Theses supervised by Prof. Dr. Gülşah Seydaoğlu
22 theses · Çukurova University, Çağ University
Sağlığın sosyal belirleyicileri ile yoksulluk ve sağlık arasındaki ilişkiyi açıklayacak indeks önerisi
Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından "Sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali" olarak tanımlanmıştır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere sağlığı sadece hastalıkla ilişkilendirmek ve biyolojik verilerle açıklamanın eksik kalacağı, bunların yanı sıra sosyal etkenlerle de ilişkilendirerek açıklamak gerektiği açıktır. Bununla birlikte tüm dünyada sağlık, sıklıkla sadece biyolojik verilerle, mortalite-morbidite hızları ile açılanmaktadır. Oysa içinde bulunduğumuz toplumun ve çevrenin sosyal gelişmişliği, yaşam kalitemiz sağlığımızı- iyi olma halimizi doğrudan etkilenmektedir. Bu noktadan yola çıkılarak son yıllarda sağlığın sosyal belirleyicilerine dikkat çeken çalışmalar artmaktadır. Sağlığın Sosyal Belirleyicileri (SSB), bireyin ya da toplumun sağlık düzeylerini etkileyen sosyal değişkenler ve ekonomik değişkenleri içermekte ve cinsiyet, sosyoekonomik düzey, yoksulluk, yoksunluk, eğitim düzeyi gibi sosyal eşitsizlik parametrelerini kullanmaktadır1. Bu değişkenler her toplumda farklılık gösterebilmekte ve sağlığı ne boyutta etkilediği değişkenlik göstermektedir2. Çok boyutlu bir faktör olan SSB saptamak için standart bir ölçüm aracı geliştirmek sağlık hizmeti verecek olan çalışanlar, sağlık planlaması ve politikası geliştirecek olan yapılar için yararlı olacaktır. Bu çalışmanın amacı, sosyal eşitsizliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkan yoksulluk ve yoksunluk gibi sağlığın sosyal belirleyicilerini oluşturan faktörler ile sağlık durumu arasındaki ilişkiyi gösterebilecek toplumsal ve bireysel indeksler geliştirmektir. Bu çalışmada, resmi istatistiksel veriler kullanılarak sosyal belirleyicileri içeren değişkenlerin yardımıyla "sağlık için yoksulluk ve yoksunluk" (PDH) temelinde indeks geliştirilmiştir. Sağlık için yoksulluk ve yoksunluk endeksi bireysel veri seti (I-PDH) ve hanehalkı veri seti (H-PDH) olmak üzere iki ayrı endekste hesaplanmıştır. Bireysel sağlık için yoksulluk ve yoksunluk endeksi ile hanehalkı sağlığı için yoksulluk ve yoksunluk endeksi hesaplanmıştır. Endekslerin tüm alt ölçekleri ile sağlık arasındaki ilişki regresyon analizi ile hesaplanmıştır. Farklı değişkenler arasındaki ilişkiler faktör analizi ile birçok boyutta değerlendirilmiştir. Korelasyon matrisindeki korelasyonların önemi Bartlett Sphericity Test ile incelenmiş ve Kaiser Meyer Olkin kriteri örneklemin faktör analizi için uygunluğunu belirlemek için kullanılmıştır. Bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Denklem ve faktördeki değişkenlerden oluşturulacak her ölçek için güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Geliştirilen ölçeklerin iç tutarlılığını belirlemek için Kuder ve Richardson 20, 21 (KR20,21) ve Cronbach Alpha yöntemleri kullanıldı. Araştırmadan elde edilen verilerin analizinde SPSS 20.0 paket programları kullanılarak test edilmiştir. Sonuçlara göre sağlık, yoksulluk ilişkisinde mülkiyet, eğitim, cinsiyet, sağlık ve gelir gibi birçok argüman etkili olmaktadır. Sonuçlar, yaş arttıkça sağlık düzeyinin düştüğünü göstermektedir. Ayrıca, kadınların erkeklerden daha yüksek düzeyde kötü sağlığı vardır. Sosyal parametreleri içeren PDH indeksi sağlığı ölçmek ve insanların sağlık durumunu belirlemek için kullanılabilir. Sonuçlar, ülkelerin sağlık gelişim düzeylerini karşılaştırmak için kullanılabilecek endekslere sosyal parametrelerin dâhil edilmesi gerektiğini ve bireylerin sağlık durumlarını değerlendirirken bireyin sosyal göstergelerinin değerlendirmede tutulması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Sağlık, Yoksulluk, Yoksunluk, Sağlığın Sosyal Belirleyicileri, İndeks
Bireye özgü tedavi seçiminde çok kriterli karar verme yöntemleri
Kanser hastalarının kanserden ölüm oranı günümüzde düşmekte, kanserin görülme sıklığı ise ne yazık ki artmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2030 yılında 21 milyon yeni kanser vakası görüleceği ve 13 milyon insanın kanserden öleceği tahmin edilmektedir. Bu bağlamda kanser araştırmaları büyük önem taşımaktadır. Kanser hastalığının tedavisinde onkoloji alanında daha efektif ve hedefe yönelik olan, "bireye özgü tedavi" yaklaşımı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu sayede hastalarda daha etkin tedaviler ile başarı şansı artmakta, istenmeyen yan etkilerden uzaklaşılmaktadır. Hastadan alınan tümör örnekleri gerekli taramalardan geçirilerek, hastanın tümör özellikleri ortaya çıkarılmakta, en etkili ilaçlar tespit edilerek bireye özgü kanser tedavileri tasarlanmaktadır. Kanser tedavilerinde artık çok fazla sayıda ilaç-tedavi rejimi bulunmaktadır. Bireye özgü tedavilerin önemli bir ayağı hangi kemoterapi ilacının hangi hastaya uygun olacağına karar vermektir. Hangi molekülün hangi hastaya yararlı olacağını belirlediğimiz gibi hangi kemoterapi ilacının hangi hastada ne sürede ve hangi sıralamada verileceğinin saptanması da gerekmektedir. Böylece tedavi sürecinde daha doğru, yan etkileri daha az ve daha etkin bir karar ile ilerleme sağlanabilir. Çok sayıda tedavi rejimi bulunmasının yanı sıra hastaların prognozunu ve tedaviye yanıtlarını etkileyen çok sayıda farklı kriter de bulunmaktadır. Bu süreçte klinisyenlerin bireye en uygun tedavinin seçiminde kullanabileceği Çok Kriterli Karar Verme (ÇKKV) Yötemleri'nin kullanılması yarar sağlayacaktır. ÇKKV; amaçların belirlenmesi, kriterlerin oluşturulması, alternatifin belirlenmesi, alternatifin kriterlere göre değerlendirilmesi, genel değerlendirme ve karar, kararın incelenmesi ve geri dönüm şeklindedir. Çok kriterli problemlerinin çözümünde çok fazla sayıda teknikle birlikte, gelişen teknoloji sayesinde bu tekniklerin uygulanmasına elverişli bilgisayar programları aracılığı ile problemi çözmeye çalışan araştırmalara, klinisyenlere, yöneticilere ve karar vericilere oldukça büyük kolaylıklar getirmektedir. Bu çalışmada; günümüzde giderek yaygınlaşan "bireye özgü tedavi" seçeneklerinin seçim, sınıflama ve sıralamasını belirleyebilmek için ÇKKV Yöntemleri olan Analitik Hiyerarşi Prosesi(AHP), VIKOR, ELECTRE, TOPSIS ve PROMETHEE yöntemlerinin kullanılması ve elde edilen sonuçlarla yöntemlerin birbirleriyle ve hastanın gerçek prognozu ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Onkoloji bölümünden elde edilen veri setinde hastanın risk faktörleri, hematolojik parametreleri, tedaviye yanıt, sağkalım süresi, nüks, prognoz gibi değişkenleri kullanılarak ÇKKV Yöntemleri uygulanmıştır. Bu kapsamda, örnek veri kümelerindeki kriterlerin ağırlıklarının Eşit Ağırlık, Entropi, CRITIC, Standart Sapma, İstatistiksel Varyans Prosedürü yöntemleri kullanılarak saptanması ve bireysel tedavi seçenekleri seçim ve sıralamalarının belirlenmesi için ise AHP (Analitik Hiyerarşik Süreç), VIKOR, ELECTRE, TOPSIS ve PROMETHEE yöntemleri kullanılmıştır. Kriterlerin ağırlıkları Eşit ağırlık, Entropi, CRITIC, Standart Sapma, İstatistiksel Varyans Prosedürü yöntemleri ile belirlenmiştir. Sonraki aşamada bireysel tedavi seçeneklerinde seçim ve sıralamalarının belirlenmesinde ÇKKV Yöntemleri karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmiştir. Analizler sırasında Microsoft Excel, Visual PROMETHEE ve konuyla ilgili paket programlardan yararlanılmış ve kodlama yolu ile özgün bir analiz programı geliştirilmiştir. Akciğer kanseri veri setinde tedavi seçiminde Ağırlıklandırma Yöntemleri ile ağırlıkları belirlenen karar kriterleri 5 farklı ÇKKV Yöntemi ile analiz edilmiş ve en uygun tedavi seçimi belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, yöntemler arasında fark olmadığını göstermiş, seçilen tedavinin doğru seçim olduğu hastanın sağkalımı ve uzman görüşü tarafından onaylanmıştır. Günümüzde giderek yaygınlaşan bireye özgü tedavi seçeneklerinin seçim, sınıflama ve sıralamasını belirleyebilmek için ÇKKV Yöntemleri'nin uygulanabileceği ve klinisyenlere, bireye özgü en etkin tedaviyi seçme ve prognozu tahmin etme süreçlerinde istatistiksel araçları kullanma olanağı sağlanabileceği görülmüştür.
Parametrik ve parametrik olmayan sağkalım analiz yöntemlerinin kanserli hastalara ait gerçek veri seti üzerinde değerlendirilmesi
Sağkalım analizleri, nüks, ölüm riski ve bu riskleri etkileyen prognostik faktörleri ortaya koymak için kullanılan yöntemlerdir. Sağkalım analizlerinde sıklıkla parametrik olmayan yöntemlerden Kaplan-Meier yöntemi ve Cox Regresyon yöntemi tercih edilmektedir. Bu çalışmada kanserli hastalarda parametrik ve parametrik olmayan sağkalım analiz yöntemlerinin birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi veri tabanından ulaşılan endometrium kanserli hastalara ait gerçek veriler kullanılarak R programlama dili ile analizler gerçekleştirilmiştir. Öncelikle risk faktörlerin (operasyon tipi, yaş, risk grubu, komorbidite) gruplarına göre sağkalım eğrileri Kaplan-Meier yöntemi ile elde edilmiş ve grupların karşılaştırılması parametrik/parametrik olmayan (Logrank, Gehan-Wilcoxon, Tarone Ware, Peto-Peto genelleştirilmiş Wilcoxon ve Fleming-Harrington) testlerle yapılmıştır. Parametrik yöntemlerin kullanılması için yaşam süresinin yaşam dağılımlarından (Üstel, Weibull, Lognormal, Loglojistik, Genelleştirilmiş gama) birine uyup uymadığı belirlenmiş ve belirlenen dağılımın parametrelerinin gruplar arasında benzer olup olmadığı değerlendirilmiştir. Yapılan parametrik/parametrik olmayan testler ile ilgilenilen risk faktörü gruplarının tüm kategorilerinin yaşam sürelerinin birbirinden farklı olduğu bulunmuştur. Tek değişkenli ve çok değişkenli Cox ve parametrik modellerde veriye en uygun modeli seçmek için Akaike ve Bayesian bilgi kriterleri (AIC, BIC) ele alınmıştır. Yapılan değerlendirme sonucunda ele alınan modellerden elde edilen katsayıların birbirine benzer olduğu saptanmıştır. Ancak Cox modelinde orantısal hazard varsayımının sağlanmadığı ve bu modelin parametrik modellere göre daha yüksek AIC ve BIC değerlerine sahip olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak endometrium kanserli hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesinde log lojistik modelinin en iyi performansa sahip olduğu belirlenmiştir. Literatürde varsayımlara bakılmaksızın sıklıkla parametrik olmayan sağkalım analizleri kullanılmaktadır. Ancak parametrik sağkalım analizleri varsayım ihlallerine karşı dayanıklı olmamasına rağmen daha güçlü yöntemlerdir. Bu nedenle uygun yöntemin seçilmesi tıpta daha doğru karar süreçleri ve araştırıcılara istatistiksel bir bakış açısı sağlayacaktır.
Savunma biçimleri ve mutluluk arasındaki ilişkide psikolojik sağlamlığın aracı rolünün yapısal eşitlik modellemesi ile incelenmesi
Yapısal Eşitlik Modellemesi (YEM) çok sayıda analizi aynı anda gerçekleştirebilen, gözlenebilen değişkenlerin yanı sıra gizil değişkenlerin de modele dahil edildiği, birden çok bağımlı ve bağımsız değişkenin bulunduğu kompleks araştırma modellerinde araştırmacıya oldukça avantaj sağlayan çok değişkenli istatistik bir yöntemdir. Bu araştırmanın amacı ergenlerin savunma mekanizmaları ile mutluluk düzeyleri arasındaki ilişkide psikolojik sağlamlıklarının aracı rolünün YEM ile incelenmesidir. Araştırmada lisede öğrenim gören 15 ve 18 yaşları arasında 392 öğrenciden toplanmış bir veri seti kullanılmıştır. Veri toplama aracı olarak geliştirilen Kişisel Bilgi Formu, Savunma Biçimleri Testi (SBT-40), Oxford Mutluluk Ölçeği-Kısa Formu (OMÖ-K) ve Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği Kısa Formu (KPSÖ) kullanılmıştır. Çalışmanın veri analizinde AMOS 20 ve Hayes Process Macro v.4.2 kullanılmıştır. Araştırmada YEM'in ilk basamağı olan ölçüm modeli test edildikten sonra ampirik modele bağlı olarak 3 yapısal model kurulmuştur. İlk modelde olgun savunma biçimleri (OSB) ile mutluluk arasındaki ilişkide psikolojik sağlamlığın aracı etkisine bakılmış ve OSB'nin mutluluk üzerinde olumlu bir etkisi olduğu, psikolojik sağlamlığın da bu etkiyi arttırdığı görülmüştür. İkinci modelde nevrotik savunma biçimleri (NSB) ile mutluluk arasındaki ilişkide psikolojik sağlamlığın aracı etkisine bakılmış ve NSB'nin mutluluk üzerindeki azaltıcı etkisi olduğu görülmüş, psikolojik sağlamlığın ise bu olumsuz etkiyi azalttığı belirlenmiştir. Son modelde immatür savunma biçimleri (ISB) ile mutluluk arasındaki ilişkide psikolojik sağlamlığın aracı etkisine bakılmış ve NSB'ye benzer olarak ISB'nin de mutluluk üzerinde negatif bir etkisinin olduğu, psikolojik sağlamlığın ise bu negatif etkiyi azalttığı belirlenmiştir. Sağlık alanında bir araştırmada kullanılan çok sayıdaki ölçekler arasındaki nedensel ve yapısal ilişkinin belirlenmesinde, ikili analizler yerine bu ölçekler arasındaki çoklu ilişkiyi modellemede kullanılan ikinci nesil istatistik analiz yöntemi yapısal eşitlik modellemesinin (YEM), gözlemlenen ve gizil değişkenlerin ilişkilerini, aracılık etkisini ortaya koyan daha açıklayıcı bir araç olduğu izlenmektedir.
COVİD-19 ve akut böbrek hasarı üzerine bir meta analiz uygulaması
Meta analizi bir konuda yapılmış birden fazla çalışmanın sonuçlarını çeşitli yöntemlerle birleştirme ve çalışmaların sunduğu bulguların istatistiksel analizini yapma yöntemidir. Önsel bilgilerin az olduğu ve bilimsel bilgilere akut ihtiyaç duyulan dönemlerde (örneğin pandemi, yeni ortaya çıkan hastalıklar vs) kalite ve kanıt değeri yüksek güvenilir bilimsel kaynaklara olan ihtiyaç daha da önemli hale gelmektedir. Kanıt piramidinde en güvenilir çalışmalar olarak nitelendirilen meta analizlerin değerlendirilmesinde objektifliğin sınırlanmasına neden olabilecek faktörlerin incelenmesi önemlidir. Bu meta analiz uygulamasında COVID-19 pandemisi ilan edildikten sonra 2022–2023 yılları arasında dünya genelinde değişik araştırıcılar tarafından yapılmış COVID-19 nedeniyle hastanede yatarak tedavi görmüş hastalarda gelişebilecek akut böbrek hasarının (ABH) araştırılması ve yeni bir hastalık olan COVID-19'un önemli bir böbrek tutulumu olan ABH hakkında güçlü kanıt sunmak amaçlanmıştır. Buna ek olarak farklı kalite sınıflamalarının bilgi kaynağı ve objektifliğin kısıtlarına neden olup olmadığının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Meta analiz R studio istatistik yazılımı (sürüm 1.0.143) ve meta, metafor paketleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Heterojenliği değerlendirmek için I2 ve Cochran's Q istatistiği kullanılmıştır. Yüksek heterojenlik nedeniyle rastgele etki modeli kullanılmıştır. Yayın yanlılığı huni grafikleri ve Egger's testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda alt grup analizleri yapılmış olup meta regresyon yapılmıştır. Literatür taraması ile tarama kriterlerine uygun toplam 51 çalışma belirlenmiş ve heterojenite I2 %98,7 olarak saptanmıştır. COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılan hastalarda ABH'ın genel prevalansı %34,7 (%95CI:29,2-40,1) olarak bulunmuştur. Toplam 51 çalışmanın kalitesi JBI kriterleri ile puanlanmıştır (minimum:3 maksimum:8). Çalışmalar farklı kalite sınıflamaları ile gruplandırılarak alt grup analizleri yapılmıştır. Üç farklı kalite gruplamasında da yapılan alt grup karşılaştırmalarında gruplar arasında ABH sıklığı açısından fark bulunamamıştır. Dolayısı ile kalitesi düşük olarak sınıflandırılan çalışmaların da analizlere dahil edilebileceği düşünülerek diğer alt grup analizleri toplam 51 çalışmada yapılmıştır. COVID-19 nedeniyle tamamı yoğun bakımlarda yatan hastaların dahil edildiği 18 çalışma (I2 %99,1) elde edilmiş hem servis hem de yoğun bakımlarda yatan hastaların dahil edildiği 33 çalışma (I2 %98,5) iki ayrı grup olarak değerlendirilmiştir. Sadece yoğun bakımda yatan hastaların dahil edildiği çalışmaların meta analizinde COVID-19 nedeniyle yoğun bakımda yatanlarda ABH prevalansı %44,5 (%95CI:34,2-55,3), diğer grup prevalansına göre %29,7 (%95CI:24,5-35,6) oldukça yüksek bulunmuştur p=0,013). Cinsiyet alt gruplarında prevalans erkeklerde daha yüksek bulunmasına karşılık fark saptanamamıştır. Ülkelerin gelişmişlik indeksine göre de prevalanslar arasında bir fark saptanamamıştır. Pandemi döneminde dergilere iletilen yayınların hakem değerlendirmelerinden hızlıca geçtiği ve yeterince incelenmeden kabul gördüğü kanaati, yayınların kalitesi ve güvenilirliğini sorgulanabilir duruma getirmiştir. Bu bilinmezlik dönemlerinde hastalığın görülme sıklığı, komplikasyonları, ülkeden ülkeye, bireylerin yaş, cinsiyet gibi özelliklerine göre nasıl farklılık gösterdiğinin yayınların kalite sınıflaması ile birlikte değerlendirilmesi güvenilir bilgi kaynağı oluşturabileceği gibi global düzeyde önlemler alınması noktasında değerli bilgi sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: COVID-19, akut böbrek hasarı, meta analiz, kalite sınıflandırması, gelişmişlik indeksi, alt grup analizleri
Pandemi sürecinde ülkelere göre yayınlanan COVİD-19 vaka ve ölüm verilerinin benford kanununa uyumu
Son dönemde bilim dünyasında artan hileli veya yanıltıcı verilerin istatistiksel raporlamalarda kullanılması, bu alanlarda çalışanları yanıltıcı faaliyetlerin tespit edilmesi için etkili analitik araçlar geliştirmeye yönlendirmiştir. Bu bağlamda Benford Yasası, basit ve güçlü bir araç olarak dikkat çekmektedir. Tüm dünyada Covid-19 pandemi döneminde yayınlanan vaka ve ölüm kayıtlarının doğruluğu tartışma konusu olmuştur. Bu çalışmanın amacı, yayınlanan Covid-19 vaka ve ölüm verilerinin Benford Yasası ile uyumunu incelemektir. Çalışmadaki veriler, DSÖ tarafından 119 ülkenin ilk 3.ay, 6.ay ve 12.aylık period dilimlerinde yayınlanmış olan verilerinden edilmiştir. Çalışmada Birinci Basamak Testi kullanılmıştır. Ülkelerin vaka ve ölüm sayılarının Benford Kanununa uygunluğu Ki-Kare, Öklid Uzaklık, Hotelling T, KS, Chebyshev Uzaklık, Joenssens, Freedman-Watson-U2 testleriyle değerlendirilmiştir. Vaka ve ölüm sayılarında uyum oranı düşük bulunmuştur; Ölüm verilerinde uyumsuzluğun vaka verilerine göre daha fazla olduğu izlenmektedir. Çalışmadan elde edilen bulgular; vaka ve ölüm uyumsuzluk oranları arasında anlamlı ilişki olmadığını göstermektedir. Diğer bir deyişle ülkeler vaka verilerini doğru sunarken ölüm verilerini doğru sunmuyor olabileceğine işaret etmektedir. Bu durum ülkelerin gelişmişlik indeksi ile de benzerdir. Yani ülkelerin gelişmişlik düzeyinin yüksek olması, uyum yüzdesinin de yüksek olmasını sağlamamaktadır. Bu tür verileri analiz ederken vaka, ölüm, test sayısı gibi parametrenin aynı anda değerlendirilmesi, tek test yerine farklı testlerin birarada değerlendirilmesi uygun olacaktır. Verilerin uyumsuzluk nedenlerinin ülkelerin iktidarlarının popülist kaygıları, sağlık politikaları, demokrasi göstergeleri, tanı, kayıt güvenilirliği ve virüsün seyri gibi birçok faktör ışığında tartışılmasında yarar vardır. Bu verilerin doğruluğunun istatistiksel yöntemler ile analizi, pandemi verilerine duyulan kamu güvenini, radikal ve etkili önlemler alınmasını ve önlemlere uyulmasını sağlayacaktır.
Yapay zeka destekli FCN model performansının değerlendirilmesi: KIBT görüntüleri üzerinde nazopalatin kanalın otomatik segmentasyon uygulaması
Derin öğrenme, tıbbi görüntü analizinde önemli bir çerçeve haline gelmiş olup, ilgi bölgelerinin segmentasyonunu otomatikleştirmekte ve standartlaştırmaktadır. Bu süreç, bilgisayar destekli tanı, girişimsel işlemler ve tedavi için kritik öneme sahiptir. Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT), maksillofasiyal yapıların ayrıntılı üç boyutlu görüntülerini sunarak dental görüntülemede çığır açmış olmasına rağmen, KIBT kullanılarak NPK segmentasyonunun çeşitli zorlukları mevcuttur. Bu çalışmada, derin öğrenme tabanlı nnU-Net v2 model performansına dayalı KIBT görüntülerinde NPK'nın otomatik segmentasyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma retrospektif olarak yürütülmüş, veriler eğitim (n=82) ve test (n=8) seti olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Otomatik segmentasyon, klinik radyoloji ve yapay zekâ alanında yaygın olarak kullanılan performans metrikleri (gerçek pozitif, yanlış pozitif, yanlış negatif, doğruluk, kesinlik, duyarlılık, F1-skoru, Dice katsayısı, Jaccard indeksi [IoU], %95 Hausdorff mesafesi [mm] ve Hausdorff mesafesi [mm]) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca ROC eğrisi elde edilerek eğri altında kalan alan (EAA) hesaplanmıştır. NPK segmentasyonu için kullanılan nnU-Net v2 mimarisi sonucunda elde edilen karmaşıklık matrisine göre gerçek pozitif, yanlış pozitif, yanlış negatif, doğruluk, kesinlik, duyarlılık ve F1-skoru değerleri sırasıyla 914, 282,13, 131,25, 3,09, 0,11, 0,99, 0,74, 0,89 ve 0,81 olarak bulunmuştur. Ayrıca Dice katsayısı, Jaccard indeksi (IoU), %95 Hausdorff mesafesi (mm) ve Hausdorff mesafesi (mm) sırasıyla 0,80, 0,67, 1,02 mm ve 1,90 mm olarak hesaplanmıştır. EAA ise 0,94 olarak analiz edilmiştir. Bu sonuçlar, nnU-Net v2 modelinin nazopalatin kanal segmentasyonunda yüksek doğruluk ve güvenilirlik sağladığını göstermektedir.
Ergenlik döneminde yaygın kullanılan savunma mekanizmaları ile psikolojik sağlamlık ve mutluluk düzeyi arasındaki ilişki: Hatay il merkezi örneği
Bu araştırmada, ergenlerin yaygın kullandığı savunma mekanizmaları ile psikolojik sağlamlıkları ve mutluluk düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını incelemek ve bu ilişkiyi belirleyen faktörleri saptamak amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini 2016-2017 öğretim eğitim yılında Hatay ilinin Antakya ilçesine bağlı rastgele yöntemle seçilmiş 5 lise de öğrenim gören 15 ve 18 yaşları arası değişen, 190 kadın, 202 erkek öğrenci olmak üzere toplam 392 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak geliştirilen Kişisel Bilgi Formu, Savunma Biçimleri Testi (SBT-40), Oxford Mutluluk Ölçeği-Kısa Formu (OMÖ-K) ve Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği Kısa Formu (KPSÖ) kullanılmıştır. Çalışmada ergenlerde en yaygın kullanılan savunma mekanizmasının psödo altruizm olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin olgun savunma biçimleri (OSB) ile nevrotik savunma biçimleri (NSB) arasında negatif yönde zayıf düzeyde bir korelasyon saptanırken (r=-0,31), immatür savunma biçimleri (İSB) ile arasında negatif yönde orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,54). İSB ile NSB arasında ise pozitif yönde yüksek düzeyde bir korelasyon saptanmıştır (r=0,75). Psikolojik sağlamlık ile mutluluk düzeyi arasında yüksek düzeyde pozitif bir korelasyon olduğu saptanmıştır (r=0,73). Psikolojik sağlamlık düzeyi ve savunma mekanizmalarıilişkisi incelendiğinde; KPSÖ ile OSB (r=0,29) ile zayıf düzeyde pozitif, NSB (r=-0,34) ve İSB (r=-0,47) ile zayıf düzeyde negatif bir korelasyon saptanmıştır. Mutluluk düzeyinin savunma biçimleri ile ilişkisi incelendiğinde ise; OSB (r=0,28) ile zayıf düzeyde pozitif, NSB (r=-0,37) ile zayıf düzeyde negatif ve İSB (0=-0,50) ile negatif yönde orta düzeyde bir korelasyon olduğu saptanmıştır. Aile yapısı ve tutumu, ekonomik durum, alınan sosyal ya da psikolojik destek gibi bazı sosyo demografik değişkenlerin psikolojik sağlamlık, mutluluk düzeyi ve savunma mekanizmalarını etkilediği saptanmıştır. Çalışmadan elde edilen sonuçlar, stres ve travma durumlarının üstesinden gelebilme ve adaptasyonu için geliştirilen savunma biçimlerini belirlemenin ve bireyin güçlü yanlarının vurgulandığı psikolojik sağlamlık ve mutluluk düzeyinin ortaya çıkarmanın ve bunları etkileyen faktörleri saptamanın özellikle ergenlerin sağlıklı gelişiminde önemli yer tuttuğunu göstermektedir. Psikolojik sağlamlık, iyilik hali, mutluluk ve olgun savunma biçimlerinin öne çıkarılması, klasikleşmiş "insanın hasta olduğu ve tedavi edilmesi gerektiği" anlayışından "bireyin sağlıklı olduğu ve pozitif özelliklerinin geliştirilmesi gerektiğini dile getiren" pozitif psikoloji anlayışana geçişi sağlayacak olan önemli kavramlar olduğu saptanmıştır.
Kadınların farklı dönemlerdeki kadınlık algıları ve etkileyen faktörler
Bu çalışmanın amacı; kadınların menstürasyon, gebelik, annelik, üreme sağlığı ile ilgili yaşanan hastalık ve menapoz dönemi gibi farklı dönemlerde beden ve kadınlık algısının nasıl bir değişim gösterdiğinin araştırılması ve bu algıları etkileyen faktörlerin toplumsal cinsiyet bakış açısı ile irdelemesidir. Araştırma, Adana Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları Servisinde yatan 39 kadın katılımcı ile yapılmıştır. Araştırma kapsamında veri toplama araçları olarak; Yarı yapılandırılmış nitel görüşme formu, demografik özellikleri belirleyen bilgi formu, Self-Esteem ölçeği ile Oxford Mutluluk ölçeği, Coopersmith Benlik Saygısı Envanteri faktörleri ile belirlenmiştir. Araştırma sonucuna göre; katılımcıların kadın oldukları için çoğu zaman pişmanlık duygusu yaşadığı, bununla birlikte kadınların yaşamlarındaki en önemli başarıyı iyi bir anne ve eş olma olarak tanımladıkları görülmüştür. Kadınlar menstürasyon dönemine girdiklerini etrafındakiler ile daha az paylaşırken, menapoz dönemine girdiklerini daha yüksek oranda paylaşmaktadırlar. Buna karşılık mentürasyon dönemine girmek kadınlık açısından üretkenlik, kadın olma hali olarak tanımlanırken menapoz dönemine girmek erkekleşme, kadınlıktan uzaklaşma hali olarak tanımlanmaktadır. Eğitim ve ekonomik düzeyin artması kadınların benlik saygısı, psikolojik sağlamlılık düzeyi ve mutluluk düzeyini arttırmaktadır. Şiddet yaşaması, erken yaşta evlilik ve gebelik yaşaması ise kadınların benlik saygısı, psikolojik sağlamlılık düzeyi ve mutluluk düzeyini azaltmaktadır. Elde edilen sonuçlar, kadınların farklı dönemlerinde farklı algılar içinde olduğunu göstermektedir. Özellikle fizyolojik kadınlık halleri, toplumsal cinsiyet rollerine dayalı kalıpyargılar ile doğru orantılı olarak kadınların kendileri tarafından bile kirli, kötü ve eksik olarak algılandığı görülmektedir. Bu dönemlere özgü algı durumları dikkate alınarak psikosoyal destek verilmesi yarar sağlayacaktır.
Suriyeli çocuk ve ergenlerde algılanan sosyal destek ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişki
Bu araştırmada Suriyeli çocuk ve ergenlerin psikolojik sağlamlık düzeyleri ile algıladıkları sosyal destek türleri demografik değişkenler açısından incelenmiştir. Araştırmaya 2017 yılında kapanan Geçici Eğitim Merkezlerinin öğrencilerine yönelik Mersin'in Mezitli ilçesinde açılan yaz okullarında dil ve telafi eğitimi gören 88 kız, 59 erkek toplam 147 öğrenci katılmıştır. Araştırma kapsamında veri toplama araçları olarak; Kişisel Bilgi Formu, Çocuklar için Sosyal Destek Değerlendirme Ölçeği ve Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (kısa form) kullanılmıştır. Araştırma sonucuna göre; Psikolojik sağlamlıkla sosyal destek arasında bir ilişki olduğu ve algılanan aile desteğinin psikolojik sağlamlığı yordadığı, yıl kaybı yaşayan çocukların algılandıkları aile desteğinin düşük olduğu, yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle yardım alan çocuk ve ergenlerin psikolojik sağlamlık ve algıladıkları sosyal destek düzeyinin yüksek olduğu, dil değişkeninin, fiziksel istismarın (aile içi şiddet, okul içi şiddet) ve ev içi şiddete tanık olmanın algılanan sosyal destek ve psikolojik sağlamlık düzeylerini etkilediği belirlenmiştir. Aynı zamanda çalışmaya katılan Suriyeli çocuk ve ergenlerin duygu ve düşünce durumları incelendiğinde psikolojik sağlamlığa yönelik risk faktörlerine ait birçok bulguyu taşıdıkları gözlenmiştir. Buna rağmen katılımcıların büyük çoğunluğunun; kendilerini yalnız hissetmedikleri, kendilerine güvendikleri, başarılı olacakları ve ülkelerine geri dönmek istedikleri görülmektedir. Tüm bulgular alan yazını kapsamında tartışılmıştır.
Suriyeli öğrencilere eğitim veren sınıf öğretmenlerinin Yaşadıkları sorunlar ve psikolojik sağlamlılık düzeyi: Adana ili örneği
Eğitim, toplumun içinde barındırdığı bireylerin, çağın değişen koşullarına rağmen birbirlerinden ayrıcalıklı olmaksızın belirlenen amaçlar doğrultusunda, gerekli bilgi ve becerilerle donatılmasını sağlamak zorundadır. Bu aktarımı gerçekleştirecek kişiler şüphesiz öğretmenlerdir. Gerçekleşmesi istenen amaçların toplumsal yapıyla uyumlu olması, kişilerarası ırksal hoşnutsuzlukların olmaması bu süreci daha da sürdürülebilir hale getirecektir. Bu araştırmada, sınıfında Suriyeli öğrenci bulunan sınıf öğretmenlerinin yaşadıkları sorunları saptamak ve saptanan bu sorunların psikolojik sağlamlık ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Örneklemini 2016-2017 eğitim- öğretim yılında Adana iline bağlı Seyhan, Çukurova, Yüreğir ve Sarıçam ilçesine bağlı; sınıfında Suriyeli öğrenci sayısının çokluğuna göre rastgele yöntemle seçilmiş okullarda eğitim veren, yaşları 24-60 yaşları arasında değişen, 153'ü kadın, 60'ı erkek olmak üzere 213 öğretmen oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak geliştirilen Kişisel Bilgi Formu ve Psikolojik Sağlamlık Ölçeği Kısa Formu kullanılmıştır. Sınıfında Suriyeli öğrencilerle sorun yaşayanların oranı %54'tür. En sık rastlanan sorun, dil sorunudur. Sorun yaşayan öğretmenlerin PSÖ puan ortalamaları 21,61±4,18 iken sorun yaşamayanların puan ortalaması 23,27±4,64'tür (p=0,007). Sınıfında sorun yaşamayan öğretmenlerin psikolojik sağlamlığının, sorun yaşayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çağın önemli olgularından biri olan göçün beraberinde getirdiği sorunsallardan biri, göç eden çocuklar açısından farklı bir ülkede eğitim almaktır. Bu sorunsalın çözümünde en önemli pay öğretmenlerindir. Çalışmadan elde edilen veriler her iki öğretmenden birinin bu konuda sorun yaşadığını desteklemektedir. Bu öğretmenlerin hem psikolojik sağlamlık hem de bu öğrencilere eğitim verme becerilerinin desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Tıp fakültesi öğrencilerinde eleştirel düşünme eğilimi ile depresyon eğilimi arasındaki ilişki ve etkileyen faktörler: Çukurova üniversitesi örneği
Bu çalışmanın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde eleştirel düşünme eğilimi ile depresyon eğilimi arasındaki ilişkiyi ve etkileyen faktörleri incelemektir. Çalışmanın örneklemini 2017-2018 eğitim öğretim yılı bahar döneminde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi 1, 2, 3. sınıfta preklinik dönemde öğrenim gören toplam 403 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak; Kişisel Bilgi Formu, Kaliforniya Eleştirel Düşünme Eğilimi Ölçeği (KEDEÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, çalışma grubumuzu oluşturan üniversite öğrencilerinin sadece %7,4'ü yüksek eleştirel düşünme eğilimine sahipken, %51,9'unun orta seviyede, %40,7'sinin ise düşük seviyede eleştirel düşünme eğilimine sahip oldukları saptanmıştır. Öğrencilerin %9,9'unda şiddetli, %18,4'ünde orta, %32'sinde hafif düzeyde depresyon eğilimi vardır. Öğrencilerin %39,7'sinde depresyon eğilimi seviyesi normal düzeydedir. Depresyon eğilimi ile eleştirel düşünme eğilimi arasındaki ilişki incelendiğinde BDÖ puanı ile KEDEÖ puanı arasında negatif yönlü orta derecede (r= -0,45) bir uyum-korelasyon olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin eleştirel düşünme eğilimi seviyesi arttıkça depresyon eğilimi seviyesi azalmaktadır. Eleştirel düşünme eğilimi seviyesi ve depresyon eğilimi seviyelerinin akademik başarı düzeyi, aile yapısı, hobi varlığı ve hobi sıklığı, depresyon nedeniyle daha önce psikolojik destek alma durumu ve depresyon nedeniyle şu an psikolojik destek alma durumları ile farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Eleştirel düşünme eğilimi ve depresyon eğilimi seviyeleri ailenin ekonomik durumuna göre farklılık göstermemektedir. Eleştirel düşünme eğilimi seviyesi kadın öğrencilerde daha yüksek iken depresyon eğilimi seviyelerinin cinsiyete göre farklılaşmadığı görülmüştür. Eleştirel düşünme eğilimi seviyeleri sınıf düzeylerine göre farklılaşmakta iken depresyon eğilimi seviyeleri değişmemektedir. Depresyon eğilim düzeyini etkileyen bağımsız değişkenleri belirlemek amacıyla lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Depresyon eğilimini etkileyebileceği saptanan cinsiyet, sınıf, akademik başarı düzeyi ve daha önce psikolojik destek alma durumu ve eleştirel düşünme düzeyi modele bir arada eklendiğinde; cinsiyet, daha önce psikolojik destek almış olmak ve düşük eleştirel düşünme düzeyinin depresyon düzeyini anlamlı olarak etkileyen bağımsız ve istatistiksel olarak anlamlı faktörler olduğu izlenmektedir. Depresyon eğiliminde olma durumunu; kadın olmak 1,8 kat (OR:1.8; %95GA:1.1-3.2), daha önce psikolojik destek almış olmak 3,6 kat (OR:3.6; %95GA:2.0-6.8) ve düşük eleştirel düşünme düzeyine sahip olmak ise 3,4 kat (OR:3.4; %95GA:2.1-5.6) arttırmaktadır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, eleştirel düşünme düzeyi gelişmiş olan bireylerin depresyon ile daha kolay başa çıkabileceğine işaret etmektedir.
Z ve Y kuşakları arası sınav kaygısı karşılaştırması: Adana ili örneği
Bu çalışmada, bireylerin akademik başarılarını oldukça önemli düzeyde etkileyen sınav kaygısı düzeylerini Z ve Y kuşakları ile karşılaştırarak incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın evreni, Adana ilinde devlet ve özel okullardaki öğrencilerden oluşturulmuştur. Z kuşağı olarak ortaokul son sınıf öğrencileri (n=170), Y kuşağı olarak lise son sınıf öğrencileri (n=263) çalışmaya alınmıştır. Çalışmanın örneklemi 433 bireyden oluşmaktadır. Tesadüfi örnekleme yöntemi ile seçilen okullara gidilerek belirlenen kuşak aralığındaki tüm bireyler çalışmaya alınmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin sosyo-demografik özelliklerini belirlemeye yönelik olarak 7 soru içeren bir sosyo demografi formu oluşturulmuştur. Sınav kaygısı, 50 sorudan oluşan Sınav Kaygısı Envanteri ile ölçülmüştür. Anksiyete seviyesinin değerlendirilmesi için Spielberger'in geliştirdiği 20 sorudan oluşan Durumluk Kaygı ölçeği ve 20 sorundan oluşan Süreklilik Kaygı ölçeği kullanılmıştır. Sınav Kaygısı ölçeğinin alt başlıklarının hepsinde Z kuşağı ortalaması Y kuşağından yüksek bulunmuş; zihinsel tepki ve genel sınav kaygı ortalamaları açısından kuşaklar arasında anlamlı farklılıklar gözlenmiştir (p<0,05). Durumluk ve sürekli kaygı ölçeklerinde ise sınav kaygı ölçeğinin aksine Z kuşağı, Y kuşağından düşük ortalamaya sahip olduğu saptanmıştır. Sınav kaygısı düzeyinin kuşaklar arasında fark gösterdiği, genel olarak diğer kuşaklara oranla daha rahat olan Z kuşağının genel anksiyetesi daha düşük iken sınav anksiyetesinin daha yüksek olması bu kuşağın sınava özgü bir kaygı yaşadığını göstermektedir. Dolayısı ile genel anksiyete sağaltımı yaklaşımı yerine bu kuşaklar için sınav anksiyetesi sağaltımı yaklaşımı geliştirilmesi önemlidir. Sınav kaygısı yaşayan bireylerin, bununla baş edebilmeleri için fiziksel ve sosyal koşullar kadar ait olduğu kuşak özellikleri de göz önünde bulundurularak destek sağlanması, sağaltım yöntemleri konusunda çalışmalar geliştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Öğrenciler ve ebeveynlerindeki sosyal fobi düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırmanın amacı, öğrencilerde ve bu öğrencilerin ebeveynlerinde sosyal fobi görülme sıklığı ve bu ikisi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Kesitsel bir çalışma olarak tasarlanan araştırma, 2017-2018 eğitim ve öğretim yılında Nisan 2018- Mayıs 2018 tarihleri arasında Adana merkez ilçelerinde tesadüfi olarak seçilen 4 ortaokul ve 8 lisede yapılmıştır. Ortaokulların 8, liselerin 9 ve 10. sınıflarda öğrenim gören 178 kız, 190 erkek olmak üzere toplam 368 öğrenci örnekleme alınmıştır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik değişkenlerden oluşan bireysel bilgi formu, liebowitz sosyal kaygı ölçeği kullanılmıştır. Belirgin düzeyde sosyal fobi görülme sıklığı hem çocuklarda (%17,1) hem de ebeveylerde (%13,6) yüksektir. Ebeveyn sosyal fobi puanı ile çocuk sosyal fobi puanı arasında orta derece korelasyon olduğu saptanmıştır (r=0,59, p<0,0001). Sosyal fobi puanının yaş, cinsiyet, akademik başarı durumu ve anne babanın eğitim düzeyi, aile yapısına göre anlamlı fark gösterdiği saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulgular çocuklar ve ebeveynlerin sosyal fobi düzeyleri arasında orta düzeyde bir ilişki olduğunu, sosyal fobinin aile tarafından çocuklara transfer edildiğine işaret etmektedir. Aile bağlarının güçlü olduğu ülkemizde çocukların ebeveynlerine benzer sosyal tutum geliştirdikleri düşünülmektedir. Bu bulgular, psikoloji alanında sosyal fobi ile mücadele ederken çocuklar veya erişkinlerin tek tek tedavi edilmesinin yanı sıra aileye birlikte tedavi edilmesinin uygun olacağına işaret etmektedir.
Kişilik özelliklerinin iş doyumu üzerine etkileri: Adana Seyhan Belediyesi örneği
Bu araştırmanın amacı, çalışan bireylerin sahip oldukları kişilik özellikleriyle iş doyumu arasındaki ilişkiyi incelemektir. Araştırmanın örneklemini Adana Seyhan İlçesi Belediyesi'nde çalışan 594 kişi içerisinden rastgele seçilen ve toplam çalışanların yaklaşık dörtte birini temsil eden 151 kişi oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak kişisel bilgi formu ve çalışanların kişilik özelliklerini ölçmeye yönelik soruların bulunduğu "Beş Faktör Kişilik Ölçeği" ile çalışanların iş doyumunu ölçmek amacıyla geliştirilen "Minnesota İş Doyum Ölçeği" kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, 151 kişinin %51'i kadındır. Katılımcıların %32,5'i lise, %17,9'u ön lisans, %35,7'si lisans ve %13,9'u yüksek lisans-doktora mezunudur. Toplam doyum puan ortalaması 70,1±13,9 dur. Dışsal doyum puan ortalaması içsel doyum puan ortalamasından düşük bulunmuştur. Kişilik özelliklerine ait alt boyutlar içinde en düşük ortalama puana sahip olan parametre duygusal denge (26,3±5,3) iken en yüksek ortalamaya sahip olan parametrenin ise yeniliğe açıklık (35,0±6,3) olduğu saptanmıştır. Toplam doyum alt boyutları ile beş faktörlü kişilik analizi alt boyutları arasındaki ilişki incelendiğinde sorumluluk, uyumluluk, duygusal denge, dışa dönüklük yeniliğe açıklık arasında pozitif yönlü zayıf derecede bir ilişki-korelasyon olduğu saptanmıştır (sırasıyla r=0,22, r=0,35, r=0,29, r=0,39, r=0,28). Benzer şekilde katılımcıların dışsal doyum ve içsel doyum alt boyutu ile uyumluluk, duygusal denge, dışa dönüklük ve yeniliğe açıklık alt boyutları arasında pozitif yönlü zayıf ilişki olduğu saptanmıştır (dışsal doyum için sırası ile, r=0,23, r=0,36, r=0,26, r=0,30, r=0,23), (içsel doyum için sırasıyla r=0,18, r=0,30, r=0,28, r=0,31, r=0,27) saptanmıştır. Bu korelasyonlar istatsitiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü düşük düzeyde ilişkiyi göstermektedir. Çalışmaya katılan bireylerin toplam doyum, beş faktörlü kişilik ölçeği ve alt boyut puan ortalamaları ile cinsiyet grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamışken, toplam doyum, dışsal doyum, içsel doyum, sorumluluk, uyumluluk ve dışa dönüklük puan ortalamalarının kadınlarda erkeklere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin toplam doyum, dışsal doyum ve içsel doyum puan ortalamaları ile yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmışken, beş faktörlü kişilik ölçeği alt boyutları puan ortalamaları ile yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Toplam doyum puanını etkileyen alt boyutlar, iş ve eğitim süreleri için regresyon analizi yapıldığında uyumluluk, dışa dönüklük ve eğitim değişkenleri anlamlı bulunmuştur. Uyumluluk puanındaki 1 birimlik artış toplam doyum puanını 0,930 birim arttırmaktadır. Dışa dönüklük puanındaki 1 birimlik artış toplam doyum puanını 0,756 birim arttırmaktadır. Eğitim durumundaki 1 birimlik azalış ise toplam doyum puanını 3,185 birim azaltmaktadır. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre çalışanların kişiliklerine uygun mesleklerde çalışmaları, hem kendilerinin hem de çalıştıkları kurum ve kuruluşların iş verimliliğini arttıracağını düşündürmektedir.
Otoriter kimlik yapısının flört şiddeti üzerine etkisi: Çukurova Üniversitesi Adana örneği
Şiddet, otorite ve baskı uygulayarak bireylerin fiziksel veya psikolojik açıdan olumsuz sonuçlar yaşamasına neden olan bireysel veya toplu hareketlerin bütünüdür. Toplumda bazı bireylerin şiddet uygulama, bazı bireylerin ise maruz kalınan şiddeti kanıksama-kabullenme eğilimi diğerlerinden fark göstermektedir. Bu farkı yaratan etkenlerden birinin otoriteye eğilimli-yetkeci kişilik ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Yetkeci-otoriteye eğilimli birey; kapsadığı grubu bir adım önde tutan, bu gruba mensup olmayanlara olumsuz düşünceler ve duygular barındıran anlayışsız kişilik olarak açıklanmaktadır. Söz konusu grubun bireyleri kendisinden üstün gördüğü bireylere karşı kesin itaat gösterme eğilimindedir. Şiddet türlerinden biri olarak tanımlanan ve son dönemlerde yaygınlaşan flört şiddeti, flört ilişkinin başlaması ile birlikte bireylerden birinin karşı tarafa bedensel, cinsel, ve psikolojik olarak istismar etmesi ve sosyal yaşamdan kısıtlaması şeklinde tanımlanmaktadır. Otoriter birey flört ilişki sürecinde partnerine uyguladığı şiddet aracılığıyla egemenlik kurmaya, kontrol etmeye ve gücünü göstermeye yönelik tutum ve davranışlar sergileyebilmektedir. Bu araştırmanın amacı otoriter kişilik yapısının flört şiddeti üzerine etkisini incelemek ve bu ilişkiyi etkileyebilen faktörleri ortaya çıkarabilmektir. Araştırma, ilişkisel tasarımda tanımlayıcı kesitsel bir araştırmadır. Çalışmanın evrenini Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ilk 2 sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Çalışmanın örneklemini 2017-2018 eğitim öğretim yılı bahar döneminde Tıp Fakültesinde eğitim alan 1 ve 2 sınıf öğrencisi toplam 251 kişi oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Flört şiddeti türlerine maruz kalma durumunda geliştireceği davranış, bu şiddet türlerine maruz kalma durumunu ve flört ilişkilerine karşı tutumlarını belirlemek amacıyla ilgili literatür ışığında sorular ve ifadeler hazırlanmıştır. Öğrencilerin otoriter-yetkeci kişilik seviyesini ölçmek amacıyla Sağ Kanat Yetkeciliği (SKYÖ) ve şiddet eğilimini tespit edebilmek için Şiddet Eğilim Ölçeği (ŞEÖ) ve Flört Tutum Envanteri kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, öğrencilerin literatürde şiddet olarak tanımlanan yaşantıları-durumları flört şiddeti olarak yorumlamadığını, farkındalığın olmadığına işaret etmektedir. T-SKY puanı arttıkça flörte karşı negatif tutum puanı artmaktadır. (aralarında pozitif yönde yüksek düzeyde korelasyon saptanmıştır; r=0,71). Şiddet-tacize maruz kaldığını beyan eden bireylerde Düşük SKY, Yüksek SKY, Toplam SKY ve Flört Tutum puanları maruz kalmayanlara göre daha yüksektir ve aralarındaki fark anlamlı bulunmuştur. Şiddet Eğilimi Ölçek puanı da daha yüksek olmasına karşılık gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Toplam SKY puanı ile romantik ilişki-flört grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p=0,003). En yüksek T-SKY puanının hiç romantik ilişki-flörtü olmayan grupta olduğu görülmektedir. Toplam SKY, ŞE ve flört tutum puanları kadınlarda erkeklerden daha düşük olduğu görülmektedir. Şiddete eğilim puanı ile cinsiyet grupları (erkek-kadın) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p=0,011).Elde edilen sonuçlar, şiddete maruz kalan bireylerin yetkeci kişilik puanlarının yüksek olduğuna, öğrencilerin literatürde şiddet olarak tanımlanan yaşantıları-durumları flört şiddeti olarak yorumlamadığını, farkındalığının olmadığına işaret etmektedir.
Çok Boyutlu Öğretmen Mağduriyet Ölçeği'nin Türkçeye uyarlanması, öğretmenlerin mağduriyet algılarının ve kaygı düzeylerinin incelenmesi: Karma model çalışma
Bu araştırmanın amacı, Chunyan Yang ve arkadaşları tarafından geliştirilen Çok Boyutlu Öğretmen Mağduriyet Ölçeği'ni Türkçeye uyarlamak, öğretmenlerin mağduriyet algılarını ve mağduriyet ile kaygı düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu araştırmada karma model araştırma yöntemlerinden açıklayıcı desen modeli kullanılmıştır. Metodolojik yöntemle yapılan ölçek uyarlama çalışmasının evreni, Şanlıurfa ilinin Hilvan ilçesinde, ortaokul ve liselerde görevli 435 öğretmenden oluşmaktadır. Evrenin tamamına ulaşmak hedeflendiğinden örnekleme yöntemi kullanılmamıştır. Öğretmenlerin mağduriyet algılarını incelemek için yapılan odak grup görüşmesinin çalışma grubu, amaçsal örnekleme yöntemi ile belirlenen 16 öğretmenden oluşmaktadır. Öğretmenlerin mağduriyet ve kaygı düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek için korelasyonel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada veri toplama araçları olarak; Kişisel Bilgi Formu, Çok Boyutlu Öğretmen Mağduriyet Ölçeği, Duygusal Şiddete Maruz Kalma Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Çok Boyutlu Öğretmen Mağduriyet Ölçeği'nin geçerlik analizlerinde; dil eşdeğerliğinin r=.86(p<0,01), ölçüt geçerliğinin r=0,64(p<0,01) olduğu belirlenmiştir. Yapı geçerliliği için yapılan AFA sonucunda toplam varyansın %71,2'sini açıklayan altı faktörlü bir yapı elde edilmiştir. Ortaya çıkan bu yapının model uyumu DFA ile test edilmiş ve uyum indekslerinin (χ2/sd=1,5, RMSEA=0,074, RMR=0,083, GFI=0,86, AGFI=0,92, NFI=0,92, NNFI=0,97, IFI=0,97, CFI=0,97, RFI=0,91) iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir. Güvenirlik analizlerinde; iç tutarlılık katsayısı α=0,93, test-tekrar test güvenirliği r=0,93(p<0,01), iki yarı güvenirliği r=0,83(p<0,01) olarak belirlenmiştir. Madde toplam korelasyon değerlerinin ise r=0,48 ile r=0,71 arasında değiştiği belirlenmiştir. Bu bulgulara göre, Türkçeye uyarlanan Çok Boyutlu Öğretmen Mağduriyet Ölçeği'nin, ortaokul ve lise öğretmenlerinin mağduriyet düzeylerini belirlemede geçerliği ve güvenirliği olan bir ölçme aracı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmanın genel amaçlarına yönelik yapılan çalışmada öğretmenlerin mağduriyet ve kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Araştırmanın alt amaçları doğrultusunda yapılan çalışmada, öğretmenlerin mağduriyet düzeyleri ile eğitim durumları, çalıştıkları okul kademeleri, mesleki memnuniyetleri, öğrencilerle ilişkileri ve şiddete maruz kalma durumları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Odak grup görüşmelerinde, öğretmenlerin istenmeyen öğrenci davranışlarını daha çok "okul ve sınıf kurallarına uymama" (%26,6) olarak tanımladıkları, en fazla "duygusal ve sözel şiddet" (%35,2) yaşadıkları ve çoğunlukla "mesleki itibar kaybı mağduriyeti" (%24) algıladıkları belirlenmiştir. Sonuç olarak; sonraki çalışmalarda her üç öğretmenden birinin maruz kaldığı şiddeti-mağduriyeti, bu araştırmada ortaya çıkan tüm boyutları ile ölçen psikometrik özelliklere sahip bir ölçme aracının geliştirilmesinin ve öğretmenlerde kaygının tetikleyici unsurları arasında mağduriyet kavramının da incelenmesinin gerektiği düşünülmektedir.
Üstün zekâlı tanısı için başvuran ebeveynlerde mükemmeliyetçilik ve kaygı düzeyinin incelenmesi
Bu çalışma Diyarbakır ilinde bilim ve sanat merkezi öğrenci seçim sürecine katılan öğrenci ebeveynlerinin sınav kaygıları ile mükemmeliyetçi tutumları arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Araştırma evreni, zekâ testine alınarak tanılama sürecine katılan olan 1.033 öğrencinin ebeveynlerinden oluşmaktadır. Araştırma evrenini oluşturan anne ve babaların sayısı toplamda 2.066 kişidir. İnceleme esnasında kartopu örneklem yöntemi kullanılmıştır. 301 kişiden müteşekkil katılımcılardan 160'ı çocuğun annesi 141'i ise çocuğun babasıdır. Veri toplama aracı olarak ise kişisel bilgi/anket formundan istifade edilmiş; ebeveyn sınav kaygısı ve APS mükemmeliyetçilik ölçeği kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda uyumsuz mükemmeliyetçi tutuma sahip ebeveynlerin sınav kaygılarının en yüksek seviyede, uyumlu mükemmeliyetçi tutuma sahip ebeveynlerin ise sınav kaygılarının en düşük seviyede olduğu tespit edilmiştir. Uyumlu mükemmeliyetçi tutuma sahip ebeveynlerin çocuklarından beklentileri daha gerçekçi iken, diğer ebeveynlerin çocuklarını "üstün zekâlı" olarak niteleme eğiliminde olduğu belirlenmiştir. Mükemmeliyetçi kişilik özelliğinin ebeveyn sınav kaygısı üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ebeveyn sınav kaygısı, üstün zekâ etiketi, mükemmeliyetçilik
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu derecelendirme ölçeği-IV okul öncesi sürümü Türkçe versiyonu: Geçerlik ve güvenirlik çalışması
Bu çalışmanın amacı, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Derecelendirme Ölçeği-IV Okul Öncesi Versiyonu'nun (DEHB-DÖ-IV Okul Öncesi) Türkçe geçerlilik güvenilirliğini test ederek ölçeğin okul öncesi popülasyonda DEHB belirtileri açısından psikometrik tanı aracı olarak kullanımının uygun olup olmadığını incelemektir. Ölçek uyarlama çalışmasının kontrol grubu, Aksaray ili merkezinde, okul öncesi eğitimi alan 400 çocuğa ait gönüllü olarak katılmayı kabul eden ebeveyn, akraba ve öğretmenden oluşmuştur. Bu çalışmanın klinik örneklemi, Çukurova Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Psikiyatri Polikliniğine başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre DEHB ve yıkıcı davranım bozukluğu tanısı almış, çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 3-6 yaşları arasında ana sınıfı çağındaki 76 (16 kız, %21,1; 60 erkek, %78,9) çocuğa ait gönüllü olarak katılmayı kabul eden ebeveyn, akraba ve öğretmenden oluşmuştur. Araştırmada veri toplama araçları olarak; Sosyodemografik Bilgi Formu, Hollingshead Sosyal Durum Endeksi, DEHB Derecelendirme Ölçeği-IV Okul Öncesi Sürümü, Yenilenmiş Conners Ebeveyn Derecelendirme Kısa Formu, Yenilenmiş Conners Öğretmen Derecelendirme Kısa Formu ve Yenilenmiş DEHB ve Yıkıcı Davranım Bozukluğu Belirtilerinin Okul Öncesi Dönem Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. DEHB-DÖ-IV Okul Öncesi versiyonunun toplam varyansın 63'ünü açıklayan özdeğeri 1,20'nin üzerinde 2 faktörlü bir yapı olduğu görülmüştür. Toplam 18 madde 2 alt boyuttan oluşan ölçeğin DFA uyum indeksi değerleri ve uyum indekslerinin değerlendirilme standardize edilmiş regresyon ağırlıkları; dikkat eksikliği için .64 ile .86, hiperaktivite/dürtüsellik için .53 ile .79 arasında değiştiği belirlenmiştir. Faktör yapısının belirlenen modele uyum gösterdiği söylenebilir. Ölçeğe ait maddelerin iterasyon sayısının 3 olduğu görülmüştür. İç tutarlılık katsayıları alt boyutlar için α=.937 (dikkat eksikliği) ile α=.908 (Hiperaktivite/dürtüsellik) değerlerini aldığı, toplam iç tutarlılık katsayısının ise α=.954 olduğu görülmektedir. Ölçüt geçerliliği çalışması için Derecelendirme Ölçeği-IV Okul Öncesi Versiyonunu ile Yenilenmiş Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği'nin alt boyutları ve toplam ölçek puanlarının ortalamaları arasındaki korelasyon katsayılarının r=.387 (p<.01) ile r=.829 (p<.01) arasında değiştiği, ölçek toplamları arasındaki korelasyon katsayısının ise r=.864 (p<.01) olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular ölçeğin yapı geçerliliğinin uygun olduğunu göstermektedir. ROC analizi ile edilen kestirim değerlerine göre öğrencilerin puanları negatif ve pozitif (hasta tanısı alma olasılığı) olarak 2 gruba ayrılmıştır. Elde edilen kestirim değerlerine göre tarama grubunda dikkat eksikliği hastalığı tanısı alma olasılığı olanların oranı %2,5, hiperaktivite/dürtüsellik oranı %15,4 ve toplamda DEHB olma olasılığı %4,2'tür. Elde edilen bulgulara göre, Türkçeye uyarlanan Dikkat Eksikliği Derecelendirme Ölçeği-IV Okul Öncesi Versiyonu'nun, okul öncesi dönem dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtilerini incelemede geçerli ve güvenirlir bir ölçme aracı olduğu, tanı koyma performansının da oldukça yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Üstün zekalı/ yetenekli çocuklarda psikolojik sağlamlık ve sosyal sermaye ilişkisi
Üstün zekalı çocuklar duygusal yoğunlukları ve aşırı duyarlılıklarından dolayı akranlarına göre daha kırılgan ve uyumsuz olabilmektedirler. Bu grupta aile, arkadaş ve diğer sosyal çevre ile kazanılmakta olan sosyal sermaye çocuklarda psikolojik sağlamlık geliştirmesine katkı sağlayabilir. Bu araştırmanın amacı; üstün zekâlı ve özel yetenekli ortaokul öğrencilerinde sosyal sermaye ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkiyi normal öğrencilerle karşılaştırmalı olarak incelemektir. Araştırma olgu kontrol modeli olarak tasarlanmıştır. Toplamda 129 öğrenci çalışmaya alınmıştır; 67'si özel yetenekli - üstün zekalı öğrenci olgu grubu olarak çalışmaya alınmış, bu gruba benzer yaş ve cinsiyette özel yetenekli olmayan 62 öğrenci ise kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Araştırma kapsamında sosyal sermaye formu ve Psikolojik Sağlamlık Ölçeği kullanılmıştır. Psikolojik Sağlamlık Ölçeği toplam puanı (PSÖ) üstün zekalı çocuklarda (4,2±0,4) normal zekalı olanlara (4,0±0,6) göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,050). Güven puan ortalamaları arasında anlamlı fark yok (p=0,380) iken aidiyet puan ortalaması üstün zekâlılarda daha yüksektir (p=0,015). Öğrencilerin PSÖ güven ve aidiyet puanları arasında orta, iyi ve çok iyi düzeyde (r=0,49 ile r=0,78 arasında değişen) ilişki olduğu gözlenmektedir (p<0,01). Güven ve aidiyet arasında üstün zekalılarda orta düzeyde (r=0,55) normal öğrencilerde ise iyi düzeyde (r=0,69) korelasyon olduğu görülmektedir. PSÖ ile güven arasında üstün zekalılarda iyi düzeyde (r=0,65) normal öğrencilerde ise orta düzeyde (r=0,49) korelasyon olduğu görülmektedir. PSÖ ile aidiyet üstün zekalılarda yüksek düzeyde (r=0,78) ve normal öğrencilerde ise daha düşük düzeyde (r=0,57) ilişki olduğu saptanmıştır. (p<0,01). Psikolojik sağlamlık toplam puanı (PSÖ) ile gelir durumu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,232). Güven puan ortalamaları arasında anlamlı fark yok (p=0,380) iken aidiyet puan ortalaması ile gelir düzeyi arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Gelir düzeyi düşük olanların puan ortalaması (3,5±0,8) ile iyi düzeyde olanların puan ortalaması (3,7±0,8) gelir düzeyi orta olanlara (4,0±0,7) göre daha (p=0,028). Eğitim gideri arttıkça PSÖ, güven ve aidiyet puanları anlamlı olarak artmaktadır (sırası ile p=0,050, p=0,027 ve p=0,043). Psikolojik sağlamlık, aidiyet düzeyi cinsiyet, yaş ve okul türlerine göre farklılık göstermemektedir. Elde edilen sonuçlar, sosyal sermayenin psikolojik sağlamlığı arttırdığını göstermektedir. Üstün zekalı çocukların psikolojik sağlamlığının normal öğrencilere göre daha yüksek olması (diğer sosyal sermaye araçları gruplar arasında fark göstermemektedir) zekanın bir tür sermaye olarak değerlendirilebileceğini düşündürmektedir.
Son çocukluk çağındaki (9-11 yaş) çocuklarda hayır diyebilme ve atılganlık beceri sıklığı ve kullanılan ölçeklerin tanımlama yeterliliği
Bu çalışmanın amacı; çocukluğun son döneminde olan çocuklarda atılganlık ve hayır diyebilme beceri sıklığını saptamak, bu beceriyi ölçen ölçüm araçlarının bir tanımlama aracı olarak kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmektir. Araştırma iki aşamalı yürütülen kesitsel tarama modelinde tasarlanmıştır. İlk aşama saha taraması aşamasıdır, bu grup tarama-kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Bu aşamada evren, Mersin ili Tarsus ilçesinde ilkokul 3. ve 4. Sınıf ile ortaokul 5. sınıflarda eğitim öğretim gören ve çocukluğun son dönemine rastlayan yaş grubundaki çocuklardır. Örneklem için evrenden basit tesadüfi yöntem ile seçilmiş okullardan 395 öğrenciye ulaşılmıştır (%80 güç ve %5 yanılma payı için gerekli olan örneklem sayısı olarak belirlenmiştir). Testlerin tanımlama performansını değerlendirmek amacıyla araştırmanın ikinci aşamasında 15 Mayıs 2019-15 Ağustos 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı Hastalıkları AD başvuran aynı yaş ve cinsiyette çocuklarla gerçekleştirilmiştir. Bu grup olgu grubu olarak değerlendirilmiş, klinisyenlerin muayenesi sonucunda hayır diyebilme becerisi düşük risk grubu olan hastalar çalışmaya alınmıştır. Araştırmada kullanılan veri toplama araçları Kişisel Bilgi formu, Hayır Diyebilme Becerisi Ölçeği ve Atılganlık Envanteridir (İlköğretim Formu). Ölçeklerin geçerlilik ve güvenilirlik analizi yapılmış, ROC analizi ile sensitivite ve spesifite değerleri saptanarak tanımlama değeri irdelenmiştir. Hayır Diyebilme Ölçeğine uygulanan faktör analiz sonuçlarına göre ölçeğin reddetme ve direnme olarak isimlendirilen iki alt boyutta toplandığı görülmektedir. Cronbach's Alpha değerlerinin tarama grubu reddetme boyutu için 0,87; direnme boyutu için 0,82 olarak tespit edilmiştir. Ölçeklerin birbirleri ile korelasyonu incelendiğinde Atılganlık Ölçeği ile Hayır Diyebilme Ölçeği Reddetme ve Direnme alt boyutları arasında orta ve iyi derecede pozitif yönlü korelasyon olduğu saptanmıştır. ROC analizi sonucuna göre reddetme alt boyutu için kestirim değeri 21.5, direnme alt boyutu için 23,5 ve atılganlık ölçeği için 31,5 olarak saptanmıştır. Kestirim değerlerine göre yapılan sınıflamalara göre her 3 çocuktan birinin hayır diyebilme becerisinin düşük olduğu görülmüştür. Araştırmada son çocukluk çağındaki çocukların, hayır diyebilme becerisi ve atılganlık düzeylerinin yaşa, cinsiyete göre farklılık gösterdiği saptanmıştır. Bu faktörlerin yanı sıra aile yapısı, SED, geçmişte ciddi olay yaşama durumu da etkileyen faktörler olarak saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar araştırmada kullanılan hayır diyebilme beceri ölçeğinin geçerlilik ve güvenilirliğinin yeterli olduğu ve saha taramalarında tanımlama aracı olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Narsistik kişilik özellikleri ile meslek seçimi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Narsisizm kavramı psikolojinin her zaman ilgi gösterdiği ve günümüzde de tartışılan kavramlarından biridir. Bazı uzmanlar tarafından çağın vebası olarak adlandırılan narsisizm, bireyin kendini diğer bireylerden daha üstün gördüğü ve diğer bireyleri kendi çıkarları için kullandığı bencil bir kişilik özelliğidir. Bazı meslekler için bu kişilik özelliğinin baskın olması risk oluşturabilir. Özellikle fedakarlık, adanmışlık, eşduyum gibi özellikler taşıması beklenen bazı meslek gruplarının bencil kişilik yapısına uygun olmadığı, bu kişilerin hem hizmet verdikleri grupları hem de kendilerini mutsuz edeceği öngörülebilir. Bu çalışmada üniversite öğrencilerinin narsistik kişilik özellikleri ile meslek seçimi arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, Çukurova Üniversitesi'nde farklı bölümlerde öğrenim görmekte olan 235'i kadın 159'u erkek toplam 394 öğrenciden oluşmaktadır. Araştırmada, üniversitede sağlık, sosyal ve fen bilimleri alanında öğrenim görmekte olan öğrencilere Kişisel Bilgi Formu ile Narsistik Kişilik Envanteri (NKE) uygulanmıştır. Katılımcıların %39,3'ü sağlık bilimleri alanında, %40,6'sı da sosyal bilimler alanında ve %20,1'i fen bilimleri alanında öğrenim görmektedir. Sağlık bilimlerinde okuyan öğrencilerin narsisizm puan ortalamaları (5,6±3,7), sosyal bilimlerde (6,0±3,6) ve fen bilimleri alanında okuyan öğrencilerin ise (7,0±3,7) olarak saptanmıştır (p=0,018). Narsisizmin alt boyutları seçilen bölümler arasında karşılaştırıldığında sömürücülük (p=0,001) ve üstünlük (p=0,033) alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Öğrencilerin okudukları alt bölümler incelendiğinde diş hekimliği (8,2±2,4), güzel sanatlar (7,7±3,9) ve mühendislik (7,0±3,7) bölümlerinde okuyan öğrencilerin puan ortalamaları birbirleri arasında anlamlı fark göstermez iken bu üç bölümün ortalamaları diğer bölümlere göre (tıp, sağlık meslek yüksek okulu, eğitim ve ilahiyat) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Tıp, sağlık meslek yüksek okulu, eğitim ve ilahiyat fakültesi puanları arasında anlamlı bir farklılık yoktur. Üniversite öğrencilerinin narsistik puan ortalamaları ile okudukları sınıf düzeyi karşılaştırıldığında anlamlı bir ilişkiye rastlanmıştır (p=0,001). Son sınıfa giden üniversite öğrencileri (6,4±3,3), birinci sınıfa giden öğrencilerden (5,8±3,6) daha yüksek narsisizm puan ortalamasına sahip olduğu (p=0,034) görülmüştür. Öğrencilerin cinsiyeti, okuduğu sınıf, anne eğitim düzeyi, baba eğitim düzeyi, aile türü ve mesleğe bakış açısı ile narsistik kişilik düzeyi arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, alan ve meslek grupları ile narsisistik kişilik yapısı arasında bir ilişki olduğunu, mesleğe dair algının ve eğitim ortamlarının narsistik kişilik yapısını beslediğini düşündürmektedir.