya çıkararak bir kaos ortamı hazırlamıştır. 1877-78 Osmanlı Rus Harbi, Trablusgarp, Balkan ve Dünya harpleri kapsamında Yaşanan göç dalgaları sonucu İstanbul'a artık muhacir kabul edilmeyip çevre illere nakledilmiştir. Böylece Adapazarı kozmopolit bir şehir olup kimi zaman bunun yarattığı karışıklıklarla da baş etmek durumunda kalmıştır. Adapazarı'na etki eden tüm bu olaylar zaman içerisinde onu pazarcıların uğradığı bir yer olmaktan çıkararak gelişmiş bir şehir olmasına imkân sağlamıştır. Bu tezin amacı II. Meşrutiyet Dönemi'nde yani 1908'den 1919 yılına kadar Adapazarı'nda meydana gelen hadiseleri ele alarak, II. Meşrutiyet'in Adapazarı'nda nasıl yankı bulduğunu tahlil etmektir. Bu gaye ile arşiv belgeleri ışığında ve diğer kaynaklar da incelenerek Adapazarı hakkında bir değerlendirme yapılmıştır.
İmzalanma süreci ve tartışmalarıyla Sevr Antlaşması
Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu için Şark Meselesi'nin son evresi olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır. Türk tarihi için son derece kritik bir noktaya sahip bu evrenin açıklanması, Türk Siyasal hayatı için büyük önem arz etmedir. Savaş sırasında ve sonrasında İtilaf güçleri tarafından tasarlanan Sevr paylaşım planları, Paris Barış Konferansı ve uzantıları olan Londra, San Remo ve Spa Konferansları ile nihai halini almıştır. Şark Meselesi'nin vücut bulduğu Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'na bir yıkım belgesi olarak imzalatılmıştır. Büyük tartışmalara sahne olan Sevr Antlaşması'nın hazırlanma süreci Osmanlı kamuoyunda yakından takip edilmekteydi. İtilaf tarafından imzalanacak antlaşmanın ne mahiyette olacağı, yürütülen işgal politikaları sayesinde Osmanlı kamuoyunda erkenden fark edilmişti. İtilaf Devletleri'nin politikalarına karşı oluşturulan Kuva-yı Milliye oluşumu ve Milli Mücadele Hareketi, bu tavırlar karşısında zorunlu bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Bu çalışmadaki amaç; Sevr Antlaşması'na giden süreçteki politikalar, antlaşmanın hazırlanış süreci, Osmanlı kamuoyunun meseleye yaklaşımı ve Müttefiklerin bu konudaki tutumlarının tespit edilmesidir. Bu amaç doğrultusunda konuya dair araştırmalara yeni bir ufuk kazandırılması umulmaktadır. Konunun mahiyetine yönelik yazım aşamasında Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri, Britanya National Archive, resmi yayınlar, Meclis-i Mebusan tutanakları, Avam Kamarası tutanakları, dönemin önemli gazeteleri, etkin kişilerin hatıraları ve araştırma eserlerinden istifade edilmiştir. Elde edilen kaynakların kullanılmasında karşılaştırma yöntemi ile doğru bilgilere ulaşılmasına çaba gösterilmiş, yöntem olarak doküman analiz tekniği kullanılmıştır. Elde edilen bulgular sonucunda denilebilir ki; Osmanlı kamuoyu Sevr Antlaşması'na hiçbir zaman itimat etmemiş, imzalandığı günden itibaren yok hükmünde saymıştır. Mağlup bir devlet olarak imzalanan metin, antlaşmadan daha çok bir yok etme belgesi görünümündedir.