Theses supervised by Prof. Dr. Ferah Sönmez

12 theses · Aydın Adnan Menderes University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda ailevi Akdeniz ateşinde trombosit ilişkili değişkenlerin önemi

Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi tanısı ile izlenen hastaların trombosit ilişkili değişkenlerin; hastaların klinik, genetik bulguları ve diğer yangısal belirteçler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bölümüne 1 Nisan 2000 ile 1 Nisan 2020 yılları arasında başvurup; Ailevi Akdeniz Ateşi tanısı ile izlenen hastalar çalışmaya alındı. Hastalar davet edilerek klinik bulguları, atak sıklığı ve süresini, ek hastalık, ailede hastalık öyküsü, hastanın operasyon öyküsü, atağın şiddeti, atakta AFR değerleri, proteinüri olup olmadığı, tedavi öncesi ve sonrası atak sıklık ve şiddetini değerlendiren yaklaşık 40 soruluk anket dolduruldu. Hastaların dosyaları geriye dönük taranarak atak sırasındaki klinik bulguları AFR ( Serum Amiloid A, Fibrinojen, Sedimentasyon, CRP, Hemogram) değerleri, genetik mutasyon sonuçları, kullandıkları ilaç bilgileri kaydedildi. Hastalar Livneh, Tel Hashomer, Yalçınkaya tanı kriterlerine göre yeniden değerlendirildi. Hastaların atak sırasında bakılmış olan hemogramlarından trombosit sayısı, plateletkrit (PCT), trombosit dağılım genişliği (PDW), ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri bulunup kaydedildi. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 264 katılımcının %54,2' si kız, %45,8'i erkekti ve yaş ortalaması 11,44±4,31, tanı yaşı ortalaması 7,31±3,64 idi. İzlem süresi üç ayda bir olanlar %33,3, altı ayda bir olanlar %18,5, yılda bir olanlar %11,7 oranındaydı. Hastaların %60,6' sında yineleyen yangı atakları %39,4' unda AAA genetik mutasyonları pozitif iken hiçbir klinik bulguları yoktu. Atak sıklığı tedavi öncesinde katılımcıların %77,8' inde ayda bir iken, tedavi sonrasında %67,2' sinde yılda birden seyreğe düştü. %10,9' ında ek hastalık varken bunların %17,2' si HSP ( Henoch-Shöenlein purpurası), %6,8' i PFAPA ( peryodik ateş, aftöz stomatit, farenjit, servikal adenit) ve %75,8' i diğer hastalıklardı. Hastaların %17,3' ünde operasyon vardı ve operasyon olan hastaların %39,1 appendektomi, %6,5 tonsillektomi ve %54,3' ü diğer operasyonlardı. Hastaların aile öyküsünde %49,2' sinde hastalık yok iken, %45,5' inde AAA tanısı ve %4,9' unda diğer kollajen doku hastalığı vardı. Hastaların kliniğinde %89' unda karın ağrısı ( tek başına ve/veya eşlik eden diğer klinik bulgular ile beraber), %8' inde artrit ( tek başına ve/veya eşlik eden diğer klinik bulgular ile beraber) ve %3' ünde göğüs ağrısı ( tek başına ve/veya eşlik eden diğer klinik bulgular ile beraber) vardı. Katılımcıların AAA gen muatsyonlarının dağılımı %83,7 heterozigot, %9,9 homozigot, %1,5 iki mutasyon birden vardı ve %4,9' inde mutasyon yoktu. AAA patojenitesinde %36,8' sının en az bir patojen mutasyona sahip olduğu, %22,4' ünün patojen ve normal, %19,2' sinin önemi bilinmeyen, %15,2' sinin normal ve %4.8' inde önemi bilinmeyen ve normal olduğu görüldü. Hastaların %96,6' sının klinik ve laboratuar olarak FMF 50 skoruna uygundu. Hastaların %93,3' ü kolşisin tedavisine tam yanıt verdi. Yan etki hastaların %1,5' ında gelişti ve bu yan etki ishaldi. Hastaların % 2,9' u IL-1 kullandı ve bunların %80' i tedaviye cevap verdi. Karın ağrısı atağı baskın olanlar, artrit atağı baskın olanlar, göğüs ağrısı baskın olanlar üç gruba ayrıldı ve üç klinik grupla ataktaki fibrinojen, sedimentasyon, lökosit, SAA ve CRP karşılaştırıldığında; atak klinik bulgular ile ataktaki CRP değerleri arasında anlamlı ilişki bulundu. Tedaviden önce sık atak geçirenler ve tedaviye yanıt verenler ile ataklar sırasında fibrinojen, sedimentasyon, lökosit, CRP yüksek ve normal olanlar ve anemisi olan ile olmayanlar karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel bir ilişki saptanmadı. Hastaların atak PDW, Lökosit, Nötrofil, NLR, PCT/LENFOSİT, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/NLR, PCT/MPV, PCT/PDW, MPV/LÖKOSİT, MPV/PLT değerleri anlamlı yüksek saptandı. Atak PCT/NLO oranı sedimentasyon yüksek grupta anlamlı bulundu. Atak PDW, Lökosit, Nötrofil, PLT, NLR, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/MPV, MPV/LÖKOSİT, MPV/PLT değerleri lökosit ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Atakta yüksek PCT, Lenfosit, PLT, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/NLO, PCT/MPV, PCT/PDW, MPV/LENFOSİT, MPV/PLT değerleri atak CRP değerleri ile karşılaştırıldığında anlamlı yüksek saptandı. Remisyon lökosit, nötrofil, NLO, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/NLO, MPV/LÖKOSİT değerleri remisyon lökosit ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı.. Korelasyon analizinde MPV, PLT, PCT/NLO, PCT/MPV, MPV/PLT, MPV/Lökosit ve lenfosit sayısı atak sedimentasyon ve lökosit ile zayıf orta derecede, PCT/Lenfosit, PCT/PDW ve PCT sayısını fibrinojen ile zayıf orta derecede ve PCT/PLT oranını lökosit ile zayıf orta derecede ilişki saptandı. Sonuç: Sonuç olarak; son yirmi yılı içeren AAA tanılı hasta serimizin incelenmesi ile, en sık karın ağrısı ataklarının olduğu, %60,8' inin patojen olarak bilinen mutasyonların olduğu, en sık M694V ve E148Q mutasyonlarının eşit oranda saptandığı, hasta tanılarının Özen Yalçınkaya tanı kriterlerine ve FMF50 skoruna uygun olduğu görüldü. Trombosit ilişkilili değişkenlerin, AAA atağında araştırma öncesi yüksek bulacağımızı öngördüğümüz PCT ve MPV sayısının anlamlı olarak artmış bulunmaması ve PDW' nin anlamlı olarak düşük bulunması AAA atağı sırasında büyük aktif trombositlerin kullanılmış olduğunu düşündürdü. Çalışmamıza bakıldığında atak PCT sayısı ile atak CRP arasında istatistiksel olarak zayıf-orta bağıntı saptanması bize sadece hemogram bakılarak hastanın atakta olup olmadığını anlamaya yardımcı olacağını düşündürdü. Tüm bu sonuçlarla AAA hastalarında fenotip, genotip, akut faz ve trombosit ilişkili belirteçler arasında epigenetik mekanizmaların yadsınamayacağı da göz önünde tutularak ileriye dönük kontrollü çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz ateşi, Trombosit, Plateletcrit, Akut faz belirteçleri, Genetik İletişim Adresi: drbesimhacioglu@gmail.com

Ailevi akdeniz ateşiAkut faz proteinleriGenetik+2
Besim Hacıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer monosemptomatik enürezis nokturna etyopatogenezinde idrarda PGE2 ve iyon atılımının rolü

Amaç: Günümüzde de PMEN patogenezi ile ilgili çalışmalar halen devam etmektedir. Bu çalışmada idrar Na, Ca, osmolalitenin ve PGE2‟nin primer monosemptomatik enürezis nokturna (PMEN) etyopatogenezindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi genel pediatri ve çocuk nefroloji polikliniğinde PMEN tanısı alan, en az 6 aydır hiçbir tedavi almayan, rassal seçilen, 5-17 yaş aralığında 51 olgu dahil edildi. Kontrol grubunu çalışma grubuna benzer cins ve yaşta, başka hiçbir hastalığı ve gece işemesi olmayan, rassal seçilen 40 olgu oluşturdu. Hasta grubunun yapılan klinik değerlendirmeleri ve önceden ayırıcı tanı için yapılmış olan tetkik sonuçları kaydedildi. Çalışma grubuna dahil olan tüm çocuklardan geceleri bir hafta süre ile gece işeme günlüğü ve iki günlük gündüz işeme çizelgesi doldur tuldu. Günlüklerden elde edilen verilerle tahmini mesane kapasitesi ve maksimum işeme volümü hesaplandı. Çalışmaya katılan 91 çocuğun ailelerine hazırlamış olduğumuz bilgilendirme onam formu imzalatıldı. Hastalar Adnan Menderes Üniversitesi çocuk nefroloji servisine yatırılarak 30 mg/kg/gün sıvı ve 3 mmol /kg/ gün sodyum alacak şekilde diyetleri ayarla ndı. Sıvının 2/3‟ ü saat 16:00‟dan önce, 1/3‟ü 16:00‟ dan sonra alınacak şekilde ayarlandı. Saat 08:00 - 20:00 arası toplanan idrar volümü hesaplanarak „gündüz idrar volümü‟ olarak, saat 20:00-08:00 arası toplanan idrar volümü hesaplanarak „gece idrar volümü‟ olarak kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunda ayrı ayrı olmak üzere gündüz ve gece idrarında osmolalite, sodyum (ISE yöntemi), kalsiyum (spektrofotometri yöntemi) ve pGE2 düzeyleri için idrar örneği alınarak çalışıldı. Sonuçların istatistiksel analizleri ki-kare testi, Mann Whitney U testi, eşleştirilmiş t testi, Wilcoxon ve korelasyon testleri kullanılarak yapıldı. Tip I hata düzeyi 0,05 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışma grubunun %31,4‟ünde 2 ve daha fazla gece idrar kaçırma şikayeti saptandı. Akşam yatmadan önce fazla miktarda sıvı tüketimi öyküsü enürezisli grubun %35,3‟ünde bulundu. Fazla sıvı tüketiminin etyopatogenezde rolü olabileceği düşünüldü. Günde sekizden fazla işeme hiçbir grupta görülmedi. Gündüz idrar Na atılımı arasında PMEN ile kontrol grubu arasında fark saptanmazken, gece idrar Na atılımının PMEN‟lilerde yüksek bulundu. Gece idrar Na atılımının PMEN patogenezinde rolü olabileceği düşünüldü. İdrar kalsiyum atılımının PMEN patogenezinde rolü olmadığı görüldü. Hem PMEN‟li hem de kontrol grubunda gündüz sodyum atılımı gece idrar sodyum atılımına göre yüksek bulundu. Bu sonuç gündüz diyetle tuz, kalsiyum içeren gıdaların alınmasına bağlandı. İdrar osmolalitesi açısından PMEN ve kontrol grubu arasında fark olmamasının saptanması, idrar osmolalitesinin PMEN patogenezinde rolü olmadığını düşündürdü. PMEN‟li çocuklarda idrardaki pGE2 atılımları, hem gündüz hem gece olmak üzere kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksek saptandı. İdrar pGE2 atılımının PMEN patogenezinde rolü olduğu sonucuna varıldı. İyon atılımı yönünden PMEN patogenezinde cinsiyetin rolü olmadığı görüldü. Nokturnal poliüri, çalışma grubunun %23,5‟inde saptandı. Gece idrarlarında Na ve Ca atılımlarının nokturnal poliürisi olanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunması, nokturnal poliüride idrarla atılan Na ve Ca‟un etkisi olduğunu düşündürdü. Gece iki ve ikiden fazla idrar kaçıranlarda pGE2 düzeylerinin anlamlı yüksek bulunması, mesaneden salgılanan pGE2‟nin mesane kasılmasında rolü olabileceğini düşündürdü. Önceden desmopressin tedavisi alanlarda gece idrarla pGE2 atılımı hiç desmopressin tedavisi almamış lara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunması, desmopressine yanıt almada idrar pGE2‟nin rolü olmadığını düşündürdü. PMEN‟ de gündüz ve gece idrar pGE2 atılımı ile sadece Ca atılımı arasında zayıf bir ilişki bulundu. Sonuç: Çalışmamızda PMEN patogenezinde idrar Ca ve osmolalitesinin rolü olmadığı görülürken, gece idrar Na ve pGE2 atılımının PMEN patogenezinde önemli olduğu düşünülmekle birlikte bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır Anahtar Kelimeler: Primer monosemptomatik enürezis nokturna, idrar Na, idrar Ca, idrar osmolalitesi, idrar pGE2, nokturnal poliüri

EnürezisEnürezisEtyopatogenez+7
Emel Türk
Aydın Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda böbrek kistlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda böbrek kisti saptanan olguları klinik, laboratuar, radyolojik görüntüleri ve saptanan genetik mutasyonlarının değerlendirilmesi ile kistik böbrek hastalıklarını bir bütün olarak ele alıp ortak noktalarının ve farklılıklarının derlenmesi amaçlandı. Gereç Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Nefroloji Bölümüne 01.01.2013-01.01.2022 tarihleri arasında başvuran 0-18 yaş arası böbrek kisti saptanan ve kist ayırıcı tanısı için gerekli laboratuvar, genetik tetkikleri ve ultrason ile böbrek görüntülemeleri yapılmış olgular çalışmaya dahil edildi. Böbrek kistiyle takip edilen 109 hasta tespit edilmiş olup tüm dosyaların retrospektif olarak incelenmesi ile tetkik sonuçlarında eksiklik olan hastalar çalışmadan çıkarılmış, 61 hasta çalışmaya alınmış olup anamnezinde eksiklik olan hastalar kontrole geldiklerinde eksiklikler tamamlanmıştır. Çalışmaya alınan 61 hastanın tanı yaşı, başvuru yakınmaları, kronik hastalıkları, aile öyküsü, fizik muayene, laboratuar sonuçları, görüntüleme bulguları, genetik mutasyon sonuçları izlem süreleri kayıt formlarına işlenmiştir. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 61 olgunun 36'sı erkek, tanı yaşı ortalaması 5,7± 4,8 yıl ( yeni doğan-18 yaş) olarak saptandı. Hastalar ilk geldiklerindeki ön tanılara göre değerlendirildiklerinde basit kisti olan 31 olgu, Multikistik Displastik Böbrek Hastalığı olan 10 olgu, Otozomal Resesif Polikistik Böbrek Hastalığı olan 9, Otozomal Dominant Polikistik Böbrek Hastalığı olan 9, Medüller Sünger Böbrek ve Tüberoskleroz tanılı bir olgu olduğu görüldü. Böbrek agenezisi eşlik eden 9 olgu, yineleyen idrar yolu enfeksiyonu olan 8, böbrek taşı olan 4, vezikoüreteral reflü olan 4 olgu, Hipertansiyon eşlik eden 3 olgu, kronik böbrek yetmezliği ile takip edilen 2 olgu, Atnalı böbrek anomalisi, konjenital böbrek hiperplazisi, nefritik sendrom olan birer olgu olduğu görüldü. Ailesinde kistik böbrek hastalığı olan 19 olgu saptandı, basit kistle takip edilen 31 olgunun 6 sının ailesinde basit böbrek kisti saptandı. Ailede böbrek yetmezliği olan 14 olgu saptandı. En çok ailede böbrek yetmezliği öyküsünün ODPKD tanısında olduğu görüldü. Tanı anında geliş şikayetleri incelendiğinde 29 olguda karın ağrısı, 4 olgunun geliş şikayetinin ailede kist varlığı, 3 olgunun da idrar kaçırma olduğu görüldü. 76 Olguların yeni nesil dizileme yöntemiyle yapılmış olan genetik sonuçlarına bakıldığında 23 olguda patojenik genetik mutasyon saptandı. En sık saptanan mutasyonun 15 olguda PKD1 gen mutasyonu olduğu görüldü, diğer mutasyonlar birer olguda TSC2, PEX6, KLF11, TTC21beta, INS, PKD2, ALG8, LRP5 gen mutasyonuydu. Basit kist tanısıyla takipli olan olgularda %25,8 oranında genetik mutasyon (2 olguda PKD1 gen mutasyonu, birer olguda PEX6, KLF11, INS, PKD2, ALG8, LRP5 gen mutasyonu) saptandı. Basit kist ön tanısı almış hastalarımızın dörtte birinin aslında ODPKD olduğu, PEX6, KLF11, INS, PKD-2, ALG8 ve LRP5, mutasyonları saptananların da genetik hastalıklar yönünden yakından takip edilmesi gerektiği sonucuna varıldı Sonuç olarak, çocuklukta görülen kistik hastalıkların bir kısmı çocukluk çağında, bir kısmı da yetişkin dönemde önemli morbidite ve mortalite nedenleri oldukları için çocukluk çağında alacakları erken ve doğru tanı çok önemlidir. Klinik ve radyolojik görüntüleme bulgularının her zaman doğru tanıda yeterli olmayabileceğini gördüğümüz bu olgu serisi ile çocuklarda böbrek kistlerinde klinik ve böbrek ultrasonu ile yakın izlem ve genetik mutasyon analizlerinin önemli olduğu ve sonucuna varılmıştır. Çocuklarda ve yetişkinlerde görülen kistik hastalıklarla ilgili ultrason izlemini ve genetiği de içine alan ve sağlıklı ve hasta aile fertlerinin de eş zamanlı çalışılacağı çok merkezli ve yeterli örneklem büyüklüğü olan ileriye dönük çalışmalara gerekinim vardır

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek-kistik+5
Pınar Gönülsüz Kılıç
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük doğum ağırlığı öyküsü olan çocukların böbrek fonksiyonları ve kan basıncının değerlendirilmesi

Fetal programlama olarak bilinen `erişkin hastalıkların gelişimsel orjini' hipotezi erişkin dönemde pek çok hastalığın gelişiminde rol oynayabilecek bir mekanizma olarak kabul edilmiştir. İntrauterin ortamın fetal büyümeyi etkileyebileceği ve sonraki yaşamda organlarda fonksiyon bozukluklarına sebep olabileceği öne sürülmektedir. Düşük doğum ağırlığının daha az sayıda nefron sayısı ile birlikte olduğu bildirilmektedir. Daha az sayıda nefron, kalan nefronlarda sonradan ortaya çıkan hiperfiltrasyon ve glomerulosklerozla, hızlandırılmış yaşlanma ve böbrek fonksiyonlarının erken kaybına, sonuç olarak da yaşamın sonraki dönemlerinde hipertansiyon ve böbrek yetmezliği gelişimine eğilim yaratabilmektedir.Çalışmamızda amacımız düşük doğum ağırlığı öyküsü olan sağlıklı çocukları böbrek fonksiyonları ve kan basıncı açısından incelemek, düşük doğum ağırlığının böbrek hasarı ve kan basıncı üzerine etkilerini araştırmaktır.Çalışmaya çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran, doğum ağırlığı 2500 gramdan az olduğu öğrenilen, çalışmaya alındığı dönemde bilinen bir hastalığı bulunmayan, ilaç kullanmayan ve yaşları 7-18 yaş arası değişen 33 sağlıklı çocuk ve kontrol grubu olarak çalışma grubuyla benzer yaş, sosyodemografik özellikler ve cinsiyete sahip miadında ve normal doğum kilosu ile doğan ve kronik hastalığı bulunmayan 30 sağlıklı çocuk alındı.Tüm hastalarda ve kontrol grubunda 24 saatlik idrarda mikroalbumin, protein, N-asetil-ß-D glukozaminidaz, Na ve K ile kanda BUN, kreatinin, sistatin C düzeyleri çalışıldı. Ultrasonografik olarak böbrek boyutları (uzunluk x kalınlık x en), parankim kalınlıkları, AP çapları, hacimleri ölçüldü. Kan basıncı ölçümleri 24 saat boyunca yaşam içi kan basıncı monitörü ile kaydedilerek gece-gündüz kan basıncı ortalamaları, kan basıncı yükleri, dipper-non dipper özellikleri kaydedildi. İstatistiksel değerlendirmede ki-kare, t testi, Mann Whitney U, Pearson ve Spearman korelasyon testleri kullanıldı.Laboratuvar değerlendirmeler sonucunda çalışma grubunda kontrol grubuna göre serum sistain C düzeyleri, idrar Na atılımı ve idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz atılımı yüksek saptandı. Böbreklerin ultrasonografik değerlendirmesi sonucunda hiçbirinde anatomik patoloji tespit edilmemesine karşın böbrek hacmi çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı.Çocukların hepsinde elle ölçülen anlık üç kan basıncı ortalamaları normaldi. Yaşam içi kan basıncı ölçümü sonuçlarına göre, az sayıda çocukta (%3.2 çocukta gündüz sistolik, %12.9'unda gece sistolik, %6.5'inde gece diyastolik) yüksek kan basıncı saptanmasına karşın çalışma ve kontrol grupları arasında gündüz-gece sistolik-diyastolik kan basıncı ortalamaları, gündüz-gece sistolik kan basıncı yükleri, non-dipper kan basıncı oranları açısından fark saptanmadı.Sonuç olarak, DDA öyküsü olan çocuklarda böbreğin yeterli gelişemeyip hacminin küçük kalmadığı, böbrek fonksiyonlarında tubüler hasarlanmaya bağlı bozulma olduğu görülmüştür. DDA öyküsü olan çocuklarda çocukluk döneminde hipertansiyon gelişmediği saptanmıştır. Bu konuda çok düşük doğum ağırlığı öyküsü olan çocukları da kapsayan daha geniş serili araştırmalara gereksinim olduğu düşünülmüştür. DDA öyküsü olan çocukların böbrek fonksiyonları, kan basıncı ve USG ile böbrek hasarı yönünden izlenmesinin doğru olacağı kanısına varılmıştır.

Bebek-düşük doğum ağırlığıBöbrekBöbrek fonksiyon testleri+4
Nergis Özcan
Aydın Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu ile hiperkalsiüri ilişkisi

Hiperkalsiüri ile idrar yolu enfeksiyonu (İYE) ilişkisi az sayıda araştırmada bildirilmiş olup bu çalışmalarda hiperkalsiürinin mikrokristaller oluşturarak üroepitele hasar verdiği, konak savunmasını zayıflattığı, oluşan kalsiyum kristallerinin bakteriler için bir sığınak oluşturduğu ve böylelikle hiperkalsiürinin idrar yolu enfeksiyonuna zemin hazırladığı belirtilmiştir. Hiperkalsiürinin tedavi edilmesi ile idrar yolu enfeksiyonu sıklığının azaldığı gösterilmiştir.Bu çalışmada, idrar yolu enfeksiyonu olan çocuklarda, sağaltım öncesi ve sonrasında, enfeksiyondan 6 ay sonra remisyon döneminde idrarda kalsiyum atılımının (UCa/kr), buna etki eden faktörlerin ve İYE ile hiperkalsiüri ilişkisinin araştırılması planlanmıştır.Çalışmaya idrar yolu enfeksiyonu tanısı alan yaş ortalaması 5,42 ±4,02 (0,08-14) yıl olan 68'si kız,14'ü erkek toplam 82 çocuk alınmıştır. Çalışmaya alınan hastalara hastanede yatarken ve evde takip edildiği sürede normal kalsiyum içeren diyet önerilmiştir. Çalışma grubundan İYE sağaltımı öncesi, sağaltım bittikten 3 gün sonra ve İYE'dan 6 ay sonra enfeksiyonsuz dönemde tek idrarda UCa/kr ve biriktirebilenlerde günlük idrar kalsiyum atılımı araştırılmıştır. Çalışmaya katılan kontrol grubu, ilimizde daha önce yaptığımız, idrar kalsiyum atılımının yüzdelik değerlerinin (persentil) çıkarıldığı ?Aydın ilinde çocuklarda idrar kalsiyumunun yüzdelik değerleri ve buna etki eden faktörler? adlı araştırmadan alınmıştır. Kontrol grubu bu araştırmadan çalışma grubumuza benzer yaş ortalaması, cinsiyet ve sayıda oluşan sağlıklı çocuklardan rasgele örnekleme yöntemi ile seçilmiştir.Çalışma grubunun sağaltım öncesi UCa/kr ortalaması sağaltım sonrası ve remisyon döneminden yüksek fakat istatistiksel olarak anlamsız, sağlıklı kontrol grubundan anlamlı yüksek saptanmıştır. Sağaltım sonrası ve remisyon dönemi UCa/kr ortalamaları birbirine benzer olup her iki dönemde de ortalama sağlıklı kontrol grubundan yüksek ancak istatistiksel anlamsız bulunmuştur.Olguların UCa/kr değerleri kontrol grubunun alındığı çalışmadan elde edilen UCa/kr'nin yaşa uygun yüzdelik dilimlerine göre yorumlanmış, gruplar arası yaşa göre yüzdelik dilim dağılımları benzer bulunmuştur.UCa/kr 0,21 üzeri veya yaşa uygun UCa/kr 90p üzeri HK kabul edilmiş, çalışma grubunda sağaltım öncesi hiperkalsiüri oranı sağaltım sonrası ve remisyon döneminden istatistiksel olarak anlamsız yüksek, kontrol grubundan belirgin yüksek ancak istatistiksel olarak anlamsız saptanmıştır. Sağaltım sonrası ve remisyon döneminde de HK oranı kontrol grubundan yüksek ancak bu fark istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur.UCa/kr ile yaş arasında zayıf negatif bağıntı saptanmış, cinsiyet, eşlik eden hastalık, sürekli kullanılan ilaç, soygeçmişde akrabalık, üriner sistem taş öyküsü varlığı, boy ve ağırlık değerleri, akut faz reaktanları, idrar bulguları, idrar kültüründe üreyen etken, İYE'nun lokalizasyonu, görüntüleme yöntemlerinde bulgu varlığı ile UCa/kr değeri arasında ilişki saptanmamıştır. Huzursuzluk yakınması olanların bu yakınması olamayanlara göre UCa/kr ortalaması anlamlı yüksek bulunmuştur. İYE yineleme oranı kızlarda daha fazla, yineleyen İYE'u olanlarda DMSA bulgusu anlamlı fazla bulunmuştur.Sonuç olarak İYE geçiren çocukların idrarda kalsiyum atılımı sağlıklı çocuklara göre yüksek saptanmıştır. HK görülme oranı İYE geçiren çocuklarda sağlıklı çocuklara göre yüksek saptanmış ancak bu fark istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Yineleyen İYE'da bu çalışmada da böbrek hasarı oranın yüksek saptanması nedeniyle, İYE geçiren çocukların idrarda kalsiyum atılımı yönünden değerlendirilmesinin uygun olacağı düşünülmüştür.

Ayça Altıncık
Aydın Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nefrotik sendrom ve bronşial hiperreaktivite tanılı çocuklarda idrar kalsiyum düzeyinin araştırılması

Kortikosteroidler antienflamatuvar, antialerjik ve immünsüpresif sık kullanılan bir ilaç grubudur. Çocukluk döneminde nefrotik sendrom ve bronşial hiperreaktivitenin tedavisinde temel ilaç olup sık görülen bu kronik hastalıklar nedeniyle hastalar uzun süre ve yüksek dozlarda kortikosteroid tedavisi olmak zorundadırlar. Sistemik kortikosteroidlerin Ca'un tübüler geri emilimini önleyerek ve kemik rezorbsiyonuna neden olarak hiperkalsiüri oluşturduğu bildirilmiş olup bu etki oral kortikosteoidlerin klinik ve deneysel deneyimlerinden çıkarılmıştır. İnhale kortikosteroidlerin sistemik emilimleri nedeniyle, oral kortikosteroidlerin kullanımında görülebilecek sistemik yan etkilerin görülebileceği düşünülmektedir ve günümüzde buna yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.Çocuklarda hematüri, sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, kemik gelişimine etkileri ve üriner sistem taş oluşumu gibi önemli sonuçlara neden olması nedeniyle idrarda Ca atılımı önemlidir. Bu nedenle, bu çalışmada nefrotik sendrom tanısıyla uzun süre ağızdan yüksek doz prednizolon tedavisi almak zorunda olan çocuklar ve bronşial hiperreaktivite tanısıyla uzun süre inhale budesonid tedavisi almak zorunda olan çocuklarda, kortikosteroidlerin idrarda Ca atılımına etkisininin, idrarda Ca atılımına neden olan etkenlerin, inhale veya oral yoldan kortikosteroid kullanımının idrar Ca atılımına etkilerindeki farklılıkların gösterilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya alınan olgular grup-1; nefrotik sendrom, grup-2; bronşial hiperreaktivite ve grup-3; sağlıklı kontroller olamak üzere üç gruba ayrılmıştır. Olgulardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası kan ve idrar tetkikinde idrar kalsiyum atılımı (idrar Ca/Cr), kemik yapım belirteçleri (ALP, osteokalsin), kemik yıkım ürünü olan idrar deoksipiridinolin kros link, kemik metabolizma belirteçleri (Ca, P, PTH), idrar prostaglandin E2 ve tübülopati belirteci olan idrar NAG düzeyi araştırılmıştır. İdrar Ca atılımında, grup 1'deki olgularda tedavi sonrasında artış saptanırken grup 2'de tedavi sonrasında artış saptanmamıştır. Bu bulgu ile oral kortikosteroidlerin idrar kalsiyum atılımını artırırken, inhale kortikosteroidlerin idrar kalsiyum atılımını artırmadığı saptanmıştır. Nefrotik sendromda kortikosteroid tedavisi öncesi ve sonrası değerler karşılaştırıldığında tedavi sonrasında idrar NAG/Cr, kan ALP ve idrar deoksipiridinolin kroslink/Cr düzeylerinde düşme saptanırken diğer parametrelerde değişiklik olmamıştır. İnhale kortikosteroid kullanımına bağlı tedavi sonrasında idrar deoksipiridinolin kroslink/Cr'de düşme dışında kan ve idrarda bakılan parametrelerde değişiklik bulunmamıştır.Bu bulgularla oral kortikosteroid kullanımı ile idrar kalsiyum atılımının arttığı, inhale kortikosteroidin idrar kalsiyum atılımına etki etmediği saptanırken kortikosteroid kullanımının tam olarak hangi mekanizma ile idrar kalsiyum atılımına neden olduğu gösterilememiştir. Kortikosteroid tedavisinin idrar kalsiyum atılımına etkisi ve etki mekanizmasını göstermede daha uzun ve daha yüksek dozlarda kortikosteroidin kullanıldığı, olgu sayısının daha çok olduğu çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Korikosteroid, hiperkalsiüri, nefrotik sendrom, bronşial hiperreaktivite

Semra Soylu Güngör
Aydın Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fokal segmental glomerüloskleroz modelinde düşük molekül ağırlıklı heparinlerin histopatolojik skoru iyileştirme etkisi

Son yıllarda fokal segmental glomeruloskleroz (FSGS) çocuklarda son dönem böbrek yetmezliği nedenleri arasında daha yüksek oranda yer almaktadır. Bu hastalığın yan etkileri yüksek olan steroid tedavisine ve diğer tedavilere yanıtı iyi değildir.Bu araştırmada amacımız FSGS tedavisi için yeni, yan etkisi düşük, etkili tedavi seçeneği ortaya koyabilmek düşüncesi ile deneysel olarak ratlarda düşük molekül ağırlıklı heparinlerin FSGS'da histopatolojik ve klinik olarak yararlılığını araştırmaktır.Deney altışarlı olmak üzere dört grup ile yürütüldü. Kontrol grubu sağlıklı ratlardan, ADR grubu 7,5 mg/kg adriyamisin verilen, PADR grubu adriyamisinden iki hafta sonra 15 gün steroid (5 mg/kg prednizolon) tedavisi verilen ve PADR grubu adriyamisin verildikten iki hafta sonra 15 gün süre ile düşük molekül ağırlıklı heparin (fraksiparin sodyum 2 mg/kg/gün) verilen gruplardan oluşmutu. Deneyin başında, 16. ve 31. günlerde kanda kreatinin, üre, protein, albümin, trigliserid, kolesterol, 24 saatlik idrarda protein ve kreatinin çalışıldı. Sakrifikasyon 31. günde yapıldı ve böbrek dokuları histopatolojik olarak değerlendirildi. Gruplar arası farklar tek yönlü varyans analizi, zamana göre karşılaştırmalar iki yönlü varyans analizi, histopatolojik veriler Pearson ki-kare exact testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi.Adriyamisin verdiğimiz doz ve sürede ratların büyümesi ve beslenmesi etkilendi, nefrotik sendrom kliniği proteinüri, hiperlipidemi, hipoalbüminemi 15. günde oluştu, fakat böbrek fonksiyonlarında bozulma olmadı. Histopatolojik olarak glomerüllerde nekroz, konjesyon ve Bowman kapsül aralığında genişleme ve tübül epitelinde nekroz ve dejenerasyon, tübül çapında genişleme ile mezangial kollajen III birikimi saptandı. Ancak glomerüllerde skleroz, interstisyel alanda fibrozis oluşmadı.Düşük molekül ağırlıklı heparin ile verilen sürede ratların büyümesi gözlenmedi, idrar 24 saatlik proteini azalmadı, hipoalbüminemi ve hiperlipidemi düzelmedi. DMAH'in glomerüllerde nekroz, konjesyon ve Bowman kapsül aralığında genişlemeyi, tübül epitelinde nekroz ve dejenerasyonu, tübül çapında genişlemenin oluşmasını ve mezangial kollajen III birikimini önlediği saptandı.Sonuç olarak düşük molekül ağırlıklı heparinlerin adriyamisinle oluşturulan nefropatide 15 günlük sürede nefrotik sendrom kliniğine etki etmediği fakat histopatoloji üzerine yararı olduğu görülmüştür.

Nevin Semerci Koyun
Aydın Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu patogenezinde yangının rolünün araştırılması

Çocuklarda en sık görülen enfeksiyonlardan olan idrar yolu enfeksiyonunun, akut komplikasyonları ve uzun dönemde kronik böbrek yetmezliğine yol açması nedenleriyle erken tanı ve tedavisi önemlidir. İdrar yolu enfeksiyonunda klinik bulgular ve idrar incelemeleri ile doğru tanı konulmasında güçlükler yaşanmaktadır. Ayrıca, akut piyelonefrit ve sistit ayırımı da her zaman mümkün olmayabilmektedir.Bu çalışmada, çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu tanısında ve sistit ile piyelonefrit ayırıcı tanısında idrarda lökositlerin dağılımı ve idrar IL-8 düzeyinin yerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya idrar yolu enfeksiyonu düşünülen ve piyürisi olan 82 olgu ( yaş: 6.52 ± 3.65 yıl, 68 kız) ile benzer yaş ve cinsiyette 49 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alındı. Olguların giemsa boyası ile idrar yaymaları, otomatik hücre sayma cihazındaki lökosit sayıları ve hücre dağılımları incelendi. Olguların ve kontrol grubunun idrar örneklerinde IL-8 düzeyi ELISA yöntemi ile ölçüldü. Olgular, idrar kültüründe üreme olanlar (s=35) ve üreme olmayanlar (s=41) şeklinde iki gruba ayrıldı.İdrar yaymasında hücre dağılımları incelendiğinde %64.6 olguda polimorf nüveli lökosit, %34.1 olguda lenfosit hakimiyeti vardı. Hücre dağılımı ile yakınmalar, idrar daldırma çubuğu bulguları, yangısal belirteçler, idrar kültüründe üreme, idrar yolu enfeksiyonu tanısı ve enfeksiyonun yerleşim yeri arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Otomatik hücre sayma cihazı ile hücre dağılımları incelendiğinde %70.7'sinde polimorf nüveli lökosit, %8.5'inde lenfosit, %13.4'ünde eozinofil hakimiyeti vardı. Otomatik hücre sayma cihazı polimorf nüveli lökositleri daha iyi tanıyabiliyordu.İdrar IL-8 düzeyi piyüri olanlarda (382.17±306.53 pg/ml) kontrol grubuna (20.30±11.93 pg/ml) göre anlamlı yüksek saptandı (p<0.005). İdrar IL-8 düzeyinin idrarda lökosit sayısı ile iyi ilişkili olduğu (r= 0.50, p<0.005), kültürde üreme olanlarda (537.45±327.42 pg/ml) üreme olmayanlara (286.27±246.32 pg/ml) göre daha yüksek olduğu (p=0.002), Escherichia coli üreyenlerde diğer mikroorganizma üreyenlere göre daha yüksek olduğu saptandı (p=0.03). Piyelonefrit olanlarda sistit olanlara göre idrar IL-8 düzeyi daha yüksek olmasına rağmen anlamlı istatistiksel fark bulunmadı.Sonuç olarak; idrar yolu enfeksiyonu tanısı ve piyelonefrit ile sistit ayırıcı tanısının önemli olmasından yola çıkarak yaptığımız bu çalışmada, idrar yaymasında lökositlerin dağılımının idrar yolu enfeksiyonu tanı ve ayırıcı tanısında yeri olmadığı, idrar IL-8 düzeyinin belirlenmesinin idrar yolu enfeksiyonu erken tanısında yararlı olduğu, ancak sistit ile piyelonefrit ayırımında yardımcı olmadığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı, idrar yayması, idrar yolu enfeksiyonu, interlökin-8, piyüri

Arzu Tanınmış
Aydın Adnan Menderes University
2009
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda birincil kan basıncı yüksekliğine neden olan faktörler ve böbrek hasarı

Son yıllarda, okul çağı çocukluk döneminde artan obezite ile paralel artış gösteren primer hipertansiyon ileri yaşlarda kronik böbrek hastalığı için en önemli risk faktörüdür. Kan basıncının organizmanın günlük aktiviteleri ile birlikte sürekli değişim göstermesi nedeni ile hipertansiyon tanısı konulmasında yaşam içi kan basıncı ölçümü altın standarttır. Hipertansiyon etyoloji ve fizyopatolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin rol oynadığı multifaktoriyel bir hastalıktır.Çalışmamızda amacımız sağlıklı çocuk izlemi sırasında kan basıncı yüksekliği saptanan çocuklarda 24 saatlik kan basıncını değerlendirmek, kan basıncı yüksekliğine etki eden faktörleri ve gün içindeki kan basıncı yüksekliklerinin böbreğe olan etkisini araştırmaktır.Çalışmaya sağlıklı çocuk izleminde yapılan kan basıncı ölçümü sonucu kan basınçları 90 persentilin üzerinde saptanan 56 hasta ve kan basınçları normal saptanan 27 sağlıklı çocuk alındı. Kan basıncı ölçümleri 24 saat boyunca yaşam içi kan basıncı monitörü ile kaydedilerek gece-gündüz kan basıncı ortalamaları, kan basıncı yükleri, dipper-non dipper özellikleri kaydedildi. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda 24 saatlik idrarda mikroalbumin, N-asetil-ß-D glukozaminidaz, Na ve K ile kanda renin, aldosteron, nitrik oksit ve endotelin düzeyleri çalışıldı. İstatistiksel değerlendirmede ki-kare, t testi, Mann Whitney U testi, Sperman korelasyon testleri kullanıldı.Yaşam içi kan basıncı ölçümü sonuçlarına göre hasta grupta gündüz sistolik-diyastolik kan basıncı ortalamaları, gündüz-gece sistolik kan basıncı yükleri kontrol grubuna göre yüksek saptandı. İki grup arasında non-dipper kan basıncı oranı açısından fark saptanmadı. Tek ölçümle hipertansiyon tanısı konulan hastaların %52'si yaşam içi kan basıncı ölçüm sonuçlarına göre beyaz önlük hipertansiyonu tanısı aldı. Kontrol grubunda maskeli hipertansiyon saptanmadı. Laboratuvar değerlendirmeler sonucunda hasta grupta kontrol grubuna göre plazma renin düzeyleri yüksek, serum endotelin düzeyleri düşük, idrar Na atılımı düşük ve renal hasar göstergesi olan idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz atılımı yüksek saptandı. Beyaz önlük hipertansiyonlu grupta kontrol grubuna göre plazma renin düzeyi yüksek, idrar Na atılımı düşük, idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz atılımı yüksek saptandı. Hasta grubunda obezlerde gündüz sistolik kan basıncı yükü, plazma renin ve serum nitrik oksit düzeyi normal kilolu gruba göre yüksek saptandı.Sonuç olarak, çocuklarda hipertansiyonun daha doğru değerlendirilmesi için yaşam içi kan basıncı ölçümüne gereksinim olduğu düşünülmüştür. Çocukluk çağı primer hipertansiyonunda ve beyaz önlük hipertansiyonunda, patogenezde, kan renin ve idrar sodyumunun önemli rolleri olduğu saptanmıştır. Primer hipertansiyon ve beyaz önlük hipertansiyonunun erken böbrek hasarına yol açtığı düşünülmüştür.

BöbrekBöbrek hastalıklarıHipertansiyon+2
İlknur Girişgen
Aydın Adnan Menderes University
2011
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalıklı çocuklarda beslenme ve hidrasyon durumunun değerlendirilmesi

Giriş:Malnutrisyon KBH'lı çocuklarda sık görülmekte olup, morbiditeve mortalitenin en önemli risk faktörü olarak tanımlanmıştır Ayrıca KBH'lı çocuklarda bozulmuş sıvı dağılımının saptanması oldukça zordur. Çalışmamızda ileri evre KBH'lı çocukların beslenme durumlarının ve vücut sıvı dağılımlarının BİA yöntemiyle değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntemler:Tüm hastaların serum albumin, prealbumin, transferrin, RBP-4, IGF-1, çinko, leptin, üre, kreatinin, kolesterol, Na, K, Ca, P ve iPTH, ALP, bikarbonat, hemoglobin, Fe, B12, folat, ferritin, CRP, fibrinojen TNF-alfa ölçüldü. İstatiksel değerlendirmede t testi, tek yönlü varyans analizi, Mann Whitney U testi ve Kruskal Wallis testleri kullanıldı.Sonuçlar: Çalışmaya KBH evre III-IV (s=24), PD (s=16) ve HD (s=12) olmak üzere toplam 52 hasta çocuk ve 46 sağlıklı çocuk alındı. Antropometrik değerlendirmede KBH'lı çocukların ağırlık SDS, boy SDS, VKİ SDS, DKK ve OKÇ ölçümleri sağlıklı çocuklardan anlamlı olarak düşük bulundu. BİA ölçümlerinden YK ve VHK ölçümleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük, YİK ise yüksek bulundu. Faz açısı yönünden hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. KBH'lı çocuklarda albumin, transferin, RBP-4, leptin, folat ve çinko kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı. Prealbumin, IGF-1, Fe, B12 düzeyleri ise her iki grup arasında farklı bulunmadı. Yangısal parametrelerden serum TNF-alfa, ferritin ve fibrinojen düzeyi çalışma grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek saptandı. CRP, lökosit değerleri çalışma ve kontrol grupları arasında benzer bulundu. Sıvı dağılımları değerlendirildiğinde KTO ve BİA ile HİS ölçümleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu. Bununla beraber BİA TVS ve HDS ölçümleri çalışma grubu ile kontrol grubu arasında farklı bulunmadı.SONUÇ: Çocuklarda beslenmenin daha doğru değerlendirilmesi için kolay uygulanabilen antropometrik ölçümlerle birlikte BİA ölçümünün beraber kullanımının faydalı olabileceği düşünülmüştür. KBH'lı çocukların malnutrisyonun değerlendirmesinde karaciğerden sentezlenen proteinlerin, yağ dokudan salınan leptinin ve eser elementlerin ölçümünün gerekli olduğu düşünülmüştür. Ayrıca KBH'da malnutrisyonda yangının rolü olduğu düşünülmüştür.

BeslenmeBeslenme durumuBöbrek hastalıkları+2
Dilek Yılmaz
Aydın Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kongenital hidronefroz tanısı almış olguların değerlendirilmesi

Antenatal hidronefroz renal pelvis transvers çapının 5 mm'nin üzerinde olması olarak kabul edilmektedir. Fizyolojik olması dışında anomalilerle birlikte görülebildiği için çocuklarda böbrek hasarına neden olabilir. Serum Sistatin-C ve Transforming Growth Faktör-B (TGF-B)'nın erken böbrek hasarının tespitinde kullanılması ile ilgili çalışmalar vardır. Bu çalışmada, kongenital hidronefroz tanısı konulan olgularda konjenital hidronefroza yol açan nedenlerin belirlenmesi, konjenital hidronefroz yönünden klinik gidiş ve tedavilerin saptanması ve konjenital hidronefrozun böbrek hasarı oluşturmasındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nefroloji Polikliniğinde izlenen yaş ortalaması 39,9±22,3 ay ve yaş dağılımı 11-60 ay olan 70 hasta dahil edildi. Benzer özellikleri olan 20 sağlıklı çocuk ile kontrol grubu oluşturuldu. Dosya kayıtlarından ilk tanı alma zamanı, doğum bilgileri, hidronefroz ile ilgili bilgileri ve beş yaşına kadar çekilmiş olan USG, MSUG, MAG 3, DMSA sonuçları, cerrahi varsa cerrahi sonuçları retrospektif tarama yapılarak değerlendirildi. İdrar kültüründe üreme olmayan olgular çalışmaya alındı. Tüm olgularda serum Sistatin-C ve TGF-B düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. İstatistiksel değerlendirme t-Testi, Mann-Whitney U testi, ki-kare testi, Spearman's korelasyon testleri ile yapıldı. Çalışmaya alınan antenatal hidronefrozlu 70 olgunun %72,8'i erkekti ve %62,9'una üçüncü trimesterde tanı konulmuştu. İzlemde 6.ay USG da %30'unda ve 1.yaş USG de %17,1'inde böbrek pelvis çapı azalmış olarak bulunmuştu. Olguların %60'ına MSUG, %31,4'üne DMSA yapılmıştı. %10'u UPD, %7,1 VUR, %2,9' UVD ve %1,4'ü PUV tanıları aldı. 37 olgunun %70,2'sinin hidronefrozunun kendiliğinden düzeldiği, 3 olgunun cerrahi yöntemle düzeldiği, %42,8'inin halen hidronefrozlarının sürdüğü görüldü. Serum sistatin-C ve serum TGF-β1 düzeyleri kontrol grubundan daha yüksekti. Serum sistatin-C düzeyi erkeklerde kızlara göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Serum sistatin-C ve TGF-β1 düzeyi arasında, yaş grupları ile karşılaştırıldığında bir yaşından sonra anlamlı yüksek pozitif bağıntı vardı. Bir yaştan küçük hasta grubunda serum sistatin-C v e serum TGF-β1 düzeyi hidronefroz derecesi artmış hasta grubunda, hidronefroz derecesi azalmış hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksekti. Çalışmamızın sonucunda antenatal hidronefrozlu olguların %70 gibi büyük oranında hidronefrozun kendiliğinden düzelmesine karşın altta yatan patoloji ve böbrek hasarı yönünden hastaların USG ile izlenmesi ve gerekirse ileri tetkiklerin yapılması uygun görülmüştür. Antenatal hidronefrozlu hastaların izleminde böbrek hasarının izlenmesinde serum sistatin-C ve TGF- β1 kullanılabilir. Bu konuda daha ileri yaş gruplarını içeren daha kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.

Böbrek hastalıklarıEnzime bağlı immünosorbent testiHidronefroz+5
Tuncay Özer
Aydın Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez çocuklarda böbrek etkilenmesi

Son yıllarda artış gösteren son dönem böbrek hastalığı insidansı dünya çapında bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Son dönem böbrek hastalığı için modifiye edilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi önleyici stratejilerin geliştirilmesi açısından önemlidir. Epidemiyolojik çalışmalar obezitenin böbrek hastalığı riskini artırdığını ve prognozunu etkilediğini göstermiştir. Obezite ile böbrek hastalıkları arasında ilişkiyi inceleyen çalışmaların çoğunu yetişkinler üzerinde yapılan çalışmalar oluşturmaktadır . Çocuklar üzerinde obeziteye bağlı böbrek etkilenmesini araştıran çalışma sayısı çok azdır.Obezite ile ilgili böbrek hastalıklarının başlangıcı asemptomatik ve sinsdidir. Obezite ile ilişkili olarak adlandırılan glomerülopati (ORG) primer glomerüloskleroz olmadan obeziteye sekonder gelişen glomerülopatiyi tarifler. ORG'nin patofizyolojik mekanizması halen tam olarak anlaşılmamıştır. Obeziteye bağlı böbrek hasarlanmasına dair çalışmalarda glomeüler düzeyde hasarlanmalar üzerinde daha çok çalışılmış olup, tübülüpati gelişimini araştıran çalışmalar kısıtlıdır. Obezite ile ilişkili nefropati (ORG) morfolojik olarak fokal segmental glomeruloskleroz veya glomerulomegali şeklinde görülmektedir . Çalışmamızdaki amacımız obez çocuklarda böbrek etkilenmesini araştırmak ve obezite ile ilgili belirteçlerle böbrek hasarı göstergelerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran, VKİ ≥ 95 persentil olan, , bilinen bir hastalığı bulunmayan, ilaç kullanmayan ve yaşları 6-18 yaş arası değişen 43 obez çocuk çalışma grubu olarak ve çalışma grubuyla benzer yaş, sosyodemografik özellikler ve cinsiyete sahip, kronik hastalığı bulunmayan VKİ <85 persentil olan 43 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alındı. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda kilo, boy, bel çevresi, kalça çevresi, kan basıncı ölçümleri yapılıp, bel kalça oranları hesaplandı. Kanda kreatinin, sistatin C düzeyleri ve 24 saatlik idrarda mikroalbümin, protein, Nasetil-β-D glukozaminidaz, sodyum ve TGF-β düzeyleri çalışıldı. Schwartz formülü kullanılarak glomerüler filtrasyon hızı (GFH) hesaplandı. Ultrasonografik olarak böbrek boyutları ve hacmi ölçüldü. statistiksel değerlendirmede ki-kare, t testi, Mann Whitney U, değişkenlerin bir biriyle olan korelasyonlarını incelemek için ise Pearson Correlation ve Kendall'stau-b testleri kullanıldı. p<0,005 değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Değerlendirmelerimiz sonucunda çalışma grubunda kontrol grubuna göre bel kalça oranı, sistolik ve diastolik kan basınçları, 24 saatlik idrarda protein, mikroalbümin ve sodyum atılımı, sol böbrek ve sağ böbrek hacim persentilleri anlamlı yüksek bulundu. Her iki grup arasında serum sistatin C, serum kreatinin, GFH, 24 saatlik idrarda TGF-β ve NAG atılımı açısından fark bulunmadı. Kontrol grubunda vücut kitle indeksi (VKİ) ile sistolik ve diastolik kan basınçları, GFH, mikroalbümin, sodyum, sağ ve sol böbrek hacimleri arasında pozitif bağıntı bulundu. Kontrol grubunda bel kalça oranı (BKO) ile sistolik ve diastolik kan basıncı, protein ve sodyum arasında anlamlı bağıntı bulundu. GFH ve her iki böbrek hacmi arasında pozitif bağıntı bulundu. Sistolik ve diastolik kan basınçları ile her iki böbrek hacmi arasında pozitif bağıntı bulundu. Sistolik ve diastolik kan basınçları ile sodyum ve mikroalbümin arasında pozitif bağıntı bulundu. Sonuç olarak, çocuklarda obeziteye bağlı böbrek hastalığında glomerüler hasarın erken belirteci olarak mikroalbüminüri, tübüler hasarın erken belirteci olarak 24 saatlik idrar sodyum atılımı kullanılabilir. Obez çocukların böbrek hacmi kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu için ORG'nin çocukluk çağında erken evrede glomerülomegali seklinde seyredip, yaş ilerledikçe glomerüloskleroza ilerleyebileceği sonucuna varıldı. Obezitenin hipertansiyon gelişiminde önemli bir risk faktörü olduğu gösterildi. Arteryel kan basınçları, proteinüri, sodyum atılımının BKO ile kolere olması santral obezitenin daha çok böbrek hasarına yol açabileceği sonucuna ulaştırdı.

BöbrekBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+4
Mehmet Şirin Kaya
Aydın Adnan Menderes University
2016
00

Other supervisors