Theses supervised by Prof. Dr. İbrahim Demirkan
18 theses · Afyon Kocatepe University
Sıçanlarda tam katmanlı deri defektinde Myrtus communis L.1753 ekstresinin etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı deneysel olarak ratlarda dorsal deri üzerinde oluşturulan tam cilt kalınlığını kapsayacak defekt üzerine Myrtus communis ekstresinin iyileştirici etkinliğinin ve etakridin laktat solüsyonunun yara iyileşmesi üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Yapılan çalışmada anestezi altında asepsi antisepsi şartlarına uyularak; 12 adet ratın dorsum bölgesinde steril bir bistüri yardımıyla 4 adet 1 cm çapında deri tam katmanlı olarak ensize edilerek defekt oluşturuldu ve oluşturulan bu defektlere M. communis ekstresi, etakridin laktat ve M. communis ekstresi ile etakridin laktat kombinasyonu günlük uygulanmıştır. Oluşturulan ilk yara kendi haline bırakılarak doğal iyileşme süreci yönünden değerlendirilmiştir ki bu grup kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışma sonunda anestezi altında ilgili bölgelerden deri biyopsileri alınarak histopatolojik ve immunohistokimyasal yöntemler (CD31) kullanılarak yara iyileşmesi prosesi karşılaştırılmıştır. Makroskobik olarak her yara boyutunun kendi içerisinde zamana (1. günden 21. güne kadar olan süre) göre değişimleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05) ve ilk günden itibaren en hızlı yara boyutu küçülmesi MCE (M. communis ekstresi) grubunda gözlenirken en yavaş küçülme EL (etakridin laktat) grubunda gözlenmiştir. Mikroskobik olarak lezyonların değerlendirilmesinde epitelizasyon, yangı alanı ve damarlaşma gibi 3 önemli değişiklik analiz edilmiştir. Sonuç olarak sadece M. communis uygulanan hayvanlarda, M. communis ile birlikte etakridin laktat, sadece etakridin laktat ve kontrol gruplarına göre doğal fizyolojik süreçlerle uyumlu olarak yara iyileşmesinin daha hızlı gerçekleştiği görülmüştür.
Kedi, köpek sahiplerinin analjezi, anestezi ve anti-inflamatuar uygulamalarına karşı tutumları
Günümüzde pet hayvan popülasyonunun giderek artmasıyla birlikte bu alanda kullanılan ağrı kesici, anestezik, anti-inflamatuar ilaçların kullanımı da artış göstermektedir. Bu araştırmada, veteriner kliniklerinde sıklıkla başvurulan analjezi, anestezi ve anti- inflamatuar uygulamalarına karşı pet hayvan sahiplerinin tutumlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma materyalini, Eskişehir, Bilecik, Aydın illerinde yaşayan toplam 437 adet pet hayvan sahibiyle yapılan anket çalışmasından elde edilen veriler oluşturmuştur. Hasta sahiplerine konuyla alakalı, demografik özellikleri hariç 32 soru yönlendirildi. Veriler SPSS istatistik programıyla analiz edildi. Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında ankete katılan hayvan sahiplerinin %62'sinin kadın, yaş ortalamasının 31,1, aylık ortalama gelirin 21.615 TL olduğu saptanmıştır. Bu araştırmaya katılan hayvan sahiplerinin büyük kısmının (%49,7) büyükşehirlerde yaşadığı ve çoğunluğunun (%42,5) özel sektörde çalıştığı tespit edildi. Hasta sahiplerinin %59,3'ünün halen kedi sahibi, %37,2'sinin halen köpek sahibi olduğu belirlendi. Ankette yer alan diğer ölçeklerin analizi sonucunda hasta sahiplerinin özellikle cerrahi operasyon sonrası ağrı kesici kullanımını gerekli bulduğu ancak tedavi maliyetlerinin önemli olduğu ve önceden bu maliyetler hakkında bilgilendirilmek istenildikleri görüldü. Ayrıca hasta sahiplerinin büyük bölümü kullanılan ağrı kesici, anestezik ve yangı giderici ilaçların yan etkilerinin yüksek olduğunu düşünmektedir. Sonuç olarak, ülkemizde artan pet hayvan sahibi sayısı ve bilinç düzeyi sebebiyle veteriner kliniklerinde kullanılan, ağrı kesici, anestezik, anti-inflamatuar ilaçlara duyulan ihtiyaçta artmıştır. Bu sebeple veteriner hekimlerin bu ilaçların kullanımı ile ilgili daha kapsamlı bilgiye sahip olmaları, hasta sahiplerini olası yan etkiler ve tedavi maliyetleriyle ilgili daha ayrıntılı bilgilendirmesi gerekliliği bu çalışmayla ortaya konulmuştur.
Kedi ve köpeklerde trafik kazası olgularının prevalansı
Bu çalışmada Edirne vilayetinde bulunan Pati İzi Veteriner Kliniği ve Deniz Veteriner Kliniği'ne 2018 -2022 yılları arasında 5 yıllık periyotta trafik kazasına bağlı travma şikâyeti ile getirilen sahipli veya sahipsiz farklı yaş, ırk ve cinsiyetteki 35 kedi ve 33 köpek olmak üzere toplam 68 adet trafik kazası vakaları değerlendirilmiştir. Trafik kazası sonucunda travmatik lezyonlar şikâyeti ile veteriner kliniklerine getirilen olgularda alınan anamnezler ve yapılan muayeneler sonucunda elde edilen bulgular sınıflandırılarak deskriptif istatistiksel olarak değerlendirildi. Gelen vakaların travma lezyon dağılımlarına bakıldığında %63,24 oranında kırık vakalarının olduğu ve %22,06 oranıyla pelvik kırığının fazla görüldüğü kanısına varıldı. Trafik kazasının yönü ve şiddeti ile oluşan kırıkların yönü ve sayısında doğru orantılı bir ilişkinin bulunduğu da gözlendi. Bu çalışma ile kedi ve köpeklerde görülen trafik kazası vakalarının neden olduğu sonuçlarının genel bir şekilde tanımlanması ve sonuçlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi yapılmıştır. Sonuç olarak, trafik kazaları tüm canlılar için yaşamsal bir tehlike oluşturmaktadır. Trafik kazalarının yaşanmaması için trafikte seyir halinde iken dikkat edilmeli ve trafik kurallarına uyulmadır.
Kedi ve köpeklerde ortopedik vakaların prevalansı
Bu çalışmanın amacı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne 2018-2022 yılları arasında getirilen kedi ve köpeklerin ortopedik vakalarının hayvan türü, ırkı, yaş, cinsiyet, teşhis gibi özelliklerin değerlendirilip ortaya konulmasıdır. Araştırma materyalini, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne 2018-2022 yılları arasında getirilen 3178 hastanın kedi ve köpeklere ait ırkı, yaş, cinsiyet ve lezyonun yeri olarak toplamda ortopedik hastalığı olan 494 olgu oluşturmaktadır. 494 olgudan 313 tane köpekten mandibula kırığı %2,2 (n=7), humerus kırığı %2,2 (n=7), radius ve ulna kırığı %11,8 (n=37), metakarpal, karpal ve falanks kırığı %3,5 (n=11), femur kırığı %13,7 (n=43), tibia ve fibula kırığı %13,7 (n=43), metatarsal, tarsal, patella, kalkaneus kırığı %2,2 (n=7), pelvis kırığı (pubis, ilium, ischium, sacrum, kombine pelvis kırıkları) %7,7 (n=24), omurga ( servikal, torasik, lumbal) ve kosta kırığı %5,4 (n=17), luksasyon ve displazi %24,0 (n=75), raşitizim, artritis %5,1 (n=16), kombine lezyonlar %8,3 (n=26) olarak kaydedildi. Kedilerde ise 181 tane kediden mandibula kırığı %5,0 (n=9), humerus kırığı %5,5 (n=10), radius ve ulna kırığı %5,5 (n=10), metakarpal, karpal ve falanks kırığı %2,2 (n=4), femur kırığı %18,8 (n=34), tibia ve fibula kırığı %13,8 (n=25), metatarsal, tarsal, patella, kalkaneus kırığı %2,8 (n=5), pelvis kırığı (pubis, ilium, ischium, sacrum, kombine pelvis kırıkları) %13,8 (n=25), omurga ( servikal, torasik, lumbal) ve kosta kırığı %7,2 (n=13), luksasyon ve displazi %25 (n=13.8), raşitizim, artritis %1,1 (n=2) ve kombine lezyonlar %10,5 (n=19) oranları tespit edilmiştir. Sonuç olarak; köpeklerde kırıklar arasında en dikkat çeken olgular femur ve tibia kırıkları iken, gelişim bozukluğu bakımından ise kalça displazi ve çeşitli luksasyonlardı. Kedilerde ise istatiksel olarak aynı oranda femur, tibia, pelvis kırıkları ve gelişim bozuklukları kalça displazi ile luksasyon yüksek bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Kedi, köpek, lezyon, ortopedik, prevalans.
Tarsocrural eklem stabilizasyonunda transartiküler uygulanan sirküler eksternal fiksasyon sisteminin yeni nesil lineer tarsal fiksatör ile üç boyutlu kedi kemik modelinde biyomekanik karşılaştırılması
Bu çalışmada İlizarov Sirküler Eksternal Fiksasyon ile Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatörün üç boyutlu kedi kemik modeli üzerinde kuvvet, açı ve açı farkı parametreleri yönünden biyomekanik karşılaştırması yapıldı. Çalışma, İlizarov Sirküler Eksternal Fiksatör (n=6) ve Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatör (n=6) (Exvet®, Türkiye) uygulanan PLA (Polilaktik asit) hammaddeden üretilen, 12 adet üç boyutlu kedi kemik modelinde gerçekleştirildi. Bu iki konfigürasyonun kurulduğu kemik modelleri servo-hidrolik sistemle çalışan test cihazına (Instron® 8801, Instron, Norwood, MA, ABD), tibianın en proksimal kısmından yaklaşık 8 mm, metatarsal kemiklerin ise en distal kısmından yaklaşık 5 mm'lik segmentler osilatif kemik testeresiyle sabit devirde kesilerek düzlemsel bir temas yüzeyi oluşturularak vertikal olarak yerleştirildi ve aksiyal kompresyon kuvveti uygulandı. Kompresyon kuvvetine, 0 N ile başlandı ve konfigürasyon başarısızlığa gidene kadar (Fmax) bilgisayar sistemi ile kademeli olarak arttırıldı. Yapılan biyomekanik testler sonucu klasik İlizarov konfigürasyonu ile Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatörün stabilizasyon üzerine dayanıklılıkları karşılaştırıldı. Veriler, program (WaveMatrix 2 Dynamic Testing Software) aracılığıyla toplandı ve analiz edildi. İlizarov yöntemi ile stabilize edilen grupta ortalama kuvvet değeri 38,27 ± 11,12 olarak ölçülürken, Yeni Nesil Lineer Fiksatör kullanılan grupta bu değer 19,25 ± 9,30 olarak belirlendi. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p = 0,009). İlizarov ortalama açı değeri 100,51 ± 3,58°, Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatör ise 106,21 ± 3,99° olarak saptandı. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p = 0,026). Açı farkı bakımından İlizarov için ortalama 19,50 ± 3,58°, Yeni Nesil Lineer için ise 13,79 ± 3,99° olarak kaydedildi. Bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p = 0,026). Biyomekanik olarak İlizarov konfigürasyonunun, Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatöre kıyasla daha yüksek kuvvet dayanımına sahip olduğu görüldü. Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatör, eklem pozisyonunda İlizarov konfigürasyonuna göre daha geniş açıya izin vermesi ile avantaj sağlamaktadır. Açı farkı ortalamaları ile rijidite hesaplamaları yapıldığında, İlizarov konfigürasyonlarının açısal deformasyona karşı daha yüksek direnç gösterdiği yani daha rijid olduğu ortaya koyulmaktadır. Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen bulgular, eksternal fiksatör sistemlerinin biyomekanik çalışmalarında kuvvet, rijidite, deformasyon yönü ve konfigürasyonun geometrik yapısı gibi çok boyutlu parametrelerin birlikte değerlendirilmesinin gerekliliğini göstermektedir. İlizarov Sirküler Eksternal Fiksasyon ile Yeni Nesil Lineer Tarsal Fiksatörün kuvvet, açı ve açı farkı parametreleri açısından biyomekanik karşılaştırması yapılabilmesi için daha geniş çaplı klinik araştırmalara ihtiyaç duyulduğu kanaatine varıldı.
Atlarda kolik operasyonunun değerlendirilmesi
Kolik, at sahiplerini ve veteriner hekimleri yüzyıllardır hayal kırıklığına uğratan ve bugün de halen önemli ve acil klinik bir sendrom olarak bilinmektedir. Kolik, atlarda ölüm nedenlerinin ilk sırasında yer almaktadır. Tıbbi, anestezik ve cerrahi tekniklerin yanı sıra kolik tanınmasında son otuz yılda kaydedilen ilerlemeler, kolik hastası bir at için prognozu önemli ölçüde olumlu hale getirmiştir. Örneğin, büyük kolon volvulusu gibi en yıkıcı kolik biçimlerine sahip atlar, hastalık sürecinin erken safhalarında tedavi edilirlerse hayatta kalmaları için mükemmel bir prognoza sahip olabilirler. Bu hususta ülkemizde kolik cerrahisinin yaygınlığı ve prognozu bakımından bir değerlendirme yapılmamış olması ve yurt dışında yoğun ve başarılı bir şekilde yapılan kolik cerrahisi, ülkemiz de çok sınırlı yapılıyor olması göz önünde bulundurulduğunda önerilen tez çalışması orijinal nitelik taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı ülkemizde bulunan nadide safkan atların hem yaşamsal faaliyetlerinin devam etmesi ve sonucunda yüksek ekonomik getirilerine de devam etmesi çalışmanın önemini artırmaktadır. Çalışmada Eskişehir, Mahmudiye ilçesinde yerleşik Dörtnal Veteriner Kliniğinde 2017-2023 yılları arasında gerçekleştirilen 50 safkan ata ait kolik cerrahisi verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Atların yaş, cinsiyet, ırk, canlı ağırlık gibi fiziksel bilgiler hasta kayıt sisteminden çekilerek analiz için uygun formata getirildi. Atlara ait pre-operatif parametreler (Kalp atım sayısı, PO2, PCO2, HCO3, bağırsak peristaltisi, vücut ısısı, CRT, mukozalar, abdominal ultrason, midenin durumu, rektal palpasyon, laktat, WBC, HCT ve Glukoz değerleri), operasyondaki parametreler (kalp atım sayısı, SPO2, solunum sayısı, kapnografi, operasyon teknikleri, sancı teşhisi, vücut ısısı) ve post-operatif parametreler (uyanma süresi, kalp atım sayısı, PO2, PCO2, HCO3, postoperatif ileus, CRT, mukozalar, abdominal ultrasonografi, midenin durumu (gastrik reflü), postoperatif komplikasyonlar, Laktat, WBC, HCT ve Glukoz değerleri) değerlendirildi. Verilerin normal dağılımı için t-testi ve yaş, cinsiyet, ırk ve kolik cerrahisi verilerinin analizi için Ki-kare testi kullanıldı. İstatiksel anlamlılık p<0.05 olarak dikkate alındı. Çalışmada elde edilen verilere göre, operasyon sonrası hayatta kalma oranı %70 olarak belirlenmiş ve özellikle strangülasyonla seyreden intestinal volvulus ve intussusception olgularında mortalitenin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Operasyon sonrası 24. saatte Glukoz, Laktat, hematokrit ve hemoglobin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüşler kaydedilmiş, bu parametrelerdeki değişimlerin uygulanan sıvı tedavisi, metabolik denge sağlanması ve sistemik stresin azalması ile ilişkili olduğu değerlendirilmiştir. Kan gazı analizlerinde pH ve PO₂ düzeylerinin anlamlı artış göstermesi, solunum sisteminin daha etkin çalıştığını ortaya koyarken; PCO₂ düzeyindeki düşüş de asit-baz dengesinin normale dönmeye başladığını göstermiştir. Postoperatif dönemde kolon ve sekum motilitesinde belirgin artış gözlenmiş olup, bu durum gastrointestinal sistemin fonksiyonel toparlanmasının bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca operasyon sırasındaki fizyolojik parametrelerden kalp atım hızı, solunum sayısı ve kapiller dolum süresi gibi göstergelerde de anlamlı iyileşmeler kaydedilmiştir. Bu sonuçlar, kolik cerrahisinin yalnızca yaşam süresini uzatmakla kalmayıp, aynı zamanda fizyolojik stabilitenin sağlanmasına da önemli katkılar sunduğunu ortaya koymakta; erken müdahale ve uygun cerrahi tekniklerin, safkan atların yaşamsal ve ekonomik değerlerinin korunmasında belirleyici rol oynadığını göstermektedir Özellikle operasyon sonrası gözlenen komplikasyonların yaygınlığı ve bu hususta yapılan girişimler ve sonuçları dikkat çekiciydi.
Köpeklerde kalça displazisinin prevalansının ortaya konulması
Bu çalışma köpeklerde sık karşılaşılan kalça displazisinin radyografik görüntüleri üzerinden PennHIP teşhis yöntemi kullanarak derecelendirme ve sınıflandırma yaparak yöntemler arasındaki farkları ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma materyalini Afyonkarahisar merkez sınırları içerisinde 24 erkek, 34 dişi olmak üzere toplam 58 adet sokak köpeği oluşturmuştur. Köpekler yaş gruplarına göre 3 gruba ayrıldı. Birinci grubu 2 yaş ve altındaki 9 erkek, 18 dişi olmak üzere 27 köpek, ikinci grubu 3 ve 4 yaşındaki 8 erkek, 7 dişi olmak üzere 15 köpek, üçüncü grubu 5 yaş ve üzerinde olan 7 erkek, 9 dişi olmak üzere 16 köpek oluşturdu. Kalça dipslazisinin belirlenmesi amacıyla köpeklerin Xylazin HCL ve Ketamin HCl ile anesteziye alınmasından sonra kalça eklemlerine ait standart ventro dorsal (SVD), distraksiyon ve kompresyon ve olmak üzere 3 farklı yöntemde radyolojik görüntüleri alınmış ve alınan görüntüler değerlendirilmek üzere dijital ortama aktarıldı. SVD radyografik sonuçlar üzerinden Norberg Açısı (NA), Distraksiyon ve Kompresyon yöntemlerinden ise Distraksiyon İndeksi ve Kompresyon İndeksi değerleri belirlendi. SVD'ye ait radyografik görüntüler üzerinden hesaplanan NA değeri dikkate alınarak KD belirlenmesi ve derecelendirilmesi amacıyla BVA/KC kriterleri göz önünde bulunduruldu. Grup ve cinsiyet dikkate alınmadan yapılan SVD yöntemi değerlendirmesine göre 58 köpeğin 52 tanesinde (%89,65) çeşitli derecelerde dispazik durum tespit edildi. Cinsiyete bakıldığında ise KD'li olan 52 köpeğin 19 tanesinin (%32,75) erkek, 33 tanesinin de (%56,89) dişi köpeklertarafından oluşturduğu belirlendi. Genel olarak KD'li olan 52 köpeğin (%89,65) gruplara göre dağılımına bakıldığında ise 27 tanesinin (%46,55) 1. grupta, 12 tanesinin (%20,68) 2. grupta, 13 tanesinin de (%22,41) 3. grup içerisinde yer aldığı görüldü. Ayrıca KD'li olan 52 (%89,65) köpeğin 40 tanesinin (%68,96) bilateral, 12 tanesininde (%20,68) unilateral displazik olduğu tespit edildi. Distraksiyon indeksi (DI) değerleri için 0.3 değeri aşağısı negatif, 0.3-0.5 arası şüpheli, 0.5 ve 0.7 arası displazik, 0.7 ve üzeri ağır displazik olacak şekilde sınıflandırma yapıldı ve sağ ve sol kalça eklemine ait Dİ değerlerinden büyük olanın dikkate alınarak yapılan genel değerlendirmeye göre 58 köpeğin 8 tanesi (%13,79) negatif, 34 tanesi şüpheli (%58,62), 15 tanesi KD'li (%25,86) ve 1 tanesi (%1,72) de ağır KD'li olduğu gözlendi. Kompresyon İndeksi (CI) değerlerinin gruplara etkisi incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,05). CI değerlendirildiğinde kalça eklemi uyumunun bütün yaş gruplarında kalça displazisinden bağımsız olarak iyi bir uyum gösterdiği ancak çok ileri derecede displazik olan köpeklerde bu uyumun bozulduğu görüldü. Sonuç olarak SVD ve Distraksiyon yöntemleri ile Kalça displazisinin teşhisinde bulunabildiği fakat Dİ ile SVD arasındaki oranlar dikkate alındığında sadece Dİ ile KD tespitinde bulunulmaması Di ve SVD yöntemlerinin ikili olarak kullanılması ile KD teşhisi yapılması gerektiği ayrıca Dİ değerlendirilmesi yapılırken de 0.3 kritik değerinin üzerindeki bütün değerlerin NA sonuçları ile birlikte değerlendirilmesinin teşhisi güçlendireceği kanaatine varıldı. Elde edilen sonuçlar neticesinde Afyonkarahisar merkez sınırları içerisindeki sokak köpeklerinde de KD sorun teşkil ettiği sonucuna varıldı.
Kedi ve köpeklerde kanser prevalansının retrospektif araştırılması
Bu çalışma kedi ve köpeklerdeki kanser prevalansının saptanması ve sonuçların değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma materyalini bir tanesi Ankara, beş tanesi İzmir ilinde olmak üzere toplam 6 farklı veteriner kliniğinin veri kayıtları oluşturdu. Çalışmada incelenen 2693 köpek ve 1787 kediye ait bilgiler ve 130 köpek ve 32 kedinin patoloji raporları çalışmada kullanıldı. 2013 ve 2017 yılları arasında kayıt edilen 5 yıllık süredeki vakalar değerlendirmeye alındı. Araştırma sonucunda incelenen 2693 kayıtlı köpekde kanser oranı % 4,83 belirlenirken bu oran 1787 adet kedi de % 1,79 olduğu gözlendi. Köpeklerde en sık karşılaşılan kanser türü %20 oranı ile adenokarsinom olduğu tespit edildi. Otuziki adet kedide en sık görülen kanser türü ise 7 adet (%21,88) ile fibrosarkom olduğu ortaya konuldu. Kanser tehşisi konulan köpeklerde gruplandırması yapıldığında 2-5 yaş arasında 19 tane (%14,62); 6-9 yaş arasında 51 tane (%39,23); 10 yaş ve üzerinde 60 tane (%46,15) olduğu gözlendi. Köpeklerin yaş ortalamasının ise 8,91 olduğu tespit edildi. Kedilerde 6-9 yaş grubu 15 adet (%47,00) ile en çok kanser görülen grup oldu. Sonuç olarak tümörlerin köpek ve kedilerde önemli medikal bir sorun olduğu ve tüm tümör tiplerinin yaşa bağlı olarak artış gösterdiği sonucuna varıldı. Elde edilen bazı bulgular genel hatları ile önceki çalışmalarla uyum göstermiş bazıları ise mevcut literatür ile karşılaştırılamıyacağı anlaşılmıştır. Ülkemizde kedi ve köpeklerde gözlenen kanser vakalarının kayıt altına alınması, kayıtların analiz edilerek ulusal düzeyde kanser prevalansı ve insidansının ortaya konulmasının veteriner kanser alanına önemli katkılar sağalyacağı kanaatine varıldı.
Köpeklerde ortopedik hastalıkların prevalansı
Bu çalışma kliniklere ortopedik şikayetlerle gelen hastalara ait verilerin geçmiş yıllara göre toplanması, değerlendirilmesi ve buradan hareketle ortopedik bozukların prevalansının ortaya konulması amaçlamıştır. Ayrıca elde edilen veriler ışığında ırk yatkınlığı, cinsiyet ayrımı, yaş kriterleri, hastalığın görüldüğü anatomik bölge gibi farklılıkları karşılaştırıp, bu verilerin başka çalışmalara yardımcı olması da amaçlanmıştır. Bu çalışma İzmir'in en büyük ilçesi olan Buca'da faaliyet gösteren küçük ve orta ölçekli toplam 6 evcil hayvan kliniğinden ortopedi hasta sayısı fazla ve düzenli kayıt tutuğu öngörülen orta ölçekli üç tanesinin veri tabanından yararlanılarak yapılmıştır. 2014 ve 2017 yılları arasında kliniklere başvurusu yapılan toplam 11.800 hastanın 312 (%3) vakada ortopedik bozukluk tespit edilmiştir. Ortopedik bozuklukların en sık görülme sıklığı sırası ile displazi (n=170), takiben kırıklar (n=110), çıkıklar (n=20) patolojik bozukluklar (n=12) olarak gözlemlenmiştir. Çalışmada ortopedik bozuklukların %46'ı erkeklerde görülürken, %54'ü dişi hayvanlarda gözlenmiştir. Ortopedik bozuklukların meydana gelme çeşitleri bakımından en çok gelişim bozuklukları (%54) ön planda olduğu, bunu takiben trafik kazaları (%16), yüksekten düşme (%7), ezilme (%7), küt travma (%4), patolojik bozukluklar (%4), sıkışma (%3), bilinmeyen (%3), ateşli silah (%2) ve kavganın (%2) yer aldığını görülmektedir. Displazik vakaların sayısı bölgede dikkat çekici şekilde yüksek çıkmıştır. Yüksek sayıda ortopedik hastalıklara sahip ırklarda dişilerdeki olgu sayısının erkeklerden fazla olduğu görülmüştür. Bu durum ırk bazında ortopedik hastalıkların görülme sıklığı azaldıkça erkeklerin oranındaki artışla doğru orantılı olduğu gözlemlenmiştir. Elde edilen veriler yılın ayları ve mevsimlerine göre incelendiğinde ayların oluşturduğu eğrilerin her yıl içinde kısmi uyumluluk gösterdiği, mevsimlere göre ise ilkbaharda klinik başvurularının hep artış yönünde olduğu görülmüştür.
Köpeklerde oküler bozuklukların prevalansı
Bu tez çalışması, Afyonkarahisar Geçici Hayvan Bakımevinde barındırılan ve kastrasyon programına dahil edilen melez ırklı farklı yaş grubundaki 45 adet erkek köpek üzerinde gerçekleştirildi. Anestezi amacıyla kasiçi 2 mg/kg ksilazin, 5 mg/kg ketamin kullanıldı. Anestezi dahilinde yapılan sistematik göz muayenesinde, bazal gözyaşı üretimi ölçümünü (Schirmer tip-II gözyaşı testi) takiben göz ve eklenti organlarının muayenesi yapıldı. Atropinizasyondan sonra (%1'lik atropin, her göze bir damlatılarak) yarık ışık biyomikroskobu (slith-lamb) kullanılarak, gözün en dışından içine doğru kademeli yapılan göz muayenesinde alt ve üst göz kapakları, üçüncü gözkapağı (palpebra tertia), konjuktiva, kornea, anterior kamara, iris ve lens incelemesi yapıldı. Kornea incelemesinde florosein emdirilmiş test çubukları kullanılarak lezyonlar belirlenmeye çalışıldı. Elde edilen bulgular fotoğraflanarak dijital ortamda kayıt altında alındı. Topalm 45 hayvanın 34 tanesinde (%73.3) oküler lezyon gözlendi.. Gözlerinde lezyon saptanan 33 köpekten 11 tanesi (%33,3) 1 yaşlı, 8 tanesi (%24,3) 2 yaşlı, 6 tanesi (%18,1) 3-4 yaşlı, 8 taneside (%24,3) 5 yaş ve üzeri olarak gözlendi. Kırkbeş köpeğin yaşlarına göre yapılan gruplandırmada, 1 yaşlı köpeklerde (%84), 2 yaşlı köpeklerde (%53), 3 yaşlı köpeklerde (%75) 4 yaşlı köpeklerde (%50), 5 yaşlı köpeklerde (%88) oranından göz lezyonu tespit edildi. Kırkbeş köpeğin 14'ünde (%31,1) her iki gözde de florosein test pozitif verdi. Her iki gözünde de florosein test pozitif olan köpeklerin, Schirmer gözyaşı test ölçümü ortalama olarak sol gözde 6,7 mm/dk, sağ gözde 4,7 mm/dk olarak ölçüldü. Gözünde herhangi bir lezyona rastlanmayan köpeklerin gözyaşı ölçümü ortalama olarak sol gözde 8,1 mm/dk, sağ gözde 8,3 mm/dk olarak belirlendi. Schirmer gözyaşı testinin köpeklerin kilolarına göre yapılan ölçümlerinde 10-20 kg aralığında olan köpeklerde ölçümlerin ortalama değerler; sol göz 5,8 mm/dk sağ göz 4,1 mm/dk, 20-30 kg aralığında olan köpeklerde sol göz 8,4 mm/dk sağ göz 6,9 mm/dk, 30-40 kg aralığında olan köpeklerde sol göz 6,3 mm/dk, sağ göz 6,4 mm/dk olarak ölçüldü. İki köpekte %4,4 oranında katarakt olgusuna rastlandı. Köpeklerden birisi immatür diğeri matür katarak olarak belirlendi. Barınaklarda veya geçici bakım evlerinde barındırılan köpeklerde, oküler bozuklukların prevalansının yüksek olması beklenen bir durumdur. Dolayısıyla yapılan bu çalışmada geçici barınakta tutulan hayvanlarda göz problemlerinin prevalansının yüksek olduğu görülmüştür. Anahtar kelimler: köpek, prevalans, göz hastalıkları, oftalmoloji
Sıçanlarda yanık yarasının murt ağacı ekstresi, amnion sıvısı ve gümüş sülfadiazin ile sağaltımının karşılaştırılması
Sıçanlarda Yanık Yarasının Murt Ağacı Ekstresi, Amnion Sıvısı ve Gümüş Sülfadiazin ile Sağaltımının Karşılaştırılması Yanıklar; iyileşme süreçleri ve bu süreç boyunca ortaya çıkan komplikasyonlar, hasta ve hasta sahibi açısından uzun, psikolojik ve ekonomik yönden zorlu bir sağaltım dönemi içerir. Yanık şekillendikten sonra teşekkül eden enflamatuar yanıt ve yüksek immun aktivite, salgılanan birçok sitokin ve mediatörce yönetilen oldukça karmaşık bir olaylar bütünüdür. Lokal yaralanmanın yanı sıra, derin sistemik etkilere sebep olabilir. Sıradan sağaltımlara alternatif olarak bitkisel tedaviler, yıllardır halk tıbbında fazlaca kullanılmaktadır. Bu çalışmada; yanık yaralarının tedavisinde tüm dünyada sıklıkla tercih edilen, kimyasal içeriğe sahip gümüş sülfadiazine (Silverdin) karşı, bitkisel ajan olarak murt ağacı ekstresi (Myrtus communis) ve biyolojik olarak da amnion sıvısının etkileri karşılaştırılmıştır. Sprague-Dawley cinsi ratlar, ksilazin-ketamin kombinasyonuyla anestezi altına alınarak sırt bölgeleri traş edildi. Dört noktanın koordinatları belirlenerek, 100 C°'de kaynamakta olan su içerisinde 5 dakika boyunca ısıtılmış, 1 cm çapındaki demir çubuk ile kendi ağırlığınca temas ettirilerek 4 adet yanık yarası elde edildi. Yanık yaralarının oluşturulmasını takip eden 6 gün boyunca 2 no'lu yara bölgesi gümüş sülfadiazin, 3 no'lu yara bölgesi amnion sıvısı ve 4 no'lu yara bölgesi de murt ağacı ekstresi ile tedavi edildi. Bir no'lu yara bölgesi ise, hiçbir müdahale edilmeden doğal iyileşmeye bırakıldı. Tedavi süresince 6 gün ve sonrasındaki 9, 14, 21, 24, 27 ve 30. günlerde fotoğraflanarak, AUTOCAD programında alan hesaplamaları yapıldı. Otuzuncu günün sonunda tedavi uygulanan ratlardan anestezi altında doku örnekleri alınarak, servikal dislokasyon ile uyutuldu. Histopatolojik analizler sonucunda; murt ağacı ektresi uygulamasıyla, yanık bölgelerinde yara iyileşmesinin en önemli fazı olan proliferatif fazda şekillenen reepitelizasyon ve kollajenizasyonun sağlıklı ve daha hızlı bir şekilde tamamlandığı ve bölgedeki iyileşme alanlarının diğer ajanlara oranla daha hızlı küçüldüğü görüldü. Ayrıca immunohistokimyasal analizler sonucunda tespit edilen damarların, yara iyileşmesinin son evrelerine daha çabuk ulaşıldığı için bölgeden çekildikleri ve sayılarının azaldığı gözlendi. Çalışmamız, rutinde kullanılan yanık yarası sağaltım planlarına, murt ağacı ekstresinin fitoterapötik alternatif bir ajan olabileceği sonucuna varmıştır. viii Anahtar Kelimeler: Amnion sıvısı, gümüş sülfadiazin, Myrtus communis, sıçan, yanık yarası
Kedi ve köpeklerde mide ve barsak yabancı cisim prevalansı
Kedi ve köpeklerde, mide ve barsak yabancı cisimleri son yıllarda gelişen endüstriyle beraber daha fazla gündeme gelmeye başlamıştır. Oyun amaçlı kedi ve köpeklere sunulan birtakım cisimler, genellikle oyun esnasında veya sonrasında yutulması ile yabancı cisim olarak karşımıza çıkabilmektedir. Vücuda giren yabancı cisim yapı ve büyüklüğüne göre sindirim sisteminde herhangi bir değişiklik yapmadan vücudu terk edebildiği gibi klinik anlamda birtakım semptomlarla da karşımıza çıkabilmektedir. Yabancı cismin türü ve şekli, teşhis sonrası oluşabilecek sindirim sistemi hastalıkları adına bilgiler verebilmektedir. Yaptığımız bu çalışma ile kedi ve köpeklerde bulunan yabancı cisimlerin hayvan türü spesifik değerlendirilmesi, ırk, yaş, kilo, cinsiyet gibi birtakım özelliklerin değerlendirilmesi, yabancı cismin lokasyonunun belirlenmesi adına 7 veteriner kliniğinden alınan 181.591 hasta kaydı incelenmiştir. Elde edilen veriler sonucu kedi ve köpeklerde bulunan yabancı cisim türlerinin; lokasyonları, cinsiyete bağlı yabancı cisim bulunma durumu, yaşa ve ırka bağlı yabancı cisim görülme durumu gibi birtakım veriler derlenmiştir.
Farelerde myrtus communis (Murt Ağacı) ekstresinin sıvı ehrlich tümörü üzerine koruyucu ve sağaltıcı etkilerinin karşılaştırılması
Onkoloji, son yıllarda hem tanı hem de sağaltım seçenekleri bakımından hızla gelişen bir bilim dalıdır. Özellikle insan ve küçük havyanlarda kanser sağaltımı önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Sağaltımda invaziv ve hasta aleyhine etki gösteren bilimsel çalışmaların yanında, geleneksel (folklorik) seçenekler konusunda da oldukça nitelikli araştırmalar vardır. Kanser tedavisinde kullanılan anti-tümör ajanların (kemoterapötikler) çoğu sitotoksik özelliğe sahiptir ve temel olarak tümör büyümesini engellemek için tasarlanmışlardır. Bununla beraber ideal tedavi edici ajanın yararlı olması için seçicilik ve minimum toksite göstermesi gerekmektedir. Klasik kanser kemoterapisinde kullanılan maddelerin çoğunun sitotoksik karakterde olması, hastanın direncinin ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olabilmektedir. Tamamen doğal yollardan hazırlanan murt ağacı ekstresinin bilinen herhangi bir yan etkisi yoktur. Murt ekstresinin sıvı Ehrlich tümörleri üzerine etkilerini gösteren çok az sayıda çalışma olması bu çalışmanın sonuçlarının önemini göstermiştir. Yapılmış olan bu çalışmada, mersin ağacı ekstresinin cisplatinle karşılaştırılması yapılmış olup, murt ağacı ekstresinin cisplatine göre daha iyi sonuç verdiği görülmüştür. Ayrıca bu çalışmada kontrol kanser grubunun yaşam süresi diğer gruplara göre en azdır. Tedavi gruplarının yaşam süreleri ise belirgin bir şekilde artmıştır. Kanser oluşturmadan önce murt ağacı ekstresi verilen grubun sonuçları diğer gruplara göre daha iyi olup, yaşam süresi ve hücre sayısında azalma görülmüş oldu. Elde edilen bulgular sonucunda insan ve hayvanlarda, sıvı Ehrlich tümörü profilaksisi için murt ekstresinin kullanılabilirliği ortaya konulmuştur.
Tavşanlarda deneysel alkali kornea yanıklarında myrtus communis (mersin ağacı; yaprak ve gövde) ekstresi, E-PRP (eye platelet rich plasma) ve gentamisin sülfat ajanlarının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, tavşanlarda deneysel alkali kornea yanıklarında Gentamisin sülfat (Kimyasal ajan), Eye platelet rich plasma (E-PRP) ve Oftalmik murt ağacı ekstresinin (OMAE) yara iyileşmesi üzerine etkilerini ortaya koymak amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini 42 adet erkek Yeni Zelanda tavşanı oluşturdu. Alkali yanık oluşturulduktan sonra tavşanlar kontrol (Grup I, n=7), Gentamisin (Grup II, n=7), E-PRP (Grup III, n=7), OMAE (Grup IV, n=7), E-PRP + Gentamisin (Grup V, n=7), OMAE + Gentamisin (Grup VI, n=7), olmak üzere altı gruba ayrıldı. Yanık oluşturulan sağ gözlere günde dört kez 60 µl damla çalışma süresi boyunca uygulandı. Yapılan klinik muayenelerde prulent akıntı bulgusuna Grup I, Grup III ve Grup IV'te rastlandı. Gentamisin uygulanan gruplarda prulent gözlenmedi. Göz içi basıncı tüm gruplarda çalışma boyunca dalgalanma gösterdi fakat normal değerlere en yakın ölçümler grup IV'de elde edildi. Schirmer gözyaşı testi-I açısından gruplar arası anlamlı farklılıklar saptanmadı (p>0,05). Korneadaki lezyon boyutu tüm gruplarda azaldı fakat gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar görülmedi (p>0,05). Hematoloji ve serum biyokimyası ölçümlerinin tüm gruplarda referans değerler içinde olduğu gözlendi. Humor aközün total antioksidan seviyesi (TAS) değerlendirildiğinde gruplar arası fark olmadığı fakat Grup IV'te 0. gün ve 42. gündeki ölçümler arasında anlamlı farklılıklar olduğu saptandı (p<0,05), bu farkın 42. gündeki TAS düzeyinin daha yüksek olmasından kaynaklandığı belirlendi. Humor aközdeki total oksidan statü değerleri için gruplar arası fark gözlenmedi (p>0,05). Histopatolojik incelemelerde kornea kalınlığı açısından gruplar arası anlamlı fark gözlenmezken, sağlıklı kornea kalınlığına en yakın değerler Grup IV'te elde edildi. İmmunohistokimyasal boyamalarda vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) skorlamasında gruplar arası anlamlı farklılıklara rastlanmadı (p>0,05), sayısal olarak en düşük skorlar Grup IV'te gözlendi. Matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel fark görülmedi, sağlıklı korneaya en yakın değerler Grup IV'te elde edildi. Sonuç olarak OMAE preparasyonunun korneal yanık yarası deney modelinde epitelizasyon, anti-enflamatuar ve antioksidan etkilerinin ön plana çıktığı korneal yara iyileşmesine olumlu katkı sağladığı gözlendi ve alkali kornea defektlerinde alternatif bir ürün olarak değerlendirilebileceği kanaatine varıldı.
Kedi ve köpeklerde göz hastalıkları prevalansı
Göz hastalıkları, kedi ve köpeklerde sıkça karşılaşılan problemlerin başında gelmektedir. Yıllar geçtikçe göz hastalıkları problemlerinde artış görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne 2015-2020 yılları arasında getirilen kedi ve köpeklerin göz hastalıklarının hayvan türü, ırkı, yaş, cinsiyet, teşhis gibi özelliklerin değerlendirilip ortaya konulmasıdır. Araştırma materyalini, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne 2015-2020 yılları arasında getirilen 3387 hastanın kedi ve köpeklere ait ırkı, yaş, cinsiyet ve teşhis olarak toplamda göz problemi olan 282 olgu oluşturmaktadır. 282 olgudan 169 tane köpekten harder bezi prolapsusu %30,8 (n=52), konjunktivitis %13,0 (n=22), keratitis %6,5 (n=11), epifora %6,5 (n=11), entropiyon %6,5 (n=11) kaydedildi. Kedilerde ise 113 tane kediden konjunktivitis %16,8 (n=19), kornea ülseri %10,6 (n=12), epifora %8,8 (n=10), keratitis %8,8 (n=10) oranları tespit edilmiştir. Çalışmamızda köpeklerde harder bezi prolapsusu diğer göz patolojilerine göre istatiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Kedilerde ise konjunktivitis daha yaygın gözlenmiştir. Köpeklerde ırk olarak melez köpeklerin oranı %22,5 (38/169), kedilerde ise tekir kedilerin oranı %42,5 (48/113) olmak üzere diğer ırklara göre daha fazla gözlenmiştir. Köpeklerde göz hastalıklarının yaşa göre dağılımında aynı kedilerdeki gibi 0-6 ayda diğer yaşlara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. (Köpeklerde %33,7 57/169, kedilerde %34,5 39/113). Kedi ve köpeklerde göz hastalıklarının cinsiyete göre karşılaştırılmasında erkekler dişilere göre daha fazla bulunmuştur. Sonuç olarak; oküler lezyonlar erken yaşlarda ve erkeklerde daha yaygın olduğu belirlenmiş ve lezyonun türü ne olursa olsun göz dokusunun yangı ve travmalara son derece hassas olduğu gözlenmiştir. Her türlü olguya ivedi olarak müdahale edilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Kedi, köpek, prevalans, göz, oküler, hastalık
Diyafizer femur kırıklarında yeni tasarım s-plak ile düz-plakların biyomekanik yönden karşılaştırılması; Ex-Vivo çalışma
Bu çalışmada tarafımızdan tasarlanan S-plak ile mevcut kullanılan düz plakların diyafizer femur kırıklarında biyomekanik yönden karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamızda plaklar ile uygulanan sağaltım yönteminde, mevcut kullanılan plak çeşitlerinden daha farklı bir anatomik yapıya sahip olan S plakların, düz plaklara göre üst ve alt fragmentlerin fiksasyonunda ve stabilizasyonunda biyomekanik yönden durumu gözlemlendi. Çalışmada deney materyali olarak, kasaplardan elde edilen koyun femur kemikleri kullanıldı. Toplamda 12 kontrol grubu ve her grupta 6 adet deney materyali olmak üzere toplam 72 adet koyun femur kemiği değerlendirildi. Femur kemikleri diyafiz bölgesinden transversal bir şekilde kesilerek diyafizer kırık elde edildi. Kontrol gruplarındaki deney materyallerinin düz plak ve S plak ile stabilizasyonu sağlandıktan sonra Universal Test Cihazı (Shimadzu AG-IS-100KN, Japonya) ile biyomekanik testleri yapıldı. Testler sırasında deney materyallerine torsiyon, kompresyon, distraksiyon ve üç nokta bükme (bending) kuvvetleri uygulandı. Sonuçlar değerlendirildiğinde distraksiyon (gerilme) biyomekanik testinde düz plaklar ve S plaklar karşılaştırıldığında, osteosentez hattında S plakların düz plaklara göre daha tutucu ve dirençli bir şekilde etki ettiği görüldü. Femur diyafizer kırıklarında S plakların düz plaklara göre kırık hattında diğer kuvvetlerin yanında özellikle gerilme kuvvetlerini daha etkin düzeyde önlemesinden dolayı bir alternatif olabileceği kanaatine varıldı. İleride klinik vakalarda S plakların in vivo davranışının araştırılması yapılması öngörülmektedir.
Köpeklerde ksilazin-ketamin anestezisinin renal ve portal vendeki kan akımı üzerine olan etkisinin doppler-ultrasonografi ile araştırılması
Bu çalışmanın amacı, köpeklerde ksilazin-ketamin anestezisinin vena porta, vena renalis ve arteria renalis'teki kan akım hızına olan etkisinin doppler-ultrason ile araştırılmasıdır.Çalışmada, klinik olarak sağlıklı, kastrasyon için Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezine getirilen değişik ırk ve yaştan 6 adet erkek köpek kullanıldı.Çalışma öncesi köpekler, anestezi ve doppler-ultrasonografi uygulaması için 12 saat aç bırakıldı. Anestezi öncesinde yapılan doppler uygulaması 0. dakika ölçümü yani ?kontrol ölçümü? olarak değerlendirildi. Daha sonra köpekler ksilazin-ketamin anestezisine alındı. Köpekler anesteziye girdikten sonra anestezinin 5., 30. ve 60. dakikalarında doppler uygulanarak alınan ölçümler kaydedildi. Ölçüm yapılan sürelerde ayrıca köpeklerin nabız, solunum, SO2 ve vücut ısısı değerleride alındı.Yapılan ölçümler sonucunda ksilazin-ketamin anestezisi, vena porta'daki kan akım hızının düşmesine, vena renalis'tekinin yükselmesine ve arteria renalis'tekinin ise kayda değmeyen bir düşmeye sebep olduğu tespit edildi.
Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezine getirilen ruminantlarda cerrahi hastalıkların prevalansı
Bu çalışmanın amacı Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Hayvan Sağlığı ve Uygulama ve Araştırma Merkezine 2007-2012 yılları arasında getirilen ruminantlarda, teşhis edilen şirurjikal hastalıkların prevalansının, türler arasında dağılımının dokulara göre sınıflandırılmasının ortaya konulmasıdır. Araştırma materyalini, AKÜ Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezine 2007-2012 yılları arasında getirilen ruminantlara (sığır, koyun ve keçi) ait değişik ırk, yaş ve cinsiyette 952 olgu oluşturdu. Kliniğimize gelen ruminantların hastalıkları çok geniş bir dağılım gösterdiğinden, doku ve organ sistemlerine göre gruplandırma yapıldı. 2007-2012 yılları arasında hasta şikayeti ile getirilen 952 olgunun % 93,27'sini sığır, % 5,77'sini koyun, % 0,96'sını keçi oluşturdu. Hastalıkların lokalizasyonlarına göre dağılımında en çok kemik dokusu ve iskelet sistemi, eklem, ayak, genel yangısal olgular, sindirim/üriner hastalıkları ile göbek lezyon ve fıtıkları görüldü. Sonuç olarak çalışmada elde edilen verilerin mevcut literatüre katkı sağladığı ve mesleği icra eden veteriner hekimlere cerrahi hastalıkların prevalansı hakkında bilgi verme kapasitesinde olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimler: Cerrahi, ruminant, hastalık, prevalans