Theses supervised by Prof. Dr. Zehra Büyüktuncer Demirel
10 theses · Hacettepe University
Ağırlık kaybı programına ek olarak verilen krill ve balık yağının obezite ile ilişkili paramatrelere etkisi
Önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen obezitenin, tedavisinin temelini tıbbi beslenme tedavisi oluşturmakta ve farklı biyoaktif bileşiklerin tedavide etkinliği araştırılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda balık yağı ve krill yağı gibi kaynaklarla alınan omega 3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (n-3 PUFA) obeziteyle ilişkili göstergeler üzerine olumlu etkileri olabileceği önerilmiş, ancak farklı n-3 PUFA kaynaklarının etkinlikleri tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışma, ağırlık kaybı programına ek olarak verilen krill ve balık yağının obeziteyle ilişkili parametrelere olan etkisini belirlemek ve etkinliklerini karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Randomize kontrollü klinik çalışma olarak planlanan bu çalışma, 1 Ocak 2018 - 1 Ocak 2019 tarihleri arasında Özel IMC Hastanesi (Mersin) Dahiliye Polikliniği'ne başvuran 19-45 yaş arası ve beden kütle indeksi (BKİ) ≥27 ile <35 kg/m2 olan kadın bireyler (n=45) üzerinde yürütülmüştür. Bireyler üç gruba randomize edilerek sekiz hafta boyunca ağırlık kaybı programına ek olarak birinci gruba (krill yağı grubu) 1,4 g krill yağı (204 mg EPA+120 mg DHA/gün), ikinci gruba (balık yağı grubu) 1,0 g balık yağı (180 mg EPA+120 mg DHA/gün) verilmiş; üçüncü gruba (kontrol grubu) ise herhangi bir besin ögesi desteği yapılmamıştır. Bireylerin beslenme durumlarını değerlendirmek amacıyla, ağırlık kaybı programı öncesi ve sekiz hafta sonunda üç günlük besin tüketim kaydı; sekiz haftalık ağırlık kaybı programı süresince ise haftada bir kez 24-saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı alınmıştır. Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri çalışmanın başında ve sonunda üç günlük fiziksel aktivite kaydı ile değerlendirilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri sekiz hafta boyunca her hafta alınmıştır. Bireylerden çalışmanın başında ve sonunda alınan açlık kan örneklerinde serum glukoz, insülin, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL-K), yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-K), HDL dışı kolesterol (non-HDL-K), trigliserit (TG), yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP), tümör nekröz faktör-α (TNF-α), interlökin-6 (IL-6), total antioksidan sistem (TAS), total oksidan sistem (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) düzeyleri analiz edilmiştir. Ayrıca Homeostatik Model Değerlendirmesi (HOMA-IR) hesaplanmış ve kan basınçları ölçülmüştür. Bireylerin ağırlık kaybı programı başlangıcı ile dördüncü hafta ve sekizinci hafta sonundaki antropometrik ölçümlerinde oluşan değişimler açısından üç grup arasında anlamlı bir fark olmadığı (her biri için p>0,05); sadece bel çevresi (krill:-11,0 cm, balık yağı: -7,0 cm, kontrol: -8,0 cm), bel/kalça oranı (krill: -0,05, balık yağı: -0,03, kontrol: -0,03) ve bel/boy oranında (krill: -0,07, balık: -0,04, kontrol: -0,05) azalma yönündeki değişimlerin krill grubunda anlamlı düzeyde farklı olduğu bulunmuştur (her biri için p<0,05). Bireylerin ağırlık kaybı programı öncesi ve sonrasında ölçülen tüm biyokimyasal bulguları ve kan basıncı ölçüm ortalamaları her üç grupta da benzer bulunmuştur (her biri için p>0,05). Müdahale sonrasında biyokimyasal parametreler ve kan basınçlarında görülen değişimlerden sadece hsCRP ve TNF-α'da görülen azalma yönündeki değişimler krill yağı grubunda anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur (her biri için p<0,05). Bu bulgular krill yağının, balık yağına kıyasla inflamasyona ve abdominal yağlanmaya olumlu etkileri olabileceğini göstermekle birlikte, krill ve balık yağının anti-obezite etkilerini tam olarak desteklememektedir. Bu doğrultuda obez bireylerde ideal krill ve balık yağı dozlarının belirlenerek, obezite ve obezite ile ilişkili parametrelere olan etkilerini her iki cinsiyette de inceleyen daha büyük örneklemli randomize kontrollü insan çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Obezitede FTO gen varyantlarının diyet bileşenleri ile ilişkileri
FTO gen varyantlarının diyet ve diğer yaşam tarzı alışkanlıkları ile etkileşimlerinin obezite göstergeleri üzerine etkileri son yıllarda dikkat çekmektedir. Farklı popülasyonlarda yapılan çalışmalardan elde edilecek kanıtlar, bu ilişkinin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Türk popülasyonunda obezitede FTO gen varyantlarının (rs9939609 ve rs10163409) diyetin hem besin ögesi içeriği, hem de diyet kalitesi ile etkileşimlerinin detaylı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, fizik muayeneleri Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi'nde yapılmış 200 sağlıklı kontrol (Beden Kütle İndeksi (BKİ): 18,5-24,9 kg/m2), 200 pre-obez/obez (BKİ≥25 kg/m2) olmak üzere toplam 400 birey katılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması 34,8±7,08 yıldır. Bireylerin sosyodemografik özellikleri, sigara ve alkol kullanım durumları, fiziksel aktivite düzeyleri, uyku kaliteleri ve beslenme alışkanlıkları sorgulanmış ve geriye dönük 24-saatlik besin tüketim kaydı alınmıştır. Diyet kalitesinin belirlenmesinde Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 (HEI-2010) ve Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği kullanılmıştır. FTO geni polimorfizmleri Kompetitive Allel Spesific PCR genotipleme ile analiz edilmiştir. Bireylerden açlık ve tokluk kan örnekleri alınarak, açlık serum lipid profili, açlık plazma glukoz ve insülin, postprandiyal glukoz ve insülin, plazma adiponektin, serum 25-dihidroksi vitamin D düzeyleri değerlendirilmiştir. Ayrıca, HOMA-IR değeri hesaplanmış ve sistolik ve diastolik kan basıncı ölçülmüştür. FTO rs9939609 minör allel (A) frekansı %39, FTO rs10163409 minör allel (T) frekansı %37'dir. FTO rs9939609 A allel taşıyıcıları %19,5, TT genotipi %9,4 oranında obezdir (p=0,028). FTO rs10163409 için obezite oranı genotipler arasında benzerdir (p=0,768). FTO rs9939609 genotipi için tüm genotiplerde, FTO rs10163409 için ise AA genotipinde toplam öğün sayısının obezite; ara öğün sayısının ise abdominal obezite göstergeleri ile negatif korelasyonda olduğu bulunmuştur (her biri için p<0,05). Diyetle karbonhidrat alımının rs9939609 TT genotipi için obezite göstergeleri açısından pozitif; AA/AT genotipleri için vücut yağ kütlesi oranı ile negatif korelasyonda olduğu bulunmuştur. Diyetle yağ alımı FTO rs9939609 AA genotipine sahip bireylerde vücut yağ kütlesi oranı ile pozitif korelasyon göstermiştir (p<0,05). FTO rs10163409 gen varyantları açısından diyetle protein alımının TA/TT genotipindeki bireylerde vücut yağ kütlesi oranındaki artış ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Aynı SNP için diyette yağdan gelen enerji oranının AA genotipinde artan vücut yağ kütlesi oranı; TA/TT genotiplerinde ise abdominal obezite göstergeleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,05). Toplam risk allel sayısı 1 ve üzeri olan bireylerde, n-3 yağ asidi alımı arttıkça yüksek bel/kalça oranı riskinin %35 oranında düştüğü gösterilmiştir (p=0,033). FTO rs9939609 TT genotipine sahip bireylerin diyet kalitesi arttıkça plazma açlık insülin, postprandiyal insülin ve HOMA-IR düzeylerinde azalma saptanmıştır (her biri için p<0,05). FTO rs10163409 AA genotipinde ise diyet kalite skoru arttıkça plazma açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR değerleri azalırken; plazma adiponektin düzeyi artmıştır (her biri p<0,05). FTO rs9939609 genotipi ve fiziksel aktivite düzeyi etkileşimi plazma adiponektin düzeyini etkilemiştir (p=0,027). Risk alleli taşıyan sedanter bireylerde plazma adiponektin düzeyi risk alleli taşımayanlara kıyasla daha düşüktür (p=0,006). Sonuç olarak, yetişkin bireylerden oluşan Türk örnekleminde FTO gen varyantlarının obezitede diyet ve diğer yaşam tarzı alışkanlıklarına karşı verilen yanıtı düzenleyerek, obezite göstergelerini etkileyebileceği doğrulanmıştır.
Tip 2 diyabetli bireylerde diyetle ileri glikasyon son ürünleri (AGES) alımının değerlendirilmesi
Tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olarak kabul edilen diyabetin yönetiminde, tıbbi beslenme tedavisi önemli bir yer tutmaktadır. Diyetin makro ve mikro besin ögesi içeriklerinin yanında, besinlere uygulanan hazırlama ve pişirme yöntemleri sonucu oluşan bileşenlerin de hastalık seyrini etkileyebileceği bilinmektedir. Son yıllarda, diyetle alınan Maillard tepkimesi ürünü olan ileri glikasyon son ürünlerinin (AGEs) diyabetin seyrindeki etkileri ilgi çekmektedir. Akdeniz diyetinin AGEs alımını sınırlayarak, glisemik kontrolün sağlanmasında etkili olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışmada, Tip 2 diyabetli bireylerde, Akdeniz diyetine uyum ve diyet AGEs alımı ile diyabet göstergeleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Çumra Devlet Hastanesi diyet polikliniğine başvuran 88'i diyabet tanısı almış, 88'i sağlıklı olmak üzere toplam 176 birey katılmıştır. Bireylerin beslenme alışkanlıkları, Akdeniz diyetine uyumları sorgulanmış ve 15 gün ara ile üç kez besin tüketim kayıtları kaydedilmiştir. Ayrıca katılımcıların fiziksel aktivite durumları değerlendirilmiş; antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal bulguları kaydedilmiştir. Bireylerin dosyalarından, açlık plazma glukozu (mg/dL), HbA1c (%), totat kolesterol (mg/dL), trigliserit (mg/dL), HDL kolesterol (mg/dL) ve LDL kolesterol (mg/dL) bulguları kaydedilmiştir. Diyet AGEs alımı hesaplamasında, 549 besinden oluşan Uribarri ve ark.'nın 2010'da olşturduğu veri tabanı kullanılmıştır. Diyetle AGEs alımının diyabetli bireylerde (17094,8±4610,96 kU/gün), sağlıklı bireylere (16243,1±4607,56 kU/gün) göre daha yüksek olduğu görülmüştür (p>0,05). Diyabet kontrolü kötü olan bireylerde (16426,8±5372,30 kU/gün) diyet AGEs alımı iyi kontrollü diyabetlilere (15989,8±3332,45 kU/gün) göre daha fazladır (p>0,05). Diyetle AGEs alımının cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyine göre, diyabetli ve sağlıklı bireylerde benzer olduğu bulunmuştur (p>0,05). Diyabetlilerde en yüksek diyet AGEs alımı 45-54 yaş aralığındadır (21390,6±5654,43 kU/gün) ve yaş diyet AGEs alımını etkilemektedir (p=0,006). Diyetle AGEs alımının, tüketilen ana ve ara öğün sayısı, dışarıda yemek yeme alışkanlıklarından etkilenmediği görülmüştür (p>0,05). Akdeniz diyetine uyumun, her iki grupta da diyet AGEs alımını önemli düzeyde etkilemediği görülmüştür (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmada diyabetlilerde ve kötü kontrollü diyabetlilerde diyetle AGEs alımı daha yüksek olmasına karşın, Akdeniz diyetine uyum, diyabet varlığı ve seyri ile diyet AGEs alımı arasında anlamlı bir ilişki gösterilmemiştir.
Piyasada satılan bazı glutensiz ekmeklerin glisemik indeks değerlerinin belirlenmesi
Son yıllarda glutensiz ürünlerin kullanımı yaygınlaşmasına karşın, bu ürünlerin besin değerleri ve glisemik etkileri ile ilgili bilinenler sınırlıdır. Bu çalışmada ülkemizde piyasada satılan bazı glutensiz ekmeklerin glisemik indeks değerinin belirlenmesi ve böylece bu alanda yapılacak klinik çalışmalara katkı verilmesi amaçlanmıştır. Araştırma 19-35 yaşlarında (27,3±2,35 yıl), beden kütle indeksleri 18,5-24,9 kg/m2 arasında (22,5±1,97 kg/m2) olan 12 yetişkin birey üzerinde yürütülmüştür. Bireyler iki referans besin (beyaz ekmek ve glukoz) ve dokuz farklı glutensiz ekmeğin glisemik indeks değerlerini belirlemek amacıyla, 4-10 gün aralıklarla toplam 11 kez araştırma merkezini ziyaret etmişlerdir. Her bir ziyarette, kapiller açlık kan glukoz ölçümü ve 100-mm VAS ile açlık-tokluk skor değerlendirmesini takiben, 25 g sindirilebilir karbonhidrat içeren referans veya test besini tüketmişler ve tüketimden 15., 30., 45., 60., 90. ve 120. dk sonra bu ölçümler tekrarlanmıştır. Glukoza göre, ekmeklerin glisemik indeks değerleri sırasıyla C marka glutensiz gevrek ekmek (87,3), E marka glutensiz ekmek (82,7), beyaz ekmek (80,3), B marka glutensiz gevrek ekmek (74,5), C marka glutensiz günlük ekmek (63,1), A marka glutensiz ekmek (61,5), F marka glutensiz ekmek (58,0), D marka proteini azaltılmış baget ekmek (51,7) ve D marka proteini azaltılmış minik ekmek (47,1) ve B marka glutensiz ev ekmeği (42,4) olarak belirlenmiştir. C marka glutensiz gevrek ekmek, E marka glutensiz ekmek, beyaz ekmek ve B marka gevrek ekmeğin yüksek glisemik indekse (≥70), C marka glutensiz günlük ekmek, A marka glutensiz ekmek ve F marka glutensiz ekmeğin orta glisemik indekse (56-69), D marka proteini azaltılmış baget ekmek ve D marka proteini azaltılmış minik ekmek ve B marka glutensiz ev ekmeğin düşük glisemik indekse (≤55) sahip olduğu tespit edilmiştir. Beyaz ekmeğe göre, tüm ekmeklerin yüksek glisemik indeks değerine (≥70) sahip olduğu saptanmıştır. Ekmeklerin lif içeriği arttıkça glisemik indeks değerinin düştüğü görülmüştür (r= -0,265, p=0,003). B marka glutensiz gevrek ekmek için tokluk skorları ile kan glukoz yanıtı eğri altı alanları arasında pozitif (r= 0,580, p=0,048), C marka glutensiz günlük ekmekte ise negatif (r= -0,706, p=0,010) ilişki tespit edilmiştir. Ayrıca, C marka glutensiz günlük ekmeğin oluşturduğu kan glukoz yanıtı eğri altı alanı ile açlık, yenilebilecek miktar ve yeme isteği skorları arasında pozitif ilişki tespit edilmiştir (sırasıyla r=0,762, p=0,004; r= 0,643, p=0,024; r= 0,692, p=0,013). F marka glutensiz ekmeğin kan glukoz yanıtı eğri altı alanı ile şekerli besin tüketme isteği skoru arasında negatif yönlü ilişki tespit edilmiştir (r= -0,629, p=0,028). Glutensiz ürünlerin glisemik indeks değerlerinin düşürülmesini sağlayacak formülasyonların geliştirilmesi ve tüketiciler tarafından bu tür ürünlerin tercih edilmesinin sağlanması önem taşımaktadır.
Diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren besin tüketim sıklığı anketinin geliştirilmesi
Bu çalışma, diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren bir besin tüketim sıklığı anketi geliştirmek ve bu anketin geçerliğini ve tekrarlanabilirliğini değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini 18-40 yaş arası 102 birey oluşturmuştur. Katılımcılarla altı görüşme gerçekleştirilmiş olup, ilk görüşmede katılımcıların genel özelliklerinin kaydedildiği soru formu ile geliştirilen besin tüketim sıklığı anketi uygulanmıştır. Ardından dört hafta boyunca her hafta bir kez ve farklı günlerde olmak üzere dört kez 24-saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı (1-7. gün, 8-14. gün, 15-21. gün ve 22-28. gün) alınmıştır. Dört haftalık sürecin sonunda diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren besin tüketim sıklığı anketi tekrarlanmıştır. İkinci uygulanan besin tüketim sıklığı anketi ile dört kez alınan 24-saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı verileri kullanılarak anketin geçerliği değerlendirilmiştir. Tekrar elde edilebilirliği değerlendirmek için ise dört hafta arayla gerçekleştirilen diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendiren besin tüketim sıklığı anketinin ilk ve ikinci uygulamalarında elde edilen veriler kullanılmıştır. Geçerlik; Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi, Spearman korelasyon katsayısı, Blant-Altman plot analizi ve kappa uyum testi olmak üzere dört farklı istatistiksel yöntemle değerlendirilmiştir. Tekrar elde edilebilirlik analizi için sınıf içi korelasyon katsayısı değerleri incelenmiştir. Geçerlik analizleri kapsamında gerçekleştirilen kappa uyum testi sonuçlarına göre diyet posası, inülin, galaktooligosakkarit, fenolik bileşikler ve fitokimyasallar, toplam prebiyotik ve toplam probiyotik mikroorganizma alımı ile orta düzeyde uyum bulunurken (p<0,05; κ=0,210-0,453); fruktooligosakkarit, omega-3 yağ asitleri ve toplam fermente besin bileşenlerinde zayıf düzeyde uyum bulunmuştur (p<0,05; κ=0,148-0,170). Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre ise diyet posası (p<0,001; rs=0,512), galaktooligosakkarit (p<0,001; rs=0,474), fenolik bileşikler ve fitokimyasallar (p<0,001; rs=0,669), omega-3 yağ asitleri (p<0,001; rs=0,520), toplam prebiyotik (p<0,001; rs=0,527) ve toplam fermente besin (p<0,001; rs=0,399) için orta düzeyde korelasyon bulunurken; inülin (p<0,001; rs=0,359), fruktooligosakkarit (p=0,024; rs=0,204) ve toplam probiyotik mikroorganizma sayısı (p=0,002; rs=0,307) için zayıf düzeyde korelasyon saptanmıştır. Toplam probiyotik mikroorganizma sayısı dışında diğer tüm bileşenler için Blant-Altman logaritmik fark ortalamaları klinik olarak etkilemeyecek düzeyde düşük bulunmuş, her iki yöntemin uyum gösterdiği ve benzer ölçümler yapabildiği saptanmıştır. İncelenen tüm bileşenlerin tekrar elde edilebilirliği uygun bulunmuştur (ICC=0,567-0,852). Sonuç olarak, diyetle prebiyotik ve probiyotik alımı ile fermente besin tüketimini değerlendirmek amacıyla geliştirilen besin tüketim sıklığı anketinin genel olarak geçerli ve tekrar edilebilir olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, prebiyotik ve probiyotik alımının değerlendirilmesinde, sık tüketilen besinlerin bu bileşenler açısından analizlerinin yapılmasına ve ulusal/uluslararası düzeyde kullanılabilir veri tabanının geliştirilmesine gereksinim duyulmaktadır.
Bariatrik cerrahi geçiren hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve metabolik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, obezite ve bariatrik cerrahinin beslenme, metabolik parametreler ile bağırsak mikrobiyotası üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yürütülen bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Çalışmanın örneklemini Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bariatrik cerrahi uygulanan 15 morbid obez bireyden oluşan çalışma grubu ile bariatrik cerrahi uygulanmayan 8 morbid obez bireyden oluşan kontrol grubu-1 ve 11 normal ağırlıkta (n=5) ve pre-obez (n=6) bireyden oluşan kontrol grubu-2 oluşturmuştur. Bireylerin başlangıç, 3. ay ve 6. ayda genel özellikleri ve sağlık durumları kaydedilmiş, miktarlı besin tüketim sıklıkları ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları değerlendirilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bireylerden alınan açlık kan örneklerinde glukoz, trigliserit, total, LDL, HDL kolesterol, ALT, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL6, TNF-α ve hs-CRP ve fekal örnekler alınarak mikrobiyota kompozisyonu analiz edilmiştir. Çalışma grubunda yer alan bireylerin enerji, makro ve mikro besin ögesi alımları cerrahi sonrası hem 3. hem de 6. ayda cerrahi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubu-1 ve kontrol grubu-2'de yer alan bireylerin çalışma boyunca enerji ve besin ögesi alımlarında değişiklik saptanmamıştır (p>0,05). Çalışma grubunda bariatrik cerrahi sonrası hem 3. ayda hem de 6. ayda bel/kalça oranı hariç tüm antropometrik ölçümler azalmıştır (p<0,05). Çalışma grubundaki bireylerin açlık kan glukozu medyan düzeyleri başlangıçta 94,0 mg/dL, 3. ayda 91,0 mg/dL ve 6. ayda 87,0 mg/dL olarak bulunmuştur (p<0,05). Total kolesterol, LDL kolesterol, ALT ve hs-CRP düzeyleri de bariatrik cerrahi sonrasında azalma göstermiştir (p<0,05). Bireylerin trigliserit, HDL kolesterol, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL-6 ve TNF-α değerlerinde cerrahi sonrasında anlamlı değişiklik olmamıştır (p>0,05). Bireylerin günlük posa alımı ile CK18-M30 düzeyleri (r=-0,437, p=0,010) ve LDL kolesterol düzeyleri (r=-0,401, p=0,035) arasında negatif ve orta düzey ilişki belirlenmiştir. Bireylerin kan IL-6 düzeyleri ile günlük E vitamini (r=-0,440, p=0,009) ve çinko (r=-0,449, p=0,019) alım miktarları arasında negatif ve orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Bireylerin bağırsak mikrobiyotalarını oluşturan 3 temel bakteri filumu Bacteroidetes, Firmicutes ve Proteobacteria olarak saptanmıştır. Obez bireylerde normal ağırlıklı bireylere göre Firmicutes oranları yüksek, Bacteroidetes oranları daha düşük bulunmuştur. Çalışma grubunda cerrahi sonrasında Firmicutes filumunda azalma, Bacteroidetes filumunda artış belirlenmiştir. Başlangıçta Bifidobacterium cinsinin morbid obez bireylerde cerrahi öncesinde kontrol grubu-2'ye göre daha yüksek olup, cerrahi sonrası 3. ayda azaldığı gösterilmiştir (p<0,01). Enterobacteriaceae cinsi bakteriler cerrahi sonrası 3. ve 6. aylarda düşme eğilimindedir (p<0,05). Bacteroides bakterilerinin cerrahi öncesi morbid obez bireylerde belirgin şekilde düşük düzeyde olduğu ve cerrahi sonrasında kontrol grubu-2'ye benzer düzeylerde artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Proteobacteria düzeylerinde görülen değişim ile total kolesterol (r=-0,636, p=0,035), LDL kolesterol (r=-0,718, p=0,013) ve IL-6 (r=-0,606, p=0,017) düzeylerindeki değişim arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. Firmicutes düzeylerindeki değişiklik ile toplam yağ (r=0,575, p=0,025) ve TDYA (r=0,592, p=0,020) alımlarındaki değişiklik arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Bu çalışmada bariatrik cerrahinin metabolik parametreler ve bağırsak mikrobiyotası üzerine etkileri görülmektedir ancak daha geniş örneklem ile planlanmış randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Diyetisyen ve diyetisyen adaylarının sürdürülebilir beslenme konusundaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Bugün ve gelecek kuşaklar için besin ve beslenme güvenliğine, sağlıklı yaşama katkıda bulunan çevresel etkileri düşük diyetler olarak tanımlanan sürdürülebilir diyetler ile ilgili özellikle sağlık profesyonellerinin farkındalığının geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Ankara'da bulunan üniversitelerin Beslenme ve Diyetetik Bölümlerinde eğitim alan öğrenciler ile Türkiye Diyetisyenler Derneği'ne üye olan diyetisyenlerin sürdürülebilir beslenme konusundaki bilgi, tutum ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma 876 Beslenme ve Diyetetik Bölüm öğrencisi ile kontrol grubu olarak alınan 230 diğer bölüm öğrencileri ve 201 diyetisyen olmak üzere toplamda 1307 birey ile gerçekleştirilmiştir. Sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi ve tutumu değerlendiren, dört bölümden oluşan bir anket geliştirilmiştir. Anketin birinci bölümünde katılımcıların genel özellikleri, ikinci bölümünde katılımcıların çevre ve çevre sorunlarına ilişkin görüşleri, üçüncü bölümünde sürdürülebilir beslenme konusuna ilişkin bilgileri ve yaklaşımları, dördüncü bölümünde ise besin tüketim alışkanlıkları yer almaktadır. Ankette sürdürülebilir beslenme başlığı altında, sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi düzeyi, besin alışverişi yaklaşımları ve besin kayıp ve atıklarını azaltma stratejilerine yaklaşımlarına yönelik 5-li Likert tipinde hazırlanan sorular yer almış ve bu sorulardan elde edilen cevaplar kullanılarak toplam puanlar hesaplanmıştır. Öğrenci örnekleminde veri toplama sürecinde, ilgili Bölüm Başkanlığı'nın uygun gördüğü zamanda üniversiteler ziyaret edilmiş, çalışma anlatılıp, gönüllü öğrencilerin geliştirilen anketi doldurmaları sağlanarak veriler toplanmıştır. Diyetisyenlerden veri toplama süreci ise, Türkiye Diyetisyenler Derneği üye e-posta grubuna anketin gönderilmesi ve gelen cevapların değerlendirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Diyetisyenlerin %84,6'sı, beslenme ve diyetetik öğrencilerinin %58,6'sı diğer bölüm öğrencilerinin ise %15,2'si sürdürülebilir beslenme tanımını daha önce duyduklarını beyan etmişlerdir (p<0,001). Sürdürülebilir beslenme toplam bilgi puanları diyetisyenlerde 41,896,58, beslenme ve diyetetik öğrencilerinde 34,444,95 ve diğer bölüm öğrencilerinde 32,306,08 olarak kaydedilmiştir (p<0,001). Öğrenci örnekleminde sürdürülebilir beslenme toplam bilgi puanının öğrencilerin eğitime devam ettikleri üniversiteler, lisans eğitim düzeyi ve yaşadıkları yerlere göre farklılık gösterdiği saptanmıştır (p<0,001). Besin kayıp ve atıklarını azaltma strateji puanları diyetisyenlerde 31,154,51, beslenme ve diyetetik öğrencilerinde 29,634,60 ve diğer bölüm öğrencilerinde 28,155,63 olarak bulunmuştur (p<0,001). Sürdürülebilir beslenme düzeyi yeterli olan grupta besin alışveriş puanın da yeterli olduğu saptanmıştır (p<0,001). Benzer şekilde, sürdürülebilir beslenme düzeyi yeterli ve yetersiz olan grupların besin kayıp ve atık farkındalık düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı fark gösterdiği saptanmıştır (p<0,001). Katılımcıların sürdürülebilir beslenme bilgi düzeylerine göre enerji ve besin ögesi alımları ile besin tüketim durumları değerlendirildiğinde, karbonhidrat, lif, elzem olmayan aminoasit ve demir alımları ile meyve grubu tüketimlerinin istatistiksel olarak önemli fark gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Sağlık profesyonelleri arasında, diyetisyenlerin sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi, tutum ve yaklaşımlarının daha da geliştirilmesi, beslenme ve diyetetik eğitimi müfredatında sürdürülebilir beslenme ve bileşenlerinin daha fazla yer alması, bu konuda geliştirilecek stratejiler için önem taşımaktadır. Çünkü beslenme ve diyetetik profesyonelleri sürdürülebilir beslenme konusunda hem bireysel ve toplumsal bazda uygulamaların yaygınlaştırılmasında hem de politikaların geliştirilmesinde önemli rol oynayabilecek potansiyele sahiptiler.
Multiple Skleroz hastalarında tıbbi beslenme tedavisi ve sinbiyotik desteğinin hastalık göstergelerine ve yaşam kalitesine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, multiple skleroz (MS) hastalarına uygulanan tıbbi beslenme tedavisi ile tıbbi beslenme tedavisine ek olarak verilen sinbiyotik desteğinin bireylerin beslenme durumları, yaşam kalitesi ve hastalığın klinik seyri üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi Nöroloji Bölümü MS Polikliniğine başvuran ve çalışma kriterlerini sağlayan 19-64 yaş aralığında, 92 gönüllü MS'li kadın birey arasından, 12 haftalık müdahale çalışmasını tamamlayan 18 müdahale ve 20 kontrol olmak üzere toplam 38 hasta ile tek kör randomize klinik çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. İlk 6 hafta tüm katılımcılara Akdeniz Diyeti ilkelerine uygun şekilde planlanmış tıbbi beslenme tedavisi eğitimi verilmiş, 6. haftadan sonra katılımcılar randomizasyon tablosuna göre iki gruba ayrılmış; takip eden 6 hafta süresince tıbbi beslenme tedavisine ek olarak kontrol grubuna plasebo, çalışma grubuna ise sinbiyotik destek sabah ve akşam yemekten sonra olmak üzere günde iki kez verilmiştir. Çalışmanın 1., 6. ve 12. haftasında katılımcıların üç günlük besin tüketim kayıtları ve bu kayıtlardan elde edilen Sağlıklı Yeme İndeksi (HEI-2015) puanları, 24-saatlik fiziksel aktivite kayıtları, antropometri ve el kavrama gücü ölçümleri, biyokimyasal göstergeleri, Beck Depresyon Envanteri, Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği, Multiple Skleroz Yaşam Kalitesi Ölçeği-54, Genişletilmiş Özürlülük Durumu Ölçeği (EDSS) puanları değerlendirilmiştir. Çalışmanın 1. haftasında katılımcıların diyetle posa, B6 vitamini, potasyum ve demir alımları gereksinmenin altında bulunmuşken, 6. ve 12. haftalarda her iki grupta da posa ve B6 vitamini alımlarındaki yetersizliğin giderildiği gözlenmiştir. Tıbbi beslenme tedavisi ile her iki grupta da 6. ve 12. haftada diyetle enerji, karbonhidrat, yağ, doymuş ve tekli doymamış yağ asidi ve kolesterol alımları ile enerjinin yağdan ve karbonhidrattan karşılanan yüzdeleri 1. haftaya göre azalmış; enerjinin proteinden karşılanan yüzdesi, posa, çözünür ve çözünmez posa alımları ise artmıştır (her biri için p≤0,05). Her iki grupta da tıbbi beslenme tedavisini takiben Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği ve HEI-2015 puanları artış göstermiş (her biri için p≤0,05), ancak çalışma süresince gözlenen değişimlerde gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmamıştır (p>0,05). Antropometrik ölçümlerden vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel, kalça ve üst kol çevreleri, triseps deri kıvrım kalınlığı ve el kavrama gücü her iki grupta da çalışma süresince azalmış (her biri için p≤0,05) olup, sadece triseps deri kıvrım kalınlığı ve üst orta kol çevresindeki değişimler gruplar arasında istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (her biri için p≤0,05). Biyokimyasal göstergelerden, çalışma grubunda serum açlık insülin (p=0,026) ve serum LDL kolesterol (p=0,032) düzeyleri çalışma süresince azalmış, serum albümin (p=0,001) ve serum hematokrit (p=0,048) düzeyleri artmıştır; kontrol grubunda ise çalışma süresince serum trigliserit düzeyi (p=0,035) istatistiksel olarak anlamlı azalma göstermiştir. Katılımcıların EDSS puanları her iki grupta da 6. ve 12. haftalarda anlamlı azalma göstermiş (p≤0,05) olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,022). Bileşik mental sağlık puanı çalışma grubunda 1. ve 12. haftalar arasında (p=0,015); kontrol grubunda ise çalışma süresince istatistiksel olarak önemli artış göstermiştir (p=0,002). Bileşik fiziksel sağlık puanı ise çalışma grubunda 12. haftada 1. ve 6. haftaya göre artarken (p=0,001), kontrol grubunda önemli bir değişim göstermemiştir (p=0,074). Beck Depresyon Envanteri puanı, çalışma grubunda çalışma süresince azalmış (p=0,008) ancak kontrol grubunda istatistiksel olarak önemli bir değişim göstermemiştir (p=0,111). Sonuç olarak, bu çalışmada tıbbi beslenme tedavisinin MS'li bireylerin beslenme durumları, yaşam kaliteleri ve hastalık semptomlarını iyileştirebileceği; tıbbi beslenme tedavisine ek olarak verilen sinbiyotik desteğin hastalığın bazı göstergelerinde olumlu etkiler oluşturabileceği gösterilmiştir. Bununla birlikte, prebiyotik ve probiyotiklerin MS tedavilerinde rutin olarak yer alabilmesi için öncelikle etkinlikleri suş bazında tanımlanmış probiyotikler ve en iyi sinerjik etkiyi gösteren prebiyotiklere yönelik büyük örneklemli ve uzun izlem süreçleri içeren yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Karabuğday eklenerek fermente edilen bitkisel ve hayvansal probiyotik yoğurtların fizikokimyasal ve mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi
Son yıllarda, hem probiyotik yoğurtların prebiyotik etkili psödotahıllar ile fermente edilmesi hem de bitkisel bazlı probiyotik yoğurtların üretimi dikkat çeken araştırma konuları arasında yer almaktadır. Bu alanda karabuğday ve badem bazlı içeceklerin kullanıldığı fermente ürünler ile ilgili yapılan çalışmalar çok sınırlıdır. Bu çalışma, inek sütü ve badem bazlı içeceklerin karabuğday veya inülin eklenerek ve vegan probiyotik kültür (Danisco ® Vege 022) kullanılarak fermente edilmesi ile oluşan son ürünlerin; pH, asidite, tekstür, reoloji, mikrobiyolojik özellikler ve metabolomiks içerikler açısından incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışmada inek sütü ve badem bazlı içeceğe %0, %2,5, %5 ve %7,5 oranında inülin veya karabuğday eklenerek üretilen fermente ürünlerden depolamanın 1., 14. ve 28. günlerinde alınan örneklerde pH, asidite, tekstür, reoloji ve mikrobiyoloji analizleri yapılmıştır. Bu analizler sonucunda geleneksel yoğurda en yakın kabul edilebilirliğe sahip ürünlerin metabolit profili analiz edilmiştir. Bu çalışmada farklı depolama günlerinde pH ve titre edilebilir asidite değerleri açısından tüm örnekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). İnek sütüne karabuğday eklenmesi, badem bazlı içeceğe ise inülin eklenmesi ile post-asidifikasyon önlenmiştir. Mikrobiyolojik analizler, laktik asit bakteri sayısı açısından örnekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğunu göstermiştir (p<0,001). İnek sütü örnekleri arasında, depolama sonunda Streptococcus thermophillus, Lactobacillus bulgaricus, Lactobacillus acidophillus ve Bifidobacterium animalis sayısı en yüksek olan ürün, inek sütüne %5 oranında karabuğday eklenerek elde edilen üründür. Badem bazlı içeceğe %7,5 karabuğday eklenerek elde edilen örneğin depolamanın sonunda S.thermophillus sayısı diğer badem bazlı fermente ürünlerden daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca inek sütü örneklerin 28 günlük depolama süresince, tüketim anında bulunması gereken toplam starter kültür sayısı (>1x107 kob/ml), Türk Gıda Kodeksi Fermente Süt Ürünleri Tebliğinde belirtilen alt limitlerin üzerinde saptanmıştır. Tüm örnekler reolojik özellikler bakımından frekans-bağımlı bir karakteristiğe sahiptir. Depolama süresince inek sütüne ve badem bazlı içeceğe eklenen karabuğday miktarı arttıkça kompleks modülüs (G*) değeri artmıştır. Tüm örnekler, non-Newtonian akış modellerinden Cross ve Moore modeli ile korelasyon göstermiştir. Karabuğday, inek sütüne ve badem bazlı içeceğe eklendiğinde, fermente ürünün sıkılık, konsistens ve viskozite indeksi değerini artırmıştır. İnek sütü örneklerinden %2,5 oranında karabuğday eklenen ürünün tekstürel özelliği en zayıf bulunmuştur. Badem bazlı içecek örneklerinden ise %0, %2,5 ve %5 oranında inülin eklenen örnekler ile %2,5 oranında karabuğday eklenen örneğin pıhtı yapısının çok zayıf olduğu saptanmıştır. Ürünlere inülin veya karabuğday eklenmesi ile depolama süresince metabolit karakterizasyonu değişmiştir. Sonuç olarak, hayvansal sütler ve bitkisel bazlı içeceklere karabuğday veya inülin eklenmesi fermente ürünün probiyotik aktivitesi, tekstürel ve reolojik özellikleri ile metabolit profilini geliştirmede etkili bir yöntemdir. Ancak, elde edilen fermente ürünlerin tüketici tarafından kabul edilebilirliğinin geliştirilmesi ve sağlık etkilerinin anlaşılabilmesi için ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Tip 1 diyabetli hastalarda diyetle ileri glikasyon son ürünleri (AGE) alımının değerlendirilmesi
Tip 1 Diabetes mellitus (T1DM), pankreasta β-hücrelerinin aşamalı olarak hasar gördüğü, insülin üretiminde kritik bir kayba yol açarak hiperglisemiye neden olan kronik bir otoimmün hastalıktır. Hipergliseminin bir sonucu olarak diyabette ileri glikasyon son ürünlerinin (AGE) oluşumunun arttığı görülmektedir. Son yıllarda, AGE ile diyabetin komplikasyonları arasındaki ilişki üzerinde durulmaktadır. Ayrıca, ultra işlenmiş besinlerin tüketiminde dünya çapında dramatik bir artış raporlanmıştır ve ultra işlenmiş besinler AGE içeriği yönünden zengindir. Bu doğrultuda bu çalışmada T1DM tanısı almış kişilerde beslenme durumu ve ultra işlenmiş besin tüketimi ile diyetle AGE alımı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde T1DM tanısı almış 3-18 yaş aralığındaki 94 katılımcı (56 kız, 38 erkek) ve T1DM tanısı almamış 92 katılımcı (47 kız, 45 erkek) olmak üzere toplam 186 katılımcı ile yapılmıştır. Katılımcıların genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üç günlük besin tüketim kaydı kaydedilmiş, fiziksel aktivite düzeyleri değerlendirilmiş, antropometrik ölçümleri alınmış ve biyokimyasal bulguları kaydedilmiştir. Diyetle alınan AGE (dAGE) alımının hesaplanmasında, Uribarri ve ark. 2010 yılında 549 besinden oluşturduğu veri tabanı kullanılmıştır. İşlenmiş besin tüketimi, NOVA sınıflama yöntemine göre değerlendirilmiştir. Katılımcıların dosyalarından HbA1c (%), açlık plazma glukozu (mg/dL), sodyum (mmol/L), potasyum (mg/dL), fosfor (mg/dL), kalsiyum (mg/dL), demir (ug/dL), ferritin (ml/ng), B12 vitamini (pG/mL), magnezyum (mg/dL), ALT(U/L), AST (U/L), kreatinin (mg/dL) ve ürik asit (mg/dL) bulguları kaydedilmiştir. Katılımcıların ortalama HbA1c değerleri vaka grubunda 8,71±2,39, kontrol grubunda ise 5,89±0.37 bulunmuştur (p<0,05). Diyetle AGE alımı vaka grubunda 9842,86 ± 3503,89 kU/gün, kontrol grubunda ise 9096,43±3147,54 kU/gün bulunmuştur (p>0,05). İşlenmiş besin tüketimi vaka grubunda 511,13±149,99 g/gün, kontrol grubunda ise 467,96±160,93 g/gün bulunmuştur (p>0,05). Ultra işlenmiş besin tüketimi vaka grubunda 41,98±48,10 g/gün, kontrol grubunda ise 43,55±59,31 g/gün bulunmuştur (p>0,05). İşlenmiş besin tüketimi ve dAGE miktarı arasında ilişki gözlemlenmiştir (p<0,05). Ultra işlenmiş besin tüketimi ve dAGE miktarı arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Vaka ve kontrol grubunda yaş aralıklarına göre antropometrik ölçümler açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Katılımcıların z skorlarına göre vücut ağırlığı, BKI ve bel çevresi ile dAGE alımı arasında ilişki gözlemlenmemiştir (p>0,05). Vaka grubunda yer alan katılımcıların serum açlık glukoz, HbA1c, demir, AST, kreatinin ve ürik asit değerleri; kontrol grubunda yer alanların değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak bu çalışmada, işlenmiş besin tüketimi ile dAGE arasında ilişki saptanmış, ultra işlenmiş besin tüketimi ile dAGE arasında ilişki saptanmamış olup biyokimyasal parametreler ile dAGE arasında ilişki gözlemlenmemiştir.