Allergy and immunology
84 theses under this subject heading
Keratokonus hastalarında gözyaşı eotaksin-2 ve matriks metalloproteinaz-9 düzeylerinin oküler allerji ve korneal topografi ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Keratokonus hastalarında oküler allerji varlığının ve gözyaşı eotaksin-2 ile matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) düzeylerinin korneal topografi ile ilişkisini incelemek. Gereç ve Yöntem: Çalışma Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Keratokonus ve Refraktif Cerrahi Merkezi'nde Mart 2016 ve Haziran 2016 tarihleri arasında yapıldı.Çalışmaya 34 oküler allerji eşlik etmeyen keratokonus hastasının 34 gözü (Grup 1), 34 oküler allerjinin eşlik ettiği keratokonus hastasının 34 gözü (Grup 2) ve refraksiyon kusuru dışında oküler problemi olmayan 20 bireyin 20 gözü dahil edildi. Tüm olguların detaylı oftalmolojik muayenesi ile birlikte korneal topografide keratometri 1 (K1), K2, ortalama K, maksimum K, korneal astigmatizma, santral korneal kalınlık, en ince kornea kalınlığı ölçümleri yapıldı. Oküler allerji varlığına yönelik anket soruları yöneltildi. Schirmer methodu ile gözyaşı örnekleri alındı. Gözyaşı örnekleri Schirmer kağıdından ekstrakte edildikten sonra ELISA methodu ile gözyaşı eotaksin-2 ve MMP-9 düzeyleri ölçüldü. Gruplar korneal topografik parametreler ve gözyaşı parametleri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu ( sırasıyla p= 0.16, p=0.77). Grup 1 ve 2 keratokonus hastalarının korneal topografik verileri arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p=1.0). Keratokonus grupları keratokonus evrelemesi açısından benzerdi (p=0.59). Gözyaşı eotaksin-2 düzeyi grup 2'de daha fazla olmakla beraber gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.17). Gözyaşı MMP-9 düzeyi tüm keratokonus hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.004). Gözyaşı MMP-9 düzeyi ile keratokonus evresi arasında pozitif, en ince kornea kalınlığı arasında negatif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0.29 p=0.018, r=-0.30 p=0.006) Sonuç: Gözyaşı MMP-9 düzeyi, korneal kalınlığı ince ve ileri evre keratokonus hastalarında daha yüksektir. Gözyaşı eotaksin-2 düzeyi ise keratokonusta normal gözlere göre farklılık göstermemektedir. Hem MMP-9 hem de eotaksin-2 düzeyleri korneal topografi bulgularıyla korele değildir. Keratokonus etiyopatogenezinde MMP-9'un rolü temel olarak kornea kalınlığı üzerinedir. Keratokonusun önlenmesinde ve tedavisinde proteaz enzimlerine yönelik yeni tedavi yaklaşımları için ileri çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, Oküler allerji, Korneal topografi, Eotaksin-2, Matriks metalloproteinaz-9
Kırım kongo kanamalı ateşi enfeksiyonu geçiren hastalarda serum IgG varlığının tespit edilmesi
Amaç: Çalışmamızda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığını geçiren kişilerde serum IgG varlığını tespit etmek, demografik özelliklerin, kene teması öyküsünün, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsünün, hastalığın klinik seyrinin, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat edip- etmemesinin, yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesinin KKKA IgG antikor durumunu nasıl etkilediğini değerlendirmek ve KKKA IgG antikorunun serumda ne kadar süre pozitif kaldığını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'ne 2011-2021 yılları arasında KKKA hastalığı tanısı ile tedavi görüp şifa ile taburcu olan 153 kişi ve 2009 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile takip edilen bir sağlık çalışanı ile kliniğimize başka nedenle yatan ve 2007 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile yatış öyküsünün olduğunu öğrendiğimiz iki kişi olmak üzere toplamda 155 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan serumlar sonradan çalışılmak üzere -80 C'de saklandı. Bireylere 13 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulandı. Hastalığın ciddiyeti Severity Scoring Index (SSI) kullanılarak belirlendi. KKKA IgG antikor varlığı ELISA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen sonuçlar hastalığı geçirdiği yıllara ve ankette sorulan sorulara göre istatistiksel analize tabi tutuldu. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 47 (%30,3) kişide KKKA IgG antikoru pozitif bulundu. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 7 yıl ise pozitiflik oranının yüksek olduğu belirlendi. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 8 yıl ise pozitiflik oranının azaldığı görüldü. Kişilerin hastalığı geçirdiği yıla, demografik özelliklerine, kene teması öyküsüne, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsüne, hastalığı geçirdiği klinik seyrine göre, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat etmesine ve yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesine göre KKKA IgG antikor durumlarında anlamlı farklılık bulunmadı. KKKA IgG pozitif olan kişilerin yaşı hastalığı geçirdiği dönemde negatif olanlara göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,043). Sonuçlar: Bulgularımız KKKA hastalığını geçiren kişilerde KKKA IgG'nin varlığının ortalama 7 yıl civarında kaldığı yönündedir. KKKA hastalığını geçirme yaşı ortalama olarak daha yüksek olanlarda KKKA IgG pozitifliği artmaktadır. KKKA IgG pozitifliği geçmişte hastalığın geçirildiğini göstermesi açısından epidemiyolojik çalışmalarda tarama testi olarak kullanılabilir. Ancak tek başına KKKA IgG pozitifliği bağışıklık durumunu göstermek amacıyla kullanılamayacağı için IgG pozitifliği saptanan bireylerde bu antikorların hastalıktan koruyucu nitelikte nötralizan vasıf taşıyıp taşımadığını gösterecek ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KKKA, KKKAV, IgG antikor, İmmünoloji
Gelibolu (Çanakkale) ilçesi atmosferik polenlerinin belirlenmesi
Polenler, çoğu solunum yolu alerjenleri olarak sınıflandırılan atmosferik biyo-organik aerosollerdir. Polen allerjisi, özellikle gelişmiş ülkelerde ve kentleşmiş bölgelerde yaşayan, allerjen polenlere duyarlı bireylerin artmasıyla birlikte her geçen gün daha kritik hale gelmektedir. Bu çalışmada, Gelibolu (Çanakkale) atmosferinde Ocak 2018-Aralık 2020 tarihleri arasında üç yıl süreyle havadaki polen miktarları, çeşitliliği ve yıl içi varyasyonu incelenmiştir. Araştırmada gravimetrik yöntem için Durham örnekleyicisi kullanılmıştır. Toplam 43749 polen belirlenmiş olup; bunların 40252'si (%92,01) odunsu (34 takson) ve 3450'si (%7,89) otsu (20 takson) bitkilere aittir. Çalışmada birinci yıla (2018) ait 11303 polen, ikinci yıla (2019) ait 15287 polen ve üçüncü yıla (2020) ait 17159 polen tespit edilmiş ve tayin edilmiştir. Gelibolu atmosferinde en yüksek miktarda bulunan polenler; Cupressaceae/Taxaceae (%51,02), Pinus (%25,09), Olea europea (%4,21), Quercus (%3,67), Platanus (%2,46), Poaceae (%1,88), Fraxinus (%1,68), Ambrosia (%1,51), Amaranthaceae/Chenopodiaceae (%1,32) ve Urticaceae (%1,08)'dir. Ortalama en yüksek polen miktarı mart ayında (3927 polen) kaydedilmiş olup, bu durumun mart ayında genellikle Cupressaceae/Taxaceae familyasına ait polenlerin havada çok fazla miktarlarda bulunmasından kaynakdığı görülmüştür. Gelibolu için mart-mayıs dönemi atmosferik polen çeşitliliği ve yoğunluğu açısından bölgede bulunan veya bölgeye gelen allerjik polenlere duyarlı bireyler için riskli bir dönem olarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına dayanılarak tarihi ve turistik öneme sahip Gelibolu bölgesi için polen takvimi hazırlanmıştır.
Geçmişten günümüze astım hastalığı ve tedavi yöntemleri
Astım, çocukluk çağının en yaygın kronik hastalığı olup, 20. yüzyılın sonlarında salgın boyutlarına ulaşmıştır. Dünya Sağlık Örgütü dünyada 100-150 milyon kişinin astım hastası olduğunu, bu sayının giderek arttığını ve astım nedeniyle yılda 180 bin kişinin öldüğünü bildirmektedir. Bu veriler astımı dünyada en sık karşılaşılan kronik hastalıklardan biri yapmaktadır. Astımın artan yaygınlığı aynı zamanda diğer kronik bulaşıcı olmayan otoimmün hastalıkların gelişimi için artmış bir nüfus riski olduğunun bir göstergesi olabilir. Astımın nedeni tam olarak bilinememektedir. Günümüzde astıma neden olan karmaşık etmenlerin giderek daha iyi anlaşılması ve hastalığın temelinde yatan inflamasyonun azaltılmasını amaçlayan tedavilerin geliştirilmesine rağmen astımdan ölümlerin oranında artış olmaktadır. Astımda ölümlerin % 82'si kontrol edilebilen faktörler nedeni ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle astım hastalarının bu faktörleri bilmeleri ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri önemlidir. Son 2 yıl da astım gelişimi ve astım ataklarının potansiyel mekanizmalarını belirleme konusunda büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Bu yeni anlayışlar, potansiyel terapötik müdahale için heyecan verici yeni yaklaşımların belirlenmesine ve geliştirilmesine yol açmıştır.
IGE aracılı besin alerjili çocuklarda alerjen profilinin retrospektif değerlendirilmesi
İmmün aracılı mekanizmalarla ortaya çıkan ters besin reaksiyonlarına besin alerjisi denir. Bu mekanizmalar IgE aracılı, hücre aracılı ve hem IgE aracılı hem de hücre aracılı olabilir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne Haziran 2015 ve Haziran 2020 tarihleri arasında IgE aracılı besin alerjisi tanısı olan hastaların demografik ve klinik özellikleri, anafilaksi öyküsü, eşlik eden atopi durumu, aile öyküsü, tanıya yönelik yapılan testlerin ve uygulanan tedavilerin analiz edilerek IgE aracılı besin alerjilerinin klinik fenotiplendirilmesi ve besin alerjen profilinin belirlenmesi hedeflendi. Çalışmaya dahil edilen toplam 470 hastanın %63,6'sı erkekti. En sık başvuru yakınması %80,4 ile deri yakınmaları, %24,7 ile gastrointestinal sistem yakınmaları ve %17,9 ile solunum sistemi yakınmaları olarak saptandı. 48 hastada anafilaksi öyküsü olduğu bulundu. En sık saptanan eşlik eden alerjik hastalıklar %58,8 ile atopik dermatit, %27,8 ile alerjk rinit, ve %23,5 ile alerjik astım olarak bulundu. DPT sonuçlarına göre en sık gözlenen üç besin alerjeni sırasıyla %30,4 yumurta beyazı ve %11,1 yumurta sarısı ile yumurta, %27,7 ile inek sütü, %6,2 ile fındık olarak; serum spIgE sonuçlarına göre en sık saptanan üç besin alerjeni ise sırasıyla %53 ile inek sütü; %45,5 yumurta akı ve %2,8 yumurta sarısı ile yumurta; %4,7 ile fındık olarak saptandı. Total IgE değerlerinin ise hastaların %66,4'ünde referans aralığın üstünde olduğu görüldü. Bu ve benzer çalışmalar, IgE aracılı besin alerjilerinin klinik ve laboratuvar özelliklerinin bilinmesi; hastaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinin doğru yönetilmesi; mortalite ve morbiditenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Besin alerjisi, klinik prezentasyon, IgE, besin alerjenleri
Ağustos 2020 – ağustos 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'na başvuran hastalarda çocukluk çağında alerjik bulgu gösteren hastalarda, besin olarak susam duyarlılığının araştırılması
Çocuklarda alerjiye sıkça neden olan besinlerden biri de susamdır. Ülkemizde konuyla ilgili yapılan çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızın amacı alerjik bulgu gösteren hastalarda susam duyarlılığının sıklığını ortaya koymak ve diğer alerjik hastalıklarla ilişkisini ortaya koymaktır. Bu çalışmaya Ağustos 2020-Ağustos 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk immünoloji ve alerji polikliniğine; atopik dermatit, ürtiker, astım bronşiale, alerjik rinit, hışıltılı çocuk ve diğer tanılarla başvuran veya takip edilen 1- 18 yaş arasındaki, 808 hasta çalışmaya alındı. Olguların yaş ortalaması 5,71±5,18'idi. Çalışmaya alınan çocuklara deri prik testi yapıldı. Deri prik testi pozitif olan tüm olgularda, tam kan sayımı, susam spesifik IgE, total IgE bakıldı ve susam ile besin yükleme testi yapıldı. Çalışmamıza katılan hastaların 386 (%47,8)'sında deri prik testi pozitifliği bulunmaktaydı. Deri testinde susam pozitifliği olan 24 (%3) hasta bulunmaktaydı. Bu 24 olgu içinde susam spesifik IgE ≥ 0,35 Ku/l, pozitif olan 3 (%0,4) hasta bulunmaktaydı. Olguları susam deri testi pozitif ve negatif olarak ikiye ayırarak yaptığımız karşılaştırmalarda; susam deri testi pozitif olan olgularda kaşıntı daha çok görülmektedir (p=0,029), susam deri testi pozitif olan olgularda alerjik hastalıklar daha sık görülmektedir (p=0,020), yaş azaldıkça, susam deri testinin pozitifliği daha sık olarak bulunmuştur (p=0,009) ve susam deri testi pozitif olan hastalarda eozinofil sayısı daha yüksek olarak bulunmuştur (p=0,009). Susam deri testi pozitif olan 24 olguya susam yükleme testi yapılmıştır. Bu olguların 7 (%0,86)'sinde susam yükleme testi pozitif bulunmuştur. Bu sonuçlara göre 808 olgumuzdan 7 (%0,86)'sine susam alerjisi tanısı konmuştur. Sonuç olarak bölgemizde alerjik hastalık tanısı olan çocuklarda susam alerjisi dikkat çekici bir oranda bulunmuştur.
Meme kanserinde foliküler yardımcı T lenfositlerin fonksiyonel ve moleküler analizi
T foliküler yardımcı (Tfh) hücreler, lenf nodu (LN)'nda antijene özgü antikor üreten B hücrelerinin olgunlaşmasında görev alır. Kanser hastalarının LN ve periferik kanlarında bulunan Tfh hücrelerinin moleküler ve fonksiyonel karakterizasyonu net bir şekilde tanımlanmamıştır. Bu çalışmada fenotipik karakterizasyon için meme kanseri hastaların LN ve periferik kanından izole edilen lenfositler kullanıldı ve CD4, CD8, PD-1, CXCR5, CCR7, CD45RO, CD127, CD25, TIM-3, LAG-3, CTLA-4 ve ICOS ifadeleri, akım sitometresi aracılı analiz edildi ve klinik veriler ışığında incelendi. LN kesitlerinden CD4, CD19 ve BCL-6 immünofloresan boyamalar yapıldı. Fonksiyonel analizlerde, CD4+ T hücreleri izole edildi ve anti-CD3/CD28 uyarımı sonrası zamana bağlı; PD-1 ve CXCR5 ilişkili, erken aktivasyon ve inhibitör belirteçlerinin ifadelerindeki değişimler ve proliferasyonları incelendi. Uyarım sonrası CD4+ T hücreler PD-1 ve CXCR5 bağımlı olarak izole edildi ve bu hücrelerdeki BCL-6, ICOS ve TIM-3 ifadeleri immünfloresan boyama ile ve bu popülasyonlardaki diğer T hücre alt grupları ile ilişkili moleküllerinin mRNA düzeyi RT-PZR tekniği ile araştırıldı. Sonuç olarak, LN'de dolaşıma kıyasla daha yüksek Tfh ilişkili CD4+PD-1+CXCR5+ hücreler tespit edildi, bu hücrelerin CCR7+CD45RO+ merkezi bellek fenotipik özelliği taşıdığı ve yüksek oranda CD127, TIM-3 ve ICOS ifadesine sahip olduğu saptandı. Ayrıca, CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinin yüksek oranda çoğalma kapasitesine sahip olduğu ve uyarım ile erken aktivasyon ve inhibitör reseptör ifadelerini arttırdığı tespit edildi. Uyarım sonrası CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinde yüksek oranda BCL-6 mRNA düzeyi, ICOS ve TIM-3 ifadesi de görüldü. Böylelikle çalışmamız, Tfh hücrelerinin esas olarak LN'de yüksek çoğalma kapasitesindeki CD4+PD-1+CXCR5+BCL-6+ICOS+TIM-3+ hücreler olarak karakterize edilebileceğine ışık tutmaktadır ve bu hücrelerinin aktivasyonunun hedeflenmesi ile anti-kanser hümoral bağışıklık yanıtını indüklenebileceğini düşünülmektedir.
Süt alerjisi olan çocuklarda bazofil aktivasyon testinin klinik tanı ve takibindeki önemi
Amaç: Bu çalışmada, bazofil aktivasyon testinin (BAT) süt alerjisi bulunan çocukların tanı, tedavi ve izlemindeki yeri ve rutinde kullanılan diğer tanı testleri ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji polikliniğine 01.02.2023-31.03.2023 tarihleri arasında başvuran, süt alerjisi tanısı alan, 0-18 yaş 26 hasta çalışmaya dahil edilmiş, araştırmaya katılmayı kabul eden ailelerin çocuklarından anamnez ve fizik muayene bulguları not edilmiştir. Hastaların hepsine deri prick testi yapılmış, sonrasında hemogram, total IgE düzeyi, süt spesifik IgE düzeyleri, B12 vitamini, D vitamini ve ferritin düzeyi ölçülmüştür. Deri prick testinde süt alerjisi olan veya spesifik IgE düzeyi pozitif saptanan hastalara bazofil aktivasyon (BAT) uygulanmıştır. Bulgular: Hastaların % 57,7'sinin ≤ 2 yaş, % 61,5'inin erkek olduğu, % 53,8'inde aile öyküsü bulunduğu belirlendi. Hastaların % 69,2'sinde deri-mukoza, % 23,0'ünde solunum sistemi, % 15,4'ünde ise abdominopelvik semptomların bulunduğu tespit edildi Kek provokasyon testi ile Peynirli poğaça provokasyon testinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda Kazein Spesifik IgE ve Süt Spesifik IgE değerlerinin, reaksiyon gelişmeyen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek seviyelerde olduğu saptandı (sırasıyla, p=0.004, p=0.019, p=0.002 ve p=0.019). Çoklu alerji gelişen hastalar ile kek, peynirli poğaça, yoğurt çorbası, yoğurt ve süt provokasyon testlerinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda BAT Kazein ve BAT süt değerlerinin daha yüksek düzeylerde olduğu saptandı. Hastalarda BAT Kazein ve BAT Süt değerleri ile Kazein SP IgE, Süt SP IgE ve anaflaksi skoru değerleri arasında pozitif yönde, orta kuvvette ve anlamlı, DPT süt ortalama, DPT kazein ortalama, DPT kazein histamin ve DPT süt histamin değerleri arasında ise pozitif yönde, kuvvetli ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu tespit edildi. Sonuç: BAT'lar konvansiyonel testleri tamamlayarak alerjik hastalar için daha iyi ayrım yapılmasına katkı sunabilir.
Polielektrolit-protein kompleksleri
Günümüzde polielektrolit ve protein kompleksleri pek çok alanda kullanılmaktadır. Özellikle bu bileşikler, biyolojik açıdan önemli mekanizmaların oluşturulmasında ve biyomedikal uygulamalarda, kullanım potansiyeline sahiptirler. Proteinlerin işlevsel özellikleri, polimerler ile komplekleştirme yoluyla arttırılabilmektedir. En önemli veriler, komplekslerin immunolojide kullanımıyla elde edilmiştir. İmmunojenliği arttırılmış proteinler ve virüsler güçlü aşı sistemlerinin geliştirilmesini sağlamıştır. Yapay antijen kullanıldığında, immun cevabı almak için adjuvan kullanılması gerekmez. Timusu olan veya olmayan hayvanlarda antikor oluşumunun uyarılması sağlanır. Bu çalışmada, öncelikle polielektolit kavramına açıklık getirilmiştir. Polielektrolitlerin yapıları, sınıflandırılmaları hakkında bilgiler verilmiş, serbest radikal polimerizasyonu, iyonik polimerizasyon, basamaklı polimerizasyon ve kimyasal modifikasyon ile sentez yöntemleri anlatılmıştır. Doğal veya sentetik sınıflı polielektrolitlerin, proteinler ile komplekslerinin oluşumları, yapı-özellik ilişkileri, etkileşimleri ve uygulamaları hakkında incelemeler yapılmıştır. Oluşan komplekslerin AFM, EM, OM, DLS, ELS, IR, potansiyometri, DSC, SEC, ACE vb. gibi karakterizasyon teknikleri detaylı olarak açıklanmış, literatürdeki uygulamaları hakkında bilgiler sunulmuştur. Bu çalışmada ayrıca komlekslerin immunolojide kullanımı ile ilgili yapılmış deneysel çalışmalardan bahsedilmiştir. BSA' nın PVP, PAA ve PSSNa gibi polielektrolitlerle karışımının sulu çözeltilerinin immunolojik olarak incelenmesinden elde edilen sonuçlar verilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, karışımların immunojenliği polielektrolitlerin yapısına ve oluşan komplekslerin kararlılığına bağlıdır. Ayrıca, yapay antijenlerden yapay aşılara geçme yolları aranarak, tüberküloz ve grip gibi infeksiyonlarda, PEK nin immunolojik etkileri incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Polielektrolit, polimerizasyon, Atomik kuvvet mikroskobu (AFM), elektron mikroskobu (EM), BSA, SEC, immunoloji, antijen
Immunological analysis of antibiotic resistance Klebsiella pneumoniae infected patients
In our group we have described how the absence of OmpA increases the sensitivity of K. pneumoniae against antimicrobial peptides. The data obtained in this work suggest that OmpA is involved in the activation of bacterial mechanisms, still to be determined, that alleviate cytotoxicity of the AMPs. More recently, we have described the contribution of OmpA in the attenuation of the immune response in host epithelial cells and its involvement in the survival of K. pneumoniae in the lung. Infections caused by this bacterium are asymptomatic and can colonize the intestinal tract, skin, nose and throat of healthy individuals. However, once a homeostatic imbalance occurs, K. pneumoniae can cause a wide variety of infections depending on the colonized site, leading to urinary tract infections, respiratory tract infections, bloodstream infections, liver abscess, meningitis, sepsis. Infection can be transmitted most often by direct or indirect contact between patients, individuals in the community, health professionals, contaminated objects, visitors, travelers. Transmission occurs mainly through hand contact. In the hospital, for example, there is a large flow of people circulating in this environment and consequently the occurrence of resistant bacteria is very high. The failure to wash hands by health professionals and visitors, for example, contributes to the spread of bacteria outside the hospital and the spread in different places.
Immunological analysis of Klebsiella pneumoniae infected patients
The expression of enterobactin is practically ubiquitous among the classical and HV strains of KP, which is why it is considered their primary iron absorption system. In the case of the other siderophores, their expression is less conserved. Genes involved in enterobactin biosynthesis are located on the KP chromosome, in the entABCDEF gene cluster. On the other hand, the fepABCDG gene group encodes the proteins that mediate the transport of enterobactin and its secretion to the extracellular medium. FepA specifically encodes the uptake receptor expressed on the cell surface, and responsible for the internalization of iron sequestered by enterobactin itself. Microorganisms are essential to life on Earth as we understand it today. On the one hand, microorganisms generate biomass from nutrients in the environment thanks to different metabolic processes. On the other hand, they are responsible for the recycling of nutrients and the degradation of organic matter, both essential functions for the proper functioning of the life cycle of an ecosystem. However, many species have adapted throughout evolution to a pathogenic way of life, causing serious consequences for human health, as will be seen throughout this introduction in the specific case of the species that is the protagonist of this thesis. , Klebsiella pneumoniae. Antibiotic resistance is increasing worldwide to dangerous levels. New resistance mechanisms are emerging and spreading across the planet, jeopardizing our ability to treat even common infectious diseases. A growing number of infections, including pneumonia, septicemia, urinary, wounds or even some food or sexually transmitted diseases, are increasingly difficult (and sometimes impossible) to treat, as antibiotics lose their effectiveness. If effective antibiotics are not available to prevent and treat infections, many common and minor infections will become life-threatening again, while seriously compromising other medical techniques/interventions that rely heavily on prophylactic antibiotic treatments, such as transplants, cancer therapy and surgeries. This situation highlights the need to understand the bacterial or host mechanisms (especially at the level of cell signaling) that favor the development of the infection in order to find new therapeutic targets and deal with the serious problem posed by multi-resistant infections.
Ev tozu akarına duyarlı allerjik çocuklarda üst ve alt solunum yolu inflamasyon göstergelerinin karşılaştırılması
Amaç: Ev tozu akarlarına duyarlı allerjik rinit ve astım, sıklıkla birbirine eşlik eden ve persistan inflamasyon ile karakterize hastalıklardır. Bu çalışmada, akar duyarlı allerjik rinitli ve allerjik rinite eşlik eden astımı olan çocuklarda, rinit semptom şiddeti, rinit yaşam kalitesi, rinit vizuel analog skorlarının değerlendirilmesi ve nazal akım hızları ile nazal sürüntülerdeki eozinofil sayıları arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Sadece riniti olan 13 çocuk (Gurup I) ile hem rinit hem de astımı olan 24 çocuk (Gurup II) prospektif olarak incelendi. Tüm hastaların orta veya ağır derecede nazal obstrüksiyonu vardı. Rinite ait total nazal semptom skorları ile yaşam kalitesi ve vizuel analog skorları, anterior rinomanometri ile nazal inspiratuar akım hızları, deri prick testleri, akar spesifik IgE düzeyleri, kan eozinofil sayıları ve nazal eozinofil yüzdeleri değerlendirildi.Bulgular: Guruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamda bir farlılık yoktu. Gurup II'deki hastaların rinit semptom skorları, Gurup I'dekilerden daha yüksek bulundu (p=0,046). Tüm olguların rinit hayat kalite skorları, rinit vizuel analog skorları ile doğru orantılı olarak ilişkili idi (r=0,699, p<0,001). Hastaların nazal eozinofil yüzdeleri ile total nazal akım hızları arasında ise ters orantılı ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (r=-0,343, p=0,03). Kan eozinofil sayıları hem nazal eozinofil yüzdeleri (r=0,458, p=0,004), hem de total nazal inspiratuar akım hızları (r=-0,398, p=0,01) ile istatistiksel olarak anlamlı derecede ilişkili idi.Sonuç: Bu çalışmada, ev tozu akarlarına duyarlı, persistan astım ve/veya rinitli çocuklarda, eozinofil infiltrasyonu ile nazal akım hızları arasında yakın bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla, nazal eozinofil, üst solunum yolu fonksiyonlarının en önemli belirleyicisi olarak kabul edilebilir.
Alerjik hastalıkların sıklığı ve gelişmesinde etkili risk faktörleri,doğum kohort çalışması
Amaç: Alerjik hastalıkların görülme sıklığı son yıllarda giderek artmaktadır. Çalışmamızda Adana il merkezinde yaşayan bebekler doğumdan 1 yaşına kadar izlenerek alerjik hastalıkların sıklığı ve gelişmesinde etkili risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Olgu ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Şubat 2010-2011 tarihleri arasında hastanemizde doğan ve Adana il merkezinde yaşayacak olan 1475 bebek alındı. Doğumda bebeklerden kord kanı örneği alındı ve total immünglobulin E düzeyi ölçüldü. Bir yaşına kadar 3 ayda bir ailelere anket uygulandı. Üç, 6 ve 12. aylarında bebekler muayene edildi, 6. ve 12. aylarında deri prik testi uygulandı, kan örneği alındı. Bebekler alerjik hastalıkların varlığı açısından (atopik dermatit, besin alerjisi) değerlendirildi. Vizing fenotipleri belirlendi.Bulgular: Çalışma süresinin sonunda 1377 bebek değerlendirmeye alındı. Çalışmamızda bir yaşına kadar en az bir kez vizing prevalansı %16 olarak saptandı. Vizing fenotiplerine göre değerlendirildiğinde ise bebeklerin %15'i viral vizing, %1'i çoklu tetiklenen vizing olarak kabul edildi. Rekürren vizing geçirme oranı ise %2,7 idi. Çalışma süresi boyunca bebeklerin %4,3'ünde atopik dermatit, %2,4'ünde besin alerjisi gelişti. İnek sütü, en sık görülen (%1,45) besin alerjeni idi. Alerjik hastalıkların gelişiminde etkili risk faktörleri multivaryans lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Alt solunum yolu enfeksiyonu varlığı [16,83(7,31-38,75)] ve üst solunum yolu enfeksiyonlarının sayısı [24,91(5,89-105,24)] ile orantılı olarak vizing geçirme riskinin arttığı saptandı. Miadında doğum [0,25(0,10-0,59)], evde hayvan beslemek [0,32 (0,10-0,97)], yaz [0,51(0,32-0,81)] ve kış aylarında [0,55(0,34-0,91)] doğum öyküsünün vizingden koruyucu etkisi olduğu bulundu. Alt solunum yolu enfeksiyonu varlığı [26,26(10,44-66,02)] ve üst solunum yolu enfeksiyonu sayısı [9,91(2,90-33,85)] ile orantılı bir şekilde viral vizing geçirme riski artmakta idi. Rekürren vizing gelişiminde evde yaşayan kişi sayısının fazla olması [8,12(1,45-45,34)] risk faktörü olarak bulundu. Atopik dermatit gelişiminde en önemli risk faktörü besin alerjisi varlığı [13,7(3,07-61,0)] idi. Ailede atopi varlığı [18,90(1,59-224,05)] besin alerjisi riskini arttıran faktör olarak saptandı. Kord kanı immünglobulin E düzeyi ile alerjik hastalıkların gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05).Sonuç: Çalışmamız bu yaş grubunda alerjik hastalıkların sıklığı ve risk faktörlerini belirlemeye yönelik ülkemizde yapılmış en kapsamlı çalışma olup, besin alerjisi ve atopik dermatit görülme sıklığı literatür bilgileriyle uyumlu bulundu.
Avrupa baseline serisi ile yama testin ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci günlerdeki okuma sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Alerjik kontakt dermatit tanısında altın standart olan yama testin ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci günlerdeki okuma sonuçlarını karşılaştırarak en uygun okuma zamanı tespit edilmeye çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Alerjik kontakt dermatit şüphesi olan 100 hastaya (39'u erkek, 61'i kadın) Avrupa Baseline Serisi ile yama testi yapıldı. Testler ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci gün okundu.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda ikinci okuma gününde 38 pozitif reaksiyon, üçüncü okuma gününde 38 pozitif reaksiyon, beşinci okuma gününde 35 pozitif reaksiyon ve yedinci okuma gününde 29 pozitif reaksiyon gözlendi. İkinci okuma gününde sensitivite %84,6 ve spesifite %99,8, üçüncü okuma gününde sensitivite %97,4 ve spesifite %100, beşinci okuma gününde sensitivite %89,7 ve spesifite %100, yedinci okuma gününde sensitivite %74,4 ve spesifite %100 bulundu.Sonuç: Yama testinde en doğru sonuca ulaşmak için tek okuma yapılacaksa üçüncü gün okuma, çift okuma yapılacaksa üçüncü ve beşinci gün okuma daha tercih edilirdir.Anahtar sözcükler: Alerjik kontakt dermatit, yama testi, okuma günleri.
İnek sütü alerjisinin doğal seyri
Amaç: İnek sütü alerjisi genel popülasyonun %2-%3'ünü etkileyen ve çocuklarda görülen en yaygın besin alerjisidir. İlk üç yılda genellikle tolerans geliştiği için prognozunun iyi olduğu görülmektedir. Bizim çalışmamızda amacımız inek sütü alerjisi tanısı almış hastaların doğal gidişatını araştırmak ve inek sütü alerjisine karşı tolerans kazanımına etkili faktörleri belirlemektir.Olgu ve Yöntem: Bu çalışma besin yükleme testi ile kesin inek sütü alerjisi tanısı alan hastalarda yürütülmüş retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 102 hasta dosyası incelendi ve besin yükleme testi ile inek sütü alerjisi tanısı almış ve takip süreleri en az 3 yıl olan 59 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların cinsiyeti, semptomların başlama yaşı, tanı yaşı, ailede atopi öyküsü, anne sütü alma süreleri, ek gıdalara başlama yaşı sorgulandı. Total Ig E, süt spesifik Ig E, deri testi sonuçlarına bakıldı. İlk başvuru anında inek sütü alerjisinin neden olduğu klinik semptomlar ile hastalığın tolerans gelişimine etki eden faktörler incelendi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %61 (36) erkek, %39 (23) kızdı. Semptomların başlama yaşı 5 ay (1-48), ortalama tanı yaşı 10 (2-108) aydı. Anne sütü alma süreleri ortalama 8 aydı ve ek gıdalara başlama yaşı ortalama 4'üncü aydı. Hastaların %61'inin (n=36) ailesinde atopi öyküsü mevcuttu. En sık görülen klinik tanı %68 (n=40) hastada atopik dermatit/ürtikerdi. Geri kalan hastaların %20'inde (n=12) bulantı kusma, ishal ile ilgili gastrointestinal semptomlar , %14'ünde (n=8) astım ve %10'unda (n=6) rinit ile ilgili semptomlar vardı. Tanı anında ölçülen süt spesifik Ig E değeri 3,26 kUA/L(0-101), total Ig E 133 IU/ml (6,78-987) idi. Hastaların %46'ında (n=27) deri testi 3*3 cm üzerinde genişliğe sahipti. En sık eşlik eden alerjen %49 (n=29) oran ile yumurta alerjisiydi. Eşlik eden diğer alerjenler 6 (%10) hastada da dana eti alerjisi, 2 (%3) hastada keçi sütü, 1 (%2) hastada soya sütü alerjisi görüldü. Astımlı hastaların %50'sinde akar, %37'sinde mantar alerjisi gelişti. Üçüncü yılın sonunda toplam 9 (%15) hastada inhaler alerji tespit edildi. Hastaların %31'inde (n=18) birinci yılın sonunda, %68'inde (n=40) ikinci yılın sonunda, %83'ünde (n=49) 3 yılın sonunda İSA'inde düzelme görüldü. Çalışma sonunda 10 hastanın 3'üncü yılın sonunda duyarlılıkları devam etmekteydi. İnek sütü alerjisinde duyarlılığın devam etmesinde aile öyküsünün pozitif olması (p=0,048), birlikte dana eti alerjisinin varlığı (p=0,011), süt spesifik Ig E değerinin yüksek olması (p=0,006) ve hastada astım kliniğinin olması etkili faktörlerdi.Sonuç: Çalışmamızda izlenen 59 hastanın 18'inde (%31) birinci yılın sonunda, 40 hastada (%68) ikinci yılın sonunda, 49 hastada (%83) 3 yılın sonunda düzelme görüldü. Çalışma sonunda 10 hastanın inek sütü alerjisi devam etmekteydi. Ailede atopi öyküsü olması ilk yılın sonunda inek sütü alerjinın düzelmemesini 3,601 kat artırıyordu. Ayrıca astım, hastaların prognoszunu daha kötü etkilediği görüldü. Süt spesifik Ig E değeri yüksek hastalarda prognoz, spesifik Ig E değeri düşük olanlara göre daha kötü ve 3 yılın sonunda düzelmeme üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı idi. Beraberinde dana eti alerjisinin olması İSA'nin devam etmesinde etkili aktörlerdi. Astım hastalarında 3'üncü yılın sonunda %50'inde akar alerjisi gelişti.Anahtar Kelimeler: İnek sütü alerjisi, İnek sütü alerjisi doğal seyri,
Aeroalerjen karışımları ile yapılan deri testinin duyarlılığı ve özgüllüğü
Amaç: Atopi; sıklıkla protein yapıdaki alerjenlerle doğal karşılaşma sonucu bireyin duyarlı hale gelmesi ile immünglobulin E antikor cevabı oluşturmasına kişisel ve/veya ailesel eğilim şeklinde tanımlanmaktadır. Öykü ve klinik bulgulara ek olarak atopi tanısının temel taşlarından biri deri prick testidir. Bu çalışmanın amacı öyküsünde atopi şüphesi olan hastalarda 8 çeşit aeroalerjen solüsyon ve bu aeroalerjenlerin eşit oranda karışımıyla hazırlanan solüsyon ile farklı noktalara deri prick testi yapılarak, aeroalerjen karışımları ile yapılan deri testinin duyarlılığının ve özgüllüğünün belirlenmesi idi. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı?na Temmuz-Ekim 2012 tarihleri arasında başvuran ve atopi şüphesi olan 91?i kadın, 49?u erkek 140 hasta çal ışmaya alındı. Yaşları 8 ile 73 arasında değişiyordu ve ortalama yaş 32,8±13,7 yıl idi. Hastalara 8 çeşit aeroalerjen ve bu aeroalerjenlerin eşit oranda karışımıyla hazırlanan solüsyon ile farklı noktalara deri prick testi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 140 hastadan 6?sının sonuçları deri prick testi geçerlilik kriterlerine uygun olmadığı için değerlendirme dışı bırakıldı. Standart deri prick testi alerjenlerinden herhangi birine karşı pozitiflik saptanan 65 hastanın 62?sinde karışım prick testi de pozitifken, 3?ünde negatif idi. Kar ışım prick testinin pozitif saptandığı 72 hastanın 62?sinde standart deri prick testi alerjenlerinden herhangi birine karşı pozitiflik saptanırken, 10?unda negatif idi. Standart deri prick testinde en fazla ev tozu akarı 2?ye kar şı pozitiflik saptandı. Epi-info paket programı kullanılarak yapılan tanı test ölçütlerinde testin sensitivitesi % 95,4, spesifisitesi % 85,5, pozitif prediktif değeri % 86,1, negatif prediktif değeri % 95,2, doğruluk oranı %90,2 olarak saptandı. Sonuç: Sonuç olarak deri prick test pozitifliğinin çok yüksek olmadığı bölgelerde, karışım prick testin atopi şüphesi olan hastalarda kullanılabilecek ucuz, güvenilir ve pratik bir tarama testi olabileceği düşünüldü.
Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi
VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Adana'da okul çağı çocuklarında alerjik hastalıkların sıklığı değişiyor mu; 20 yılda 4. survey
Bu çalışmamızda Adana yöresindeki alerjik hastalıkların prevelansını saptamak ve elde ettiğimiz verileri daha önce bölgemizde yapılan diğer prevelans çalışmaları ile karşılaştırılması planlanmıştır. Bu amaçla 13 ilköğretim okuluna, 6-14 yaş grubundaki çocuklara toplam 3500 adet anket formu ebevenleri tarafından doldurulmak üzere dağıtıldı. 3219 anket formu geri toplandı. Bu formlardan 10 tanesi geçersiz kabul edildi, 3209 anket formu değerlendirmeye alındı. Astım sıklığı Adana'da %8.9 olarak saptandı. Yöremizde yapılan daha önceki 6-14 yaş grubunda yapılan çalışmada %14.7 idi. Bu sonuçlarla astım oranında istatiksel olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır. (p=0,0001) Çalışmamızda alerjik rinit sıklığı %15.6 olarak saptanmıştır. Bu değer bölgemizde yapılan çalışmalardaki oranlarla benzer olarak bulunmuştur. Atopik dermatit sıklığı %6.9 olarak tespit edildi. Daha önceki çalışmalarda atopik dermatit sıklığı %9.3 olarak bulunmuş olarak atopik dermatit sıklığının geçen yıllar boyunca azaldığı saptanmıştır. Çalışmada herhangi bir besine karşı alerjik reaksiyon yaşayanların oranının % 8.9 olduğu saptanmıştır. Herhangi bir ilaca karşı alerjik reaksiyon yaşayanların oranının % 3.7 olduğu saptanmıştır. Şimdiye kadar arı, sinek, böcek sokmalarıyla beklenmeyen bir reaksiyon yaşayanların oranının % 3.7 olduğu saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 3209 hastanın % 0.3'ün de daha önce anafilaksi öyküsü olduğu saptanmıştır. Astımı olan çocuklar sosyo-ekonomik duruma göre kıyaslandığında; sosyo-ekonomik durumu düşük olan bölgelerdeki çocukların astım oranı % 10.1, yüksek olan bölgelerdeki çocukların astım oranının %7.4 olduğu saptanmıştır. Bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (p=0.008). Alerjik nezle, atopik dermatit, besin ve ilaç alerjisi durumları, sosyo-ekonomik açıdan incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Çocuklar sosyo-ekonomik durumlarına göre böcek alerjisi açısından incelendiğinde gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sosyo-ekonomik durumu düşük olan bölgelerdeki çocukların böcek alerjisi oranları % 4.1 iken; sosyo-ekonomik durumu yüksek olan bölgelerdeki çocukların böcek alerjisi oranının % 1.3 olduğu saptanmıştır (p=0.0001).
Çocukluk çağında alerjik bulgu gösteren hastalarda besin olarak antep fıstığı duyarlılığının araştırılması
Çocuklarda allerjiye sıkça neden olan besinlerden biri de antep fıstığıdır. Çalışmamızda amaç antep fıstığı duyarlılığının sıklığını ortaya koymak, diğer allerjik hastalıklarla ilişkisini ortaya çıkarmak ve antep fıstığı duyarlılığı durumunda anafilaksi ihtimaline karşı önlem almak. Bu çalışmada Ağustos 2017- Aralık 2017 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Çocuk allerji immünoloji polikliniğinde; atopik dermatit, ürtiker, astım bronşiale, allerjik rinit, hışıltılı çocuk ve diğer tanılarla başvuran veya takip edilen 1- 16 yaş arasındaki 312 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan çocukların antep fıstığı spesifik IgE düzeyine, serum total IgE düzeyine, eozinofil sayısına ve yüzdesine bakıldı. Standart deri prik testi, taze antep fıstığı ile prik to prik yapıldı. Standart deri prik testi pozitif olan 213 (%68,3) hasta bulunmaktaydı. antep fıstığı spesifik IgE 'si pozitif olan 51 (%16,3) çocuk varken antep fıstığı prick test pozitif olan 48 (%15,3) hasta bulunmaktaydı; antep fıstığı duyarlılığı bulunan toplam 72 (%23,1) çocuk vardı. Bu 72 çocuktan 56 (%77,8)'sı erkek, 16 (%22,2)'sı kızdı. Antep fıstığı duyarlılığı açısından erkekler ve kızlar arasında anlamlı bir fark saptandı (p=0,001). Antep fıstığı IgE düzeyi ile antep fıstığı prik to prik çapı arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,383, p=0,007). Antep fıstığı duyarlılığı olan 65 (%90,3) hastada standart deri prik testi ile pozitif bulgusu var (p=0,001; ikisi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur). Standart deri prik testi pozitif olanlarda antep fıstığı allerjisi görülme riski 5,5 kat daha fazla bulunmuştur. Çalışmamıza katılan 312 hastadan 48 (%25,3) hastada deri testinde antep fıstığı duyarlılığı bulunurken, 34 (%10,2) hastada deri testinde yer fıstığı duyarlılığı tespit edilmiştir. Astım öyküsü olan 35 (% 72,9) kişi de deri testinde antep fıstığı duyarlılığı bulunurken; 23 (%67,6) kişi de deri testinde yer fıstığı duyarlılığı bulunmuştur. Bu da antep fıstığı duyarlılığının yer fıstığından fazla olduğunu göstermektedir. Allerjen duyarlılığı olan hastalarda antep fıstığı duyarlılığı da görülmektedir, üstelik bu yer fıstığı duyarlılığından daha sıktır. Bu bulgular standart deri prik testine antep fıstığının da eklenmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak astım hastaları başta olmak üzere, allerjik hastalık bulgularıyla polikliniğe başvuran hastalarda besin olarak antep fıstığı duyarlılığının araştırılması gerekmektedir.
Alerjik hastalıklı çocuklarda prolidaz enzim aktivitesinin IGE ve eozinofil düzeyleriyle ilişkisi
Amaç: Alerjik rinit, astım, alerjik dermatit ve atopik egzama gibi astım hastalıkları kronik hastalıkların en yaygın nedenleri arasındadır. Bu hastalıkların prevalansları gün geçtikçe artmaktadır. Hastalıkların önlenebilmesi ve erken tanısı önemlidir. Biz bu çalışmada prolidaz aktivitesinin alerji hastalarındaki etkisini ve IgE ve eozinofil ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal Metod: Çalışma grubu olarak 40 alerji hastası çocuk ve yaş ile cinsiyet uyumlu 40 sağlıklı çocuktan alınan kanlardan elde edilen serumda Chinard yöntemi ile prolidaz aktivitesi, ELISA yöntemiyle IgE ve Flow sitometri yöntemiyle eozinofil ölçüldü. Bulgular: İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05) VKİ alerji grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulundu (p<0,05). Prolidaz aktivitesi, IgE ve eozonofil düzeyleri alerji grubunda kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulundu (Sırasıyla alerji grubu için; 142,13 ± 54,39 U/L, 134,57 ± 168,13 IU/L ve 445,15 ± 450,45. Kontrol grubu için 94,30 ± 45,28 U/L, 38,54 ± 58,13 IU/L ve 180,58 ± 69,84). Alerji grubunda prolidaz ile IgE ve eozinofil arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki yokken (p>0,05), IgE ve eozinofil arasında pozitif bir ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Alerji tanısında rutin olarak değerlendirilen IgE ve eozonofil düzeylerinin yanı sıra prolidaz aktivitesindeki artış giderek önem kazanmaktadır. Prolidaz aktivitesindeki artışın, astımın alerjik kökenli mi yoksa tekrarlayan bronşit sonrası gelişen bir astım tablosu mu olduğunun ayrımında ayırıcı kriter olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz. Çünkü kronik bronşite bağlı astımda prolidaz aktivitesinde azalmaya bağlı olarak kollajen doku yapımı artarken alerjik astım olgularında prolidaz aktivitesi artmış olarak gözlenmiştir.
Kedi alerjisi olan çocuklarda bileşene dayalı tanı yönteminin hava yolu inflamasyonu ile ilişkisi
GİRİŞ: Kedi alerjisi dünyada oldukça yaygın ve sıklığı giderek artan bir alerjidir. Kedi alerjenlerine karşı oluşan duyarlılık astım ve alerjik rinit gelişiminde önemli bir faktörüdür. Moleküler kedi alerjenleri (Feld1 ila Feld8) bileşene dayalı tanı yöntemi ile ölçülebilmektedir ve majör kedi alerjeni olarak Feld1 gösterilmektedir. Özellikle astım hastalarında Feld1'e karşı oluşan antikor seviyeleri artmaktadır. Solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ana belirteçlerinden olan sitokinlerin en önemli olanları IL-4, IL-5 ve IL-13'tür. Yoğunlaştırılmış soluk havasında bunların ölçümü yapılabilmektedir. Biz bu çalışma ile kedi alerjisi olan çocukların moleküler kedi alerjeni ile solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ilişkisini incelemeyi amaçlamaktayız. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniğine ve Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğine 2020 Haziran-2022 Haziran tarihleri arasında 4-17 yaş aralığında, deri prik testi ile sadece kedi alerjen duyarlılığı saptanmış hastalar dahil edildi. Başvuru anında veriler kaydedildi. Hastaların başvuru tanılarına göre GINA rehberinden yararlanılarak yapılan skorlamaları ve TNSS skorlamaları kaydedildi. Aynı gün içinde Feld1 antikoru, IL-4, IL-5, IL-13 düzeyleri değerlendirilmek üzere kan örneği ve EBC örneklemesi alındı. İstatistiksel veri analizi için Jamovi 2.3.21 kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 80 hastanın 40 (%50)'ı erkek, 40 (%50)'ı kız idi. Hastaların yaş ortalaması 12.1 ± 2.78 yıl olarak, araştırmaya dahil edilme yaşı 11.2 ± 2.64 yıl olarak bulundu. Hastaların %73.8'inde Feld1' e karşı antikor pozitifliği görüldü. %52.5'i başvuru tanısında astım olması Feld1 ile astımın doğru orantılı olduğunu gösterdi. Ailede alerjik hastalık varlığı olanlarda Feld1 pozitifliği %62.7 ile daha yüksek saptandı. Ev içinde kedi olması Feld1 maruziyeti ve astım ile doğru orantılı olduğu saptandı. Ev dışı kedi temaslarının ise Feld1 pozitifliği ile doğrudan ilişkili olduğu görüldü (p<0.05). Astım şiddeti ile Feld1 pozitiflik oranı doğru orantılı olarak görüldü. (p<0.05). Solunum yollarındaki inflamasyon ile Feld1 pozitifliğinin ilişkili olmadığı görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda kedi alerjisi olan çocuklarda Feld1 antikorunun pozitifliğinin yüksek oranda olduğu görülmüştür. Aynı zamanda Feld1 pozitifliğinin astım kliniğinin şiddetini öngörmede kullanılabileceği görülmüştür. Kedi alerjisi olan çocuklarda ailede alerjik hastalık varlığı ile Feld1 pozitifliğinin yüksek oranda olması astım kliniği için risk faktörü olarak sayılabilir. Solunum yollarındaki inflamasyonun moleküler kedi alerjenleri ile ilişkili olmadığı bulunmuştur.
Çocuk allerji polikliniğine başvuran atopik dermatitli hastaların profili
Amaç: Atopik dermatitli çocukların demografik özellikleri, laboratuvar verileri ve filagrin gen mutasyonu incelenerek hastalık şiddeti ve klinik ile ilişkisi değerlendirildi. Materyal ve Metod: Çocuk Alerji Polikliniği'ne başvuran atopik dermatitli 100 çocuk hasta çalışmaya alındı. Öykü ve fizik muayeneleriyle dosya verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Filagrin gen mutasyonu çalışıldı. Analizlerde Ki-Kare (Chi-square) testi ve Fisher Exact Ki-Kare testi kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U-test ve Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Bulgular: Atopik dermatit tanısı ile çalışmaya aldığımız hastaların 53'ü kız, 47'si erkekti. Başvuran hastaların % 73'ü çocuk hekimleri tarafından yönlendirilmekteydi. Yakınmalarının başlangıç yaşı 29,75±39,9 aydı. En çok görülen yakınma kaşıntı (% 95) olarak saptandı. Hastaların % 64'ünün ailesinde atopik hastalık öyküsü vardı. Hastaların 43'ünde eşlik eden hastalık olup, 26 hasta ile en sık besin alerjisi görüldü. Yakınmaları ilk 6 ayda başlayan hastaların % 40,9'unda besin alerjisi varken, 24 aydan sonra başlayanların % 7,9'unda besin alerjisi vardı. Sosyoekonomik durum iyileştikçe ek besinlere daha erken yaşta başlanmakta ve yakınmalar daha erken yaşta başlamaktaydı. Hastaların deri prick testlerinde, 47 hastada (% 51) pozitiflik saptandı. Besinlerde 11 hastayla en sık yumurta, inhalanlarda 29 hastayla en sık akar ve alternaria pozitifliği saptandı. Hastaların 33'ünde (% 39) phadiatop pozitif bulundu. İki yaş üstünde phadiatop pozitifliği daha yüksekti. Besin spesifik Ig E deri prick testi pozitif olanlarda ve 6 aydan küçük olanlarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç: Bu çalışmada atopik dermatitli çocuklarda etyolojik olarak en sık alerjik duyarlanma varlığı bulundu. Yakınmaları ilk 6 ayda başlayanların 24 aydan sonra başlayanlara göre daha şiddetli seyrettiği ve sigara maruziyetinin atopik dermatit insidansını önemli ölçüde arttırdığı gösterildi. Anahtar sözcükler: Atopik dermatit, besin alerjisi, deri testi, Ig E, kaşıntı
Atopik dermatitli köpeklerde derinin biyofiziksel parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada atopik dermatitli köpeklerde meydana gelen deri lezyonlarının korneometri cihazı ile pH, hidrasyon, deri sıcaklığı, elastikiyet melanin profillerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırmamızın hayvan materyalini Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Küçük Hayvan Kliniği'ne gelen 19'u atopik dermatitli, 10'u sağlıklı olmak üzere toplam 29 köpek oluşturdu. Deri lezyonları ile kliniğe getirilen köpeklerden Favrot Kriterlerinden 3 ya da daha fazlasına sahip olanlar atopik dermatit grubuna dahil edilerek, in-vitro alerji testi ile korneometrik analiz metodları uygulandı. Yapılan korneometrik analizlere göre atopili köpeklerde pH ölçümü (p=0,001), elastikiyet (p=0,003), deri sıcaklığı (p=0,031) ve melanin ölçümlerinin (p=0,014) sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan önemli olduğu fark edildi. Yapılan korneometrik ve in-vitro alerji testlerinin gerek tanı gerek sağaltım metodlarının seçimi konusunda ileride yapılacak çalışmalara yol gösterebileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Atopik dermatitis, korneometrik analiz, alerji testi.
Çukurova Üniversitesi çocuk allerji polikliniğine başvuran 5 yaş altı çocuklarda kuruyemiş allerjisi, sıklığı ve klinik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Besin alerjileri içinde olan kuru yemiş alerjileri ülkemizde sık üretim ve tüketim alışkanlıklarından da etkilenerek oldukça yaygın görülmektedir. Kuruyemiş alerjileri hafif ürtiker gibi semptomlardan anafilaksi gibi ağır klinik tablolara kadar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bu çalışmamızda Çukurova Üniversitesi, Balcalı Hastanesi, Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniğine başvuran 5 yaş altı kuru yemiş alerjisi tespit edilen çocukların demografik, klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Ocak 2017– Aralık 2021 tarihleri arasında Çocuk İmmünoloji ve Alerji Polikliniğinde değerlendirilerek deri prick testinde ve/veya spesifik IgE değerlerinde duyarlılık saptanan 85 çocuk hastanın demografik bilgileri, ayrıntılı alerji öyküleri ve ek laboratuvar bulguları retrospektif olarak deri prick testi boyutları, eozinofil sayısı, bazofil sayısı, total immünoglobulin E ve spesifik immünoglobulin E değerleri kaydedildi. Veriler SPSS (versiyon 26.0) paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın yaş ortalaması 30 ay ve 35'i kız 50'si erkek idi. Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın 29'unda (%34,1) tek bir kuruyemişe, 56'sında (%65,1) birden fazla kuruyemişe karşı alerjisi vardı. 85 hastada toplam 211 kuruyemişe karşı duyarlılık saptandı. Hastaların 55 (%26)'inde fındık, 24 (11,39'ünde ceviz, 51 (%24,2)'inde Antep fıstığı, 25 (%11,8)'inde badem, 28 (%13,2)'inde kaju fıstığı, 28 (%13,2)'inde yer fıstığı alerjisi vardı. Kuruyemiş alerjisine eşlik eden diğer besin alerjilerine bakıldığında; hastaların 38 (%44)'inde inek sütü, 22 (%25)'sinde yumurta alerjisi vardı. Kuruyemiş alerjisi olan hastalarda başvuru şikayetleri, %63 cilt bulguları, %8 gastrointestinal sistem bulguları, %14 solunum bulguları, %7 anjioödem, %7 anafilaksi idi. Hastaların %43'ünde alerjik hastalık öyküsü yoktu. %40'ında atopik dermatit, %10 astım, %4,7 alerjik rinit, %1,2'sinde anafilaksi öyküsü vardı. Hastalarımızın %17'sinde aeroalerjen ile duyarlanma vardı. Polen alerjisi 8 hastada (%9,4), ev tozu akarı 7 (%8,2) ile duyarlanma tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda kuruyemiş alerjilerinde en sık alerjiye sebep olan kuruyemişler %26 oranıyla fındık ile ve %24 oranıyla Antep fıstığı ile izlendi. Bu veriler ülkemizde yayınlanan literatür verileriyle uyumluydu. Çalışmamızda 85 hastamızda toplam 211 ve %65'inde birden çok kuruyemişe karşı alerji saptandı. Bunların çoğunluğu IgE aracılı alerjiydi. Hastaların %40 gibi yüksek bir oranında atopik dermatit öyküsü vardı. Hastaların yalnız %9,4'ünde tolerans gelişmişti. Tolerans gelişenlerin %75'inde 24 aydan daha uzun sürede tolerans gelişmişti. Çalışmamızda kuruyemiş alerjileriyle ilgili bulduğumuz bulgular literatürdeki çalışmalarla uyumlu idi. Ancak bazı farklı sonuçlarımız da mevcuttu. Bu durumun çalışmamızdaki bazı kısıtlılıklara bağlı olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Kuruyemiş alerjisi, besin alerjisi, ağaç yemişleri alerjisi