Theses supervised by Prof. Dr. Tahsin Görgün

18 theses · İstanbul 29 MayIs University, Ibn Haldun University

Master'sOpen AccessTR

Rıza Tevfik'in sübjektivizm anlayışı ve estetik alanına etkisi

Rıza Tevfik Felsefe alanında Sübjektivizm mesleğini kabul etmektedir. Onun sübjektivizm anlayışının etkisiyle Estetik ve Sanat felsefesi ile ilgili yazılarında ortaya koyduğu argüman, varlığın hakikatinin duyu verileriyle bilinemeyeceği fikridir. Rıza Tevfik'e göre hakikat bilgisi ancak insanın şahsî hissiyatlarından doğan, sübjektif bir bilgidir. Tabiat ise sembolik bir yapıdır. Estetik ve Sanat, bu sembolik yapıda hakikat bilgisine erişebilmek kabiliyetine ve bu bilgiyi diğer insanlara aktarabilme kudretine sahiptir. Estetik ilminin unsurları ve sanatların menşei meselelerinin Sübjektivizm doğrultusunda ele alınmasıyla görülmektedir ki, sanatın gayesi şahsi hissiyatın ifade edilmesidir. İfade biçimi olarak estetik bir bilgi türü olarak temellendirilmektedir.

EstetikFelsefeSanat felsefesi+3
Memduh Yasin Özyalvaç
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İbn Sînâ'da Aşk ve Schopenhauer'da irade: Ontolojik bir araştırma

İbn Sînâ açısından aşk, Zorunlu Varlık tarafından var oldukça var olarak kalmak isteyen canlı, cansız bütün bir tabiata varlıklarını koruma adına bahşedilen, aynı zamanda Varlığın bizâtihî kendisine işaret eden önemli bir kavramdır. Aşkın tecellî etmesi ile varoluş bir ve aynı anlama gelmektedir ve aşk varlığın garantörü durumundadır. İbn Sînâ bir iç muharrik olarak kabul ettiği; ontolojik, epistemolojik, kozmogonik ve psikolojik olmak üzere çeşitli formülasyonlarına yer verdiği aşkı, Mutlak İyilik ile özdeş kabul etmekte ve bireysel varlıkların tamamının fıtrî bir aşk ile Tanrı'ya bağlı olduğunu ortaya koyma amacını taşımaktadır. Bu amaç dahilinde İbn Sînâ, cansız varlıklardan başlayarak ilâhî nefislere varana kadar varlık dairesinin her aşamasında tecellî eden aşkın tüm görünüşlerine rağmen küllî olduğunun altını çizmektedir. Öte yandan Schopenhauer'da bütün bir evrenin itici gücü olarak nitelendirilebilecek irade, temel gerçeklik olmakla birlikte, yaşamın sürekliliğini temin eden ve yeni yaşam formlarının açığa çıkmasını sağlayan merkezî bir kavramdır. Schopenhauer iradeyi insanın kendi varlığına ilişkin dolaysız farkındalığı/bilgisi üzerinden temellendirmektedir. "İrade (Alm. Wille) bedenin a priori bilgisi ve beden de iradenin a posteriori bilgisi"dir. Buradan çıkarılacak sonuç insanın, aynı zamanda irade olarak tezahür ettiği ve dolayısıyla iradenin her bir ediminin aynı zamanda bedenin de bir edimi olmak durumunda olduğudur. İrade bir bütün halinde ve doğanın bütününde aktif bir güç olarak kendisini göstermektedir. Schopenhauer nedensellik ilkesinden bağımsız bir biçimde işleyen iradeyi, diğer her şeyin kendisinden türediği, varlığın en temel ilkesi olarak kabul etmekle birlikte, tezahürlerinin çeşitliliği içerisinde değişmeksizin kaldığı ve birliğini daima koruduğunu düşünmüştür.

AşkNesnelleştirmeSchopenhauer, Arthur+5
Emine Aslan
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İbn Hazm ve Levinas'ta 'Benlik' ve benlikten kaynaklanan ahlâkî sorunlar

Ahlâkî bir varlık olan insan için benlik hem vazgeçilmez hem de tuzaklarla doludur. Bu tuzaklar, bazen insanın kendinden kaynaklanan bazen de dışarıdan gelen bir etkenle kendini göstermektedir. İnsan bu tuzaklara karşı kendini koruma altına alabilmek, yani ahlâk sahibi bir birey olabilmek için genellikle iki tür kaynağa başvurmaktadır ki bunlar vahiy ve akıldır. Her ikisi de insanın mutluluğunu ve nefsin ıslahını amaçlamaktadır. Bu, bir süreç içinde, yoğun bir çaba sonucunda elde edilecek sonuç olup, her insan bundan dolayı kaygılanır. Kaygı ise iki yönlü olup biri geçici olanın kaygısı, diğeri ise hakikate yaklaşma kaygısıdır. Burada benin başkası ile olan ilişkisi, benin Tanrı ile olan ilişkisi ve benin kendisiyle olan ilişkisi belirleyici olup, bu üç tür ilişki benliği inşa etmektedir. İnsanın Tanrı ile olan ilişkisi önemli ölçüde metafizik, başkası ile olan ilişkisi ahlâkî ve kendisiyle olan ilişkisi hem metafizik hem de ahlâkidir. Bu ilişkiler bir birine bağlı olup, ahlâkî bir varlık olan insana bir mana ve sorumluluk yüklemektedir. İslam düşünürlerinden İbn Hazm ile Fransız filozofu Levinas'ın bu meseleye yaklaşımını ve fikirlerini dikkate alarak, araştırmamızda benlik ve benlikten kaynaklanan ahlâkî sorunlar hakkında mukayeseli bir çalışma yapılmıştır.

AhlakAkılBenlik+4
Merdan Hanıyev
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Hobbes'un politik teolojisi: Siyaset felsefesi bağlamında bir soruşturma

Thomas Hobbes siyaset felsefesi literatüründe adından en çok bahsedilen filozoflardan bir tanesi olmasına rağmen Türkçe literatürde İngiliz filozof üzerine yazılmış nitelikli çalışmaların sayısı neredeyse bir elin parmağı kadardır. Öncelikle Hobbes'un 'modern seküler devletin kurucusu' olduğuna dair bir kanının Türk akademisinde yaygın olarak kabul edilmesi literatürün hem okurunun hem de yazarının ortak problemidir. Bu çalışma Türk akademi tecrübesini bütünüyle dikkate alarak yanlış olduğuna inandığı bir algıyı kökünden tartışmayı hedeflemez. Bunun yanı sıra yukarıda dile getirilen algıyı çalışmanın temel motivasyonu ve ilk öncülü olarak değerlendirip Hobbes'un politik sisteminin sağlıklı bir analizini sunmaya çalışır. Dolayısıyla Hobbes'un politik sisteminde esas amacın ne olduğunu, toplumsal ve felsefi iddialarında neyi veya kimi hedef aldığını açıklamak çalışmanın genelinden çıkarsanabilir. Yukarıdaki varsayım kısaca formülleştirildiğinde temel argümanımız şu şekilde ifade edilebilir: Hobbes'un amacı dini, politik felsefeden elimine etmek değil; bilakis onun geçerli bir yorumunu ortaya koyarak öncelikle kendi yaşadığı dönemdeki çatışmaların çaresini aramaya çalışmaktır. Thomas Hobbes için politik felsefe politik teoloji ile eş güdümlü olarak hareket etmekte ve egemenlik düşüncesi teolojik temsil sorununun dünyevi çözümü haline gelmektedir. Dolayısıyla teolojik olan ile politik olan arasında kurulacak bir bağıntıyı çözümlemek ve egemenlik iddiasını bu bağıntının merkezine yerleştirmek gerekmektedir.

DevletDin felsefesiEgemenlik+7
Abdullah Said Can
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Varlık ve Zaman'da dünya kavramı

Alman filozof Heidegger, varlığın anlamı sorusunu ancak dünya kavramının sorgulanması üzerinden sormanın mümkün olduğu tezi ile varlığı yeniden felsefenin temel meselesi haline getirirken, aynı zamanda o zamana kadarki dünya tanımlarından çok farklı bir dünya tasavvuru öne sürmüştür. Konstrüktivist felsefeye göre varolanları kendisi kuran özne, Heidegger'e göre varlığın kendine açımlandığı ve varlığı anlayan tek varolan, insandır. İnsan, varlığı anlayarak varolmaktadır. Bu nedenle Heidegger insanı Dasein olarak adlandırır. Varlığın anlamının araştırılması Dasein'ın varoluşunun araştırılmasını gerektirmektedir. Dasein'ın temel varoluşsal hali ise dünya-içrevarolma'dır. Dasein, dünyadan ayrı bir biçimde varolamayacağı gibi dünya da Dasein olmaksızın varolmayacaktır. Heidegger, Dasein olmaksızın diğer varolanların değil, "dünya"nın varolmayacağını ifade etmektedir. Bu, onun dünya anlayışının kavranmasında oldukça önemli bir çıkış noktasıdır. Bu tezde Heidegger'in Varlık ve Zaman'da bir fenomen olarak ele aldığı dünya, dünyaya dair öne sürdüğü dört tanımın her birinin bir başlık altında incelenmesi ile ortaya konacaktır. Heidegger'e özgü olan üçüncü ve dördüncü tanım; çevreleyen dünya ve dünyanın dünyeviliği tezin odağında bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dasein, Dünya, Varlık, Varolan, Dünya-içre-Varolma, Çevreleyen Dünya, Dünyevilik

DünyaFelsefeHeidegger, Martin+3
Ayşe Nur Koç
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sanat ve mekân: Mimar Sinan ve Heidegger üzerinden bir araştırma

Bu çalışmada, Mimar Sinan'ın Tezkiretü'l-Bünyân adlı risalesinden hareketle sanat, varlık ve mekân hakkındaki düşünceleri ile Martin Heidegger'in aynı kavramlarla ilgili fikirleri incelenmektedir. Çalışma, Sinan'ın mimari eserlerinden ve risalesinden yola çıkarak bir mimari analiz yapmaktan ziyade, eserlerinin felsefi temelleri hakkında çıkarımlar yapmayı hedeflemektedir. Sinan'ın Vahdet-i vücûd anlayışı ile Heidegger'in fenomenolojiye dayalı sanat ve mekân anlayışları arasında karşılaştırma yapılmaktadır. Bu mukayese, her iki düşünürün ontolojilerinin, sanat ve mekân anlayışlarıyla, sanat ve mekân anlayışlarının da ontolojileriyle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir.

Keriman Bakır
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Skolastik düşüncenin İslam düşüncesinden istifadesi: Meister Eckhart'ın varlık anlayışı örneği

Bu çalışma, Ortaçağ Avrupa Skolastik düşüncesinin, özellikle Alman teolog ve filozof Meister Eckhart'ın varlık anlayışını merkeze alarak, İslam filozoflarının etkilerini ele almaktadır. Meister Eckhart, 13. yüzyıl sonları ve 14. yüzyıl başlarında, Skolastik felsefenin doruk noktasına ulaştığı bir dönemde yaşamıştır. Bu bağlamda, onun yaşam tecrübesi ve ilmi münazaraları, dönemin derin teolojik ve felsefi sorgulamalarını içermektedir. Eckhart, Opus Tripartitum eserinin Prologus Generalis bölümünde varlığı (esse) Tanrı (deus) ile özdeşleştirerek her şeyin mutlak varlık olan Tanrı'dan türediğini ileri sürmektedir. Varlığın ontolojik yapısı Tanrı'nın ebedi ve değişmez doğasını yansıtan İbn Sina'nın vacibü'l-vücûd kavramı etrafında ele almıştır. Eckhart, Tanrı'nın kendinde varlık (das Sein an sich) olarak her şeyi kapsadığını ve her şeyin O'ndan türediğini savunmuştur. Ayrıca İbn Rüşd'ün varlık ve mahiyet ayrımını yapmaksızın Tanrı'nın bilgisi ve varlığı kavramları arasındaki özdeşlik düşüncesi Eckhart'ın ontolojik görüşlerinin şekillenmesinde kritik bir rol oynamıştır. İbn Rüşd, Tanrı'nın bilgisi olmadan varlığın düşünülemeyeceğini ve Tanrı'nın bilgisiyle varlıkları bildiğini belirtir. Eckhart, bu düşünceyi benimseyerek özellikle Paris Münazaraları metninde, ontolojik hiyerarşik bakımından varlıktan önce bilgiyi konumlandırmaktadır. Bu bağlamda Eckhart, dolaylı ve dolaysız olarak İslam filozoflarına atıfta bulunur ve onların yorumları aktarmaktadır. Çalışmamız, Eckhart'ın temel metinlerinden Opus Tripartitum eserinin Prologus Generalis bölümü ve Paris Münazaraları metinlerini merkeze alarak, İslam filozoflarından istifade ettiği hususları dakik bir şekilde takip ve tahlil etmeyi amaçlamaktadır.

Md Mosaddek Bıllah
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Felsefi hermeneutik ve klasik metafizik

Araştırmamızın temel amacı felsefi hermeneutiğin klasik metafizikle ilişkisinin basit bir aşmadan oluşmadığını ve aslında iki alan arasında sıkı bir karşılıklı ihtiyaç durumu olduğunu göstermektir. Felsefi hermeneutik ile metafizik arasındaki ilişki aslında ikirciklidir. Bir yandan, hermeneutiğin tarihselliğe verdiği merkezî önem, nesnelci metafizik anlayışı bir meydan okumaya yol açar. Ancak diğer yandan, hermeneutik, onu yeniden yorumlayarak olsa da metafiziği de içeren felsefi bellekle sürekliliği savunur. Bu süreklilik, özellikle Gadamer'in Yeniplatonculuğa yakınlığında görülebilir. Bir yandan, Gadamer Hakikat ve Yöntem'de sudur modeline, bir şeyin tezahürü aracılığıyla kendini nasıl verdiğini açıklamak için başvurur. Öte yandan, anlama için bir model olarak metafizik temaşa tahakkümden vazgeçen etik bir kayıtsızlığa yol açar. Ancak kanaatimizce bu model yetersiz kalır; çünkü Gadamer'in metafizik temellükü nedensellik bağlamında metafizik bilgi kavramını göz ardı eder. Oysa, Kanadalı felsefeci Jean Grondin'e göre, hermeneutik ve metafizik karşılıklı olarak birbirine ihtiyaç duyar. Bir yandan, metafizik hermeneutikten bağımsız düşünülemez; çünkü şeylerin nedenini öğrenme çabası, onların anlamını sorgulamaktır. Aristoteles'in vurguladığı bilme arzusu, esasen bir anlama arzusudur. Diğer yandan, metafizik de hermeneutiğe, anlaşılacak bir anlam sağlar ve kozmosu ontolojik, teolojik ve antropolojik boyutlarıyla anlaşılabilir bir bütün olarak sunar.

Selami Varlık
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Quentin Skinner'ın söz edimleri teorisini bir düşünce tarihi yöntemi olarak tatbiki üzerine

Bu çalışmada, J. L. Austin'in söz söylemeyi bir eylem olarak ele alan söz edimleri teorisinin, Quentin Skinner'ın entelektüel tarih anlayışına nasıl yöntemsel bir zemin sunduğu tahlil edilir. Austin'in saptayıcı ve edimsel ifadeler arasında yaptığı ayrım, saptayıcıların da birer edimsel olduğu iddiası ile sonuçlanır ve Aristoteles'ten günümüze kadar sadece olgu bildirimlerinin mantığın ve felsefenin nesnesi olabileceği veya olması gerektiği görüşü eleştiriye uğrar. Öyle ki bildirimde bulunmak diğerek çok söz ediminden sadece biridir. Teorinin temel varsayımı, telaffuz edilen her türden ifadenin edimsel koşulları itibariyle değerlendirilmesi gerektiğidir. Diğer taraftan Cambridge Ekolü tarihçilerinden Quentin Skinner, yazarının bir eylemi olarak metinlerin söz edimleri teorisiyle irtibatı içerisinde çözümlenebileceği fikri üzerinden yöntemini ortaya koyar. Bu yöntem itibariyle amaç, metnin anlamını belirleyen bir unsur olarak dilsel ve toplumsal bağlama gitmek ve bu bağlamsal çerçeve içerisinde yazarın metnini diğerlerinden ayıran şeyi, yani yazarın metniyle ne yapmış olduğunu tesbit etmektir. Skinner, özgün bir perspektiften yaklaşmakla teoriye hem bir katkı sunar hem de pratik bir işlev kazandırır. Söz konusu gelişmeleri daha çok betimsel bir usulde ele alan bu çalışma, felsefi bir teoriden hareketle nasıl bir düşünce tarihi yöntemi geliştirilebileceğine dair disiplinlerarası bir örnek sunar.

Atilla Özer
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

The construction of a theory of civilization through the works of al-Māwardī

The bulk of this dissertation on the 11th-century Muslim scholar Abū al-Ḥasan al‑Māwardī (974 - 1058) has focused mainly on his book "adab al-dunyā wa‑al‑dīn." Most of the studies on al-Māwardī's concentrated on either his political or his legal contribution while less attention has given to al-Māwardī's other works. This research aims primarily to cover such a gap through an attempt to construct a theory of civilization. In such an attempt, the thesis will utilize his works to reach a new model that answers some significant questions, namely those of how we comprehend a civilization in contemporary times. The study proposes a profound and comprehensive outline of al‑Māwardī's thoughts to form a civilizational lens. It consists of two parts with three chapters in each. The first part, entitled "Essential Foundations of al-Māwardī's Theory of Civilization," includes three major concepts: reason, ʿilm (system of knowledge), and religion. These three notions are analyzed in relation to civilization's construction. My main argument is that there is no civilization without a central role of these concepts. The second part, entitled "The implementation Aspects of al‑Māwardī's Theory of Civilization," consists of three chapters. The first considers the structures of the social world and the role of the individual in society. Al‑Māwardī insists that the well-being and welfare of people necessitate individual discipline and collective structures. The second chapter focuses essentially on personal discipline. My argument is that there is no possibility for a civilization to be established without personal discipline. The last chapter is on the informal institutional theory; my central argument is that al-Māwardī aims to develop informal institutions to maintain stability in society. Such a notion is analyzed mainly through a civilizational methodology that compares al‑Māwardī with other thinkers and philosophers. The research also benefited from Taha Abdurrahman's methodology of reading, understanding, and presenting classical texts, which he calls "the complementarity methodology" (al-manhajīyah al‑takāmulīyah). The arrangements in this study are primarily structured based on the structures of "Kitāb adab al-dunyā wa-al-dīn." This dissertation asserts that al-Māwardī offers a comprehensive and profound, descriptive framework for establishing and maintaining a civilization, which is still relevant in contemporary times.

ReasonWestern civilizationReligion+4
Fadi K.s. Zatarı
Ibn Haldun University · Medeniyetler İttifakı Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

XVIII. yüzyıl Hristiyan Batı'da tolerans kavramının gelişmesinde Osmanlı pratiğinin etkisinin değerlendirilmesi: Voltaire örneği

Dini tolerans kavramı, tarih boyunca semavî dinler arasında, kendini "sevgi dini" olarak tanıtmasına rağmen Hristiyanlık için en problematik meselelerden biri olmuştur. Hristiyanlığın, Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olarak kabul edildiği IV. asırdan XVIII. asra kadar Batı Avrupa, yalnızca diğer dinlere karşı baskı ve zulüm politikasının uygulamakla kalmamış; devletin ve kilisenin otoritesini tehlikeye atacağı inancıyla Katoliklik dışındaki tüm mezhepler de "sapkın" olmakla itham etmiş ve şiddetli cezalara mahkûm etmiştir. Erken modern çağa doğru gelindiğinde çoğulcu bir dünya düzeninin hâkim olmasıyla birlikte Batı, birçok kültürle karşılıklı etkileşime girmiş ve bunun sonucunda kendi kavramlarını yeniden inşa edeceği bir toplumsal dönüşüm sürecini başlatmıştır. XV. asırdan itibaren yükselen bir dünya medeniyeti haline gelen Osmanlı İmparatorluğu, sosyal, siyasî ve dinî politikalarıyla Hristiyan Batı'nın dönüşümündeki en etkili güçlerden birisidir. Medeniyetler arası ilişkiler bakımından bir inceleme sunan çalışma, XVIII. asırda Batı'da tolerans kavramı üzerinden yapılan tartışmalarda din ve inanç özgürlüğüne yönelik örnek teşkil eden Osmanlı pratiğinin bir etkisinin olup olmadığını sorgulamaktadır. Söylem analizi metoduyla, imparatorluğun muhtelif topraklarında ikamet etmiş Batılı düşünür, seyyah, diplomat ve din adamlarının Osmanlı'nın siyasi-sosyal politikalarına, özellikle de dini hoşgörü uygulamalarına dair tecrübelerini ve kayıtlarını değerlendirmektedir. Ayrıca, Orta Çağ'dan beri süregelen tarihsel kayıtlarda Müslüman Türklerin "sapkın", "öteki" ve Hristiyanlar için "Tanrı'nın kırbacı" olarak tasvir edilmesinin aksine, Voltaire gibi modern zamanların önde gelen fikrî öncülerinin Osmanlı'yı nasıl algıladıklarını ve Osmanlı uygulamalarına ne şekilde referansta bulunduklarını ortaya koymaktadır. Sonuçlar birçok Batılının kendi ülkelerine döndüklerinde, Türklerin farklı dinden birçok etnik unsura, kendi dini ve dünyevi otoritelerinden daha geniş ibadet ve inanç salahiyeti tanıdığını itiraf ettiklerini, dahası bunu taktirle karşıladıklarını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte çeşitli vesilelerle edinmiş oldukları yeni bakış açısının, Batı'nın toplumsal düzeninin gelişmesindeki etkisini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Dini tolerans, Hristiyan Batı, Engizisyon, Voltaire, Osmanlı İmparatorluğu

Dini toleransEngizisyon mahkemeleriOsmanlı İmparatorluğu+1
Esranur Yağmur
Ibn Haldun University · Medeniyetler İttifakı Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Varlık ve Zaman'da dünya kavramı

Alman filozof Heidegger, varlığın anlamı sorusunu ancak dünya kavramının sorgulanması üzerinden sormanın mümkün olduğu tezi ile varlığı yeniden felsefenin temel meselesi haline getirirken, aynı zamanda o zamana kadarki dünya tanımlarından çok farklı bir dünya tasavvuru öne sürmüştür. Konstrüktivist felsefeye göre varolanları kendisi kuran özne, Heidegger'e göre varlığın kendine açımlandığı ve varlığı anlayan tek varolan, insandır. İnsan, varlığı anlayarak varolmaktadır. Bu nedenle Heidegger insanı Dasein olarak adlandırır. Varlığın anlamının araştırılması Dasein'ın varoluşunun araştırılmasını gerektirmektedir. Dasein'ın temel varoluşsal hali ise dünya-içrevarolma'dır. Dasein, dünyadan ayrı bir biçimde varolamayacağı gibi dünya da Dasein olmaksızın varolmayacaktır. Heidegger, Dasein olmaksızın diğer varolanların değil, "dünya"nın varolmayacağını ifade etmektedir. Bu, onun dünya anlayışının kavranmasında oldukça önemli bir çıkış noktasıdır. Bu tezde Heidegger'in Varlık ve Zaman'da bir fenomen olarak ele aldığı dünya, dünyaya dair öne sürdüğü dört tanımın her birinin bir başlık altında incelenmesi ile ortaya konacaktır. Heidegger'e özgü olan üçüncü ve dördüncü tanım; çevreleyen dünya ve dünyanın dünyeviliği tezin odağında bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dasein, Dünya, Varlık, Varolan, Dünya-içre-Varolma, Çevreleyen Dünya, Dünyevilik

DünyaFelsefeHeidegger, Martin+3
Ayşe Nur Koç
İstanbul 29 MayIs University
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın düşüncesinde hakk kavramı

In times of post-truth, theories of truth alone do not provide a foundation of a consistent and everlasting truth, thus truth from a religious perspective provide an understanding of the Absolute Truth. What a Muslim perspective in addition provides is the notion of prophethood as the safe connection to the T/truth. Since the intellectual/philosophical aspect of the Ottomans has been predominantly disregarded so far, this work aims to examine the concept of truth from the perspective of the late Ottoman scholar Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır. With the utilization of textual analysis of Elmalılı's works such as his Qur'ān commentary, Hak Dini Kur'an Dili and his preface to Metâlib ve Mezâhib, Elmalılı's opinions are given structurally on "what is T/truth?", his ontology and his epistemology. In view of the fact that truth (ḥaqq) in literal terms means being/existence and correspondence, the concept of truth in Elmalılı's perspective is analysed in relation to his ontology as well as his epistemology. Ontologically, Elmalılı divides all being in to Necessary Being in Itself (Wājib al-Wujūd liẕatihī) and necessary beings due to another being (Wājib al-Wujūd lighayrihī). Thus, all beings other than the Necessary Being in Itself derive their true existence from the Necessary Being in Itself. The seen beings are signs/testimonies for the unseen beings and mostly God that can be deduce by means of causality. Epistemologically, truth is the correspondence between the mind and the external world. This correspondence is only created by God without the human having any role in it. The same applies to prophets when they receive revelation. The revelation is created in their hearts/minds as certain and objective knowledge which is the source for the ethical truth. These findings demonstrate a fundamental metaphysical foundation for epistemological as well as ethical truth. Keywords: T/truth, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Being, Knowledge

Hümeyra Konuk
Ibn Haldun University · Medeniyetler İttifakı Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Intellectual virtues of an Ottoman ʿālim: Madrasa education and the making of a scholar in late Seventeenth- and eighteenth-century Istanbul

This thesis delves into the question of what it meant to be anʿālim in late seventeenth and eighteenth-century Ottoman Istanbul, exploring it as a history of scholarly self. It conceptualises the making of an alim as a process of moulding into a specific scholarly selfhood through the cultivation of various intellectual virtues. The study's methodological focus is on an ʿālim's educational processes. It examines Ottoman discussions on higher education and theoretical discourses on learning primarily through the works of prominent scholars of the period, including Sājaqlīzāda Muhammad al-Marʿashī (d.1732), Dāwūd al-Qārsī (d.1756) and Muhammed al-Mīmī al-Basrī (d.1749). Equally crucial to this study is the content analysis of educational materials, engagement with which is considered as technologies of scholarly self-formation. For this purpose, I utilise the works of tartīb, Ottoman accounts of educational curricula. The study introduces malaka as the Ottoman concept for intellectual virtues, arguing that the key virtue was istiḥḍār, tentatively translated as semantic fluency. Furthermore, it presents muṭāliʿ as a case study of an Ottoman scholarly self and attempts a detailed reconstruction of this unique intellectual selfhood, primarily based on Müneccimbāşī Ahmed Dede's (d.1702) account. While not a central argument, the study proposes an additional historiographical intervention by arguing for the presence of an Ottoman "pedagogical turn" manifested in the rise of müderris-alim figures and the emergence of new pedagogical genres during the period under investigation.

Academic selfHistory of scienceScientific thought+5
Ayaz Asadov
Ibn Haldun University · Medeniyetler İttifakı Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Pierre Charron'un (1541-1603) hikmet anlayışı: Kınalızâde Ali Çelebi (1510-1572) üzerinden bir inceleme

Bu çalışmada, Kınalızâde Ali Çelebi'nin (ö.1572) 1564'te yazdığı Ahlâk-ı Alâî'de ortaya koyduğu hikmet mefhumu üzerinden, Pierre Charron'un (ö. 1603) "ilk seküler ahlak kitabı" olarak anılan ve 1601'de yayınlanan de la Sagesse (Hikmet Hakkında) isimli eserindeki hikmet anlayışı incelendi. Bu inceleme vasıtasıyla Fransız düşünürün Batı düşünce geleneği içerisinde hikmet kavramında yaptığı dönüşüm açıklandı. On altıncı yüzyıldan önce Batı medeniyetinde insanın varlık ile kurduğu teorik ve pratik irtibat, Katolik Kilisesi ve öğretisi tarafından belirlenmekteydi. Charron, Kilise'nin bu alanlardaki öğretisinden bağımsız bir alternatif olarak mârifetullah ve ma'rifetü'n nefs kavramlarını esas alan bir ameli hikmet anlayışı tertip etmiştir. Bu çalışmada, Charron'un yaptığı bu dönüşümünün açıklanması için öncelikle bu kavrama yüklenen teolojik anlamlar üzerinden hikmet kavramı diyakronik olarak incelendi. Ardından Charron'un hikmet anlayışı medeniyetler arası ilişkiler perspektifinde bir kavram analizine tâbi tutularak senkronik incelemesi yapıldı. Bugüne kadar yapılan akademik çalışmalar filozofun düşüncesini Stoacılık, Şüphecilik ve Aristotelesçilik gibi farklı düşünce ekolleri üzerinden ele alarak hikmet anlayışına dair kısmi açıklamalar sunmuşlardır. Öte yandan Charron ile aynı dönemde Kınalızâde, Ahlâk-ı Alâî'de "Nefsini bilen, Rabbini bilir" ilkesini içeren bir ameli hikmet anlayışı ortaya koymuştur. Çalışmamızda Charron'un yol açtığı dönüşümün anlamlandırılması için Kınalızâde'nin Ahlâk-ı Alâî'de sunduğu ameli hikmet anlayışından istifade edildi. Charron'un mefhumuna sistematik ve bütüncül bir yaklaşım getirilmesi sağlandı. Bu sayede Charron'un ameli hikmet üzerinden mezhep çatışmalarının yol açtığı kriz karşısında insanın epistemolojik imkanını yeniden temellendirdiği ortaya konuldu. Ayrıca insanın mârifetullaha ulaşmasını, âlemi ve hayatını yönetmesini sağlayacak bir sistem oluşturduğu tespit edildi.

AhlakAhlak ilmiAhlak-ı Alai+3
Evren Belkız
Ibn Haldun University · Medeniyetler İttifakı Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hobbes'un politik teolojisi: Siyaset felsefesi bağlamında bir soruşturma

Thomas Hobbes siyaset felsefesi literatüründe adından en çok bahsedilen filozoflardan bir tanesi olmasına rağmen Türkçe literatürde İngiliz filozof üzerine yazılmış nitelikli çalışmaların sayısı neredeyse bir elin parmağı kadardır. Öncelikle Hobbes'un 'modern seküler devletin kurucusu' olduğuna dair bir kanının Türk akademisinde yaygın olarak kabul edilmesi literatürün hem okurunun hem de yazarının ortak problemidir. Bu çalışma Türk akademi tecrübesini bütünüyle dikkate alarak yanlış olduğuna inandığı bir algıyı kökünden tartışmayı hedeflemez. Bunun yanı sıra yukarıda dile getirilen algıyı çalışmanın temel motivasyonu ve ilk öncülü olarak değerlendirip Hobbes'un politik sisteminin sağlıklı bir analizini sunmaya çalışır. Dolayısıyla Hobbes'un politik sisteminde esas amacın ne olduğunu, toplumsal ve felsefi iddialarında neyi veya kimi hedef aldığını açıklamak çalışmanın genelinden çıkarsanabilir. Yukarıdaki varsayım kısaca formülleştirildiğinde temel argümanımız şu şekilde ifade edilebilir: Hobbes'un amacı dini, politik felsefeden elimine etmek değil; bilakis onun geçerli bir yorumunu ortaya koyarak öncelikle kendi yaşadığı dönemdeki çatışmaların çaresini aramaya çalışmaktır. Thomas Hobbes için politik felsefe politik teoloji ile eş güdümlü olarak hareket etmekte ve egemenlik düşüncesi teolojik temsil sorununun dünyevi çözümü haline gelmektedir. Dolayısıyla teolojik olan ile politik olan arasında kurulacak bir bağıntıyı çözümlemek ve egemenlik iddiasını bu bağıntının merkezine yerleştirmek gerekmektedir.

DevletDin felsefesiEgemenlik+7
Abdullah Said Can
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Galenos, Ebu bekir er-Razi ve Farabi'de psikoloji-ahlak ilişkisi

Galenos, Ebu Bekir er-Razi ve Farabi düşüncesinde ahlak, insan fizyolojisi ve psikolojisi ile yakından irtibatlıdır. Ahlakı irtibatlı olduğu alanlardan bağımsız incelemek metodolojik bir hataya neden olmaktadır. Fizik-psikoloji-ahlak bağıntısı tarih boyunca çeşitli aşamalardan geçmiş ve bugün bir çözülmeyle yüz yüze kalmıştır. Psikoloji ve nörobilim alanında yapılan bazı çalışmalar bu bağıntıyı tekrar kurmaya odaklansa dahi sadece bir yönüyle konuyu ele almaları açısından bu çalışmalardan yeterince tatmin edici sonuçlar alınamamıştır. Söz konusu tez bu bağıntının kurulabilmesi için gerekli olan tarihsel süreç ve süreklilikleri bu alanda önemli olan Galenos, Ebu Bekir er-Razi ve Farabi üzerinden incelenmektedir. Tarihsel süreçte bu bağıntının geçirdiği önemli evreleri incelemek bu bağıntının yeniden düşünebilmesine imkan sağlamaktadır. Tez boyunca ele alınan üç isim de bu bağıntı için kilit isimlerdir. Galenos bu bağıntıyı sistematik olarak ele alarak, Razi iradeye de yer vererek, Farabi ise bu bağıntıda nübüvvetin yerini belirleyip toplumsal bir boyut kazandırarak bu bağıntının işlerliğini kazandırmışlardır. Her bir düşünürün tevarüs ettiği geleneği nasıl derinleştirerek dönüştürdüğünün incelenmesi bugün bu bağıntının yeniden nasıl ele alınacağına dair ip uçları barındırmaktadır.

AhlakEbu Bekir RaziFarabi+3
Refika Angkasa
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Hans-Georg Gadamer'in Hakikat ve Yöntem isimli eserinde fenomenolojik yöntem

Gadamer'e gelinceye kadar fenomenolojik yöntemin geçirdiği dönüşüm ve değişimler, Hakikat ve Yöntem'de yeni bir şekle bürünmüştür. Çalışmamızda fenomenolojik yöntemin yaşadığı dönüşüm ve değişim irdelenmekle birlikte, Gadamer'in Hakikat ve Yöntem'de bu yöntemle irtibatı ve nasıl uyguladığı gösterilmiştir. Hakikat tecrübesine maruz kalan insanın yaşadığı hâl(ler)in fenomenolojik yöntemi kullanarak betimleyen Gadamer'in Hakikat ve Yöntem eserine de fenomenolojik projeksiyondan yaklaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: fenomenoloji, hermeneutik, anlama, hakikat, yöntem, tecrübe.

FenomenolojiGadamer, Hans GeorgHakikat+2
Khayyam Jalılzada
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00

Other supervisors