Theses supervised by Prof. Dr. Hamdi Yasaman

24 theses · Galatasaray University

Master'sOpen AccessTR

Marka hakkının tüketilmesi

MarkaMarka hakkıTükenme ilkesi+1
Tolga Ayoğlu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2001
00
Master'sOpen AccessTR

Paysahipleri sözleşmeleri

Anonim ortaklıklarPay sahipleriSözleşmeler+1
Sinan Yüksel
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2003
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Rekabet Hukukunda bireysel muafiyet

MuafiyetRekabetRekabet hukuku+1
Özge Dörttepe Atila
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa şirketi

AvrupaAvrupa BirliğiAvrupa Tek Pazarı+5
Ebru Bilge Babül
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Sınai haklara ilişkin lisans sözleşmelerinde tarafların

Çağdaş ticari yaşamda son derece önemli bir yere sahip olan lisans sözleşmelerinin buönemi bu önemi gün geçtikçe artmaktadır. Arz ettiği öneme karşın, mevcut yasaldüzenlemelerde, özellikle taraflar arasındaki hukuki ilişkiye uygulanacak hükümler yeralmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, lisans sözleşmesini genel hatlarıyla ortaya koyduktansonra, tarafların karşılıklı yükümlülüklerini tespit etmektir.Anahtar kelimeler : Lisans, patent, marka, endüstriyel tasarım, know-howBilim Dalı Sayısal Kodu :

Burak Ongan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
DoctorateOpen AccessTR

Sinema eserleri ve eser sahibinin hakları

Sinema eserleri ve diğer görsel işitsel yaratımlar gün geçtikçe çeşitlenen yapısıyla hem Türk hukukunda, hem de karşılaştırmalı hukukta yeni sorunlar doğurmaktadır. Geleneksel anlamda sinema filmleri yanında televizyon için üretilen filmler ve programlar ile mültimedya eserler hukuki nitelendirme ihtiyacı içindedirler. Bununla birlikte konu, AT aday ülkelerinden Türkiye için uyumlaştırma süreci açısından ayrı bir önem kazanmaktadır. Söz konusu bu çalışma Türk hukuku temele alınarak ve karşılaştırmalı hukuktan faydalanarak sinema eseri ve hukuki niteliği tartışmalı görsel işitsel yaratımların hukuki niteliklerinin tespitini, eser sahipliği açısından çözümlenmesi gereken sorunların çözümünü ve eser üzerindeki mali ve manevi hakların ele alınarak açıklanmasını amaçlamaktadır.

Yalçın Tosun
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
10
Master'sOpen AccessTR

Yeni bitki çeşitlerine ait ıslahçı haklarının korunması

Islahçı hakkı, bitki çeşitleri üzerinde tanınan bir fikri mülkiyet hakkıdır. Bitki çeşitleri üzerinde ıslahçı hakkı tanınmasının amacı, ıslah faaliyetini teşvik etmektir. Islah faaliyetinin amacı ise, yüksek verimliliğe sahip, hastalıklara karşı dayanıklı ve kaliteli bitki çeşitleri elde etmektir. Türkiye'de bitki çeşitleri üzerindeki ıslahçı hakkı, 8 Ocak 2004 tarihli ve 5042 sayılı Kanun ile düzenlenmiştir. Kanun, UPOV Sözleşmesi (Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme) ve Avrupa Birliği Topluluk Bitki Çeşidi Haklarına ilişkin Konsey Tüzüğü'nü temel almaktadır. Islahçı hakkının tanınabilmesi için, bitki çeşidinin, yeni, farklı, yeknesak, durulmuş ve uygun bir çeşit ismine sahip olması gerekmektedir. Islahçı hakkı, sahibine, çeşidin üretimi, çoğaltımı, çoğaltım amacıyla hazırlanması, satışa arz edilmesi, satılması veya diğer şekillerde piyasaya sürülmesi, ihraç edilmesi, ithal edilmesi ve depolanması yetkilerini tanır. Bu yetkilerin sınırlandırılma hallerinden biri olan çiftçi istisnası, ıslahçı hakkının korunmasına ilişkin düzenlemelerde önemli bir yer teşkil eder. Islahçı hakkı, hukuki işlemlere konu olabileceği gibi; hakkın tecavüze uğraması halinde, hak sahibi, hakkını korumak için, Kanun'da öngörülmüş olan hukuk ve ceza davalarını açabilir. Türkiye'de uygulaması yeni yeni gelişmekte olan bu fikri mülkiyet hukuku düzenlemesi, gitgide artan ıslahçı hakkı tescil başvuruları ve Türkiye'nin 18 Kasım 2007 tarihi itibariyle UPOV'a üye olması ile birlikte daha da önem kazanmıştır.

Bitki korumaBitki ıslahıFikri ve sınai mülkiyet hakları+1
Ayşe Özkan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
10
Master'sOpen AccessTR

Multimedya eserlerin fikir ve sanat eserleri hukuku kapsamında korunması

Multimedya eserler, teknolojinin gelişimi ile ortaya çıkmış, karmaşık ve kompleks bir yapıya sahip eserlerdir. Ancak, şu an için multimedya eserleri tanımlayan ve bu tür eserlere özgülenmiş bir koruma sistemini düzenleyen bir hukuk mevcut değildir. Bu husustaki eksiklik, multimedya eserlerin ekonomik değerinin ve gücünün artması ile daha fazla hissedilmeye başlanmıştır. Bu noktada, fikir ve sanat eserleri hukukunun multimedya eserleri koruma hususundaki yeterliliğinin tetkik edilmesi gerekmektedir. Söz konusu çalışma, multimedya eser tanımını tespit etmeyi ve bu tanım çerçevesinde mevcut fikir ve sanat eserleri hukuku sistemi içerisinde multimedya eserlerin eser niteliğini irdelemeyi ve söz konusu sistemin yeterliliğini multimedya eserler bakımından ele almayı amaçlamaktadır.

Fikir ve Sanat Eserleri KanunuFikri mülkiyet hukukuMultimedya
Adnan Eren Ürey
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
10
DoctorateOpen AccessTR

Patent verilebilirlik şartları

Buluş geniş bir kavram olup, patent kavramınından farklıdır. Buluş, yeni bir yaratım, ürün, bileşim, madde, cihaz, usuldür. Patent, her buluş için verilmez. Buluşun patente konu olabilmesi için bazı şartları haiz olması gerekir. Bundan dolayı patent verilebilirlik şartlarının incelenmesi son derece önemlidir. Eğer bir buluş teknik bir karakteri haiz ise, yeni ise, buluş basamağını haiz ise ve sanayiye uygulanabilir ise, patente konu olabilir. Buluş, patent verilebilirlik şartlarından biri olmayıp patentin konusu oluşturur. Patent verilebilirk şartlarından ilki teknik karakterdir. Teknik karakteri bulunmayan bir buluşun patente konu olması söz konusu değildir. Patent verilebilirlik şartlarından ikincisi yenilik şartıdır. Tekniğin bilinen durumuna dahil olmayan buluş yenidir. Tekniğin bilinen durumu, patent başvurusunun yapıldığı tarihten önce, buluş konusunda dünyanın herhangi bir yerinde toplumca erişilebilir yazılı veya sözlü tanıtım, kullanım veya bir başka yolla açıklanan bilgilerden oluşur. Şartlardan üçüncüsü buluş basamağıdır. Buluş, ilgili olduğu teknik alandaki bir uzman tarafından, tekniğin bilinen durumundan aşikar bir şekilde çıkarılamayan bir faaliyet sonucu gerçekleşmiş ise, tekniğin bilinen durumunun aşıldığı kabul edilir. Patent verilebilirlik şartlarından sonuncusu sanayiye uygulanabilirliktir. Buluş, tarım dahil sanayinin herhangi bir dalında üretilebilir veya kullanılabilir nitelikte ise, sanayiye uygulanabilir olduğu kabul edilir. Bu şartların dışında, ayrıca, buluş olarak kabul edilemyen konular ve patente konu olmayacak buluşlar bulunmaktadır. Buluş niteliğini haiz olmadıkları için patent koruması dışında kalan hususlar şunlerdır:keşifler, bilimsel teoriler, matematik metotları; zihni, ticari ve oyun faaliyetlerine ilişkin plan, usul ve kurallar; edebiyat ve sanat eserleri, bilim eserleri, estetik niteliği olan yaratmalar, bilgisayar yazılımları; bilginin derlenmesi, düzenlenmesi, sunulması ve iletilmesi ile ilgili teknik yönü bulunmayan usuller; insan veya hayvan vücuduna uygulanacak cerrahi ve tedavi usulleri ile insan, hayvan vücudu ile ilgili teşhis usulleri. Ayrıca buluş olmalarına rağmen, patente konu olmayacakları açık olarak düzenlenen hususlar bulunmaktadır: konusu kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı olan buluşlar, bitki veya hayvan türleri veya önemli ölçüde biyolojik esaslara dayanan bitki veya hayvan yetiştirilmesi usulleri. Bir buluşun patente konu olabilmesi için gerekli şartların bulunmasının yanında, ayrıca patente konu olamayacak buluşlar ve buluş niteliğini haiz olmayan yaratmalar arasında bulunmamaları gerekir.

Patent hakkıPatent hukukuPatentler
Fülürya Yusufoğlu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ve Avrupa Birliği Rekabet Hukuku kurallları çerçevesinde tek satıcılık sözleşmesi

Tek satıcılık sözleşmeleri; tek satıcının rakip malları satmasını yasaklaması, yapımcının aynı bölgede başka satıcılara mal satmasını yasaklaması, yapımcının sözleşme bölgesine doğrudan satışlarını yasaklaması nedeniyle, rekabeti sınırlayıcı bir etkiye her zaman sahiptir. Üretim veya dağıtım zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren iki ya da daha fazla teşebbüs arasında belirli mal veya hizmetlerin alımı, satımı veya yeniden satımı amacıyla yapılan anlaşmalar dikey anlaşmalar olarak ifade edilmiştir. Bu tanıma uygun düşen anlaşmalar, ilgili muafiyet koşullarını taşımaları şartıyla yasaklamadan grup olarak muaf tutulacaklardır. Muafiyet belirli koşulların varlığı halinde her zaman geri alınabileceği gibi hiç verilmemiş dahi sayılabilecektir. Bu nedenle tek satıcılık sözleşmelerinin belirli ya da belirsiz süreli olarak yapılmalarında bir sorun bulunmamaktadır.

DağıtımDağıtım modelleriDağıtım sözleşmeleri+7
Peren Sanrı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Gayrimenkul yatırım ortaklığı

Türkiye, gerek hızlı şehirleşme sebebiyle artan altyapı ihtiyacını, gerek hızlı nüfus artışı sebebiyle artan konut ihtiyacını karşılayabilmek için gayrimenkul alanında yatırımlara ihtiyaç duymaktadır. Türkiye'de gayrimenkul yatırımı yapmak, bir yandan ülkenin içinde bulunduğu gayrimenkul projesi ihtiyacı sebebi ile, diğer yandan da gayrimenkul yatırımının yatırımcısına sağladığı enflasyona karşı koruma ve düşük volatilite gibi avantajlar bakımından tercih edilir hale gelmiştir.Gayrimenkul yatırımcısı bu yatırımı doğrudan yapabileceği gibi dolaylı da yapabilmektedir. Gayrimenkule dolaylı yatırımdan kastedilen, yatırımcının gayrimenkul üzerinde doğan hakka bizzat yatırım yapmaktan ziyade, gayrimenkule doğrudan yatırımı hali hazırda yapmış olan fonlar ve yatırım ortaklıklarına yatırım yapmayı tercih etmesidir. Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının hisse senetleri ile, bunların ihraç ettikleri gayrimenkule dayalı menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarına yatırım yapılması halinde gayrimenkule dolaylı yatırım yapılmış olmaktadır. ?Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı? isimli bu çalışmada, Türkiye'de sermaye piyasalarında faaliyet gösteren küçük yatırımcıya, gayrimenkule dolaylı yoldan yatırım yapma imkânı tanıyan bu kurumsal yatırımcı tipi hukukî yönden incelenmektedir.Türkiye'de kurulan gayrimenkul yatırım ortaklıkları, Sermaye Piyasası Kanunu'nun 32, 35 ve 36. maddelerine dayanılarak, Sermaye Piyasası Kurulu'nun çıkartmış olduğu Seri: VI, No: 11 sayılı Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliği'nde düzenlenmektedir. Bu sebeple, çalışma ağırlıklı olarak bu Tebliğ hükümleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte, çalışmada tebliğe nazaran, üst norm niteliğinde olan, kanun hükümlerinden de yararlanılmıştır. Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının hukuki yapısı ve faaliyetlerini ilgilendirdiği ölçüde, Sermaye Piyasası Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu ve ilgili başka kanun hükümleri üzerinde de durulmaktadır. Bu kanunlardan, gayrimenkul yatırım ortaklığının en yakından ilgili olduğu, Sermaye Piyasası Kanunu'dur. Ancak, Sermaye Piyasası Kanunu'nun çerçeve kanun niteliğinde olması sebebi ile sadece çerçevesini çizdiği pek çok konunun ayrıntısı Sermaye Piyasası Kurulu'nun çıkarttığı çeşitli tebliğlerde bulunduğundan, çalışmanın kaynaklarının araştırılmasında, Sermaye Piyasası Kurulu'nun tebliğlerinden de sıklıkla faydalanılmıştır. Yararlanılan tebliğlerden başlıcaları Seri: I, No: 26 sayılı Hisse Senetlerinin Kurul Kaydına Alınması ve Satışına İlişkin Esaslar Tebliği, Seri: III, No: 35 sayılı Varlık Finansmanı Fonlarına ve Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlere İlişkin Esaslar Hakkında Tebliğ, Seri: III, No: 19 sayılı Gayrimenkul Sertifikalarının Kurul Kaydına Alınmasına İlişkin Esaslar Tebliği, Seri: V, No: 59 sayılı Portföy Yöneticiliği Faaliyetine ve Bu Faaliyette Bulunacak Kurumlara İlişkin Esaslar Tebliği'dir.Çalışmanın konusu, Türkiye'deki gayrimenkul yatırım ortaklıklarının hukukî yönden incelenmesi olduğundan, yukarıda görüldüğü gibi, Türk mevzuatından ve Türk mevzuatı hakkındaki kaynaklar olan Türk doktrini ve içtihadından ağırlıklı olarak yararlanılmıştır. Gerek gayrimenkul yatırım ortaklıklarının faaliyet gösterdiği saha olan sermaye piyasaları, gerek gayrimenkul yatırım ortaklığı kurumunun dünyadaki ilk modern örnekleri ABD'de görülmüş olduğundan, çalışmada ABD menşeli doktrinel kaynaklara da yer verilmiştir.İlk örneklerini ABD'de gördüğümüz, ortaklık temelinde gayrimenkul yatırımı modeli, ABD'deki başarılı yükselişini takiben, Avrupa Birliği ülkelerinde de bir yatırım modeli olarak uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine aday ülke olması ve hukuk sisteminin Kıta Avrupa'sı hukuk sistemlerine, ABD'ye nazaran daha yakın olması sebebi ile, düzenleme bulunduğu ölçüde AB hukukuna ve çeşitli AB ülkelerindeki ve İsviçre'deki gayrimenkul yatırım ortaklıklarına ilişkin mevzuat ve doktrine de çalışmada yer verilmiştir.Çalışmanın özellikle açıklama ve öneri gerektiren yerlerinde, ABD, AB ve çeşitli Avrupa ülkeleri hukukuna ilişkin bilgiler ve Türk hukuku ile karşılaştırmalar yer almaktadır. Bununla birlikte çalışma, incelenen her bir yabancı hukukun yerleşmiş içtihadı, ülkesindeki doktrinel görüşleri ve uygulamadaki eğilimlerini kapsayacak boyutta, bir karşılaştırmalı hukuk çalışması niteliğinde değildir. Yabancı hukuka, ülkemizdeki mevzuatın yorumlanması ve zaman zaman da mevzuatın de lege feranda değiştirilmesi gerektiği düşünüldüğü durumlarda, öneri getirmek amacı ile yer verilmiştir.Çalışma, gayrimenkul yatırım ortaklıklarının hukuki incelemesini yaparken, ortaklığa iki temel perspektiften yaklaşmaktadır. Bunlardan ilki, gayrimenkul yatırım ortaklığının, bir hak süjesi olarak hukuk sistemi içinde teşekkül edişini ve sona ermesini, yani hukuki yapısını incelemektedir. Daha açık ifadesi ile, gayrimenkul yatırım ortaklığının tüzel kişilik kazanmasının koşulları ve bunun aşamaları ile, tüzel kişiliğinin sona ermesi ve bunun koşulları üzerinde durmaktadır. İlk bölümde, tüzel kişiliğini ne şekilde kazandığı ve kaybettiği tespit edilen gayrimenkul yatırım ortaklığının, ikinci bölümde, bir hak süjesi, tüzel kişi olarak hukuk düzeni içerisinde faaliyetleri üzerinde durulmaktadır. Bu bölümde ortaklığın özellikle yatırım ve finansmana ilişkin faaliyetleri ve bunların sonuçları üzerinde durulmaktadır.Çalışmanın bu ilk ikili ayrımında, her bölüm ağırlıklı olarak, özel hukukun iki ana branşından birini ilgilendirmektedir. Şöyle ki, gayrimenkul yatırım ortaklığının tüzel kişilik kazanma ve kaybetmesine ilişkin koşul ve aşamaları inceleyen ilk bölüm ağırlıklı olarak ortaklıklar hukuku ve bununla bağlantılı bulunan sermaye piyasası hukukunu ilgilendirmektedir. Bir tüzel kişi olarak gayrimenkul yatırım ortaklığının hukuki işlemleri ve bununla bağlantılı hususların incelendiği ikinci bölüm ise, esas itibariyle medeni hukuk ve bununla bağlantılı bulunan borçlar hukukunu ilgilendirmektedir.Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının tüzel kişiliğini edinmesi ve sona ermesine ilişkin ilk bölüm kendi içinde dört alt başlıktan meydana gelmektedir. Bu başlıklar sırasıyla; uygulanacak hükümlerin belirlenmesi, gayrimenkul yatırım ortaklıklarının kuruluşu, kuruluş sonrası zorunlu merasimler ile gayrimenkul yatırım ortaklıklarının sona erme sebepleri ve tasfiyesidir. Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının tüzel kişiliğine hasredilmiş olan ilk bölümde, öncelikle gayrimenkul yatırım ortaklıklarına uygulanacak hükümlerin hangileri olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Bir kere uygulanacak hükümler tespit edildikten sonra, tüzel kişiliğin kurulması aşamaları açıklanmıştır. Gayrimenkul yatırım ortaklığı bir tüzel kişi olarak kurulduğu anda, hukuki teşekkülünü gerçek anlamda tamamlamış olmaz. Ortaklığın meydana gelmesinden itibaren belirli süreler içinde (portföyü oluşturma, halka açılma gibi) bir takım işlemleri yerine getirmesi gerekmektedir, aksi takdirde ortaklık gayrimenkul yatırım ortaklığı sıfatı ile faaliyet gösterme yetkisini yitirecektir. Bu sebeple ilk bölümün üçüncü alt başlığı, kuruluş sonrası zorunlu merasimlerin tetkikine ayrılmıştır. Bölümün son alt başlığı ise, kurulmuş ve gayrimenkul yatırım ortaklığı sıfatı ile faaliyet gösterme hakkını kazanmış bir ortaklığın hangi sebepler ile sona ereceği ve tasfiye edileceği konularına açıklık getirmektedir.Gayrimenkul yatırım ortaklıklarına uygulanacak hükümlerin belirlenmesine ilişkin ilk bölümün ilk alt başlığı altında Medeni Kanun ve Türk Ticaret Kanunu'nun, uygulanacak hükümlerin belirlenmesine ilişkin ilkeleri uyarınca bir sıralama yapılmaktadır. Esasen, uygulanacak hükümlerin belirlenmesi meselesi, gayrimenkul yatırım ortaklığı gibi bir kurumun hukuki açıdan incelenmesinde, olağan hallerde kısa bir yer tutması beklenebilecek konudur. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları Tebliği'nde düzenlenen hükümler, şayet bir kanunda düzenlenmiş olsa idi uygulanacak hükümler belki bir cümle açıklanabilirdi. Ancak, ülkemizde bu kurumun gerek kuruluşunu, gerek faaliyetlerini düzenleyen emredici hükümlerin, kanun yerine, normlar hiyerarşisinde yönetmelik seviyesinde bulunan bir tebliğ ile düzenlenmiş olması, uygulanacak hükümlerin belirlenmesinde önemli güçlüklerin çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bu güçlüklerin aşılması amacıyla özellikle, Tebliğ'i hazırlayıp yayınlayan Sermaye Piyasası Kurulu'nun böyle bir düzenleyici işlem yapma konusundaki yetkisinin sınırları ile Tebliğ'in normlar hiyerarşisi bakımından kanun düzenlemeleri karşısındaki sınırları üzerinde durulmuştur.Birinci bölümün ikinci alt başlığı altında gayrimenkul yatırım ortaklığının tüzel kişi olarak hukuk sahasına çıkması amacıyla hangi aşamalardan geçileceği üzerinde durulmaktadır. Gayrimenkul yatırım ortaklıkları anonim ortaklık şeklinde kurulduğundan, esasen gayrimenkul yatırım ortaklığının kuruluşunda da bir anonim ortaklık kuruluşunda olması gereken tüm aşamalardan geçilmesi gerekmektedir. Ancak tezin hedefleri arasında genel olarak anonim ortaklıklarının kuruluşunun açıklanması olmadığı için, bu açıklamaların yapılması genel eserlere bırakılıp, söz konusu başlık altında yalnızca gayrimenkul yatırım ortaklıklığının kuruluşunun, anonim ortaklığı kuruluşuna nazaran özel bir durum oluşturduğu haller üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda gayrimenkul yatırım ortaklığının esas sözleşmesini hazırlayacak olan, kurucu ve lider sermayedarlarda bulunması gereken niteliklerin neler olduğu ile, esas sözleşmede yer alması gereken unsurlar, ortaklığın unvanı, amaç ve konusu, asgari sermayesi ve ayni sermaye koyma imkânları üzerinde durulmuştur. Gayrimenkul yatırım ortaklıkları zorunlu olarak kayıtlı sermayeli olarak kurulmak durumunda olduğundan, ortaklığın, Sermaye Piyasası Kurulu'ndan kuruluş izninin yanı sıra kayıtlı sermaye izni de alması gerekmektedir. Sermaye Piyasası Kurulu'ndan alınan bu izin ve görüşlerin yanı sıra, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan alınacak kuruluş izni ile, ortaklığın Ticaret Sicili'ne tescili mümkün olacaktır. Ticaret Sicili'ne tescil ve bunun ilanı ile ortaklık hukuk sahasına bir tüzel kişilik olarak çıkmış olmaktadır.Yukarıda da işaret edildiği gibi, gayrimenkul yatırım ortaklığının, bu sıfatını koruyarak faaliyetlerine devam edebilmesi için kuruluşunu takiben bir takım zorunlu merasimleri gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu merasimlerden ilki, Sermaye Piyasası Kurulu'ndan portföy işletmeciliği faaliyet izni alınmasıdır. Gayrimenkul yatırım ortaklığının, ticari kazancını yalnızca, oluşturduğu gayrimenkul portföyünü işleterek kazanması gerekmektedir. Ortaklığın başka türlü bir ticari faaliyet yapması Tebliğ ile yasaklanmıştır. Bu sebeple faaliyetlerine devam edebilmesi ancak portföy işletmeciliği faaliyet iznini edinmesi ile mümkün olur. Portföy işletmeciliği faaliyet izni talebi ile birlikte, ortaklığın halka açık anonim ortaklık statüsünü edinmesi talebi değerlendirilmektedir. Ortaklığın faaliyetlerine devam edebilmesi için, ödenmiş sermayesinin en az %49'unu kamuya arz etmesi gerekmektedir. Ortaklığın halka arz olunan hisse senetlerinin, borsaya kote olması zorunludur. Bu sebeplerle çalışmanın bu bölümünde, kuruluştan sonra zorunlu merasimler çerçevesinde, portföy işletmeciliği faaliyet izni edinilmesi, halka açık anonim ortaklık statüsünün elde edilmesi ve buna bağlı olarak hisse senetlerinin kote edilmesi hususları incelenmiştir.Hukuk sahasına bir tüzel kişilik olarak çıkıp, gayrimenkul yatırım ortaklığı sıfatını koruma şartlarını edinen ortaklığın sona ermesi hususu, ortaklığın hukuki yapısına ilişkin ilk bölümün son alt başlığı altında değerlendirilmektedir. Tıpkı tüzel kişiliğin kuruluşunun incelendiği ikinci alt başlıkta olduğu gibi, tüzel kişiliğin sona ermesine ilişkin bu alt başlıkta da yalnızca gayrimenkul yatırım ortaklıklarına özellik arz eden sona erme sebeplerine değinilmektedir. Gayrimenkul yatırım ortaklığı bir anonim ortaklık olarak kurulduğu için, anonim ortaklığın sona ermesine sebebiyet veren her husus, gayrimenkul yatırım ortaklığının da sona ermesine sebep olacaktır. Çalışmada yalnızca gayrimenkul yatırım ortaklıklarına özel olabilecek butlan, fesih ve infisah hallerine değinilmektedir. Ortaklığın hukuki yapısına ilişkin bu bölümde son olarak ortaklığın tasfiye ve terkinine değinilmektedir. Burada da alelade anonim ortaklıklardan farklı olarak gayrimenkul yatırım ortaklıklarına uygulanabilecek tedrici tasfiye hükümleri üzerinde durulmaktadır.Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının ne şekilde kurulduğuna ve sona erdiğine ilişkin hususları birinci bölümde açıklığa kavuşturduktan sonra, ortaklığın faaliyetlerine ilişkin hususlar ikinci bölümde açıklanmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi ortaklığın Tebliğ ile izin verilen tek ticari faaliyeti, portföy işletmeciliğidir. Bu sebeple ikinci bölümün ilk alt başlığı altında portföy işletmeciliği faaliyetine hâkim ilkeler üzerinde durulmakta, ikinci alt başlık altında gayrimenkul portföyü işletmecisi olarak Tebliğ ile izin verilen faaliyetler üzerinde durulmaktadır. İkinci bölümün son iki alt başlığı altında ise ortaklığın bir sermaye piyasası kurumu olmasından kaynaklanan faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları üzerinde durulmaktadır. Üçüncü alt başlık altında gayrimenkul yatırım ortaklığının Tebliğ'de belirlenmiş olan, sermaye ve para piyasası faaliyetlerinin neler olabileceği açıklanmakta, dördüncü alt başlık altında ise ortaklığın bir sermaye piyasası kurumu olması sebebi ile Sermaye Piyasası Kurulu'nun denetimine tabi olması üzerinde durulmaktadır. Aynı başlık altında ortaklığın faaliyetlerinden kaynaklanan kazancının vergi avantajları açıklanmaktadır.Gayrimenkul yatırım ortaklığının faaliyetlerinin değerlendirildiği ikinci bölümün ilk alt başlığı, ortaklığın esas faaliyeti olan portföy işletmeciliği faaliyetine hâkim ilkelerin açıklanmasına hasredilmiştir. Gayrimenkul yatırım ortaklığının portföy işletmeciliği faaliyetlerine ilişkin uluslararası alanda kabul görmüş bir takım ilkeler vardır. Öncelikle bu ilkeler üzerinde durulmuş, ardından Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Tebliği'nde bu ilkeler ile de bağlantılı olacak şekilde yer alan portföy işletmeciliği ilkeleri açıklanmıştır.Gayrimenkul yatırım ortaklığının portföy işletmeciliğine hâkim ilkeleri de göz önünde bulundurarak, yapacağı esaslı faaliyet ikinci bölümün ikinci alt başlığı altında açıklanan gayrimenkul portföyü işletmeciliğidir. Gayrimenkul portföy işletmeciliği esas itibariyle iki ana yatırım kolundan oluşmaktadır. Bunlar, gayrimenkule dayalı haklara yatırım ve gayrimenkule dayalı projelere yatırımdır. Bu alt başlık altında, gayrimenkule dayalı ayni ve nispi haklardan hangilerine yatırım yapılmasının mümkün olduğu açıklanmıştır. Portföy işletmeciliği faaliyetlerinden gayrimenkule dayalı projelere yatırım hususu da ayrıntısı ile iki aşamada açıklığa kavuşturulmuştur. Bunlar; üzerinde proje geliştirilmesine Tebliğ ile izin verilen gayrimenkullerin hangileri olduğu ile, projenin yüklenilmesinde gayrimenkul yatırım ortaklığının hangi hukuki yöntemleri tercih edebileceğidir.Çalışmanın ikinci bölümünde açıklanan, gayrimenkul yatırım ortaklıkları faaliyetlerinden, sermaye ve para piyasası faaliyetlerine, bu bölümün üçüncü alt başlığında yer verilmiştir. Gayrimenkul yatırım ortaklığının para ve sermaye piyasasındaki faaliyetleri, yatırım faaliyeti ve finansman sağlama faaliyeti olarak iki başlık altında değerlendirilmiştir. Sermaye ve para piyasalarına yapılan yatırımlarda, ortaklığın esas faaliyet sahası göz önünde bulundurularak, gayrimenkule ilişkin sermaye piyasası araçlarına yapılan yatırımlara özel bir önem atfedilmiştir. Benzer şekilde, sermaye ve para piyasası faaliyetleri ile finansman elde etmenin amaçlandığı durumlarda da gayrimenkul piyasası ile doğrudan alakalı olan gayrimenkul sertifikaları ve varlığa dayalı menkul kıymet ihraçları üzerinde özellikle durulmuştur.Gayrimenkul yatırım ortaklığı bir sermaye piyasası kurumu olduğu için Sermaye Piyasası Kurulu'nun denetimine tabi bulunmaktadır. Gayrimenkul yatırım ortaklıklarının Sermaye Piyasası Kurulu'nun denetimine tabi olması ile, bir sermaye piyasası kurumu olması sebebiyle elde ettiği vergi avantajlarından yararlandırılması hususları ikinci bölümün son başlığı altında değerlendirilmektedir. Ortaklığın Sermaye Piyasası Kurulu'nun denetimine tabi tutulması konusu, öncelikle bu denetimde tabi olunan esasların incelenmesi yolu ile açıklanmıştır. Denetimde bağlı olunan esaslar, denetimi yapan Sermaye Piyasası Kurulu'nun bağlı bulunduğu esaslar ile, denetlenen gayrimenkul yatırım ortaklığının denetime yardımcı faaliyetlerinde bağlı bulunduğu esasları da kapsayacak şekilde değerlendirilmiştir. Sermaye Piyasası Kurulu'nun denetiminde, gayrimenkul yatırım ortaklığının gerek idari, gerek mali denetimi üzerinde ve bu denetimler sonucunda ortaklığın maruz kalabileceği yaptırımlar üzerinde durulmuştur. Gayrimenkul yatırım ortaklığı yalnızca Sermaye Piyasası Kurulu'nun denetimine değil, aynı zamanda yoğun bir vergi denetimine tabi tutulmaktadır. Gayrimenkul yatırım ortaklığı, yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren diğer ortaklıklardan faklı olarak bir takım vergi avantajlarına sahiptir. Bu bölümde öncelikle, ortaklığa dünyada ve Türkiye'de neden vergi avantajları tanındığı üzerinde durulmaktadır. Bu sebepler de göz önünde bulundurularak, ortaklığın bugün Türkiye'de sahip olduğu vergi avantajları ve avantaja sahip olması gerekmesine rağmen diğer ortaklıklarla aynı vergi yükümlülüklerine sahip olduğu alanlar açıklanmaktadır.Çalışmanın sonuç bölümünde, sırası ile yukarıda özetlenen tüm bölümlerde varılan sonuçlar ve öneriler bir bütünlük içerisinde gösterilmiştir. Bunun yanı sıra genel bir değerlendirme yapılmış ve çalışmada yer alan açıklamalar ışığında, Türk gayrimenkul yatırım ortaklıklarının bugünkü mevzuat ve uygulama çerçevesinde dünyadaki benzerleri karşısındaki durumu karşılaştırılmıştır. Bu genel değerlendirmeler ışığında gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile ilgili alanlarda araştırma yapmak isteyen kimselere yol gösterici nitelikte değerlendirme ve öneriler belirtilmiştir.

Gayrimenkul yatırım ortaklıklarıGayrimenkullerYatırım ortaklıkları
Deniz Ergene
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda karşılaştırmalı reklamlar

Günümüzde reklamlar ticari hayatın vazgeçilmez araçlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Şirketler rekabetin oldukça yüksek olduğu ticari hayatta, mal ve hizmetlerini satmak, mevcut satışlarını arttırmak ve rakipler arasında yükselmek amacıyla reklamları bir araç olarak kullanmaktadır.Bu kapsamda, piyasaya sunulan mal ve hizmetler tüketicilerin beğenisine arz edilmekte; üretici piyasaya sunduğu mal ve hizmetlerin en iyi şekilde tüketicilere sunulmasını amaçlamaktadır. Bunun karşısında, tüketiciler ise satın alacağı mal ve hizmetler hakkında en iyi şekilde bilgi sahibi olmak niyetindedir.Reklamlar, iki temel amaca hizmet etmektedir. Bir yandan işletmeler kendi ürün ve hizmetlerini tanıtarak piyasadaki sürümlerini artırma fırsatı bulurken, diğer yandan tüketiciler, reklamı yapılan ürün ve hizmetler hakkında bilgi sahibi olabilmekte; böylece söz konusu ürün ve hizmetlere yönelik daha kolay seçim yapabilmektedirler. Bu kapsamda reklamlar, tüketicinin satın alma kararını etkilemeyi; tüketicinin dikkat seviyesini reklama konu ürün veya hizmete çekmeyi hedeflemektedir. Bu etkileme sürecinin ilk aşaması tüketicinin dikkatinin reklam üzerine çekilmesi, ikinci aşama ise reklamın mesajının tüketici tarafından doğru bir şekilde algılanması ve son aşama ise söz konusu reklama konu ürün veya hizmetin tüketici tarafından tercih edilmesidir.Karşılaştırmalı reklamlar, reklamın yukarıda belirtilen amaçları dikkate alındığında, bu amaçların gerçekleşmesini en etkin şekilde sağlayan reklam aracı olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, bu tür reklamlarda hem reklam veren kendi ürününün rakip ürünlere nazaran iyi olan özelliklerini öne sürerek daha iyi bir tanıtım yapma imkanını bulmakta, hem de tüketici yapılan karşılaştırma neticesinde piyasaya sürülen ürünlerin olumlu ve olumsuz özellikleri arasında değerlendirme yaparak daha doğru tercihlerde bulunma şansını yakalamaktadır. Buna karşın, yapılan karşılaştırmanın objektif nitelikte olmaması, yanıltıcı olması ve yanlış bilgiler içermesi gibi durumlar nazara alındığında, reklam verenin haksız bir çıkar sağlaması söz konusu olabileceği gibi, tüketicinin de yanıltılması riski ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, karşılaştırmalı reklamların sınırlarının belirlenmesi gerekliliği oluşmaktadır. Zira, herhangi bir sınırlamanın bulunamaması durumunda iktisadi rekabete zarar verilmesi ve tüketicinin zarara uğratılması söz konusu olabilecek; buna karşın, karşılaştırmalı reklamların yasaklanması durumunda ise, karşılaştırmalı reklamlar ile rekabete ve tüketiciye yansıyacak olumlu etkilerin önüne set çekilmektedir. Dolayısıyla, bu iki zıt kutup arasında denge kurulması zorunluluğu mevcuttur ve bu zorunluluk işbu çalışmamızın temel noktasını oluşturmaktadır.Karşılaştırmalı reklamlar bir kişinin sadece kendi üretmiş olduğu mal veya hizmetin iyi olan özelliklerini öne çıkarması şeklinde olabileceği gibi; rakibi olan bir kişinin üretmiş olduğu mal veya hizmetin açık veya kapalı (örtülü) bir şekilde kendi üretmiş olduğu mal veya hizmetten üstün olduğunu veya söz konusu mal veya hizmetin ayarında olduğunu belirtmesi yolları ile de yapılabilir. Bu şekilde, tüketiciler aynı işi gören mal veya hizmetleri karşılaştırarak daha çok bilgi edinebilmekte; tüketiciler lehine rekabet ortamı oluşabilmektedir.Diğer bir ifadeyle, işletmeler ürün veya hizmetlerinin reklamlarını yaparken, açık veya örtülü bir şekilde diğer rakiplerin ürün veya hizmetlerini, kendi ürün veya hizmetleri ile bağlantı kurarak karşılaştırabilmektedir. Bu şekilde işletmeler, kendi ürün veya hizmetlerinin rakip ürün veya hizmetlerden daha iyi ve kaliteli olduğunu veya söz konusu rakip ürün veya hizmetler kadar iyi ve kaliteli olduğunu belirtmektedirler. Bunun yanında, tüketicinin en temel hakkı olan bir mal veya hizmet konusunda bilgilenme hakkı, karşılaştırmalı reklamlar sayesinde tüketiciye daha kapsamlı bir şekilde sağlanmaktadır. Bu sayede, tüketiciler kendilerine sunulan ürün veya hizmetler arasından ihtiyaç duydukları mal veya hizmetleri rahatça seçebilmektedir.Karşılaştırmalı reklamlara ilişkin hukuki düzenlemeleri incelediğimizde, Türkiye'deki düzenlemenin İsviçre ve AB Hukuklarının aksine karşılaştırmalı reklamların sadece ima yoluyla yapılmasına cevaz verdiğini görmekteyiz. Ticari Reklam ve İlanlara ilişkin İlkeler ve Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik hükümleri çerçevesinde rakip ürün veya hizmetlerin ad ve alametlerinin açık bir şekilde reklam içerisinde kullanılması yasaklanmıştır. Diğer bir ifade ile, rakibin, rakip ürün veya hizmetlerinin ad veya markalarının belirtilmesi suretiyle gerçekleştirilen doğrudan karşılaştırma Türk Hukuku'nda hukuka aykırı olarak kabul edilmektedir.Gerçekte, TKHK içerisinde karşılaştırmalı reklamlara ilişkin olarak doğrudan ve dolaylı karşılaştırma ayrımı mevcut değildir. Bu noktada, TKHK'da bu şekilde bir ayrım bulunmamakta iken, Ticari Reklam ve İlanlara ilişkin İlkeler ve Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik hükümleri ile bu ayrımın gerçekleştirilmesi ve doğrudan karşılaştırmalı reklamların yasaklanmasının isabetli olmadığı düşüncesindeyiz. Zira, Kanun ile yasaklanmamış bir husus böylece Yönetmelik ile sınırlandırılmış olmaktadır. Dolayısıyla, bu durum normlar hiyerarşisine aykırıdır. Bu noktada, Türk Hukuku'nun karşılaştırmalı reklamlara ilişkin düzenlemelerinin İsviçre ve AB Hukukları doğrultusunda değiştirilmesi ve kalkındırılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda, TTK Tasarısı olumlu ve önemli bir adım teşkil etmekle birlikte, değişim ve gelişimin tamamlanabilmesi bakımından yeterli değildir. Dolayısıyla, başta Reklam Kurulu'nun oluşumuna ilişkin düzenlemeler olmak üzere, reklam hukuku kapsamında yer alan ikincil düzenlemelerin de geliştirilmesi ve çağdaş bir hale getirilmesi isabetli olacaktır.Yukarıdaki bilgiler ışığında, hukukumuzda rakibin, rakip ürün veya hizmetinin adı, markası, logosu veya bunları çağrıştıracak herhangi bir unsurun reklam içerisinde kullanılması mümkün değildir. Bu durumun sonucu olarak, açık ve net bir şekilde yapılamayan karşılaştırma tüketicinin, reklamı yapılan ürün veya hizmet hakkında eksik bir şekilde bilgilendirilmesi sakıncasını ortaya çıkmaktadır. Zira, karşılaştırmanın temel amacı, karşılaştırılan ürün veya hizmetler arasındaki olumlu ve olumsuz farklılıkları ortaya koymak olup, hangi ürün veya hizmet ile karşılaştırma yapıldığının belirtilmemesi tüketicinin eksik bilgilendirilmesi neticesini doğurmaktadır. Daha basit bir ifade ile, tüketici reklamı yapılan ürün veya hizmetin hangi ürün veya hizmetten daha iyi olduğunu dolaylı karşılaştırmalı reklam ile net bir şekilde anlayamamaktadır. Bu halde, reklam içerisindeki boşluklar tüketici tarafından varsayımlar ile doldurulmakta; bu durum ise doğal olarak yanlış yargıların oluşmasına sebep olabilmektedir.Bu çerçevede, doğrudan karşılaştırmalı reklamların, amaca daha uygun olduğu düşüncesindeyiz. Ancak, doğrudan karşılaştırma nedeniyle ortaya çıkan sakıncaların göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu çerçevede, doğrudan karşılaştırmanın sınırlarının kesin ve net bir biçimde çizilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Öncelikle, rakibin, rakip ürününün veya hizmetinin ad, marka ve alametlerinin reklam içerisinde kullanılması haksız rekabetin meydana gelmesi riskini doğurmaktadır.Dolayısıyla, karşılaştırmanın doğru ve dürüst bir şekilde, gerçeklere dayanılarak yapılması büyük önem arz etmektedir. Aksi takdirde, rakibe, rakip ürün veya hizmetlere haksız bir şekilde zarar verilmesi veya onların tüketici nezdindeki itibarından haksız bir şekilde yararlanılması söz konusu olabilecektir. Bu riskin önüne geçilebilmesi iyi ve sağlam oturtulmuş bir kontrol mekanizmasını gerekli kılmaktadır. Bu noktada, karşılaştırmanın sadece aynı nitelik ve türdeki ürünler bakımından yapılması ve bu sınırın dışına taşılmasının engellenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, aslında karşılaştırılabilir nitelik ve özellikleri bulunmayan ürün ve hizmetlerin karşılaştırılması söz konusu olacak ve bu durumda reklam yapan ya rakibe veya onun ürün veya hizmetlerine zarar vermiş olacak, ya da onun haksız bir şekilde itibarından yararlanmış olacaktır.Karşılaştırmalı reklamların bu hassas konumu, reklamların denetiminin önemini ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda, gerek özdenetim gerek idari denetim mekanizmalarının haksız rekabetin meydana gelmesinin engellenmesi bakımından büyük önem arz ettiğinin belirtilmesi gerekmektedir. Özdenetim mekanizmasının sağlıklı bir şekilde işlemesi, şüphesiz ki, haksız rekabet riskini büyük ölçüde azaltacaktır. Türkiye'de reklamların özdenetimi, 1994 yılında kurulan ?Reklam Özdenetim Kurulu - RÖK? tarafından gerçekleştirilmektedir. Özdenetim faaliyetleri asıl olarak reklamcılık standartlarının belirlenmesi, bu standartların tüm reklam sektörü tarafından bilinmesinin ve kabul edilmesinin sağlanması, reklam verenlere ve reklam ajanslarına danışmanlık sağlanması, kurallara reklam verenler ve ajanslar tarafından uyulup uyulmadığının denetlenmesi, tüketici, rakip ve/veya diğer ilgililer tarafından yapılan şikayetlerin incelenmesi ve çözüme kavuşturulması ve ihlallerin cezalandırılmasını hedeflemektedir.Diğer tarafta, idari denetimin de iyi ve etkin bir şekilde işlemesi gerekmektedir. Ülkemizde reklamların idari yoldan denetimi iki kurum aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bu iki kurumdan birincisi Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, ikinci ise Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'na bağlı Reklam Kurulu'dur.RTÜK ise Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun'da belirtilen kurallara aykırı hareket edenlere, gerekli müeyyidelerin uygulanması konusunda yetkilendirilmiş bir kurumdur. RTÜK kararlarının içeriğine ulaşılamadığından, söz konusu kararların incelenmesi mümkün olmayıp bu kararların isabetli olup olmadığı konusunda bir bilgi de elde edilememektedir. Bu bakımdan RTÜK uygulamaları hakkında söylenebilecek olan temel husus, bu uygulamaların son derece gizli ve bu durumun bir hukuk devletinde kabul edilemez olduğudur.Reklam Kurulu'nun yapısını incelediğimizde ise Reklam Kurulu'nun oluşumunda bir takım değişikliklere gidilmesinin isabetli olacağı düşüncesindeyiz. İlk olarak, hukuki tartışmalar içeren ve hukuki analiz gerektiren karşılaştırmalı reklamlara ilişkin incelemeler bakımından Reklam Kurulu'nun mevcut yapısının yetersiz olduğu gözlemlenmektedir. Zira, Reklam Kurulu bünyesinde hukukçuların az sayıda olmaları nedeniyle gerekli analizlerin tam ve sağlıklı olarak yapılması zorlaşmaktadır. Bu bakımdan, kurul bünyesindeki hukukçu üye sayısının artırılmasının isabetli olacağı kanaatindeyiz.Bunun yanında, Reklam Kurulu tarafından verilen kararlara bakıldığında karar gerekçelerinin oldukça kısa ve yetersiz olduğu da görülmektedir. Bu noktada, bazı kararlarda kurulun hangi gerekçelerle sonuca ulaştığının tespit edilmesi zorlaşmakta ve dolayısıyla reklam verenler tarafından nazara alınması gereken bu kararlar etkilerini bir ölçüde kaybetmektedir. Açık ve yeterli bir gerekçe, reklamlara ilişkin kural ve standartların reklam verenler tarafından tam olarak anlaşılmasını sağlayacağından büyük önem arz etmektedir.Türk Reklam Kurulu'nun karşılaştırmalı reklamlara ilişkin kararları incelendiğinde, söz konusu kararlara konu reklamların neden hukuka aykırı oldukları hususunun genel olarak gerekçeli bir şekilde ifade edilmediği görülmektedir. Kararlarda, kısaca neden belirtilmekle birlikte, varılan kararın hukuki temelleri detaylı bir şekilde ele alınmamaktadır. Bu durumda, söz konusu kararların reklam verenler tarafından emsal olarak benimsenmesi zorlaşmakta; Reklam Kurulu'nun karşılaştırmalı reklamlara ilişkin yaklaşımı ve görüşleri tam olarak idrak edilememektedir. Dolayısıyla, söz konusu kararların uygulamaya ışık tutması imkanı oldukça azalmaktadır. Halbuki, kararların daha açık ve net gerekçelerle belirtilmesi reklam verenlerin kendi özdenetimlerini yapmaları açısından ve reklamları içerisinde yer verecekleri karşılaştırmalara ilişkin sınırların belirlenmesi bakımından büyük önem arz etmektedir.Bunun yanında, Reklam Kurulu kararlarının çoğunluğunda eksik ve yetersiz inceleme yapılarak karara bağlandığı anlaşılmaktadır. Bu hususun da, büyük sakınca yarattığı izahtan varestedir. Zira, eksik ve yetersiz inceleme sonucunda verilen hatalı kararlar, karara konu reklam verenin haksız bir şekilde yaptırıma tabi tutulması sonucunu doğurabilecek, daha da önemlisi karşılaştırmalı reklama ilişkin sınırlamaların yanlış bir şekilde algılanmasına neden olabilecektir. Bu durumun yarattığı en önemli sakınca, hangi karşılaştırmalı reklamlara cezai yaptırım uygulanması gerekeceği hususu belirgin ve istikrarlı bir şekilde ortaya çıkmadığından, reklam verenler tarafından karşılaştırmalı reklam yapılmasından kaçınılması olacaktır. Zira, sınırları tam olarak belirli olmayan bir uygulama neticesinde, ne şekilde karşılaştırma yaparsa cezai yaptırıma tabi tutulmayacağını bilemeyen reklam verenler, doğal olarak karşılaştırmalı reklamlara çekinceli yaklaşacaktır. Bunun sonucu olarak ise, tüketici karşılaştırmalı reklamların olumlu etkisinden mahrum kalacaktır.Bu durumun, yukarıda belirtmiş olduğumuz üzere, Reklam Kurulu'nun yapısından kaynaklandığı düşüncesindeyiz. Zira, Reklam Kurulu bünyesinde az sayıda hukukçu üye bulunmaktadır ve dolayısıyla, hukuki açıdan kapsamlı ve detaylı bir inceleme gerektiren kararlar, hukukçu üye sayısı oldukça az bir Reklam Kurulu tarafından verilmektedir. Dolayısıyla, Reklam Kurulu'nun etkin ve yetkin bir inceleme ve değerlendirmenin gerçekleştirilmesi imkanı daha en baştan engellenmektedir.Belirtilen bu hususların yanı sıra, söz konusu kararlarda ağır idari para cezalarının verilmiş olduğu gözlemlenmektedir. Bu durumda, eksik ve yetersiz bir inceleme neticesinde, gerekçesi tam olarak ifade edilmeksizin reklam verenler ağır idari para cezalarına tabi tutulmaktadır. Yukarıda belirtmiş olduğumuz sakınca, yani reklam verenlerin karşılaştırmalı reklamlar bakımından çekimser davranması, burada da ortaya çıkmaktadır. Zira, sınırlardaki belirsizlik ve verilen ağır idari para cezaları nedeniyle reklam verenler karşılaştırmalı reklam yapmaktan kaçınmakta ve bu durumda tüketicinin yanı sıra, bizzat reklam verenler de karşılaştırmalı reklamın olumlu etkilerinden mahrum kalmaktadır. Bu hususun, serbest piyasa rekabetini engelleyici nitelikte olduğu düşüncesindeyiz. Bu uygulama neticesinde, küçük ve orta büyüklükteki işletmeler piyasadaki girişimleri zorlaştırılmakta ve piyasadaki serbest rekabet düzeni olumsuz bir şekilde etkilenmektedir.Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, kanaatimizce, Reklam Kurulu'nda yapısal değişiklikler gerçekleştirilmeli ve kurul bünyesinde bulunan hukukçu üye sayısı artırılmalıdır. Bu şekilde, yeterli ve etkin bir inceleme ve değerlendirme sonucunda, gerçek gerekçelere sahip kararlar oluşturulabilecek ve orantılı yaptırımlara hükmedilmesi mümkün hale gelebilecektir.

HukukKarşılaştırmalı analizRekabet+5
Yelda Ürey
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Halka arz kavramı ve halka arzda kullanılan satış yöntemleri

Ekonomik yapı içerisinde, sermaye piyasaları, orta ve uzun vadeli parasal kaynakların, yani fonların, tasarruf sahipleri ile kurumsal yatırımcılardan toplanarak orta ve uzun vadeli finansman ihtiyacı içinde olan girişimcilere, yani ekonominin reel sektörüne aktarılması hususunda çok önemli bir fonksiyonu haizdir. Sermaye piyasalarının hukuki dayanağını 30.07.1981 tarihli ve 17416 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuatı teşkil etmektedir. Bu çalışma, sermaye piyasası hukukunun üzerine kurulu bulunduğu temel kavramlar olan ihraç, halka arz, kayıt altına alma, kamuyu aydınlatma mekanizması ve halka arzda kullanılan satış yöntemlerini Türk sermaye piyasası hukukuna ve karşılaştırmalı hukuka uygun olarak incelemek, değerlendirmek ve konuyla ilgili olarak kişisel görüşlerimizin paylaşılmasını amaçlamaktadır.

Halka açık ortaklıklarHalka açılmaSatış yöntemleri+2
Senem Mutlu Uşaklı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda anonim ortaklıklar tarafından çıkarılan tahviller

Tahvil, anonim ortaklıkların kredi ihtiyaçlarını tatmin amacıyla, borç para temini yoluyla seri halde çıkardıkları, itibari değerleri eşit kıymetli evrak olarak kabul edilen borç senetlerdir. Bu borç senetleri karşılığında tahvil ihraç eden ortaklık, tahvil sahiplerine belirli bir süre sonra borç aldığı miktarı iade etmek yükümlülüğü ile birlikte, borç ödeninceye kadar tahvil üzerinde belirlenen dönemsel bir faizi de ödemeyi taahhüt emektedir.Özel sektör firmaları bu tahvilleri kendilerine finansman kaynağı yaratmak için çıkarıp, satışa sunmaktadır. Özel sektör firmaları, faaliyetini daha da geliştirebilmek, büyütmek ve gerekli yatırımları yapabilmek için kendi iç kaynaklarının başka bir ifadeyle döner özvarlıkları olan kanuni ve yedek akçelerinin yetersiz kaldığı durumlarda, ihtiyacını dış kaynaklardan karşılamak istemektedir. Bugün için hemen herkes tarafından bilinen dış kaynak borç almaktır.Özellikle serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu ülkelerde anonim ortaklıklar, halkın elindeki nakit birikimlerinin bir araya getirilip uygun yatırım sermayesi oluşturmasına ve böylece halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılabilmesine büyük imkân sağlamaktadır. Anonim ortaklıklar bu işlevlerini, çıkardıkları pay senetleri ile tahviller gibi menkul değerleri tasarruf sahiplerine satmak suretiyle gerçekleştirmektedir. Böylece sermaye piyasaları ile menkul kıymetler borsalarının oluşmasına ve gelişmesine çok önemli katkılarda bulunulmaktadır.

Anonim ortaklıklarTahvilTahvil ihracı+1
Erenalp Rençber
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Marka Hukuku ve internet alan adları

Bu çalışmamızda genel olarak internetin ama özelde alan adlarının marka hukukuna yaptıkları etki ile alan adı ve marka uyuşmazlıklarını incelemeyi amaçladık. Bu incelemeyi yaparken öncelikle Alan Adı Sistemi ve alan adının hukuki niteliğini ardından da marka ve alan adı uyuşmazlıkları ve çözüm yolları üzerinde durulmuştur.Alan adları teknik olarak Internet kullanıcısının istediği web sitesine ulaşmasını sağlayan bir telefon numarasının işlevini icra etmekte ise de, elektronik ticaretin ve elektronik reklamların giderek artması ve firmaların markalarını ve ticaret unvanlarını alan adı olarak tescil ettirmeleri üzerine, alan adları ikinci bir anlam kazanmış ayırt edici ad ve işaret özelliği elde etmişlerdir. Bu da üçüncü şahısların ayırt edici ad ve işaretleri ile benzeyen alan adlarını kendi adlarını hak sahiplerinden daha çabuk hareket ederek tescil ettirdikleri siber korsanlığı faaliyetlerinin doğmasına neden olmuştur.Öte yandan, ünlü alan adlarının üçüncü şahıslar tarafından marka olarak tescili problemi de ortaya çıkmıştır. Bu durumda alan adı sahibinin haklarının korunması için hukuki yolların bulunması da gerekmiştir.

Emrah Öngören
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Faydalı modelin korunması ve faydalı modelin korunmasına uygulanacak hukuk

Faydalı model koruması, yeni, sanayiye uygulanabilir, üç boyutlu ürüne uygulanabilir buluşları kapsamaktadır. Faydalı model hakkı, sınaî haktır; sahibine tekel hakkı bahşeder. Faydalı model hakkı, gasp ve tecavüzlere karşı korunur. Faydalı model koruması, genç bir sınaî hak koruması olduğu için, ayrıntılı incelenmelidir. Faydalı modelin korunmasına uygulanacak hukuk, lex loci protectionis, yani korumanın talep edildiği ülke hukukudur.

Endüstri işletmeleriFaydalı modelin korunması
Özlem Tüzüner
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Banka yönetim kurulu üyelerinin ve hakim ortaklarının hukuki sorumluluğu

Bankaların piyasadaki rolleri, ülke ekonomisine etkileri ve riskleri göz önüne alındığında, banka yönetim kurulu üyelerinin ve hakim ortaklarının hukuka aykırı işlemleri bakımından hukuki sorumluluklarının doğru şekilde tespiti ve zararların tazmini meselesinin büyük önem arz ettiği şüphesizdir. Banka Yönetim Kurulu Üyelerinin ve Hakim Ortaklarının Hukuki Sorumluluğu konulu çalışmada, yöneticilerin ve hakim ortakların hukuki sorumluluğu, Kamu Hukukundan doğan sorumluluk hariç tutularak, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve 01/07/2012 tarihi itibarıyla yürürlüğe girecek olan 6102 sayılı (Yeni) Türk Ticaret Kanunu hükümleri ışığında hazırlanmıştır. Konu incelenirken, öncelikle sorumluluğun hukuki dayanaklarına ve sorumluluk prensibinin işlevlerine değinilmiştir. İkinci bölümde, banka yöneticilerinin ve hakim ortaklarının hukuki sorumluluk şartları ile hukuki sorumluluk halleri başlıkları altında hukuki sorumluluk rejimi ele alınırken; son bölümde usuli hükümler, sorumluluğu etkileyen özellikli işlemler ve sorumluluğu sona erdiren durumlar inceleme konusu yapılmıştır.

Banka yönetimiBankacılıkBankacılık sistemi+5
Cansu Sözen
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklığın haklı sebeple feshi

Anonim ortaklıklar hukukuna hakim olan çoğunluk prensibi, ortaklığın karar organlarının çoğunluğun kontrolü altında olması ve azınlığın tümüyle çoğunluğa tabi olması sonucunu doğurur. Bu durum, ortaklığı kontrol eden çoğunluğun, bu gücünü kötüye kullanması ve azınlığın hak ve menfaatlerini ihlal etmesi için elverişli bir zemin oluşturur. Anonim ortaklıkta, azınlığın pay sahibi sıfatına bağlı kâr payı, bilgi alma, genel kurula katılma ve oy hakkı gibi haklarının sürekli bir yönetim politikası çerçevesinde ihlal edilmesine karşı korunma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Yasada öngörülen azınlık hakları ve koruyucu dava hakları, sistematik hale gelen hak ve menfaat ihlallerini ortadan kaldırmak bakımından yetersiz kalmaktadır. Anonim ortaklıklar hukukundaki bu ihtiyacı karşılamak üzere, Yeni Ticaret Kanunu'nun 531. maddesinde ?anonim ortaklığın haklı sebeple feshi?, bir azınlık hakkı olarak düzenlemiştir. Söz konusu çalışma, Yeni Ticaret Kanunu'nda yer verilen bu dava hakkının koşulları, dava ile mahkemeye tanınan karar yetkisinin kapsamı ve davaya ilişkin diğer önemli özellikleri ele almayı amaçlamaktadır.

Anonim ortaklıklarFesihFesih hakkı
Ayşe Şahin
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim ortaklıklarda mali yapının bozulması

Anonim ortaklıklar, ülke ekonomisi için büyük bir öneme sahiptirler. Zira sermaye birikimi sağlayarak büyük iktisadi teşebbüslere girişebilen ve böylece ülke ekonomisine önemli katkılarda bulunan kuruluşlardır. Bunun yanında bir veya birkaç kişinin birleşerek yapamayacağı büyüklükteki yatırımların yapılmasını anonim ortaklıklar sayesinde mümkün hale gelir.Anonim ortaklıklar, diğer ticaret ortaklıklarına oranla, daha geniş bir çevreyi ve çıkar grubunu yakından ilgilendirmektedir. Faaliyetlerinden, pay sahipleri, ileride pay sahibi olabilecek kişiler, çalışanlar, ortaklıkla ilişkiye giren kişiler, tüketiciler ve nihayet devlet yararlanmaktadır.Bu kadar geniş çevreyi etkileyen anonim ortaklığın, mali durumunun bozulması önemli sorunlara yol açar. Bu sebeple de kanunda anonim ortaklığın esas sermayesinin ve malvarlığının korunması amacıyla tedbirler öngörülmüştür.Türk Ticaret Kanunu'nun 324. maddesi de, anonim ortaklıklar için öngörülen tedbirlerden biridir. Aynı madde, birtakım değişiklikler ile, 13 Ocak 2011 tarihinde kabul edilip, 01 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6102 Sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu'nda ise 376. maddede düzenlenmiştir.TTK m. 324'de, anonim ortaklığın mali durumunun bozulması halinde, yönetim kurulunun vazifeleri düzenlenmiştir. Maddede tedbir öngörülen mali durum bozulmaları; (i) esas sermayenin yarısının kaybedilmesi, (ii) esas sermayenin 2/3'ünün kaybedilmesi ve (iii) ortaklık aktiflerinin ortaklık alacaklılarının alacaklarını karşılamaya yetmemesi durumu olan borca batıklıktır. Bunun yanında, ?aciz halinde bulunma? kavramına da yer verilmiştir. Belirtmek gerekir ki, mali durum bozulması ve tedbir öngörülmesi, sadece TTK m. 324'de düzenlenmemiştir. Bu maddeden başka, gerek TTK'da gerekse de İİK'da, mali durum bozulmalarına ilişkin başka düzenlemeler de öngörülmüştür.Mali bozulmalar, her işletmeye göre çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir. Yanlış üretim, pazarlama, organizasyon, personel yatırım ve satın alma politikaları; alacakların tahsil edilememesi, masrafların fazla olması, doğal afetler, iç ve dış piyasalarda beklenmeyen bozulmalar, yeni yasal düzenlemeler, uzun süren grevler, hammadde eksikliği mali durum bozulma sebeplerine örnek olarak sayılabilecektir.Maddenin 1. fıkrasında, sermayenin yarısının kaybedilmesinin ?son yıllık bilançodan? tespit edileceği öngörülmüştür. Anonim ortaklığın yıllık bilançosu, her iş yılı sonunda, yönetim kurulu tarafından hazırlanan ve iş yılının bitiminden itibaren üç ay içinde toplanacak olan genel kurula sunulan bilançodur.Yıllık bilançonun amacı, öncelikle bir yıllık faaliyetin neticesini ortaya koymaktır. Yıllık bilançoda, malvarlığının gerçek değeriyle tam olarak belirlenmesi hedeflenmemektedir, iş yılı sonucunda elde edilen safi karın veya uğranılan zararın gösterilmesi hedeflenmektedir. Bu sebeple yıllık bilançoya ?sonuç açıklama bilançosu? adı verilir.Anonim ortaklığın yıllık bilançosunun tabi olduğu değerleme hükümleri TTK m. 457 ve devamında düzenlenmiştir. Buna göre, amaç yıl içinde elde edilen neticeleri göstermek olduğundan, maddi ve gayri maddi yatırım varlıkları en fazla maliyet değeri üzerinden (TTK m. 460), dönen varlıklar ise en fazla maliyet değeri ya da cari değeri üzerinden bilançoya geçirilmektedir (TTK m. 461). Gizli yedek akçe ayırmak amacıyla aktiflerin bilanço günündeki değerinden daha aşağı bir değerle bilançoya geçirilmesi de mümkündür.TTK m. 324'e göre, ortaklığın aciz halinde bulunduğunu gösteren emarelerin bulunması halinde ara bilanço düzenlenecektir. Bu durumda ara bilanço, borca batıklık konusunda ortaya çıkan şüpheler üzerine, borca batıklığın tespit edilebilmesi için, malvarlığının satış değeri esas alınmak suretiyle, hesap yılı sona ermeden iki hesap yılı sonu arasında çıkarılan bilançodur. Burada düzenlenecek ara bilanço, hem en az 2/3 oranındaki sermaye kaybını, hem de borca batıklığı tespit bakımından esas oluşturacaktır. Bilançodan tespit edilen duruma göre, değişen hukuki sonuçlar öngörülmüştür.Burada düzenlenen ara bilançonun amacı ve fonksiyonu, ortaklığın tüm malvarlığının tasfiyesi halinde, mevcut tüm gerçek borçların karşılanıp karşılanmayacağının tespitidir.Yıllık bilanço ya da ara bilanço hazırlandıktan sonra, bilançodan sermayenin kaybedilip kaybedilmediği anlaşılacaktır. Burada kast edilen sermaye, esas sermayedir. Esas sermaye sabit bir rakamdır. Maddede öngörülen sermayenin yarısının kaybedilmesinin tespitinde, öz kaynak ? esas sermaye ilişkisi esas alınmaktadır. Öz kaynak ise, ortaklığın toplam aktifleri tutarı ile borçları arasındaki farktır.Bu durumda, bir ortaklığın sermayesinin kaybedildiğinin anlaşılması için, önce öz kaynak değeri bilançodan tespit edilecek ve bu değer esas sermaye rakamı ile karşılaştırılacaktır. Eğer, öz kaynak değeri esas sermayeden küçükse, bu durumda sermaye kaybı söz konusudur.Aciz halinin varlığı ? borca batıklık- şüphesi durumunda ise, aktiflerin satış fiyatlarının esas alındığı ara bilanço düzenlenecektir. Burada sadece bilançoda yer alan rakamların değerleme ilkeleri değişmektedir. Bu şekilde tespit edilen değerlerle elde edilen kaybın, sermayenin 2/3'ünü göstermesi halinde, artık kanunda öngörülen tedbirler alınacaktır. Yine elde edilen değer sonucu, ortaklığın borca batık olduğu da tespit edilebilir.Düzenlenen ara bilançodan, anonim ortaklığın borca batık olup olmadığının tespit edilmesi halinde, durumun mahkemeye bildirilerek anonim ortaklığın iflasının sağlanması gerekmektedir.Borca batıklık kavramı kanunda tanımlanmamıştır. Borca batıklık, ortaklığın mevcut ve alacaklarının, borçlarını karşılamaya yetmemesi anlamına gelir. Borçların mevcudu geçmiş olması, borca batıklığın maddi unsurunu oluşturur.Borca batıklık, aciz halinden farklı bir kavramdır. Aciz hali, borçlunun muaccel hale gelen para borçlarını ödemesi için gerekli olan ödeme araçlarından, geçici olmayan yoksunluğudur.Borca batıklık ile, ödemelerin tatili de birbirinden farklı kavramlardır. Borçlunun ödemelerini tatil etmiş olması, muaccel hale gelmiş ve çekişmesiz para borçlarını genel ve süreklilik arz eden bir şekilde ödememesi veya ödeyememesi hali olarak tanımlanabilir. Borçlunun ödemelerini tatil etmiş olması, aciz halinin açık bir görüntüsüdür. Fakat aciz halinin tek görüntüsü ödemelerin tatil edilmiş olması değildir. Oysa borca batıklık ödeme yeterliliğine göre değil, borçlunun malvarlığı ile borçları arasındaki dengeye göre belirlenir.Her ne kadar kanun, borca batıklığın tespiti amacıyla ara bilanço düzenlenmesini, aciz hali şüphesinin varlığına bağlamışsa da, doktrinde de çoğunluk tarafından kabul edildiği gibi, burada yanlış bir değerlendirme söz konusudur. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi, aciz hali ile borca batıklık, birbirilerinden farklı kavramlardır ve her aciz hali görülen durumda borca batıklık söz konusu olmayabilir. Bu durumda, TTK m. 324 gereğince yönetim kurulunun ara bilanço düzenleyeceği zaman, borca batıklık şüphesinin bulunduğu zaman olmalıdır.TTK 324. maddenin 1. fıkrasına göre, son yıllık bilançodan, esas sermayenin yarısının karşılıksız kaldığının anlaşılması üzerine, yönetim kurulu derhal toplanarak, durumu genel kurula bildirecektir. Esas sermayenin yarısından daha az sermaye kayıpları, pay sahipleri ve alacaklılar açısından çok tehlikeli görülmemiş ve kanunda düzenlenmemiştir. Ancak herhangi bir düzenleme olmamasına rağmen, yine de sermayenin eksildiğini tespit eden yönetim kurulu, genel kurula bilgi vermeden mali durumun düzeltilmesi için bazı girişimlerde bulunabileceği gibi, yıllık raporunda durum ve alınacak tedbirlerle ilgili açıklamalar yaparak, ya da olağan veya olağanüstü genel kurul toplantısının gündeminde bu konuya yer vererek, durumdan genel kurulun haberdar olmasını ve başvurulacak tedbirler hakkında görüşme yapılarak, karar alınmasını sağlayabilir.Doktrinde baskın olarak kabul edildiği üzere, 324. maddenin 1. fıkrasında, öncelikle ortaklığın ve pay sahiplerinin korunması düşüncesiyle hareket edilmiştir. Maddede, alacaklıların çıkarlarının korunması amaçlanmamış, bu halde alacaklılara veya üçüncü kişilere herhangi bir hak tanınmamıştır.Maddenin 1. fıkrasında genel kurulun, yönetim kurulu tarafından toplantıya çağrılacağı açıkça öngörülmüştür. Genel kurulu toplantıya çağrı görevi, maddede açıkça yönetim kuruluna yüklenmiştir. Kanunda açıkça düzenlenmiş olması sebebiyle, yönetim kurulunun ortaklığın mali durumunun bozulması halindeki görevi, devredilemeyen görevlerindendir. Bu sebeple, yönetim kurulunun, 324. maddede düzenlenen görevini devretmesi hukuken mümkün değildir, birlikte kullanmak durumundadırlar. Yönetim kurulunun mutlaka toplantı yapmasına gerek bulunmamaktadır. TTK m. 330/II uyarınca, yönetim kurulu kararını bir üyenin teklifine diğerlerinin yazılı olarak muvafakat etmesi şeklinde de alabilir. Bunun yanında, yönetim kurulunun sermaye kaybı ile ilgili olarak alınacak tedbirleri görüşmek amacıyla toplantı yapmasına ise bir engel yoktur.Yönetim kurulu genel kurulu toplantıya çağrı hazırlıkları yapacak, genel kurula sunulacak iyileştirme tedbirlerini belirleyecektir. Bu hazırlıklar için harcanacak süre makul bir ölçüyü aşmamalıdır. Maddeye göre, sermaye kaybı son yıllık bilançodan tespit edileceğinden, genel kurul, olağan toplantıya çağrılacaktır. Çünkü zaten kanunen, iş yılının bitiminden itibaren üç ay içerisinde olağan genel kurul toplantısı yapılacaktır (TTK m. 364/I). Genel kurul ister olağan, ister olağanüstü toplantıya çağrılsın, gündem¬de bu hususa, açıklık ilkesine uygun bir biçimde yer verilmesi gerekir.Her ne kadar maddede genel kurulun toplantıya yönetim kurulu tarafından çağrılacağı belirtilmişse de, genel kurulun denetçiler ve azınlık tarafından da toplantıya çağrılması mümkündür.Kanun, sermayenin yarısının kaybedilmesi halinde, genel kurula herhangi bir karar alması yönünde bir yükümlülük yüklememiştir. Genel kurul, sermayenin yarısının kaybedildiğinin anlaşılması üzerine, sermayeyi artırmak, yönetim kurulunu değiştirmek veya kurul veya diğer yöneticilere talimat vermek, bazı işleri durdurmak veya artırmak yönlerinde talimat vermek gibi tedbirler alabileceği gibi, herhangi bir tedbir almaya da mecbur değildir.Türk Ticaret Kanunu'nun 324. maddesinin 2. fıkrasında, 1. fıkrasına göre daha ağır mali durum bozulması düzenlenmiştir. Maddeye göre, şirketin aciz halinde bulunduğu şüphesini uyandıran emareler mevcutsa idare meclisi aktiflerin satış fiyatları esas olmak üzere bir ara bilançosu tanzim edecektir. Düzenlenen ara bilançodan, esas sermayenin üçte ikisinin karşılıksız kaldığının tespit edilmesi halinde, umumi heyet bu sermayenin tamamlanmasına veya kalan üçte bir sermaye ile iktifaya karar vermediği takdirde şirket feshedilmiş sayılacaktır. 2. fıkrada artık kanun koyucu genel kurulun istediği gibi karar vermesinin önüne geçerek, alabileceği kararları açıkça göstermiştir. Zira bu orandaki mali durum bozulması kanun koyucu tarafından alacaklılar için daha tehlikeli görülmüş ve bu doğrultuda düzenlenmiştir.Her ne kadar maddede yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağıracağı açıkça düzenlenmemişse de, yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağrı zamanı bakımından burada da, 1. fıkradaki hususlar geçerlidir. Buna göre, yönetim kurulu 2/3 oranında sermaye kaybını tespit eder etmez, derhal genel kurulu toplantıya çağıracaktır. 2/3 oranında sermaye kaybı, herhangi bir zamanda durumdan şüphelenilmesi üzerine düzenlenen ve yıllık bilanço esaslarına tabi olmayan bir ara bilançodan tespit edileceği için, yönetim kurulu çoğu kez genel kurulu olağanüstü toplantıya çağırmak zorunda kalacaktır. Asgari gündem tıpkı olağan genel kurul toplantısında olduğu gibi yasayla belirlenmiştir. Yönetim kurulu toplantı gündemine kanunda öngörülen tedbirlerin her ikisini de koymak zorundadır. Hatta genel kurul gündeminde bu kararlardan biri alınmadığı takdirde otaklığın infisah edeceğinin de belirtilmesi gerektiği, pay sahiplerinin toplantının önemini kavramaları bakımından gereklidir.Kanunda sermayenin 2/3 ünün kaybedilmesi halinde, yönetim kuruluna yükümlülük yüklendiği gibi, genel kurula da yükümlülük getirilmiştir. Sermaye kaybının genel kurula bildirilmesiyle, genel kurulun sermayenin tamamlanmasına ya da kalan üçte bir sermaye ile yetinilmesine karar vermesi, aksi takdirde ortaklığın feshedilmiş sayılacağı kabul edilmiştir. Bildirim üzerine genel kurul kanunen, ya kalan sermaye ile yetinmeye ya da sermayenin tamamlanmasına karar verecektir.Burada kalan üçte bir sermaye ile yetinilmesinden kastedilen, esas sermayenin en az üçte birine kadar inmesi, azaltılmasıdır. Öz kaynaklar olduğu gibi bırakılmaktadır, başka bir deyişle bu tür sermaye indirimi ile ortaklık sermayesi gerçek duruma uydurulmaktadır. Yoksa genel kurulca hiçbir işlem yapılmadan sadece yetinme kararı alınması değildir. Burada kast edilen, TTK m. 397/II maddesi anlamında bir ?basitleştirilmiş? esas sermaye indirimi kararı almaktır.Basitleştirilmiş sermaye indiriminin uygulanabilmesi için öncelikle, zararlar sonucunda bilançoda bir açığın oluşması gerekmektedir. Alacaklıları davet, haklarını ödeme veya temin prosedüründen vazgeçilebilmesi için, sermaye indiriminde amaç, bilanço açığının kapatılması olmalıdır. TTK m. 324'e göre aranan bilanço açığı, maddede öngörülen, 2/3 veya daha fazla sermaye kaybıdır. Bilanço açığı tespit edildikten sonra sermaye indirimine gidildiğinde, indirimin en fazla bilanço açığı nispetinde yapılması gerekmektedir.Basitleştirilmiş sermaye indirimi, bilanço zararı ölçüsünde yapılacak olmasının yanında, esas sermaye hiçbir şekilde yasada öngörülen en alt sınırın altına indirilemeyecektir (TTK m. 396/4). Ayrıca sermaye kaybı halinde, ortaklığın mali durumunun ıslahı halinde bile, hisse senetlerinin itibari kıymeti en az 1 yeni kuruşa kadar indirilebilecektir (TTK m. 399/3).TTK m. 397/2 uyarınca, basitleştirilmiş esas sermaye indiriminin uygulanması halinde, yönetim kurulu alacaklıları davetten ve bunların haklarının ödenmesinden veya temininden vazgeçebilir. Ancak basit usulde de bilirkişi raporu yine alınmak zorundadır. Yani mahkemece tayin edilecek üç kişilik bilirkişi heyetinden alınacak raporla, esas sermayenin azaltılmasına rağmen ortaklık alacaklılarının alacaklarını tamamen karşılayacak miktarda aktifler mevcut olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir.TK m. 324/2 de, esas sermayenin 2/3'ünün karşılıksız kalması halinde alınacak kararlardan bir diğeri olan sermayenin tamamlanması, öğretide de çoğunluk tarafından da kabul edildiği gibi, malvarlığında eksilen kısmın tamamlanarak, esas sözleşmedeki miktara uygun hale getirilmesini ifade eder. Burada amaç, ortaklığın malvarlığı (öz kaynağı) ile esas sermayesi arasındaki dengeyi tekrar kurarak, pay sahibi, alacaklı ve şirketle ilişkiye girecek üçüncü kişileri korumaktır. Kanunen öngörülen sermayenin tamamlanması iki şekilde yapılabilir: Pay sahiplerinin taahhütlerinin artırılması veya esas sermaye indirimi ile birlikte sermaye artırımı yoluna gidilmesiPay sahiplerinin taahhütlerinin artırılması yoluyla sermayenin tamamlanmasında, genel kurul kararı alınarak, pay sahipleri ortaklığa yeni öz kaynak getirmeyi borçlanmaktadırlar. Eğer, sermayenin tamamlanmasına karar verildikten sonra, pay sahiplerince yapılacak ek ödemeler yoluyla tamamlama şekli seçilmez veya bunun için gerekli olan oybirliği sağlanamazsa, bu sefer ikinci ihtimal olan, esas sermayenin önce mevcutlar düzeyine indirilmesi, sonra da eski miktarına çıkarılması yönteminin uygulanması gerekir. Bu yöntemin yasal dayanağı, TTK m. 396/I'dir.Kanunda her ne kadar genel kurulun alabileceği kararlar, kalan sermaye ile yetinilmesi ve sermayenin tamamlanması olarak öngörülmüşse de, mali durumun iyileştirilmesini ve işletme faaliyetine devamını arzu etmeyen genel kurul, fesih kararı da verebilecektir, ortaklığın sona ermesini beklemek zorunda değildir.Kanunen, genel kurul, ortaklık sermayesinin 2/3 ünün kaybedilmesi halinde, kalan sermaye ile yetinme veya sermayenin tamamlanması kararlarından birini almaz ise, ortaklık infisah eder,TTK 436. madde uyarınca, alacaklılar da esas sermayesinin 2/3 ünü kaybeden şirketin feshine karar verilmesini mahkemeden isteyebilirler.TTK m. 324/2 uyarınca; yönetim kurulunun satış fiyatları üzerinden hazırlayacağı ara bilançodan, bu sefer, ortaklığın aktiflerinin, alacaklıların alacaklarını karşılamaya yetmediğinin anlaşılması halinde, yönetim kurulu, bu durumu derhal mahkemeye bildirmeye mecburdur. Mahkeme bu takdirde, ortaklığın iflasına hükmeder. Ancak, ortaklığın mali durumunun iyileştirilmesi mümkün görülüyorsa, yönetim kurulu veya bir alacaklının talebi üzerine mahkeme, iflas kararını erteleyebilir. Bu durumda mahkeme, envanter tanzimi veya bir yediemin tayini gibi, ortaklık mallarının muhafazası için gerekli tedbirleri alır. Düzenlemede görülmektedir ki, borca batıklık halinde kural, ortaklığın iflası, istisna ise maddi durumun erteleme yolu ile iyileştirilmesidir.Borca batıklık bildiriminde bulunabilmek için, ortaklığın malvarlığının borçlarını karşılamaya yetmiyor olması, yani gerçekten borca batık durumda bulunması gerekmektedir. Bildirimde bulunmak için açığın ne kadar olduğunun bir önemi bulunmamaktadır. Yönetim kurulu, ortaklığın borca batık durumda olduğunu tespit ettikten sonra, mahkemeye, (i) ya sadece borca batıklık durumunu bildirir, (ii) ya iflasın açılması istemiyle başvurur ya da (iii) iflasın ertelenmesini ister.Şirketin borca batık olduğu yönetim kurulu tarafından, yetkili ve görevli mahkemeye bildirildikten sonra, bu bildirim geri alınamaz, feragat edilemez.Alacaklıların borca batıklık nedeniyle iflâsın açılmasını isteme imkânı, İİK m. 179'da öngörülmüştür. Bununla alacaklılara, alacaklarını kısmen almayı hatta hiç alamamayı göze alarak ortaklığın kalan varlıklarının belli bir sistem dâhilinde ve eşit olarak dağıtılmasını sağlama imkanı verilmektedir. Burada alacaklılar için bir yükümlülük değil, ihtiyari bir yetki söz konusudur. Alacaklılar öncelikle, alacaklı olduklarını ispat etmek zorundadırlar.TTK m. 324/2 ve İİK m. 179/1'de sayılanların dışındakilere borca batıklık bildiriminde bulunma yetkisi verilmediğinden, mesela pay sahipleri ortaklığın borca batık olduğu gerekçesiyle iflasının açılmasını veya iflasın ertelenmesini talep edemeyecekler, yani borca batıklık bildiriminde bulunamayacaklardır. Aksi halde mahkemece borca batıklık bildiriminde bulunma hakkının mevcut bulunmadığı gerekçesiyle, iflasın açılması veya iflasın ertelenmesi talebi esasa girilmeden reddedilecektir. Buna karşılık pay sahipleri ortaklıktan alacaklı olmaları halinde, iflas talebinde bulunabileceklerdir.İİK m. 154/3 gereğince, iflâs davalarında yetkili ve görevli mahkeme borçlunun muamele merkezinin bulunduğu yer ticaret mahke¬mesidir. Borca batıklık bildirimi ve bununla birlikte yapılan iflâsın açılması veya erte¬lenmesi istemleri çekişmesiz yargıya dahildir. Bu nedenle bildirim ve başvurular¬da hasım gösterilmez. Basit yargılama usulü uygulanacaktır.Borca batıklık bildiriminin ilânının ve duruşma yapılmasının zorunlu olmadığı kabul edilse bile, mahkemenin resen araştırma yapabileceği ilkesi gereği, delillerin toplanması amacıyla yapılacak çağrı dola¬yısıyla, durumun alacaklılara duyurulması mümkün olabilecek ve yapılacak duruşmada alacaklılara davaya müdahale ve itirazda bulunma imkanı sağlanabilecektir.Bildi¬rimde bulunan yönetim kurulu, bildirim ile birlikte ara bilançoyu da mahkemeye sunmak zorundadır. Hatta ara bilançonun yanında, ortaklığın borca batık olduğunu gösteren her türlü belgeyi de mahkemeye ibraz etmelidir. Mahkeme, ortaklı¬ğın gerçekten borca batık durumda olup olmadığını resen incelemek ve durumu tespit etmek zorundadır. Mahkeme borca batıklığı tespit ettiği takdirde, ortaklığın iflasına karar verecektir. Mahkeme borca batıklık bildirimine rağmen, ortaklık borçlarının henüz mal¬varlığını aşmadığını tespit ederse, kural olarak istemin reddine değil, "iflâsın açıl¬masına yer olmadığına? veya ?iflası gerektiren bir durum olmadığına? karar verecektir.TTK m. 324 ve İİK m. 179'a göre, borca batık halde bulunan bir ortaklığın iflas etmesi kuralsa da, eğer ki ortaklığın iyileştirilme ihtimali mevcut ise yönetim kurulunun veya herhangi bir alacaklının talebi ile, mahkemece iflas yerine iflasın ertelenmesine karar verilebilecektir. Bu bağlamda, borca batık haldeki sermaye şirketleri ve kooperatiflerin kendileri veya alacaklılarının sunacakları bir iyileştirme projesinin mahkemece kabulü ve mahkemece verilecek süre içerisinde uygulanması neticesinde borca batık halden ve iflastan kurtulacaklardır.İflâsın ertelenmesine karar verilebilmesi için her şeyden önce idare ve temsille yetkili kişiler, şirket tasfiye halinde ise tasfiye memurları veya bir alacaklı tarafından yetkili ve görevli mahkemeye borca batıklığın bildirilmiş olması zorunludur. Bunun yanında, borca batık haldeki bir ortaklığın iflasına karar verilebilmesi, bu yönde bir talebin varlığına bağlıdır. Mahkeme kendiliğinden iflâsın ertelen¬mesine karar veremez.Ortaklığın mali durumunun iyileştirilmesi ümidi olup olmadığının tespit edilerek iflasın ertelenmesine karar verilebilmesi için mahkemeye bir iyileştirme projesinin de sunulması gerekmektedir. Bu projede hangi iyileştirme tedbirlerinin alınacağının, mali durumun düzeltilmesinin ne şekilde sağlanacağının açıkça belirtilmesi ve projenin ciddi ve inandırıcı olduğunu ispat için gerekli tüm bilgi ve belgelerin de proje ile birlikte mahkemeye sunulması zorunludur. İflasın ertelenmesi kararı verilebilmesi, mahkemece bu projenin ciddi ve inandırıcı bulunması koşuluna bağlanmıştır.Yönetim kurulunun TTK m. 324 den doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde, hukuki ve cezai sorumluluğu söz konusu olacaktır. Yönetim kurulu üyeleri, gerek kanunun gerekse de esas sözleşmenin yüklediği yükümlülükleri yapmamaları halinde, gerek ortaklığa gerek pay sahiplerine gerekse de şirket alacaklılarına karşı müteselsilen sorumludurlar. Yine, genel kurulun aldığı kararların sebepsiz olarak yerine getirilmemesi halinde de, yönetim kurulu üyelerinin müteselsil sorumluluğu söz konusudur. Her ne kadar kanunen, kanun veya esas sözleşmenin yüklediği görevlerden birisinin murahhaslara bırakılması halinde, müteselsil sorumluluk esası uygulanmayıp, murahhas sorumlu olmakta ise de, yönetim kurulunun TTK m. 324 kapsamındaki görevi, kurul olarak kullanmak zorunda olduğu, murahhaslara bırakamayacağı görevlerdendir. Bu sebeple, öğretide de baskın olarak kabul edildiği gibi, yönetim kurulu TTK m. 324'den doğan yükümlülüğünü kurul halinde kullanmak zorunda olduğundan, her halde yerine getirilmemesi sebebiyle yönetim kurulu üyelerinin müteselsilen sorumluluğu söz konusudur.Aynı şekilde, kanun veya esas mukavele ile kendilerine yüklenen vazifelerini hiç veya gereği gibi yapmayan denetçiler sorumlu olacaklardır. Bu sebeple, mali durumun bozulması ile ilgili olarak görevlerini yapmayan denetçiler, bu yüzden doğan zararlardan yönetim kurulu gibi ve onunla birlikte şirkete, pay sahiplerine ve alacaklılara karşı hukuki olarak sorumludurlar (TTK m.359). Pay sahipleri dava açma haklarını yönetim kurulu üyeleri hakkında olduğu gibi karar almak suretiyle toplu halde veya münferiden dava açmak suretiyle kullanabilirler. Bunun yanında TTK m. 359'un m. 341'e yaptığı yollama sebebi ile, genel kurulun denetçiler aleyhine dava açmamaya karar vermesi halinde, yine azınlık denetçiler hakkında dava açılmasını talep ederek, dava açılmasını sağlayabileceklerdir. Denetçilerin sorumluluğu halinde, yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu hakkındaki hükümler kıyasen uygulanmaktadır. Denetçiler, ortaklığın mali durumunun bozulması halinde, görevlerini hiç veya gereği gibi yapmadıkları takdirde, doğan zararlar için kusursuz olduklarını ispat etmedikçe müteselsilen sorumludurlar.

Anonim ortaklıklarFinansal sorunlarFinansal yapı
Selin Gürel
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeni Türk Ticaret Kanunu ışığında halka açık anonim ortaklıkların devralma şeklinde birleşmesi

Yeni Türk Ticaret Kanunu, yürürlükteki Türk Ticaret Kanunu'na nazaran şirket birleşmeleri ile ilgili hukuki rejimi kökten değiştirmiştir. Bu bağlamda, Yeni Türk Ticaret Kanunu, tüm şirket tipleri için yeknesak bir birleşme prosedürü öngörerek,halka açık anonim ortaklıklar ile kapalı anonim ortaklıkların birleşme rejimleri arasında bugün için varolan ikiliği ortadan kaldırmaktadır. Yeni Türk Ticaret Kanunu yenilikleri yalnızca birleşme prosedürü kapsamında getirmemiş; yürürlüktekihukukun birleşmenin unsurları bakımından içerdiği boşlukları doldurmuştur. Bunun yanısıra, Yeni Türk Ticaret Kanunu'nun menfaatlerin korunması ekseninde öngördüğü düzenlemeler ve özellikle menfaat sahiplerine tanınan özel dava hakları,Kanun'un öngördüğü birleşme rejiminin taşıyıcı kolonları arasındadır. Öte yandan,birleşmenin sermaye piyasası hukuku bağlamında ortaya çıkardığı sonuçlar Sermaye Piyasası Kanunu'nun uygulama alanını oluşturacaktır.

Anonim ortaklıklarBirleşmelerHalka açık ortaklıklar+5
Sinan Hüdai Yüksel
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim ortaklıklarda şirket içi uyuşmazlıkların milletlerarası tahkim yoluyla çözümlenmesi

Çalışmada, şirketlerin iç ilişkilerinden doğan uyuşmazlıkların milletlerarası tahkim yoluyla çözümlenmesine ilişkin hukuki sorunlar incelenmektir. Şirket içi uyuşmazlıkların tahkimi ifadesi ile, münhasıran, şirketteki çeşitli aktörlerin arasında şirketin iç işleyişine ilişkin olarak ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümü için gerçekleştirilen ve şirket içi anlaşmalarda yer alan bir tahkim şartına dayanan tahkim yargılamaları kast edilmektedir. Çalışma kapsamında, şirket içi uyuşmazlıkların milletlerarası tahkim yoluyla çözümlenmesi bakımından bu tip uyuşmazlıklarda yabancılık unsuru ve buna bağlı olarak esasa uygulanacak hukukun taraflarca seçimi sorunu, şirket içi uyuşmazlıkların tahkiminin avantajları ve dezavantajları, şirket içi uyuşmazlıkların tahkime elverişliliği, şirket içi uyuşmazlıklara ilişkin tahkim anlaşmasının özellikleri irdelenmektedir.

Anonim ortaklıklarMilletlerarası Tahkim KanunuTahkim+6
Burçin Yıldırım
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
11
Master'sOpen AccessTR

Haksız rekabette basının sorumluluğu

Yeni Türk Ticaret Kanunu ışığında haksız rekabet hukuku; rakip teşebbüsleri olduğu kadar tüketicileri ve diğer tüm pazar katılımcılarını eşit şekilde korumaktadır. Bu durum şüphesiz ki basının doğrudan haksız rekabet fiilini işlediği haller kadar, basın aracı kılınarak haksız rekabet fiilinin işlendiği hallerde açılabilecek davaların sayısını da etkileyecektir. Türk Hukuku'nda kanun koyucu, haksız rekabetten dolayı basının sorumluluğunu özel olarak düzenlemiştir. Özellikle basın aracılığıyla meydana gelen haksız rekabet hallerinden dolayı fiil geniş kitlelere ulaşabildiğinden kanun koyucu, haksız rekabet halinde basının sorumluluğuna özel bir önem vermiştir. Çalışmamızda, 6762 sayılı Kanun ile 6102 sayılı Kanun ışığında basının haksız rekabet fiilini hiçbir aracı kılmaksızın işlediği haller kadar, basın aracı kılınarak işlenen haksız rekabet halleri ve bu durumda ilgili kişilerin sorumlulukları ile sorumlulara karşı açılabilecek olan davalar karşılaştırmalı bir şekilde irdelenmiştir.

BasınBasın davalarıBasın hukuku+4
Nil Merve Çelikbaş
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Marka hakkının internet reklamcılığı yoluyla ihlali ve sorumluluk rejimi

İnternetin toplumun her kesiminin yaşantısını derinden etkilemesi, ortaya çözülmesi gereken birçok problemi de beraberinde getirmiştir. Bu problemlerinden bir tanesi de, internet reklamları yoluyla meydana gelen marka ihlali ve bunun sorumluğunun internet süjeleri arasında nasıl paylaştırılacağı meselesidir. İncelememizde genel olarak bu problem özelinin üzerinde durulmuş ve genel olarak internet servis sağlayıcının haksız fiil sorumluluğu karşısındaki durumuna değinilmiştir.İnsanların reel yaşamlarındaki işlemleri internete aktarması, elektronik ticaretin ve buna bağlı olarak reklamcılığın gelişiminde de büyük rol oynamıştır. Başlangıçta e-ticaret ile ilgili yaşanan problemler, internet üzerinden yapılacak işlemlerin güvenliği, kişisel verilerin nasıl kullanılacağı ve işleme konu ürünün niteliği ile ilgili meseleler olarak ortaya çıkmıştır. Bu problemler günümüzde varlıklarını niteliği değişmiş olarak devam ettirmektedir. Ancak başlangıç dönemindeki güvenlik ve veri koruması gibi diğer sorunların günümüzde kısmen çözüldüğünü gözlemlemekteyiz. Bu sayededir ki, milyonlarca internet kullanıcısı, günlük işlemlerinden büyük yatırımlarına kadar internet mecrasını kullanır hale gelmiştir. İncelememizde temel olarak üç mesele üzerinde durulacaktır. Bunlardan ilki, internet ortamında meydana gelen marka hakkı ihlallerinin saptanmasına ilişkindir. Yabancı mahkeme kararlarında belirtildiği gibi internet üzerindeki marka ihlallerine karşı "esnek" davranılıp davranılmaması gerekliliği halen tartışmalı bir husustur. Bu bölümde, geleneksel marka hakkı ihlalleri ile internet ortamındaki ihlaller arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya koyulacaktır. ABD ve AB Adalet Divanının gelişen teknolojilere ilişkin hukuka aykırılıkları değerlendirmedeki esnek yaklaşımı, marka hakkı ve haksız rekabet bağlamında ele alınacaktır.İkinci mesele, internet süjelerinin özel hukuk karakterli bir hukuka aykırılıktaki sorumluluk rejimine dairdir. İçerik hakkında herhangi bir aktif irade beyanı olmayan internet servis sağlayıcılarının marka hakkı ihlali veya haksız rekabetten ne zaman sorumlu olacağı konusu, son günlerin en çok tartışılan konularından biridir. Teknolojinin gelişimine paralel olarak geliştirilen yeni iş süreçlerinin de sorumluluk rejiminin paylaştırılmasına etkisi oldukça büyüktür. Bu nedenle, özellikle internetin teknik altyapısını veya içerikten "bağımsız" hizmet veren internet servis sağlayıcıların reklamlar yoluyla ortaya çıkan marka hakkı ve haksız rekabetten doğan sorumlulukları üzerinde durulacaktır. XXIÜçüncü mesele ise, fikri ve sınai haklara ilişkin Türk uygulamasına ilişkin konularla ilgilidir. Bu bölümde, Türk uygulamasının internet ortamındaki uyuşmazlıklara yabancı olması nedeniyle ortaya çıkan problemler incelenecektir. Bu konularda internet servis sağlayıcılara karşı ihtiyati tedbirin onların ekonomik faaliyetini bitirecek şekilde uygulanıp uygulanmadığı, erişimin engellenmesinin mümkün olup olmadığı, uyuşmazlığa uygulanacak hukukun ve yetkili mahkemenin ne olacağı gibi sorunları örnek gösterebiliriz. Yukarıda ortaya koyulan meseleler irdelenirken, özellikle internet ortamında haksız fiilin özel biri türü görünümündeki, marka ihlali ve haksız rekabet durumunun internet reklamları yoluyla ortaya çıkardığı durumlar esas alınacaktır. Geleneksel problemlerin sanal ortama aktarılmasının bir sonucu olarak, insanların onları kavrayış biçimleri değişmiştir. Bu değişiklik kendisini, sadece bu alana has mevzuatın oluşumunda da göstermiştir. Bu nedenle incelememizde geleneksel marka hukuku ve onun bilişim hukuku ile temas eden noktaları ABD, AB Adalet Divanı ve Yargıtay kararları ile zenginleştirilerek aktarılmaya çalışılacaktır. İncelememizde, internet çağının geleneksel markaya olan etkisi ve interaktif reklamcılık modelleri ele alınacaktır. Sonrasında internet servis sağlayıcıların özel hukuk anlamındaki sorumluluk rejimi çizilerek, marka hakkı ihlalinden dolayı internet servis sağlayıcılarının sorumluluğu ortaya koyulacaktır. Son olarak ise anılan durumlarda ortaya çıkan hukuki sorunların çözümü için başvurulacak hukuki imkânlar tartışılacaktır. Tezin incelenmesinde metot olarak, doktrin ve mahkeme kararları paralel olarak araştırılmış ve sentezlenmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, AB Adalet Divanı, ABD Federal Mahkemesi, Yargıtay gibi yüksek mahkeme kararlarından azami şekilde yararlanılmıştır. Konunun birçok hukuk disiplinini barındıran yapısı nedeniyle, pek çok ana konuya değinilmiştir. Bu ana konuların ise sadece en temel eserlerine ve konu ile yakından ilgili eserlerine atıf yapılmıştır. İnternet reklamcılığının hızla büyüyen durumu karşısında marka hakkı sahipleri ile reklamcılar ve internet servis sağlayıcıları arasındaki menfaat dengesinin sağlanması gerekmektedir. Fikri hakların dinamik yapısı ve yenilikler ile hâlihazırdaki ilerlemelerin ekonomik menfaatlerinin korunması arasında ince bir çizgi bulunmaktadır. Bu menfaat dengesinin, geleneksel hukuk kurallarının esnek biçimde ve birçok hukuk disiplini ile etkileşim halinde uygulamasından geçtiği kanaatindeyiz.XXIIİnternet servis sağlayıcıların faaliyetlerinin denetim altına alınması girişimleri, bütün dünyada tepki ile karşılanan bir akım oluşturmuştur. Bu akım başta ifade özgürlüğü ve kişisel hakların güvenceye alınması için başlatılmıştır. Ancak akım motivasyonunu, servis sağlayıcılara genel bir yükümlülük yüklenmemesi gerekliliğinden almaktadır. Biz de internet servis sağlayıcılara genel ve aktif bir denetim yükümlülüğü getirmeye çalışan fikrine yenilikçi fikirlerin oluşmasına ne de fikri hakların etkin korunmasına bir yarar sağlayacağını düşünüyoruz. Çeşitli yasaklar yerine, sürdürülebilir sözleşme ilişkileri ile önleyici hukuk sistemlerinin teşvik edilmesi gerektiği kanaatindeyiz.Anahtar kelime ve megatag yöntemi ile yapılan reklamcılık faaliyetinde –alan adlarına ilişkin uyuşmazlıklardan farklı olarak- bir kontrol listesinin uygulamacıların elinde olmasında büyük yarar bulunmaktadır. Bu faktörler, incelememizde Sleekcraft faktörleri olarak sayılmıştır. Bu faktörlerin yetersiz kaldığı durumlarda ise tali faktörlerin vakıaya uygulanarak marka ihlali veya haksız rekabet konusunda sonuca gidilebilir. İnternet üzerinde görüntülenen marka veya her türlü işaretin marka hakkı ihlali veya haksız rekabet hali yaratmadığı; ayrıca ihlal yaratmayan uygulamaların dürüst ticaret uygulaması (fair use) içerisinde değerlendirilmesinin mümkün olduğu incelmemizde ortaya koyulmuştur. Dürüst kullanım konusunda Milletlerarası Ticaret Odasının tavsiye niteliğindeki kriterleri esas alınabilir. Kıta Avrupası ve Anglo-Amerikan Hukuku, arama ağı reklamcılığına ilişkin uyuşmazlıkları çözme hususunda nispeten yeknesak bir çözüm yolu izlemektedir. Bu nedenle her iki hukuk sisteminden de yararlanılması gerekmektedir. Teknik açıdan ülkemizden ileri bir düzeyde bulunmaları nedeniyle de, AB ve ABD Hukuk düzenlerindeki sorunlar önceden görülebilecek ve ülkemizde yürütülecek yasama faaliyetinde bu hususlar dikkate alınabilecektir. Nitekim bu konudaki tartışmalar, hızla ilerleyen teknoloji ile koşut olarak önümüze yeni problemler şeklinde çıkacaktır.BK'nın yanında TTK ve Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile özel hukuk anlamında bir kusur sorumluluğu düzeni, internet servis sağlayıcıları açısından da uygulanabilir bir hale gelmiştir. Yukarıda anılan mevzuat ile internet girişimcileri de, kendilerinin karşılaşacakları hükümleri görerek girişimde bulunma fırsatına kavuşmuşlardır. İşaretin internet üzerinde kullanılmasına ilişkin marka uyuşmazlıklarında, işaretin markasal anlamda kullanılıp kullanılmadığının her somut olay için araştırılması gerekir. Türk uygulamasında, geneleksel marka kullanımının verdiği alışkanlıkla, işaretin markasal olup XXIIIolmadığı yeterince araştırılmadan hüküm kurulduğu gözlemlenmektedir. Oysaki internet ortamındaki uyuşmazlıklarda, kullanılan işaretin kullanım şekli de büyük önem taşımaktadır. Bir marka hakkının zedelenmesi için, onun marka işlevinin zarar görmesi gerekliliği yönündeki prensipten hareketle, işaretin markasal kullanımının ve bu kullanımın markanın hangi işlevlerine zarar verdiği tespit edilmelidir.İnternet çağının her geçen gün kullanımımıza sunduğu yenilikler göz önüne alındığında, kullanılan işaretlerin marka hakkı ile olan ilişkisinde esnek davranılması ve gelişen teknolojilere karşı açık olunması gerekir.İnternet süjelerinin ticari iletişime ilişkin sorumluluk rejiminin özel olarak düzenlenmesi son derece isabetli olmuştur. Ancak bu düzenlemeye, internet servis sağlayıcıların denetimine ilişkin global bir denetim yükümlülüğü yüklenemeyeceğine ilişkin bir maddenin eklenmesinin olumlu olacağı kanaatindeyiz. Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısında, yer sağlayıcıların geçici belleğe alarak iletimi ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Hâlbuki gerek AB Yönergesinde gerekse ABD düzenlemelerinde, üç farklı iletim şeklinin olduğu gözlemlenmiştir. Bu nedenle, doğrudan iletim ve depolama ile ilgili de ayrı hükümlerin bulunması gerektiği kanaatindeyiz. Hiç değilse, 9. maddede belirtilen durumların doğrudan iletim yapan ve depolanan sağlayıcılar hakkında da uygulanacağına ilişkin bir ek yapılabilir.TTK m. 58/f. 4 ile haksız rekabet konusunda "bilişim işletmelerinin" sorumluluklarının düzenlenmesini de olumlu karşılıyoruz. Ancak hükmün lafzında belirtilen sorumsuzluğa ilişkin vakıaların hukuki sonucu olan "dava açılamaz" ifadesinin "sorumsuzluk" temelinde bir ifade ile değiştirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. TTK m.58/f. 4 ile Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı arasında uyuşmazlık tipine göre özel hüküm - genel hüküm ilişkisi bulunmaktadır. Elektronik ticaretin ilişkin uyuşmazlıklarda Tasarı özel hüküm olarak uygulanmalıdır. Şunu hemen belirtelim ki, her iki düzenlemenin benzer yapısı nedeniyle, uygulamada herhangi bir sorun çıkmayacağını düşünüyoruz. Türk ihtiyati tedbir uygulamasında, internet servis sağlayıcıların tarafı olduğu uyuşmazlıklarda ihtiyati tedbir kararlarının son derece kolay verildiği gözlenmiştir. TTK m. XXIV58 ve HMK'nın ihtiyati tedbirlere ilişkin yeni rejimi göz önüne alındığında, artık verilecek tedbir kararında servis sağlayıcının da cevaplarının alınması gerekmektedir. Eğer bir tedbir kararı verilecekse, bu kararın da internet servis sağlayıcının ticari hayatını ve ekonomik özgürlüğünü bitirmeyecek düzeyde verilmesi gerekir. Mümkünse, tedbir kararının sadece hukuka aykırılık teşkil eden unsurlara ilişkin olması gerekir. İnternet ortamında ortaya çıkan ticari nitelikli uyuşmazlıklarda yetkili hukukun belirlenmesinde ticari akış teorisi esas alınabilir. Bu kapsamda, ticari iletimin yöneldiği kitle ve bölge tespit edilebilir. Böylece uyuşmazlığın yabancılık unsuru taşıdığı hallerde mahkemenin milletlerarası yetkisi ve uygulanacak hukuk belirli olur.

Arama motorlarıHukuki sorumlulukMarka hakkı+6
Eser Rüzgar
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu uyarınca anonim şirketlerde imtiyazlı pay sahipleri özel kurulu

Konumuz TTK?nın 454. maddesinde ele alınan imtiyazlı pay sahipleri özel kuruludur. İmtiyazlı pay sahipleri kurulunun varlığının tespiti ve işlevinin anlaşılması için öncelikle ?imtiyaz? kavramının tanınması gerekmektedir. Zira, imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun varlığının öncelikli şartı imtiyazın varlığıdır. Başka bir deyişle, bir şirket esas sözleşmesinde imtiyaz oluşturulmasıyla birlikte imtiyazlı pay sahipleri kurulu, o esas sözleşmede ayrıca belirtilmesine gerek olmaksızın, kendiliğinden, oluşur. Bu nedenle, çalışmamızın ilk bölümünde, bir şirkette imtiyazın, yani, imtiyazlı pay sahipleri kurulunun var olup olmadığının tespit edilebilmesine yarayacak şekilde, imtiyaza ilişkin bir takım genel bilgilerin verilmesi amaçlanmış ve bu amaçla ?imtiyaz? kavramı ve özellikle imtiyaz oluşturulmasında temel ilkeler açıklanmıştır. Kısaca belirtmek gerekirse, TTK uyarınca imtiyaz, kuruluş esas sözleşmesi ya da esas sözleşme değişikliğiyle, belirli bir konuda, belirli bir yöntemle, belirli bir pay grubuna tanınan ve kanunda öngörülen özel koruma sağlayan üstün bir pay sahipliği hakkıdır. İmtiyaza ilişkin olarak dikkat edilmesi gereken ilk husus, üstünlüğün neye göre belirleneceği, daha açık bir şekilde ifade edilecek olursa, bir pay sahibinin hakkının üstün, yani, imtiyazlı olup olmadığı belirlenirken, kıyaslamanın diğer pay sahiplerinin haklarına nazaran mı (paylara nazaran üstünlük teorisi), yoksa kanunun pay sahibine tanıdığı haklara nazaran mı (kanuna nazaran üstünlük teorisi) yapılacağı hususudur. Bu ayrımın bu kadar önemli olmasının nedeni, imtiyazın varlığının hangi teorinin kabul edildiğine bağlı olarak değişmesidir. Kanuna nazaran üstünlüğün kabul edildiği halde, tüm pay sahiplerinin sahip olduğu haklar eşit olsa dahi, şayet pay sahiplerine, kanunun tanındığı hakların üstünde bir hak verilmişse imtiyaz söz konusu olabilir. Oysa, paylara nazaran üstünlüğün kabul edilmesi halinde, pay sahiplerinin hakları arasında eşitliğin söz konusu olduğu bir durumda imtiyazın varlığından bahsedilmesi mümkün değildir. 6762 sayılı TTK döneminde tartışmalı olan bu husus, TTK?da da netlik kazanmamış, ancak, TTK?nın 478. maddesine ilişkin olarak TTK?nın Gerekçesi?nde, 6762 sayılı TTK döneminde doktrin çoğunluğu tarafından kabul edilen paylara nazaran teorisinin terk edildiğine işaret edilmiştir. Kanaatimce, böyle bir anlayış farkının Gerekçe?de belirtilmesine rağmen hükümden bu yönde bir sonuç çıkmaması önemli bir eksikliktir. İmtiyaza ilişkin olarak belirtilmesi gerekli bir diğer önemli husus ise, imtiyaz tanınabilecek hakların sınırının ne olduğudur. Bu konuda TTK?da yer alan önemli bir yenilik, TTK?nın 478. maddesinde kanunda öngörülmeyen, yeni bir pay sahipliği hakkı tanınması yoluyla da imtiyaz yaratılabileceğinin hüküm altına alınmasıdır. Buna ilişkin olarak doktrinde mevcut tartışma bu hükmün, esas sözleşmenin anonim şirketlere ilişkin hükümlerinden ancak TTK?da buna açıkça izin verilmişse sapabileceğini belirten TTK?nın 340. maddesiyle çeliştiği noktasındadır. Kanaatimce 340. madde, 478. madde ile çelişiyor olarak algılanmamalı, Kanunun yeni bir pay sahipliği hakkı yaratmak suretiyle imtiyaz tanınmasına açıkça izin vermesinden yola çıkarak, kanunun emredici kurallarına aykırı olmayacak şekilde her tür hakkın imtiyaza konu olabileceği kabul edilmelidir. Son olarak, imtiyazlara ilişkin bilinmesi gereken bir diğer husus, TTK?da ?imtiyazın sadece paya tanınacağına ilişkin? genel kurala istisna getirildiğidir. TTK?nın 360. maddesi uyarınca, TTK ile ilk defa özel olarak düzenleme altına alınan yönetim kurulunda temsil hakkında imtiyaz, belirli bir özelliği haiz pay sahibine ya da azınlığa tanınabilecektir. İmtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun hukuki niteliği, öngörülüş amacı ve hangi şartlar toplanmasının gerekeceği çalışmamızın ilk bölümünde ele alınan ikinci konudur. Bu noktada öncelikli olarak belirtilmesi gereken, TTK?daki imtiyaz ve imtiyazlı pay sahipleri özel kuruluna ilişkin anlayış değişikliğidir. TTK?nın 478. maddesine ilişkin olarak Gerekçe?ye bakıldığında, kanun koyucunun imtiyazları kaldırmayı değerlendirdiği, fakat bunun yaratacağı muhtemel sakıncaları göz önünde bulundurarak, imtiyazları sınırlandırıcı bir yaklaşımla yeniden düzenlediği görülmektedir. Bu sınırlandırıcı yaklaşım tarzı imtiyazlı pay sahipleri özel kuruluna ilişkin 454. maddede benimsenen birçok yeni düzenlemeye de yansımıştır. İmtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun temel amacı imtiyazlı pay sahiplerinin imtiyazlarının korunmasıdır. Ancak, kanun koyucu, imtiyazlı pay sahipleri kurulunun işleyişinin imtiyazlı paya sahip olmayan pay sahiplerinin (yani çoğu kez şirket çoğunluğunun) haklarını kullanmalarını sekteye uğrattığını göz önünde bulundurarak, 454. maddeyi, çoğunluğu imtiyazlı sahiplerine karşı korumak amacıyla yeniden düzenlemiş ve maddeye bu yönde birçok hüküm eklemiştir. İmtiyazlı pay sahipleri özel kurulu, adından da anlaşılacağı üzere özel bir organ niteliğinde olup, yetkisi sınırlıdır. Bu husus, 6762 sayılı TTK?nın 389. maddesinde hüküm altına alına alınmış ve genel kural, imtiyazlı pay sahiplerinin haklarını ihlal eder nitelikte esas sözleşme değişikliğine ilişkin tüm genel kurul kararlarının imtiyazlı pay sahiplerinin onayına tabi olduğu olarak belirlenmişti. Ancak, 6762 sayılı TTK?da esas sermaye artırımı 391. maddede ayrı olarak düzenlenmekte ve bu maddede esas sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararlarının, imtiyazları ihlal edip etmediğine bakılmaksızın, mutlak olarak, imtiyazlı pay sahipleri kurulu onayına tabi olduğu öngörülmekteydi. Doktrinde eleştirilen bu ayırım TTK?nın 454. maddesinde kaldırılmış ve esas sözleşmenin değiştirilmesine ilişkin tüm genel kurul kararlarında imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun onayı, haklarının ihlal edilmesi şartına bağlanmıştır. TTK?da önemli yeniliklerden biri de, 460. madde ve sair hükümleri uyarınca kapalı anonim ortaklıklar için de kayıtlı sermaye sisteminin mümkün olabileceğinin hüküm altına alınmasıdır. Buna paralel olarak 454. maddede, yönetim kuruluna sermayenin artırılması konusunda yetki veren, yani kayıtlı sermayeye geçişe ilişkin genel kurul kararlarının ve kayıtlı sermaye sistemi kapsamında yönetim kurulunun sermayenin arttırılmasına ilişkin münferit kararlarının imtiyazlı pay sahiplerinin yapacakları özel bir kurulda onaylanmadıkça uygulanamayacağı esası benimsenmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise, imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun toplanma ve karar almasına ilişkin kanundaki düzenlemelere yer verilmiştir. 6762 sayılı TTK?da imtiyazlı pay sahipleri genel kurulunu toplantıya çağırmaya yetkili olanlar ve toplantıda uygulanacak toplantı ve yeter sayıları açıkça düzenlenmekte, imtiyazlı pay sahipleri genel kurulunun toplantılarına ilişkin olarak toplantının zamanı, çağrı vs. hakkında detaylı hükümler ise Komiserler Yönetmeliği?nde düzenlenmekteydi. TTK?da ise imtiyazlı pay sahipleri özel kurulu toplantılarına ilişkin usul ve esaslar kanunda ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. İlk olarak bahsedilmesi gereken, imtiyazlı pay sahipleri kurulunu toplantıya çağırma açısından yönetim kurulu ve imtiyazlı pay sahipleri arasında bir sıralama öngörülmesidir. Buna göre imtiyazlı pay sahipleri, ancak yönetim kurulu tarafından imtiyazlı pay sahiplerini toplantıya çağırma hakkı ve görevinin öngörülen sürelerde kullanılmaması halinde mahkeme yoluyla kullanılabilecektir. Öngörülen sürelerde imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun toplantıya çağrılmaması halinde ise onaya tabi genel kurul ya da yönetim kurulu kararı onaylanmış sayılacaktır. TTK?da toplantı ve karar düzenlemesine ilişkin bir önemli yenilik de, imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun alacağı olumsuz kararlara ilişkin getirilen özel düzenlemedir. Buna göre, kurulda olumsuz karar çıkması halinde, olumsuz kararın alınması özel bir prosedüre tabidir ve bu prosedüre aykırılık, ?kararın alınmamış sayılması? ile sonuçlanacaktır. ?Kararın alınmamış sayılması? yeni bir kavram olup, bu kavramın hangi sakatlık haline tekabül edeceği belirsizdir. Ayrıca, TTK?da 6762 sayılı TTK?dan farklı olarak toplantı yeter sayısı artırılmıştır. Son olarak, üçüncü bölümde imtiyazlı pay sahipleri kuruluna ilişkin özellikle 454. maddeye aykırı genel kurul kararları ve kanuna aykırı imtiyazlı pay sahipleri kuruluna ilişkin olarak bu sakatlıkların niteliği, etkisi ve bunlara karşı dava yolları ?Özel Sorunlar? başlığı altında irdelenmeye çalışılmıştır. TTK?da imtiyazlı pay sahipleri kurulu kararı olmaksızın alınan genel kurul ve yönetim kurulu kararlarının ?uygulanamayacağı? belirtilmektedir. İmtiyazlı pay sahipleri kurulu kararının hukuki etkisinin ne olduğu, başka bir deyişle, onay alınmadan ya da özel kurulun red kararına rağmen uygulanan genel kurul kararlarına karşı ne gibi kanun yolları izlenebileceği hususunda 6762 sayılı TTK döneminde yer alan tartışmalar devam edecektir. Kanaatimce bu noktada doktrindeki ağırlıklı görüşün benimsemesi isabetlidir. Yani, imtiyazlı pay sahipleri özel kurulu kararı, konusunu oluşturan genel kurul ya da yönetim kurulu kararının geçerliliğine ilişkin olmayıp, imtiyazlı pay sahipleri kurulunun red kararına aykırı ya da imtiyazlı pay sahipleri kurulu onayı alınmaksızın uygulanan genel kurul ya da yönetim kurulu kararlarının uygulama işlemleri sakat olacaktır. Bu sakatlık hem hukuki güvenilirlik ilkesi, hem de ihlal edilen kuralın niteliği (kamu düzeninden olmaması) göz önünde bulundurulduğunda iptal edilebilirlik olmalı ve genel kurul kararının iptaline ilişkin hükümler uygulanabildiği ölçüde kıyasen iptal edilebilmelidir. İmtiyazlı pay sahipleri kurulunun kararlarına ilişkin sakatlıklar ise, yine üçüncü bölümde bir alt başlık olarak incelenmiştir. 6762 sayılı TTK döneminde imtiyazlı pay sahipleri kurulu kararlarının iptal edilebilip edilemeyeceği, edilecekse hangi tür kararların iptale konu olabileceği ve bu tür iptal davalarına uygulanacak hususlar (özellikle bu tür davalarda pasif dava ehliyetinin kime ait olduğu hususu) tartışmalı olmuştur. Bu tartışmalara TTK?nın 454. maddesinin 7. ve 8. fıkralarında bir ölçüde cevap verildiğini ileri sürmek mümkündür. Buna göre, imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun olumsuz kararlarına karşı, yönetim kurulu tarafından, kararın verildiği tarihten itibaren bir ay içinde, sadece kararın pay sahiplerinin haklarını ihlal etmediği gerekçesiyle, olumsuz kararın alınmasında oy kullananlara karşı, iptal davası açılabilecektir. Bu noktada tarafımca eleştirilen en önemli husus, açılacak iptal davasında, dava sebebinin ?imtiyazlı pay sahiplerinin haklarının ihlal edilmemesi? olarak öngörülmesidir. Kanaatimce, bu ifade imtiyazlı pay sahiplerinin onayının zorunluluğu için temel kuralı imtiyazlı pay sahiplerinin haklarının ihlali olarak öngören maddenin ilk fıkrasıyla çelişkili, bu nedenle de yanlış, bir ifadedir. Buradaki dava sebebi imtiyazlı pay sahiplerinin bu haklarını dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanması olarak anlaşılmalıdır.

Gül Akad
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00

Other supervisors