Theses supervised by Prof. Dr. Ramazan Biçer
11 theses · Sakarya University
İbn Tûmert'in kelâmî görüşleri
Muhammed İbn Tûmert, 12. yüzyılda Mağrib'in dini düşüncesine ve siyasetine etki etmiş bir şahsiyettir. Genç yaşında ilim öğrenmek için Mağrib'ten Endülüs topraklarına geçerek bir süre Kurtuba'da dersler almıştır. Burada aradığını bulamayınca doğu yolculuğuna çıkmış, İskenderiye, Mekke, Medine ve Bağdat gibi şehirlerde Müslüman bilginlerin derslerine katılarak hadis, fıkıh, mantık ve kelam ilimlerini öğrenmiştir. Zengin bilgi birikimi ile doğduğu topraklara döndüğünde Mâlikî fakihlerin müteşâbih konularda tevile yanaşmaması ve Murâbıt yönetiminin yanlış uygulamaları onu siyasi bir kimlik haline getirmiştir. Doğu'dan ayrılıp Merakeş topraklarına gelene kadar Kuzey Afrika'da uğradığı şehirlerde İslam'ın iman, amel ve ahlak esaslarına uymayan uygulamalara doğrudan müdahale etmesi, yöneticileri rahatsız etmiş olsa da halk tabanında ciddi bir taraftar kazanmıştır. Emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker ilkesi ile faaliyetlerini yürüten İbn Tûmert, bu ilke doğrultusunda toplumda dini yaşamın bozulan kısımlarını ıslah etmeyi hedeflemiştir. Yaptığı derslerde toplumu ıslah etmeye yönelik konuları ve İslam'ın tevhid öğretisini ihtiva eden esasları amentü şeklinde öğretmiştir. Ancak onun zaman zaman gösterdiği Hâricîleri andıran tutumları, devlet yöneticileri için tehdit olarak algılanmasına sebep olmuştur. Devlet yöneticileri ile mücadelesini güçlendirmek ve daha sistemli muhalefet yapısı oluşturmak için kendi kabilesinin bulunduğu Tinmelel'e yerleşerek Muvahhid Hareketi'ni kurmuştur. Burada Mehdiliğini ilan ederek Murâbıtlar Devleti'ne karşı ilk ciddi kalkışmayı yapmıştır. Böylece dini ve siyasi bir şahsiyet olarak tarihteki yerini almıştır. Bu suretle tez, kelam-siyaset ilişkisinin çözümüne katkı sunmak için İbn Tûmert'in kelam ilminin sahasına giren düşüncelerini değerlendirmeyi hedeflemiştir.
Bireylerin aşıya yönelik tutumunun dini yönelim düzeyi ve kadercilik eğilimi bağlamında incelenmesi
Amaç: Bu araştırma, bireylerin aşıya yönelik tutumu, dini yönelim düzeyi ve kadercilik eğilimi ilişkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Metot: Araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı desende yürütülmüştür. Sakarya ilinde Aralık 2022-Haziran 2023 tarihlerinde 415 bireyle yürütülmüştür. Çalışmamızda aşıya ilişkin tutumlar ölçeği, dini yönelim ölçeği ve kadercilik eğilimi ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verileri SPSS 22.0, G*Power 3.1 programları kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Dini yönelim düzeyi ve kadercilik eğiliminin aşıya ilişkin tutum düzeyi üzerine etkisini ortaya koymak amacı ile yürütülen hiyerarşik regresyon modellerine ilişkin analiz sonuçları incelendiğinde, modelin anlamlı ve kullanılabilir olduğunu göstermektedir (F(2,412)= 11.695, p=0.001). Regresyon modelinde, regresyon katsayısının anlamlılığına ilişkin t testi sonuçları incelendiğinde; katılımcıların, dini yönelim düzeyinin artması (t=3.511, p= 0.001) kadercilik eğilimlerinin azalması (t=-3.803, p= 0.001) "aşıya ilişkin tutum" düzeyinin istatistiksel olarak artmasına sebep olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda dini yönelim düzeyinin artması aşıya ilişkin tutumu olumlu etkilediği; kadercilik eğiliminin artmasının aşıya ilişkin tutumu olumsuz etkilediği saptanmıştır. Çalışmanın farklı dinlerde yapılması önerilmektedir.
Transhümanizm ve kelam ilmi bağlamında insan tasavvurları
20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan transhümanizm akımı, insan tasavvurunu yeniden şekillendiren bir düşünce sistemi olarak dikkat çekmektedir. Transhümanizm, insanın mevcut fiziksel ve zihinsel sınırlarını aşarak daha ileri bir varoluş seviyesine ulaşmayı hedefler. Bu akım, teknolojik ve bilimsel ilerlemelerin sunduğu imkanlarla insan ömrünü uzatmayı, hastalıkları ortadan kaldırmayı, bilişsel yetenekleri artırmayı ve genel olarak insan deneyimini iyileştirmeyi amaçlar. Biyoteknoloji, bilgi teknolojisi, nanoteknoloji ve yapay zekâ gibi alanlardaki gelişmeler, transhümanist düşüncenin temel dayanaklarını oluşturur. Transhümanizmin insan tasavvuru, insanı sürekli olarak evrilen ve gelişen bir varlık olarak görür. Bu bakış açısına göre, insan doğası sabit ve değişmez değildir; aksine, teknolojik ve bilimsel yeniliklerle sürekli olarak dönüştürülebilir. Örneğin, genetik mühendisliği sayesinde kalıtsal hastalıkların önüne geçilebilir, sibernetik implantlar ve yapay organlar aracılığıyla fiziksel yetenekler geliştirilebilir ve nöroteknoloji sayesinde bilişsel kapasiteler artırılabilir. Dolayısıyla Transhümanist düşünceye göre insan, artık sadece doğanın bir parçası olarak değil, aynı zamanda doğayı ve kendini yeniden şekillendirme kapasitesine sahip bir varlık konumundadır. İslam düşüncesinde ise insan temelde, varlığı da yokluğu da mümkün olan, var olmak için bir yaratıcıya muhtaç olan bir mahluktur. Allah insanı, akıl ve özgür irade sahibi, sorumluluk taşıyan bir varlık olarak yaratmıştır. İnsanın en temel sorumluluğu yaratıcısını ve kulluğunu bilmektir. Diğer yandan Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olan peygamberlerinin örnek kişiliklerini yansıtmakla mükellef olan insan aynı zamanda yeryüzünü imar etmekle de memur kılınmıştır. İslam kelam geleneğinde insanın ontolojik bütünlüğü hakkında pek çok farklı yaklaşım geliştirilmiştir. Kelam geleneğinde otorite olan Mu'tezile, Eş'ariyye ve Mâtürîdiyye gibi ekollere mensup ilim adamları arasında ağırlık kazanan düşünce, yaratılmış olan alemde yer alan tüm mevcudatın cisimlerden oluştuğu yönündedir. Ancak Gazzali ve sonrasındaki dönemlerde insanın ontolojik bütünlüğü artık daha çok gayri cismani bir yapı olarak kabul edilen ruh kavramı ile açıklanmaya çalışılmıştır. Müslümanlar olarak, ortaya çıkan yeni düşünce sistemleri üzerine, kendi anlam ve değer dünyamız için güncel ve işlevsel bir teolojik çerçeve inşa etmemiz son derece zaruridir. Aksi takdirde dine ve dini kurumlara olan güvenin azalması, dinin ve dini kurumların bireysel ve toplumsal yaşama dair etkisinin azalması kaçınılmaz olacaktır.
Celâleddin Ed-Devvânî'nin İsbât-ı Vâcib anlayışı (Risâletü İsbâti'l- Vâcibi'l- Kadîme adlı eserine göre)
İran'ın Kazerun Şehri Devvân kasabasında Miladi olarak on beşinci asrın ilk çeyreğinde doğan Celâleddin Devvânî'nin yaşadığı dönem Selçukluların beyliklere bölündüğü, Akkoyunlu- Karakoyunlu çekişmesinin olduğu, Osmanlının ise devlet olarak yükselişe geçtiği bir dönemdir. İlk eğitimine babasıyla başlayan Devvânî sonrasında Cürcâni'nin talabelerinin de içinde olduğu meşhur hocalardan Arapça ve İslami İlimler tahsil etmiştir. Devvânî'nin birçok alanda eseri olmasıyla beraber, Kelam alanında ortaya koyduğu eserler öne çıkanlar arasındadır. Kelam alanında da Allah'ın varlığı üzerine yazmış olduğu eserler ve serdetmiş olduğu fikirler araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu çalışmanın amacı da Devvânî'nin Risaletü İsbati'l- Vâcibi'l- Kadime adlı eserindeki isbât-ı vâcip anlayışını ortaya koymaktır. Eser bina edilirken Devvânî'nin sınıflandırma sistemine ve karşılaştırmalı metoduna büyük ölçüde sadık kalındı. İsbat-ı vâcib anlayışı imkân delili ve devr - teselsül bağlamında işlendi. Filozofların ve Kelamcıların görüşleri, Cürcâni, Teftâzânî gibi bazı alimlerin örnekliğinde ele alınarak eleştirilere cevap verilen eserde, Devvânî uzalaştırıcı bir tavır sergilemiştir. Bu tavrı onun isbât-ı vâcib anlayışını ortaya koyarken de muhafaza edildi. Onun isbât-ı vâcib anlayışını ortaya koyabilmek için Risaletü İsbâti'l- Vâcibi'l- Kadime'deki kavramlar ele alınarak meselenin anlaşılmasında kavramlara yüklenen mananın önemi ortaya koyulmaktadır. Çalışmada filozof ve kelamcıların isbât-ı vâcib konusunda kullandıkları illet, fâil illet, müstakil illet, tam illet, heyet-i içtima, toplam (mecmu') vb. kavramlarının Devvânî'deki karşılığı belirtildi. İmkân delili, devr ve teselsülün imkânsızlığı delillerinin yeterliliği hususunda müellifin görüşü belirtildi. Dolayısıyla farklılıklar olmasıyla beraber filozofların ve kelamcıların görüşlerinin ortak noktalarının çok fazla olduğu ve birbirlerini tamamlayıcı oldukları sonucuna ulaşıldı.
İlk dönem kelamcıları ve sûfîlerine göre Allah'ı bilmenin imkânı ve metodolojisi
Kelam bilginleri, Allah'ı bilme ve tanıma konusunu, kelamın amacı olarak ele almışlardır. Bu tezde kelamcıların konuyu işleyiş biçimleri ve kullandıkları terimler incelenmiştir. Bunun yanında tasavvuf bilginlerinin de konuya yaklaşımları göz önünde bulundurulmuştur. Çalışmamızda kelam ve tasavvuf ilimleri arasında mukayeseli bir değerlendirme yapılmıştır. Konunun geniş olmasından dolayı çalışmamızda, öncekiler (mütekaddimin) dönemi üzerinde durulmuştur. Bilindiği gibi bu dönem, Ebû Hâmid Gazzâlî (ö. 505/1111) öncesine aittir. Kelamcılar ve sufiler, Allah'ın bilinmesi konusunu mârifetullah terimiyle ifade etmişlerdir. Mârifetullah konusunun iyi anlaşılması amacıyla, tezimizde, öncelikle kelam ve tasavvuf disiplinlerine göre bilgi edinme vasıtaları incelenmiştir. Ayrıca "mârifetullah" kavramına yakın anlam taşıyan terimler üzerinde çalışma yapılmıştır. Kelam bilginleri ve Tasavvuf âlimlerinin Allah'ı tanıma noktasında kullandıkları, kendi sistemlerine özgü yöntemlerini ortaya koymak bu tezin başlıca amacıdır. Kelam âlimleri Allah'ı bilmek manasına gelen, "mârifetullah" terimini çok az kullanmışlardır. Buna karşılık mutasavvıflar, mârifetullah'ı bir prensip kavramı olarak işlemişlerdir. Kelam literatüründe tefekkür, nazar, zikir ve istidlâl terimleri altında "mârifetullah", aklın eylemleri olarak değerlendirilmiştir. Mutasavvıflar mârifetullah'ı kalbin amelleri olarak kabul etmişlerdir.
Teftâzânî'de bilgi teorisi
Müteahhir dönem kelâmında ontoloji, fizik ve psikoloji gibi birçok konuda olduğu gibi epistemoloji alanında da İbn Sînâ felsefesinin etkileri görülmektedir. Ancak müteahhir kelâmcıların İbn Sînâ epistemolojisi ile onun ilişkili olduğu alanlarda kelâmın temel kabullerine aykırı görüşleri savunmak durumunda kalmamak için teorilerde ne tür yorumsal değişikliklere gittikleri ve onları nasıl dönüştürdüklerinin araştırılmaya muhtaç olduğu açıktır. Bu bağlamda bu çalışmada önemli bir müteahhir dönem kelâmcısı olup birçok meselede mütekaddim dönem kelâmının öğretilerini devam ettirmeye çalışan Teftâzanî'nin epistemoloji alanında kelâm ve İbn Sînâ felsefesinden tevârüs ettiği unsurlardan nasıl bir sentez meydana getirdiği ve bilgi konusunda benimsediği temel ilkeler ile diğer konulardaki görüşlerinin bunda nasıl etkili olduğu incelenmiştir. Teftâzânî tarafından meydana getirilen sentezin hangi yönlerden öncekilerden farklılaştığını tespit etmek için onun görüşleri, temel kaynağı olan Râzî, Tûsî, Kutbüddin Râzî ve Îcî gibi müteahhir düşünürlerin görüşleriyle mukayeseli olarak analiz edilmiştir. Tezin birinci bölümünde, Teftâzânî'nin bilgi anlayışının şekillenmesinde büyük bir rolü olan bilen bir özne olarak nefsin mahiyeti ve güçleri konusundaki görüşleri ele alınmıştır. İkinci bölümde, bu alanda benimsediği görüşlerden hareketle bilginin tanımı, imkânı, zihnî varlık, bilginin hakikati ve kategorisi gibi başlıca tartışma konularında onun benimsediği görüşler mukayeseli bir şekilde incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise geliştirilen bu teoriden hareketle farklı varlık tarzına sahip bilen öznelerin muhtelif bilinenlere yönelik bilgileri hususunda karşılaşılan problemlerin Teftâzânî tarafından nasıl çözülmeye çalışıldığı incelenerek teorisinin bir tür sağlaması yapılmıştır. Mütekaddim dönem kelâmından tevârüs ettiği ve kısmen farklı tarzda bir okumaya tabi tuttuğu psikoloji, epistemoloji, teoloji, meʿâd, ontoloji ve fizik alanlarındaki ana görüşleri doğrultusunda yaptığı değişikliklerle birlikte İbn Sînâcı epistemolojiyi kabul eden Teftâzânî, İbn Sînâ'nın suret ve mahiyet gibi kavramlarını metafizik bağlamlarından uzaklaştırarak geliştirdiği bilgi teorisiyle uyumlu hale getirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla Teftâzânî'nin kelâmın ana maksâtlarını gözetmek suretiyle kelâm ve felsefe geleneklerinden tevârüs ettiği görüşleri yeniden yorumlayarak ve dönüştürerek kendi içinde tutarlı bir epistemoloji inşa etmeye çalıştığı söylenebilir.
Seyyid Kutub'un din ve iman-amel ilişkisine yaklaşımı
İman ile amel arasındaki ilişki kelâm ilminin önemli konularından birini teşkil etmektedir. İslâm tarihinin hicrî II. yüzyılına kadar uzanan bu problem, amelin imandan bir cüz olup olmadığı yönünde ortaya çıkmıştır. Tarihsel olarak bu kadar eski bir dönemde ortaya çıkmakla birlikte bu konu, İslâm tarihinin hemen her döneminde tartışılarak günümüze kadar gelmiştir. Bu tartışmaların kahir ekseriyetini "Amel imanın bir parçasıdır dolayısıyla amel olmadan iman olmaz" ve "Amel ve iman farklı iki şey olup amelsiz de iman olur" şeklinde iki karşıt görüş oluşturmuştur. İslâm âlimleri, iman edip salih amel işleyen bir kişinin imanının olduğu konusunda genel itibariyle ittifak içindedirler. Ancak iman edip, salih amellerden geri duranların imanları hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Zamanla her iki taraf da düşüncelerini delillendirmeye çalışmış ve bu mesele daha sistematik bir hale gelerek önemini korumuştur. Geçtiğimiz son yüzyılın önemli İslâm âlimlerinden biri olan Seyyid Kutub, eserlerinde iman konusuyla ilgili detaylı açıklamalara yer vermiştir. Kutub, bu konudaki görüşlerini kelâmî tartışmalardan uzak durarak kendine özgü yorumlarla ortaya koymaktadır. Onun imana dair görüşlerinde izlediği metot ise nakli merkeze alarak aklın sınırlılıkları çerçevesinde deliller getirme yönündedir. Bu çalışmada Mısır'ın son dönem âlimlerinden olan Seyyid Kutub'un iman ve amel hakkındaki görüşleri ve bu görüşleri neticesinde Müslümanların görev ve sorumluluklarının ona göre neler olduğu, iman-amel ilişkisi çerçevesinde açıklanmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde Kutub'un din düşüncesine imana dair görüşlerine zemin oluşturması sebebiyle yer verilmektedir. İkinci bölümde Kutub'un iman ve amel kavramlarına yaklaşımı ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde ise onun düşüncesinde iman ve amel arasındaki ilişkisinin nasıl tesis edildiği ve amelin önemi ortaya konulmaktadır. Kutub'un iman anlayışı, fikirlerinin merkezinde yer alması sebebiyle bu çalışma, onun düşünce sistemini de belli ölçüde ortaya koymaktadır. Seyyid Kutub, imana dair düşüncelerinde amele büyük önem vermektedir. Ona göre imana sahip olan kişide namaz, zekât gibi temel ibadetlerin yerine getirilmesi ile inkâr ve faiz gibi temel yasaklardan kaçınılması şeklindeki amelî hususların muhakkak bulunması gerekir. Bununla beraber onun iman-amel ilişkisine dair yaklaşımı, Hâricîler'in görüşü gibi parça-bütün ilişkisi şeklinde değildir. Kutub'un bu konudaki yaklaşımı selef âlimlerinin görüşlerine yakınlık göstermektedir. Bundan dolayı Kutub, Hâricîler'in aksine büyük günah işleyen kimseleri tekfir etmemektedir. Allah'a ortak koşmak dışındaki bütün günahlar için tövbe kapısının açık olduğunu belirterek ameli terk eden imanlı kişiyi kâfir olarak görmemektedir.
Mucize kavramı ve İmam Mâtürîdî'nin konuya yaklaşımı
Bu tez çalışmasının amacı, mûcize kavramını açıklamak, İmam Mâtürîdî'nin mûcizeye yaklaşımını tespit ve tahlil etmektir. Mâtürîdî'nin görüşleri Kitâbü't-Tevhîd ve Te'vîlâtü'l-Kur'an isimli eserleri çerçevesinde incelenmiştir. Çalışmada genel anlamda istikra (tümevarım) yöntemi kullanılmakla birlikte, "Kitâbü't-Tevhîd" ve "Te'vîlâtü'l-Kur'an" isimli eserlerde yer alan, araştırmayla ilgisi bulunan materyalin tespiti için belge tarama yönteminden de yararlanılmıştır. Araştırmanın seyri içerisinde tasnif, tespit, tahkik, tahlil, tenkit, tetkik ve tercih yöntemleri de kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de bizzat mûcize kelimesi geçmemesine karşın, onun yerine geçen kelimelerin varlığı söz konusudur. Mâtürîdî'nin eserleri olan Kitâbü't-Tevhîd ve Te'vîlâtü'l-Kur'an'da mûcizeyi derinlemesine incelemiştir. Mûcize konuları çalışmanın 2. ve 3. Bölümünde tahlil edilmiştir. Değerlendirme sonuçlarına göre Mâtürîdî, mûcizeye önem vermiş, peygamberlerin mûcizelerini kabul etmiştir. Mûcizeleri aktarırken âyetlere bağlı kalmış, özellikle sahih bulduğu hadislerin dışına çıkmamıştır. Mûcize olmasa da peygamberlerin kendilerine inanılacak özelliklerinden tanınılıp, onlara inanılabileceğini belirten Mâtürîdî, peygamberlerin ahlakında ve yaşantısındaki özelliklerini gören akıl sahiplerinin mûcizelere gerek kalmadan iman edebilecekleri sonucuna varmıştır. Allah'ın rahmetinin eseri olarak hikmetine binaen mûcize gönderdiğini belirtmektedir. Mûcizelerin başta peygamberin kendisi için çok önemli olduğunu belirten Mâtürîdî, psikolojik anlamda Peygamberleri ciddi manada destekleyen bir yapısı olduğunu belirtir. İman edenlerin imanını artırmakta, Küfürde inat edenlerin de azabı hak etmelerini sağlamaktadır. Birçok peygamberin mûcizesini aktaran Mâtürîdî, Hz. Musa'nın Kur'an'da en fazla bahsedilen peygamber olduğunu ve mûcizelerinin hissî mûcize kâbilinden olup Fir'avun ve İsrailoğullarına ayrı ayrı mûcizeler gösterdiğini belitrmektedir. Hz. Îsâ'nın hissi mûcizelerinin doğumundan semâya yükselişine kadar devam ettiğini bildiren Mâtürîdî, Hz. Îsâ'nın âhir zamanda geleceğini belirtir. Hz. Muhammed'in mûcizelerinin hem aklî hem de hissî mûcizeler olduğunu belirten Mâtürîdî, Kur'an'ın en parlak mûcize olduğunu ve asırlar boyu eskimeden devam ettiğini, kıyamete kadar da mûcizeliğinin devam edeceğini belirtir.
Sûfî ve Şiîlerde bilgi anlayışı (Doğuşundan V/XI. yüzyıla kadar)
Bu tezde, hicrî ilk beş asıra kadar olan dönemde sûfî ve şiî düşüncenin geliştirdiği bilgi anlayışı karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Çalışmada, iki ekolün bilgi anlayışının aynı temele dayandığı tezi sorgulanmaktadır. Bu aynı zamanda "sûfîlik şiîlik midir?" sorusunun yanıtlanmasına katkı sağlayacaktır. Bu soruya cevap vermek için tezde bilgi merkezli velâyet ve imâmet karşılaştırması yapılmıştır. Bilgi anlayışı açısından imâmetin velâyetle hemen hemen aynı anlamı ifade ettiği düşüncesinden hareket edildiğinde, Şîa'nın imam olarak kabul ettiği kimselerin velî sınıfında değerlendirilmesinin mümkün olduğu sonucuna varılmıştır. Tez, bilen merkezli bir tasnife tabi tutulmuştur. Bu bağlamda önce ilâhî bilgi, sonra beşerî bilgi iki ekol açısından değerlendirilmiştir. İlâhî bilgi konusunda sûfî ve şiîler arasında ilk dönemlerde benzer söylemler tespit edilmiştir. Ancak ilerleyen süreçte sûfîlerin Ehl-i sünnet, şiîlerin Mu'tezile mezhebi ekseninde gelişmeleri nedeniyle görüş farklılıkları ortaya çıktığı görülmüştür. Beşerî bilgiyle ilgili her iki ekolde de avam-havas-havasü'l-havas ayrımının olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda şiîlerdeki imâm-avam ayrımının sûfîlerdeki velî-avam sınıflandırmasının izdüşümü olduğu söylenebilir. Beşer bilgisinin kapsamı konusunda sûfîlerle şiîlerin benzer söylemler geliştirdiği görülmüştür. Kelâmcılar beşer bilgisinin duyular, akıl ve doğru haber olmak üzere üç kaynağı olduğu konusunda hemfikir olsa da, bunlar insanların geneli için dinî bilgiye ulaşma metotlarıdır. Peygamberlerin ise bunların dışında farklı bilgi kaynakları da vardır. Buradan hareketle sûfî ve şiîlere göre havasü'l-havas olarak kabul edilen velî ve imamın bilgi kaynaklarının normal insanlardan farklı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu noktada sûfî ve şiî düşüncenin birbiriyle neredeyse aynı olduğu tespit edilmiştir. Söz gelimi, her iki ekolde de rüya, vahiy, ilham ve keşf havasü'l-havas için bilgi kaynağı olduğu belirlenmiştir. Bu hususla ilgili iki ekol arasındaki farkın sıra dışı elde edilen bilgilerin dinî bağlayıcılığı konusunda olduğu anlaşılmıştır. Bunun ise pratikte kayda değer bir karşılığının olmadığı, bu durumun daha çok teorik düzlemde kaldığı görülmüştür. İki ekolün bilgi konusunda aynı temelden hareket etmesine rağmen, farklı çizgilere sahip olduğu açıktır. Şiîlerin kendilerine özel bir hadis kaynağı oluşturmaları, bunun sebebi olarak kabul edilebilir. Anahtar Kelimeler: Bilgi Teorisi, İlâhî bilgi, Beşerî bilgi, Velâyet, İmâmet
Cezaevi mahkûmlarının kader anlayışı: Ferizli L Tipi Cezaevi örneği
Kader ve insan hürriyeti inancı, insanların yaşayışlarını, olaylara bakış açılarını ve toplumsal olayları her zaman etkilemiş ve yönlendirmiştir. Kelâm ilminin kader konusunun teorik bilgilerle beraber pratik olarak toplumda yansımasının nasıl olduğu da önemlidir. İnsanlar, rahat bir şekilde yaşarlarken kaderi unutmakta, fakat herhangi bir olumsuz olayla karşılaştıklarında, kader inancı hemen akıllarına gelmektedir. Toplumumuzda insanların düşünce yapılarına kader ile olumsuz olaylar eş anlamlı kavramlar olarak yerleşmiştir.Bu çalışmanın amacı çeşitli nedenlerden dolayı hürriyetleri kısmen kısıtlı olarak, başkalarının gözetimi altında belli bir süre yaşayan cezaevindeki mahkûmların kader bağlamında olaylara bakış açılarını incelemektir. Çalışmada elde edilen veriler cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim durumları, sosyo-ekonomik ve dindarlık durumları gibi bağımsız değişkenler açısından değerlendirilmiştir. Araştırmanın örneklem gurubu, Ferizli L Tipi Cezaevindeki 288 erkek ve 19 kadın mahkûm olmak üzere toplam 307 denekten oluşmaktadır. Çalışma teorik ve amprik olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Amprik bölümde anket tekniği kullanılmış ve elde edilen veriler SPSS for WİNDOWS 17.0 istatistik paket programından yararlanılarak değerlendirilmiştir.Elde edilen sonuçlara bakıldığında, cezaevindeki mahkûmların kader inancına sahip oldukları fakat kaderci bir anlayışa sahip olmadıkları, cüzi iradeyi ön plana çıkaran bir anlayışa sahip oldukları görülmüştür. Bu bağlamda insanın fiillerinden sorumlu olduğunu kabul ettikleri anlaşılmıştır.Anahtar Kavramlar: Allah, Kader anlayışı, İnsanın sorumluluğu, Kelam İlmi, Ferizli L tipi cezaevi
Kur'an'da ulûhiyete yönelik şüphe temaları
İnsanları inkâra sürükleyen etkenlerin başında onu kararsızlık ve ızdırap içinde bırakan bir tanesi vardır ki o da ?şüphe?dir. Bu şüpheden kurtulamayan insan kâmil bir imana ulaşamamaktadır.Bununla birlikte şüpheyi, olumlu anlamda, hakiki manada imana ulaşmada bir vesile olarak düşünmek veya kullanmak da mümkündür. Peki, müşriklerin ve inkârcıların ortaya attıkları bu şüpheler onları imana götürecek türden şüpheler midir? Şüphelerinin özellikleri nelerdir? Yoksa cehalet, inat vb. şeylerden kaynaklanan samimi olmayan bir takım şüphe ve buna bağlı iddialar mıdır?Biz, çalışmamızda müşriklerin ve inkârcıların şüphelerini Kur'an'ı Kerîm ışığında ele alıp değerlendirmeye çalıştık. Ulûhiyete yönelik şüphe ve itirazları ele alırken, Allah'ın varlığına ve birliğine ve Allah'ın sıfatlarına yönelik şüphe ve iddiaları şeklinde konuyu inceledik.Bu şüphe ve itirazların yine Kur'an'dan cevaplarını bulmaya çalıştık.