Theses supervised by Prof. Dr. Tolga Ayoğlu

16 theses · Galatasaray University

DoctorateOpen AccessTR

İmtiyazlı pay sahipleri özel kurulu

Doktora tez konumuz olan imtiyazlı pay sahipleri özel kurulunun temel işlevi imtiyazların korunmasıdır. Bu doğrultuda, imtiyazlı pay sahiplerinin haklarını ihlal edebilecek nitelikte olan genel kurulun anasözleşme değişikliklerinde, yönetim kuruluna sermaye artırımı yetkisi verilmesi kararında ve kayıtlı sermaye sisteminde yönetim kurulunun yaptığı sermaye artırımında özel kurul onayı alınması gerekmektedir. Aksi takdirde alınan genel kurul veya yönetim kurulu kararı uygulanamaz. Özel kurul toplantısının yapılabilmesi bakımından aranan temel şartlardan biri, imtiyazlı pay sahiplerinin haklarını ihlal edebilecek nitelikte bir anasözleşme değişikliği veya yönetim kurulunun sermaye artırımı kararının alınmasıdır. Özel kurul kararının alınmadığı aşamada genel kurul kararı hukuken geçerli, fakat hukuki sonuçlarını doğurması özel kurul onayının varlığına bağlıdır.

Anonim şirketlerPay sahipleriTicaret hukuku+3
Betül Aktaş
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim ortaklıklarda yönetim kurulu üyelerinin özen borcu

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ise, anonim ortaklıklarda yönetim kurulu üyelerinin özen borcuna ilişkin açık olarak özel bir hüküm getirmiştir. Bu hüküm, tedbirli bir yönetici gibi davranmayan yönetim kurulu üyelerinin özen borcunu ihlal etmiş sayılacağını düzenlenmiş ve aynı zamanda şirketin menfaatlerinin gözetilmesine dikkat çekilmiştir. Anonim ortaklıklarda yönetim kurulu üyelerinin sorumlulukları belirlenirken yönetim kurulu üyelerine karşı açılan sorumluluk davalarına konu olan iş ve işlemlerde kusurlu olup olmadıklarının tespiti için özen gösterip göstermedikleri dikkate alınır. Tezimizde anonim ortaklıklarda yönetim kurulu üyelerinin özen borcu incelenmiştir.

Anonim ortaklıklarAnonim şirketlerKanunlar 6102 sayılı+5
Güzin İpek Harma
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Halka açık anonim ortaklıklar açısından malvarlığının önemli bir bölümü üzerinde tasarruf edilmesi sonucunu doğuran işlemler

Halka açık anonim ortaklıklar, nitelikleri gereği belirli konularda halka açık olmayan anonim şirketlere göre farklı düzenlemelere tâbidirler. Bu düzenlemelerden biri de halka açık anonim ortaklık pay sahiplerine tanınmış olan ayrılma hakkıdır. Türk Hukukunda ayrılma hakkının doğumu, önemli nitelikteki işlemlerin gerçekleştirilmesine genel kurul tarafından karar verilmesi ve pay sahipleri tarafından belirli şeklî şartların gerçekleştirilmesine bağlıdır. SerPK m. 23 hükmünde ise, ayrılma hakkının doğumuna sebep olan önemli nitelikteki işlemler sayılmıştır. "Halka Açık Anonim Ortaklıklar Açısından Malvarlığının Önemli Bir Bölümü Üzerinde Tasarruf Edilmesi Sonucunu Doğuran İşlemler" başlıklı tezimizde söz konusu önemli nitelikteki işlemlerden yalnızca, SerPK m. 23/1 (b) hükmünde düzenleme altına alınan, "halka açık ortaklıkların, malvarlığının tümünü veya önemli bir bölümünü devretmesi veya kiraya vermesi veya malvarlığının tümü veya önemli bir bölümü üzerinde ayni hak tesis etmesi" işlemleri ve bu bağlamda önemli nitelikteki işlemlerde karar alma ve ayrılma hakkının kullanılması süreçleri ele alınacaktır.

Anonim ortaklıklarHalka açık ortaklıklarMalvarlığı+4
Ahmet Yasin Bölücek
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ve karşılaştırmalı sermaye piyasası mevzuatında ayrılma ve ortaklıktan çıkarma hakkı

"Türk ve Karşılaştırmalı Sermaye Piyasası Mevzuatında Ayrılma ve Ortaklıktan Çıkarma Hakkı" konulu tezimizde, Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlanması amacıyla kabul edilen 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile Türk hukukunda ilk defa düzenlenen ayrılma hakkı ve çıkarma hakkı incelenmiştir. Karşılaştırmalı hukukta 19. yüzyıldan beri var olan bu haklar, Türk sermaye piyasası mevzuatında ilk defa 2012 yılında düzenlenmiştir. Bu sebeple Türk mevzuatı açısından yeni olan bu konular üzerinde çalışma yapılmıştır. Çalışmamızda, her iki hakkın düzenlenme amacı, karşılaştırmalı hukuk açısından Amerikan Hukuku ve Avrupa Birliği Hukuku ve ilgili düzenlemelerdeki görünümleri ve gelişim süreçleri, Türk hukukunda benzer diğer hukuki kurumlarla ortak yönleri ve farklılıkları, özellikleri, amaç ve fonksiyonları, Türk sermaye piyasası mevzuat ve uygulamalarında hakların uygulama esasları ve her iki hakkın kullanım bedellerinin hesaplanması ile ilgili konular açıklanmaya çalışılmıştır.

Amerikan hukukuAvrupa Birliği hukukuAyrılma hakkı+5
Damla Doğancalı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
10
Master'sOpen AccessTR

Dünya Ticaret Örgütü kuralları açısından uluslararası ticaret engelleri ve ihlalleri

1995 yılında kurulan ve dünya devletlerinin büyük çoğunluğunun üyesi olduğu Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), uluslararası ticarete yön veren uluslararası örgüt niteliğindedir. DTÖ kapsamında kurulan sistem ve akdedilen andlaşmalar, uluslararası ticaret bakımından temel hukuki çerçeveyi oluşturmaktadır. DTÖ andlaşmaları kapsamında getirilen kurallar, devletlerin iç hukuklarını da etkileyen, uluslararası ticarette bağlayıcı kurallardır. Bu kurallar, ağırlıklı olarak uluslararası ticaret engellerine yönelik hukuki bir düzen getirmektedir. Bu çalışmada DTÖ kuralları dahilinde oluşturulmuş uluslararası ticaret hukukunun ana hatları, prensip ve kuralları, DTÖ kuralları açısından uluslararası ticaret engelleri, bu engellere getirilen hukuki düzen ile DTÖ uyuşmazlık çözüm makamlarının içtihatları ışığında bu hukuki düzene ihlal teşkil eden uygulamalar incelenecektir.

Dünya Ticaret ÖrgütüGATSGATT+7
Alper Utaş
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
10
Master'sOpen AccessTR

Limited şirkette müdürler

Limited şirketlerde yönetim ve temsil organı müdür veya müdürler kuruludur. Türk Ticaret Kanunu'nda müdürlerle ilgili düzenlemeler, anonim şirket yönetim kurulu üyelerine göre daha sınırlıdır. Kanun, bazı konularda anonim şirket yönetim kurulu üyelerine ilişkin hükümlerin müdürler açısından uygulanacağını düzenlemiştir. Atıf yapılmayan konularda ise, anonim şirket yönetim kurulu üyelerine ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanıp uygulanamayacağının değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca müdürlerin kanuni temsilci olmalarından kaynaklanan özel sorumlulukları söz konusudur. Bu çalışmada; organın oluşumu, çalışma düzeni, hakları ve yetkileri, görevleri, borçları ve yükümlülükleri ile sorumlulukları müdürlere ilişkin hükümler ve anonim şirket hükümleri ile özel kanunlarda yer alan düzenlemeler dikkate alınarak açıklanmaya çalışılmıştır.

Limited şirketlerMüdürlerŞirketler+1
Aliihsan Taş
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

TTK M.22 kapsamında tacirler bakımından ücret ve ceza koşulunun tenkisi yasağı

Bu çalışmanın konusu, tacirin ceza koşulunun ve ücretin indirilmesini talep etme yasağıdır. Söz konusu yasak, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 22. maddesinde düzenlenmiş, tacir sıfatını haiz kişinin ticari işletmesiyle ilgili bir borca ilişkin ceza koşulunun ve ücretin indirilmesini talep edemeyeceği emredilmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, tacirin ceza koşulunun ve ücretin indirilmesini talep etme yasağının kökeni ve tarihçesi, dogmatik kaynakları, TTK m.22 kapsamındaki şartları, TTK m.22'de indirim yasağının kapsamına dair sınırlı sayıda (numerus clausus) sayılan durumlar, hükmün kapsamı dışında kalan ahlaka aykırılık nedeniyle kesin hükümsüzlük ve müzayaka halinde gabin halleri ve bu durumlara bağlanan sonuçlar incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde hükmünün olması gereken hukuk (de lege feranda) kapsamında kanundaki yeri, diğer hükümlerle uyumu ve bugün itibariyle gerekli olup olmadığı incelenmiştir.

CezaTüccarTürk Ticaret Kanunu+3
Efe Murat Bulut
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim ortaklıklar hukukunda korporatif düzlem ile bağlantılı paralel yargılamalar

Paralel yargılamalar kavramı ile birbirleriyle aynı, çok benzer veya bağlantılı uyuşmazlıkların farklı yargı merciileri önüne taşınması hali ifade edilmektedir. Paralel yargılamaların ikisinin de milli mahkemeler veya hakem heyeti önünde görülmesi ya da birinin hakem heyeti diğerinin milli mahkemeler önünde görülmesi mümkündür. Paralel yargılamalara konu uyuşmazlıklar iki başlık altında incelenebilir. Bunlardan ilki, tarafları, konuları ve sebepleri aynı veya çok benzer olan davaların farklı yargı merciileri önüne taşınması durumudur. İkinci durumda ise, uyuşmazlıkların anılan unsurları aynı değildir. Bununla birlikte, söz konusu yargılamalar arasında nazara alınacak ölçüde bir etkileşim bulunmakta, hatta bu etkileşim sebebiyle yargılamalar neticesinde verilecek kararlar birbirleriyle çelişki arz edebilmekte ve biri diğeri için tenfiz engeli teşkil edebilmektedir. Tenfiz kabiliyetine ilişkin benzer sakınca, tarafları, konuları ve sebepleri aynı olan paralel yargılamalar açısından da söz konusudur. Anılan ayrımdan bağımsız olarak paralel yargılamalar, taraflar için emek, zaman ve para kaybına sebep olabilmektedir. Yatırım uyuşmazlıkları, paralel yargılamaların örneklendiği bir alandır. Yatırım tahkiminin enstrümanları yatırımcı ile ev sahibi devlet arasındaki yatırım sözleşmesi ve devletler arasındaki iki veya çok taraflı yatırım anlaşmalarıdır. Taraflar, bu enstrümanlardan faydalanmak suretiyle aynı uyuşmazlığı farklı yargı mercileri önüne taşıyabilmektedirler. Bu kapsamda gündeme gelebilecek ilk hal, farklı yatırım anlaşmalarına dayanılması suretiyle olur. Farklı yatırım anlaşmalarına dayanılabilmesi içinse, bu anlaşmalardan faydalanabilecek farklı tabiyetlerdeki vatandaşların söz konusu olması gerekmektedir. Anılan şart, farklı tabiyetlerdeki hem doğrudan hem de dolaylı yatırımcılar tarafından dava açılması suretiyle yerine getirilmektedir. Yatırım uyuşmazlıklarında paralel yargılamaların vuku bulduğu bir diğer hal ise, taraflar arasındaki uyuşmazlığın hem iki veya çok taraflı yatırım anlaşmasına dayanılmak suretiyle hakem heyeti önüne hem de ev sahibi devlet ile yatırımcı arasındaki yatırım sözleşmesinin yetkilendirdiği yargı mercii önüne taşınmasıdır. Anılan durumda, iki veya çok taraflı yatırım anlaşmasından doğan uyuşmazlık devletler umumi hukuku düzleminde, yatırım sözleşmesinden doğan uyuşmazlık ise borçlar hukuku düzleminde çözümlenecektir. Bu çalışmada, yatırım uyuşmazlıklarından doğan paralel yargılamalar incelenmeyecek, anonim ortaklıklar hukukunda korporatif düzlem ile bağlantılı paralel yargılamalar incelenecektir. Bu çalışmanın ilk bölümünde, şirketi etkileyebilecek uyuşmazlıklar, korporatif uyuşmazlıklar ve paysahipleri sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar olarak iki ana başlık altında incelenmek suretiyle arz ettikleri farklılıklara değinilmiştir. Korporatif uyuşmazlıkların kaynakları incelenirken esas sözleşmeye odaklanılmış, esas sözleşmenin korporatif olan ve korporatif olmayan içeriğine dair ayrım ortaya konmuştur. Devamında, paysahipleri sözleşmeleri ve bunlardan doğabilecek uyuşmazlıklar genel hatlarıyla tanıtılmıştır. İlk bölümün sonunda, paysahipleri sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların ne surette korporatif düzleme yansıyabileceği konu alınmıştır. Bu kapsamda, paysahipleri sözleşmelerinin ihalleri ile korporatif düzenlemelerin ihlallerine bağlanan yaptırımların arz ettikleri farklar açıklandıktan sonra, paysahipleri sözleşmeleri hükümlerinin esas sözleşmeye yansıtılması ve şirketin paysahipleri sözleşmesine taraf olması incelenmiş ve son olarak paysahipleri sözleşmesi ile esas sözleşme etkileşiminin sebep olabileceği sorunlara değinilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümü ise, paralel yargılamaların tanımlanmasına, korporatif düzlem ve paysahipleri sözleşmesi ilişkisinden doğan paralel yargılamaların sınıflandırılmasına ve paralel yargılamaların sakıncalarının önlenmesi için başvurulabilecek çözüm mekanizmalarına ayrılmıştır. Anonim ortaklıkları etkileyen uyuşmazlıklar, korporatif düzlemde olduğu gibi korporatif olmayan bir düzlemde de vuku bulabilir. Anonim ortaklığın korporatif düzlemi, temelini TTK'da ve esas sözleşmede bulur. Anonim ortaklığın temel yapısı ve paysahipleriyle ilişkisi, korporatif düzlemde şekillenir. Korporatif olmayan düzlem ise, paysahiplerinin birbirleriyle ilişkilerini düzenledikleri, borçlar hukuku karakterli bir sözleşme olan paysahipleri sözleşmeleri vasıtasıyla oluşturulur. Korporatif uyuşmazlıklar doğrudan şirket bünyesinde etki doğurmakla birlikte, korporatif olmayan düzlemdeki paysahipleri uyuşmazlıkları da şirketin işleyişini etkileyebilmekte ve şirkete karşı çeşitli davalar yöneltilmesine sebep olabilmektedir. Bu kapsamda, paysahipleri sözleşmesi hükümlerine esas sözleşmede yer verilmesine bağlı olarak, paralel yargılamalar meydana gelebilecektir. Paysahipleri sözleşmesi hükümlerine esas sözleşmede yer verilmesi ise iki farklı şekilde gündeme gelir. Bunlardan ilki, paysahipleri sözleşmesi hükmü ile benzerlik arz edebilecek TTK kurumlarına esas sözleşmede yer verilmesidir. Anılan durumda, paysahipleri sözleşmesini ihlal eden bir fiil, aynı zamanda korporatif bir düzenlemeyi de ihlal etmiş olabilecek ve bağlantılı paralel yargılamalar söz konusu olacaktır. TTK md. 340 hükmünde düzenlenen emredici hükümler ilkesi uyarınca esas sözleşmenin içeriğinde yer verilebilecek hususların ne minvalde kısıtlandığı doktrinde tartışma arz eden bir konudur. Bu çalışmada, anonim ortaklığın temel yapısına aykırı olmayan borçlar hukuku düzenlemelerine esas sözleşmede yer verilebileceği kabul edilmiştir. Bu doğrultuda, paysahipleri sözleşmesi hükümlerine esas sözleşme metninde, herhangi bir TTK kurumuyla bağlantı kurulmadan, borçlar hukuku taahhütleri olarak da yer verilebilir. Bu durumda, esas sözleşme metninde, paysahipleri tarafından imza edilmiş olan paysahipleri sözleşmesine paralel bir paysahipleri sözleşmesi yaratılmış olacaktır. Böylece aynı fiil, biri paysahipleri arasında akdedilmiş paysahipleri sözleşmesinin, diğeri de esas sözleşme metnindeki borçlar hukuku taahhütlerinin ihlalinden kaynaklanan, tarafları, konuları ve sebepleri aynı olan paralel yargılamalara sebep olacaktır. Bu senaryoda, kendisine dava yöneltilen paysahibinin fiilinin, esas sözleşme metninde yer alan paysahipleri sözleşmesini ve taraflar arasında akdedilmiş olan paysahipleri sözleşmesini ihlal etmesi söz konusudur. Paysahipleri sözleşmesi ve esas sözleşme ihlaline dayanarak dava açan paysahibinin de aynı olması halinde uyuşmazlıklar arasında taraf birliği sağlanmış olacaktır. Her iki davada da anılan ihlale dayalı olarak davalı paysahibine aynı talebin yöneltilmesi halinde, uyuşmazlıklar arasındaki konu birliği sağlanmış olur. Dava sebebinin kapsamı açısından, hukuki sebepler ve maddi vakıalar nazara alınabilir. Bununla birlikte, uyuşmazlıkların aynı olup olmadığı hususunda kanaate varılırken, uyuşmazlıklara temel teşkil eden maddi vakıalar değerlendirmeye esas alınacaktır. Anılan durumda da hem paysahipleri sözleşmesi hem de esas sözleşmenin ihlali, dava sebebini teşkil eden vakıa olup uyuşmazlıklar arasındaki sebep birliğini sağlar. Paysahiplerinin şirkete karşı korporatif dava yöneltmesinin altında çeşitli sebepler olabilir. Bunlar paysahipleri sözleşmesine dair bir anlaşmazlıktan ya da ortada akdedilmiş bir sözleşme olmasa dahi paysahiplerinin aralarındaki hissedarlık ilişkisinden kaynaklanabileceği gibi, ekonomik veya ailevi de olabilir. Bu durumda, paralel yargılamalar değil, dava açma hakkının dürüstlük kuralına ve hakkın kötüye kullanılması yasağına uygun olarak kullanıp kullanılmadığına dair bir değerlendirme söz konusu olacaktır. Paralel yargılamaların sakıncalarının önlenmesi için, bekletici mesele, davaların birleştirilmesi, fer'i müdahale, forum non conveniens, anti-suit injunction, katılma, konsolidasyon, derdestlik, tahkim itirazı mekanizmaları ve koordinasyon çalışmalarına başvurulması değerlendirilebilir. Bu yöntemlerden hangisinin benimseneceği, yargılamaların taraf, konu ve sebep unsurlarının ayniyet göstermesi veya aralarında bağlantı olmasına göre farklılık arz eder. Esas sözleşmede, paysahipleri sözleşmesi hükümleriyle benzerlik arz eden TTK kurumlarına yer verilmesi halinde meydana gelebilecek, paysahipleri sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkların korporatif düzlemle ilişkisinden kaynaklanan bağlantılı yargılamalar için, Türk Hukukunda bekletici mesele, davaların birleştirilmesi ve fer'i müdahale kurumları; ayrıca Common law tarafından sunulan mekanizmalar olan forum non conveniens doktrini ve anti-suit injunction kararlarına başvurulması değerlendirilebilir. Esas sözleşmenin korporatif olmayan hükümlerinin ve paysahipleri sözleşmesin hükümlerinin ihlalinden doğan tarafları, konuları ve sebepleri aynı olan davaların farklı yargı mercilerine taşınması suretiyle meydana gelen paralel yargılamalar söz konusu olduğunda, milletlerarası derdestlik, anti-suit injunction ve tahkim itirazı kurumlarına başvurulması gündeme gelebilecektir. Paralel yargılamaların sakıncalarının önlenmesi için başvurulabilecek mekanizmalardan, Common law hukuk sistemi kurumları olan forum non conveniens doktrini ve anti-suit injunction kararlarının Türk hukukunda uygulama alanı bulup bulamayacağının öncelikle değerlendirilmesi gerekmektedir. Forum non conveniens doktrini, uyuşmazlık önüne gelen mahkemenin, uyuşmazlıkla daha bağlantılı bir mahkemenin mevcut olması halinde, yargılama yapmaktan imtina etmesine dayanak oluşturur. Forum non conveniens doktrini, davalı üzerinde baskı kurulması amacıyla yabancı bir forumda dava açılması halinde, anılan forum hakiminin uyuşmazlığa bakmaktan imtina etmesi suretiyle, paralel yargılamaların önlenmesine hizmet eder. Türk hukuk sisteminin birtakım özellikleri ise, forum non conveniens doktrini ile bağdaşmayacaktır. Öncelikle, Türk hukuk sisteminde taraflarca yetkilendirilen ya da yetki itirazında bulunulmamış mahkemeler, önlerine gelen uyuşmazlık için yetkili olacaklardır. Diğer yandan, usul hukuku kuralları mahkemelerin yetkisini belirlerken, zaten uyuşmazlıkla olan bağlantılarını nazara alarak düzenleme getirmektedir. AY md. 36/2 hükmü uyarınca da hiçbir mahkeme görev ve yetkisi dahilindeki davayı görmekten kaçınamaz. Anılan sebeplerle, forum non conveniens doktrini, Türk hukuk sisteminde uygulama alanı bulamayacak, Türk mahkemeleri uyuşmazlıkla daha bağlantılı bir mahkemenin bulunduğu gerekçesine dayanarak önlerine gelen davayı görmekten imtina edemeyeceklerdir. Anti-suit injunction kararları ile, karşı tarafa zarar vermek ve üzerinde baskı kurmak amacıyla açılan davalara devam edilmesi yasaklanabilmektedir. Bu kararlara ayrıca, geçerli bir tahkim veya yetki sözleşmesini ihlal etmek suretiyle uyuşmazlığın milli mahkemeler önüne taşınması veya yine geçerli bir tahkim sözleşmesine aykırı olarak uyuşmazlığın başka bir hakem heyeti önüne taşınması halinde de başvurulabilmektedir. Tarafların başka bir ülke mahkemesindeki yargılamaya devam etmemesi için anti-suit injunction kararları verilmesi söz konusu olurken, başka bir hakem heyeti önündeki yargılamaya devam etmeleri de anti-arbitration injunction kararlarıyla önlenmeye çalışılmaktadır. Taraflar, tahkim yargılamasının korunması için anti-suit injunction kararı verilmesini milli mahkemelerden talep edebilecekleri gibi, hakem heyetinden de talep edebilirler. Tarafların mahkemedeki yargılamaya devam etmesinin yasaklanması için Türk mahkemelerince anti-suit injunction kararları verilmesi, Türk hukuk sistemine yabancıdır. Türk mahkemelerince bu yönde kararlar verilmesi, HMK ve MÖHUK ile kurulan düzenle ve anayasal güvence altında olan hak arama özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır. Buna karşın, hakemler tarafından verilen antisuit injunction kararları için, farklı bir değerlendirmede bulunulması mümkündür. Çünkü, aralarındaki uyuşmazlığı ihtiyari bir yargılama türü olan tahkim yargılamasına tabi kılan taraflar, milli mahkemelerin yargılama yetkisinden kendi iradeleriyle vazgeçmektedirler. Aynı zamanda, Türk hukukunda milletlerarası tahkim yargılaması kapsamında hakemlerin zorlayıcı nitelikte olacak şekilde ihtiyati tedbirlere hükmetme yetkileri yoktur. Bu sebeple, hakemler tarafından anti-suit injunction kararı verilmesi suretiyle hak arama hürriyetinin kısıtlandığından söz edilemeyecektir. Paralel yargılamalarının sakıncalarının önlenmesi için, uyuşmazlıklar arasında taraf, konu ve sebep birliği bulunması ya da paysahipleri sözleşmesinin korporatif düzlemle ilişkisinden kaynaklanan bir bağlantının söz konusu olması şeklindeki ayrımın dışında, başvurulan uyuşmazlık çözüm yöntemine göre de bir ayrıma gidilmesi gerekmektedir. Tahkim yargılaması, taraf iradelerine tabi bir uyuşmazlık çözüm metodudur. Anılan sebeple, hakemlerin üçüncü kişileri bağlayacak nitelikte karar vermeleri mümkün değildir. Yine kural olarak, taraf iradelerinin hilafına olmak üzere üçüncü kişilerin tahkim yargılamasına dahil edilmesi de söz konusu olmaz. Bu husus, Türk mahkemelerince yapılan yargılamalarda başvurulan fer'i müdahale ve davaların birleştirilmesi mekanizmalarının, tahkimde de aynen uygulanmalarına engel teşkil eder. Tahkim yargılaması esnasında, anılan kurumlarla benzerlik arz eden katılma ve konsolidasyon mekanizmalarına başvurulabilecektir. Esasen milli mahkemeler için öngörülmüş olan derdestlik ve bekletici mesele kurumlarının tahkimle ne surette bağdaştığı hususunda ise farklı görüşler mevcuttur. Çalışmada, anılan tüm bu mekanizmaların ne surette etkin bir çözüm sağlayacağı tartışılmıştır.

Anonim ortaklıklarKorporatizmParalel yargılamalar+2
Yasemin Mildon
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklıklar hukukunda ilişkili taraf işlemleri

Çalışmanın konusu, anonim ortaklıklar hukukunda ilişkili taraf işlemleridir. İlişkili taraf gerçek ya da tüzel kişi olabilir. Ortaklık üzerinde yönetsel yetiye sahip bulunması gerekli ve yeterlidir. İlişkili taraf işlemlerinde risk yönetsel yeti sahibinin bu konumunu kötüye kullanması ve bu şekilde ortaklığa zarar vermesidir. İlişkili taraf işlemlerini temel alan düzenlemelerin ilki bildirim yükümlülükleridir. İkinci düzenleme türü özel karar alma süreçleridir. Bu düzenlemelerde ilişkili taraf işleminin gerçekleştirilmesi, yerine göre bağımsız yöneticilere, bazen ise azınlık pay sahiplerine bırakılır. Diğer bir düzenleme yöntemi ise yasaklamadır. Bu yöndeki hükümler kapsama aldıkları işlemin zararlı olduğunu kabul eder. Özel karar alma süreçlerinin pozitif hukukta örnekleri mevcuttur. Zararlı ilişkili taraf işlemlerinin halka açık ortaklıklardaki yansıması ise örtülü kazanç aktarımı yasağıdır. Açık yasaklama içeren hükümler SerPK düzenlemesiyle sınırlı değildir. TTK pay sahiplerinin, yöneticilerin ve bunların bazı yakınlarının ortaklığa borçlanmasını yasaklamış veya sınırlandırmıştır. Nihayet, ilişkili taraf ile ortaklık arasındaki işlemden doğan edimlerde açık nispetsizlik mevcutsa ortaklık malvarlığında oluşan azaltıcı etkinin giderilmesi gerekir. İsviçre Borçlar Kanunu'nda bu husus Art. 678/II ile düzenlenir. Fakat benzer bir hüküm TTK'da yoktur. Yine de Türk hukukunun genel hükümleri ile temel ilkeleri benzer bir sonuca ulaşmak için yeterlidir.

Anonim ortaklıklarKarşılaştırmalı hukukTürk hukuku+1
Rifat Cankat
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklıklar hukukunda pay satış sözleşmeleri ekseninde satıcının beyan ve tekeffülleri

Doktora tezimizin konusunu anonim şirket paylarının satışında, satıcı tarafından verilen beyan ve tekeffüller oluşturmaktadır. Pay satış sözleşmeleri herhangi bir kanunda düzenleme altına alınmamıştır. Türk Ticaret Kanunu ("TTK") ise anonim şirketler hukuku hükümlerinde tasarruf işlemi niteliğindeki pay devrine yönelik hükümler sevk etmekle yetinmekte, borçlandırıcı işleme yönelik bir hüküm içermemektedir. Bu çerçevede, öncelikle pay satış sözleşmesinin unsurlarını, taraflarını, hukuki niteliğini, şeklini, bu sözleşmelere uygulanacak hükümleri, tarafların hak ve borçlarını, bu sözleşmenin ticari iş ve ticari dava karşısındaki durumunu ve bu sözleşmelere uygulanacak hukuku belirlemek de gerekmektedir. Daha sonrasında ise pay satış sözleşmeleri ekseninde beyan ve tekeffüllere ilişkin değerlendirme yapılması daha sağlıklı olacaktır. Pay satış sözleşmesinin esaslı unsurları pay, bedel ve anlaşmadır. Pay, pay satış sözleşmesinin konusunu yani satılanı oluşturmaktadır. Pay, anonim şirketler hukukunda farklı anlamlarda kullanılmakla birlikte, pay satış sözleşmeleri kapsamında hakların ve borçların kaynağı olarak sözleşmenin konusunu / satılanı oluşturmaktadır. Bu nedenle, taraflar payları satışa konu şirketteki ortaklık haklarını satışa konu yapmaktadır. Satışa konu payların senede bağlanması da ulaştığımız bu sonucu değiştirmeyecektir. Zira, bu durumda dahi tarafların pay satış sözleşmesiyle arzu ettikleri ortaklık hakkının devrini sağlamaktan ibarettir. Pay bedelleri sözleşme özgürlüğü içerisinde taraflarca serbestçe belirlenecektir. Bu çerçevede tarafların, şirket değerleme yöntemlerini sözleşmede belirlemeleri önem arz etmektedir. Pay bedelleriyle bağlantılı olarak kullanılan çeşitli mekanizmalar bulunmaktadır. Bu mekanizmalardan başında due diligence gelmektedir. Due diligence payları satışa konu şirketin incelenme sürecini ifade eder. Due diligence sürecinin ana hedefleri, payları satışa konu şirketin zayıf ve güçlü yönlerini tespit etmek, pay satış sözleşmesi ekseninde beyan ve tekeffüllerin hazırlanması için gerekli altyapıyı sağlamak, satış fiyatının belirlenmesi için gerekli bilgi ve belgeleri toplamaktır. Due diligence kapsamında inceleme, hukuki, vergisel, finansal, çevresel gibi alanlarda yürütülmektedir. Bu tez kapsamında savunulan görüş çerçevesinde, ayıp nedeniyle sorumluluk hükümleri satış konusuyla yani pay satış sözleşmeleri açısından ortaklık hakkıyla sınırlı olarak uygulanacağı için şirket malvarlığı açısından alıcının due diligence sürecini detaylı bir şekilde yürütmesinde fayda vardır. Due diligence sürecinin sonucunda elde edilen bilgi ve belgeler beyan ve tekeffüllerin kapsamının belirlenmesinde en önemli etken olacaktır. Zira alıcı bu süreçte meydana gelmesi olası riskleri esas alarak satıcıdan beyan ve tekeffülde bulunmasını talep edecektir. Due diligence ile birlikte, fiyat ayarlama mekanizması, fiyatın şirketin performansına göre belirleneceği yönündeki klozlar ve escrow sözleşmesi de pay bedelleriyle bağlantılı diğer sözleşmesel düzenlemelerdir. Pay satışı hukuki niteliği itibariyle satış sözleşmesi özelliği gösterir. Tarafların edimleri payların mülkiyetini devretme ve pay bedellerini ödeme borcu olup, sözleşme tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme (sinallagmatik) niteliğindedir. Ani ifalı bir sözleşmedir. Edimin içeriği bakımından yapılan ayrım kapsamında verme edimini içermektedir. Pay satış sözleşmesi rızai bir sözleşmedir. Sözleşme için yasalarda herhangi bir geçerlilik şekli öngörülmemiştir. İspat açısından sözleşmenin yazılı olarak yapılması ileride meydana gelecek uyuşmazlıkları önleme adına önemlidir. Pay satışı Türk Borçlar Kanunu ("TBK") kapsamında yer alan taşınır hükümlerine tabidir. Doktrinde kabul gören ağırlıktaki görüş ve Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Kanunun taşınır satışına ilişkin hükümleri maddi (cismani) varlığa sahip malvarlığı unsurlarının satışı esas alınarak sevk edilmiştir. Pay satış sözleşmesinin konusu ise maddi varlığa sahip olmayan ortaklık hakkıdır. Bu nedenle, taşınır hükümlerinin pay satış sözleşmesine uygulanması sırasında süzgeçten geçirilip, bu hükümlerin sözleşmenin niteliğine uygun düşüp düşmediği yönünde bir değerlendirme yapıldıktan sonra uygulanmasına karar verilmelidir. Ticari satış ve adi satış ayrımı kapsamında pay satış sözleşmelerinin kural olarak adi satış hükümlerine tabi oldukları kabul edilmelidir. Ancak, alıcının satışa konu payları tekrar satmak üzere edinmesi halinde ise artık ticari satışın söz konusu olacağı sonucuna ulaşılmalıdır. Satıcının asli borcu satışa konu payların mülkiyetini devretmek iken alıcının asli borcu ise pay bedelini ödeme borcudur. Pay satış sözleşmesinin ticari işe vücut vereceği kabul edilmelidir. Bu sonuca, tasarruf işlemi niteliğindeki pay devrinin TTK'da düzenlendiğini ve ticari işe yönelik kanun hükmünün geniş yorumlanmasıyla birlikte pay satış sözleşmelerini de kapsayacağı çözümüyle ulaşılabilir. Aynı doğrultuda yapılacak bir yorum faaliyeti çerçevesinde pay satış sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların ticari davaya konu olacağı sonucuna ulaşılmalıdır. Pay satış sözleşmesine uygulanacak hukuku taraflar serbestçe belirleyebilecektir. Taraflar arasında bu yönde bir hukuk seçimi varsa, seçilen hukuk uygulama alanı bulacaktır. Ancak hukuk seçiminin bulunmaması halinde ise payları satışa konu şirketin tabi olduğu hukukun uygulama alanı bulması gerekmektedir. Tezimizin kilit noktasını TBK'da düzenlenen ayıp nedeniyle sorumluluk hükümlerinin pay satış sözleşmeleri açısından uygulama alanı bulup bulmayacağı konusu oluşturmaktadır. Ayıptan doğan sorumluluk hükümlerinin pay satış sözleşmeleri kapsamında, payları satışa konu şirketin malvarlığı açısından da uygulanması eğiliminin doktrinde baskın olduğu görülmektedir. Baskın görüş, şirketin çoğunluğu oluşturan paylarının devredilmesi halinde bunun aynı zamanda şirketin sahibi olduğu ticari işletmesinin de devri anlamı taşıyacağını dolayısıyla, işletmedeki ayıplar nedeniyle TBK'da satış sözleşmesi hükümlerinde yer alan ayıp hükümlerinin uygulama alanı bulabileceğini savunmaktadır. Azınlıktaki görüş ise, pay satış sözleşmesinin konusunu payları satışa konu şirketin malvarlığının olmadığı, satılanın ortaklık hakkı olduğu gerekçesiyle ayıp hükümlerinin şirketin malvarlığı açısından uygulama alanı bulmayacağını, yalnızca satışa konu paylarla sınırlı olarak uygulanabileceğini savunmaktadır. Yargıtay uygulaması da azınlık görüşü doğrultusunda, şirket malvarlığı açısından ayıp hükümlerinin uygulanmaması yönündedir. İsviçre Federal Mahkemesi de pay satış sözleşmesinin konusunu payların oluşturduğunu belirtip, şirketin malvarlığının bu sözleşme dışında kalması nedeniyle ayıp nedeniyle sorumluluk hükümlerinin şirket malvarlığı açısından uygulama alanı bulmayacağı yönünde karar vermiştir. İsviçre ve Alman doktrinde ağırlıktaki görüş, şirketin malvarlığında yer alan işletmesi üzerinde kontrolü sağlayacak oranda pay satışının söz konusu olduğu durumlarda ayıptan doğan yasal sorumluluk hükümlerinin uygulanması gerektiği yönündedir. İngiliz hukukunda, alıcı sakınsın ilkesi ("caveat emptor") kapsamında, pay satış sözleşmesi kapsamında alıcıdan, meydana gelebilecek risklere karşı kendini hukuken beyan ve tekeffüllerle koruma altına alması beklenir. Bu tez kapsamında savunduğumuz görüş ekseninde, ayıp hükümlerinin pay satış sözleşmeleri açısından uygulanması noktasında bir ayrım yapılarak sonuca ulaşılmaya çalışılmalıdır. Pay satış sözleşmesinin konusu olan pay / ortaklık hakkı ve pay satışa konu şirketin malvarlığı üzerindeki ayıp, eksiklik ve yükümlülükler açısından TBK'nın ayıp nedeniyle sorumluluk hükümleri uygulanabilirliğini ayrı ayrı değerlendirmek gerekecektir. İlk olarak, pay / ortaklık hakkı satışı taşınır satışı hükmünde olduğu için, taşınırların satışında ayıp nedeniyle sorumluluk hükümleri niteliğine uygun düştüğü ölçüde uygulama alanı bulabilecektir. İkinci olarak, pay satış sözleşmesi ekseninde, payları satışa konu şirketin malvarlığı üzerindeki ayıp ve eksiklikler için ayıp nedeniyle sorumluluk hükümleri uygulama alanı bulmayacaktır. Zira, pay satış sözleşmesinin konusu şirket malvarlığı değil, satıcının payları satışa konu şirkete karşı sahip olduğu ortaklık hakkıdır. Anonim şirketler yasa gereği tüzel kişiliğe sahip olup, hak ve fiili ehliyetine sahiptir. Dolayısıyla, anonim şirketin pay sahiplerinden bağımsız bir malvarlığı vardır. Ayıp hükümlerinin şirket malvarlığı içinde uygulanmasını savunmak, şirket tüzelkişiliğini yok saymak anlamına gelecektir. Ayrıca TBK'da düzenlenen ayıp dolayısıyla sorumluluk hükümleri emredici karakter taşımamakta, taraflarca aksi kararlaştırılabilmektedir. Ayıp hükümlerinde öngörülen kısa zamanaşımı süresi ile bildirim ve inceleme külfetleri alıcı için hak kaybına sebep olabilmektedir. Zira, birçok durumda, payları satışa konu şirket kanunda düzenlenen 2 yıllık süreden sonra riske maruz kalabilmektedir. Özellikle petro-kimya, madencilik, tarım, ilaç gibi sektörlerde yer alan şirketin faaliyetlerinin çevreye ve insan sağlığına zararlarının anlaşılabilmesi için 2 yıldan daha uzun bir süreye ihtiyaç duyulmaktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı, TBK'da öngörülen ayıp sebebiyle sorumluluk hükümlerinin pay satış sözleşmeleri çerçevesinde, payları satışa konu şirketin malvarlığı üzerinde bulunan ayıp ve eksiklikler için uygulama alanı bulmaması gerektiği kanaatindeyiz. Dolayısıyla, tarafların ayıp hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması veya uygulanacaksa da ne ölçüde uygulanacağı yönündeki belirsizlikleri ortadan kaldırmak için pay satış sözleşmelerinde beyan ve tekeffül düzenlemelerine yer vermelerinde yarar vardır. Beyan ve tekeffül uygulamasının kökeni Anglo-sakson hukukudur. Amacı, due diligence sürecinde alıcının tarafından tespit edilen risklerin satıcı tarafından teminat altına alınmasını sağlamaktır. Ayrıca, beyan ve tekeffüller kapsamına alınan risklerin gerçekleşmesi halinde sözleşmede yer alan tazminat hükümleri çerçevesinde, alıcı aleyhine bozulan dengenin yeniden sağlanması da önemlidir. Bu şekilde pay bedellerinin adil kalması sağlama amacına sahiptir. Hukuki niteliği itibariyle, saf (yöneltmeyi amaçlayan) garanti taahhüdü özelliği gösterir. Pay satış sözleşmesinin sona ermesi beyan ve tekeffüllere de sirayet ederek, onların da sona ermesi sonucunu doğurur. Beyan ve tekeffüllerin kapsamı ve sınırlandırılması, sözleşme özgürlüğü çerçevesinde taraf iradeleri doğrultusunda kararlaştıracaktır. Hukuki niteliği itibariyle saf garanti taahhüdü özelliği gösteren beyan ve tekeffüller, sui generis bir sözleşmedir. Bu açıdan sui generis sözleşmelere uygulanacak hükümlere tabidir. Beyan ve tekeffüllerin gerçeği yansıtmaması halinde irade sakatlıkları hallerinde hata ve hile hükümleri de şartları varsa devreye girebilecektir. Beyan ve tekeffüller kapsamında satıcının asli borcu olan tazminat ödeme borcu, riskin gerçekleşmesiyle muaccel hale gelecektir. Bu çerçevede üç temel süreden bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki, riskin gerçekleştiğini bildirim süresi (notice period); ikincisi, riski taşıma süresi (survival period) ve üçüncüsü ise zamanaşımıdır (limitation). Risk, payları satışa konu şirketin malvarlığı üzerinde bir bakıma alıcının hakimiyet sahasında gerçekleşeceği için, alıcının riskin gerçekleştiğini satıcıya bildirim külfeti altında olduğu kabul edilmelidir. Kural olarak, riskin gerçekleşmesine bağlı olarak satıcının beyan ve tekeffüller kapsamındaki asli borcu olan tazminat ödeme yükümlülüğü bir miktar paranın ödemesine işaret eder. Buradaki tazminat teknik hukuk anlamında kullanılmamış olup, satıcının asli borcunu ifade etmek üzere uygulama ve doktrinde tercih edilmektedir. Pay satış sözleşmesinde tarafların tercihine göre, tazminatın şirkete veya alıcıya ödenmesi kararlaştırılabilecektir. Riskin gerçekleşmesine bağlı olarak satıcının tazminat ödeme borcu zararı karşılama şeklinde ortaya çıkabileceği gibi götürü bedeli ödeme biçiminde de belirlenebilir. Uygulamada pay satış sözleşmelerinde yer alan tazminat hükümleriyle birlikte kullanılan diğer mekanizmalar ise, satıcının sorumluluğuna üst sınır / tavan getirilmesi, alıcının beyan ve tekeffüller kapsamına alınan riskin gerçekleşmesi halinde taleplerini ileri sürebilmesinin belli bir alt sınırın aşılmasına bağlanması, sözleşmede öngörülen tazminat hükümlerinin münhasır başvuru yolu teşkil etmesi, sigorta hükümleri, escrow ve takastır. Tazminat hükümleriyle bağlantılı olarak üzerinde durulması gereken bir diğer durum ise kum torbası klozlarıdır. Alıcının, beyan ve tekeffüllerin gerçeği yansıtmadığını bilmesine rağmen tasarruf işlemi niteliğindeki pay devrini gerçekleştirdikten sonra söz konusu ihlale dayalı olarak tazminat talep edebilip edemeyeceği yönündeki sorunun yanıtının her somut olay açısından ayrı ayrı değerlendirmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Somut olay alıcıyı haklı kılıyorsa, ahde vefa ilkesi (pacta sunt servanda) çerçevesinde alıcının söz konusu tazminat talebine olumu yaklaşmak gerekirken; aksi halde somut olayda satıcının menfaatleri korunmaya değer bulunuyorsa çelişkili davranış yasağı (venira contra factum proprium) kapsamında alıcının tazminat talebine dürüstlük kuralı çerçevesinde izin verilmemelidir. Son olarak beyan ve tekeffüller kapsamındaki riskin gerçekleşmesine bağlı olarak, pratikte karşılaşılabilecek zorluklar nedeniyle sözleşmeden dönme hükümleri uygulanmamalı, zira payları satışa konu şirketin malvarlığı birçok durumda değişikliğe uğramış olması nedeniyle iade mümkün görünmemektedir.

Anonim ortaklıklarAnonim şirketlerBeyan+6
İsmail Türkyılmaz
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklık genel kurul kararlarının iptaline bağlanan hukuki sonuçlar

Anonim ortaklıkların genel kurul kararları kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına aykırı ise bu kararlar iptal edilebilir niteliktedir. Bir genel kurul kararı hakkında iptal davası açılması kararın uygulanmasına engel değildir, yani iptal kararı verilene karar karar uygulanabilir niteliktedir. Genel kurul kararları iptal edildiğinde, mahkemenin hükmünün geçmişe etkili sonuç doğuracağı kabul edilmektedir. Ancak iptal kararı verilene kadar, genel kurul kararı uygulanabilir olduğundan, geçmişe etkililik ilkesinin sınırsız şekilde uygulanması üçüncü kişilerin menfaatlerini olumsuz etkilemesi ya da hukuk güvenliği ilkesinin ihlal edilmesi mümkün olacaktır. Bu nedenle genel kurul tarafından alınan kararın uygulanması üçüncü kişilerin menfaatlerini de etkiliyorsa ya da iptal kararının geçmişe etkili olarak uygulanması hukuk güvenliğini ihlal ediyorsa, bu ihtimalde iptal kararının ileri etkili sonuç doğurması ya da geçmişe etkililik ilkesinin sınırlı şekilde uygulanması gerekmektedir.

Emin Çamurcu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kooperatifler hukukunda çıkma ve çıkarılma

Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir. Bu çalışmanın konusu kooperatif ortaklığından çıkma ve çıkarılmadır. Elbette kooperatif ortaklık sıfatının sona ermesi çeşitli şekilde ortaya çıkabilir. Kooperatif ortağının ölmesi, gaip olması veya kooperatif ortağı tüzel kişi ise ortağın tüzel kişiliğinin sona ermesi ortaklık sıfatını da sona erdirir. Kooperatif tüzel kişiliğinin ticaret sicilinden terkini doğal olarak kooperatif ortaklarının da ortaklık sıfatını sona erdirir. Bazı durumlarda görev veya hizmetin sona ermesi yahut taşınmaz veya işletmenin devredilmesi kooperatif ortaklığının sona erme nedenlerinden biri olabilmektedir. Kooperatiflerde payın devredilmesi de bir ortaklığın sona ermesi sebebidir. Bu çalışmada kooperatif ortaklığı sıfatının sona erme sebeplerinden sadece çıkma ve çıkarılma incelenmiştir. Çıkma ve çıkarılma, kooperatif ortaklığını sona erdiren nedenlerden ikisidir. Ortaklığın maddi yükümlülüklerini yerine getirememesi nedeniyle ortaklık unvanının düşürülmesi, bir çıkarılma nedeni olarak kabul edilmiştir. Kooperatiflerin amaçları ortaklarının iktisadi menfaatlerini sağlamak ve korumaktır. Kooperatiflerin tek amacı kar elde etmek olmamakla birlikte, kooperatifler ortaklarının ekonomik menfaatlerini geliştirmeyi amaçlayan ticari birer ortaklıktır. Kooperatiflerin amacı, maliyetine iş yapmaktır. Kooperatiflerin değişken ortakları ve değişken sermayesi olduğundan, kooperatiflerde açık kapı ilkesi hakimdir. Açık kapı prensibine göre, aynı durumda, yasadaki ve ana sözleşmedeki giriş şartlarını yerine getiren tüm bireyler, kooperatife ayrım gözetmeksizin katılabilir veya ayrılabilir. Kooperatiflerde ortaklık unvanını elde etmenin 5 yolu vardır. Birincisi, aslen kazanım, ikincisi giriş talebi ile ortaklık sıfatının kazanılmasıdır. Aslen kazanım, kurucuların kooperatifin kuruluşunun tamamlanmasıyla ortaklık sıfatının kazanılmasını ifade eder. Giriş talebiyle kazanım ise gerçek veya tüzel kişilerin kooperatif ana sözleşmesi hükümlerini bütün hak ve yükümlülükleri birlikte kabul ettiklerini belirten bir yazı ile kooperatife başvurmalarını ifade eder. Üçüncüsü, devir yoluyla ortaklık sıfatının kazanılması, dördüncüsü taşınmaz mal veya işletmeye bağlı olarak ortaklık unvanının kazanılması ve son olarak mirasçının ortaklık sıfatını kazanmasıdır. Devir yoluyla ortaklık sıfatının kazanılması halinde yönetim kurulu devralan kişinin ortaklık niteliklerini taşıması halinde bu kişiyi ortaklığa kabul eder. Ortaklık sıfatının kazanılması, ana sözleşme ile bir taşınmaz malın mülkiyetine bağlı hakların kullanılmasına veya bir teşebbüsün işletilmesine bağlanabilir. Ana sözleşmede gösterilecek şartlarla ölen ortağın mirasçılarının kooperatife ortak olarak kalmaları sağlanabilir. Ancak, mirasçıların ortak sıfatı kazanabilmesi için, ana sözleşmede yazılı olan ortaklık şartlarını taşımaları gerekmektedir. Kooperatiflerde, ortaklık unvanı kooperatiften ayrılma (Kooperatifler Kanunu'nun 10.maddesi), ölüm (Kooperatifler Kanunu'nun 14/1. maddesi), ortaklığın devri (Kooperatifler Kanunu'nun 14/3. maddesi) ve görev veya hizmetin sona ermesi (Kooperatifler Kanunu'nun 15. maddesi) ile sona erebilir. Ortaklık sıfatı bir görev veya hizmetin yerine getirilmesine bağlı ise, bu görev veya hizmetin sona ermesi ile ortaklık sıfatı sona erer. Taşınmaz mal ve işletmeye bağlı olarak ortaklık sıfatının kazanılmasında devralan ortaklık sıfatını kazanırken, taşınmaz veya işletmesini devreden ortak ise ortaklık sıfatını kaybetmektedir. Payın devri ile ortaklık sıfatının sona ermesi için devreden ile devralan kendi aralarında bir devir anlaşması yapar. Devir anlaşmasının yanında payı devralan kişinin kooperatife yazılı bir giriş isteminde bulunması gerekir. Ortak, maddi yükümlülüklerini yerine getirememesi nedeniyle ortaklıktan çıkarılabilir. Yasada öngörülen bu şartlar dışında, ortaklığı sona erdiren koşullar kooperatifin ana sözleşmesinde belirlenebilir. Kooperatiflerde, çıkma hakkı, ana sözleşmede öngörülen nedenlerle çıkma, haklı sebeple çıkma, olağanüstü nedenlerle çıkma ve çıkma bildirimi yoluyla kullanılabilir. Çıkma bildirimi, ortaklık ile ortak arasındaki yasal ilişkinin sona ermesidir. Çıkma bildirimi yönetim kurulunun kabulüne bağlı değildir. Ancak yönetim kurulu çıkmanın şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini inceler. Yönetim kurulu ana sözleşmeye uygun yapılacak isteğe rağmen, bir ortağın kooperatiften çıkma bildirimini kanundaki ifadesiyle kabulden kaçınacak olursa, ortak çıkma talebini noter aracılığıyla kooperatife bildirir. Bu noktada çıkma bildiriminin yenilik doğuran bir hak niteliğinde olması sebebiyle kabulden kaçınma ifadesinin yerinde olmadığı da bu çalışmada belirtilmiştir. Ana sözleşme ile ortaklara hesap senesi içinde çıkışa izin verilmişse Kooperatifler Kanunu m. 13'e göre hesap senesi içindeki herhangi bir tarihte noter ile bildirimde bulunularak çıkış gerçekleşecektir. Ana sözleşmede bu yönde hüküm yoksa, çıkma hesap sonunda gerçekleşir. Çıkma bildirimi ancak bir hesap senesi sonu için ve en az 6 ay önceden haber verilerek yapılır. Çıkma hakkının kullanılması şekle bağlı değildir. Ayrılma, ana sözleşme ile zorlaştırılabilir ve ayrılan ortaktan muhik bir tazminat talep edilebilir. Çıkma tazminatının istenebilmesi için öncelikle kooperatifin mevcudiyetinin tehlikeye düşmesi gerekir. Çıkma tazminatının istenebilmesi için ayrıca ana sözleşmede bu hususta bir düzenleme olmalıdır. Haklı bir nedenle çıkma hakkı, ana sözleşme tarafından verilebilir. Çıkma sebebi haklı veya önemli ise ana sözleşmede haklı sebeple çıkma düzenlenmemiş olsa bile ortak haklı sebeple kooperatiften çıkabilir. Haklı sebebin ortaya çıkmasında ortağın bir kusuru bulunmuyorsa bu durumda ortaktan tazminat istenemeyecektir. Eğer haklı sebep çıkan ortağın kişiliğinden veya birlikte kusurundan doğmuş ise çıkma tazminatı istenebilmelidir. Ortakların kişisel sorumluluklarını ağırlaştıran veya ek ödemeler yaratan kararlar alındığında, ortak çıkma bildirimi ile ayrılma hakkını kullanabilir. Ortak, kooperatif ana sözleşmesinde belirtilen nedenlerden dolayı kooperatiften ayrılabilir. Kooperatiften çıkarma (ihraç, çıkarılma) kararı, yenilik doğuran bir hakkın kullanılmasıdır. Kooperatif ortaklığından çıkarmayı gerektiren nedenler ana sözleşmede açıkça belirtilmiştir. Ortaklar, ana sözleşmede belirtilmemiş nedenlerden dolayı kooperatiften çıkarılamaz. Kooperatifler Kanunu'nun 27. maddesine göre, sermayeye veya diğer sorumluluklara katkılarını yerine getirmeyen ortakların ortaklık statüsü kendiliğinden sona erer. Kooperatifler Kanunu'nun 27. maddesinde, şartlar yerine getirildiğinde ortaklık unvanının kendiliğinden düştüğü belirtilmesine rağmen, doktrindeki bazı yazarlar ve yüksek mahkeme, ortaklık unvanının kendiliğinden sona ermeyeceğini kabul etmişlerdir. Bu nedenle, maddi yükümlülüklerini yerine getirmeyen ortak, Kooperatifler Kanunu'nun 16. maddesinde yer alan prosedürle çıkarma kararı alınarak kooperatiften çıkarılacaktır. Yargıtay'a göre, Kooperatifler Kanunu'nun 27. maddesinde yer alan yükümlülüğün yerine getirilmemesi bir çıkarma nedenidir ve bu nedenle kooperatifin yetkili organları tarafından alınan kararla ortak, kooperatiften çıkarılabilir. Kooperatifler Yasasında, haklı bir nedenden dolayı ortaklıktan çıkarmak mümkün değildir. Ana sözleşmede belirtilmediği sürece, ortaya konan nedenler haklı olsa bile, bir ortak kooperatif ortaklığından çıkarılamaz. Ortaklıktan çıkarılma, yönetim kurulunun önerisi üzerine genel kurul tarafından kararlaştırılır. Çıkarma kararı sadece gerekçeli olarak toplantı tutanağına değil, aynı zamanda ortaklar defterine de kaydedilir. Çıkarma kararının onaylanmış örneği, çıkarılan ortağa bildirilmek üzere on gün içinde notere sunulur. Ortak, maddi yükümlülüklerini belirli bir süre ertelemişse veya hiç ödeme yapmamışsa, Kooperatifler Kanunu'nun 27. maddesine göre ortağa iki ayrı ödeme bildirimi gönderilir. İlk bildirimde ödeme yapılmazsa, ortağa ikinci ödeme bildirimi gönderilir. Kooperatif ortağına tebliğ edilen ödeme ihtarlarında, borç miktarı, borcun sebebi ve borcun ifa edilmemesinin yaptırımları açıkça gösterilmelidir. Aksi halde ihtar geçersiz olur. İkinci ihtarnameden sonra ortaklık sıfatı kendiliğinden mi sona ereceği yoksa ayrıca bir genel kurul veya yönetim kurulu kararına ihtiyaç olup olmadığı hususunda kanun maddesi ile Yargıtay uygulaması farklılaşmaktadır. Çıkarılan ortak, yönetim kurulunun çıkarma kararının bildirilmesini takiben üç aylık bir süre içinde genel kurula itiraz edebilir. Çıkarılan ortağın itiraz ederken niyetini belli etmesi yeterlidir, itirazını gerekçelendirmek zorunda değildir. Kooperatiften çıkarma kararını veren kooperatif organı genel kurul ise, kooperatiften çıkarma kararına karşı başvurmanın tek yolu, itiraz davası açarak (daha doğru ifade ile iptal davası) genel kurul kararının iptalini talep etmektir. Çıkarma kararı yönetim kurulu tarafından alınırsa, ilgili ortağın iki seçeneği vardır. Ortak, çıkarma kararına karşı genel kurula itiraz edebilir veya kararın hukuk mahkemesinden iptalini talep edebilir. Çıkarma kararına karşı genel kurula itiraz hakkı ve mahkemede itiraz davası açma hakkı (iptal davası) birlikte kullanılamaz. Kooperatifler Kanunu m. 53, tüm genel kurul kararlarına karşı açılacak iptal davasını düzenlerken; Kooperatifler Kanunu m. 16, genel kurulun çıkarma kararına karşı iptal davasını düzenlemiştir. Bu bakımdan Kooperatifler Kanunun 16. maddesi, Kooperatifler Kanunu m. 53'ün özel bir uygulaması olarak nitelendirilebilir. Görevden alınan ortakların ortaklık hakları ve yükümlülükleri, çıkarma kararı kesinleşene kadar devam eder. Ortak, çıkarılma kararına itiraz etmez veya iptal (itiraz) davası açmazsa, çıkarılma kararı kesinleşir. Çıkarılan kişinin, çıkarma karının iptalini dava konusu yapıp iptal davasını kaybetmesi halinde de çıkarma kararı kesinleşir. Bununla birlikte, çıkarılan kişi, çıkarılmayı kabul ettiğini kooperatife yazılı olarak bildirir yahut ayrılma payını yazılı olarak ister veya yapılan ödemeyi kabul ederse, çıkarma kararı kesinleşir. Çıkarma kararı kesinleşince kadar ortakların aidat ödeme yükümlülüğü devam eder. Ortaklık sıfatının Kooperatifler Kanunu m. 27'e göre düşmesi halinde, bir itiraz ve kanun yolu düzenlenmemiştir. Ancak, Kooperatifler Kanunu'nun 16. maddesindeki genel kurula itiraz ve mahkemeye itiraz imkanı kıyas yoluyla Kooperatifler Kanunu m. 27 yaptırımına karşı da uygulanmalıdır. Kooperatiften çıkma hakkını kullanan veya çıkarılan ortak bir ayrılma payı alır. Ayrılma payı kapsamına, genel olarak, sermaye, ayni sermayeye biçilen değer, ana sözleşmede öngörülmüş ise kooperatif varlığı üzerindeki haklar, özel fonlar ve risturnlar girer. Kooperatif ayrılma payını hesaplarken, ortağın ayrıldığı yılın bilançosunu esas alır. Ayrılan ortak, ayrıldığı yılın bilançosuna göre hesaplanacak olan masraf hissesi düşüldükten sonra bakiyesinin iadesini isteyebilir. Ayrılma payı, ayrılan ortağa nakit olarak ödenir. Mali yılın bilançosu, mali yılın sonundan itibaren en geç 6 ay içinde yapılır. Ayrılan ortakla hesaplaşma, mali yılın sonundan itibaren 6 ay içinde bilançonun hazırlanmasıyla başlar. Kooperatifin varlığını tehlikeye sokabilecek geri ödeme ve ödemeler genel kurul tarafından en fazla 3 yıl ertelenebilir. Ayrılan veya çıkarılan ortakların ve mirasçıların alacakları ve hakları, talep edebilecekleri günden itibaren 5 yıl geçtikten sonra sona erer. Ayrılan ortak, hak ve yükümlülüklerini kooperatife iade eder. Bunun karşılığında kooperatif de ayrılma payını ortağa öder. Yapı kooperatiflerinde, ayrılan ortağın payına düşen konutu veya işyerini iade etmesi gerekir. Haksız olarak kooperatiften çıkarılmış olan ortak, kooperatife geri döndüğünde konut veya iş yeri alamadığı için kendisine bir tazminat ödenmelidir. Sınırsız veya sınırlı sorumlu bir ortak ölürse veya diğer bir sebeple kooperatiften ayrılmasının kesinleştiği tarihten başlayarak 1 yıl veya ana sözleşme ile tespit olunan daha uzun bir süre içinde kooperatif iflas ederse, ayrılmasından önce doğmuş olan borçlar için ortak sorumluluktan kurtulamaz.

KooperatiflerKooperatifler KanunuKooperatifçilik+4
Fatma Uygun
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
10
DoctorateOpen AccessTR

Sermaye şirketlerinde ortakların ve organların kamu borçlarından sorumluluğu

Özel hukuk bağlamında sermaye şirketlerinde ortakların şirket alacaklılarına karşı sorumluluğundan söz edilemezken, kamu alacakları bakımından limited şirketlerde bu kurala önemli bir istisna getirilmiştir. Diğer taraftan, şirket alacaklıları doğrudan zararları nedeniyle, organların sorumluluğuna TTK 553 vd. hükümleri kapsamında başvurabilmektedir. Kanun koyucu bu hükümlerle yetinmemiş, kamu gelirlerinin tahsilini kolaylaştırmak amacıyla vergi kanunlarında kanuni temsilcilerin sorumluluğuna ayrıca yer vermiştir.

BorçlarKamu borçlarıLimited şirketler+4
Can Dağhan Akyürek
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
30
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklıklarda organ eksikliği davası (TTK m. 530)

Çalışmamızda anonim ortaklıklarda organ eksikliği davası incelenmektedir. Sermaye ortaklıklarının prototipi niteliğindeki anonim ortaklık organizasyonun asgari içeriği emredici hükümlerle şekillendirilir. Anonim ortaklığın kanuni tipinin içeriğini belirleyen emredici organizasyonda, yönetim kurulu ve genel kurul zorunlu organlar olarak yer alır. Kanunen zorunlu organların bulunmaması halinde pay sahibi, ortaklık alacaklısı ve Ticaret Bakanlığı'na TTK m. 530 hükmü gereğince ortaklığa karşı davacı olabilme hakkı tanınmıştır. Çalışmamızın başlangıcında, anonim ortaklıklar için Kanun'da emredici organizasyon hükümlerine neden ihtiyaç bulunduğu üzerinde durulmaktadır. Sonrasında, diğer tüzel kişiler gibi anonim ortaklığın kavramsal unsuru olan organ kavramı açıklanmaya çalışılmaktadır. Çalışma, organ kavramının içerdiği farklı anlamları ifade etmek adına, organ kavramını üç başlık altında incelemeyi tercih etmektedir. İşlevlerin tahsisi temelinde organ kavramından; karar alma, yönetim ve gözetim gibi organa özgü işlevlerin, kanun veya kanunun izin verdiği ölçüde esas sözleşmeyle, anonim ortaklık bünyesinde bulunan birimlere paylaştırılması anlaşılır. Organın bu anlamında, anonim ortaklık içinde oluşturulan birimleri bireysel olarak işgal eden kişiler işaret edilmemekte, anonim ortaklık organizasyonuna özgü organ niteliğine sahip kurullar kastedilmektedir. Organlar yalnızca hukuka uygun fiilleriyle değil, hukuka aykırı fiilleriyle de tüzel kişiyi borç altına sokabilir. Organların fiilleri dolaysız ve vasıtasız olarak tüzel kişiye izafe edilir. Bu anlamıyla organ kavramından tüzel kişiyi her türlü fiilleriyle doğrudan sorumlu kılabilecek kurullar ve kişiler anlaşılır. Sorumluluk hukuku anlamıyla "organ", anonim ortaklıklar hukukuna özgü sorumluluk rejimine tabi kişileri ifade etmek üzere kullanılır. TTK m. 530 hükmünün uygulama alanının belirlenmesi gerekir. Bu bakımdan zorunlu organların tespiti önemlidir. Nitekim TTK m. 530'un madde gerekçesinde hükmün uygulama alanına giren "Kanunen gerekli organların" teriminin öğreti ve uygulama tarafından anlamlandırılacağı ifade edilmektedir. TTK sisteminde anonim ortaklığın kanunen bulunması zorunlu organları yönetim kurulu ve genel kuruldur. Organ eksikliği kavramının sınırının çizilmesi gerekir. Organın hiç oluşmamış olmasının TTK m. 530'un uygulama alanına gireceği açıktır. Organın kanunun emredici organizasyon hükümlerine aykırılığının, organ eksikliği olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorununa ilişkin, TTK m. 530 hükmü açık bir cevap sunmamaktadır. Çalışmamızın benimsediği görüş uyarınca, TTK m. 530 dar yorumlanmalı ve organ eksikliği oluşturabilecek haller genişletilmemelidir. Organın esas sözleşmeye aykırı oluşumunun, organ eksikliği yaratıp yaratmayacağı tartışılması gereken diğer bir konudur. TTK m. 530'un esas sözleşmeyi dışlayan lafzı, organ eksikliği hükmünün koruma amacının anonim ortaklığın kanunen zorunlu organizasyonuyla sınırlı olabileceğini akla getirmektedir. Gerçekten organının esas sözleşmeye aykırı vaziyetinin, organ eksikliği hükmünün uygulama alanına gireceği savunulursa, TTK m. 530 hükmünün uygulama alanı, kanun koyucunun öngördüğünün ötesinde genişleyebilir. Yine de bazı özellikli durumlarda, esas sözleşmeye aykırılığın organ eksiliğine sebep olabileceği söylenebilir. Organların oluşumuna ilişkin kanunun "mutlak anlamda emredici" hükümlerini tamamlayan ya da sınırlandıran esas sözleşme hükümlerine aykırılık, organ eksikliğine sebep olabilir. TTK m. 530'un amaç ve konusunun öğreti ve uygulamada yeterli ağırlıkta incelenmediği görülmektedir. Nitekim TTK m. 530'a ilişkin madde gerekçesinde hükmün uygulama şartlarına değinilmekle birlikte, asıl olarak bu hükme Kanun'da neden yer verildiğine dair herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Bu bakımdan çalışmada TTK m. 530'un ratio legis'inin belirlenmesine gayret gösterilmiştir. Gerçekten hükmün korumayı amaçladığı menfaatler tespit edilmeden, hükmün uygulanmasının mekanik bir hâl alma tehlikesi bulunmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde, anonim ortaklığın zorunlu organlarının oluşumuna ilişkin kurucu hükümlere değinilerek, hangi şartlar altında organın şeklen eksik sayılması gerekeceği hususu açıklanmaya çalışılmıştır. Yönetim kurulu açısından organ şeklen eksikliğinden bahsedebilmek için, kurulda görev yapması gereken üye sayısının bulunup bulunmadığı önem taşır. Bu bakımdan, tespiti önem taşıyan husus, yönetim kurulunun şeklen varlığı için yönetim kurulunda bulunması gerekli asgari üye sayısıdır. Çalışmada savunduğumuz görüşe göre, esas sözleşmede gösterilen yönetim kurulu üye sayısının altına düşülmesi tek başına yönetim kurulunun eksikliğine yol açmaz. Yönetim kurulunun toplanıp karar alabilme koşullarını belirleyen emredici karakterdeki TTK m. 390'da aranan toplantı yeter sayısının sağlanamadığı durumlarda, yönetim kurulunun yokluğu sonucuna varılmalıdır. Yönetim kurulunda meydana gelen boşalmalar da yönetim kurulunun organ niteliğini sona erdirebilir. Yönetim kurulu üyelerinin görev süreleri sona ermesine rağmen, yönetim faaliyetlerini sürdürmeleri halinde nasıl bir tutum izlenmesi gerektiği hususu, Türk öğretisini ve uygulamasını uzun yıllardır meşgul etmektedir. Çalışmaya göre, görev süresinin sona ermesiyle organ niteliği kaybolur veya korunur şeklinde varılan sonuç tatmin edici olmayacaktır. Süre aşımını takiben yönetim kurulunun alacağı hukuki durumu ve işlemlerinin akıbeti üzerinde durulmadan, savunulacak herhangi bir görüş ikna edicilikten yoksun olur. Görev süresi sona ermesine rağmen görevde kalmaya devam eden üyenin fiili organ olarak kabulü, hem hukuk ve işlem güvenliğinin korunmasına hizmet edecek hem de yönetim kurulunun hukuka aykırı durumunun TTK m. 530 uyarınca giderilmesine olanak tanıyacaktır. Genel kurul, anonim ortaklığın her bir gündemle yeniden oluşan zorunlu organıdır. Bu organın işlevsizliği veya maddi anlamda eksikliği tartışılmadan önce organın şeklen oluşması, diğer ifadeyle toplanması gerekir. Bu organın toplanması, yani organ olarak ortaya çıkması için katı şekli kurallara uyulması gerekir. TTK m. 409/f.1, olağan genel kurulun toplanması için zaman aralığı öngörmüştür. Genel kurulun kanunda öngörülen zamanda toplanması, pay sahipliği haklarının kullanılabilmesinin ön koşuludur. Bu bakımdan çalışma, olağan genel kurulun zamanında toplanmasını istemenin bir pay sahipliği hakkı olduğunu ileri sürmektedir. Genel kurulun şeklen eksikliğinin mümkün görülmesi, organlar arası işlevler ayrılığı üzerine kurulu anonim ortaklıkların kanuna uygun örgütlenmesinin güvencesini oluşturacağı gibi, kurumsal yönetimin özelikle de kapalı ortaklıklar bakımından temel taşıdır. Organ eksikliği öncelikle biçimsel bir konu olmasına rağmen organ eksikliği kavramı geniş yorumlanarak organın işlevsiz hâle gelmesi de TTK m. 530 hükmü altında değerlendirilmektedir. Çalışmada savunulduğu üzere, organın işlevsizliği her durumda organ eksikliği olarak değerlendirilmemedir. Dolayısıyla organın çalışmaması, işlevsizliği, kilitlenmesi gibi ifadeler çalışmada organ eksikliği ile aynı anlamda kullanılmamaktadır. Organın işlevsizliğinin organ yokluğuyla istisnai olarak eş tutulduğu durumları ifade etmek üzere çalışmada İsviçre terminolojinde şeklen eksikliğe karşılık olarak kullanılan "maddi eksiklik" terimi tercih edilmektedir. Organın işlevsizliği tanım olarak; organın kanundan doğan görevleri yerine getirememesidir. Diğer ifadeyle işlevsizlik, organ şeklen mevcut olmasına rağmen, organı oluşturan kişilerin, gerekli tarzda hareket etmemesi ya da edememesi nedeniyle kanun tarafından organa yüklenen görevlerin yerine getirilmemesidir. Yönetim kurulunun iç ilişkide karar alamıyor olması, fikrimizce ortaklık alacaklısı ve Ticaret Bakanlığı'na TTK m. 530 altında dava açma hakkı vermemelidir. TTK m. 410/f.2 hükmü uyarınca pay sahibinin yönetim kurulunun karar alamamasına bağlı işlevsizliği halinde, mahkemeye başvurma hakkı bulunmaktadır. Dolayısıyla, kanaatimizce yönetim kurlunun işlevsizliğine bağlı sonuçlar dış ilişkiye yansımadığı sürece yönetim kurulunun eksikliğinden bahsedilmemelidir. Ancak, yönetim kurulunun içinde bulunduğu işlevsizlik anonim ortaklığın temsilini de olanaksız kılmaktaysa farklı bir yorum yapılmalıdır. Çalışmaya göre, yönetim kurulunun ortaklığı yönetme ve temsil kabiliyeti bulunmaması halinde yönetim kurulunun şeklen eksikliğine eş sonuçlar ortaya çıkar. Yine çalışmanın savunduğu görüş uyarınca, bu hâlde anonim ortaklığa karşı derhal organ eksikliği davası açılması mümkün görülmelidir. Haklı nedenle fesih davasını düzenleyen TTK m. 531'in TTK'ya eklenmesiyle birlikte, eTTK döneminde organ eksikliğinin geniş yorumlanmasına ilişkin gerekçeler, kanaatimizce büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Genel kurulun karar alma yeteneğinden mahrum olması, pay sahiplerinin anonim ortaklığın devamına ilişkin objektif beklentilerini boşa çıkardığı ölçüde, TTK m. 531 anlamında haklı sebep olarak kabul edilebilir. Bu doğrultuda, genel kurulun kalıcı olarak karar alamamasının yarattığı sorunlar, TTK m. 530 yerine, TTK m. 531'in uygulanmasıyla giderilebilir. Çalışma, organ ve fiil ehliyetine ilişkin eksiklikleri gidermeye yönelik önlemlerin hukuki olarak sınıflandırması bakımından, yerleşik Türk öğreti ve uygulamasından farklı bir yaklaşım benimsemektedir. Dava esnasında hâkimin re'sen alması gerektiği kanaatinde olduğumuz bu önlemlerin hukuki dayanağı maddi hukuktadır. Organ eksikliğini giderici önlemlerin "vesayet hukuku kaynaklı geçici önlemler" şeklinde nitelendirilmesi fikrimizce yerinde olur. Organ eksikliği davasının sonuçları bakımından hâkime TMK m. 4 anlamında takdir yetkisi tanınmamıştır. Ne var ki anonim ortaklıkta yaşanabilecek kilitlenme durumu, hem "haklı sebep" hem de "organ eksikliği" görünümünde ortaya çıkabilir. Anonim ortaklığın kilitlenme nedeniyle çalışamaz olduğu durumda, TTK m. 530 ve 531 hükümlerinin birlikte uygulanması gerekir. Her iki hükmün münferiden koruduğu menfaatlerden birinin diğerine tercih edilmeyecek kadar vazgeçilmez oluşu, söz konusu görüşün temel gerekçesini oluşturmaktadır. Buna göre, yönetim kurulunun seçilememesi ya da karar/toplantı yetersayısının sürekli olarak oluşmadığı gerekçesiyle haklı sebeple fesih davası açıldığında, mahkemenin TTK m. 530'un organsızlığı gidermeye dönük geçici önlemleri göz ardı etmemesi yerinde olacaktır. Davacının taleplerini münhasıran TTK m 530'a dayandırdığı durumda, hâkim re'sen TTK m. 531 hükmünü uygulayarak, fesih dışındaki alternatif çözümleri değerlendirebilmelidir. Bu yolla TTK m. 531'de yer alan feshin son çare görülmesi ilkesine işlerlik kazandırılarak, organ eksikliği davasında elde edilebilecek kolaylaştırılmış fesih tehlikesinin önüne geçilebilir. Mahkemenin vereceği karar ortaklığın içinde bulunduğu organ eksikliğini nihai olarak gidermeyi hedef almalıdır. Diğer yandan da hâkim davadan el çektiğinde organ eksikliği tekrar ortaya çıkmamalıdır. Bu doğrultuda anonim ortaklık temel düzenine diğer bir ifadeyle organsal işleyişine müdahale eden çözümler yerine, pay sahipliği yapısı üzerinde radikal değişiklik öngören alternatif çözümlerin yerindeliği tartışılabilir. Çalışmanın son bölümünde organ eksikliği davasının usul hukukuna ilişkin gösterdiği özellikler üzerinde durulmuştur. Usul hukukuna hâkim bazı ilkeler, organ eksikliği davasının gösterdiği bazı nitelikli durumlara uygun cevaplar vermemektedir. Zira davanın olası sonuçları davanın tarafları dışındaki kişilerin hukuki durumlarını ve ekonomik kamu düzenini etkiyebilmektedir. Ayrıca anonim ortaklığın fiil ehliyetinin bulunmamasının kamu düzeni üzerinde tahribat yaratabilecek olması, medeni usul hukukuna hâkim bazı ilkelerden ayrılma gerekliliği yaratmaktadır. Bu doğrultuda çalışma, organ eksikliği davasının gösterdiği özellikli durumlarla medeni usul hukuk kurumlarını bağdaştıran bir çözüm arayışı içine girmiştir.

Anonim ortaklıklarAnonim şirketlerDavalar+2
Ali Altan Miri
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Ticaret Kanunu md. 376/3 kapsamında borca batıklık

Borca batıklık, Türk Ticaret Kanunu (TTK) md. 376/3 hükmünde düzenlenmiş olup, alacaklıların haklarını korumayı ve şirket yönetiminin şirketin finansal durumunu sürekli izleyip değerlendirmesini sağlamayı amaçlar. Borca batıklık, TTK md. 376'da hüküm altına alınarak hukuki sonuç bağlanan finansal güçlük durumlarından en ileri seviyede olanını temsil eder. Mukayeseli hukukta, şirket kurtarma ve yeniden yapılandırma uygulamalarıyla bağlantılı olarak borca batıklık, kaldırılması ya da güncellenmesi gereken bir konu olarak tartışılmıştır. Borca batıklık, tespiti ve sonuçları itibarıyla, ticaret, bilanço ve iflas hukuku gibi birden fazla alanı ilgilendirir. TTK md. 376/3 hükmü, borca batıklık tespiti için iki tür ara bilanço hazırlanmasını gerektirir: biri işletmenin devamlılığı esasına, diğeri ise muhtemel satış fiyatlarına göre düzenlenir. Borca batıklığın tespiti, varlıkların gerçek değerinin belirlenmesini gerektirir ve bu noktada bütüncül değerleme önemlidir. Ayrıca, varlıkların gerçek değerinin ve şirket güncel borç karşılama kapasitesinin doğru yansıtılması için şerefiyenin aktifleştirilmesi de dikkate alınmalıdır. Borca batıklık ara bilançolarının hazırlanma esasları, ilgili hükmün amacına göre belirlenmelidir. Bu bağlamda, sonuç açıklama amacını ön planda tutan yıllık bilanço hazırlama esaslarından farklılık gösterir. TTK md. 376/3 hükmü, borca batık olarak tespit edilen şirketlerin iflasını öngörmekle birlikte, bu şirketlerin kurtulmalarına yardımcı olacak araç sunarak iflası önlemeyi de hedefler. Borca batık şirketlerin iyileştirilmesi ve iflasının önlenmesi amacıyla kanunda öngörülen veya öğretide değerlendirilen çeşitli yöntemler mevcuttur. Çalışma kapsamında, ilgili hükmün amacı çerçevesinde borca batıklık kavramı irdelenmiş ve borca batıklığın tespiti için gerekli ara bilançoların düzenlenme esasları araştırılmıştır. Ayrıca, sermaye azaltımı ve sermaye artırımının eşzamanlı gerçekleştirilmesi, sırada sona geçme ve sermaye avansı yöntemlerinin borca batıklığı ortadan kaldırmadaki etkinliği ele alınmıştır.

Sena Nur Günay
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklık payı bağlamında opsiyon kavramı ve pay devrinde özellik arz eden haklar

Opsiyon hakları ve pay devrinde özellik arz eden haklar, genel olarak ortaklıklar hukuku uygulamasında ve spesifik olarak birleşme ve devralmalar uygulamasında sıklıkla kullanılmaktadır. Fakat hakların uygulamadaki bu yaygın kullanımına ve yerine getirdikleri önemli işleve rağmen, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda söz konusu haklara özgü olarak getirilmiş hükümler mevcut değildir. Söz konusu çalışma, anonim ortaklık uygulamasında yaygın biçimde kullanılan öncelik, önalım, geri alım, alım, satma, birlikte satma ve birlikte satışa zorlama haklarının kavramsal temellerinin ortaya konulması ve söz konusu hakların uygulama esaslarının belirlenmesini amaçlamaktadır.

OpsiyonOpsiyon sözleşmeleriVadeli İşlem ve Opsiyon Borsası
Umut Özdoğan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
10

Other supervisors