Theses supervised by Prof. Dr. Oğuz Adanır
11 theses · Dokuz Eylül University
1960'tan günümüzü Türkiye'deki politik düşüncenin sinematografik sunumu
Türkiye Cumhuriyeti, politik çatışmanın çalkantılı ve sancılı bir süreçte ilerlediği 20. yüzyılda savaş ve devrimlerle birlikte çağdaş bir ulus-devlet inşasına başlamıştır. Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ve cumhuriyetin önde gelen isimlerinden Kazım Karabekir'in sinemaya olan ilgileri ve sinemaya verdikleri öneme karşın yedinci sanat cumhuriyetin başlangıç döneminde ülkedeki diğer gelişmeler göz önüne alındığında oldukça geri planda kalmıştır. Yine de girişimler olmuş ve devlet aygıtı dışında özel yapımcılarla da sinema filmleri üretilmiştir. Bu yıllarda politikanın sinemaya yaklaşımı tek parti siyasetinin benzerliğiyle birlikte sosyalist blokta görüldüğü gibi ?öğretici, bilgilendirici? şekilde olmuş, belge filmlerle birlikte sinemanın propaganda gücünün altı çizilmiştir. Hatta bu dönem ?dost? olarak görülen SSCB'yle propaganda niteliğindeki filmlerin takası üzerine anlaşmalar da yapılmıştır. Ancak 1946 yılıyla birlikte Soğuk Savaş'ta Batı bloğunda yer alan Türkiye, hem çok partili rejime geçmiş hem de sinemasal olarak Amerikan üslubuna yönelmeye başlamıştır. Sinemada çoksesliliğin olması ve tek parti zamanında egemen olan tiyatrocu anlayışın sinemacılarla değişmesi, 1950'li yıllarda dikkat çeken gelişmelerdir.Türkiye'de sinemanın evrensel değerler üretme düzeyine ulaşma çabaları ve politikanın filmlerde yüksek sesle dillendirilmesi 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ve sonrasında gelen 1961 Anayasası'nın getirdiği görece özgürlük ortamında olmuştur. Anayasanın getirdiği yeni toplumsal atmosferle beraber ve ideolojik olarak kızışan dünya ile paralel olarak Türk halkı da politikleşmiş, bu durumun sinemasal karşılığı ise sinemacıların ?anayasayı halka aktarma? amacıyla Karanlıkta Uyananlar ve Bitmeyen Yol gibi filmleriyle birlikte Toplumsal Gerçekçilik, Bir Türk'e Gönül Verdim gibi filmlerle ulusal solda yer aldığı iddiasındaki milliyetçi Ulusal Sinema, daha radikal bir muhalefetle hem siyasal hem sinemasal düzeni değiştirme amacındaki Devrimci Sinema ve toplumda dinsel bir dönüşümü amaçlayanların ortaya koyduğu Milli Sinema olmak üzere politize olmuş sinemasal akımlar biçiminde olmuştur. Ancak bu dönem siyaseti sinemaya hem politik hem de güncel açıdan yansıtmayı başaran en önemli isim Umut, Arkadaş, Sürü gibi filmleriyle Yılmaz Güney olmuştur. Toplumun her kesiminin siyasallaştığı bu dönem, 12 Eylül 1980'de ordunun müdahalesiyle kesilmiş ve cumhuriyetin Atatürk'le gelen kuruluş ideolojisi olan Kemalizm, yerini ekonomik olarak serbest piyasacı, kültürel-toplumsal olarak da Türk-İslamcı politik düşünceye bırakmıştır. Kitleleri topyekûn olarak apolitikleştiren bu müdahalenin toplumda yarattığı sarsıcı dönüşümler Türk sinemasına siyasi olarak da yansımış ancak 1960?1980 arasında olduğu gibi ideolojik temelli akımların dönemi kapanmış, 1980'den günümüze toplumsala karşı bireyin pompalanması sonucunda Yol, Güneşe Yolculuk, Yazı Tura gibi az sayıda film siyasal sinema anlamında öne çıkabilmiştir.Cumhuriyetin ilk döneminden itibaren Türkiye'deki politik düşüncelerin, sinemada yeterince temsil edilmediği görülmektedir. Cumhuriyet'in başlangıç döneminde Kemalizm, sinemada kendini pek hissettirmezken egemen siyasetin Kemalizmden uzaklaşmasıyla birlikte bu politik düşünce siyasi konulu filmlerde kendine yer bulmaya başlamıştır. Benzer şekilde cumhuriyet ideolojisinin her daim muhalifi olan siyasal İslam ve sineması, 2000'li yıllarda bu siyasetin mutlak hakimiyetine kadar sinemada sayısız örnekle yer alarak politik düşüncesini kitlelere aktarırken egemen güç olduktan sonra sinemada pek nadir temsil edilir olmuştur. Sonuç olarak Türkiye'de politik düşüncenin sinematografik sunumunun ağırlıklı olarak muhalefetteki siyasi görüşler doğrultusunda şekillendiği, ancak bu amaçla tercih edilen sinematografik sunumların, sinemayı çoğunlukla "eğlence" olarak gören Türk halkından amaçlanan ilgiyi görmedikleri ve dolayısıyla toplumsal bir değişime öncülük edemedikleri görülmektedir.
Sinematografik zaman ve mekanın oluşumunda felsefi arka plan
Zaman ve mekân varoluşun temel kategorilerindendir. Gündelik hayatın hemen her alanında varolan, kendini hissettiren ama sorgulanmayan kavramlardır. Zaman, çoğunlukla ölçü birimlerine indirgenirken (gün, ay, yıl, saat, takvim vb), mekân ise; gündelik hayatın içinde eriyip gider. Her ne kadar gündelik hayatın içinde zaman ve mekân sorgulanmasa da, dış dünyayı algılamamız, kendimizi konumlandırmamız zaman ve mekân kategorilerinden ayrı düşünülemez. Gündelik hayat ve onun dışavurumları üzerine yorum üreten felsefe ve sanat için zaman ve mekân, üzerine yorumlar ürettiği, tarihi değişimleri onlar üzerinden kategorilendirdiği temel referans noktasıdır. Mekân ve zaman, algının objesi olarak değil, dış dünyanın algılanma biçimleri olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla zaman ve mekânı açıklama çabası dış dünyanın algılanması üzerine odaklanmalıdır. Dış dünyayla ilişkide felsefe kavramlarla, sanat duyumlarla bilim fonksiyonlarla iş görür. Mitry, Sanatın ilk çağlardan bugüne zaman mekân sanatları olarak sınıflandırıldığını ve sinemanın daha genç bir sanat dalı olarak, müzik, dans, tiyatro, edebiyat, plastik sanatlar gibi farklı sanatlardan parçalar taşımanın ötesine geçerek, kendi estetik yapısını oluşturduğunu belirtir. Sanat, insan yaşamını soyutlarken farklı araçlar kullanmakta ve sanat dalları kendi olanaklarıyla bağlantılı olarak zaman ve mekândan yararlanmaktadır. Sanat ve zaman mekân arasındaki yakın ilişki, zaman ve mekânın çok boyutlu bir şekilde incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Zaman mekân kavramları teorik olarak felsefenin, toplumsal olarak sosyal bilimlerin ve estetik olarak sanatın ve sinemanın alanı içine girer. Sinemada zaman ve mekân, kamera aracılığıyla dönüştürülmesi nedeniyle estetik açıdan, anlatı, içinde bulunduğu toplumun siyasi, kültürel, toplumsal ve gündelik hayatından etkilenmektedir. Bu nedenle sinemada zaman mekân kullanımını anlayabilmek için disiplinlerarası bir bakış açısı zorunludur. Bu çalışma, zaman ve mekân kavramlarına bütünsel bir yaklaşım geliştirebilmek amacıyla, felsefe ve sinema arasındaki ilişkiyi sorgulamakta ve yaratıcı zaman mekân imgesi oluşturabilmenin yöntemlerini tartışmaktadır. Bu nedenle Türk Sineması, Yeşilçam Sineması ve Günümüz sineması üzerinden zaman mekân kişi ve anlatı bağlamında incelenmektedir. Türk Sineması, dramatik yapı ve batılı sinematografik anlayış çerçevesinden değerlendirildiğinde, farklı ve yetersiz bir sinematografik anlayışa sahip olduğu söylenebilir. Bu çalışma, Türk sinemasında özgün bir sinemasal anlatı geliştirilmesinin önündeki engelleri tartışmakta ve farklılıkların özgünlüğün yolunu açacak anahtar kavramlar olup olmayacağı üzerinde durmaktadır.
2000 sonrası Türkiye sineması'nda kültürel, siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatın gerçekçi temsili
Türkiye, 2000-2010 yılları arasında, ekonomik büyüme ve siyasal alanda yaşanan değişimlerin etkisiyle, toplumsal ve kültürel alanda da önemli değişimlerin yaşandığı bir süreçten geçmektedir. Türkiye Sineması da, yine aynı dönemde, özellikle çekilen film ve izleyici sayısında yaşanan artışla beraber bir yükseliş trendine girdiğini göstermektedir.Henüz endüstrileşme aşamasını tamamlamamış olan Türkiye Sineması'ndaki bu büyümenin büyük ölçüde dışsal faktörlerin bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle televizyon endüstrisinin, sermaye, ekipman, teknik ekip ve oyuncu kaynaklarının bu alanda yaygın olarak kullanımı film sayısını arttırmıştır. İkinci faktör ise, film çekiminde kullanılan dijital teknolojilerin ucuzlayıp yaygınlaşmasıdır.Bu faktörlerin etkisiyle, Türkiye Sineması'nda film ve seyirci sayısında bir patlama yaşanmaktadır ancak yine bu faktörlerin etkisiyle, toplumsal hayatın gerçekçi bir temsilini sunmaya çalışan filmlerin sayısı oldukça azdır.
1990 sonrası ulusal sinemada birey üzerinden gündelik yaşam ideolojisini yansıtma sorunsalı
İnsana ait olan her şey toplumsal, kültürel dolayısıyla da ideolojiktir. Gündelik yaşamın ise toplumsal hakkında ciddi bir ideolojik metin barındırdığı göz ardı edilemez. Gündelik yaşamın sanatın konusu olması ya da gündelik yaşam içerisindeki sıradanlığın sanatın konusu olması yeni bir olgu olmamakla birlikte üzerinde pek durulmayan bir alandır. Sanatı da bu bağlamda ideolojinin gizlediği gerçekliği deşifre edecek bir araç olarak görmek gerekmektedir. Türkiye'de sinemanın serüvenine bakıldığında 1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren hızlı bir ivme kazanan ulusal sinemanın, genelde büyük anlatılar yerine sıradan yaşamlara ve sıradan insan öykülerine yöneldiği görülmektedir. Bu yeni oluşan sinemanın anlatılarını, birey olma mücadelesindeki toplumsal aktörlerin gündelik yaşam içerisinde nasıl bir ideoloji ile şekillendikleri sorusu üzerine inşa ettikleri görülmektedir. Mevcut ideolojinin, temelde milliyetçi ve ahlakçı bir söylemde ilerlemesine karşın bireylerin otoritenin stratejilerine gündelik taktiklerle cevap verebilen ama otoritenin çok da dışına çıkamayan bir algılayış ve yaşayış biçimi ortaya koyduğu ortadadır.Bu çalışmada gündelik yaşam içerisinde, birey ve birey algısını belirleyen temel kavramlar ışığında, Türkiye'de kadın ya da erkek toplumsal aktörlerin, bu toplumsal alanda nasıl varlık gösterilebildiği tartışılmıştır. Bu bağlamda yerleşik ideolojik metnin birey olmaya ne kadar izin verebildiği ideolojik ve sosyolojik eleştiri yöntemi kullanılarak örnek filmler üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Örnek filmlerde de görüldüğü gibi birey kavramı, entelektüel bir tartışma konusu olmasının ötesinde gündelik yaşamda kendisine çok da karşılık bulamayan ve toplumsal aktörlerce de hayata geçirilmesine izin verilmeyen bir olgudur. Bu nedenle de Türkiye'de birey olgusundan genellikle nominal bir kavram olarak söz edilebilmektedir. Filmlerde de görüldüğü gibi nominal olarak beliren bireyin temel sorunu; ister kent mekanında olsun, isterse taşrada, temelde bir varoluş mücadelesinden öteye geçememektedir.
Günümüz Türkiye'sinde filmlerdeki anlam üretimini belirleyen zihinsel/kültürel süreç
Zihniyetler, toplumların dünyayı algılama ve anlama mekanizmaları olarak, insanları topluma bağlayan yapılar ve bireylerin de tek tek dünyayı algılayış ve düşünce biçimlerinin taşıyıcısıdırlar. Toplumların bir bütün olarak -ve bireylerinin her birine içkin bir şekilde- düşünme ve yaşamı algılama ve onu ifade etme şekli olan zihniyet biçimleri insanın yaşama bakışının ifadesi olan yaşam pratiklerinin tümünü belirler. Bu anlamda sanatsal yaratımların da köken olarak insanlara içkin olan zihinsel yapılar tarafından belirlendiği söylenebilir. Genelde sanat özelde sinemanın belirleyeni olarak ele alınan ve geniş ve kapsayıcı bir halka olarak tanımlanabilen zihniyet/kültür biçimleri, Anadolu üzerindeki yaratım biçimlerine de özgün yapısını kazandıran en temel unsuru oluşturmaktadır. Türkiye'de sinemaya kaynaklık eden anlatı geleneğinin bu zihinsel süreçlerle yakından ilişkisi vardır. Türkiye'deki sinemasal oluşumların anlaşılabilmesi için bu zihinsel/kültürel süreçle etkileşiminin değerlendirilmesi gerekmektedir. Çalışmanın seyrini, Türkiye sinemasında anlam üretimi sorununa tarihsel bir perspektiften yaklaşarak, Anadolu coğrafyası üzerinde var olan zihniyet ve kültür kalıplarının kökenlerine inip onları tanımlamak ve bir anlamda tanımak, bununla birlikte bu yapıların değişip değişmediğini belirleyerek günümüz Türkiye sinemasına nasıl yansıdıklarını incelemek oluşturmaktadır. Bu doğrultuda birinci bölümde, Anadolu kültürünü oluşturan temel inanç ve düşünce biçimleri incelenmeye çalışılmış ve bu düşünce biçimlerinin nasıl bir dünya ve gerçeklik algısı yarattığı ve geleneksel sanatlarda bunun nasıl ifade edildiği ortaya konulmuştur. İkinci bölümde ise sinemanın köken olarak nasıl bir sanat olduğu, var oluşunu nasıl temellendirdiği ve bu var oluşunu hangi süreçlere borçlu olduğu temel alınarak onun gerçeklikle olan ilişkileri incelenmiştir. Ayrıca sinemanın sahip olduğu dramatik anlatım biçimi incelenmeye çalışılarak dramatik anlatımın yazılı kültüre ait bir takım zihinsel süreçlerle ilintili olduğu ortaya konmuştur. Bununla birlikte geleneksel Anadolu anlatı kalıplarının ise geniş oranda sözlü kültüre dayalı yapısının Anadolu üzerindeki zihinsel süreçlerin sonucu olduğu, bu anlatı kalıplarının ise dramatik yapıya uzak olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır. Tüm bunların ışığında ise, üçüncü bölümde seçilen filmlerdeki anlam üretimi incelenerek, Anadolu üzerindeki algılayış ve düşünüş biçimlerinin geleneksel anlatılarda oluşturduğu uylaşımların ve kalıpların, günümüz sinemasında çeşitli biçimlerde varlığını sürdürdüğü ve değişmeyen zihinsel süreçlerin günümüz Türkiye sinemasını büyük oranda şekillendirmeye devam ettiği sonucuna varılmıştır.
Tüketim toplumuna geçişte televizyonun sosyo-ekonomik rolü
Tüketim kültürü çağdaş dünyanın belirleyici olgularından biridir. ABD başta olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tamamında `tüketim' hakim toplumsal form haline gelmektedir. Tüketimciliğin altyapısı bilimsel-teknolojik devrimler tarafından meydana getirilirken, tüketimci değerlerin oluşumu kitle iletişim araçları sayesinde gerçekleşmektedir. Bu araçların en etkilisi olan televizyon, tüketim kültürünün meydana gelmesinde en önemli rolü üstlenmiştir. Ticari şirketler olarak işleyen televizyon kuruluşları toplum üzerinde iki yönlü etkide bulunmaktadır: Tüketim idealleriyle dolup taşan reklam iletilerinin oturma odalarına kadar taşınmasına yardımcı olmak ve program içeriklerini `tüketimci' değerler doğrultusunda oluşturmak. Bu ikincisi bilhassa önemlidir. ?Rating? sistemine bağlı olan ticari televizyonlar acımasız bir rekabet tarafından yönlendirilmekte, ?en çok izlenen kanal? olmak için mücadele vermektedirler. Bu da ?sade?, ?süssüz?, ?eğitici? içeriklerin değil, ?sansasyonel?, ?çarpıcı?, ?gösteri değeri taşıyan? içeriklerin ekranlarda daha fazla yer bulmasına yol açmaktadır. Bilindiği gibi dünyanın yüzyıllardan beri değişmeyen en büyük gösterisi `zenginlik'tir. Varlıklı kesimler ?zengin? olmaktan başka hiçbir şey yapmasalar da, çağlar boyunca ilgi çekmeyi becermişlerdir. Çünkü zenginlik her zaman renkli ve şaşalı görüntüler sunmaktadır. Dolayısıyla masallar nasıl gündelik hayatın sıradan görünümlerini değil de, ?kralları, prensleri, sarayları, perileri ve büyücüleriyle? sıradışı bir hayatı anlatırsa, ticari televizyonlar da fakirliğin `gri' tonunu değil, zenginlerin `renkli hayatlarını' ekrana taşırlar. O yüzden dizi oyuncuları hemen her zaman yüksek gelir düzeyine mensup bakımlı bay ve bayanlardan oluşur. Magazin programları daima onların hayatını işler. Bu yüzden program içerikleri izleyicilerin kendi `sıradan' hayatlarını `zengin' hayatlarla karşılaştırabilecekleri bir ayna işlevi görür. Eğer aynadaki görüntü memnuniyetsizlik yaratıyorsa reklam kuşağını beklemek yeterlidir. Aradaki farkı kapatmak için hangi ürünleri satın almamız gerektiği reklamlar tarafından söylenecektir.
Uluslararası televizyon kanalları bağlamında ideolojik bir çözümleme örneği; discovery channel
Bu araştırmanın amacı, uluslararası televizyon kanalları başlığı altında belirli konularda uzmanlaşmış ?tematik? ve belirli bir hedef kitleye seslenen televizyon kanallarının yayın ideolojisinin saptanmasıdır. İdeoloji kavramı zaman içerisinde büyük anlatıların dışına çıkarak bugün gündelik hayat pratikleri içinde yer alır hale gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında gündelik hayatın daha çok tüketim düzeni üzerinden örgütlendiği görülmektedir. Bugün en geniş kitleye ulaşma ile eşanlamlı olan ideoloji kavramının işlemesinde kitle iletişim araçları özellikle de televizyon önemli bir rol oynamaktadır. Çağımızda içerik biçimle belirlenirken ideoloji de bu alanda yer almaktadır.Bundan dolayı Discovery Channel'ın yayın ideolojisinin saptanmasında karşılaştırmalı biçimsel anlatım teknikleri yöntem olarak belirlenmiştir. Kanalda yer alan yedi ayrı program türünden Nisan 2008'de en fazla reyting alan programlar dikkate alınarak bir örneklem oluşturulmuştur. Ardından bu programlar biçimsel anlatım teknikleri üzerinden incelemeye alınmıştır.Araştırmanın sonucunda biçimsel anlatım tekniklerinin dünyaya ilişkin bir gerçeklik durumu yaratırken görsel ideolojinin de taşıyıcısı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda Discovery Channel'da yer alan programlar içerikten yoksun salt biçim olarak var olan yapımlar olarak yorumlanabilir. Bu programlar ideolojik anlamda toplumsal, ekonomik ya da politik bir referans noktasına sahip değildir. Ayrıca kanaldaki yapımlar nonfiction olma iddialarına karşılık fiction özellikler göstermektedir. Discovery Channel'daki programların sadece konu olarak gerçek hayata bağlı oldukları ancak bu konuların sunum şekillerinin kurmaca bir yapıttaki gibi düzenlendiği söylenebilir. Bunun yanında uluslararası bir televizyon şirketi olan kanal, tüketim düzeninin işlemesine yönelik hobi programlarını bünyesinde bulundururken, yayınladığı programlar bireysellik, erkek egemenliği ve başarı miti gibi kapitalist değerlerinde taşıyıcısı olmaktadır.
Sinema ve beden (tüketim toplumunda 1980'den günümüze kadar bedenin sinemadaki sunumu)
Beden, ilk kez 1980'li yılların baslarında sosyolojide ciddi anlamda inceleme konusuolmaya baslamıstır. Aynı yıllardan baslayarak, ?Blade Runner?, ?Terminator?, ?Robocop?,?Body Heat? ve daha sonra ?Basic Instict?, ?Boxing Helena?, ?Matrix?, ?eXistenZ?,?S1m0ne?, ?Silence of the Lambs?,?Se7en?, ?Fight Club? ve günümüze en yakın ?The Passionof the Christ? gibi son derece popüler, bedenin önemli yere sahip olduğu filmler çekilmistir.Sosyolojinin incelediği ?beden?le sinemada sunulan ?beden? arasında tüketim toplumubağlamında birebir örtüsme bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz ve benzeri filmler arasında hemsinematografik anlatım hem de içerik açısından kimi niteliksel farklar bulunmasına karsın, enönemli ortak nokta tüketim toplumunun ürünü olan ?beden?in farklı biçimlerde sunulmasıdır.Bu durum, Batıdaki ?beden?in izini mümkün olan en eski tarihsel verilerine kadar sürmemizeyol açtı ve bunun sonucunda çalısmamızda tüketim toplumuna ait olan ?beden? ile onun ?atası?sayılan ?beden?i kıyaslama imkânı bulduk. Söz konusu olan tüketim toplumu bağlamındaki?beden? kavramı olduğundan, inceleme alanımızı Batı toplumlarıyla sınırlandırdık. Çünkütüketim toplumu Batı toplumlarını kapsayan sosyolojik bir olgudur. Sinema arcılığıyla sunulan?beden? ise bizzat sistem tarafından yaratılan ve tüketim toplumuna hizmet ve aracılık edenbedendir. Bedenin sinemada biçimsel düzeyde farklı sekillerde sunulması bu sonucudeğistirmemektedir. Dolayısıyla tüketim toplumu bağlamında sinemada incelediğimiz bedençoğu zaman sistem tarafından üretilmekte ve onun çıkarlarına hizmet etmektedir.
Eski Yugoslavya`da zihniyet ve sinema ilişkisi
ÖZET Zihniyet çok karmaşık ve geniş kapsamlı bir konudur. 1991 yılına kadar tek ülke ve iki zihni yete (kültüre) sahip olan Yugoslavya söz konusu olunca bu iş daha da zorlaşmaktadır. Yu goslavya'nın dağılmasına sebep olan Güneyli (Doğulu-Antiekonomik-Irrasyonel) ve Kuzeyli (Batılı-Ekonomik-Rasyonel) zihniyetler Marcel Mauss'un (Oğuz Adanır) "Potlaç Kuramı" çer çevesinden bakmak, Yugoslavya'nın dağılması hakkında birtakım yeni sonuçlara ulaşmamıza sebep olmuştur. Buradan yola çıkarak bu iki zihniyet ve kültürel farklılığı sinemada (bizi zihni yete götüren) görmek mümkün. Bu özellikle Tito'nun ölümünden sonra (80'li yıllardan itibaren) çekilen filmler için geçerlidir.
Sinema ve psikanaliz-Sinema, film ve seyirciye psikanalitik yöntem açısından bir yaklaşım denemesi
Psikanaliz ve sinema 19. yüzyılın sonunda doğdu ve bugüne kadar varlıklarını sürdürdü. Psikanalizin temel ilgi noktasında yer alan unsur birey-öznedir. Psikanaliz kuramı bu özneyi bir bütün olarak değil, kendisine yabancılaşmış olarak kavrar. Onu birbirleriyle çatışan parçalar olarak değerlendirir. Böylelikle Aydınlanma düşüncesinin ortaya koyduğu bir bütün olarak özne kavramına son verir. Yabancılaşma olgusu, bireyin kültürel düzene, toplumsal yaşama girerken, özellikle erotik arzularını başarması ile ilgilidir. Klasik Anlatı Sinemasında da karakter-özne bir bütün olarak ele alınır, onun kendisine yabancılaşmış olduğu gösterilmez. Oysa Modernist sinemanın temel ilgisi, psikanalize benzer bir biçimde, bireyin yabancılaşmış olmasıdır. Yabancılaşma üzerine yapılan bu vurgu, yitirilmiş olanın tekrardan kazanılması yönünde bir girişimdir. Ancak bu erotik olmayanın tam bir kavranılmasının dolayımı ile gerçekleşir.
Türk sinemasında Aziz Nesin uyarlamaları aracılığıyla; tarihsel, toplumsal ve kültürel yapılanmaların araştırılması
Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ilk günden bu yana, Anadolu'ya yerleşmelerini de içine alan süreç, farklı bir tarihsel, kültürel, zihinsel ve toplumsal yapının da belirlenmesini sağlamıştır. Bu farklılık genel olarak, Batı'nın rasyonel tarzına göre değerlendirilmiştir. Türk toplumunu belirleyen bu yapı, tarihsel kalıtımı günümüze de taşıması nedeniyle, genelde irrasyonel olarak nitelendirilmiştir. Oysa tüm insanlığın başlangıçtaki varolma ve hayatta kalabilme nedenlerinin dayanağı olan doğa, bugün farklı olarak algılanabilecek bir kültürel ve zihinsel yapılanmanın nedeni olmuştur. Günümüzde Türk toplumunun karşıt uçlarda süregelen yaşantısının nedenini ilk biçimlerde aramak gerekir. Bu ilk biçimler ise, Şamanist anlayışın da içinde olduğu 'verme-alma-fazlasıyla iade etme' olarak tanımlayabileceğimiz potlatch yaşam tarzından kaynaklanmaktadır. Bu yaşama ve düşünme tarzının İslamiyet etkilenmeleriyle birlikte dönüşmüş biçimi de; rüşvet, haraç, çifte-standart türünden ilişkileri ortaya çıkarmıştır. Türk toplum yapısı, iki kültür arasında kalan bireylerin güncel yaşama biçimindeki karşıtlıklarım sunar. Bu karşıtlıklar çoğu kez trajikomik durumların ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Türkiye'nin en çok eser veren gülmece yazan Aziz Nesin, içinde bulunduğu toplumun yansısını tüm çelişkileri kullanarak ortaya koyabilmiştir. Nesin'in edebi dayanağı; geleneksel Türk halk gülmecesinin zenginliğini dönüştürerek eserlerinin yapısını oluşturmak yönünde önem taşır. İçerik bazında bu yapı, toplumsal çelişkilerin gerçekliğiyle tamamlandığı zaman, ortaya okunma düzeyi yüksek olan eserleri çıkarmıştır.Türk sineması, ilk filmlerini edebiyat uyarlamalarına dayandırmış ve süreç içinde sinema-edebiyat ilişkisi devam etmiştir. Aziz Nesin'in biçim ve içerik olarak, kültürel ve zihinsel verilere dayandırdığı eserlerinden, Türk Sinemasına uyarlanan filmler arasındaki karşılaştırmadan olumlu sonuçlar elde edilememiştir. Türk Sinemasında senaryo anlamında duyulan sıkıntı ve filmlerin gerçeklerle yeterince örtüşmemesi, bugüne dek vasat yapımları ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle okunma oranı yüksek olan bir yazarın eserlerinden, sinemaya yapılan uyarlamalar konusunda eserin başarısı filmde yakalanamamıştır. Türk Sinemasını içerik bazında ilgilendiren bu sorun ise, uyarlama yöntemlerindeki eksikliğin yanı sıra, Türk toplumsal yaşamına ait yeterli birikimin olmamasıyla da yalandan ilgilidir. Uyarlanan filmlerin genelindeki ticari kaygı, hem yazarın dünyası hem de Türk toplum yapısının yeterince araştırılmamasının sonuçlarını sunmaktadır.