Cognition
257 theses under this subject heading
Afazili olan ve olmayan yetişkinlerin bilişsel becerilerinin kapsamlı afazi testi bilişsel tarama bölümü uyarlaması kullanılarak değerlendirilmesi
Dil ve bilişin birbirini ne yönde etkilediği ve afazili bireyler için bilişsel becerilerin ne derece ve neye bağlı olarak etkilendiği uzun yıllar tartışılan bir konudur. Afazili bireylere yönelik hazırlanan nöropsikolojik testler ve bilişsel taramalar ise oldukça sınırlıdır ve içerikleri hakkında ortak bir görüşe varılamamaktadır. Bu çalışma, "Dil ve Biliş" ilişkisini irdeleyen alanyazına Türkçe konuşan afazili ve sağlıklı bireylerin bilişsel becerilerinin betimsel ve karşılaştırmalı analiz sonuçları ile katkı sağlamayı ve uyarlama sürecinde olan Kapsamlı Afazi Testinin Bilişsel Tarama Bölümünün kullanışlılığını görmek açısından bir ön çalışma sunmayı amaçlamaktadır. Eskişehir'de yaşayan, yaşları 21 ile 76 arasında değişen 14 afazili ve 14 sağlıklı bireyin değişen bilişsel becerileri ve Bilişsel Tarama Testinin bu değişkenlere ne kadar hassas olduğu incelenmiştir. Afazili bireyler afazi şiddetlerine göre Birincil, İkincil ve Yürütücü İşlevsel Bozukluk olmak üzere üç gruba (Ardila'nın sınıflandırması) ayrılmıştır. Afazili grup için en başarılı alanların motor planlama ve sözel üretim gerektirmeyen Semantik Bellek ve Tanıma Belleği alt testleri olduğu görülmüştür. Bilişsel Tarama bölümünde alınan puanlar ile bireylerin önceki dil değerlendirmesi (ADD) sonuçlarının anlamlı derecede ilişkili olması linguistik beceriler ile bilişsel beceriler arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Afazili bireylerin korunan/hasarlanan dil becerileri bilişsel performansı etkilerken; ortak lokalizasyona bağlı olarak etkilenen dikkat, yürütücü işlevler, bellek gibi bilişsel becerilerin de linguistik yetiyi etkilediği düşünülmektedir. Dilin yalın bir olgu olmadığı ve aynı zamanda bilişin beş alt unsurundan biri olarak bütünden ayrılamayacağı düşüncesi desteklenmektedir ve bir dil değerlendirmesi öncesi ilişkili bilişsel becerilerin değerlendirilmesi sağlıklı bir müdahale ortamının temelini oluşturabilir. Bilişsel becerilerin kısa sürede mümkün olan en faydalı şekilde değerlendirilmesi için KAT, hem klinisyenler hem de afazili bireyler için kullanışlı bir tarama testi sunmaktadır.
Bilişsel gelişim antrenmanlarının çocuklarda görsel algı üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı; bilişsel gelişim antrenmanlarının çocuklarda görsel algı üzerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmada deneysel araştırma modelinden öntest sontest kontrol gruplu desen kullanılmıştır. Bu çalışma kolayda örneklem yöntemi ile belirlenen Çorum ili Fatih Sultan Mehmet İlkokulu 2.sınıfta (8 yaş) öğrenimine devam eden 29'u kız, 35'i erkek olmak üzere toplamda 64 öğrenciyle gerçekleştirilmiştir. Çalışma grubu; araştırma grubu (n=32) ve kontrol grubu (n=32) olarak belirlenmiştir. Bilişsel gelişim antrenmanlarının görsel algıya etkisini belirlemek için Frostig tarafından geliştirilen Frostig Görsel Algı Testi (FGAT) öntest-sontest olarak araştırma ve kontrol grubuna uygulanmıştır. Araştırma grubuna 8 hafta boyunca haftada 2 gün, günde 45 dk bilişsel gelişim antrenmanları uygulanmıştır. FGAT verileri SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiş olup, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Elde edilen verilerin normallik değerlendirmesi Shapiro-Wilk testine göre yapılmış olup p<0,05 olmasından dolayı verilerin normal dağılmadığı sonucuna varılmıştır. Bundan dolayı non-parametrik testlerden grup içi değerlendirmelerde Wilcoxon signed rank test protokolleri ve gruplar arası değerlendirmelerde ise Mann Withney-U testi kullanılmıştır. Cinsiyetler arası karşılaştırmada İndependent-Samples T Test kullanılmıştır. İstatistiksel analizlere bakıldığında araştırma grubu öntest sontest toplam puan ortalamaları karşılaştırılmış ve anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Araştırma grubu öntest ve sontest cinsiyetler arası toplam puan ortalamaları karşılaştırılmış ve anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Kontrol grubu öntest sontest toplam puan ortalamaları karşılaştırılmış ve anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Kontrol grubu öntest ve sontest cinsiyetler arası toplam puan ortalamalarının karşılaştırılmasında ise anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Araştırma ve kontrol grubu öntest toplam puan ortalamaları karşılaştırılmış ve anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Araştırma ve kontrol grubu sontest toplam puan ortalamaları karşılaştırılmış ve anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışma sonunda 8 hafta boyunca haftada 2 gün, günde 45 dk uygulanan bilişsel gelişim antrenmanlarının ilkokul 2.sınıf çocuklarının görsel algı düzeyine pozitif yönde etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Bilişsel gelişim, Frostig Algı Testi, Görsel Algı
Klinik olmayan ergen örnekleminde depresif belirtilerin bilişsel yatkınlık faktörleri ve sosyal-çevresel yatkınlık faktörleri açısından incelenmesi
Bu çalışmada depresyon için yatkınlık/risk oluşturan fonksiyonel olmayan tutumlar, bilişsel esneklik, sosyal sorun çözme becerisi, otobiyografik bellek tarzı, algılanan sosyal destek ve olumsuz yaşam olayları değişkenlerinin depresif belirtiler ile ilişkilerinin incelenmesi, bu ilişkilerin cinsiyet açısından karşılaştırılması ve diyatez-stres modelinin test edilmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini Aydın ilinin Efeler ilçesine bağlı devlet liselerinde eğitim gören 706 öğrenci oluşturmaktadır. Veriler, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Olumsuz Yaşam Olayları Listesi (OYO), Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ASDÖ), Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği'nin Kısa Formu (FOTÖ), Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri (SSÇE), Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) ve Minimum Yönergeli Otobiyografik Bellek Testi (OBT) ölçekleri ile toplanmıştır. Yapılan analiz sonuçlarına göre, ÇDÖ ile OYO, FOTÖ ve genellenmiş otobiyografik bellek pozitif; ASDÖ, SSÇE ve BEE negatif ilişkili bulunmuştur. Depresif belirtilerin toplam varyansının kadınlarda sırasıyla SSÇE, ASDÖ, FOTÖ, OYO ve BEE tarafından açıklandığı; erkeklerde ise, sırasıyla SSÇE, ASDÖ, FOTÖ, Genellenmiş OBT ve BEE tarafından açıklandığı bulgulanmıştır. OYO'nun stres; diğer değişkenlerin yatkınlık faktörü olarak Pearson ki-kare testiyle incelenmesi sonucunda; kadınlarda olumsuz yaşam olayının fazla olduğu koşullara düşük düzeyde sorun çözme becerisi, sosyal destek ve bilişsel esneklik ile yüksek düzeyde fonksiyonel olmayan tutumların eşlik etmesi depresyon riskini arttırmaktadır. Erkeklerde ise, yoğun olumsuz yaşam olaylarına eşlik eden düşük düzeydeki sosyal destek, sorun çözme becerisi ve bilişsel esneklik faktörlerinin depresyon riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Bulgular alanyazın ışığında ve sınırlılıkları göz önünde bulundurularak tartışılmıştır.
Life kinetik antrenmanlarının bilişsel işlemler üzerine etkisi
Peker A. T., '' Life Kinetik Antrenmanlarının Bilişsel İşlemler Üzerine Etkisi'' Dumlupınar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beden Eğitimi Ve Spor Anabilim Dalı Doktora Tezi, Kütahya, 2017. Bu araştırmada Life kinetik antrenmanlarının bilişsel işlemler üzerine etkisi incelendi. Çalışmaya, Ağrı gençlik ve spor il müdürlüğünden gerekli izinler alınarak, Ağrı gençlik ve spor il müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren sporcu kamp eğitim merkezinde çalışmalarına devam eden 20 sağlıklı atlet gönüllü olarak katılmıştır. Sporcular rastgele seçilerek iki gruba ayrılmıştır. Yaş ortalamaları 14.70±0.675 Yıl, boy uzunluğu ortalamaları 1.74±0.041 cm, vücut ağırlığı ortalamaları 59.30±6.993 kg, olan 10 sporcu deney grubunu, Yaş ortalamaları 14.40±0.843 Yıl, boy uzunluğu ortalamaları 1.72±0.036 cm, vücut ağırlığı ortalamaları 59.20±2.201 kg, olan 10 sporcu ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Deney grubuna atletizm çalışmalarına ek olarak 12 hafta boyunca hafta da 3 gün 30 dakika life kinetik çalışma programı uygulanmış olup kontrol grubu ise sadece atletizm antrenmanlarına devam etmiştir. Bilişsel işlem performansının ölçülmesi için deneklere Yrd.Doç.Dr. Tamer Ergin tarafından Türkiye'ye uyarlanan ve standardizasyonu yapılan Planlama, Eş zamanlı bilişsel işlemler, Dikkat ve Ardıl bilişsel işlemler şeklinde dört ölçek ve her bir ölçeğinde üç alt testten oluştuğu CAS testi (Cognitive Assesment System) bilişsel değerlendirme sistemi uygulanmıştır. Ölçümler çalışma öncesi (ön test) ve çalışma sonrası (son test) olarak alınmıştır. Verilerin normallik sınaması yapılarak normal dağılım gösterdiği tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak verilerin değerlendirilmesinde grup içi karşılaştırmalarda bağımlı gruplar için paired samples T testi, gruplar arası karşılaştırmalarda ise bağımsız gruplar için independent samples T testi uygulanmıştır, bu çalışmada hata payı 0.05 olarak alınmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda; Planlama performansı, eş zamanlı bilişsel işlem performansı, dikkat performansı, ardıl bilişsel işlem performansı ve CAS toplam puanı için gruplar arası son test sonuçlarının karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilememiştir(P>0.05). Deney grubunun ön test-son test sonuçları incelendiğinde ise planlama performansı, dikkat performansı, eş zamanlı bilişsel işlem performansı ve CAS toplam puanı için deney grubunun son test sonuçlarının ön test sonuçlarından istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu görülmüştür(P<0.05). Deney grubunun ardıl bilişsel işlemlere ilişkin ön test-son test sonuçları arasında herhangi bir farklılık tespit edilememiştir(P>0.05). Deney ve kontrol gruplarının son test sonuçlarının dört bilişsel işlem ölçeğine ilişkin alt testler açısından karşılaştırılmasında İD alt testi için gruplar arası anlamlı farklılık tespit edilmiştir(P<0.05). SE, PK, PB, SB, AD, MT, SUİ, ŞH, KS, CT, CİS alt testleri açısından gruplar arası anlamlı farklılık tespit edilememiştir. Deney grubunun ön test-son test sonuçlarının dört bilişsel işlem ölçeğine ilişkin alt testler açısından karşılaştırılmasında ise SE, PK, PB, MT, ŞH, İD ve SB alt testleri için deney grubunun son test sonuçlarının ön test sonuçlarından istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu görülmüştür(P<0.05). Deney grubunun SUİ, KS, CT ve CİS alt testlerine ilişkin ön test-son test sonuçları arasında herhangi bir anlamlı farklılık tespit edilememiştir(P>0.05). Anahtar kelimeler: Life kinetik, Bilişsel işlemler, CAS, PASS Teorisi, Spor
Multipl skleroz hastalarında talamik volüm ile kognitif fonksiyon arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Multipl Skleroz (MS) hem gri hem de ak maddenin etkilendiği santral sinir sisteminin inflamasyon, demiyelinizasyon, aksonal kayıp, gliozisi ile karakterize, farklı klinik gidiş ve nörolojik bulguların görüldüğü kronik inflamatuar ve nörodejeneratif bir hastalığıdır. MS'te başlangıç yaşı hastaların 2/3 ünde 20-40 yaş arasında olup erkek/kadın oranı 2-3/1'dir. Etyolojisi hala kesin olarak bilinmemekle birlikte genetik ve çevresel süreçlerin tetiklediği otoimmün mekanizmaların patogenezde rol aldığı düşünülmektedir. Histopatolojisinde aksonların kısmen korunduğu demiyelinizasyon, inflamasyon, oligodendrosit kaybı ve gliozis ile giden patolojik süreç hakim olup son zamanlarda yapılan çalışmalarda normal görülen ak madde ve gri maddede de trakt spesifik patern yanı sıra inflamasyon alanındaki başlıca TH1, TH17 ve aktive mikroglialardan salınan sitokin, nitrit oksit gibi mediatörler ile birlikte aktive mikrogliaların direkt olarak yol açtığı hasar saptanmıştır. Talamus kortikal ve subkortikal alanlar arasında resiprokal iletişimde önemli bir yapı olup özellikle başta anterior ve dorsomedial nükleuslarının MS hastalarında etkilenmesi kognitif bozuklukla yakından ilişkilidir. MS hastalarında kognitif bozukluk %35-60 oranında görülmekte olup bu bozukluk özellikle dikkat, bellek ve yürütücü fonksiyon alanlarında olmaktadır. Çalışmaya Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi Eğitim Araştırma Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takipli son 3 ay içinde (Aralık 2015- Mart 2016) MRG'si yapılan, revize 2010 McDonald kriterlerine göre RRMS tanısı almış, 20-50 yaş arasında, sekonder sebeplere ve depresyona bağlı kognitif disfonksiyonu ve son 3 ay içinde akut relaps öyküsü olmayan ve/veya intravenöz yüksek doz kortikosteroid tedavisi almayan 36 hasta ile son 3 ay içinde baş ağrısı nedeniyle nöroloji polikliniğine başvuran nörolojik muayene ve MRG'si normal olan, sekonder sebeplere ve depresyona bağlı kognitif etkilenmesi olmayan 23 sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubuna dikkat, bellek, yürütücü fonksiyonlar, dil ve vizyospasyal alanlara yönelik nöropsikometrik testler uygulandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama hastalık süresi 2 yıl ve ortalama EDSS'si 2 olan erken evre RRMS hastalarında literatürle uyumlu olarak dikkat, bellek ve yürütücü fonksiyonlar alanlarında belirgin etkilenme olup bu etkilenme talamik alan ve korpus kallosum alanındaki azalma ve 3. ventrikül genişliğindeki artış ile korele olarak saptanmıştır. Kognitif rezervi düşük olan yani eğitim süresi 8 yılın altında olan MS hastalarında ise kognitif rezervi yüksek olanlara göre tüm kognitif alanlarda etkilenme saptanmıştır. Çalışmamız kognitif etkilenmenin görüntüleme yöntemleri ile erken dönemde değerlendirilebilmesi ve gelecekte derin gri madde etkilenimine yönelik önlemlerin hastalığın erken döneminden itibaren alınması yol gösterici olması amaçlamıştır.
Demans hastalarında retina nörodejenerasyonunun bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin PET-BT ile değerlendirilmesi
Alzheimer Hastalığı(AH), dünya genelinde 46,8 milyondan fazla insanı etkilemekte olup; 2050 yılında bu sayının 131,5 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Küresel ölçekte artış gösteren AH'nın prevalansı nedeniyle popülasyonun genelinde uygulanabilecek düşük maliyetli ve uygulanması kolay biyobelirteçler araştırılmaktadır. Çalışmamızda düşük maliyetli, uygulanması kolay, erişilebilir bir görüntüleme yöntemi olan optik koherens tomografinin(OKT)'nin AH'da tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine ve Ulusal Yaşlanma Enstitüsü-Alzheimer Birliği (NIA-AA) tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre AH'na bağlı hafif demans tanısı konulan hastalar ile kontrol grubu olarak bilişsel bozukluğu olmayan gönüllüleri içeren toplam 62 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler eğitim durumuna göre belirlenmiş Standartize Mini Mental Test(SMMT) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubundaki bireylere Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği uygulanmıştır(KDS). Tüm çalışma katılımcılarının ayrıntılı oftalmolojik muayeneleri ve optik koherens tomografi(OKT) incelemeleri yapılmıştır. OKT ile retinal sinir lifi tabakası(RSLT) kalınlıkları ölçülerek, gruplar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır. Hasta grubundaki bireyler FDG-PET ile görüntülenerek AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerdeki(prekuneus, posterior singulat korteks, parietal korteks, temporal korteks) hipometabolizma belirlenmiştir. PET'de hipometabolizma saptanan bölgeler ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu iki görüntüleme yöntemi ile elde edilen sonuçlar arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde; sağ göz superior temporal(ST) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ve sol inferior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sağ göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol göz superior nazal(SN) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ile sağ ve sol posterior singulat korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sol göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; FDG PET'de AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerde saptanan hipometabolizma ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasında anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki saptamamız (p<0,05), AH'nın tanısında OKT'nin belirteç olarak rol oynayabileceği hipotezini desteklemektedir.
Alzheimer demansında teta burst stimülasyonun bilişsel işlevlere etkisinin değerlendirilmesi
Alzheimer hastalığı (AH), demansın en sık rastlanan türü olmasının yanı sıra ortaya çıkma sıklığı yaş ile doğru orantılı olarak artan primer dejeneratif demanslardan biridir. Günümüzde AH için geliştirilmiş olan ve hastalığı tamamen ortadan kaldırdığı saptanmış kesin bir tedavi yolu bulunmamaktadır. Bu hedefte başvurulan farmakolojik yöntemler yetersiz kalabilmekte ve nonfarmakolojik tedavi yöntemlerinin kullanımı her geçen gün önem kazanmaktadır. Kullanılan nonfarmakolojik yöntemlerden biri Transkraniyal Manyetik Stimülasyondur. AH tanılı hastalarda yaptığımız bu çalışmada özel bir stimülasyon paternine sahip iTBS protokolü ile DLPFC bölgesine uygulanan 10 seanslık tedavi sonucunda nörobilişsel fonksiyonlardaki değişimi psikometrik testlerle saptamak istedik. Çalışmamıza 63-90 yaş aralığında olan 28 hafif evre hasta dahil edildi. Çalışmada 14 hasta gerçek stimülasyon tedavisi alırken 14 hasta ise sham grubunu oluşturmuştur. Her iki grup protokol öncesi ve sonrası öğrenme ve bellek, karmaşık dikkat, yürütücü işlevler, lisan, algısal-motor işlevler açısından değerlendirildi. Uygulanan SMMT, Stroop Testi, Saat Çizme Testi, ADAS-Cog testleriyle birçok nörobilişsel alanda gelişme olduğu görüldü. iTBS protokolünün Alzheimer Hastalığındaki etkileri göz önünde bulundurulduğunda daha fazla araştırılmayı hak etmektedir. Nörobilişsel testlerle saptanan bu değişimin nörogörüntüleme ve biyobelirteçlerde de değişime sebep olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.
Son evre kronik böbrek yetmezliği olgularında serebral mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon bozukluğu üzerine etkisi
Amaç Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olan hemodiyaliz (HD) olgularında, Susceptibility Weighted Imaging (SWI) Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile intraserebral mikrokanama tespiti ve nörokognitif fonksiyon üzerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem Son dönem böbrek yetmezliği tanılı 49 hemodiyaliz olgusu çalışma kapsamına alındı. Konvansiyonel ve SWI MRG ile beyindeki parankimal mikrokanama varlığı, lokalizasyonları, mikrokanamanın komorbiditeleri (Hipertansiyon ve Diyabetes Mellitus) ve mikrokanamanın yaş, dializ süresi faktörleriyle ilişkisi incelendi. İnme geçirmiş 6 olgu dışındaki 43 olguya Uzman Nörolog tarafından nörokognitif minimental test yapıldı. Toplam test puanı 30 üzerinden değerlendirilmiş olup, 9 ve daha az puan şiddetli, 10-18 puan orta derecede, 19-24 puan hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu olarak değerlendirildi. Minimental test yapılan olgular, mikrokanama saptanan (Grup 1, n: 26) ve saptanmayanlar (Grup 2, n: 17) olarak iki gruba ayrıldı. Mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon üzerine etkisi araştırıldı. Bulgular Olguların %59'unda mikrokanama, %14'ünde ise makrokanama izlendi. Makrokanamalı olguların tümünde aynı zamanda mikrokanama da mevcuttu. Grup 1'de toplam 10 olguda (% 38,4) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, bu olguların 6'sında hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu, 4'ünde orta derecede kognitif fonksiyon bozukluğu izlendi. Grup 2'de 2 olguda (% 11,7) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, ikisi de hafif derecedeydi. Mikrokanama varlığı ile kognitif gerileme arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,031). Minimental test esnasında sorgulanan dikkat bozukluğu ile mikrokanama varlığı arasında korelasyon saptanmazken, yakın bellek bozukluğu ile mikrokanama arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,027). Diyabetes Mellitus (DM) varlığı ile mikrokanama varlığı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,027). Sonuç Hemodiyaliz olgularında nörokognitif fonksiyonlardaki azalmanın en önemli nedeni mikrokanama varlığıdır. Tedavi protokollerine yol gösterici olabilmesi açısından mikrokanamanın erken dönemde saptanması önem arzetmektedir. Nörokognitif fonksiyon bozukluğu ve DM'un eşlik ettiği hemodiyaliz olgularında SWI MRG rutin görüntülemede yer almalıdır. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, Son Dönem Böbrek Yetmezliği, Diyaliz, SWI, Mikrokanama
Ülseratif kolit hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit; kolonu tutan, kronik enflamatuar bir hastalıktır. Araştırmanın amacı; ülseratif kolit hastalarında oksidatif stresi ve enflamatuar yanıtı ölçmek, eşlik edebilecek olan depresyon ile anksiyeteyi ve bilişsel bozulmaları saptamak ve bu hastalıktaki oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın, psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler üzerindeki olası etkilerini anlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, ülseratif kolit tanılı; 18-65 yaş aralığında olan toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise toplam 38 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri ölçekleri ile nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Katılımcılardan biyokimya tüplerine kan örnekleri alınarak IL-6, TNF-α, Total Oksidatif Stres (TOS) ve Total Antioksidan Kapasite (TAK) değerleri ölçülmüştür. Bulgular: Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorlarında gruplar arasında anlamlı bir farklılık; IL-6, TNF-α, TAK ve TOS değerleri ile Wisconsin Kart Eşleştirme testi skorları arasında ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları ile Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızın bulguları; ülseratif kolit hastalarında bilişsel işlevlerin sağlıklı popülasyona göre anlamlı olarak bozulmuş olduğunu ve yürütücü işlevlerdeki bu bozulmaların, enflamatuar yanıt ve oksidatif stres düzeyleri ile korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, ileri çalışmalarla tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, IL-6, TNF-α, TAK, TOS, OSİ, depresyon, anksiyete, bilişsel işlevler.
Diz üstü amputelerde vücut imajı algısının ve proteze uyumun kognitif performansa etkisi
Çalışmamızda amaç; diz üstü amputelerde vücut imajı algısının ve proteze olan uyumun, kognitif performansı nasıl etkilediğini incelemek, olası farklılıklara sebep olabilecek faktörleri ortaya koymaktı. Çalışmamıza Aralık 2016-Mart 2017 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde takip edilen, yaş ortalaması 37,03±9,94 yıl ve amputasyon nedeni travma olan 30 erkek, 10 kadın toplamda 40 diz üstü ampute dahil edildi. Olguların sosyodemografik, amputasyona özgü ve protez kullanımına ilişkin bilgileri literatürdeki değerlendirmelerden yola çıkarak hazırlanan Genel Ampute Değerlendirme Anketi ile kaydedildi. Olguların vücut imajı algısı ve proteze olan uyumu ABIS (Ampute Vücut İmajı Ölçeği) ve TAPES (Trinity Amputasyon ve Protez Deneyim Ölçeği) ile değerlendirildi. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi NSP (Nottingham Sağlık Profili) ile yapıldı. MoCA (Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği) olguların bilişsel yeteneğini değerlendirmek amacıyla kullanıldı. Nöropsikolojik alt testler ambulasyon sırasında olgulara çift görev verme yöntemi ile uygulandı. İstatistiksel analiz için Windows tabanlı SPSS21 (Statistical Package for the Social Sciences) analiz programı kullanıldı, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Olguların amputasyon cerrahisini takiben geçen süre ortalama 12,68±9,41 yıl idi. Çalışmaya dahil edilen bireylerin ortalama 10,6±8,38 yıldır diz üstü protez kullandıkları görüldü. Olguların %45'inin düzenli spor alışkanlıkları olduğu, %55'inin spor veya fiziksel aktivitelere katılmadığı bulundu. Olgular kullanılan protezin türüne göre incelendiğinde %50'sinin mikroişlemcili, %50'sinin ise hidrolik diz üstü protez kullandığı görüldü. ABIS ve TAPES I. kısım alt parametreleri ile kognitif performans arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). ABIS ile TAPES I. kısım alt parametreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Vücut imajından duyulan memnuniyet ve proteze pozitif uyumun, yaşam kalitesini arttırdığı görüldü. Çalışmaya dahil edilen bireyler kullanılan protezin türüne göre 2 gruba ayrıldığında mikroişlemcili diz üstü protez kullananlar lehine ABIS, TAPES I. kısım, NSP ve kognitif performans değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Aynı değerlendirmeler bireylerin düzenli spor alışkanlıklarına göre incelendiğinde kognitif performans açısından düzenli spor yapanlarla yapmayanlar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar amputelerde vücut imajı algısının ve proteze uyumun, kognitif performansı etkileyebileceğini göstermektedir. Vücut imajı algısının düzenlenmesi ve psikososyal uyumun ampute rehabilitasyon programlarına ilave edilmesiyle, amputenin edinilen özüre uyum sağlama, protezini başarılı bir şekilde kullanma ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığın devamı için gerekli olan dikkat, bellek, oryantasyon gibi bilişsel fonksiyonlardaki performansını arttırabileceği görüşündeyiz.
Tedavi almamış ilk atak majör depresif bozukluğu olan hastalarda ve sağlıklı bireylerde zaman algısı, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Giriş: Tanı rehberlerinde zamanın akışı hızıyla ilgili tanısal bir kriter olmasa da, majör depresif bozukluk (MDB) hastaları zamanın akışının yavaşladığından sıklıkla yakınırlar. Öznel zaman algısındaki yavaşlamanın yanı sıra, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri açısından da MDB'ta bazı farklılıklar olduğu raporlanmıştır. Bu değişikliklerin, hastaların içsel saat fonksiyonlarının etkilenmesiyle bağlantılı olabileceği ileri sürülmektedir. Bazı yazarlar MDB'ta öznel zaman algısı ile zamanlama yetenekleri değişikliklerindeki değişiklikler arasında bir ilişki olabileceği öne sürmüştür. Ancak bu konuyla ilgili çelişkili veriler mevcuttur. MDB hastalarında yapılan zaman algısı ve zaman aralığı değerlendirme yeteneklerini inceleyen çalışmalarda metodolojik heterojeniteden kaynaklandığı öne sürülen tartışmalı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca çalışmalarda psikiyatrik bozukluk sürecinin neden olabileceği bilişsel işlevlerdeki gerilemenin ve tedavinin içsel saate olan etkisi göz ardı edilmiştir. Biz çalışmamızda ilaç kullanmayan ve ilk depresif atağını geçiren hastaları tercih ederek bu karıştırıcı etkenleri en aza indirmeye çalıştık. Ayrıca anksiyete ve dürtüsellik seviyeleri ile yürütücü işlevlerin zaman algısı üzerindeki etkisini de araştırdık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama Ve Araştırma Merkezi psikiyatri polikliniğine başvuran, ek psikiyatrik ve tıbbi tanısı olmayan, tedavi almayan ilk atak 50 MDB tanılı hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi olarak eşleştirilmiş 50 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Her katılımcı Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formunu (BDÖ11 KF) doldurduktan sonra Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve 1 s, 3 s, 6 s, 12 s ve 15 s için zaman üretimi görevini tamamladı. Hasta grubuna, ek olarak, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAÖ) uygulandı. Katılımcıların zamanı algılama hızlarını tespit etmek için Görsel Analog Skala (GAS)'dan yararlanıldı. Bulgular: Çalışmamızda GAS skorlarında MDB grubunun kontrollere göre zamanın akış hızını daha yavaş tecrübe ettiği bulunmuştur (p<0.001). Zaman üretimi görevinde, MDB grubunun kontrol grubuna göre 3, 6, 12, 15 s'lik süre aralıklarında daha isabetsiz olduğu (sırasıyla p=0.013, p=0.004, p=0.004, p=0.004), 1 s'lik görevde ise düşük üretim yaptığı saptanmıştır (p=0.001). Sağlıklı bireyler öznel zaman algısı hızlandıkça daha kısa süreler üretmişlerdir (3, 6, 12, 15 s için sırasıyla p=0.036, p=0.12, p=0.026, p=0.050). Buna benzer bir ilişki MDB grubunda görülmemiştir. MDB grubunda yüksek HDÖ, HAÖ somatik ve HAÖ toplam skorlarının öznel zaman algısındaki yavaşlamayla ilişkili olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.011, p=0.013). WKET skor ortalamaları karşılaştırıldığında ilk kategoriyi tamamlamada kullanılan deneme sayısında hasta grubunun daha başarısız olduğu görülmüştür (p=0.035). BDÖ-11 KF ortalamaları karşılaştırıldığında MDB grubunun motor ve toplam dürtüsellik skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.025). Sonuç: Bulgularımız MDB hastalarında görülen zaman akışının yavaşlaması fenomenini desteklemektedir. Öznel zaman algısı ile zaman aralığı değerlendirme yetenekleri arasında ilişki bulunmaması, bu iki kavramın farklı beyin bölgelerinde temsil edildiği anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra zaman algısından sorumlu düzeneklerin netleşmesi ve zaman algısı bozukluklarına yönelik çalışmalar, MDB ve ilişkili belirtilerin açıklanmasına katkıda bulunabilir. Zaman algısının klinik ölçeklerde sorgulanması depresyonun şiddetinin saptanması için yararlı olabilir.
Behçet tanılı olgularda kognitif fonksiyonlar ile beyin difüzyon tensor görüntüleme bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Behçet tanılı olgularda beynin farklı lokalizasyonlarından elde edilen DTG parametreleri ile nörokognitif fonksiyonlar arasında ilişki olup olmadığının araştırılması. Gereç ve Yöntem: Behçet tanılı 35 olgu ve 21 sağlıklı kontrol çalışma kapsamına alındı. Olguların nörokognitif fonksiyonları seçici hatırlama testi, PASAT, uzamsal geri çağırma testi, sembol sayı modaliteleri testi ve kelime akıcılığı testleri ile değerlendirildi. Behçet tanılı olgular ile kontrol grubunda beynin 19 farklı lokalizasyonundan FA, ADC, MD, RD ölçümleri yapılarak elde edilen veriler karşılaştırıldı. Ayrıca nörokognitif fonksiyon testleri ile DTG parametreleri arasındaki korelasyon ve olgularda nörolojik semptom varlığının ve Nörobehçet tanısı ile takipli olmanın DTG parametrelerine ve nörokognitif fonksiyonlara olan etkisi değerlendirildi. Bulgular: Behçet tanılı olgularda singulum ve korpus kallozum splenium FA değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. ADC değerleri ise korona radiata düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Nörolojik semptomu bulunan, bulunmayan olgular ve Nörobehçet tanılı olgularda da beyin parankiminde ölçüm yapılan lokalizasyonlarda DTG parametrelerinde anlamlı farklılıklar elde edildi. Nörokognitif fonksiyon test sonuçları ile farklı anatomik lokalizasyonlardan elde edilen DTG parametreleri arasında anlamlı korelasyonlar saptandı. Sonuç: Elde ettiğimiz sonuçlar, Behçet tanılı olgularda hastalığa bağlı gelişebilecek aksonal dejenerasyon, lokal hücresel hasar ve myelinize fiberlerdeki hasarlanmanın hastalığın erken dönem bulgusu olabileceğini ve buna sekonder nörokognitif fonksiyonların etkilenebileceğini düşündürtmektedir. Ayrıca olgularda konvansiyonel MRG 'de bulgu vermeden ve nörolojik semptomlar gelişmeden önce olası mikroyapısal değişikliklerin ortaya çıkabileceği tezini desteklemektedir. Behçet tanılı olgularda hastalığa sekonder beyinde hücresel düzeyde hasarın başladığını ve buna sekonder nörokognitif fonksiyonlarda bozulma olabileceğini düşünmekteyiz.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde zorbalığın yaşam kalitelerine etkisi
Amaç: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluk çağının en sık görülen nörogelişimsel bozukluğudur ve bireyin gelişim düzeyine uygun olmayan dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri ile kendini gösterir. DEHB tanısı alan çocuk ve ergenlerin hem zorbalığa uğrama ve hem de zorbalık yapma açısından risk taşıdığı bilinmektedir, ancak DEHB'li çocuklarda akran zorbalığının yaşam kalitesi, duygu düzenleme stili ve yürütücü işlevler ile ilişkisi araştırılmamıştır. Bu çalışmada DEHB'li çocuk ve ergenlerde akran zorbalığının yaşam kalitesi, yürütücü işlevler ve duygu düzenleme yöntemleri ile ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinden DEHB tanısıyla takipte olan 10-18 yaşlar arasında olan 75 çocuk ve ergen dâhil edilmiştir. Katılımcılar DEHB ve eştanılarının belirlenmesi için Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu- Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) ile değerlendirildiler. Sosyodemografik özellikler için ebeveyn tarafından doldurulan sosyodemografik veri toplama formu, DEHB şiddeti için Conners Anababa Derecelendirme Ölçeği-Kısa Form, zorbalığın değerlendirilmesi için Olweus Öğrenciler için Akran Zorbalığı Anketi, duygu düzenleme yönteminin değerlendirilmesi için Ergenler İçin Duygu Düzenleme Ölçeği (EİDDÖ), yaşam kalitesinin değerlendirilmisi için Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) Çocuk formu ve yürütücü işlevlerin değerlendirilmesi için Yönetici İşlevlere Yönelik Davranış Değerlendirme Envanteri (YİYDDE) formu kullanılmıştır. Bulgular: Bulgular: Değerlendirmeler sonucunda özbildirim ölçeklerinde katılımcıların %24'ünün kurban, %12'sinin zorba ve %5,3'ünün zorba/kurban olduğu saptanmıştır. Kurban olanların fiziksel işlevsellik(t=2,060, p=0,046), duygusal işlevsellik(t=3,498, p=0,01), sosyal işlevsellik(t=4,647, p<0,001) ve toplam yaşam kalitesi(t=3,762, p<0,001) puanlarının kurban olmayanlarınkinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Zorba olanların fiziksel işlevsellik(z=-2,228, p=0.022), sosyal işlevsellik(z=-4,474, p<0,001) ve yaşam kalitesi(z=-3,838, p<0,001)puanlarının zorba olmayanlarınkinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Zorba olanların zorba olmayanlara göre duygusal işlevsellik puanları anlamlı yüksek tespit edilmiştir(z=-3,334, p=0.001). Okul işlevselliğinde zorbalığa dâhil olup olmamasına göre anlamlı bir fark saptanmamıştır. Yürütücü işlevler ve duygu düzenleme ölçeklerinde kurban olanlar ile kurban olmayanlar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Zorba olan çocuk ve ergenlerin daha çok dışsal işlevsel olmayan duygu düzenleme yöntemi kullandığı saptanmıştır(z=-3,751, p<0,001). Zorba olanların yürütücü işlevlerinin bastırma(z=-2,066, p=0.039) ve duygusal kontrol(z=-1970, p=0.049) boyutlarında zorba olmayanlara göre anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: DEHB tanısı olan çocuk ve ergenlerden akran zorbalığına dâhil olanlarının yaşam kalitesinin dâhil olmayanlara göre daha kötü olduğu tespit edilmesi, DEHB'li çocukların değerlendirmesinde psikososyal sorunların da ele alınması gerektiğini göstermektedir. Aynı zamanda akran zorbalığına dahil olan DEHB'li çocuklara yönelik müdahale programlarının oluşturulurken duygu düzenleme yöntemleri ve yürütücü işlevlerin de göz önünde bulundurulmasının faydalı olabileceği görülmektedir. Anahtar kelimeler: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Akran Zorbalığı, Yaşam kalitesi, Duygu Düzenleme Yöntemi, Yürütücü İşlevler
İdı̇yopatı̇k parkı̇nson hastalarında düzenlı̇ egzersı̇zı̇n klı̇nı̇k progresyon üzerı̇ne farklı parametrelerle etkı̇sı̇nı̇n araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, multimodel bir egzersiz programının Idiyopatik Parkinson hastalarında, fonksiyonel mobilite, motor ve non-motor semptom, hastalık yaşam aktivitesine etkisi ile serum eksozomal alfa-sinuklein düzeyi ile korelasyon gösterip göstermediği araştırılması amaçlandı. Yöntem: Bezmialem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Hareket Bozuklukları Polikliniğinde takip edilen İPH tanılı ve kriterleri karşılayan 26 hastaya, spinal esneklik, denge, koordinasyon ve postural kontrol alanlarını içeren 12 haftalık multimodel bir egzersiz programı uygulandı. Çalışmada egzersiz öncesi ve sonrası dizabilite düzeyi için UPDRS ve hastalık evresi için modifiye HYR, yürütücü işlevleri için Frontal davranış bataryası, Sözel Akıcılık Testi, Soyutlama Becerisi testi, Saat Çizme Testi, dikkati için Sayı Menzili Testi, bellek fonksiyonları için Sözel Bellek Süreçleri Testi, duygudurumu için ise HADS, yaşam kalitesi değerlendirilmesi için PDQ-39, Non-Motor semptomların değerlendirmesi için NMSQ-TR, Epworth Uykululuk Skoru, Kısa Ağrı Endeksi Formu, RLS Şiddet Değerlendirme Ölçeği, hastalık fonksiyonel kapasite için Tinetti yürüme ve denge ve düşme etkinliği ölçeği, ZKYT ile değerlendirildi. Hastaların 21'inde plazma ve eksozomal alfa-sinuklein düzeyleri Egzersiz öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların yapılan ayrıntılı nöropsikolojik incelemesinin egzersiz öncesi ve sonrası karşılaştırılmasında MMSE ile Saat Çizme testinde anlamlı bir değişim izlenmedi. Ama HADS skorlarında, Frontal Davranış Baterisinde, Sözel akıcılık testinde hem fonemik, hem de semantik bölümünde ve soyutlama becerisinde anlamlı fark izlendi. Düz ve ters sayı menzili testlerinde anlamlı fark izlenmedi, bu durumun hastaların eğitim düzeyleri ile ilgili olabileceği düşünüldü. SBST alt tipleri olan Kısa Süreli Bellek, Uzun Süreli Bellek, Tanıma' da anlamlı fark izlendi, ancak Toplam ve En Yüksek Öğrenim alt tiplerinde fark izlenmedi. Egzersizin bilişsel beceriler üzerinde pozitif yönde etki sağladığı görüldü. Motor ve non-motor semptom, hastalık yaşam aktivitesi, fonksiyonel kapasitesi ölçeklerinin Egzersiz öncesi ve sonrası karşılaştırılmasında UPDRS bölüm 3'de anlamlı fark izlendi. Non-Motor semptomlar değerlendirme açısından bakılan NMSQ-TR, UPDRS bölüm 1 toplam skorlarında anlamlı fark izlendi. RLS Şiddet Değerlendirme Ölçeği ve EDS için bakılan EPWORTH skorlarında anlamlı fark izlenmedi. Kısa Ağrı İndeksinin sadece alt bölümü olan normal işlere etkisinde anlamlı fark izlendi. PDQ-39 ölçeği toplam skoru ile alt bölümlerinden sadece Sosyal Destek ve Bilişsel Durum'da anlamlı fark izlendi. Tinetti Düşme Etkinliği ile Tinetti Toplam skoru ve alt parametresi Denge ölçeğinde anlamlı fark izlendi, ancak ZKYT ölçeğinde fark izlenmedi. Plazma ve Eksozomal alfa-sinuklein düzeyinde anlamlı fark izlenmedi. Spearman Rank korelasyon katsayı analizinde UPDRS Bölüm 3 ile sırasıyla plazma total alfa-sinuklein (p=0,944, r=0,230) ve Eksozomal alfa-sinuklein (p=0,658, r=-0,103) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada Multimodal Egzersiz Programının bilişsel beceriler üzerinde pozitif yönde etki sağladığı görüldü. Ayrıca beklediğimiz gibi motor semptom ve non-motor semptomlar üzerinde yararlı etkisini saptandı. Ancak, hastalarin plazma örneğinden izole edilen alfa-sinuklein düzeylerinde egzersiz öncesi ve sonrası değerleri arasında anlamlı fark izlenmedi ve ayrıca hastalık şiddeti ile korele olmadığı görüldü. Anahtar kelimeler Parkinson, Fiziksel aktivite, Egzersiz, Eksozom, Biyobelirteç, Ölçek, Bilişsel, Nonfarmokolojik Yöntemler
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan hastalarda yaratıcı dans temelli egzersiz eğitiminin solunum, denge ve kognitif fonksiyonlar, solunum ve periferik kas kuvveti ve fonksiyonel kapasite üzerine etkisi
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH); tüm dünyada yüksek mortalite ve morbiditenin başlıca nedenlerinden biri olan; ilerleyici ve geri dönüşümsüz hava akımı kısıtlanması ile karakterize yaygın, tedavi edilebilir ve önlenebilir ve solunum sistemi etkilenimi dışında sistemik etkilere de sahip bir hastalıktır. Hastalarda artan solunum iş yükü ve azalan solunum fonksiyonları, solunum ve periferik kas kuvveti ve fonksiyonel kapasite egzersiz intolerasına neden olan önemli faktörlerdir. Ayrıca; KOAH'lı hastalarda görülen akciğer dışı diğer problemler dengenin ve kognitif fonksiyonların etkilenmesidir. Kılavuzlarda; hastalığın yönetimi için multidisipliner pulmoner rehabilitasyon (PR) programlarının önemi vurgulanmaktadır ve bireyselleştirilmiş egzersiz eğitimi bu programların temel bir bileşenidir. Literatürde; KOAH'lı hastalarda geleneksel egzersiz eğitim programlarının yararlı etkilerini gösteren birçok çalışma bulunmasına rağmen hastaların bu programlara katılım ve devamlılık oranlarının düşük olduğu bildirilmektedir. Hastaların egzersiz programına uyumunu ve motivasyonunu artırmak için alternatif ve yenilikçi bir yaklaşım olan yaratıcı dans temelli egzersiz eğitiminin potansiyel yararları literatürde gösterilmiş olmasına rağmen KOAH'lı hastalarda egzersiz eğitim yöntemi olarak yaratıcı dansın kullanıldığı herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle; yaratıcı dans temelli egzersiz eğitiminin solunum, denge ve kognitif fonksiyonlar, solunum ve periferik kas kuvveti ve fonksiyonel kapasite üzerine etkilerini araştırmak amacıyla bu çalışmayı planladık. Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda KOAH tanısı ile takip edilen, dahil edilme kriterlerine uyan ve gönüllülük esası ile çalışmaya katılmayı kabul eden 24 hasta dahil edildi. Hastalar deney ve kontrol olarak iki gruba randomize edildi. Tüm hastaların vücut kompozisyonu, solunum fonksiyon testi , "Modifiye Medical Research Council" Dispne Skalası, KOAH Değerlendirme Testi (CAT), BODE indeksi, "Biodex Balance System®" (BBS) cihazı ile postural stabilite, stabilite limitleri ve dengenin duyusal entegrasyonu testleri, Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MoCA), solunum kas kuvveti, altı dakika yürüme testi (6DYT) ve periferik kas gücü ölçümleri yapıldı. Deney ve kontrol grubundaki tüm hastalara 8 hafta boyunca, haftada 5 gün, günde 2 kere olacak şekilde diyafragmatik, göğüs ve bilateral segmental solunum egzersizleri, insentif spirometre (Triflo®), solunum kontrolü, gevşeme pozisyonları ve etkili öksürük tekniklerinin öğretildiği ve fiziksel aktivite önerilerini içeren ev temelli göğüs fizyoterapisi programı verildi. Deney grubundaki hastalara bu programa ek olarak Pulmoner Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Laboratuvarı'mızda gözetimli olarak 8 hafta, haftada 2 gün yaratıcı dans eğitmenlik eğitimi alan fizyoterapist eşliğinde yaratıcı dans temelli egzersiz eğitim programı uygulandı. Tüm değerlendirmeler sekiz haftanın sonunda tekrar edildi. Veri analizi için SPSS v.26 programı kullanıldı. Shapiro-Wilk testi verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini analiz etmek için kullanıldı. χ2-testi ile niteliksel değişkenlerin analizi yorumlandı. Normal dağılım gösteren sayısal verilerde grup içi karşılaştırmalarda: Paired Sample T-test, gruplar arası karşılaştırmalarda Independent Samples T-test kullanıldı. Normal dağılım göstermeyen veya ordinal verilerde grup içi karşılaştırmalarda Wilcoxon testi; gruplar arası karşılaştırmalarda Mann Whitney U testi kullanıldı. Tüm analizler için istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Sekiz haftalık eğitim sonrasında deney grubunda; CAT, BODE indeks ve MoCA skorlarında, solunum fonksiyon testinin tüm hem ölçülen değerlerinde hem de beklenen değerlerin yüzdesinde, maksimum inspiratuar ve ekspiratuar basınç (MIP-MEP) ölçümlerinde, sağ ve sol taraf M. Quadriceps ve M. Biceps kas kuvvetinde ve dominant ve non-dominant taraf kavrama kuvvetinde, 6DYT mesafesinde, BBS'nin postural stabilite, stabilite limitleri ve dengenin duyusal entegrasyonu testlerinin tüm parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı gelişme elde edildi. Kontrol grubunda ise; CAT, BODE indeks ve MoCA skorlarında, MIP ve MEP ölçümlerinde, 6DYT mesafesinde, BBS cihazının postüral stabilite testinin sadece "medial/lateral" değerinde ve stabilite limitleri testinin sadece "geriye/sola" değerinde istatistiksel olarak anlamlı gelişme elde edildi. Testlerin gruplar arası karşılaştırmalarında; deney grubunda CAT ve MoCA test skorunda, solunum fonksiyonunun değerlendirildiği tüm parametrelerde, MEP değerinde, periferik kas kuvvetinin değerlendirildiği tüm parametrelerde, 6DYT mesafesinde, BBS cihazının postüral stabilite ve dengenin duyusal entegrasyonu testlerinin tüm parametrelerinde, stabilite limitleri testinin ise sağa, öne/sola ve geriye/sola değerleri dışındaki tüm parametlerinde deney grubunda kontrol grubuna kıyasla meydana gelen artış daha yüksek bulundu. Sonuç olarak; KOAH hastalarında uygulanan yaratıcı dans temelli egzersiz eğitiminin, motivasyonu ve katılım oranını artıran eğlenceli ve ilgi çekici bir yaklaşım olmasından dolayı geleneksel egzersiz eğitimine alternatif olarak seçilebileceğini düşünüyoruz. Ek olarak egzersiz çeşitliliğine sahip olması ve ekipman gerektirmemesi yaratıcı dans temelli egzersiz eğitiminin bir aerobik egzersiz eğitim yöntemi olarak tercih edilebilir olduğunu göstermektedir.
Bipolar bozuklukta bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri ile bilişsel işlevlerin ilişkisi
Bipolar Bozuklukta Bağırsak Geçirgenliği Biyobelirteçleri İle Bilişsel İşlevlerin İlişkisi Giriş: Çalışmalar, bipolar bozukluğu olan hastaların hem hastalığın akut döneminde hem de remisyon döneminde bilişsel eksiklikleri yaşadıklarını göstermektedir. Gastrointestinal patolojiler, psikiyatrik bozuklukların uzun süreli komorbiditeleridir ve bağırsak ve beyin fizyolojilerinin birbirine bağlı olduğunu çalışmalar desteklemektedir. Erişkin dönemde değişen bağırsak mikrobiyotası intestinal geçirgenlikte artışa neden olarak intestinal bariyerin fonksiyonunu bozabilir.Bağırsak florasındaki bozukluğun (disbiyozis) beyin bariyerinin geçirgenliğini de bozabileceği gösterilmiştir. Probiyotiklerin bağırsak mikrobiyatasını düzenleyerek kognitif işlevlerde olumlu gelişmeler sağladığına, demans hastalarında mikrobiyal disbiyozisizin kognitif yıkım sürecinde bir etken olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bağırsak geçirgenliği, kan plazmasında, zonulin ve bağırsak yağ asidi bağlayıcı proteini (I-FABP) ölçülerek belirlenebilir. Zonulinin duodenum ve ince bağırsak hücreleri arasında sıkı kavşak sökülmesini indüklediği gösterilmiştir bu durum artan geçirgenlik ile sonuçlanır. Zonulin, hem bağırsak hem de kan-beyin bariyerinde geçirgenliği düzenleyen hücre içi sıkı bağlantıların önemli modülatörlerindendir. Bağırsak bütünlüğünün bir başka potansiyel belirteci de FABP2 olarak da bilinen I-FABP'dir. Bu sitoplazmik protein ince bağırsağın enterositlerinde bulunur ve yüksek seviyeler enterosit hasarını gösterir. Çalışmamızda, bipolar bozukluk hastalarının bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri olarak çalışmayı planladığımız zonulin ve I-FABP düzeylerinin, bilişsel işlevlerle olan ilişkisini, sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak araştırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 40 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyo-Demografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi(SBST), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Sayı Menzili Testleri uygulanmıştır. Katılımcılardan Zonulin ve Bağırsak Yağ Asidi Bağlayıcı Proteini (I-FABP) yanında, hastaların genel metabolik durumlarını belirleyebilmek için ve olası bir sistemikenfeksiyonu gösterebilmek için glukoz, trigliserid, HDL-kolesterol, CRP düzeyleri bakılmıştır. Bu amaçla katılımcılardan psikiyatri kliniğinde görevli bir hemşire tarafından 08.00-10.00 saatleri arasında açlık kan örneği alınmıştır. Bu kan örnekleri Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi biyokimya laboratuvarında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Zonulin ve I-FABP düzeyleri, hasta grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur( p< .001).Hasta grubunda Stroop 1. ,2. ,3. ,4. ve 5. Kartı tamamlama sürelerinin ve Stroop İnterferans Süresinin kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır ( p< .001). Hasta grubu kontrol grubuna göre hem İz sürme A formunu hem de İz Sürme B formunu anlamlı derece de daha uzun sürede tamamlamışlardır ( p< .001).Hasta grubunda ve kontrol grubunda İz sürme A formu ve İz sürme B formunda hata sayıları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p= .98, p= .06).Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testinde hastaların anlık bellek, öğrenme puanı, en yüksek öğrenme, kendiliğinden hatırlama ve toplam hatırlama puanları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken, tanıma ve yanlış tanıma puanları daha yüksek saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre toplam yanlış, perseveratif tepki, perseveratif hata ve perseveratif hata yüzdesi anlamlı ölçüde daha yüksek saptanırken, toplam doğru sayısı, tamamlanan kategori sayısı ise anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre ileri sayı menzili ve geri sayı menzili testi puanları istatistiki olarak anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hastalık süresi ile Zonulin düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Manik atak sayısı ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında da pozitif bir korelasyon olduğu dikkat çekmektedir. Hastaların Zonulin düzeyleri ile Stroop Testi 3.Kart Süre, 4.Kart Süre, 5.Kart Süre ve Stroop İnterferans Etkisi süreleri arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır(sırasıyla r= .59 p= .01, r= .49 p= .01, r= .58 p< .001, r= .46 p< .001).Hastaların Zonulin düzeyleri ile İz Sürme Testi B formunu tamamlama süreleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır(r= .78 p= .01). Hastaların Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanı, En Yüksek Öğrenme, Kendiliğinden Hatırlama, Toplam Hatırlama puanları arasında ters bir ilişki saptanırken, Tanıma puanı ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir(sırasıyla r= -.305 p= .05, r= -.381 p= .01, r=-.416 p< .001, r=-.354 p=.02, r=.423 p< .001). Hastaların Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile Wisconsin Kart Eşleme Testi parametreleri ve sayı menzili testi parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun stroop Testi Puanları ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile İz Sürme testi A formunu tamamlama süreleri arasında pozitif bir korelasyon dikkat çekmektedir( r= .360 p= .02).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanları arasında pozitif bir korelasyon gözlenmekteyken, IFABP düzeyleri ile Anlık Bellek puanları arasında ters bir korelasyon göze çarpmaktadır(sırasıyla r= .314 p= .05, r=-.321 p=04).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile WKET Perseveratif Hata Sayıları ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir( r=.347 p=.03).Kontrol Grubunun Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile İleri Sayı Menzili ve Geri Sayı Menzili Test Puanları arasında İstatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Zonulinin ince bağırsak ve duodenumda sıkı bağlantıların gevşemesine neden olarak bağırsak geçirgenliğini artırdığı bilinmektedir. I-FABP ise ince bağırsakların enterositlerinde bulunmaktadır. Bağırsak duvar bütünlüğünün değişmesi ile enterosit yıkımı artacak plazma da I-FABP seviyesi yükselecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre bipolar bozuklukta sağlıklı kontrollere göre bağırsak geçirgenliği parametrelerinde, Zonulin ve I-FABP düzeylerinde artış olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda hasta grubunun sağlıklı kontrollere göre kognitif testlerde daha düşük performans gösterdikleri saptanmıştır. Bağırsaktaki mikrobiyal disbiyozisin kan beyin bariyerine etki ettiği ve kognitif yıkım sürecine katkıda bulunabileceği hipotezini test etmek amacıyla kognitif testler ve Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasındaki korelasyonlar incelenmiş, Zonulin seviyeleri ile dikkat, bellek gibi bilişsel işlevleri değerlendiren testler arasında pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Artan Zonulin düzeyinin bağırsak geçirgenliğinde artışa neden olmasının yanı sıra bilişsel yıkımda da etkili olduğu sonucu ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bağırsak geçirgenliği, bilişsel işlevler
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Romatizmal kalp hastalıklarında yürütücü işlevlerin değerlendirilmesi
Giriş : Akut romatizmal ateş (ARA), çoğunlukla çocuklarda ve genç erişkinlerde A grubu beta hemolitik streptokok enfeksiyonundan sonra (AGBHS) (genellikle farenjitten sonra) ortaya çıkan multisistemik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın major klinik bulgularının gelişiminden antijenik benzerlik sonucu değişik sistemleri tutan hücresel ve humoral otoimmünite sorumlu tutulmaktadır. Hastalığın major klinik bulguları artrit, kardit, Sydemhan Koresi (SK), eritema marginatum ve subkutan nodüllerdir. ARA'nın en önemli komplikasyonu kardit sonrası gelişen romatizmal kalp hastalığıdır (RKH). Çocuk kardiyoloji polikliniklerinde izlenmekte olan hastaların büyük kısmı RKH çocuklarıdır. Santral sinir sistemininin tutulumu sonuçu gelişen SK akut romatizmal ateşin major klinik bulgularından biridir. Syndenham koreli çocuk hastaların çoğunda RKH'lığı bildirilmektedir. Son yıllarda SK çocuk hastalarda yütücü işlev bozuklukları ile ilğili çalışmalar literatürde çok sayıda bildirilmektedir. RKH'lı çocuklarda yürütücü işlevlerle ilğili literatürde çalışma yoktur. Bu çalışmada RKH olan çocuk ve adolesan hastalarda yürütücü işlevleri değerlendirdik . Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız, 12-18 yaş arası RKH hastalarını ve sağlıklı kontrolleri içeren kesitsel randomize çalışma şeklinde tasarlanmıştır. Hastalar ve kontrollerin tamamı ile yüz yüze görüşülmüş, çalışmada kullanılan soru formu ve ölçekler de yüz yüze görüşme yoluyla görüşmeci tarafından değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında;Sosyodemografik veri formu, Yürütücü İşlevleri Davranışsal Değerlendirme Envanteri Ebeveyn Formu doldurulmuştur. Çalışmamızda önce hasta ve kontrol grubu olgularının yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ebeveynlerin eğitim durumu, ailenin gelir düzeyi açısından arasında farklılık araştırıldı. Böylelikle yürütücü işlevler üzerine etkisi bilinen bu faktörlerin karıştırıcı etkisi dışlandı. Çalışmaya alınan ailelerden aydınlatılmış onam formu alındıktan sonra psikometrik ölçümler ve psikiyatrik görüşme uygulanmıştır. Psikiyatrik tanısal değerlendirme için tüm katılımcılara "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Dsm-5" uygulanmıştır. Yürütücü İşlevleri değerlendirmek için ise sırasıyla Sayı Dizisi Testi, Sözel Akıcılık Testi, İz Sürme Testi, Stroop Testi , Wisconsin Kart Eşleme Testi yapılmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmişti. Bulgular: Çalışmamıza alınan, RKH tanılı 30 olgunun %76.7'si (n= 23) kız, %23.3'si (n= 7) erkek bireyden oluşmaktadır. Olgu grubunun yaş ortalaması 14,73 ± 1.84 yıl idi. Tanı yaş ortalaması 11.97 ± 1.72 yıl idi. Olgu ve kontrol grupları aile yapıları, ailelerinin aylık gelir, kardeşindeki tıbbi hastalık varlığı ve ailede ruhsal hastalık varlığı bakımından karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. (p >0.05. ). RKH'lı katılımcıların ailesinde daha fazla çocuk olduğu görüldü (p = 0,004). Çalışmamızda hasta ve kontrol hastalarına Sayı Dizisi Testi, Sözel Akıcılık Testi, İz Sürme Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Fakat Stroop Teste "hata düzeltme sayı" puan ortalaması, hasta grubunda 3.10 ± 2.17 iken control grubunda 2.03 ± 1.50 olarak saptanmıştır. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p=0.05), (z:- 1,96) Sonuç: Çalışmamızın sonuçları bize, geçirilmiş ARA'ya bağlı RKH olan çocuk hastalarda hastalığın geç gelişen bir major bulgusu alan SK'si gelişmeden de yürütücü işlemlerde bozukluklar gelişebileceğini göstermiştir. Çalışmamızda sadece yürütücü işlev testlerinden Stroop Testinde bozukluk saplanmıştır. Diger yürütücü işlev bozukluğu testlerinde bozukluk saptanmaması hastalarımızın düzenli penisilin profilaksi almalarına, kısa izlem sürelerine bağladık. Stroop Testi bozuklukları dorsolateral ve/veya singulat prefrontal korteks bozukluklarıyla ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle RKH hastalarda SK gelişmeden önce ilk olarak dorsolateral ve/veya singulat prefrontal korteks fonksiyon bozukluğu gelişebileceğini düşündürmüştür.
Beş faktör kişilik özellikleri ile bilişsel özellikler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bilişsel özelliklerin kişilikle ilişkileri farklı boyutlarda ve farklı araçlarla araştırılmış ancak alan yazında tutarlı sonuçlara bağlanamamıştır. Bu çalışmanın birincil amacı özdenetim, motivasyon, bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik, yaratıcı düşünme, duygu düzenleme bilişsel özellikleriyle kişilik arasındaki ilişkiyi; ikincil amacı bilişsel özelliklerle yaş, cinsiyet ve eğitim arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma ve 18 yaş ve üzeri okuma bilen 65'i erkek, 238'i kadın 303 bireyle çevrimiçi olarak yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik form; kişiliği değerlendirmek için Büyük Beş Kişilik Testi (BBKT); bilişsel özellikleri değerlendirmek için Öz-denetim Ölçeği, Yetişkin Motivasyon Ölçeği, Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Esneklik Ölçeği, Marmara Yaratıcı Düşünme Eğilimleri Ölçeği, Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği- Kısa Form'u uygulanmıştır. BBK ilk özelliği dışadönüklükle; özdenetim arasında pozitif (r=0.24); Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Esneklik ölçeğinin duygular üzerinde bilişsel kontrolü (r=0.27) ve değerlendirme ve başa çıkma alt puanlarıyla arasında pozitif (r=0.20); Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği alt boyutlarından açıklıkla arasında negatif (r=-0.15); motivasyonla pozitif (r=0.28) ve yaratıcı düşünme eğilimiyle arasında pozitif (r=0.24) ilişki gözlenmiştir. BBK uyumluluk kişilik özelliğinin özdenetimle pozitif (r=0.26); duygular üzerinde bilişsel kontrolle pozitif (r=0.16) ve değerlendirme ve başa çıkmayla pozitif (r=0.20); duyguları düzenlemede zorluklar alt boyutu dürtüyle negatif (r=-0.13); motivasyonla pozitif, (r=0.28) yaratıcı düşünme eğilimleriyle pozitif (r=0.26) ilişkileri gözlenmiştir. BBK sorumluluk kişilik özelliğiyle özdenetim arasında pozitif (r=0.53); duygular üzerinde bilişsel kontrol (r=0.33) ve değerlendirme başa çıkma ile pozitif (r=0.44); duygu düzenleme güçlüğüyle negatif (r=-0.18); motivasyonla pozitif (r=0.31); yaratıcı düşünmeyle pozitif (r=0.31) ilişki bulunmuştur. BBK duygusal dengelilik kişilik özelliğiyle özdenetim arasında pozitif (r=0.50); stresli durumlarda bilişsel kontrol ve esneklik alt boyutlarından duygular üzerinde bilişsel kontrol (r=0.66) ve değerlendirme ve başa çıkma arasında pozitif (r= 0.37); duygu düzenlemede zorluklar alt boyutlarından açıklık arasında negatif (r=-0.52) ilişki; yaratıcı düşünmeyle arasında pozitif (r=0.22) ilişki bulunmuştur. Son olarak deneyime açıklık özdenetim arasında pozitif (r=0.37); duygular üzerinde bilişsel kontrol arasında pozitif (r=0.23); duygu düzenlemede zorluklar alt boyutlarından stratejiler arasında negatif (r=-0.13); yaratıcı düşünme arasında pozitif (r=0.36) ilişki bulunmuştur. Bilişsel özellikler cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin özdenetim (p=0.046) ve yaratıcı düşünme eğilimleri puanları daha yüksek (p=0.049) kadınların duygu düzenleme güçlüğü amaçlar alt puanı daha yüksek bulunmuştur (p=0.015). Motivasyonun cinsiyetten etkilenmediği gözlenmiştir. Yaşa göre bilişsel işlevler incelendiğinde de sadece stresli durumlarda bilişsel kontrol ve esnekliğin duygular üzerinde bilişsel kontrol alt boyutuyla pozitif yönde ve zayıf bir ilişki bulunmuştur. Kişilik ve yaşamın pek çok alanını etkileyen kişilik ve bilişsel özellikler arasındaki bu yakın ilişki konuya farklı yönleriyle gelecek araştırmalara zemin hazırlayabilir.
Açık kalp cerrahisi uygulanan pediatrik olgularda Kardiyopulmoner Bypass'ın kognitif fonksiyonlara etkileri
Amaç: Konjenital kalp hastalığı olan 6-17 yaş arası çocuk ve ergenlerde açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass'ın kognitif fonksiyonlara etkisinin prospektif olarak araştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Araştırma grubunu, daha önce bilinen sistemik ve nörolojik bir hastalığı (hipertansiyon, diabetes mellitus, mental retardasyon) ve geçirilmiş cerrahi girişim öyküsü olmayan, konjenital kalp hastalığı nedeniyle kardiyopulmoner bypass uygulanacak 6-17 yaş arasında 25 olgu ve 40 sağlıklı çocuğun oluşturduğu bir kontrol grubu kullanıldı.Olguların kognitif fonksiyonları deneyimli nöropsikolog tarafından Wechsler Çocuklar için zeka ölçeği (WISC-R), Stroop Testi, Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B Formu (GISD-B) ve Bender Gestalt Test (BGT) psikometrik testleri ile değerlendirildi. Olgulara açık kalp cerrahisinden 1-3 gün önce kognitif test bataryası aynı sırada standart yönergelere göre uygulandı. Aynı kognitif test bataryası hastalar açık kalp cerrahisi geçirdikten 7-18 gün sonra tekrar uygulandıBulgular: Kalp hastalığı olan hastalarda, açık kalp cerrahisi kardiyopulmoner bypass öncesi ve sonrası kognitif test puanlarının karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Buna karşın, cerrahi öncesi ve sonrası Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi (GISD-B) puanları incelendiğinde, alt test bileşenin (işitsel yazılı ve görsel yazılı) kısa süreli bellek performansında, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma bulunmasına rağmen bu bulgunun test-tekrar etkisinden kaynaklandığı düşünülmektedir.Cerrahi öncesi konjenital kalp hastalığı olan hastalarda kontrol grubundaki sağlıklı çocuklara göre; seçici dikkat, görsel uzaysal algı ve görsel motor koordinasyon işlevlerinde anlamlı düzeyde bozukluk tespit edilmiştir.Araştırmamızda, minimum ph düzeyi, kardiyopulmoner bypas süresi, ekstubasyon süresi ve minimum hematokrit düzeyinden oluşan risk faktörleri ile nörokognitif test performansı arasında anlamlı düzeyde pozitif ilişki bulundu. Diğer taraftan, pompa akım hızı ve kross klemp süresi ile kognitif performans arasında negatif ilişki saptandı.Sonuç: Konjenital Kalp hastalığı olan çocuklarda kardiyopulmoner bypass'ın nörokognitif fonksiyonlar üzerine kısa dönemdeki etkisinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu sonucun operasyonun sonuçları hakkında aileleri bilgilendirmede ve kardiyopulmoner bypass cerrahisinin nörokognitif etkisi üzerine tartışmalara katkıda bulunmada önemli olduğu düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, kardiyopulmoner bypass, kognitif fonksiyonlar
Demanslarda yürüme parametrelerinin bilişsel durum ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Demans, beyinde kronik ilerleyici dejeneratif tutuluma bağlı olarakbilişsel fonksiyonlarda gerileme ile giden klinik bir sendromdur. Demansiyel durumlarda,yürüme bozuklukları hemen daima klinik tabloya eşlik etmektedir. Bu çalışmada amaç,demansı olan olgularda yürüme parametrelerinde görülen bozuklukları inceleyerek, zihinfonksiyonlarının yürüme parametreleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalınabaşvuran, klinik, laboratuar, radyolojik ve elektrofizyolojik bulgularla tanı konulan 27Demans hastası ve 11 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Olgulara TND Denge veYürüme Bozuklukları Değerlendirme Formunda yer alan 6 m yürüme, kalk-yürü-otur testi,postür-lokomosyon-manuel test, mental görev, motor görev ve çoklu görev esnasında yürüme,Frontal Assessment Battery (FAB), Saat çizme, Mini Mental Status Examination (MMSE)uygulandı. Demans grubunda ve kontrol grubunda yürüme parametreleri ile mental testskorları arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmanın istatistiksel analizi Ç.Ü.T.F. BiyoistatistikAnabilim Dalı'nda, SPSS paket programı 18. sürüm kullanılarak yapıldıBulgular: Altı metre basit serbest yürüme süresi, demanslı hasta grubunda kontrolgrubuna göre uzamış olarak saptanmıştır. Altı metre basit serbest yürüme adım sayıs demanslıhasta grubunda kontrol grubuna göre artmıştır. Ortalama adım uzunluğu demans grubundakısalmıştır. 10 saniye süresince basit serbest yürümede adım sayısı demanslı olgulardaazalmıştır. Kalk yürü otur testi ve postür-lokomosyon-manuel testlerinde elde edilen zamanadayalı veriler normallere göre uzamıştır. İki malleol arasındaki açıklık (adım açıklığı)demanslı olgularda artmıştır. Dönüşlerde demanslı olgular yavaşlamaktadır ve postüral dengedemanslarda bozulmuştur. Demanslarda mental kapasite kaybına parelel olarak yürümeparametrelerinde bozulmalar belirginleşmektedir.Sonuç: Sonuç olarak dejeneratif ve vasküler demanslarda gözlenen yürümebozuklukları kognitif bozulmanın habercisi olabilir. Özellikle prefrontal ve dikkat işlevleriniölçen testlerle kısmi olarak da olsa bu bozukluklar gösterilebilir. Bu da bize lokomotor sistemve bilişsel işlevlerin güçlü bir şekilde birbiri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.Anahtar Sözcükler: Demans, Frontal Assessment Battery (FAB), Kalk Yürü Otur,Mini Mental Status Examination (MMSE), postür-lokomosyon-manuel (PLM)
Yaşlılarda desfluran ve total intravenöz anestezilerinde neostigmin ve sugammadeksin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, 65 yaş üzeri yaşlı hastalarda uygulanan desfluran ve total intravenöz anestezilerinde (TİVA) neostigmin ve sugammadeksin anesteziden derlenme ve kas gücüne etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı ve Etik Kurul onayı ile hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınarak gerçekleştirildi. ASA I-III statüsünde olan, öngörülen cerrahi süresi 150 dakikayı aşmayan, 65 yaş üzeri 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Basit rasgele yöntemle randomize edilen hastalar dört gruba ayrıldı. Birinci grup TİVA+sugammadeks grubu (Grup I), ikinci grup TİVA+neostigmin grubu (Grup II), üçüncü grup desfluran+sugammadeks grubu (Grup III) ve dördüncü grup ise desfluran+neostigmin grubu (Grup IV) olarak isimlendirildi. TİVA solüsyonu, 100 ml izotonik içine 260 mg propofol, 1,3 mgr remifentanil ve 50 mg lidokain kullanılarak hazırlandı. Anestezi indüksiyonunda tüm hastalara tiyopental 5-7 mg/kg, rokuronyum 0,5 mg/kg intravenöz olarak uygulanarak endotrakeal entübasyon sağlandı. Grup I ve Grup II'ye oksijen (%33) + azot protoksit (%67) + TİVA ile anestezi idamesi sağlandı. Grup III ve Grup IV e oksijen (%33) + azot protoksit (%67) + desfluran ile anestezi idamesi sağlandı. Anestezi uygulamasının sonlandırılmasında son cilt dikişi atılırken dört grupta da TİVA, desfluran ve N2O kesilerek %100 oksijene geçildi. Nöromusküler blok seviyesi train-of-four (TOF) stimulasyon ile monitorize edildi. Ameliyat sırasında TOF ölçümleri yapılarak TOF 3 değeri elde edildiğinde 0.1-0.2 mg/kg ek rokuronyum yapıldı. Cerrahi sonunda TOF 2 değerine ulaşıldığında Grup I ve Grup III'e sugammadeks (2 mg/kg) yapılırken, Grup II ve Grup IV'e ise neostigmin (50 µg/kg) ve atropin (20 µg/kg) uygulandı. Bütün gruplarda TOF oranının 0,9'a ulaşma süresi değerlendirildi. Anestezi derinlik monitörizasyonu frontopariyetal bölgeye yerleştirilen Bispektral indeks (BİS) sensörünün bispektral indeks monitörü ile bağlantısı sağlanarak gerçekleştirildi. Anestezi süresince anestezik ajan konsantrasyonları BİS 40-60 olacak şekilde ayarlandı. Anesteziden derlenme Modifiye Aldrete Skoru (MAS) ile değerlendirildi. Sonuç: Yaşlı hastalarda desfluran ya da TİVA ile oluşturulan genel anestezide dekürarizasyon amacıyla kullanılan neostigmin ya da sugammadeks uygulandığında anestezi tipiyle ilişkili olmaksızın sugammadeksin sinir-kas ileti bloğunun derlenme süresini anlamlı şekilde azalttığı, ayrıca TİVA uygulanan olgularda solunumun geri döndüğü ve ekstübasyon sırasındaki BIS düzeylerinde daha yüksek değerlere yol açtığı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Desfluran, TİVA, neostigmin, sugammadex, geriatrik anestezi, kognitif fonksiyon.
Erken evre Parkinson hastalığında kognitif görev ve postural stabilite ilişkisi
Erken Evre Parkinson Hastalığında Kognitif Görev ve Postural Stabilite İlişkisi Giriş ve Amaç: Parkinson hastalığı erişkinlerde, genellikle ileri yaşlarda görülen, etyopatogenezi henüz kesin olarak anlaşılamış progresif, nörodejeneratif bir hastalıktır. Postural instabilite bu hastalığın ileri dönemlerinde görülen, özürleyici özelliklerinden ve ana semptomlarından biridir. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilen erken evre Parkinson hastalarında ikincil kognitif görevin postural stabilite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Hareket Hastalıkları polikliniğinde erken evre Parkinson hastalığı tanısıyla izlenen, hastalık süresi en fazla 5 yıl olan 30 Parkinson hastası ve 20 sağlıklı birey prospektif olarak değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara nörolojik muayene, minimental test uygulandı. Parkinson hastalığı olanların sakatlık derecesini belirlemek için Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği ve Hoehn&Yahr skorları kaydedildi. Açık dönemdeki hasta grubunda ve sağlıklı kontrollerde denge işlevleri statik postürografi cihazı kullanılarak ölçüldü. Postürografik ölçümlerde elde edilen toplam vücut salınımı, lateral salınım, anterior-posterior salınım, salınım alanı ve hızları ile Romberg katsayısı parametrelerinin göz açık, göz kapalı, matematiksel ve verbal kognitif görevle birlikte elde edilen değerleri incelendi. Postürografik ölçümlerde elde edilen veriler karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 22. sürüm kullanılarak yapıldı. Bulgular: Postürografik ölçümlerde gözler açık, gözler kapalı olarak yapılan kayıtlamalarda ve ek kognitif görevler sırasında hiç bir parametrede hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Her iki grupta da göz kapalı tüm ölçümlerde salınım değerleri, göz açık ölçümlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Benzer şekilde ek kognitif görev ile hem hasta hem de kontrol grubunda, lateral salınım dışındaki salınım değerleri göz açık ölçümlere göre belirgin artmıştı. Ancak kontrol grubundan farklı olan tek değer, Parkinson hastalığı olan olgularda matematiksel ek kognitif görev sırasında salınım alanındaki anlamlı artıştı (p<0,05). Korelasyon analizlerinde ise Parkinson hastalığı olan olgularda yaşın özellikle lateral salınım (r:0,370, p:0,044) ve verbal kognitif görev sırasındaki salınımlar ile (r:0,385, p:0,036) pozitif korelasyon gösterdiği belirlendi. Motor skorların ise göz açık ve göz kapalı bazı parametrelerle ve matematiksel kognitif görev varlığında salınım alanı (r:0,447, p:0,013) ve hızı (r:0,469, p:0,009) ile korele olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmada erken evre Parkinson hastalığı olan olgularda ikincil kognitif görevlerin postural stabiliteyi belirgin ölçüde etkilemediği saptanmıştır. Postural stabilite görsel, vestibüler ve propioseptif sistemlerin entegrasyonu ile ortaya çıkar ve bu sistemlerden sadece ikisinin sağlam olması dengeyi sağlamak için yeterlidir. Bununla birlikte hem sağlıklı bireyler hem de Parkinson hastalığı olan olgularda elde edilen sonuçlar görsel sistemin bu yaş grubunda postural stabilite üzerine beklenilenden daha fazla etkili olduğunu telkin etmiştir. Yaşın pek çok salınım parametresi ile korelasyon göstermiş olması, ilerleyen yaşla birlikte subklinik proprioseptif veya vestibüler etkilenmelerin de olabileceğini düşündürmüştür, bu da görsel sistemin her ikigruptaki etkilerinin artmış olmasının nedeni olabilir. Parkinson hastalarında yaş dışında, motor bulguların artışı ile postural salınımlarda artış olduğu, kognitif görevlerin yaş veya motor skorlara bağımlı olarak salınımı etkilediği saptanmıştır. Değerlendirmeleri yaparken sorgulanması gereken bir başka konu da, postürografik sonuçlar üzerine dopaminerjik tedavinin etkileridir. Erken dönem Parkinson hastalığında motor semptomlar üzerine dopaminerjik tedavinin olumlu etkileri çok iyi bilinen bir gerçektir. Çalışmaların açık dönemde yapılmış olması erken evre Parkinson hastalığında dopaminerjik tedavinin subklinik postural instabilite üzerine olumlu etkilerinin olabileceğini akla getirmelidir. Sonuç olarak erken evre PH'nda ek kognitif görevlerin hastanın yaşına, motor skorlarına ve görevin süresine bağlı olarak postural stabiliteyi etkileyebileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çift görev çatışması, kognitif görev, parkinson hastalığı, postural instabilite, statik postürografi, romberg katsayısı.
Prediyabetik hayvan modelinde metformin tedavisinin BDNF gen ifadesi ve bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisi
Prediyabet, Dünya'da sıklığı artmakta olan bir hastalıktır. Makro ve mikrovasküler komplikasyonlar, glukoz toksisitesi, hiperinsülinemi prediyabette kognitif bozukluklara neden olabilmekte, ayrıca prediyabete sıklıkla eşlik eden obezite gibi hastalıklar da bu duruma katkıda bulunmaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar merkezi sinir sisteminin vücut kitlesinin düzenlenmesindeki rolüne dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, prediyabetik hayvan modelinde; hipokampus bölgesinde beyin türevi nörotrofik faktör (BDNF) gen ifadesi ile öğrenme arasındaki olası ilişkinin metformin tedavisi ile karşılaştırmalı olarak analizi yapıldı. Çalışmada 32 Wistar albino rat kullanıldı. Deneysel prediyabet oluşturmak için denekler yüksek yağlı diyet (HFD) ile beslendi. Prediyabetik model oluşturulduktan sonra bir gruba metformin tedavisi uygulandı. Kontrol, prediyabet ve metformin uygulanmış olan deney gruplarına Morris su tankı ile öğrenme testi uygulandı. Deneylerin sonunda hayvanlar sakrifiye edildi ve hipokampus bölgeleri izole edildi. Real-Time PCR kullanılarak hipokampal örneklerde BDNF gen ifadesi analizi yapıldı. Deney sonuçları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde, HFD diyet ile indüklenmiş ratlarda kontrol gruplarındaki ratlara kıyasla öğrenme performanslarının daha düşük olduğu ve BDNF gen ifadesinin azaldığı tespit edilmiştir (p=0.044). Metformin uygulanan grup ile kontrol grubu karşılaştırıldığında öğrenme performansları ve BDNF gen ifadelerinde artış görülmüştür (p=0.042). Metformin uygulanan prediyabetik grup ile ilaç uygulanmayan prediyabetik grup karşılaştırıldığında ise öğrenme performansları ve BDNF gen ifadelerinde artış saptanmıştır (p=0.044). Bu araştırma sonucunda, BDNF geninin prediyabetik hayvanlarda öğrenme performansı ve enerji dengesini düzenlediğine işaret eden bulgular saptandı. Bu çalışma BDNF geninin bilişsel fonsiyonlar ve enerji metabolizmasını düzenlemedeki rolünü inceleyen ilk çalışmadır, BDNF ve ilişkili moleküllerle yapılacak olan diğer araştırmalar için yol gösterici sonuçların elde edildiği düşünülmektedir.