Theses supervised by Prof. Dr. Emin Ertürk
12 theses · Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
Stratejik ticaret politikası teorileri ışığında ihracat teşviklerinin performansı: Türkiye örneği
Dış ticaret politikaları kapsamında bir takım teşvik veya kısıtlamalarla serbest rekabetçi koşullar aksamaktadır. Her ülke kendi çıkarları çerçevesinde sürece müdahale ettikçe reaksiyon göstermeyen ülkeler aleyhine bazı kazanımlar elde edebilmektedir. Stratejik ticaret politikaları, oligopolistik piyasalarda oluşan aşırı karların daha yüksek seviyede ülkeye aktarılması için firmaların desteklenmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu çalışma 2006-2020 yıllarını dikkate alarak, Türkiye'de uygulanan ihracat teşviklerinin küresel ihracat pazar payını nasıl etkilendiğini zaman serisi analizi ile açıklamaktır. Kurgulanan model sonucunda, ihracat teşviklerinin istatistiki olarak anlamlı ve iktisadi olarak pozitif yönde küresel ihracat pazar payını etkilediği tespit edilmiştir. Küresel ihracat pazar payı 2023 İhracat Stratejisi Belgesi'nde yer alan 2019 yılı ülke hedeflerinin altında gerçekleşmiştir. Bu durum belgedeki tedbirlerin tam olarak hayata geçmediği ve ihracat teşviklerinin miktarının artırılması gerektiği şeklinde yorumlanabilir. Ülkelerin çoğunluğunun yararına olacak uzun dönemli etkin çözüm; serbest ticaret ortamında, küresel rekabete ayak uyduracak makul tedbirlerin alınması şeklinde olacaktır.
Hedge fonlar, sıcak para hareketleri ve para krizleri: Türkiye örneği
Finansal serbestleşmenin 1990' lı yıllarda hızını arttırması ile birlikte sermaye akımları, portföy yatırımları şeklinde, yatırım kârlarının yüksek olduğu GOÜ' lere yönelmiştir. Hızla ülke piyasalarına giriş yapan sıcak para yerli üretimi arttırmakta, yatırımların finansmanı ve iç borç için gerekli finansal kaynağı sağlamaktadır. Ancak gelen sıcak paranın, risk gördüğünde aniden ülkeden çıkması finansal istikrarı ve ödemeler dengesini bozarak finansal krizlere sebep olmaktadır. Hedge fonlar, kısa vadeli portföy yatırımları olarak sıcak para akımları içerisinde ülke piyasalarına giriş yapmaktadır. Bu fonlar kullandıkları yüksek kaldıraç oranları, uyguladıkları stratejiler ve kullandıkları finansal türevlerle finans piyasalarında dengeleri değiştirici güce sahiptirler. Finansal piyasaların henüz gelişimini tamamlayamadığı ülkelerde sıcak para hareketlerinde yaşanan ani dalgalanmalar, olası para krizlerinde tetikleyici bir unsurdur. Türkiye ekonomisi 1980 sonrası 24 Ocak kararları ile sermaye hareketleri önündeki engelleri kaldırmış, 1989 yılında 32 sayılı karar ile kambiyo rejimini tamamen serbestleştirmiş böyleceTürkiye finans piyasaları uluslar arası entegrasyona uyumlaştırılmıştır. Ancak Türkiye ekonomisi 1990 sonrası çok hızlı hareket eden kısa vadeli yabancı sermayeyi kontrol altına alacak finansal yeterlilikte olamadığı için art arda finansal krizler yaşamıştır. Hedge fonlar, küreselleşme ile birlikte dünya piyasalarındaki etkinlik alanını ve bilinirliğini arttırmış olsa da Türkiye' de yeterince bilinmemektedir. Ancak finansal entegrasyon ile birlikte hedge fonlar gibi alternatif yatırım enstrümanlarının Türkiye gibi GOÜ piyasalarını tercih etmesi bu fonlar ile ilgili alınması gereken tedbirleri ve yasal düzenlemeleri zaruri kılmaktadır. Çalışmamızın amacı sıcak para akımlarının ve bir sıcak para olan hedge fonların olası para krizleri üzerindeki etkisini anlamak ve hedge fonların yapısını detaylı inceleyerek Türkiye' deki durumunu analiz etmektir. Bu kapsamda 1989 sonrası yaşanan finansal liberalizasyon neticesinde, finansal yapıdaki değişim ile birlikte yoğunluğunu arttıran sıcak para akımlarınınve bunla birlikte hedge fonların, Türkiye ekonomisinde 1989-2020 yıllarını kapsayan dönemde para krizleri üzerindeki etkisi dünya örnekleri ışığında incelenmiştir.
Yeni merkantilist politikaların oluşumu, gelişimi ve etkilerinin analizi
Merkantilizm 15. yüzyılın sonunda başlamış, 18. yüzyılın sonunda klasik iktisatın ortaya çıkışı ve modern iktisat tarihinin başlangıcı ile yerini serbestleşme politikalarına karşı bir reaksiyon niteliğindeki yeni merkantilizme bırakmış bir ekonomi doktrinidir. Hem sanayileşmiş ülkelerin iç piyasaya zarar veren rekabetçiliklerine karşı kendilerini korumak isteyen, hem de elde ettiği rekabet gücünü kullanarak küresel ölçekte hegemon pozisyona gelmeyi amaçlayan ülkeler yeni merkantilist politikalara başvurmaktadır. Ancak, kimi ülkeler serbest ticaret politikaları izlerken, kimlerinin yeni merkantilist politikalar uygulaması, küresel ekonomide dengesizliklere yol açmakta, bunun sonucunda da ekonomik krizler ve ticaret savaşları ortaya çıkmaktadır. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde ülkeler, bozulan makroekonomik dengelerini yeniden düzenleyebilmek için yeni merkantilist politikalara daha çok yönelmektedir. Bunun yanı sıra, 2018'de ABD'nin başlattığı ticaret savaşı, yeni merkantilist politikaların 21. yüzyılda dahi geçerliliğini koruduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Bu çalışmada, öncelikle yeni merkantilist politikaların günümüze kadar olan uygulamaları detayları ile incelenmiştir. Yapılan inceleme, merkantilizm kapsamındaki uygulamaların 500 yıldan uzun bir süredir farklı şekillerde de olsa benzer amaçlara hizmet edecek doğrultuda devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca yeni merkantilist politikalar ile direkt olarak bağlantılı olduğu savunulan makroekonomik değişkenler arasındaki ilişki araştırılmış, bu kapsamda 38 ülkeye ait 2001-2019 dönemi verileri kullanılarak GMM yöntemi ile bir analiz yapılmıştır. Yapılan analiz sonucunda yeni merkantilist politikalar ile ithalat arasında negatif, imalat sektörü ve rezerv birikimi arasında ise pozitif bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Yeni merkantilist politikaların oluşumu, gelişimi ve etkilerinin analizi
Merkantilizm 15. yüzyılın sonunda başlamış, 18. yüzyılın sonunda klasik iktisatın ortaya çıkışı ve modern iktisat tarihinin başlangıcı ile yerini serbestleşme politikalarına karşı bir reaksiyon niteliğindeki yeni merkantilizme bırakmış bir ekonomi doktrinidir. Hem sanayileşmiş ülkelerin iç piyasaya zarar veren rekabetçiliklerine karşı kendilerini korumak isteyen, hem de elde ettiği rekabet gücünü kullanarak küresel ölçekte hegemon pozisyona gelmeyi amaçlayan ülkeler yeni merkantilist politikalara başvurmaktadır. Ancak, kimi ülkeler serbest ticaret politikaları izlerken, kimlerinin yeni merkantilist politikalar uygulaması, küresel ekonomide dengesizliklere yol açmakta, bunun sonucunda da ekonomik krizler ve ticaret savaşları ortaya çıkmaktadır. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde ülkeler, bozulan makroekonomik dengelerini yeniden düzenleyebilmek için yeni merkantilist politikalara daha çok yönelmektedir. Bunun yanı sıra, 2018'de ABD'nin başlattığı ticaret savaşı, yeni merkantilist politikaların 21. yüzyılda dahi geçerliliğini koruduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Bu çalışmada, öncelikle yeni merkantilist politikaların günümüze kadar olan uygulamaları detayları ile incelenmiştir. Yapılan inceleme, merkantilizm kapsamındaki uygulamaların 500 yıldan uzun bir süredir farklı şekillerde de olsa benzer amaçlara hizmet edecek doğrultuda devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca yeni merkantilist politikalar ile direkt olarak bağlantılı olduğu savunulan makroekonomik değişkenler arasındaki ilişki araştırılmış, bu kapsamda 38 ülkeye ait 2001-2019 dönemi verileri kullanılarak GMM yöntemi ile bir analiz yapılmıştır. Yapılan analiz sonucunda yeni merkantilist politikalar ile ithalat arasında negatif, imalat sektörü ve rezerv birikimi arasında ise pozitif bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Doktriner durum ve tarihi gelişim açısından Yahudi ve Hristiyan geleneğinde faiz
Yahudi ve Hristiyan geleneklerinin faiz kurumuna karşı tutumunun tarihi süreçte izlediği seyir, bu çalışmanın ana hattını oluşturmaktadır. Kavramsal, doktriner ve tarihsel açıdan yapılan analiz göstermektedir ki beşeri güdüler bu unsura her dönemde farklı bir kimlik kazandırmıştır. İktisadi faaliyetlerde sömürü aracı olma rolünü yüksek oranlarla üstlendiği devrelerde toplumsal yıkımın kaçınılmaz bir parçası olarak faiz, tarih sahnesine çıktığı ilk zamanlardan itibaren çeşitli sınırlandırmaların öznesiyken, genel bir yasaklamanın uygulanabilmesi ancak Kilise tarafından gerçekleştirilebilmiştir. Kutsal Kitap aracılığıyla koyulmuş yasağı sarsacak ilk öğreti ise 'Aziz' Thomas Aquinas tarafından ortaya atılmıştır. Thomas'ın fikirleri Luther, Calvin gibi isimler aracılığıyla çağın getirdiği yeniliklerin etkisiyle öylesine geliştirilmiştir ki, ilerleyen süreçte faizin meşruiyetine yönelik fikirler çığ gibi büyümüştür. Aynı zamanda aydınlanma, Kanon kurallarının silikleşmesinde en etkili gelişmelerden bir diğeridir. Öne çıkardığı bireyci ve rasyonel akım, kişisel çıkarları destekleyen her türlü işlemde olduğu gibi yasaktan daha baskın gelmiş, kapitalizmin gelişmesi de bu fikrin hakimiyetini tamamlamıştır. Artık faiz ahlâkî değil, iktisadi tartışmaların öznesi, sistemin zorunlu değişkenlerinden biri olmuştur. Sonuç itibariyle faiz; rasyonalitenin hakimiyetinde insani dürtüleri de besleyen bir olgu olarak yasallık kazanmıştır.
Sağlık hizmeti ihracatı ve Türkiye örneği
1990'lı yıllar ile birlikte ülkelerin dışa açılımı hızlandığı için, uluslararası hizmet ticareti ekonomide etkin şekilde, yerini almıştır. Sağlık hizmetinin uluslararası arenada bulunması, sağlık hizmetlerinin gelişmesini ve yüksek döviz girdisi sayesinde cari açığın finanse edilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle sektör ödemeler bilançosunda yer alan bir hizmet kalemidir. Ayrıca sağlık hizmeti ihracatı diğer hizmet sektörlerinin gelişmesine yardımcı olmaktadır. Bu bağlamda söz konusu alan katma değer yaratan bir sektör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun dışında sağlık hizmeti ihracatının, yarattığı birçok sorun bulunmaktadır. Bu bağlamda tez çalışmamızın amacı, uluslararası iktisatta yer alan, sağlık hizmeti ihracatının temelini oluşturan sağlık hizmetinin teorik olarak anlaşılması ve sektörden doğabilecek sorunların etik çerçevede değerlendirilmesidir. Bunun yanı sıra Türkiye'deki sağlık hizmetinin, sağlık hizmeti ihracatına uygunluğu incelenmiştir. Teoride sıkça vurgulanan Türkiye'de sağlık hizmeti ihracatı gelirinin cari açığı etkileyebileceği durumu, ampirik olarak test edilmiştir. Ayrıca 2002:Q1-2019:Q4 dönemi için turizm gelirleri, hizmet giderleri ile reel döviz kuru ve ekonomik büyüme analize dahil edilmiştir. Lee-Strazicich yapısal kırılmalı birim kök testi, Vektör Otoregresyon Model ve Johansen Eşbütünleşme Testi yardımıyla elde edilen sonuçlara göre, sağlık hizmeti ihracatı cari açığı düşük bir oranda etkilemektedir. Ayrıca seriler arasında uzun dönemli bir ilişki olduğu tespit edilmiştir.
Sağlık hizmeti ihracatı ve Türkiye örneği
1990'lı yıllar ile birlikte ülkelerin dışa açılımı hızlandığı için, uluslararası hizmet ticareti ekonomide etkin şekilde, yerini almıştır. Sağlık hizmetinin uluslararası arenada bulunması, sağlık hizmetlerinin gelişmesini ve yüksek döviz girdisi sayesinde cari açığın finanse edilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle sektör ödemeler bilançosunda yer alan bir hizmet kalemidir. Ayrıca sağlık hizmeti ihracatı diğer hizmet sektörlerinin gelişmesine yardımcı olmaktadır. Bu bağlamda söz konusu alan katma değer yaratan bir sektör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun dışında sağlık hizmeti ihracatının, yarattığı birçok sorun bulunmaktadır. Bu bağlamda tez çalışmamızın amacı, uluslararası iktisatta yer alan, sağlık hizmeti ihracatının temelini oluşturan sağlık hizmetinin teorik olarak anlaşılması ve sektörden doğabilecek sorunların etik çerçevede değerlendirilmesidir. Bunun yanı sıra Türkiye'deki sağlık hizmetinin, sağlık hizmeti ihracatına uygunluğu incelenmiştir. Teoride sıkça vurgulanan Türkiye'de sağlık hizmeti ihracatı gelirinin cari açığı etkileyebileceği durumu, ampirik olarak test edilmiştir. Ayrıca 2002:Q1-2019:Q4 dönemi için turizm gelirleri, hizmet giderleri ile reel döviz kuru ve ekonomik büyüme analize dahil edilmiştir. Lee-Strazicich yapısal kırılmalı birim kök testi, Vektör Otoregresyon Model ve Johansen Eşbütünleşme Testi yardımıyla elde edilen sonuçlara göre, sağlık hizmeti ihracatı cari açığı düşük bir oranda etkilemektedir. Ayrıca seriler arasında uzun dönemli bir ilişki olduğu tespit edilmiştir.
Göç hareketliliğinin E. Lee kuramı perspektifinden yorumlanması: Türkiye örneği
Türkiye'deki iç göç hareketliliği 1950'li yıllara kadar nispeten durağan geçmiştir. 1950'lilerden sonra belli politik, sosyolojik bağlamda dönüşümlerden sonra Türkiye'nin yapısı değişmiştir. Bu değişimlerin en önemli unsurlarından biri köylerden kentlere yaşanan iç göçler olmuştur. İnsanlar köylerden kentlere göç ederken büyükşehirleri tercih etmişler ve Bursa her zaman en çok tercih edilen yerlerden biri olmuştur. Bu çalışma, Türkiye'de yaşanan iç göç hareketliliğinde en çok tercih edilen şehirlerinden biri olan Bursa üzerinde saha çalışmasına dayanmaktadır. Bursa'ya gerçekleşen göç hareketlilikleri Lee kuramı perspektifinden incelenmiştir. Veriler birebir görüşmelerle elde edilip anket yoluyla yapılmıştır. Bursa'ya en çok göç eden illerden Erzurum, Samsun ve Artvin illeri seçilmiştir. Çalışmanın sonucunda, seçilen tüm iller bazında Bursa'da göçe neden olan temel faktörün % 76,8 ile ekonomik olduğu tespit edilmiştir. Gelinen yerlerde göçe neden olan itici faktörün % 52,9 ile işsizlik olduğu ve varılan yere (Bursa'ya) göç etmedeki en etkili çekici faktörün ise % 47,4 ile daha iyi iş imkanları ve yüksek ücret olduğu bulunmuştur. Son olarak da göç edilen yerlerle göçe neden olan temel faktörler arasında, göç edilen yerlerle itici faktörler arasında ve varılan yerle ile çekici faktörler arasında istatistiksel olarak anlamlı birer ilişki bulunmuştur.
Kalkınma planlarının mantığı ve uygulama etkinliği bakımından 1980 öncesi ve sonrasının mukayeseli bir analizi
1963'ten günümüze ülke kalkınmasını sağlamak amacıyla Beş Yıllık Kalkınma Planları hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur. Ancak bu kalkınma planları, hazırlanış mantığı ve uygulama koşulları açısından iki döneme ayrılmaktadır. Bu dönemleri ayırırken 1980 yılı dönüm noktası olarak düşünülmektedir. 1980 öncesi dışa kapalı bir ekonomide ithal ikameci ve korumacı bir stratejinin gerektirdiği planlar hazırlanırken, 1980 sonrası dışa dönük serbest piyasa koşullarının geçerli olduğu ve ihracata dayalı bir büyümenin tercih edildiği ekonomi anlayışına uygun planlar hazırlanmıştır. 1980 sonrası küreselleşme ve liberalizasyonun bütün dünyada yayıldığı yıllar olmuştur. Türkiye'de bu gelişmelerden uzak kalmamış ve ekonomik yapı ve tercihlerini uluslararası gelişmelere uygun hale getirmeye çabalamıştır. Bu durum da 1980 öncesi ve sonrası planların mantığında önemli değişikliklere neden olmuştur. Çalışmamızın amacı da kalkınma planlarının mantığı ve uygulama sonuçları bakımından 1980 öncesi ve sonrası ayrımını temel alarak kalkınma planlarını karşılaştırmalı olarak analiz etmektir. Bu kapsamda mantık ve uygulama etkinliği olarak 1980 öncesi ve sonrası farklılıklar ve sonuçlar ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Sınırlı rasyonalite bağlamında finansal faaliyette katılım bankaları
Günümüzde iktisadi ve finansal faaliyetler her kesimin ihtiyaç duyduğu hizmetlerdir. İktisadi faaliyetlerde kaynakları optimum kullanmak rasyonelliktir. Üretim, yatırım ve finansal faaliyetler gibi temel disiplinler de akılla yürütülebilmektedir. İktisadi ve finansal faaliyetler dinamik süreçtirler. Günümüze kadar da çok önemli değişiklikler olduğu izlenmektedir. Dünyada dini saiklerin de ötesinde seksen ülkede faaliyet gösteren faizsiz finans çalışmalarında en büyük görev yine Türkiye' ye düşmektedir. Çalışmamızda; rasyonalite, sınırlı rasyonalite ve ilgili yaklaşımları, İslam iktisadı ve katılım bankaları ile bağlantısı ele alınmıştır. Finansal faaliyet, faiz ve faizsiz finans incelenmiştir. Faizsiz finans da denilen katılım bankalarının finansal fon toplama ve fon kullandırma yöntemleri ve modelleri açıklanmıştır. Ayrıca, anket çalışmalarıyla ve tablolarla da desteklenerek katılım bankaları ile sınırlı rasyonalitenin bağlantısı değerlendirilmiştir.
Döviz kuru ve petrol fiyatlarının enflasyona yansıma karakteri: Türkiye örneği
Döviz kuru ve ham petrol fiyatlarıyla enflasyon arasındaki ilişkinin incelendiği bu çalışmada 1980:01-2001:12 ile 2002:01-2018:04 dönemleri arasında 460 gözlemden oluşan aylık veriler kullanılmıştır. Üç bölümden oluşan çalışmanın birinci ve ikinci bölümlerinde sırasıyla döviz kuru ve petrol fiyatlarının enflasyona geçiş etkisine ilişkin kavramsal çerçeve verilmiştir. Çalışmanın uygulama kısmı ise birinci bölüm değişkenler arasındaki durağanlığın tespiti, ikinci bölüm Toda – Yamamoto yöntemi ile uygulanan Granger nedensellik analizi ve son olarak etki – tepki ve varyans ayrıştırmasını içeren yapısal VAR analizi olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Söz konusu uygulamalar neticesinde sadece nominal döviz kurundan tüketici fiyatlarına (CPI) doğru tek yönlü nedenselliğin olduğu birinci örneklem döneminde, nominal döviz kurundan CPI'ye geçiş etkisi (0.65); petrol fiyatından CPI'ye geçiş etkisine (0.61) göre daha fazladır. Ayrıca, nominal döviz kurundan CPI'ye ve petrol fiyatından CPI'ye doğru tek yönlü nedenselliklerin olduğu ikinci örneklem döneminde ise, petrol fiyatlarından CPI'ye geçiş etkisi (1.28); nominal döviz kurundan CPI'ye olan geçiş etkisinden (0.16) daha fazladır. Dolayısıyla, birinci örneklem döneminde enflasyon üzerinde döviz kurunun, ikinci örneklem döneminde ise petrol fiyatlarının etkisi daha fazla gerçekleşmiştir.
19. yüzyıl Osmanlısında ticaret hukukundaki dönüşümün iktisadi ilişkilere yansımaları: Kurumsal bir analiz
19. yüzyıl Osmanlı tarihinde özellikle Tanzimat'ın ilanından itibaren her alanda köklü değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Tanzimat ismi "nizam" kökünden gelmektedir. Yabancı literatürde ise Tanzimat, legislation olarak da tabir edilmektedir. Bu dönem bu isimlere uygun bir şekilde kanunlaştırma faaliyetlerinin başladığı bir dönem olmuştur. Kanunlaştırmalar ilk olarak Ticaret Hukuku alanında başlamıştır. Osmanlı'nın ilk Ticaret Kanunu 1850 yılında Fransız Ticaret Kanunu'ndan çeviri yoluyla yürürlüğe girmiştir. Yaklaşık 20 yıl sonra Medeni Hukuk ve Borçlar Hukuku alanlarında bu defa İslam hukukunun kodifikasyonu yoluyla Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ilan edilmiştir. Bu dönemde ayrıca kanunlaştırmalar yanında adli teşkilatta da değişiklikler yapılmış ve Osmanlı'nın mevcut yargı kurumlarının yanına ticaret mahkemeleri ve nizamiye mahkemeleri teşkil edilmiştir. Böylece yeni kanunların uygulanacağı yargı kurumları oluşturulmuştur. Bu süreçte bir taraftan birbirlerine zıt kökenlere sahip olan bu kanunlar beraber yürürlükte oldukları dönemde birbirlerinin boşluklarını doldurmuştur. Diğer taraftan faaliyet alanları birbirinden farklı olarak kurgulanan ve bu konuda gerekli düzenlemeler yapılan bu mahkemeler zaman zaman birbirlerini ikame etmiştir. Dolayısıyla Osmanlı hukuk tarihi açısından bu dönem bir yandan "hukukta ikilik" görünümündeyken, aynı zamanda mahkemeleri kullanacak ve kanunlardan yararlanacak kesimler için "hukuki çoğulculuk" ortamı izlenimi vermiştir. Çalışmada bu dönemde çeşitli ihtilaflar nedeniyle söz konusu mahkemelere başvuran taraflar arasında görülen davalardan iktisadi ve ticari olanlar seçilerek ilişki türleri ve tarafları gibi çeşitli açılardan değerlendirilmiştir. Ayrıca dava süreçleri ve sonucu, iktisadi gelişmeyi pek çok boyutu ile ele alan ve özellikle ticaret kanunlarındaki gelişim düzeyine bağlı olarak açıklayan kurumsal iktisadın kavramsal araçlarıyla analiz edilmiştir.