Arteries
63 theses under this subject heading
Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile torakal aortik varyasyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Torasik aortun konjenital varyasyonları, klinik olarak sessiz olabilen veya özellikle tam vasküler halkalarla ilişkili olduğunda solunum veya özefagus semptomları ile ortaya çıkabilen çeşitli malformasyon alt gruplarını içerir. Bu varyasyonlar izole olabilir veya diğer konjenital kalp hastalıkları ve kromozomal anormallikler ile ilişkili olabilir. Görüntüleme, bu anomalilerin saptanmasında önemli bir rol oynar ve böylelikle preoperatif torasik cerrahi yönetiminde doğru kararlar vermede çok yardımcı olur. Torasik aort anomalileri, karotis stent prosedürleri dahil olmak üzere endovasküler operasyonun teknik zorluğunu ve nörolojik komplikasyon riskini artırabilir. Torasik aort anatomisinin bilgisi ve torasik aort anomalilerinin teşhisi, doğru cerrahi planlamasına izin verir ve olası komplikasyonları önlemeye yardımcı olur. Torasik aortun konjenital anormallikleri, embriyonik faringeal ark sisteminin bir veya daha fazla bileşeninin anormal gelişiminden kaynaklanan geniş bir varyasyon ve anomali yelpazesi sunar. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), torasik aorta ve dalları ile trakea ve özefagus arasındaki ilişkisi hakkında bilgi vererek ameliyat öncesi cerrahi planlamaya yardımcı olur. ÇKBT son zamanlarda torasik aort anormalliklerinin değerlendirilmesinde birincil tanı yöntemi haline gelmiştir. ÇKBT kullanımının üstünlüğü, yöntemin aynı çalışmada aortik ark anomalilerinin ve bitişik olduğu organlarla mekansal ilişkilerinin değerlendirilmesini sağlayan invaziv olmayan bir teknik olmasıdır. Bir radyoloğun ana rolü, bu anormallikleri tanımak ve daha da önemlisi, trakea ve özefagusun yüksek kompresyon riskini gösteren görüntüleme özelliklerini araştırmaktır. Yöntem: Retrospektif olarak 64 kesitli çok dedektörlü BT tarayıcılarından birini kullanarak elde edilen 2978 hastanın görüntülerine baktık. ÇKBT, 64 kesitli çok dedektörlü BT tarayıcılar (LightSpeed VCT, GE Healthcare, Waukesha, WI, ABD) x kullanılarak yapıldı. Tarama parametreleri 250 mA tüp akımı; 0.75 sn tüp dönüş süresi; 120 kVp tüp voltajı; 5 mm kesit kalınlığı; ve 20 cm görüş alanı idi. Bulgular: Toplam 2978 hasta analiz için araştırıldı. Bu hastaların yaş ortalaması 52,60 ± 6,24 ve % 60.54'ü kadındı. Kadınlarda (% 25,76, n = 279) Erkeklere (% 20,63, n = 391) göre daha fazla sıklıkta izlendi. 2978 çalışmamızın toplam analizinde, toplam 670 (% 22,50) hastada çeşitli torasik aort anomalileri saptandı. En yaygın varyant, innominat ve sol karotis kommunis arterin ("bovine" ark) ortak bir kökten çıkmasıydı (% 13.76, n = 410). Bu varyasyonu 220 erkek (% 11.60) hastada ve 190 kadın (% 17.54) hastada tespit ettik. İkinci en yaygın olanı % 5.37 insidansla vertebral arter orjinli varyasyonlardı (n = 160). Bu varyasyonda, sol vertebral arter direkt aort arkından çıkar. Bu varyasyonu 110 erkek (% 5.80) ve 50 kadın (% 4.61) hastada tespit ettik. Üçüncü en yaygın olanı, sol yerleşimli aortik ark ile birlikte aberran sağ subklavyen arter idi. Aberran sağ subklavyen arterin (ARSA) prevalansı % 1.61 idi (n = 48). Bu varyasyonu 27 erkek (% 1,42) ve 21 kadın (% 1,93) hastada tespit ettik. Sonuç: Birçok formda olan torasik aort anomalileri, embriyonik faringeal ark sisteminin bir veya daha fazla bileşeninin anormal gelişiminden kaynaklanır. Torasik aort anomalilerinin spektrum ve görüntüleme özelliklerine aşina olmak, doğru tanı ve sınıflandırma ve cerrahi tedaviye rehberlik etme açısından önemlidir. Bu varyasyonların çoğu asemptomatiktir, ancak bazıları da semptomatiktir ve tedavi edilmesi gerekir. Bu varyasyonların çoğu izole olarak meydana gelir, fakat konjenital intrakardiyak yapısal bozukluklar ve kromozomal bozukluklarla da ilişkili olabilir ve prognoz ve tedavi için önemli etkileri olabilir. ÇKBT ile noninvaziv görüntüleme, bu varyasyonların kapsamlı bir değerlendirmesini sağlar. Bir radyolog olarak, bu varyasyonları bilmek ve raporlarımızda belirtmek zorundayız. Anahtar Kelimeler: Torasik Aort Anomalileri, Komplet Vasküler Halka, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi
Tip 1 diyabetes mellitus ile takip edilen çocuk ve adölesanlarda arteriyal damar sertliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışma en az beş yıldır Tip 1 DM tanısı ile takip edilen, diyabetik komplikasyonların görülmediği hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubunun osilometrik yöntem kullanılarak arteriyel sertlik riskini saptamak, arteriyel sertlik için predispozan faktörler olan hipergliseminin süresi, derecesi, kan basıncı düzeylerini değerlendirmektir. Ayrıca bu çalışmada hastalara 3B/4B strain ekokardiyografik görüntüleme yapılarak olası subklinik miyokardiyal hasarın arteriyel sertlikle olan ilişkisi değerlendirilmektedir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde en az beş yıldır Tip 1 DM ile takip edilen, diyabetik komplikasyonları bulunmayan çocuk ve adölesan (n:51) dahil edildi. Kontrol grubu Gaziantep Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine masum üfürüm ve non-spesifik göğüs ağrısı şikâyeti ile başvuran, ek hastalığı olmayan hastalardan (n:51) benzer yaş ve beden kitle endeksi gözetilerek oluşturuldu. Tüm olguların antropometrik ölçümleri yapıldı. Diyabetik hasta grubunda, takip amaçlı rutin bakılan HbA1c'nin son bir yılda bakılan değerlerinin ortalaması veri olarak kaydedildi. Diyabetik hasta grubu HbA1c≤ 9 olan kişiler (n:27) orta kontrollü Tip 1 DM, HbA1c>9 olan kişiler (n:24) kötü kontrollü Tip 1 DM olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm olguların nabız dalga analizi ölçümü otomatik osilometrik cihaz (Mobil O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olgulara tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2B ekokardiyografi ve 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi off-line olarak EchoPAC yazılımı ile yapıldı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 13.81±2.58, 13.37±2.29) ve vücut kitle indeksi (BMI) düzeyleri (sırasıyla 20.91±4.59, 20.83±4.09) ile K/E cinsiyet oranları (sırasıyla 23/18, 25/26) açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.362, p=0.922 ve p=0.843). Kalp hızı ve kan basıncı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diyastolik (DKB) ve ortalama arteriyal kan basıncı (OAB) değerlerinin (113.64±10 mmHg, 68.35±8.50 mmHg ve 89.04±8.03 mmHg) kontrol grubuna göre (109.90±9.47 mmHg, 66.23±6,31 mmHg ve 85.45±6.81mmHg) yüksek olduğu bu yüksekliğin sadece OAB için istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p=0.185, p=0.356 ve p=0.017). Grupların osilometrik ölçüm değerleri açısından karşılaştırılmasında nabız dalga hızı (NDH), yansıtma büyüklüğü ve yükseltme indeksi değerlerinin [4.8 m/sn (4.1-5.8), 56.3 (28.8-69.0) ve 36.23±9.67], kontrol grubuna göre [4.3 m/sn (3.9-5.1), 50.0 (37.6-66.0) ve 28.25±7.70] istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001) hasta grubunda çevresel direnç değerlerinin (1581.57±166.18) kontrol grubuna göre (1550.46±130) yüksek olduğu ancak aradaki farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p=0.296). v Grupların sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Grupların 4B strain ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında, hasta grubunda radyal strain (RS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek, sirkumferansiyel strain (CS) ve arial strain (AS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Longitudinal strain (LS) değerlerinin gruplar arasında tamamen eşit seviyede ve benzer değerlerde olduğu saptandı (p>0.05). Kötü kontrollü diyabet grubunda (n:24), orta kontrollü diyabet grubuna (n:27) göre NDH, yükseltme indeksi ve çevresel direnç ölçümlerinin daha yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (sırasıyla p=0.200, p=0.895 ve p=0.698). Hasta grubunda hastalık süresi ile NDH, yükseltme indeksi ölçüm değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadığı belirlendi (sırasıyla r=0.085, p=0.555, r= -0.176, p=0.217). Tip 1 diyabetes mellituslu çocuk ve adölesanlarda arteriyal sertlik parametleri olan NDH ve yükseltme indeksi (AIx) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulundu. Bu çalışma diyabet komplikasyonları gelişmeyen hasta grubunda da arteriyal sertliğin artmış olabiliceğini gösterdi. Bu çalışmada diyabet süresi arteriyal sertlik ile ilişkili olarak bulunmadı. Hasta ve kontrol grubunda sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Subklinik miyokardiyal hasarın gösterilebilmesi için yapılan 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemelerinde iki grup arasında strain değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Bu miyokardiyal hasarın gelişmesi için gereken sürenin yetersizliği ile ilişkilendirildi.
Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi
Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,
Romatoid artrit tanılı hastalarda arteriyel damar sertliği ve kapilleroskopik bulgular arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Romatoid artritli hastalarda arteriyel sertlik endotel hasarına bağlı oluşur ve kardiyovasküler riski belirlemede önemli prediktif değeri vardır. Arteriyel sertlik parametresi olan nabız dalga hızı (PWV) ve yükseltme indeksi (Alx) romatoid artritli hastalarda yüksek bulunmuştur. Kapilleroskopide incelenen tırnak yatağı bulguları ise nonspesifik olup, tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenezin Romatoid artritte görülme sıklığı artmıştır. Çalışmamızda romatoid artritte sıklığı artmış olan kapilleroskopi bulgularının arteriyel sertlikle korelasyonu incelenerek, bu parametrelerin kardiyovasküler risk açısından prediktiflik değerini saptamaya çalıştık. Düzenli kapiller ektazi (dilatasyon), tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenez sıklığını romatoid artritte artmış bulduk (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p=0.004, p<0.001, p=0.001). Arteriyel sertlik parametreleri olan nabız dalga hızı, yükseltme indeksi, yansıtma büyüklüğü ve çevresel direnci romatoid artritli hastalarda anlamlı şekilde artmış bulduk (Sırasıyla p<0.001, p=0.048, p=0.014, p=0.011). Fakat bu kapilleroskopi parametreleriyle arteriyel sertlik parametrelerinin çapraz karşılaştırmalarında aralarında anlamlı ilişki saptayamadık. Çaprazlaşmış kapillerler romatoid artritli hasta grubunda yüksek çıksa da istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. (p=0.052) Ancak çaprazlaşmış kapillerleri olan hastalarda yükseltme indeksi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p=0.011) Mikrohemorajisi olan romatoid artritli hasta grubunda nabız dalga hızı ve nabız basıncı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (Sırasıyla p=0.048, p=0.004). Kapiller mikrohemorajinin ve çaprazlaşmış kapillerlerin kardiyovasküler risk açısından prediktif değerlerinin aydınlatılması için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasını öneriyoruz.
Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi
Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi
Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi
Amaç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarının endovasküler tedavisinde majör komplikasyon oranı cerrahiye göre daha düşüktür ve işlem daha az invazivdir. Endovasküler tedavi ile cerrahi tedavinin patensi süreleri ve teknik başarı oranları benzerlik göstermekle beraber teknolojik gelişimler sayesinde son zamanlarda endovasküler tedavi daha çok tercih edilen yöntem haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, subklavyen arter obstrüksiyonlarında endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçları değerlendirmek ve bu sonuçları cerrahi tedavi yöntemleri ile karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: 1994-2009 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile hastaneye başvuran ve görüntüleme yöntemleri (Doppler US, DSA) ile subklavyen arter stenozu ve/veya oklüzyonu saptanan 14'ü (% 37,8) kadın, 23'ü (% 62,2) erkek olan ve yaşları 22-82 (ortalama 56,4) yaş arasında değişen 37 hastada mevcut 38 lezyona PTA ve/veya stent ile endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik ve Doppler US ile takipleri yapıldı.Bulgular: Lezyonların 32'si sol (% 84,2), 6'sı sağ (% 15,8) yeleşimli olup 7'si (% 18,4) oklüzyon, 31'i (% 81,6) stenoz idi. Ortalama stenoz oranı Doppler US'de % 77,4, DSA'da ise % 83,2 idi. Stenotik lezyonlar için teknik başarı % 100 idi. 3 oklüde lezyon geçilemediğinden dolayı bu hastalara endovasküler tedavi yapılamadığından dolayı oklüzyonlar için teknik başarı % 70'di. Komplikasyon olarak işlem sırasında bir hastada ekstravazasyon ve subklavyen arter proksimalinde trombotik oklüzyon gelişmesi üzerine ekstravazasyon mevcut segmente stent greft ve proksimale ise ayrı bir stent implantasyonu yapıldı. Bir hastada ise distal embolizasyon gelişmesi üzerine 1,5 saat boyunca 5 mg t-PA infüzyonu yapıldı ve parsiyel rekanalizasyon sağlandı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) ve orta (3-6 ay) dönem için primer ve sekonder patensi oranı % 100 iken geç (6-12 ay) dönem için primer patensi % 95,5, sekonder patensi ise % 100 olarak bulundu.Sonuç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi teknik ve klinik olarak cerrahi tedaviye alternatif etkin ve güvenli bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Subklavyen arter, Endovasküler Tedavi, Stent, Balon Anjioplasti, Stenoz, Oklüzyon,
İleri evre kalp yetersizliği hastalarında arteriyel sertliğin prognozu ön görmedeki değeri
Amaç: Arteriyel sertliğin artması mortalitenin bir göstergesidir. Ayrıca böbrek hastalığı, inme, demans, kalp yetersizliği ve miyokart enfarktüsü gibi damarsal hastalıklar için de belirleyici öneme sahiptir. Ancak ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda arteryel sertliğin prognostik önemi net değildir. Çalısmamızda ileri evre kalp yetersizliği hastalarında arteryel setliğin bir yıllık takipte mortalite ile iliskisi arastırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalısmaya kalp yetersizliği tanısı ile izlenen ve NYHA sınıf III-IV evresinde 87 hasta (71 erkek, 16 kadın ve yas ortalaması 59,4±11,6 yıl) alındı. Tüm olguların öyküleri alındı, fizik bakısı ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Arteryel sertlik göstergesi olarak Aix (augmentasyon indeksi) ve PWVao (nabız dalga yayılım hızı) parametreleri kullanıldı. Hastaların Aix ve PWVao değerleri çalısmaya kabu vizitinde arteriyograf ile ölçüldü. Hastalar 374±47 gün kardiyovasküler mortalite açısından izlendi.Bulgular: ?zlem sırasında 34 (% 39,1) hastada mortalite gözlendi. Aix ve PWVao'nun ikisinin de ölen hastalarda sağ kalan hastalara göre mortaliteyi öngörmede diğer prognostik değiskenlerinden bağımsız ve güçlü belirleyici olduğu bulundu (p<0,001, p<0,001). Aix için -14,33 kesim değeri olarak alındığında % 91,2 duyarlılık ve % 80,3 özgüllük ile, PWVao için kesim değeri 11,06 olarak alındığında % 82,4 duyarlılık ve %65,4 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü saptandı. Mortaliteyi belirleyen diğer bağımsız belirleyicilerin ise sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0,08, OR:0,859) ve BUN düzeyi (p=0,01, OR:0,833) olduğu belirlendi.Sonuç: Arteryel sertlik, ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda mortalitenin belirlenmesinde basvurulabilecek kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Kalp yetersizliği, arteryel sertlik, mortalite
Yaşlı hipertansiflerde kardiyovasküler risk,d vitamini ve parathormon düzeyleriyle arteryel sertlik arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Arteryel sertlik; sigara içimi, hiperkolesterolemi, diabetes mellitus, hipertansiyon gibi bilinen aterosklerotik risk faktörlerinin artışı ve yaşlanmanın sonucu olarak meydana gelir. Bu çalışmada 65 yaş ve üstü hipertansif hastalarda kardiyovasküler risk, D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran esansiyel hipertansiyon tanısı olan 99 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak kronik bir hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 10 sağlıklı kişi alındı. 99 hastanın serum 25(OH)D ve parathormon düzeyleri belirlendi. Ana karotis arterin sistol ve diyastol sırasındaki çapları ultrasonografi eşliğinde ölçüldü. Çeşitli sertlik parametreleri belirlendi. Eş zamanlı sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri kaydedildi. Alınan kan örneklerinden 25(OH)D vitamini ve parathormon düzeyi ölçümleri yapıldı, kardiyovasküler risk dereceleri belirlendi. Kardiyovasküler risk derecesi, D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik indeksi düzeyleri karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda 25(OH)D ve parathormon düzeyleri ile karotis sertlik indeksi düzeyleri (p=0,240 25(OH)D düzeyleri ve karotis sertlik indeksi arası p=0,240, parathormon düzeyleri ve karotis sertlik indeksi arası p=0,901) karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Kardiyovasküler risk grupları arasında yüksek derece ek riski bulunan grupta (p=0,037) karotis sertlik indeksi anlamlı derecede yüksek saptandı.Sonuç: Yaşlı hipertansiflerde 25(OH)D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bu bizim çalışmamızdaki hipertansif hastaların tansiyonlarının kontrol altında tutulması için ilaç tedavisi altında olmalarından dolayı olabilir. 65 yaş ve üstü hipertansif hastalarda D vitamini düzeyleri ile arteryel sertlik arasındaki ilişkiyi, D vitamini replasmanının gerekliliğini anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. D vitamini eksikliğinin düzeltilmesinin arteryel sertliği önlemeye katılıp katılmadığını belirlemede daha fazla klinik ve deneysel çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
Talasemi hastalarında demir yükü ile kardiyovasküler fonksiyonların ekokardiyografik indekslerle korelasyon çalışması
Amaç: Beta talasemi kronik hemolitik anemi ile karakterize hayat boyu transfüzyon bağımlılığının olduğu bir hastalıktır. Damarsal etkilenme sonucunda endotelyal disfonksiyon ve arteryel sertlik görülmektedir. Kronik hemoliz sonucu myokardiyumda demir birikimi kalp krizi dahil birçok kardiak komplikasyonlara neden olmaktadır. Çalışmamızda talasemi majör ve intermedia hastalarında arteryel sertlik parametrelerinin ekokardiyografik ve osilometrik (arteriograf) yöntemlerle incelenmesi planlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya her iki cinsiyetten 44 gönüllü katılımcı (24 talasemi hastası, 20 kontrol grubu) alındı. Hastaların hematolojik ve hemodinamik parametreleri kayıt edildi. Arteryel sertlik göstergesi olarak aortik arttırma göstergesi (aortic AG), nabız dalga hızı (NDH), aortic strain, distensibilite ve aortic sertlik indeksi bakıldı. Nabız dalga hızı ve aortic AG arteriyograf ile diğer parametreler ekokardiyografik olarak ölçüldü.Bulgular: Vasküler kompliyans belirleyicisi olarak bakılan parametrelerden aortik strain ve arteryel sertlik indeksi iki grup arasında anlamlı saptanmıştır (sırasıyla p=0,003, p=<0,001). Aort nabız dalga hızı talasemi hasta grubunda sınırda anlamlı saptandı. Ferritin düzeyi yüksek hasta grubunda nabız dalga hızı düşük ferritin düzeyli hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,047). Doku doppler ölçümlerinden erken (E') ve geç (A') mitral anüler diyastolik doluş hızları beta talasemi hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (sırasıyla; p = 0,06, p < 0,01)Sonuç: Ekokardiyografik doku doppler değerlendirmesi talasemi hastalarında diyastolik disfonksiyon gelişimini belirlemede yararlı bulunmuştur. Arteryel sertlik indeksleri, özellikle aortic strain, arteryel sertlik indeksi ve nabız dalga hızı, talasemi hastalarında demir birkimine bağlı vasküler yaşlanmayı belirlemede başvurulabilecek kolay ve güvenilir ölçümlerdir.Anahtar Kelimeler: Talasemi, demir yükü, arteryel sertlik, ekokardiyografik indeksler
Sıçanlarda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep; yeni bir deneysel model
Cilt defektlerinin onarımında muskulokutan flepler önemli yer tutmaktadır. Muskulokutan fleplerde kas kitlesinin deri ile birlikte flebe dahil edilmesinin sebebi, çoğu zaman kas kitlesinin derinin beslenmesi için aracı olmasıdır. Dikkatli bir diseksiyon ile deriye ulaşan perforatör kas içinden pediküle kadar izlenip, kas flebe dahil edilmeden sadece cilt flebi kaldırılabilir. Böylece donör sahadaki komplikasyon oranı azaltılmış olup, alıcı sahada da gereksiz hacim oluşumunun önüne geçilebilir(11) . Sıçanlarda birçok flep modeli tanımlanmış olmasına rağmen, perforatör tabanlı flep modellerinin popülaritesi gün geçtikçe artmaktadır(25). Perforatör fleplerin klinik kullanımının artması bizleri sıçanlarda yeni perforatör flep modelleri bulmaya zorlamaktadır(21). Bu çalışmada aksiller arterin lateral torasik dalının cilde ulaşan perforatörü üzerinden cilt flebi kaldırılarak, birinci hafta sonunda yaşayan alan tespit edilmesi planlanmıştır.Çalışmamızda, 400-450 gr ağırlığında wistar albino sıçanlar kullanılmış olup, hayvanlar 7 gruba ayırılmıştır: Grup I: Sham grubu, hiçbir işlem yapılmadı n:6, Grup II: Kontrol grubu, 3x2 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıdı n:6, Grup III: Kontrol grubu, 3x6 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıldı n:6, Grup IV: 3x2 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup V: 3x6 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VI: 3x2 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VII: 3x6 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6. IM 75mg/kg Ketamine-HCL ve 10mg/kg Xylasine-HCL uygulamasıyla anestezi sağlandı ve deney gruplarına cerrahi uygulandı. Postoperatif 7. günün sonunda, anestezi altında, tüm deneklerin flep nekroz ve yaşayan alan ölçümleri yapılıp, canlı flep alanından yaklaşık birer cm2'lik olmak üzere histopatolojik değerlendirme için doku biyopsisi alındı. Hayvanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Grup 2 ve grup 3 de, 12 sıçanda da, perforatörü kesilerek kaldırılan tüm cilt adaları nekroza gitti. Grup 4 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm boyutunda ki fleplerin tamamı yaşadı. Grup 5 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm boyutunda fleplerin 3x2 cm lik kısmı yaşadı. Grup 6 da, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm lik fleplerin tamamı yaşadı. Grup 7 de, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm lik fleplerin 3x3 cm lik kısmı yaşadı. Bu çalışmayla, 400-450 gr wistar albino sıçanlarda, lateral torasik arter perforatörünün aynı yerden cilde ulaştığı ve 3x2 cm bir cilt adasını beslediği gösterildi. Böylelikle çeşitli flep çalışmalarında kullanılabilecek yeni bir deneysel model oluşturuldu.
Venöz tromboemboli geçiren hastalarda arteriyel endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi
Amaç: Biz bu çalışmada venöz tromboemboli (VTE) öyküsü olan hastalarda arteriyel endotel fonksiyonunun ve kardiyovasküler riskin akım aracılı dilatasyon (FMD) ve nabız dalga hızı (PWV) gibi non-invaziv tanı metedoları ile belirlemeyi amaçladık Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kardiyoloji Anabilim dalına başvuran 18 yaşın üzerinde 100 venöz tromboemboli hastası ve 102 venöz tromboemboli öyküsü olmayan gönüllü alındı. Hastaların ve kontrol grubun fizik muayenesi yapılıp demografik verileri, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabetüs mellitüs, kanser öyküsü ve covid öyküsü ile akım aracılı dilatasyon ve nabız dalga hızı parametreleri değerlendirildi. 18 yaşın altındaki hastalar, koroner arter hastalığı öyküsü ve kalp yetmezliği öyküsü olanlar ile sigara içicileri çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Vaka grubu (VTE öyküsü olan) ve kontrol grubu olarak iki grup alındı. Çalışmaya dahil edilenlerin ortalama yaşı 47,4±16,8 yıl olup, bunların 120 (% 59,4)'si kadındı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Vaka ve kontrol grupları arasında akım aracılı dilatasyon oranlarının vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (VTE: 12,5±5,8 Kontrol: 18,7±4,3 p<0,001). PWV değeri vaka grubunda, kontrol grubunda yer alanlara göre daha yüksek görüldü (VTE: 7,92±1,9 kontrol: 5,86±0,7 p<0,001). Ayrıca çalışmaya alınan tüm hasta ve kontrol grubundaki bireyler FMD yüzdesinin % 10 altında olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrıldı. Akım aracılı dilatasyonun belirgin derecede azaldığı gruptaki bireylerde yaş, HT, BMI ve VTE öyküsünün anlamlı derecede farklı olduğu izlendi. Akım aracılı dilatasyonun % 10 altında olmasının bağımlı değişken; yaş, HT, DM, VTE öyküsü parametrelerinin de bağımsız değişkenler olarak modellendiği logistic regresyon analizinde, VTE öyküsü (OR: 6,30; 1,20-33,07 % 95 güvenilirlik aralığında) ve yaş (OR: 1,16; 1,09-1,22 % 95 güvenilirlik aralığında) FMD bozulması ile bağımsız olarak ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmanın ana sonucu VTE bozulmuş arteriyel endotel fonksiyonları ile ilişkili olup kardiyovasküler hastalıklar açısından risk faktörü olabilir. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, Akım aracılı dilatasyon, Endotel disfonksiyonu, Nabız dalga hızı, Venöz tromboemboli
Visseral arter anevrizmalarında endovasküler tedavi
Visseral arter anevrizmaları (VAA) nadir görülen ancak rüptür sonucunda hayatı tehdit edebilecek ciddi sonuçlara yol açabilecek klinik bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, visseral arter anevrizmalarında minimal invaziv bir tedavi yöntemi olan perkütan endovasküler tedavilerin etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmektir. Hasta arşivleri ile bölümümüzün veritabanları araştırıldı ve retrospektif olarak analiz edildi. Bilgisayarlı Tomografik anjiyografi, Manyetik Rezonans anjiyografi ve dijital substraksiyon anjiyografisi ile tanı alıp endovasküler tedavi uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çeşitli perkütan endovasküler tedavi yakalşımları ile tedavi uygunan toplam 34 viseral arter anevrizması olan 29 hasta (14 erkek, 15 kadın; ortalama yaş 42; 12-76 yaş) incelendi. Hastaların üçünde gerçek anevrizma (ortalama boyutu 36,6 mm; 25-55mm), 31?inde ise yalancı anevrizma (ortalama boyutu 10,5 mm; 3-60 mm) mevcuttu. Lezyonların yerleşim yeri, yalancı anevrizma grubunda renal arter dalları (n=13), süperiyor mezenterik arter dalları (n=4), sağ hepatik arter (n=3), sol gastrik arter (n=2), gastroduodenal arterin dalları (n=2), splenik arter segmenter dalı (n=1) ve ana hepatik arter (n=1)?dir. Gerçek anevrizma grubunda ise renal arter (n=1), splenik arter (n=1) ve ana hepatik arter (n=1)?dir. Hastaların 25?i acil olarak işleme alınırken dört hastaya elektif tedavi uygulandı. Anevrizmaları dolaşım dışı bırakmak için n-butil siyanoakrilat (n-BCA) karışımı (n=10), mikrokoil (n=9), polivinil alkol (PVA) (n=3), mikrokoil ve PVA kombinasyonu (n=3), mikrokoil ve n-BCA kombinasyonu (n=3), vasküler tıkaç (n=1), stent yardımlı koil embolizasyonu (n=1), stent-greft (n=1) ve akım çevirici (n=1) kullanıldı. İşlemin teknik başarısı %97 olup tekrar girişim oranı %10?dur. Hastaların %45?inde işlem sonrasıda kontrol görüntüleme yapılmış olup ortalama takip süresi 12 ay (1 gün-36ay)?dır. Periprosedürel mortalite oranı %7 (n=2)?dir. İşlem yapılan hastaların üçünde işlem sonrası postembolizasyon sendromu gelişmiş olup ikisi dalağa, biri ise böbreğe yönelik yapılan embolizasyon işleminden sonra gelişmiştir. Yüksek transbrakiyel işlem yapılan bir hastada ise girişim yerinde hematom meydana gelmiştir. VAA?nın perkütan endovasküler yöntemler ile tedavisi, özellikle acil olgularda ve yaşlı hastalarda, düşük morbidite ve mortaliteye sahip güvenilir ve etkili bir yöntemdir. Yüksek etkinlik ve güvenilirlik nedeniyle girişimsel radyolojik endovasküler tedavi yöntemleri, tercih edilecek tedavi seçenekleri olarak görünmektedir.
Arteryel stifnes ve egzersizle indüklenen hipertansiyon arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmada normotansif bireylerde bazal arteryel stifnes (AS) parametrelerinin egzersizle indüklenen hipertansiyonun (EİHT) bir öngördürücüsü olup olmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza efor testi planlanan, kardiyovasküler hastalık öyküsü olmayan 167 hasta alındı. Efor testi öncesi aplanasyon tonometri cihazı Spygmocor ile AS parametreleri ölçüldü. AS, aortik nabız dalga hızı (PWV) ve augmentasyon indeksi (AIx@75) ile değerlendirildi. Efor testi Bruce protokolüne göre yapıldı. Her evrede ve toparlanma 1., 3. ve 5. dakikada sistolik kan basıncı (SKB) ve diyastolik kan basıncı (DKB) ölçüldü. EİHT, erkeklerde SKB >190 mmHg, kadınlarda SKB >170 mmHg olarak tanımlandı. Anormal toparlanma SKB yanıtı ise, toparlanma 5.dakika SKB nin pik egzersiz SKB na oranının 0.90 ve üzeri olması şeklinde tanımlandı. Bulgular: Çalışmaya 48 kadın, 119 erkek (ortalama yaş 35±11.9 yıl) olmak üzere 167 hasta alındı. EİHT, 14'ü erkek (%70), 6'sı kadın (%30) olmak üzere toplam 20 hastada görüldü. Demografik veriler açısından sadece vücut kitle indeksi (BMI), EİHT grubunda anlamlı yüksekti. AS parametreleri her iki grupta benzerdi. Anormal toparlanma SKB yanıtı olan grupta PWV de artış eğilimi vardı. Ancak bu artış istatistiki anlamlılık sınırını geçmedi (p=0.052). Alx@75 ölçümünde anlamlı fark yoktu. Sonuç: Bu çalışmada gençlerde EİHT ve AS parametreleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Bunun nedeni hasta sayısının azlığı ve hastaların HT populasyonunu tam yansıtmaması olabilir. Çalışmamızda genç ve BMI düşük hastalar olduğu için bulduğumuz sonuçlar tüm yaş gruplarına genellenemez. Bu nedenle konuyla ilgili daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnme geçiren kapak hastalığına bağlı olmayan atriyal fibrilasyonlu hastalarda atardamar katılığı ile tromboemboli riski arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç:. İnme geçiren kapak hastalığına bağlı olmayan atriyal fibrilasyonlu hastalarda arteryel stifnes ile tromboemboli riski arasındaki ilişkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada bu ilişkinin ortaya konması amaçlanmıştır. Metot: Çalışmaya inme geçirmiş ve etyolojik olarak kapak hastalığına bağlı olmayan 30 tane paroksismal/persistan AF hastası alındı. Tüm hastaların inme öncesi CHA2DS2-VASc skoru hesaplandı. SphymoCor cihazı ile arteryel stifnes ölçümü yapıldı. Karotis-femoral nabız dalga hızı (karotis-femoral PWV), augmentasyon basıncı (AP), augmentasyon indeksi (AIx) ve kalp hızına normalize edilmiş augmentasyon indeksi (AIx@75) arteryel stifnes parametreleri olarak kullanıldı. Tüm hastalara karotis intima media kalınlığı (KIMK) ölçüldü. Daha sonra CHA2DS2-VASc skoru, arteryel stifnes ve KIMK değerleri arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: İnme öncesi CHA2DS2-VASc skoruna göre 2 grup hasta oluşturuldu. Yaş dışında grupların demografik özellikleri benzerdi. Karotis-femoral PWV, CHA2D-VASc skoru düşük olan grupta (0,1) anlamlı olarak düşük, CHA2D-VASc skoru yüksek olan grupta (>2) anlamlı olarak yüksek izlendi. Yapılan analizlerde, CHA2D-VASc skoru ile karotis-femoral PWV arasında pozitif korelasyon izlenmiştir. Sonuç: Karotis-femoral PWV ile CHA2D-VASc skoru birbiriyle anlamlı olarak doğrusal ilişki göstermektedir. Sistemik aterosklerozun göstergesi kabul edilen PWV, CHA2DS2-VASc skorununda vasküler komponentin içerisinde risk faktörü olarak değerlendirilmesi veya ek bir parametre olarak kullanılması bu risk skorlamasının gücünü artırabilir. Anahtar kelimeler: atriyal fibrilasyon, arteryel stifnes, pulse wave velosite, CHA2DS2-VASc
Ratlarda oluşturulan süperior mezenterik arter iskemisinde sesamin 'in ileum üzerindeki koruyucu etkinliği
Giriş ve Amaç: Akut mezenterik iskemi yaşla birlikte insidansı artan bir akut karın nedenidir. Tanı için spesifik biyokimyasal belirtecin ve fizik muayene bulgusunun olmaması mortalite ve morbiditenin artmasına neden olur. İncebarsaklar kan akımında meydana gelen %75 azalmaya yaklaşık 12 saat direnebilirler. Fakat olay ilerlemeye devam ederse transmural nekroz meydana gelerek barsak dokusu canlılığını kaybeder. Barsak dokusundaki asıl hasar reperfüzyon sağlandığı zaman görülmektedir. Bu çalışmada Sesamin 'in ince barsak iskemi – reperfüzyon hasarında koruyucu etkinliğini inceledik. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 8-10 haftalık, 28 adet, Sprague-Dawley cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar 7 'li gruplar halinde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; Kontrol grubu olup, bu gruptaki ratlara 3 hafta süreyle %5 karboksimetil selüloz 1ml/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Grup 2; Superior Mezenterik Arter iskemi reperfüzyon (I/R) grubu olup, bu gruptaki ratlara %5 karboksimetil selüloz 3 hafta süreyle 1ml/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Grup 3; Sesamin grubu olup, bu gruptaki ratlara Sesamin 3 hafta süreyle 30 mg/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Grup 4; Superior Mezenterik Arter iskemi – reperfüzyon (I/R) + Sesamin grubu olup, bu gruptaki ratlara 3 hafta süreyle 30 mg/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Bulgular: Malondialdehit (MDA) düzeyleri en yüksek mezenter I/R grubunda görülürken, Sesamin + Mezenter I/R grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Gruplar arası total antioksidan seviyesi (TAS) arasında anlamlı bir farklılık izlenmez iken, Sesamin + Mezenterik I/R grubundaki total oksidan seviyesi (TOS) Mezenterik I/R grubundan anlamlı olarak düşük olduğu izlendi. Sesamin + Mezenterik I/R grubunun histoskorlamasının Mezenterik I/R grubundan daha düşük olduğu izlendi. Kontrol grubu ile Sesamin grubu arasında anlamlı fark izlenmedi. Sesamin + mezenterik I/R grubunda bax ekspresyonunun Mezenterik I/R grubuna kıyasla anlamlı oranda daha az yoğunlukta olduğu izlendi. Sonuç: Histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal parametrelere bakılarak iskemi ve reperfüzyon öncesi verilen Sesamin 'in güçlü antioksidan özelliği sayesinde ince barsaklarda oksidatif stresi azaltıp oluşan hasara karşı koruyucu olduğu izlendi.
3.trimesterdeki pelvik kuşak ağrısı olan gebelerin uterin arter doppler bulgularının değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, pelvik kuşak ağrısı olan gebelerin pelvik kuşak ağrısı olmayan gebelere göre uterin arter doppler akımındaki değişiklikleri incelemektir. Çalışmaya gebeliğinin üçüncü trimesterında bulunan, Nisan 2021- Ağustos 2021 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, 54 gönüllü gebe dahil edildi. Pelvik kuşak ağrısı olan gebeler (n=27) ve pelvik kuşak ağrısı olmayan gebeler (n=27) olarak iki grup tanımlandı. Her iki gruba da değerlendirme anketleri ve uterin arter doppler ultrasonografisi uygulandı. Çalışmaya katılan pelvik kuşak ağrısı olan ve olmayan gebelerin yaş, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, gebelik haftası, özgeçmiş, eğitim düzeyi, obstetrik öykü, sigara kullanımı ve meslek açısından benzer olduğu bulundu (p>0,05). Uterin arter doppler ultrasonografisi yapılan iki grubun sistol/diyastol (S/D) ve pulsatilite indeksi (PI) ölçülerek kaydedildi. Pelvik kuşak kuşak ağrısı bulunan grupta uterin arter S/D (p=0,06), PI (p=0,054) değerleri pelvik kuşak ağrısı olmayan gebelere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Her iki gruptaki gebelerin uterin arter doppler akımında bilateral çentiklenme varlığının benzer olduğu saptandı (p=0,046). Pelvik kuşak ağrısı olan gebelerde pelvik kuşak ağrısı olmayan gebelere göre uterin arter doppler ölçümlerinin yüksek olduğu saptandı. Ağrı tarifleyen gebelerde uterin arter doppler ölçümleri riskli gebelik durumlarıyla ilişkili olabileceği düşünülerek kullanılabilir.
Karaciğer sirozlu hastalarda splenik arter anevrizma sıklığı
Giriş ve amaç: Splenik arter anevrizması (SAA) karaciğer sirozunun önemli bir komplikasyonu olup, hastanın klinik seyrini etkileyebilir. Çalışmamızın amacı karaciğer sirozunda SAA sıklığını ve gelişiminde etkili olan faktörleri saptamaktı. Materyal ve metod: Karaciğer sirozu tanısı konulan ve kontraslı dinamik abdomen tomografisi çekilen vakaların klinik, laboratuar, endoskopik ve tomografik bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Radyolojik inceleme sırasında SAA'sının varlığı, lokalizasyonu, anevrizma çapı ve sayısı ile beraber portal ve splenik ven, hepatik arter çapı, portal ven trombozu, asit ve hepatosellüler kanser varlığı araştırıldı. Bulgular: 109 (%63.7) erkek ve 62 (%36,3) kadın olmak üzere toplam 171 hasta değerlendirildi. Sirozun en sık sebebi sırasıyla kronik hepatit B (HBV) (%34.50), HBV+kronik hepatit delta (HDV) (%25.14), kriptojenik (%22.2), kronik hepatit C (HCV) (%11.6) enfeksiyonu, Budd-Chiari sendromu (%2.9) ve nadir sebeplerdi. Vakaların %37.4'ü Child A, %38'i Child B ve %24.5'i Child C hastasıydı. Toplam 27 (%15.7) vakada SAA'sı saptandı. Anevrizma ortalama çapı 11.66 (6.06-27.1 arasında) mm olup, 20 (%74) vakada dalak hilusunda, 4 (%14.8) vakada ortada, 2 (%7.4) vakada proksimalde ve 1 (%3.7) vakada splenik arterin hem hilus ve hem de orta kesiminde anevrizma vardı. Anevrizma 24 (%88.8) vakada tek ve 3 (%11.2) vakada birden fazlaydı. SAA'sı olan hasta grubu daha genç (49±13.36 yıl vs. 56±13.77 yıl, p=0.031) olup, kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda (%23.2 vs %12, p=0.05) anevrizma saptandı. SAA'sı saptanan grupta daha düşük oranda kronik HCV enfeksiyonu (%0 vs %14.6, p=0.008) ve kronik HDV enfeksiyonu (%22.2 vs. %46.4, p=0.005) saptandı. Ayrıca SAA'sı olan grupta daha düşük AST (75±85 vs 93±192, p=0.034) ve platelet düzeyi (78000±47100/mm3 vs 115.8±98.2, p=0.017) saptandı. Portal ven çapı ve splenik ven çapı SAA'sı olan grupta anlamlı olarak daha geniş (sıra ile 15,4±3,8 mm vs 13.1±2.9 mm, p=0.001; 12.6±4.3 mm vs 9.6±2.7 mm, p= <0.001) saptandığı halde, hepatik arter çapı SAA'sı olan grupta anlamlı olarak daha dar (3.7±1.2 mm vs. 4.5±1.2 mm, p=0.005) saptandı. Yapılan multivariant analizde SAA'sı gelişimiyle hepatik arter çapı arasında ters ilişki (OR=0.48, %95 CI=0.27-0.85; p=0.011) ve splenik ven çapı arasında doğru ilişki (OR=1.23, %95 CI=1.02-1.5; p=0.032) saptandığı halde, diğer parametreler ve anevrizma gelişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak, SAA'sı sirozlu vakaların önemli kısmında gelişebilir. Sirozlu vakaların takibi sırasında splenik arter anevrizması varlığı ve buna bağlı gelişebilecek komplikasyonların göz önünde bulundurulması faydalı olabilir.
Opere anterior kominikan arter anevrizmalı hastaların geriye dönük incelenmesi
İntrakranial anevrizmalar spontan subaraknoid kanamanın en sıksebebidir.En sık görülen intrakranial anevrizma anterior kominikan arteranevrizmasıdır. Anterior kominikan arter anevrizmaları gerek sahip oldukları farklı epidemyolojik ve anatomik özellikleri sebebi ile gerekse rüptüre olmaları sonrası neden oldukları mortalitesi ve morbiditesi yüksek intrakranial kanamalar sebebi ile hayati önem arz eden bir patolojidir. Bu çalışmada Eylül 2012 - Mayıs 2017 tarihleri arasında hastanemize başvurarak ameliyat olan 34 anterior kominikan arter anevrizmalı hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmada hastalar cinsiyetleri, yaşları, geliş mevsimi,anevrizma domu, morfolojik özellikleri, intrakranial anterior sirkülasyon anatomik varyasyonları,başka anevrizmalar ile birlikteliği,nörolojik muayeneleri, biyokimyasal tetkikleri, sebebiyet verdikleri intrakranial kanamalar açısından araştırıldı. Anterior kominikan arter anevrizması en sık 40-60 yaş arası kadınlarda görülmektedir. Lokalizasyonu itibarıyla karışık bir anatomiye sahip olup çeşitli anatomik varyasyonlar sık eşlik etmektedir. Diğer intrakranial anevrizmlardan farklı olarak çok küçük boyutlarda dahi rüptüre olma olasılığı yüksektir. Tanı için kullanılan görüntülemelerde hastanın vaskuler anatomisi ve anevrizmanın morfolojik özellikleri cerrah için yol gösterici olup kanama ihtimali açısından fikir vericidir. Sebebiyet verdiği subaraknoid kanama sonrasında gelişebilen vasospazmda hiponatremi agreve edicidir.
Plasental growth faktör ve uterin arter doppler indekslerinin kombine tarama testi ile birlikte değerlendirilmesinin iskemik plsental hastalıkları öngörme etkinliği
PLASENTAL GROWTH FAKTÖR VE UTERİN ARTER DOPPLER İNDEKSLERİNİN KOMBİNE TARAMA TESTİ İLE BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLMESİNİN İSKEMİK PLASENTAL HASTALIKLARI ÖNGÖRME ETKİNLİĞİ Amaç: Rutin kombine tarama testine eklenecek uterin arter doppler indeks ve plasental growth faktör maternal serum düzey tayininin iskemik plasental hastalıkların öngörüsündeki etkinliğini araştırmak. Yöntem: : Prospektif gözlemsel çalışmamız Eylül 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında değerlendirilen 465 gebeye ait sonuçları içermektedir. Hastalar Grup I kontrol grubu (n:378) ve Grup II iskemik plasental hastalık saptanan hastalar (erken başlangıçlı preeklampsi (n:4), geç başlangıçlı preeklampsi (n:11) ve intrauterin gelişme geriliği (n:19)) olarak 2 grupta incelendi. Ayrıca Grup II kendi içinde Grup II a (erken başlangıçlı preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği olan olgular) ile Grup II b ( geç başlangıçlı preeklampsi) olarak alt gruplara ayrılarak ileri değerlendirmeler yapıldı. Bulgular: Çalışmamız 465 hastanın gebelik sonuçları ile tamamlanmıştır. Çalışma kriterlerine uymayan hastaların sonuçları çıkarıldıktan sonra 412 hastanın gebelik sonucuyla tez yazılmıştır.378 kontrol (%91.7) ve 34 hastalık grubu (%8.3) sonuçları karşılaştırılmıştır. VKİ, sistolik kan basıncının, sol uterin arter ve ortalama uterin arter PI değerlerinin, PAPP-A, plasental growth faktör değerleri ve fetal ağırlığın gruplararası anlamlı olarak farklı olduğu izlenmiştir. Sonuç: Birinci trimester uterin arter doppler incelemesi ve maternal serum plasental growth faktör düzey tayini iskemik plasental hastalıkları öngörmede etkindir. Anahtar kelimeler: preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, plasental growth faktör.
Erektil disfonksiyon etyolojisinde benign prostat hiperplazisinin anatomik ve fizyopatolojik olarak yeri: Prostat hacmi ile kavernöz arter çapı ve kavernöz arter akımı arasındaki ilişkinin gösterilmesi
Çalışmaya 40-76 yaş arasında olan BPH ve/veya ED'si olan 36 hasta alındı. Başvuru şikayetlerine göre yapılan sorgu formlarına göre hastalar 3 gruba bölündü . 1. grupta sadece BPH tanısı almış hastalar, 2. grupta sadece ED tanısı almış hastalar ve 3. grupta ise hem BPH hem de ED olan hastalar mevcuttu. Bu hastalar kriterlerimize uygun hastalar olup hastalara yapılacak işlemler için bilgi verilip onay formu okutulup imzalatıldı.Hastaların anamnezleri alınarak IPSS ve IIEF formları dolduruldu. Hastaların rutin tetkikleri yapıldıktan sonra pelvik USG bakıldı ve üroflowmetri yapıldı. Hastalara yapılacak işlemler hakkında bilgi verildi ve aydınlatılmış onay formu imzalatılıp onayları alındı. Sonrasında hastalara penil renkli dopler yapıldı. İşlem sırasında hastaların papaverin öncesi kavernöz arter çap ve akım hızları ölçüldü. Daha sonra 60 mg papaverin ve 2.5 mg fentolamin intrakavernözal olarak uygulandı. Hastaların 5.dakika her iki kavernozal arter çap ve akım hızları alınıp kaydedildi. Takiben 10,15 ve 20. dakika ölçümleri alındı ve kaydedildi.Renkli dopler uygulaması sonrası hastaların hiçbirinde komplikasyon görülmedi. Papaverin sonrası alınan akım hızı ölçümlerinin ortalaması alınıp kaydedildi.Hasta kayıtlarına istatistiki testler uygulandı. Bağımsız testler sonrası ANOVA testi yapıldı. Grupları karşılaştırmak için Post Hoc testlerinden Dunnett testi uygulandı.IPSS skorları 0-25 arasında değişmekte iken, IIEF skorları 3-30 arasında değişmekteydi. Gruplar arasında ortalama yaş alındığında istatistiki olarak anlamlı bir fark yoktu. (p=0.521)Prostat volümleri karşılaştırıldığında ise yine gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark yoktu.(p=0.217) Hastaların üroflowmetri sonucunda elde edilen Qmax değerleri karşılaştırıldığında ise Grup 2'in değerleri Grup 1'den istatistiksel olarak daha iyi olduğu görüldü. (p=0.004) Grup 1 ile Grup 3 arasında ise bir fark yoktu.Papaverin öncesi ve sonrası bakılan akım ve çaplarda ise gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ayrıca prostat volümlerine göre yapılan 2 gruba da uygulanan istatistiki testler neticesinde prostat volümü ile kavernöz arter çapları ve kavernöz arter akım hızları arasında bir bağlantı olmadığı görüldü.Sonuç olarak tezin amaç kısmında belirtildiği üzere prostat volümünün artmasıyla fizyopatolojik olarak erektil disfonksiyonun geliştiği yönünde herhangi bir bağlantı kuramadık ve daha net veriler elde etmek için daha geniş hasta serilerine ihtiyaç olabileceği kanısındayız.
Sinoatriyal ve atrioventriküler nodun arteriyel beslenmesinin çok kesitli BT ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı çok kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile sinoatriyal ve atriyoventriküler nodun arteriyel beslenmesini sağlayan sinoatriyal nodal arter (SNA) ve atriyoventriküler nodal arterin (ANA) anatomik karakterizasyonu ve tanımlanmasıdır.Çalışmaya, radyoloji kliniğine koroner BT anjiyografi amacıyla başvuran 400 hasta dahil edildi. 350 hastada çift tüplü çok kesitli BT ile çekim yapılırken, 50 hastada ise 64-dedektörlü çok kesitli BT kullanıldı. Çift tüplü çok kesitli BT çekimlerinde 0.6 mm, 64 dedektörlü çok kesitli BT çekimlerinde 0.8 mm kalınlığında kesitler alındı.Hastalarda SNA ve ANA sayısındaki varyasyonlar, köken aldıkları koroner arter, köken aldıkları lokalizasyon ile arter orijini arasındaki uzaklık, orijin düzeyinde her iki arterin çapı, şekil varyasyonları ve seyir özellikleri değerlendirildi.Hastaların 383'ünde (% 95.7) bir adet SNA, 17'sinde (% 4.2) iki adet SNA saptandı. 233 (%58.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter RCA'dan, 149 (%37.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter LCX arterden, bir hastada ise tek sinoatriyal nodal arter aortadan köken almaktaydı.Atriyoventriküler nodal arter 351 hastada (tüm hastaların %87.7'si) distal RCA kaynaklı iken, 49 hastada (tüm hastaların % 12.3'ü) distal LCX kaynaklı idi.
Sığırlarda prenatal dönemde böbreklerin morfometrik gelişimi ve arteriyel vaskularizasyonu
Bu araştırmada, sığırlarda prenatal dönemde böbreklerin morfometrik gelişim analizinin ortaya konulması ve böbreklerin arteriyel vaskularizasyonunun gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Diyarbakır'ın özel mezbahalarından tedarik edilen toplam 40 adet Holstein ırkı sığır fötusu kullanıldı. Fötusların alın-sağrı uzunluğu ölçülerek yaş tayinleri yapıldı ve bu yaş tayinine dayanarak gebeliğin ilk, orta ve son dönemine ait fötuslar, her grupta 10 hayvan bulunacak şekilde üç ayrı grup altında toplandı. Morfometrik ölçümlerin yapılacağı gebeliğin her üç dönemine ait toplam 30 hayvana lateks enjeksiyonu yapıldı ve morfometrik ölçüm amacıyla 60 böbrek ve a. renalis değerlendirmeye alındı. Ayrıca 10 adet 3-6 aylık sığır fötusuna da intarenal arteriyel vaskularizasyonu gösterebilmek amacıyla akrilik uygulaması yapıldı ve korozyon kast metodu ile elde edilen 20 böbrek kastı incelendi. Böbreklerin intrauterin yaşamda göstermiş olduğu morfolojik değişiklikler değerlendirildi. Böbreklere ve böbrek arterlerine ait ölçümler dijital kumpas aracılığıyla sağlandı. Bu çalışmadan elde edilen verilerin Mann-Whitney U Testi ve Pearson Korelasyon Testi ile istatistiksel analizleri yapıldı. Sağ ve sol böbrekler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemesine karşın, gebelik dönemleri arasında önemli bir farklılık (P<0,001) olduğu saptandı. Ölçülen parametrelerin, hem sağ ve sol taraf arasında hem de gestasyonel yaş ile pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi. Fötuslarda 4 tip intrarenal dallanma modeli ortaya kondu. I. tip dallanma modeli, örneklerin yarısında, hem II. hem III. tip dallanma modeli örneklerin % 20'sinde ve IV. tip dallanma modeli ise örneklerin % 10'unda gözlendi. Çift a. renalis ve multiple a. renalis olguları saptandı. Elde edilen bulgular literatürdeki çalışma sonuçları ile karşılaştırılarak tartışıldı. Çalışma sonuçlarının, sonografi ve radyografi gibi tekniklerle fötal organlardan elde edilecek bulgulara, konjenital patolojilere bağlı olarak böbrek morfolojisinin normal yapıya kıyasla göstereceği değişikliklerin değerlendirilmesine yardımcı olabileceği ve prenatal dönemde organ morfolojisine dair yapılacak ileri çalışmalar için kaynak oluşturabileceği düşünülmektedir.
Kardiyopulmoner bypassın apelin ve salusin expresyonlarına etkileri ve salusinin aort, safen, ven ve arteryel greftlerde lokal olarak sentezlenip sentezlenmediğinin araştırılması
Bu çalışma koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft operasyonu (KABG) geçirecek kişilerde kardiyopulmoner bypass (KPB)?ın salusin-?, salusin-ß ve apelin-36 biyoaktif peptidlerinin üzerine etkilerini incelemek, bu peptidlerin insan aort, safen ve arter dokularında üretilip üretilmediğini de araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya KPB ile KABG?lemesi yapılan yaş ve vücut kitle indeksleri birbiri ile uyumlu 15 hasta dahil edildi. Salusin-?, salusin-ß ve apelin?36 düzeyleri için anestezi indüksiyon öncesi (T1), KPB öncesi (T2), kros klemp alınmadan 5 dakika önce (T3), kros klemp alındıktan 5 dakika sonra (T4), yoğun bakıma alındığında (T5), postoperatif 24. saat (T6) ve 72 saatlerde (T7) venöz kanlar alındı. KPB?dan önce otojen greft olarak hazırlanan vasküler yapılarda salusin ve apelin-36 expresyonlarını belirlemek için 1?er cm?lik örnekler alındı. Dokuların salusin ve apelin ekspresyonları immünohistokimyasal yöntemle gösterildi. Serumların ve dokuların peptid miktarı ise Enzim-Bağlı İmmün Assay (ELISA) yöntemi kullanılarak ölçüldü. Damarlardaki salusinlerin üretimi aortta media?da fibroblast hücrelerinde, LİMA ve safende ise media?larının düz kas hücrelerinde olmaktadır. Apelin, aortta intimanın endotel hücreleri ve medianın fibroblast hücreleri tarafından, LİMA ve safende, media?larının düz kas hücreleri tarafından üretilmektedir. Salusin-? miktarlarının değişimleri istatistiksel olarak anlamlı değildi. T1 ve T2 kanlarının salusin-ß miktarları benzer bulunurken, T3 kan örneklerinde miktarlarının azaldığı, T4 kan örneklerinde miktarları en düşük düzeyde olduğu, T5-T7 kan örneklerinde ise düzeyleri kademeli olarak arttığı gözlemlendi. Apelin?36 seviyelerinin değişimleri salusin-ß değişimlerine benzerdi. Sonuç olarak; salusin-?, salusin-ß ve apelin?36?nın arter ve venlerde sentezlendiği, KPB?da salusin-ß ve apelin?36?nın takipte önemli markırlar olabileceği ve salusin-ß peptidinin salusin-??ya göre daha özgül olduğu gözlemlendi.
Koroner arter ektazi/anevrizması ile osteopontin seviyesi arasındaki ilişki
Amaç: Koroner Arter Ektazisi (KAE) anjiyografik olarak, koroner arter lümen çapının komşu normal proksimal segment çapına oranla lokalize veya diffüz şekilde 1.5 - 2 kat arasındaki genişleme olarak tanımlanır. 2 kattan daha fazla genişleme ise koroner arter anevrizması olarak adlandırılmaktadır. KAE ve anevrizmaları koroner anomalilerin nadir formlarıdır. Konjenital veya edinsel orjinli olabilirler. Edinsel KAE ve koroner arter anevrizma gelişiminin etyolojisinde en sık ateroskleroz olmak üzere, sistemik inflamatuvar hastalıklar, konnektif doku hastalıkları ve perkütan koroner girişime sekonder gelişen vasküler hasar sorumludur. KAE?nin abdominal aorta ve perferik arterler gibi vasküler yapıların diğer kısımlarında anevrizma oluşumu ile birlikteliği gösterilmiştir. Osteopontin bir matrisellüler proteindir. Osteopontin inflamatuar süreçte rol alan tüm hücrelerde (makrofaj, endotel hücreleri, düz kas hücreleri ve fibroblast) sentezlenir. Henüz KAE ile osteopontin arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada KAE ile osteopontin arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Metod : 07.05.2012 ? 30.04.2013 tarihleri arasında anjinal yakınma şikayeti ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı?na başvurup koroner anjiografi yapılan 88 hasta çalışmaya alındı. Hastalar KAE varlığına göre iki gruba ayrıldı. Toplanan kan örneklerinden hemogram, biyokimya, lipit profili ve ELISA yöntemiyle de osteopontin düzeyi çalışıldı. Tüm hastaların ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı ve asendan aort çapının belirlenmesi için, sol ventrikül çıkım yolu (LVOT), sinüs valsalva ve sinotübüler bileşkeden ölçümler alındı. Bulgular: Çalışma grubunu oluşturan hastalar ile kontrol grubunu klinik ve demografik özellikleri karşılaştırıldığında,her iki grupta benzer bulundu. 45 KAE?li hastayı içeren ilk grubun yaş ortalaması 56.5 ± 8.3 ve 43 hastayı içeren koroner arter anatomisi normal olan ikinci grubun yaş ortalaması 53.7 ± 6.5 olarak tespit edildi. KAE grubunda osteopontin seviyesi normal koroner arter gruplarına göre daha yüksek saptandı (23.6 ng/ml ± 13.2 ng/ml ile 16.7 ng/ml ± 5.3 ng/ml, p=0.033). Her iki grubun Nötrofil/Lenfosit (N/L) oranı karşılaştırıldığında KAE grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (2.79 ± 2.6 ile 1.85 ± 0.6 p=0.024). Her iki grubun ortalama asendan aort çapı (3.4 cm ± 0.9 cm ile 3.0 cm ± 0.4 cm, p<0.001) ve diğer üç ölçüm bölgesinde de LVOT (2.4 cm ± 0.3 cm ile 2.2 cm ± 0.2cm, p <0.001), sinütübüler bileşke (3.0 cm ± 0.7 cm ile 2.7 cm ± 0.4 cm, p <0.001) ve sinüs valsalva ölçümleri (2.8 ± 0.4 cm ile 2.6 ± 0.3 cm, p <0.001) KAE grubunda anlamlı olarak daha geniş saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgular inflamatuar sürecin bir parçası olan ve diğer vasküler yapılarda anevrizma oluşumu ile ilişkisi farklı çalışmalarla gösterilmiş olan osteopontinin, KAE oluşumunda da benzer şekilde rol oynadığını düşündürmektedir.